TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR.. SİTEMİZDE YER ALAN BİLGİLERİ İNCELERKEN ARADIĞINIZ SORULARIN CEVABINI BÜYÜK ÖLÇÜDE BULABİLECEKSİNİZ..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
YARGITAY HUKUK DAİRELERİ KARARLARI 41 / 10-06-2013
 BOŞANMA DAVASINDA TARAFLARIN ANLAŞMASI
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2010/20337
K:2011/20288
T:30.11.2011
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa, 31/3/2011 tarihli 6217 sayılı Kanunun 3. maddesiyle ilave edilen Geçici 3. maddenin (1.) fıkrası gereğince; 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmiştir.
Davacı vekili tarafından davalı aleyhine 24/3/2008 tarihinde açılan boşanma davasında, tarafların boşanma ve mali sonuçları konusunda anlaştıklarına dair davacı vekili ile davalının duruşmadaki beyanları doğrultusunda davanın kabulüne karar verildiği, hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi hükmüne göre, en az bir yıl sürmüş evliliklerde, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu halde dahi boşanma kararı verilebilmesi için, hakimin bizzat tarafları dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması gerekmektedir.
Taraflar hazır bulunup, bizzat anlaştıklarını açıklamaz veya hakim tarafların anlaşmalarını uygun bulmaz ise, taraflardan delilleri sorulup, toplanması sonucunda evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olup olmadığının anılan Kanunun 184. maddesi çerçevesinde takdiri gerekirken, davacı asil dinlenilmeksizin vekilinin beyanı ile boşanma hükmü kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.
SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi.

 
ANKARA AİLE MAHKEMESİ
SAYIN HAKİMLİĞİ’NE
AİLE KONUTU ŞERHİ
KONULMASI TALEBİNDE
BULUNAN DAVACI :
VEKİLİ               :
DAVALI              :
 
D. KONUSU         : Aile konutu olarak tahsis ve tapuya şerh konulması talebinden ibarettir.
AÇIKLAMALAR       :
1. Tapuda x adresinde kayıtlı bulunan taşınmaz müvekkilin eşi x adına kayıtlıdır. Söz konusu taşınmazı müvekkil ile eşi birlikte yıllardır ortaklaşa yaptıkları tasarruflar ve çalışmalar neticesinde almış bulunmaktadır. Müvekkil ile eşi bu taşınmazda birlikte oturmaktadır. Uyap ortamında çıkarılacak nüfus kayıt örneklerinde tarafların evli oldukları ve Mernis adreslerinin dava konusu taşınmazın adresi olduğu açıktır. Gene Uyap’tan yapılacak sorgulama ile söz konusu taşınmazın müvekkilin eşi Mustafa Ünlü adına kayıtlı olduğu görülecektir. Davalıya ait evin mal kaçırmak kastıyla satılması ihtimali bulunduğundan iş bu davayı açma gereği hâsıl olmuştur.
2. Medeni Kanunun madde 194/3 “.Aile konutu olarak özgülenen taşınmaz malın maliki olmayan eş, tapu kütüğüne konutla ilgili gerekli şerhin konulmasını isteyebilir.” hükmü uyarınca taşınmaza aile konutu şerhi konulmasını talep ediyoruz.
DELİLLER            : Nüfus kayıtları, tapu kayıtları her türlü sair delil.
HUKUKİ SEBEPLER  : HMK, TMK, her türlü sair mevzuat.
TALEP VE SONUÇ   : Yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle TMK’nın 194. Maddesine taşınmaz üzerine aile konutu şerhi konulmasına karar verilmesini, yargılama giderleri ve vekâlet ücretinin karşı tarafa yükletilmesini vekil edenim adına saygıyla dilerim.

 
 
BOŞANMA EŞLERİN KUSURLARI, BOŞANMA KOŞULLARI
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2009/1126
K:2010/3082
T:22.02.2010
AİLE HUKUKU
EŞLERİN KARŞILIKLI KUSURLARI
BOŞANMA KOŞULLARI
Özet
Toplanan delillere göre eşlerin birbirlerine karşılıklı davranışlarının ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizliğe yol açtığı ve bu noktada boşanmanın kaçınılmaz olduğu anlaşılmıştır.
4721 s. Yasa m. 166/1
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle Kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davacı ve davalının tedbir nafakasına ilişkin temyiz itirazları yersizdir.
Davaanm boşanmanın reddine dair temyizinin incelenmesine gelince;
Yapılan soruşturma, toplanan delillerle davacı kocanın sadakatsiz olduğu, birlik görevlerini yerine getirmediği, eşine hakaret ettiği, davalı kadının da eşine sürekli ağır hakarette bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı-davalı koca dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, davacı-davalı kocanın boşanma davasının kabulü ile boşanmaya (TMK md. 166/1) karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru bulunmamıştır.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün 2. bentte açıklanan sebeple BOZULMASINA, tarafların tedbir nafakasına yönelik temyizinin 1. bentte açıklanan nedenle ONANMASINA, aşağıda yazılı harcın A’ya yükletilmesine, peşin harcın mahsubuna ve 60.00. -TL. temyiz başvuru harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatıran O’ya geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 22.02.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
ORTAK HAYATIN YENİDEN KURULAMAMASI NEDENİYLE BOŞANMA
 
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2009/2775
K:2010/4973
T:16.03.2010
Boşanma
Ortak Hayatın Yeniden Kurulamaması
Özet
İlk davada davacının tam kusurlu olduğu kabul edilerek davanın reddine karar verilmiş olmasının, Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesine dayanan davada, boşanma kararı verilmesi bakımından önemi olmadığı gibi, ortak hayatın kurulamamasındaki neden de davanın kabulü bakımından sonuca etkili değildir.
4721 s. Yasa m. 166/son
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.
Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesine dayalı eylemli ayrılık nedeni ile boşanma davalarında, boşanma nedenlerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç yıl geçmesi halinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa, eşlerden birinin talebi üzerine boşanmaya karar verilmesi gerekir.
Toplanan delillerden koca tarafından açılan ilk davanın reddedildiği, kararın 11.05.2004 tarihinde kesinleştiği, kesinleşmeden itibaren üç yıllık sürenin geçtiği ve bu süre içinde ortak hayatın yeniden kurulamadığı anlaşılmaktadır. İlk davada davacının tam kusurlu olduğu kabul edilerek davanın reddine karar verilmiş olmasının, Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesine dayanan davada, boşanma kararı verilmesi bakımından önemi olmadığı gibi, ortak hayatın kurulamamasındaki neden de davanın kabulü bakımından sonuca etkili değildir. Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesi koşulları gerçekleşmiştir. O halde istemin kabulüne karar vermek gerekirken yazılı gerekçeyle reddi doğru görülmemiştir.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 16.03.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
FİİLİ AYRILIK SEBEBİYLE BOŞANMA
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2009/1519
K:2010/5301
T:22.03.2010
FİİLİ AYRILIK SEBEBİ İLE BOŞANMA
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davacı-davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-Taraflar, davalı-davacı tarafından Türk Medeni Kanununun 166/son maddesine dayanılarak açılan boşanma davası sonucunda, fiili ayrılık sebebiyle boşanmışlar, karar 03.04.2006 tarihinde kesinleşmiştir. Boşanma kararına esas alınan (2002/249 esas sayılı) reddedilen boşanma davasını açarak, boşanma sebebi yaratan davalı-davacı (koca) boşanmaya sebep olan olaylarda tamamen kusurludur.
Türk Medeni Kanununun 174/1. maddesi mevcut veya beklenen bir menfaati boşanma yüzünden haleldar olan kusursuz ya da daha az kusurlu tarafın, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebileceğini, 186. maddesi, eşlerin evi birlikte seçeceklerini, birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve mal varlıkları ile katılacaklarını öngörmüştür. Toplanan delillerden boşanmaya sebep olan olaylarda maddi tazminat isteyen eşin diğerinden daha ziyade ve eşit kusurlu olmadığı anlaşılmaktadır. Boşanma sonucu bu eş, en azından diğerinin maddi desteğini yitirmiştir. O halde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları ile kusurları ve hakkaniyet ilkesi (TMK.md,4 BK.md.42 ve 44 ) dikkate alınarak davacı-davalı kadın yararına uygun miktarda maddi tazminat verilmelidir. Bu yönün dikkate alınmaması doğru görülmemiştir.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2.bentte gösterilen sebeple maddi tazminat yönünden BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan bölümlerinin yukarıda 1.bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.22.03.2010 (Pzt.)

 
 
BOŞANMA KARARININ KESİNLEŞMESİ
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2009/1871
K:2010/5532
T:23.03.2010
4721 s. Yasa m. 174
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hükmün davacı davalı koça tarafından, kusur belirlemesi, nafaka ve tazminatlar yönünden temyizen murafaa icrası suretiyle tetkiki istenilmekle duruşma için tayin olunan 23.3.2010 tarihinde davacı karşılık davalı vekili Av. A. Ş. Ü. geldi. Karşı taraf tebligata rağmen gelmedi. Gelenin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davacı davalı kocanın aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2- Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden davalı davacı kadının da, kocasına ve kocasının ailesine sürekli olarak ağır sözlerle hakaret ettiği anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu olaylara göre, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında davalı davacı da, davacı davalı koca ile aynı derecede kusurludur. Bu husus gözetilmeden davacı-davalının tamamen kusurlu kabul edilmesi doğru olmadığı gibi, eşit oranda kusurlu olan davalı davacı kadın yararına maddi (TMK. md. 174/1) ve manevi (TMK. md. 174/2) tazminat takdir edilmesi de doğru bulunmamıştır.
3- Kabule göre de;
Davalı davacı yararına hükmolunan maddi ve manevi tazminat için boşanma hükmünün kesinleşmesinden itibaren yasal faiz takdiri gerekirken, dava tarihinden itibaren faize hükmolunması da usul ve yasaya aykırıdır.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerinin yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, duruşma için takdir olunan 750.00 TL. vekalet ücretinin S.’dan alınıp G.’e verilmesine, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verildi.

 
 
BOŞANMA KATKI PAYI ALACAĞI
T.C.
YARGITAY
8. Hukuk Dairesi
E:2009/5761
K:2010/1314
T:25.03.2010
Katkı Payı Alacağı
Faiz
Özet
Faiz asıl alacağa bağlı olmasına rağmen asıl alacaktan ayrı olarak dava veya takip konusu edilebilir. Ancak faiz isteğinin ayrı bir davaya konu yapılması halinde, dava tarihi itibariyle asıl alacağın ödenmemiş olması, ödenmiş ise de ihtirazi kayıt konulması şarttır. Mahkemece davanın açıldığı tarihte asıl alacağın ödenip ödenmediği, ödenmiş ise ihtirazi kayıt konulmuş olup olmadığının belirlenmesi ve sonucuna göre karar verilmesi gerekir.
4721 s. Yasa m. 227,239
818 s. Yasa m. 113
Kezban ile Metin aralarındaki faiz alacağı davasının reddine dair (Ankara İkinci Aile Mahkemesi)’nden verilen 20.09.2007 gün ve 1167/965 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla dosya incelendi, gereği düşünüldü:
Davacı Kezban vekili, taraflar arasında Ankara Birinci Aile Mahke-mesi’nin 2005/806 Esas sayılı dosyası ile görülen katkı payı alacağına ilişkin davanın kabul edildiğini ve kesinleştiğini, ilamın icrası için takipte bulunulduğunu, borcun henüz ödenmediğini açıklayarak, katkı payı alacağına ilişkin davanın açıldığı 12.07.2005 tarihinden hüküm tarihi olan 12.09.2006 tarihine kadar işlemiş 3617,50 TL faizin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı Metin, yargılama oturumlarına katılmamıştır.
Mahkemece, Ankara Birinci Aile Mahkemesi’nin 2005/806 Esas sayılı dosyasında davacının fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmadığı, TMK’nın 239/son
maddesi uyarınca davacının değer artış payına dava tarihinden tasfiye tarihine kadar faiz isteyemeyeceği nedeniyle davanın reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Taraflar 18.08.1980 tarihinde evlenmiş, yurt dışında açılıp karara bağlanan Frankfurt Yerel Mahkemesi’nin 28.11.2000 tarihli boşanma hükmünün Ankara Altıncı Aile Mahkemesi’nin 2003/755 Esas, 2004/1467 Karar sayılı hükmü ile tenfizini takiben 23.03.2005 tarihinde kesinleşmesi ile evlilik birliği son bulmuştur. Kezban’ın evlilik birliği içinde 01.03.1984 tarihinde edinilen 4042 ada 3 parselde 11 no.lu bağımsız bölümün davalı adına tescil edildiğini, katkısı bulunduğunu açıklayarak 30.000 TL alacağın tahsili için Ankara Birinci Aile Mahkemesi’ne açtığı 2005/806 Esas sayılı dava 2006/892 Karar ve 12.09.2006 tarihli hükümle kabul edilerek, taleple bağlı kalınarak 30.000 TL katkı payının davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm en son 04.12.2006 tarihinde tebliğ edilerek, temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir. Kezban vekili, katkı payı alacağına ilişkin ilamın icrası için Ankara Onbeşinci İcra Müdürlüğü’nün 2006/10563 Esas sayılı dosyası ile 06.11.2006 tarihinde takip talebinde bulunmuştur.
Faiz, asıl alacağın bir bölümü olmayıp, asıl alacağa bağlı feri nitelikte bir haktır. Borçlar Kanunu’nun 113. maddesi uyarınca, asıl alacak sona erince fer’i haklar da sona ermiş sayılır. Faiz, asıl alacağa bağlı olmasına rağmen, asıl alacaktan ayrı olarak dava veya takip konusu edilebilir. Asıl alacak için açılan davada faize ilişkin hakkın saklı tutulmamış olması, daha sonra faiz için ayrı bir dava açılmasına engel teşkil etmez. Ancak, faiz isteğinin ayrı bir davaya konu yapılması halinde, dava tarihi itibariyle asıl alacağın ödenmemiş olması, ödenmiş ise de ihtirazi kayıt konulması şarttır. Aksi halde faiz alacağı da sona ermiş sayılır. Davalı, yargılama oturumlarına katılmamış ve temyiz incelemesine konu eldeki davanın açıldığı tarih olan 14.11.2006 tarihinden evvel ödeme yapıldığı savunmasında bulunmamıştır. Dosya arasında mevcut yukarıda esas numarası yazılı Ankara Onbeşinci İcra Müdürlüğü’nün takip dosyasına da Ankara Birinci Aile Mahkemesi’nin 2005/806 Esas, 2006/892 Karar sayılı ilamı ile hükmolunan temyiz incelemesine konu faiz alacağının bağlı bulunduğu asıl alacağın ödendiğine ilişkin herhangi bir kayıt düşülmem iştir.
Öte yandan, taraflar arasında başka mal rejimi seçilmediğinden 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı, bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açıldığı tarihe kadar ise yasal edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. Ankara Birinci Aile Mahkemesi’nin 2005/806 Esas, 2006/892 Karar sayılı ilamı ile hükme bağlanan katkı payı alacağı davasına konu 11 numaralı daire, 743 sayılı TKM’nin 170. maddesine göre eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu 01.03.1984 tarihinde alınarak davalı koca adına tescil edildiğinden uyuşmazlık BK’nın genel hükümlerine göre çözüme kavuşturulmuş, dava konusu taşınmazın dava tarihi itibariyle belirlenen değeri üzerinden davacının katkı payı alacağı belirlenmiştir. TMK’nın 239/son maddesi ise 01.01.2002 tarihinden sonra evlilik birliği içinde edinilen malların tasfiyesi, katılma alacağı talep edildiği takdirde sürüm değerinin tespiti ile faize de karar tarihinden itibaren hükmolunacağını kararlaştırmış olup, faiz talebinin bağlı bulunduğu katkı payı alacağına ilişkin davada uygulama yeri bulunmadığından davanın bu nedenle de reddi doğru olmamıştır. Mahkemece yapılacak iş, talep gözönünde tutularak, davanın açıldığı 14.11.2006 tarihine kadar asıl alacağın ödenip ödenmediğinin tespiti; ödenmemiş veya ödenmiş ise de davacı-alacaklı tarafından ihtirazi kayıt konulmuş olduğunun belirlenmesi halinde, talep dönemine ilişkin faiz isteğinin hesaplanarak hüküm kurulmasından ibarettir. Hatalı nitelendirme ve gerekçe ile yazılı şekilde karar verilmiş olması isabetsiz bulunmaktadır.
Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile usul ve kanuna aykırı hükmün HUMK’nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA) ve peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine 25.03.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA AİLE KONUTU
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2009/2203
K:2010/6062
T:30.03.2010
BOŞANMA AİLE KONUT ŞERHİ
4721 s. Yasa 166
1-Toplanan delillerden davacı-davalı kadının tanıklarının beyanında geçen olaylardan sonra evlilik birliğinin devam ettiği anlaşılmaktadır.
Türk Medeni Kanununun 166/1-2 maddesi uyarınca; boşanma kararı verilebilmesi için evlilik birliğini, ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsıldığının sabit olması gerekir. Oysa dinlenen davacı-davalı tanıklarının sözlerinin bir kısmı Türk Medeni Kanununun 166/1. maddesinde yer alan temelinden sarsılma durumunun kabule elverişli olmayan beyanlar olup, bir kısmı ise sebep ve saiki açıklanmayan ve inandırıcı olmaktan uzak izahlardan ibarettir. Bu itibarla davacı-davalı kadının boşanma davasının reddine karar verilmesi gerekirken delillerin taktirinde hataya düşülerek yetersiz gerekçe ile boşanmaya karar verilmesi doğru görülmemiştir.
2-Davacı-davalı kadının birleşen aile konutu ile ilgili tapu iptal ve tescil davasının bu dosyadan tefriki ile boşanma davasının sonucu beklenip, delillerin birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar vermek gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda 1. ve 2. bentte gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, bozma nedenine göre tarafların sair temyizin ve vekalet ücretine yönelik itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 30.03.2010 (Salı)

 
 
BOŞANMA NEDENLERİ
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2009/4946
K:2010/6706
T:06.04.2010
AİLE HUKUKU
BOŞANMA KOşuLLARI
TANIK ANLATIMLARI
YETERSİZ KANITLAR
Özet
Evlilik birliğinin boşanmaya yol açacak şekilde temelinden sarsıldığını göstermeyen elverişsiz ve yetersiz tanık anlatımlarına dayanılarak boşanma kararı verilmiş olması isabetli değildir.
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih ve numarası gösterilen hükme temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.
Terk hukuki sebebine dayalı bir dava bulunmamaktadır.
Türk Medeni Kanunu’nun 166/1-2. maddesi uyarınca; boşanma kararı verilebilmesi için evlilik birliğinin, ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsıldığının sabit olması gerekir. Oysa dinlenen davacı tanıklarının sözlerinin bir kısmı Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesinde yer alan temelinden sarsılma durumunu kabule elverişli olmayan beyanlar olup, bir kısmı ise, sebep ve saiki açıklanmayan ve inandırıcı olmaktan uzak izahlardan ibarettir. Bu itibarla davanın reddi gerekirken delillerin takdirinde hataya düşürülerek yetersiz gerekçe ile boşanmaya karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 06.04.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
KATILMA ALACAĞI, ARTIK DEĞER, BOŞANMA MAL PAYLAŞIMI
T.C.
YARGITAY
8. Hukuk Dairesi
E:2010/953
K:2010/2148
T:27.04.2010
Katılma Alacağı
Artık Değer
Artık Değere Katılma
Takas
Islah
Özet
Davalının boşanma davasını kabul ettiğine, nafaka ve tazminat istemediğine ilişkin beyanının mal rejimi ve onun sonuçlarıyla ilgisi bulunmamaktadır.
Takasın olabilmesi için en azından yöntemine uygun bir biçimde harcı yatırılmak suretiyle bir isteğin olması ve bu isteğe bağlı olarak belirlenmiş ve kanıtlanmış bir alacağın bulunması gerekir.
Davacı, dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmadığına göre, isteğini bu miktarla sınırlandırmış ve fazlaya ilişkin hakkından da böylece vazgeçmiş sayılacağından, ıslah dilekçesi değerlendirmeye alınamaz.
4721 s. Yasa m. 6,222,231,236
1086 s. Yasa m. 83
Tolga ile Fatma aralarındaki katılma alacağı davasının kabulüne dair (Bursa İkinci Aile Mahkemesi)’nden verilen 19.11.2009 gün ve 1284/1284 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay’ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmiştir. Temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:
Davacı vekili, Bursa Üçüncü Aile Mahkemesi’nin 2005/537 Esas ve 2005/1276 Karar sayılı kararıyla tarafların boşandıklarını, evlilik birliği devam ederken 2061 ada 17 sayılı parselde kayıtlı olan evin banka kredisiyle alındığını, taksitlerin bizzat vekil edeni tarafından ödendiğini açıklayarak öncelikle 20.000,00 TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tahsilini istemiş, 10.07.2009 tarihli ıslah dilekçesiyle istenen miktarı 26.110,89 TL’ye çıkardığını açıklamıştır.
Daval ı vekili, açılan davayı kabul etmediklerini, tarafların karşılıklı olarak anlaşmak suretiyle birbirlerinden herhangi bir talep olmadan boşandıklarını, boşandıktan 1,5 yıl sonra davanın açıldığını, taşınmaz ilk alındığında 2 yıl süreyle borçlarını birlikte ödediklerini, kredi borcunun da halen devam ettiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.
Mahkemece, zamanaşımı itirazının reddine, katılma alacağı olarak 26.110,89 TL’nin 20.000,00 TL’si için dava tarihinden, 6.110,89 TL kısmı için ise ıslah tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, 31.12.2003 tarihinde satın alınan taşınmaz nedeniyle TMK’nın 231. maddesi gereğince istenen katılma alacağı isteğine ilişkindir.
Davalı vekili, zamanaşımı definde bulunmuştur. Dava dilekçesi 08.01.2008 tarihinde davalı asile tebliğ edilmiştir. Davalı Fatma herhangi bir zamanaşımı definde bulunmamıştır. 29.02.2008 tarihli yargılama oturumunda davalı tarafından yapılan açıklamalar ise defi niteliğinde değildir. Davalı vekili, dava dilekçesinin davalı Fatma’ya tebliğ edildiği 08.01.2008 tarihinden çok sonra 27.10.2008 havale tarihli dilekçesiyle zamanaşımı definde bulunmuştur. 27.10.2008 tarihli dilekçe davacı tarafa tebliğ edilmemiş olup, davacı vekili dosya arasında bulunan 03.02.2009 tarihli dilekçesiyle zamanaşımı define karşı koymuş ve Borçlar Kanunu’nun 125. maddesi gereğince davanın on yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğunu bildirmiştir. Yapılan bu açıklamalar karşısında davalı tarafın süresinde ve yöntemine uygun bir biçimde zamanaşımı definde bulunduğunun kabulüne olanak bulunmamaktadır. Bu nedenle mahkemenin zamanaşımı itirazının reddi yönündeki görüşü yerindedir.
Öte yandan, davalı vekili her ne kadar tarafların anlaşmalı boşandıklarını ve davacının tutanağa geçen beyanıyla mal rejimine ilişkin herhangi bir isteği bulunmadığını bildirmiş ise de, Bursa Üçüncü Aile Mahkemesi’nin boşanmaya ilişkin 29.12.2009 günlü yargılama tutanağı üzerinde yapılan incelemede; davalı Tolga, (görülmekte olan davada davacı) “Açılan boşanma davasını kabul ettiğini, nafaka ve tazminat talebi bulunmadığını…” bildirmiştir. Davacı Tolga’nın boşanma dosyasına geçen ve açıklanan bu beyanının mal rejimiyle ve onun sonuçlarıyla bir bağlantısının ve ilgisinin bulunmadığı açıktır. Sadece boşanmanın fer’i niteliğinde bulunan nafaka ve tazminat haklarıyla ilgilidir. Bu nedenle davalı vekilinin bu yöne ilişkin temyiz isteği de yerinde bulunmamıştır,
Davalı vekilinin takas istemine yönelik temyiz itirazlarına gelince; TMK’nın 236/1. fıkrasında; “Her eş veya mirasçıları, diğer eşe ait artık değerin yarısı üzerinden hak sahibi olurlar. Alacaklar takas edilir” denilmiştir. Görüldüğü gibi fıkranın son cümlesi alacakların takası yönünde emredici niteliktedir. Ne var ki, takasın yapılabilmesi için takas isteğinde bulunan kişinin de artık değeri istemesi gerekir. Davalı tarafından ileri sürülmüş böyle bir istek söz konusu değildir. Takasın olabilmesi için en azından yöntemine uygun bir biçimde harcı yatırılmak suretiyle bir isteğin olması ve bu isteğe bağlı olarak belirlenmiş ve kanıtlanmış bir alacağın bulunması gerekir. Sadece takas defi isteğinde bulunmak yeterli değildir. Bu nedenle davalı vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazları da yerinde değildir.
Buna kar şılık, uyuşmazlık konusu 2061 ada 17 sayılı parsel üzerinde bulunan binadan 4 nolu bağımsız bölümün 31.12.2003 tarihinde satış yoluyla Bekir kızı Fatma tarafından satın alındığı ve onun adına tapuda kayıtlı olduğu anlaşılmıştır. Taraflar 02.11.1997 tarihinde evlenmişler, 16.06.2005 tarihinde açılan dava da Bursa Üçüncü Aile Mahkemesi’nin 07.03.2006 tarihinde kesinleşen hükmüyle boşanmışlardır. Dava konusu yapılan 4 nolu bağımsız bölüm edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde davalı tarafından satın alınmıştır. Taraflar TMK’nın 6 ve 222. maddeleri gereğince iddiasını kanıtlamakla yükümlüdürler. TMK’nın 222/son fıkrası uyarınca, bir eşin bütün malları, aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal kabul edilir. Her iki taraf da; 4 nolu bağımsız bölümü kendi kişisel mallarıyla aldıklarını kanıtlamadıklarına göre edinilmiş mal sayılır.
Hükme esas alınan uzman bilirkişi Av. İsmail’e ait 09.07.2009 tarihli rapor, ilke olarak yöntemine uygun bir biçimde hazırlanmıştır. Davacı vekili, dava dilekçesinde 20.000,00 TL maddi tazminatın hüküm altına alınmasına karar verilmesini istemiştir. Ne var ki fazlaya ilişkin haklarını dava dilekçesiyle saklı tutmadığı halde, 10.07.2009 tarihli dilekçesiyle dava konusu miktarı 20.000,00 TL’den 26.110,89 TL’ye çıkartmış ve harcını da yatırmıştır. Dava dilekçesiyle fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmadığına göre isteğini bu miktarla sınırlandırmış ve fazlaya ilişkin hakkından da böylece vazgeçmiş sayılır. Bu bakımdan, 10.07.2009 tarihli ıslah dilekçesinin değerlendirmeye alınması düşünülemez. Hükmün HUMK’nın 74. maddesi gereğince istekle bağlı olarak kurulması gerekir.
Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kısmen kabulüyle ıslah ile artırılan miktar yönünden yerel mahkeme hükmünün açıklanan nedenlerle ve HUMK’nın 428. maddesi uyarınca (BOZULMASINA), peşin harcın istek halinde temyiz eden davalıya iadesine, 27.04.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA ÇOCUKLA KİŞİSEL İLİŞKİ KURULMASI
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2010/9839
K:2010/16099
T:05.10.2010
ÇOCUK İLE KİŞİSEL İLİŞKİ KURULMASI
BOŞANMA DAVASI
1086 s. Yasa m. 417/1, m.438/7
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm vekalet ücreti yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
Mahkemece davanın konusuz kaldığından bahisle “karar verilmesine yer olmadığına” şeklinde hüküm kurulmuştur.
Çocuk ile kişisel ilişki kurulmasına ilişkin bu dava, davalı kadın tarafından açılan boşanma davasının dava dilekçesinin tebliği tarihinden önce açılmıştır. Anılan boşanma davası yargılaması sırasında 1.4.2009 tarihli ara kararı ile küçük Z. ile baba arasında kişisel ilişki kurulması, keza aynı dosyanın nihai kararında çocukla baba arasında kişisel ilişki kurulması nedeniyle bu davada davacının haklılığı kanıtlanmıştır. Dava açıldığında davalı tarafın haksız olduğu gözetilmeden vekalet ücretinden davacı tarafın sorumlu tutulması usul ve yasaya aykırıdır. ( HUMK. md. 417/1 ) Ne var ki bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden hükmün bu yönden düzeltilerek onanması gerekmiştir. ( HUMK. m. 438/7 )
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda belirtilen nedenlerle gerekçeli kararın hüküm fıkrasının 4 nolu paragrafının hüküm fıkrasından çıkarılmasına, hükmün bu bölümünün düzeltilmiş şekliyle ONANMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 05.10.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA VELAYET İŞTİRAK NAFAKASI
T.C.
YARGITAY
3. Hukuk Dairesi
E:2010/14433
K:2010/16126
T:11.10.2010
Velayet
İştirak Nafakası
Özet
İştirak nafakası velayetin fiilen kullanılmasına bağlı bir haktır. Velayet kendisinde olan eş çocuğa bakmayıp diğer taraf çocuğa bakıyorsa, çocuğa bakan taraf velayetin nezi davasını açmadan doğrudan iştirak nafakası talebinde bulunabilir.
4721 s. Yasa m. 327,328,329
Taraflar arasında görülen nafaka davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği düşünüldü.
Davacı vekili dilekçesinde, müvekkili ile davalının boşandıklarını, boşanma sonucunda müşterek küçük çocuk Nazan’ın velayetinin davalı babaya verildiğini ve ilamın kesinleştiğini, ancak, davalı babanın yurt dışında çalıştığını, müşterek çocuğun müvekkili olan davacı annenin yanında kaldığını, anne tarafından bakıldığını, davalının (babanın) ise hiçbir katkısının bulunmadığını, müvekkili davacının asgari ücretle çalıştığını ve müşterek çocuğun orta okulda eğitim görmesi nedeniyle anne tarafından ihtiyaçların karşılanamadığını, davalı babanın katkısının gerektiği ileri sürülerek aylık 1.000 TL iştirak nafakasının davalıdan tahsili talep ve dava edilmiştir.
Davalı vekili cevabında; müşterek çocuğun 4 yıldır davacının (annenin) yanında kaldığını, ancak, velayetinin davalı babada bulunduğunu, bu nedenle davacının iştirak nafakası davası açamayacağı savunmasında bulunularak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, müşterek çocuğun davacı anne yanında kaldığı sabit ise de; velayetinin davalı babada bulunduğu, öncelikle velayetin değiştirilmesinin gerektiği, velayet değiştirilmeden nafakaya hükmolunmasının karışıklığa neden olabileceği, davacı tarafından velayetin değiştirilmesine ilişkin dava açılmadığı, velayetin değiştirilmesine ilişkin karar verilmediğinden nafakaya da hükmolu-namayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Boşanma sonucunda müşterek çocuğun velayetinin davalı babaya verildiği ve halen velayetin davalı babada bulunduğunda uyuşmazlık yoktur. Davalı baba yurt dışında çalışmakta olup, dört yıldır müşterek çocuk davacı annenin yanında kalmakta olup anne tarafından bakılmaktadır. Dava 2006 yılında açılmıştır. Bu konularda da taraflar arasında uyuşmazlık yoktur.
TMK’nın 327. maddesinin 1. fıkrasında “çocuğun bakımı, eğitimi ve korunması için gerekli giderler anne ve baba tarafından karşılanır”, aynı Kanun’un 328/1. maddesinde “ana ve babanın bakım borcu, çocuğun ergin olmasına kadar devam eder”, 329/1. maddesinde de “küçüğe fiilen bakan ana veya baba, diğerine karşı çocuk adına nafaka davası açabilir” hükmü yer almaktadır.
Somut olayda, davalı baba yurt dışında olup, müşterek çocuğa dört yıldır fiilen anne bakmaktadır. İştirak nafakası velayetin fiilen (eylemli olarak) kullanılmasına bağlı bir haktır. Velayet anne veya babada olup da, şayet velayet kendisinde olan eş çocuğa bakmayıp karşı taraf çocuğa bakıyorsa, çocuğa bakan, velayetin nezi davası açmak zorunda olmadan doğrudan iştirak nafakası talebinde bulunabilir. Velayet değiştirilmeden çocuğa bakan iştirak nafakası davası açıp iştirak nafakasına hükmolunduktan sonra çocuk velayetinde bulunduğu tarafın yanına giderse, bu taraf nafakanın kaldırılmasını her zaman isteyebilir ve nafaka kaldırılır. Açıklanan nedenlerle davacı anne yanında kalan ve anne tarafından bakılan müşterek çocuk için hakkaniyete uygun bir miktarda iştirak nafakasına hükmolunmasına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde ol-
duğundan kabulü ile hükmün HUMK’nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA) ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 11.10.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
EVLİLİK BİRLİĞİNİN SARSILMASI NEDENİYLE BOŞANMA
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2009/14611
K:2010/16806
T:13.10.2010
Kısıtlanma
Özet
Davacı-karşılık davalının Türk Medeni Kanunu ‘nun 405. maddesi gereğince kısıtlanmış olması, aynı Yasa’nın 166/1. maddesinde yer alan evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayanarak boşanma davası açmasına engel değildir.
4721 s. Yasa m. 166/1,405
Taraflar aras ındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm, davacı-davalı kadın tarafından, kendi davası yönünden temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.
Davac ı-karşılık davalı tarafından açılmış olan boşanma davası, Türk Medeni Kanunu’nun 166/1. maddesinde yer alan evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebine dayanmaktadır. Davacı-karşılık davalının Türk Medeni Kanunu’nun 405. maddesi gereğince kısıtlanmış olması, belirtilen sebebe dayanarak boşanma davası açmasına ve koşulları gerçekleştiğinde bu çerçevede boşanma kararı verilmesine engel değildir. Böyle bir davada davacıda mevcut olduğu belirlenen akıl hastalığının evlenmeye engel nitelikte olup olmadığının araştırılmasına da lüzum bulunmamaktadır.
Yap ılan soruşturma, toplanan delillerle davalı-karşılık davacının eşine fiziki şiddet uyguladığı, hakaret ettiği ve evlilik birliğine ilişkin görevlerini yerine getirmediği anlaşılmaktadır. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı-davalı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, davacı-karşılık davalı tarafından açılan davanın kabulü ile boşanmaya (TMK md. 166/1) karar verilecek yerde, davanın niteliği gereği araştırılması gerekmeyen bir konuda kesin mehile uyulmadığından bahisle reddi doğru görülmemiştir.
Sonuç: Davacı-davalının temyiz itirazının kabulü ile hükmün davacı-davalı kadının reddedilen boşanma davası yönünden (BOZULMASINA), istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 13.10.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.
 

 
 
ANLAŞMALI BOŞANMA
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2009/16482
K:2010/18312
T:03.11.2010
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
Davacı Seda Demirtaş’ın 09.04.2007 tarihinde davalı Osman Demirtaş aleyhine açtığı boşanma davasının, tarafların boşanma konusunda anlaştıklarına dair beyanları doğrultusunda kabul edildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.
Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi ile “Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır” hükmü getirilmiştir.
Dosyadaki nüfus kaydından tarafların 14.06.2006 tarihinde evlendikleri ve davanın açıldığı tarihte henüz bir yıllık sürenin dolmadığı anlaşılmıştır.
Mahkemece, tarafların gösterdikleri delillerin toplanarak, Medeni Kanununun 166/1-2. maddesindeki şartların oluşup oluşmadığı araştırılıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, Medeni Kanununun 166/3. maddesinde öngörülen bir yıllık süre şartı gerçekleşmeden tarafların kabulüne dayanarak boşanmaya karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 03.11.2010

 
 
BOŞANMA KUSUR TAZMİNAT
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2009/15438
K:2010/19198
T:23.11.2010
BOŞANMADA KUSUR
TAZMİNAT İLKESİ
Özet
Toplanan delilerden boşanmaya sebep olan olaylarda maddi tazminat isteyen eşin diğerinden daha çok ve eşit kusurlu olmadığı anlaşıldığından tarafların sosyal ve ekonomik durumları ile kusurları ve hakkaniyet ilkesi (TMK md, 4 BK.md.42 ve 44) dikkate alınarak kadın yararına uygun miktarda maddi tazminat verilmelidir.
Yine toplanan delilerden evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda tazminat isteyen kadının ağır ya da eşit kusuru olmadığı anlaşıldığından kadın yarına uygun tazminata hükmedilmeli; kabul edilen boşanma davası yönünden davalı yararına avukatlık ücreti takdir edilmelidir.
1. Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delilerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davacı–davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2. Davalı tanıklarının anlattığı olaylardan sonra evlilik birliğinin sürdürüldüğü, böylece bu olayların affedildiği en azından hoşgörüyle karşılandığı kabul edilmelidir. Bu gibi olaylara dayanılarak davacıya kusur yüklenmiş olması doğru değildir. Boşanmaya neden olan olaylarda sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışlarda bulunan davalı-davacı koca tamamen kusurludur.
a. Türk Medeni Kanunu’nun 174/1. maddesi mevcut veya beklene bir menfaati boşanma yüzünden haleldar olan kusursuz yada daha az kusurlu tarafın, kusurlu taraftan uygun bir maddi tazminat isteyebileceğini, 186. maddesi, eşlerin evi birlikte seçeceklerini, birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve mal varlıkları ile katılacaklarını öngörmüştür. Toplanan delillerden boşanmaya sebep olan olaylarda maddi tazminat isteyen eşin diğerinden daha ziyade ve eşit kusurlu olmadığı anlaşılmaktadır. Boşanma sonucu bu eş, en azından diğerinin maddi desteğini yitirmiştir. O halde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları ile kusurları ve hakkaniyet ilkesi (TMK.md, 4 BK.md.42 ve 44) dikkate alınarak kadın yararına uygun miktarda maddi tazminat verilmelidir. Bu yönün dikkate alınmaması doğru görülmemiştir.
b. Türk Medeni Kanunu’nun 174/2 maddesi, boşanmaya sebebiyet vermiş olan olaylar yüzünden kişilik hakları saldırıya uğrayan tarafın, kusurlu olandan manevi tazminat isteyebileceğini öngörmüştür. Toplanan delillerden evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda tazminat isteyen kadının ağır ya da eşit kusurlu olmadığı, bu olayların kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği anlaşılmaktadır. O halde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile hakkaniyet kuralları (TMK. Md.4 BK. md. 42, 43, 44, 49 dikkate alınarak kadın yararına uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekir. Bu yönün dikkate alınmaması doğru görülmemiştir.
3. Türk Medeni Kanunu’nun 175. madde koşulları oluştuğu halde davacının yoksulluk nafakası talebinin reddi doğru değildir.
4. Kabul edilen boşanma davası yönünden kendisi avukat ile temsil ettiren davacı-davalı yararına Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre vekalet ücreti takdir edilmemesi de usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2/a-b, 3 ve 4 nolu bentlerde gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan temyize konu diğer bölümlerin ise yukarıda 1 nolu bentte açıklanan nedenle ONANMASINA, duruşma için taktir olunan 750.00 TL. vekalet ücretinin Şaban’dan alınıp Zeynep’e verilmesine, istek halinde temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 23.11.2010 (Salı)

 
 
BOŞANMA KÜÇÜK ÇOCUĞUN VELAYETİ
T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
E:2010/2-649
K:2010/683
T:22.12.2010
KÜÇÜK ÇOCUĞUN DURUMU
VELAYETİN ANNEYE VERİLMESİ
Özet
Boşanma sonucunda çocuğun anne yanında kalmasının bedeni, fikri ve ahlaki gelişmesine engel olacağı yönünde ciddi ve inandırıcı deliller bulunmuyorsa, ana şefkatine muhtaç olan küçük çocuğun velayeti anneye verilmelidir.
(“… 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle davalı-davacı eş ve müşterek çocuk için 28.09.2006 tarihli oturumda ara kararı ile takdir edilen tedbir nafakası nihai hükümle kaldırılmadığına göre verilen bu nafakaların boşanma kararının kesinleşmesine kadar devam edeceğinin tabi ve infazının mümkün bulunmasına göre davalı-davacının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-Ana yanında kalmasının çocuğun bedeni, fikri, ahlaki gelişmesine engel olacağı yönünde ciddi ve inandırıcı deliller bulunmadığı ve hemen meydana gelecek tehlikelerin varlığı da ispat edilmediği halde ana bakım, şefkatine muhtaç 27.01.2004 doğumlu müşterek çocuk T’ın Türk Medeni Kanununun 182. ve 336/2. maddeleri uyarınca babanın velayetine bırakılması usul ve kanuna aykırıdır.
3-Davalı-davacı yoksulluk nafakası isteğinde de bulunmuştur. Bu istekle ilgili olumlu ya da olumsuz bir hüküm verilmemesi usul ve yasaya aykırıdır…”)
gerekçesiyle hüküm bozma kapsamı dışında kalan bölümleri yönünden yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple onanmış; yukarıda 2 ve 3. bentlerde gösterilen sebeplerle oybirliğiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN: Davalı-karşı davacı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Asıl dava boşanma ve velayet, karşılık dava ise boşanma, velayet, maddi ve manevi tazminat ile nafaka istemine ilişkindir.
Davacı-karşı davalı vekili, tarafların fikren uyuşmamaları nedeniyle doğan sorunlarla evlilik birliğinin çekilmez hale geldiğini, davalının başka bir kişi ile evden ayrılmasıyla fiilen ayrı yaşamaya başladıklarını beyanla ortak hayatın sürdürülmesi kendisinden beklenemeyecek derecede sarsıldığından tarafların boşanmaları ile tarafların çocuğunun velayetinin davacı babaya verilmesini istemiştir. Davalı-karşı davacı vekili, yaşının küçük olmasından faydalanan davacı tarafından cinsel ilişkiye zorlandığını, hamileliğinin fark edilmesi ile aileler tarafından evlendirildiklerini, ancak davacının ortak konut temin etmediği gibi evlilik birliğinin devamı süresince üzerine düşen hiçbir yükümlülüğü yerine getirmemesi nedeniyle evi terk ettiğini belirterek boşanmalarına karar verilmesini, çocuğun velayetinin kendisine verilmesini, maddi ve manevi tazminat ile nafakaya hükmedilmesini talep etmiştir.
Yerel mahkemenin, davalı-karşı davacı A Ş’nin evlilik birliği devam ederken başka bir kişi ile kaçmak suretiyle evi terk etmesi şeklindeki ağır kusuru nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı gerekçesiyle asıl davanın kabulü ile tarafların boşanmalarına ve annenin çocuğunu terk ederek evden ayrılması nedeniyle tarafların çocuğunun velayetinin babaya bırakılmasına, davalı-karşı davacının davasının reddine ilişkin kararı, davalı-karşı davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda belirtilen gerekçe ile kısmen bozulmuştur.
Yerel mahkemece, önceki gerekçeler de tekrarlanmak suretiyle ve yoksulluk nafakasının reddi hakkında açıkça hüküm kurulduğu gerekçeleriyle velayet ve yoksulluk nafakası yönünden önceki kararda direnilmiş; hükmü temyize davalı-karşı davacı kadın vekili getirmiştir.
I-Direnme kararının, Özel Dairenin bozma kararının (2) numaralı bendinde yer alan, tarafların çocuğunun velayetine ilişkin bölümüne yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi:
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; tarafların çocukları T’ın velayetinin babaya verilmesinin doğru olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Öncelikle belirtilmelidir ki; velayet, ana babanın velayeti altındaki çocukların kişiliklerine ve mallarına ilişkin hakları, ödevleri, yetkileri ve yükümlülükleri içerir.
Ana ve babanın çocukların kişiliklerine ilişkin hak ve ödevleri, özellikle çocukların şahıslarına bakmak, onları görüp gözetmek, geçimlerini sağlamak, yetiştirilmelerini ve eğitimlerini gerçekleştirmektir. Bu noktada; çocuğun, eğitim ile istenilen ölçüde dürüst, kötü alışkanlıklardan uzak, iyi ahlak sahibi, çalışkan ve bilgili bir insan olarak yetiştirmek hak ve yükümlülüğü bulunan ana ve babanın, sayılan tüm bu unsurlar yönünden çocuğa örnek teşkil etmeleri, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimine ilişkin tüm önlemleri almaları gerektiği her türlü duraksamadan uzaktır.
Bilindiği üzere; ergin olmayan çocuk ana babasının velayeti altındadır. Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velayeti birlikte kullanırlar. Ancak boşanma kararının kesinleşmesiyle birlikte evlilik birliği sona erdiğinden velayetin beraberce kullanılma olanağı kalmamaktadır.
Bu durumda 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 336. maddesi uyarınca, ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hali gerçekleşmiş ise hakim, velayeti eşlerden birine verebilir. Velayet ana babadan birinin ölümü halinde sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan tarafa aittir.
Ayrılık ve boşanma durumunda velayetin düzenlenmesindeki amaç, küçüğün ileriye dönük yararlarıdır. Eş söyleyişle, velayetin düzenlenmesinde asıl olan, küçüğün yararını korumak ve geleceğini güvence altına almaktır.
Bu nedenle, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimini engelleyen ve süreklilik arz edeceği anlaşılan her olay, tehlikenin büyüklüğü, doğuracağı onarılması güç sonuçlar değerlendirilerek ele alınmalı ve neticeye varılmalı; velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde öncelikle çocuğun yararı göz önünde tutulmalıdır. Bu kapsamda, tarafların çocuğunun cinsiyeti, doğum tarihi, eğitim durumu, kimin yanında okumakta olduğu, talepte bulunanın çocuğun eğitim durumu ile ilgilenip ilgilenmediği, sağlığı, sağlık durumuna göre tedavi olanaklarının kimin tarafından sağlanabileceği gibi özel durumuna ilişkin hususlar göz önünde tutulmalıdır. Velayetin belirlenmesi ve düzenlenmesinde ana babadan kaynaklanan özelliklerin de dikkate alınması kaçınılmazdır. Bu nedenle, mahkemece çocuğu başkasına bırakma, ihmal etme, kaçırma, iradi olarak terk etme, yönlendirme hususları ile tarafın velayet talebinin olup olmaması, şiddet uygulaması, sadakatsizliği, ekonomik durumu, mesleği, yaşadığı ortam, kötü davranışı, alkol bağımlılığı, sağlığı, dengesiz davranışları dikkate alınmalıdır.
Mahkemece, açıklanan özellikler yanında mümkün oldukça çocuğun alıştığı ortamın değiştirilmemesine, kardeşlerin ayrılmamasına özen gösterilmeli, velayetin verileceği taraf yanında kalmasının çocuğun bedeni, fikri, ahlaki gelişmesine engel olup olmayacağı yönünde ciddi ve inandırıcı delil olup olmadığı veya hemen meydana gelecek tehlikenin varlığının ispat edilip edilemediği hususları da mutlaka değerlendirilmelidir.
Yukarıdaki açıklamaların ışığında somut olay değerlendirildiğinde:
Taraflar arasında evlilik birliğinin davalı-karşı davacı annenin ağır kusuru ile son bulduğu hususlarında uyuşmazlık bulunmadığı açıktır.
Ne var ki, 27.01.2004 doğumlu T’nin yaşı dikkate alındığında annenin yakınlığına ve şefkatine muhtaç bir yaşta olduğu, benliğinin geliştiği bu yaşlarda ana yoksunluğunun derin izler bırakabileceği gözetilerek velayetin anneye bırakılması uygun olacaktır.
Öte yandan davalı-karşı davacı annenin çocuğa karşı kötü davranışı ve istismarı da kanıtlanamamıştır. Hal böyle olunca; çocuğun ananın bakım ve şefkatine muhtaç olması yanında, ana ile kalmasının bedeni, fikri ve ahlaki gelişmelerine engel olacağı yönünde ciddi ve inandırıcı hiçbir delil bulunmadığı gibi hemen meydana gelecek bir tehlikenin varlığı da kanıtlanamadığından, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 182, 136/2.maddeleri uyarınca küçüğün babanın velayetine bırakılması çocuğun yararına olmadığına göre, aynı hususlara işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma ilamının velayete ilişkin (2)numaralı bendine uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
II-Direnme kararının, Özel Dairenin bozma kararının (3) numaralı bendinde yer alan, yoksulluk nafakasına ilişkin bölümüne yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi:
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yerel mahkemece davalı-karşı davacının yoksulluk nafakası talebi konusunda mahkemece bir hüküm kurulup kurulmadığı noktasındadır. Bilindiği üzere, mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 388. maddesinde belirtilmiştir.
Buna göre; hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların mümkünse sıra numarası altında birer birer açık şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir. Aynı kural HUMK’un 389.maddesinde de tekrarlanmıştır.
Yine, HUMK’un 381. maddesi, kararın tefhiminin en az 388. maddede belirtilen hüküm sonucunun duruşma tutanağına geçirilerek okunması suretiyle olur hükmünü amirdir.
Bu hüküm yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denebilir ki, dava içinden davalar doğar ve hükmün hedefine ulaşılmasını engeller, kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz.
Yukarıda belirtilen ilkelerin gerçekleştirilebilmesi için hükmün çok açık biçimde yazılması gerekir ve hüküm sonucu hükmün esasıdır. Hüküm sonucunun yöntemine uygun olarak düzenlendiğinden bahsedilebilmesi için hüküm sonucu kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, talep sonuçlarından her biri hakkında verilen hüküm ile taraflara tanınan haklar ile yüklenen borçlar birer birer açık ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmelidir. Bunun yanında, hüküm sonucu infaz edilebilir nitelikte olmalıdır.
Öte yandan uyuşmazlığın çözümünde yoksulluk nafakasına ilişkin hükümlerin irdelenmesinde de zorunluluk bulunmaktadır.
Yoksulluk nafakası ahlaki ve sosyal düşüncelere dayanır. Onun içindir ki, bilimsel öğretide; evlilik birliğinde eşler arasında geçerli olan dayanışma ve yardımlaşma yükümlülüğünün, evlilik birliğinin sona ermesinden soma da kısmen devamı niteliğinde olduğu” belirtilmektedir (Akıntürk T., Aile Hukuku 2.Cilt İstanbul 2002 s.294).
Yoksulluk nafakası mülga 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 144., 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Ancak yoksulluk kavramı yasada açıklanmamıştır. Yoksulluk durumu; günün ekonomik koşulları ile birlikte tarafların sosyal ve ekonomik durumları, yaşam tarzları, evlilik süreleri, evlilik boyunca ve boşanma sonrası oluşacak yaşam düzeyleri birlikte değerlendirilerek takdir edilmelidir. Bu nedenle yoksulluğu kişinin ekonomik ve sosyal durumuna göre belirlemek gerekir. Bununla birlikte her insanın anayasal teminat altına alınmış yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkından bahsedebilmek için karnını doyurabilecek, giyinebilecek, barınma-sağlık ve ulaşım giderlerini karşılayabilecek, gelir seviyesinde olması gerekir. Bu tür zorunlu ihtiyaçları karşılayabilecek gelir seviyesinde olmayan biri yoksul olarak nitelendirilebilir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 07.10.1988 gün ve 1998/2-656-688; 28.02.2007 gün ve 2007/3-84-95 ile 16.05.2007 gün ve 2007/2-275-275 sayılı ilamlarında da kabul edildiği gibi; yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür, eğitim gibi bireyin maddi varlığını geliştirmek için zorunlu ve gerekli görülen harcamaları karşılayacak düzeyde geliri olmayanları yoksul kabul etmek gerekir. Ayrıca, asgari ücret seviyesinde gelire sahip olunması yoksulluk nafakasının bağlanmasını olanaksız kılan bir olgu olarak kabul edilmemektedir.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 174. maddesinde düzenlenen yoksulluk nafakası boşanmanın eşlerle ilgili mali sonuçlarından birisidir. Anılan Kanunun 175. maddesi uyarınca boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf kusuru daha ağır olmamak şartıyla geçimi için diğer taraftan süresiz olarak nafaka isteyebilir.
Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için tarafın istekte bulunması gereklidir ancak bu isteğin mutlaka dava dilekçesinde bulunması gerekmez yargılama aşamasında da yoksulluk nafakası isteği dile getirilebilir. Öte yandan yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için boşanmaya karar verilmiş olması zorunludur.
Somut olayda incelenmesinde davalı-karşı davacı A Ş’nin cevap ve karşı dava dilekçesinde harç yatırmak suretiyle yoksulluk nafakası talebinde bulunduğu anlaşılmaktadır.
Yerel mahkemece, asıl davanın kabulü ile davalı-karşı davacının karşı davasının reddine karar verildiği, hüküm sonucunda belirtilmiştir.
Hükmün gerekçe kısmında ise davalı-karşı davacının ağır kusuru bulunması nedeniyle lehine nafakaya hükmedilmediği açıklanmıştır.
Görüldüğü üzere; davalı-karşı davacı, karşı davası ile yoksulluk nafakası talebinde bulunmuş; yerel mahkemece karşı davanın tümden reddi ile yoksulluk nafakası talebinin de reddine karar verilmiş ve buna ilişkin red kararının gerekçesi açıklanmıştır. Davanın reddine karar verilmiş olması, dava dilekçesindeki tüm istemlerin reddi anlamında olup, gerekçe ile hüküm fıkrısa arasında bu konuda bir çelişki bulunmamaktadır.
O halde, Özel Daire bozma ilamının (3) numaralı bendinde yer alan belirlemenin aksine, davalı-karşı davacının karşı davasının reddi kapsamında yoksulluk nafakası hakkındaki talebinin de reddine karar verildiği, gerekçedeki açıklık ve reddin kapsamı karşısında karşı davanın reddine dair hüküm sonucunun 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 381, 388 ve 389.maddelerine uygun olduğu gerekçesine dayalı, direnme kararı isabetli bulunmaktadır.
Ne var ki, Özel Dairece işin esasına yönelik diğer temyiz itirazları incelenmediğinden, bu inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Dairesine gönderilmesi gerekir.
SONUÇ: 1-(I) numaralı bentte açıklanan nedenlerle direnme kararının çocuğun velayetinin belirlenmesine ilişkin bölümünün bozma kararında ve yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı HUMK’un 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 2-(II) numaralı bentte açıklanan nedenlerle yoksulluk nafakasına ilişkin direnme uygun bulunduğundan, işin esasına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 2.HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 22.12.2010 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

 
 
BOŞANMADA MADDİ MANEVİ TAZMİNAT NASIL ALINIR
T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
E:2010/2-636
K:2010/680
T:22.12.2010
Taraflar arasındaki karşılıklı boşanma, maddi- manevi tazminat ve ziynet alacağı davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;İzmir 13. Aile Mahkemesince boşanma davasının kabulüne, maddi-manevi tazminat ve ziynet alacağı davasının reddine verilen 29.03.2007 gün ve 2006/684 E., 2007/211 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 27.11.2008 gün ve 2007/15965 E., 2008/16186 K. sayılı ilamı ile;
(…1-Dosyadaki kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davalı-davacı kocanın temyiz itirazları yersizdir.
2-Davacı-davalı kadının temyizine gelince;
a-Toplanan delillerden cinsel birlikteliği gerçekleştiremeyen, ailesinin hakaretlerine ses çıkarmayan, eşini evden kovan ve başka bir kadınla ilişkiye giren davalı-davacı koca daha ziyade kusurludur.
Türk Medeni Kanununun 174/2 maddesi, boşanmaya sebebiyet vermiş olan olaylar yüzünden kişilik hakları saldırıya uğrayan tarafın, kusurlu olandan manevi tazminat isteyebileceğini öngörmüştür. Toplanan delillerden evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına sebep olan olaylarda tazminat isteyen kadının ağır yada eşit kusurlu olmadığı, bu olayların kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği anlaşılmaktadır. O halde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile hakkaniyet kuralları (TMK. 4 BK. 42,43,44,49) dikkate alınarak kadın yararına uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekir. Bu yönün dikkate alınmaması doğru görülmemiştir.
b-Toplanan deliller ve özellikle tanık Ramazan’ın beyanından davacı-davalı kadının evden ayrılırken bileziklerinin rızası hilafına elinden anlaşılmaktadır. Kadının talep ettiği bilezikler yönünden bilirkişi incelemesi yaptırılarak sonucu uyarınca karar verilmesi gerekirken davanın reddine karar verilmesi doğru bulunmamıştır.
gerekçesi ile kısmen bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece manevi tazminat yönünden önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN: Davacı-Davalı . vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava; karşılıklı boşanma, maddi-manevi tazminat ve ziynet alacağı istemine ilişkindir.
Davacı-Davalı A. vekili, taraflar arasında davalının kusuru nedeniyle cinsel ilişki gerçekleşmeyince davalının davacıyı hem fiziksel hem de psikolojik şiddete maruz bıraktığını ileri sürerek tarafların boşanmasını, davacıya düğünde takılan takıların bedeli olan 2.500,00 TL’nin davalıdan tahsilini, 10.000,00 TL. manevi tazminat ile 150,00 TL tedbir ve yoksulluk nafakasına hükmolunmasını istemiştir.
Davalı-Davacı A.vekili, cinsel ilişkide bulunamamaları üzerine A.nın soruna tıbbi çözüm bulmak yerine evliliklerinin onbeşinci gününde ailesi ile gitmek istediğini, bütün ısrarlara rağmen yirminci gün ailesi ile birlikte İzmir’e döndüğünü ve eşine yönelik olarak erkekliği yok, yanaşamadı türünden dedikodular çıkmasına sebep olduğunu , bu durumun evlilik birliğini temelinden sarstığını ileri sürerek tarafların boşanmalarına, davacının uğradığı maddi ve manevi zarar nedeniyle 10.000,00 TL maddi, 10.000,00 TL manevi tazminatın tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Yerel Mahkemece, her iki tarafın iddialarının usulünce kanıtlanamadığı ancak vuku bulan ayrılık akabinde tarafların bir araya gelip evlilik birliğini ihya etmek için yeterli ve etkin çaba göstermek yerine ailelerin de karıştığı ve tarafların birbirlerine karşı sevgi, saygı, güven ve hoşgörüyü tamamıyla ortadan kaldıracak şekilde karşılıklı suçlama ve kavgalarla evlilik birliğinin her iki tarafın kusuruyla temelinden sarsılmasına yol açtıkları gerekçesi ile tarafların açtıkları her iki boşanma davasının kabulüne, eşit kusurlu oldukları dikkate alınarak maddi-manevi tazminat istemlerinin ve davacı-davalı A. E.’in ziynet eşyalarının davalı-davacı Aydın tarafından alıkonulup iade edilmediği iddiası kanıtlanamadığından ziynet bedelinden alacak isteminin reddine, 150,00 TL. yoksulluk nafakasının davalı-davacı Aydın’dan alınıp davacı-davalı A.’ye verilmesine karar verilmiş; tarafların maddi-manevi tazminat, nafaka ve ziynet eşyası yönünden temyizi üzerine Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçe ile kısmen bozulmuştur. Yerel mahkeme ziynet eşyalarına yönelik bozma kararına uymuş ve bu hususta açılan davayı tefrik ederek ayrı bir esasa kaydetmiş, manevi tazminat yönünden ise aynı gerekçe ile önceki kararında direnmiştir. Hükmü temyize Davacı-karşı davalı kadın vekili getirmektedir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı-davalı kadın yararına manevi tazminata hükmetme koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği noktasındadır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 174/2. maddesi uyarınca, boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevi tazminat adıyla uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir.
Somut olayda, tarafların evlilik boyunca cinsel yönden bir araya gelemedikleri sabit olmakla birlikte boşanma davası açıldıktan sonra davalı-davacı kocanın başka bir kadınla ilişkiye girdiği anlaşılmaktadır.
Kural olarak, sadece dava dilekçesinde bildirilmiş olan vakıalar davanın sınırını belirler ve mahkemece bu vakıalar hakkında inceleme ve değerlendirme yapılabilir. Dava tarihinden sonra meydana gelen maddi bir olgunun değerlendirilmesi ve hükme esas alınması olanaklı değildir.
Ne var ki Hukuk Genel Kurulu’nun 26.11.2008 gün 2008/2-7698 E., 2008/711 K. sayılı kararında da aynen benimsendiği gibi boşanma davası açıldıktan sonra gerçekleşen bir kısım olaylar somut olayın özelliğine göre dava sonucunu etkileyebilir.
4721 sayılı TMK’nun 185. maddesi eşlerin yasal olarak birbirlerine karşı hak ve yükümlülüklerini düzenlemektedir. Aynı maddenin üçüncü fıkrasında düzenlenen sadakat yükümlülüğünün de evlilik birliği süresince devam etmesi gerekir.
Somut uyuşmazlıkta, henüz boşanma kararı verilmeden kocanın başka bir kadınla ilişkiye girdiği anlaşılmıştır.
4721 Sayılı kanunun 185. maddesi hükmü uyarınca boşanma kararı verilip kesinleşinceye kadar evlilik birliği süreceğinden, bu durumun doğal sonucu olarak taraflar arasında sadakat yükümü de evlilik birliğinin sona ermesine kadar devam edecektir.
Bu düzenleme dikkate alındığında, kocanın evlilik birliği sona ermeden, diğer bir anlatımla sadakat yükümü devam ederken başka bir kadın ile evlilik dışı ilişkiye girdiği hususunun hüküm kurulurken dikkate alınması gerekir.
Özellikle, tarafların kusur durumuna etkili olan bu husus göz ardı edilmemelidir.
Hal böyle olunca; davalı-davacı koca evlilik birliği devam ederken yapmış olduğu sadakatsizlik nedeniyle daha fazla kusurlu olup, bu nedenle kişilik hakkı saldırıya uğrayan ve eşit kusurlu olmayan eş lehine manevi tazminata hükmedilmesi gerekir.
O halde, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davacı-davalı A. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının manevi tazminat yönünden Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 22.12.2010 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Tarafların karşılıklı olarak açmış oldukları boşanma davaları, her iki tarafın eşit kusurlu olmaları gerekçesi ile kabul edilmiş ve aynı gerekçe ile her iki tarafın tazminat istemleri (eşit kusurlu olmaları nedeniyle) reddedilmiştir.
Boşanma kararı taraflarca temyiz edilmediğinden gerekçesi ile birlikte kesinleşmiştir.
Her iki davanın davacıları yararlarına tazminata hükmedilmediği için verilen kararları temyiz etmişlerdir.

Önceki Daire bozma ilamının ilk bendinde (Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davalı-davacı tarafın temyiz itirazları yersizdir) gerekçesi ile temyiz istemini reddetmiştir.
Özel Dairenin bozma ilamında, mahkemenin ret gerekçesinin yerinde olduğu, yasalara uygun olduğu belirtilmiştir. Dairenin karara uygun olduğunu belirttiği, tazminatın reddi gerekçesi, tarafların eşit kusurlu olmasıdır. Böylelikle hem taraflarca temyiz edilmeyen boşanma kararı gerekçesi ile birlikte (tarafları eşit kusurlu sayan)kesinleştiğinden , hem de davalı-karşı davacı kocanın tazminatla ilgili temyizi reddedilerek, bir defa daha tarafların eşit kusurlu oldukları kesin hüküm niteliğini kazandığından, artık aynı olaylara dayanan davacı-davalı kadının olaylarda daha az kusurlu olduğunu söyleme imkanı bulunmamaktadır.
Davacı-davalı kadının tazminata dayanak yaptığı olaylarda daha az kusurlu, aynı olaylarda davalı-davacı kocanın boşanma ve tazminat davasında, keza kadının boşanma davasında eşit kusurlu kabul edilmeleri hukuki bir çelişkidir.
Bu nedenle artık boşanmaya neden olan aynı zamanda tazminata da konu olan olaylarda artık ne mahkemenin ne de Yargıtayın kusur incelemesi ve irdelemesi mümkün değildir. Bunun dışında kusur incelemesi yapılark boşanmaya ve tazminata esas olan olaylarda tarafların eşit kusurlu olduğunu söylemek kesin hüküm kuralına aykırıdır. Hüküm fıkrası ile sıkı sıkıya bağlı olan gerekçenin kesin hüküm teşkil edeceği yargısal uygulamada ve doktrinde sapma olmaksızın kabul edilmektedir. Özel Dairenin eskiden beri uygulaması da bu yöndedir. Örneğin 2. Hukuk Dairesi 11.2.1982 gün ve 8582/1186 sayılı kararında hakimi hüküm vermeye hukuken zorlayan gerekçenin kesin hüküm niteliğinde olduğu kabul edilmiştir(Y.K.D. 1982/6-784-786). Keza Özel Daire başka bir kararında yoksulluk nafakasının boşanmanın eki niteliğinde olduğunu, boşanmada kusur tespit edilmiş ise bu hususun kesin hüküm ve bunun sonucu olarak kesin delil oluşturacağını, hüküm fıkrası ile gerekçesi arasında zorunlu bir bağ varsa hükmün gerekçesinin de kesinlik kazanacağını, kesinlik kazanan bir hükmün sonuçlarının ancak yargılamanın iadesi yolu ile mümkün olduğunu bunun dışında hükmün dolayısı ile gerekçenin sonuçlarını kaldırmanın mümkün olmadığını, boşanma davası ile kesinleşin kusurluluk olayının yoksulluk nafakası için de kesin hüküm ve kesin delil teşkil edeceği açıkça belirtilmiştir.(Y.2.H.D. 10.2.1993 668/1096 Esat Şener-Nafaka 1994/130-131 Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü 2001 cilt-5 sayfa 5050-5053). Özel Dairenin bu konuda birçok yeni içtihatları da bulunmaktadır. Hatta Özel Daire tenfiz veya tanıması yapılan yabancı mahkeme kararlarındaki boşanmaya ilişkin kesinleşmiş kusur oranının Türkiye’de açılan tazminat davalarında esas alınması gerektiğini yeniden kusur incelemesine girişilemeyeceğini çok açık biçimde kabul etmektedir.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında davacının boşanma davasında ayrıca tazminat talebinde bulunmaması halinde ve boşanma kesinleştikten sonra tazminatla ilgili olarak açılacak bir davada kusur oranı boşanma davasında kesinleştiğinden yeniden kusur araştırılmasına girilemeyeceği ancak burada boşanma ve tazminat birlikte talep edildiğinden ve temyizde kusura da itiraz edildiğinden durumun farklı olduğu ve tazminat yönünden kusurun incelenebileceği dile getirilmiştir. Bu görüşe hukuki olarak katılmak mümkün değildir. Çünkü boşanma davası ile birlikte tazminat istenmesi halinde boşanma kararındaki kusur oranının kesinleşmesini engelleyen bir hüküm bulunmamaktadır. Boşanma kararı temyiz edilmeyerek kesinleştiğine göre ister boşanma davası ile birlikte açılmış olsun isterse tazminat davası ayrı açılmış olsun artık kusur durumu kesinleşmiştir. Bu durumda kesin hüküm nedeni ile davalı kocanın , tazminat kararını kusur yönünden temyizinin dikkate alınmaması gerekir. Boşanma ile birlikte kesinleşen kusur oranının ayrı açılan tazminat davasında hükme esas alınması, boşanma ile birlikte açılan tazminat davasında kesin hüküm sayılmamasının hukuki bir dayanağı yoktur.
Özellikle belirtmek gerekir ki tarafların boşanma kararının temyizi yoktur. Bu nedenle boşanma kararı tarafları eşit kusurlu sayan gerekçesi ile birlikte kesinleşmiştir. Burada bir husus düşünülebilir, o da davalının kusura itirazının aynı zamanda boşanma kararının gerekçesinin de temyizi olduğunun kabulüdür. Böyle kabul edildiği takdirde Özel Dairenin (sair temyiz itirazlarının reddine) diyerek boşanma kararını gerekçesi yönü ile kesinleştirmemesi ve ( mahkemece boşanmaya neden olan olayda davalı tam kusurlu sayılarak boşanmaya karar verilmiş ise de dosya kapsamına göre olaylarda her iki tarafın eşit kusurlu olduğu, ancak evlilik birliğinin devamında imkan bulunmadığından sonuç olarak boşanmaları yönünde hüküm kurulmasında bir isabetsizlik bulunmadığından sonucu itibarı ile doğru olan boşanma kararının onanmasına) biçiminde hüküm kurulması böylelikle davalının boşanmaya neden olan olayda tarafların eşit kusurlu olduğu yönünde kesin hüküm oluşmasının önlenmesi bundan sonra tazminatın irdelenmesi gerekirdi. Ancak bu yapılmamış, tarafların boşanmadaki eşit kusuru kesinleşmiş, ancak davacı-karşı davalı kadının tazminatına gelince davalı-karşı davacı koca daha çok kusurlu sayılmıştır.
Hukuk Genel Kurulu sonuçta boşanmaya ve kocanın tazminat istemine esas olan olaylarda tarafları mahkeme kararında belirtildiği gibi eşit kusurlu saymıştır. Yerel mahkeme zorunlu olarak Hukuk Genel Kurulu kararına uyup hüküm kuracaktır. Boşanma kararı kesinleşmiş ve bozma ilamının kapsamı dışında olduğundan bu konuda yeniden hüküm kurulmayacak sadece eski hüküm tekrarlanacaktır. Bu durumda mahkeme kararında:( 1- Taraflar arasında boşanmaya neden olan olaylarda taraflar eşit kusurlu bulunduğundan tarafların şiddetli geçimsizlik nedeni ile boşanmalarına 2- Boşanmaya ve tazminata esas olan olaylarda davalı-davacı koca eşit kusurlu bulunduğundan kocanın tazminat isteminin reddine (kesinleşmiştir) 3- Boşanmaya ve tazminata esas olan olaylarda davacı-davalı kadın az kusurlu bulunduğundan tazminata hükmedilmesine diyecektir.
Sonuç olarak bir Olaya hukuken iki ayrı kusur oranı verilmesi mümkün olmadığından, boşanma kararının kesinleşmesi ile tarafların eşit kusurlu olduğu hususu da kesinleşmiş bulunduğundan, ayrıca davalı-karşı davacı kocanın tazminat istemi de eşit kusurlu olması nedeniyle reddedildiğinde boşanmadaki kusur oranı kesinleştikten sonra davacı-davalı kadının tazminat isteminde kusura itirazının hukuki anlamda sonuç doğurması mümkün bulunmamaktadır.
Bu nedenlerle Yerel Mahkeme kararının onanması gerektiği görüşündeyim.

 
 
BOŞANMA VE NAFAKA
T.C.
YARGITAY
3. Hukuk Dairesi
E:2010/22576
K:2011/1865
T:15.02.2011
Nafaka
Özet
Ergin olmasına rağmen, okul yazısına göre Mesleki Açık Öğretim Lisesi Güzellik ve Saç Bakım Hizmetleri Bölümü 1. sınıf öğrencisi olduğu anlaşılan ve hiçbir malvarlığı ve geliri bulunmayan davalıya eğitimi sona erinceye kadar davacı babanın bakına yükümlülüğü devam eder. Çocuğun TMK.nun 364. maddesi uyarınca ayrıca dava açmasına lüzum yoktur.
4721 s. Yasa m. 328,364,388/1
Taraflar arasında görülen nafaka davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.
Davacı vekili dava dilekçesinde, boşanma kararı ile birlikte davalı kızına iştirak nafakası bağlandığını, davalının reşit olması nedeniyle iştirak nafakası şartlarının ortadan kalktığını belirterek davalının reşit olduğu 19.05.2010 tarihinden itibaren iştirak nafakasının kaldırılmasını talep etmiştir.
Davalı vekili cevabında, davalının 19.05.2010 tarihinde reşit olduğunu, Bursa Mesleki Açıköğretim Lisesinde öğrenci olduğunu, ihtiyaçlarının arttığını, nafakaya ihtiyacı olduğunu beyan etmiştir.
Mahkemece; davanın kabulü ile davalının reşit olduğu 19.05.2010 tarihi itibariyle iştirak nafakasının sona ermiş olduğunun tespitine karar verilmiş, hükmü davalı vekili temyiz etmiştir.
4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 328/1. maddesine göre; ana ve babanın bakım borcu çocuğun ergin olması ile kalkar. Ancak, 328/11 hükmüne göre de “Çocuk ergin olduğu halde eğitimi devam ediyorsa, ana ve baba durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde olmak üzere, eğitimi sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlüdürler”.
O halde 4721 sayılı Medeni Kanun ile getirilen 328/11. fıkra hükmüne göre, ana ve babanın bakım borcu çocuğun ergin olmasına rağmen eğitimi devam ettiği takdirde kalkmamakta, devam etmektedir. (388/1). Çocuğun MK. 364. maddesi uyarınca ayrıca dava açmasına lüzum yoktur.
Davada, davalının reşit olmasına rağmen okul yazısına göre Mesleki Açıköğretim Lisesi Güzellik ve Saç Bakım Hizmetleri Bölümü 1. sınıf öğrencisi olduğu anlaşılmaktadır.
Bu durumda hiç bir malvarlığı ve geliri bulunmayan davalıya eğitimi sona erinceye kadar davacı babanın bakma yükümlülüğü devam ettiğine göre, mahkemece; davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
Bu itibarla yukanda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 15.02.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA DAVALARINDA YETKİ
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2010/4537
K:2011/8105
T:10.05.2011
BOŞANMA DAVASI
YETKİ
YERLEŞİM YERİ
Özet
4721 sayılı T.M.K.’nın 168. maddesine göre; boşanma veya ayrılık davaları, eşlerden birinin yerleşim yerinde veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinde açılır.
Taraflar yabancı olup; dosyadaki belgelerden davacının, 06.11.2008 – 06.11.2010 tarihleri arasındaki yabancılara mahsus ikamet tezkeresiyle Türkiye’de bulunduğu anlaşıldığından, nüfus ve vatandaşlık işleri G.M.’den davacının “Yabacılar kütüğünde” kaydının olup olmadığı ve aynı kütükte dava tarihi itibariyle Türkiye’deki yerleşim yeri adresiyle ilgili bir bilginin bulunup bulunmadığı sorulup tespit edilmeli, sonucuna göre karar verilmelidir.
Davanın tarafları yabancıdır. Yabancı unsur ihtiva eden davalarda Tük mahkemelerinin milletlerarası yetkisini, iç hukukun yer itibarıyla yetki kuralları tayin eder. (5718 s. MÖHUK. md. 40) iç hukuk, bir davada yer itibarıyla hangi mahkemeyi (veya mahkemeleri) yetkili göstermiş ise, bu mahkeme, o davada milletlerarası yetkiye de sahiptir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 168. maddesine göre; boşanma veya ayrılık davaları, eşlerden birinin yerleşim yerinde veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinde açılır. Bu yerlerden birini seçme hakkı davacıya aittir. Davacı, kendi yerleşi yerinin İstanbul olduğunu ileri sürdüğüne göre, İstanbul’un dava tarihi itibarıyla davacının yerleşim yeri olup olmadığı belirlenmelidir. Dava 13.05.2009 tarihinde açılmıştır. Dosyaya sunulan belgelerden, davacının 06.11.2008 ile 06.11.2010 tarihleri arasında iki yıl süreli yabancılara mahsus ikamet tezkeresiyle Türkiye’de bulunduğu anlaşılmaktadır. 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununa göre, Türkiye’de her hangi bir amaçla en az altı ya süreli ikamet tezkeresi almış olan yabancıların Genel Müdürlükçe “Yabancılar Kütüğüne” kaydedilmeleri (md.8/1) ve yerleşim yeri adreslerinin bu kütüğe işlenmesi, bu kanuna dayanılarak çıkarılan 15.08.2007 tarihinde yürürlüğe konulan “Adres Kayıt Sistemi Yönetmeliğine” göre de, bu durumda olan yabancıların yerleşim yeri ve diğer adres bilgilerinin elektronik ortamda tutulması zorunludur. (Yönetmelik md.10/1) o halde, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nden, davacının “yabancılar kütüğünde” kaydının olup olmadığı ve aynı kütükte dava tarihi itibarıyla Türkiye’deki yerleşim yeri adresiyle ilgili bir bilginin bulunup bulunmadığı sorulup tespit edilmeli, kişilerin adres beyan formundaki bildirimlerinin aksi sabit oluncaya kadar geçerli (Yönetmelik md.13/1) olacağı da dikkate alınmalı, bu ve tarafların gösterdikleri tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmelidir. Açıklanan yönler araştırılmadan eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, duruşma için takdir olunan 825.00 TL. vekalet ücretinin davalıdan alınıp davacıya verilmesine, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren on beş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oyçokluğuyla karar verildi. 10.05.2011 (Salı)
KARŞI OY YAZISI
Mahkemece; her iki tarafı da yabancı uyruklu kişiler arasındaki boşanma ve malvarlığının tasfiyesi davasında; davacı ve davalının Türkiye/İstanbul’da yerleşim yerinin bulunmadığı gerekçe gösterilerek; davalının usulüne uygun “ yetki itirazı”nın kabulüyle “Mahkemenin milletlerarası yetkiye sahip olmadığı” belirtilerek davanın reddine kara verimleştir. Yabancı unsurlu (tarafları yabancı uyruklu olan) davalarda Türk Mahkemelerinin milletlerarası yetkisin, iç hukukun yer itibariyle yetki kurulları tayip eder (5718 s. MÖHUK.md.40). Bu nedenle, yabancı unsurlu bir davada; yetki itirazı yapılmışsa; davanın iç hukuk gereğince yetkili mahkemede açılmış olup olmadığının incelenmesi gerekir. Türk Medeni Kanununun 168. maddesi gereğince boşanma davasının davacının yerleşim yeri mahkemesinde de açılması mümkündür. Diğer seçimlik yetkili yerler olarak; tarafların son altı yadır İstanbul/Türkiye’de birlikte oturmadıkları, davalı kadının Türkiye’de yerleşim yerinin bulunmadığı hususları çekişmeli değildir. Davalının yetki itirazının yerindeliği; davacının İstanbul/ Türkiye’de yerleşim yerinin mevcut olup olmadığının belirlenmesine bağlıdır. Türk hukukuna göre, “yerleşim yeri” bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yerdir. (TMK. Md.19/1). Bir kimsenin aynı zamanda birden çok yerleşim yeri olamaz (TMK. md. 19/2)
Bir kimse için, Türkiye’deki yerleşim yerinin mevcut olup olmadığı konusunda subjektif ve objektif unsurların bir arada gerçekleşmiş olması gereklidir. Subjektif unsur “yerleşme niyeti” objektif unsur “sürekli olarak oturma”dır. Bir yabancı, sürekli Türkiye’de oturmakta, yani objektif unsur gerçekleşmiş olsa bile; subjektif unsur (yerleşme niyeti) oluşmamışsa; o kişinin Türkiye’de yerleşim yerinin mevcut olduğundan söz edilemez. Yerleşme niyetinin araştırılmasında; yabancı kişinin Türkiye’de ikamet tezkeresinde gösterilen adresinin bulunduğu yeri “ekonomik ve sosyal olarak yaşamının odağı” haline getirmiş olup olmadığına bakılacaktır. Öğretide ikamet tezkeresinin yerleşim yerine karine bile teşkil etmediği savunulmaktadır. Düşünceme göre de böyledir.
Davacı vekili, temyiz dilekçesinde yerleşme niyetini (subjektif unsur) mahkemece yeterince araştırılmadığını; delillerinin tam olarak toplanmadan yetki itirazının kabulüne karar verildiğini ileri sürmüştür. Yabancı unsurlu davalarda uygulanacak hukuk yabancı hukuk olsa bile; davanın yürütülmesinde geçerli usul hukuku “mahkemenin hukuku”dur. Türk usul hukukunda yetki itirazının “hadise” şeklinde, yani bir ön-sorun olarak incelenmesi gerekir (HUMK.md.187/2,196,224).
Mahkemece, tarafların, davacının İstanbul/Türkiye’de yerleşmek niyetiyle oturduğu/oturmadığı konusunda gösterdikleri (gösterilmemişse gösterme olanağı tanınarak) tüm deliller birlikte değerlendirilerek; mahkemenin yetkili olup olmadığı konusunda bir karar verilmesi gerekirken; eksik incelemeyle yetkisizlik ararı verilmesi doğru olmamıştır. Değerli çoğunluğun yerleşim yerinin subjektif unsurunun belirlenmesinde “ikamet tezkeresi”ne karine gücü veren (kanımca gereğinden fazla önem veren) görüşüne katılmadığımdan; hükmün bu değişik gerekçeyle bozulması gerektiğini düşünüyorum

 
 
BOŞANMA NELER DELİL OLABİLİR
T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
E:2011/2-229
K:2011/326
T:18.05.2011
BOŞANMA KOŞULU
KANITLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Özet
Evlilik birliğinin, ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek ölçüde temelinden sarsıldığının anlaşılması halinde boşanma kararı verilmelidir.
İnandırıcı olmayan yetersiz tanık beyanlarına istinat edilerek boşanma kararı verilemez.
(…Türk Medeni Kanunu’nun 166/1-2 maddesi uyarınca; boşanma kararı verilebilmesi için evlilik birliğinin, ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsıldığının sabit olması gerekir. Oysa dinlenen davacı tanıklarının sözlerinin bir kısmı Türk Medeni Kanunu’nun 166/1 maddesinde yer alan temelinden sarsılma durumunu kabule elverişli olmayan beyanlar olup, bir kısmı ise, sebep ve saiki açıklanmayan ve inandırıcı olmaktan uzak izahlardan ibarettir. Bu itibarla davanın reddi gerekirken delillerin takdirince hataya düşülerek yetersiz gerekçe ile boşanmaya karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır…) Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN: Davalı Vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği düşünüldü:
Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’un 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının temyiz edene iadesine, 18.05.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

 
 
BOŞANMANIN TANINMASI TENFİZİ
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2010/20331
K:2011/9444
T:30.05.2011
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
1 – Dava boşanma kararının tanınması ve tenfizine ilişkindir.
Görev kamu düzenine ilişkindir. Mahkemece yargılamanın her aşamasında kendiliğinden dikkate alınması gerekir. 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanunun 4. maddesi; 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun ikinci kitabından üçüncü kısım hariç olmak üzere (TMKm. 118-395) kaynaklanan bütün davaların Aile Mahkemesinde bakılacağını hükme bağlamıştır.
Şu halde Aile Mahkemesi kurulmayan yerlerde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenen Asliye Hukuk Mahkemelerinde davanın Aile Mahkemesi sıfatı ile görülüp karara bağlanması gerekir. (H.G.K. 16/11/2005 tarih ve 2/673-617 sayılı kararı) Bu açıklamalar karşısında; davaya Aile Mahkemesi sıfatıyla bakılması gerekirken, bu husus düşünülmeden Asliye Hukuk Mahkemesi olarak yargılamaya devam edilip, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı ise de; karar kesinleşmiş olduğundan bu husus bozma sebebi yapılmamış yanlışlığa işaret olunmakla yetinilmiştir.
2 – Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına temyizinin incelenmesine gelince;
Davacı vekili tarafından davalı aleyhine 15/6/2007 tarihinde açılan davada, boşanmaya ilişkin Vesoul Asliye Hukuk Mahkemesinin 15/5/2006 tarih ve 06/00102 sayılı kararının tanıma tenfizine karar verilmesinin istendiği, mahkemece davanın kabulüne karar verildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.
Dava ve hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun 37. maddesinde tenfiz dilekçesine eklenecek belgeler belirtilmiş olup, bu hükme göre yabancı mahkeme ilamının o ülke makamlarınca usulen onanmış aslı ve onanmış tercümesi ile ilamın kesinleştiğini gösteren ve o ülke makamlarınca usulen onanmış yazı veya belge ile onanmış tercümesinin dilekçeye eklenmesi zorunlu olduğu halde, karar fotokopisi ile yetinilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.
SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 30/5/2011

 
 
AYRILIK NEDENİYLE BOŞANMA
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2011/10841
K:2011/11274
T:23.06.2011
Ayrılık Nedeniyle Boşanma
Ortak Hayatın Yeniden Kurulamaması
Özet
Davacının, öncelikle retle sonuçlanıp kesinleşmiş bir boşanma davasının varlığını ve kesinleşme tarihinden itibaren üç yıl içinde tarafların biraraya gelmiş olmadıklarını; Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesine dayalı bu davanın üç yıllık süre geçirilerek açılmış olduğunu kanıtlaması gerekir.
4721 s. Yasa m. 166/son
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.
Dava, eylemli ayrılık nedeniyle boşanma davası niteliğindedir. (TMK m. 166/son). Bu davada boşanma sebeplerinden biriyle açılmış bulunan davanın
reddine karar verilmesi ve kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi halinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa; evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır. Bu durumda, eşlerden birinin açacağı boşanma davası sonucu boşanmaya karar verilir. Bu nedenle, davacının, öncelikle retle sonuçlanıp kesinleşmiş bir boşanma davasının varlığını ve kesinleşme tarihinden itibaren üç yıl içinde tarafların evlilik birliğini devam ettirmek üzere biraraya gelmiş olmadıkları; Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesine dayalı bu davanın üç yıllık süre geçirilerek açılmış olduğunu kanıtlaması gerekir. Mahkemece, üç yıllık süre geçirilerek açılmış olduğu anlaşılan davada tarafların bu sürede biraraya gelmiş olup olmadıkları yönünde hiçbir inceleme yapılmadan karar verilmiştir.
Kaldı ki, davalı kadın davaya verdiği 20.01.2010 havale tarihli cevap dilekçesi ile reddedilen boşanma davasından sonra bir süre ayrı yaşadıklarını ve sonra tekrar biraraya geldiklerini, sonrasında yine evi terk etmek zorunda bırakıldığını ileri sürmüş, duruşmada da cevap dilekçesini tekrarladığını bildirmiş olduğuna göre; taraflara iddialarını kanıtlama için delillerini bildirmek üzere süre verilmesi ve gösterdikleri deliller toplandıktan sonra sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken; eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup; bozmayı gerektirmiştir.
Sonuç: Temyiz olunan hükmün yukarıda gösterilen sebeplerle (BOZULMASINA), bozma kapsamına göre temyize konu diğer bölümlerin incelenmesine ise şimdilik yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 23.06.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA ZİYNET EŞYALARININ AYNEN İADESİ
T.C.
YARGITAY
6. Hukuk Dairesi
E:2011/828
K:2011/7379
T:04.07.2011
Ziynet Eşyalarının Aynen Iadesi
Özet
Evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kadına bağışlanmış sayılır. Davalı koca, ziynet eşyalarının davacı kadının onayı ile bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığını kanıtlanması halinde, ziynet eşyalarının iadesinden kurtulur.
4721 s. Yasa m. 6
Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan alacak davasına dair karar davacı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.
Dava, çeyiz ve ziynet eşyalarının aynen iadesi, olmadığı takdirde 17.835 TL bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece, çeyiz ve ziynet eşyalarının tarafların müşterek mülkiyetinde olduğunun tespitine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı vekili, evlilik akdi sırasında çeyiz listesinde yazılı 61 adet çeşitli ziynet ve çeyiz eşyalarının davalıya teslim edilmesine rağmen davacıya iade edilmediğini belirterek çeyiz ve ziynetlerin mümkünse aynen, değilse bedelinin tahsilini istemiştir. Davalı savunmasında, davacının iddia ettiği eşyalardan bir kısmını müşterek konuttan alarak birlikte yaşamaya başladığı kişinin evine götürdüğünü, buna ilişkin boşanma dosyasında deliller olduğunu, eşyaların bir kısmının depoda durduğunu ve davacıya teslim etmeye hazır olduğunu bildirerek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece çeyiz senedindeki eşyaların taraflara ortak olarak bağışlandığını, bu nedenle çeyiz senedinde belirtilen eşyaların tarafların müşterek mülkiyetinde olduğunun tespitine karar verilmiştir.
Kural olarak, evlilik sırasında kadına takılan ziynet eşyaları kim tarafından alınmış olursa olsun kadına bağışlanmış sayılır. Dava konusu kadına ait altınlar koca tarafından bozdurulup değişik amaçlarla kullanılmış olabilir. Çeşitli sebeplerle (evin ihtiyaçları, düğün borçları, balayı vs.) koca tarafından bozdurulan bu altınların karşılığının hibe edilmediği müddetçe kadına iadesi zorunludur. Ziynet eşyalarının iade edilmemek üzere kocaya verildiğinin, kadının isteği ve onayı ile ziynet eşyalarının bozdurulup ev ihtiyaçları için harcandığının davalı yanca kanıtlanması halinde koca ziynet eşyalarını iadeden kurtulur.
Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesi hükmü uyarınca kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. Gerek doktrinde, gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Öte-yandan ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimse iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir.
Davacı kadın dava konusu edilen çeyiz ve ziynet eşyalarının davalıda kaldığını ileri sürmüş, davalı koca ise ziynetlerin ve bir kısım çeyiz eşyalarının davacı tarafından götürüldüğünü ve bir kısım çeyiz eşyalarının müşterek konutta kaldığını ve iade etmeye hazır olduğunu savunmuştur. Hayat deneylerine göre olağan olanın ziynet eşyalarının kadının üzerinde olması ya da evde saklanması, muhafaza edilmesidir. Başka bir anlatımla bunların davalı tarafın zilyetlik ve korumasına terk edilmesi olağan durumla bağdaşmaz.
Diğer taraftan ziynet eşyası rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götü-rülebilen türden eşyalardandır. Bu nedenle evden ayrılmayı tasarlayan kadının bunları önceden götürmesi, gizlemesi her zaman mümkün olduğu gibi evden ayrılırken üzerinde götürmesi de mümkündür. Bunun sonucu olarak normal koşullarda ziynet eşyalarının kadının üzerinde olduğunun kabulü gerekir.
Davacı, dava konusu ziynet eşyasının varlığını, evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını ve götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığını, ispat yükü altındadır.
Olayımızda; davacı kadın evi son terk ettiği tarih itibariyle dava konusu çeyiz ve ziynet eşyalarının götürülmesine engel olunduğunu ve zorla elinden
alındığını, daha önce götürme fırsatı elde edemediğini dinlettiği tanık beyanı ile ispat edememiştir. Bununla birlikte davalı bir kısım çeyiz eşyalarının kendisinde kaldığını ve davacıya iade etmeye hazır olduğunu bildirmiştir. Bu durumda davalı tarafça evde kaldığı kabul edilen ekli liste ile bildirilen bir kısım çeyiz eşyaları yönünden davacının talebi gibi bir karar verilmesi gerektiği halde ve diğer çeyiz eşyaları ile ziynetler yönünden ise dava dilekçesinde yemin deliline de dayanılmış olduğundan, varlığına ve miktarına karşı çıkılan çeyiz ve ziynet eşyalarının elinden alındığı, götürülmesine engel olunduğu, davalı tarafta kaldığı konusunda davacıya yemin teklif etme hakkı hatırlatılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, değerlendirmede yanılgıya düşülerek eksik inceleme ile yazılı şekilde çeyiz senedinde belirtilen eşyaların tarafların mülkiyetinde olduğunun tespitine şeklinde karar verilmiş olması doğru değildir.
Hüküm bu nedenlerle bozulmalıdır.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile HUMK’nm 428. maddesi uyarınca hükmün (BOZULMASINA), istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 04.07.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA VE TEDBİR NAFAKASI DAVASI
T.C.
YARGITAY
3. Hukuk Dairesi
E:2011/5845
K:2011/11638
T:05.07.2011
Boşanma ve Tedbir Nafakası Davası
Davaların Birleştirilmesi
Özet
İki dava arasında, birlikte tahkikat yapılmasını ve tek bir hüküm verilmesini haklı gösterecek derecede yakın ve hak benzerliği bulunması halinde davalar arasında bağlantı var demektir. Dava dosyalarının birleştirilebilmesi için bu davaların aynı sebepten doğması ve biri hakkında verilecek hükmün diğerini etkileyecek nitelikte olması gerekir. Her iki davada tarafların aynı kişiler olması, maddi ve hukuki bağlantı olmadıkça birleştirmeyi gerektirmez. Boşanma ve tedbir nafakası dava dosyalarının birlikte görülmesini gerektiren nedenlerin oluşmadığı düşünülmeden karar verilmesi isabetli olmamıştır.
4721 s. Yasa m. 186,195,197,201
1086 s. Yasa m. 45
Taraflar arasında görülen nafaka davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği düşünüldü.
Davacı vekili dava dilekçesinde, davalının davacıyı dövdüğünü, bu nedenle ayrı yaşadıklarını belirterek 500 TL tedbir nafakasının davalıdan tahsilini talep etmiştir.
Davalı vekili cevabında, Gaziantep Birinci Aile Mahkemesi’nde 29.05.2009 tarihinde boşanma davası açtıklarını, her iki davanın birlikte görülmesi gereken davalar olduğundan birleştirme ilk itirazında bulunmuştur.
Mahkemece; her iki dosya arasında bağlantı olması nedeniyle Göksün Aile Mahkemesi’nde görülen tedbir nafakası dosyasının Gaziantep Birinci Aile Mahkemesi’nde görülen boşanma dosyası ile birleştirilmesine, dosyanın Gaziantep Birinci Aile Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verilmiş, hükmü davacı vekili temyiz etmiştir.
HUMK’nın 45/2. maddesinde; “Davalar ayrı mahkemelerde açılmış ise, bağlantı nedeni ile birleştirme talebi ikinci davanın açıldığı mahkeme önünde ilk itiraz olarak ileri sürülebilir”. Aynı maddenin 3. fıkrasında ise; “Davaların aynı sebepten doğması veya biri hakkında verilecek hükmün diğerini etkileyecek nitelikte bulunması halinde bağlantı var sayılır” denilmektedir.
Davada, davacı kadının ayrı yaşamakta haklı olduğu iddia edilerek TMK’nın 195 vd. maddeleri gereğince tedbir nafakası talep edilmektedir.
TMK’nın 195. maddesi uyarınca, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerin yerine getirilmesi veya evlilik birliğine ilişkin önemli bir konuda uyuşmazlığa düşülmesi halinde eşler ayrı ayrı veya birlikte hakimin müdahalesini isteyebilirler. Hakim, gerektiği takdirde eşlerden birinin istemi üzerine kanunda öngörülen önlemleri alır.
Aynı Yasa’nın 197. maddesine göre de; eşlerden biri, ortak hayat sebebiyle kişiliği, ekonomik güvenliği veya ailenin huzuru ciddi biçimde tehlikeye düştüğü sürece ayrı yaşama hakkına sahiptir.
Birlikte yaşamaya ara verilmesi haklı bir sebebe dayanıyorsa hakim, eşlerden birinin istemi üzerine birinin diğerine yapacağı parasal katkıya, konut ve ev eşyasından yararlanmaya ve eşlerin mallarının yönetimine ilişkin önlemleri alır! Tedbir nafakasında eşlerin birliğin giderlerine güçleri oranında emek ve malvarlıkları ile katkıda bulunmaları gerekir (TMK m. 186/son).
İki dava arasında, birlikte tahkikat yapılmasını ve tek bir hüküm verilmesini haklı gösterecek derecede yakın ve hak benzerliği bulunması halinde HUMK’nın 45/3. maddesi anlamında davalar arasında bağlantı var demektir. Bu davaların aynı sebepten doğması ve biri hakkında verilecek hükmün diğerini etkileyecek nitelikte olması gerekir.
Her iki davada tarafların aynı kişiler olması, maddi ve hukuki bağlantı olmadıkça birleştirmeyi gerektirmez. Ayrıca birleştirilen dava dosyalarının birinin diğerinin sonucuna etki yapması da olayda söz konusu değildir. Kaldı ki nafaka alacaklısının kendi ikametgahı mahkemesinde (MK m. 201) dava açma imkanı ortadan kaldırılmış olmaktadır. Bu durumda mahkemece; davaların birlikte görülmesini gerektiren nedenlerin oluşmadığı düşünülmeden yazılı şekilde birleştirme kararı verilmesi doğru görülmemiştir.
Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK’nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA) ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 05.07.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
ŞİDDETLİ GEÇİMSİZLİK NEDENİYLE BOŞANMA
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2010/13905
K:2011/14908
T:05.10.2011
Boşanma Davası
Terk, ıhtar
şiddetli Geçimsizlik
İyiniyet

Özet
Terk ve evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebepleri aynı davada birleşemez. Çünkü davacı, ihtar isteğinde bulunmakla, o tarihten önceki olayları hoşgörü ile karşılamış, aile birliğinin temelli sarsıntıya uğramadığını, ortak hayatın çekilebilir olduğunu kabul etmiş sayılır. Affedilen ve hoşgörü ile karşılanan olaylara dayanılarak da Türk Medeni Kanunu’nun 166/1-2. maddesi gereğince boşanma kararı verilemez. Aynı Yasa’nın 166/3. maddesinde yer alan “anlaşmalı boşanma” durumu söz konusu olmadıkça da davalının davayı kabul açıklaması sonuç doğurmaz.
Öte yandan, eşiyle geçinemediğini, birlikte yaşamalarının artık imkansız olduğunu ileri sürerek boşanmak isteyen kişinin, ortak hayatı devam ettirmek üzere eşine ihtarda bulunması iyiniyetle bağdaşmaz. Haklar iyiniyetle kullanılmadıkça sonuç doğurmaz. Bu itibarla her iki sebebe dayanan boşanma davasının reddine karar verilmesi gerektiği gözetilmelidir.
4721 s. Yasa m. 2,166,184
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davacı tarafından, gerekçe ve davalı yararına takdir edilen nafaka yönünden temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.
1- Davacı, dava dilekçesinde hem “terk” (TMK m. 164) hem de “evlilik birliğinin temelinden sarsılması” (TMK m. 166/1) hukuki sebebine birlikte dayanarak boşanmalarına karar verilmesini istemiş, mahkemece de “davanın her iki sebebe birlikte dayandığı” kabul edilmiş, “davacının davalıyı ihtarla eve çağrısının samimi olmadığı, davalıya fiziki şiddet kullandığı ve hakaret ettiği sabit görülerek, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında davacı sorumlu bulunmuş, ancak davalının da boşanmayı istediğinden” bahisle tarafların evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebiyle boşanmalarına karar verilmiştir. Davacı, boşanma kararının doğru olduğunu, ancak boşanma sebebinin şiddetli geçimsizlik olarak kabul edilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu belirterek hükmü gerekçesi ve davalı yararına takdir edilen nafakalar yönünden temyiz etmiştir.
Hemen belirtilmelidir ki; terk ve evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebepleri aynı davada birleşemez. Çünkü davacı, ihtar isteğinde bulunmakla, o tarihten önceki olayları hoşgörü ile karşılamış, aile birliğinin temelli sarsıntıya uğramadığını, ortak hayatın çekilebilir olduğunu kabul etmiş sayılır. Affedilen ve hoşgörü ile karşılanan olaylara dayanılarak da Türk Medeni Kanunu’nun 166/1-2. maddesi gereğince boşanma kararı verilemez. Aynı Yasa’nın 166/3. maddesinde yer alan “anlaşmalı boşanma” durumu söz konusu olmadıkça da davalının davayı kabul açıklaması sonuç doğurmaz (TMK m. 184/3). Öte yandan, eşiyle geçinemediğini, birlikte yaşamalarının artık imkansız olduğunu ileri sürerek boşanmak isteyen kişinin, ortak hayatı devam ettirmek üzere eşine ihtarda bulunması da iyiniyetle bağdaşmaz. Haklar iyiniyetle kullanılmadıkça da sonuç doğurmaz (TMK m. 2). Bu itibarla her iki sebebe dayanan boşanma davasının reddine karar verilmesi gerekirken, davacı tam kusurlu olduğu halde, davalının davayı kabul açıklamasının sonuç doğurmayacağı gözetilmeksizin tarafların boşanmalarına karar verilmiş olması doğru değil ise de, boşanma hükmü davalı tarafından temyiz edilmediğinden ve temyiz edenin aleyhine de hüküm bozulamayacağından, bu yön bozma sebebi yapılmamış yanlışlığa değinilmekle yetinilmiştir.
2- Temyiz sebeplerine hasren yapılan incelemeye gelince:
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle evlilik birliğinin temelli olarak sarsıldığını, ortak hayatın devamına imkan kalmadığını ileri süren davacının, eşini eve davetinin iyiniyetli sayılamayacağına göre davacının bu yöne ve diğer yönlere ilişkin temyiz itirazları yerinde görülmediğinden reddi ile açıklanan sebeple usul ve kanuna uygun olan hükmün onanmasına karar verilmesi gerekmiştir.
Sonuç: Davacının temyiz itirazlarının yukarıda (2.) bentte gösterilen sebeple reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün (ONANMASINA), işbu kararın tebliğinden itibaren onbeş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 05.10.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA MADDİ MANEVİ TAZMİNAT
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2011/16598
K:2011/15889
T:17.10.2011
Boşanma
Ölüm
Maddi ve Manevi Tazminat
Tedbir Nafakası
Özet
Boşanma davası devam ederken davacının ölmesi nedeniyle evlilik birliğinin sona ermesi halinde, mahkemece davacının mirasçıları lehine Türk Medeni Kanunu ‘nun 174. maddesi uyarınca maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi yasaya aykırıdır. Ancak, tahakkuk eden ve muacceliyet kazanan tedbir nafakasını talep hakkı ölenin mirasçılarına geçer.
4721 s. Yasa m. 169,174
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı tarafından, tedbir nafakası, maddi ve manevi tazminat yönünden temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.
1- Türk Medeni Kanunu’nun 174. maddesi gereğince boşanma sebebiyle maddi ve manevi tazminata, evliliğin boşanma ile sona ermesi halinde hükmedilebilir. Evlilik birliği boşanma ile değil, davacının 04.06.2010 tarihinde ölümüyle sona erdiğine göre, ölen davacının mirasçısı olan anne ve babası lehine Türk Medeni Kanunu’nun 174/1-2. maddesi uyarınca maddi ve manevi tazminat takdir edilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
2- Davacı, boşanma davası devam ederken 04.06.2010 tarihinde ölmüştür. Ölüm halinde, tahakkuk eden ve muacceliyet kazanan nafakaları talep hakkı ölenin mirasçılarına intikal eder. Yargılama sırasında 04.03.2009 tarihli oturumda ara kararı ile davacı lehine dava tarihinden itibaren aylık 200 TL tedbir nafakasına hükmedilmiştir. Ara kararı ile takdir edilmiş olan tedbir nafakasının infazı mümkündür. O halde, dava tarihinden davacının ölüm tarihine kadar geçen süreye kadarki tedbir nafakası, muaccel hale gelmiş demektir. Muacceliyet kazanan nafakayı talep hakkı ölenin mirasçılarına intikal etmiştir. Davalı da ölenin mirasçısı olduğuna göre, takdir edilen aylık 200 TL tedbir nafakasının tamamından davalı sorumlu olacak şekilde hüküm tesisi doğru bulunmamıştır.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda 1. ve 2. bentlerde gösterilen sebeplerle (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 17.10.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA MADDİ MANEVİ TAZMİNAT
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2011/16598
K:2011/15889
T:17.10.2011
Boşanma
Ölüm
Maddi ve Manevi Tazminat
Tedbir Nafakası
Özet
Boşanma davası devam ederken davacının ölmesi nedeniyle evlilik birliğinin sona ermesi halinde, mahkemece davacının mirasçıları lehine Türk Medeni Kanunu ‘nun 174. maddesi uyarınca maddi ve manevi tazminata hükmedilmesi yasaya aykırıdır. Ancak, tahakkuk eden ve muacceliyet kazanan tedbir nafakasını talep hakkı ölenin mirasçılarına geçer.
4721 s. Yasa m. 169,174
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı tarafından, tedbir nafakası, maddi ve manevi tazminat yönünden temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.
1- Türk Medeni Kanunu’nun 174. maddesi gereğince boşanma sebebiyle maddi ve manevi tazminata, evliliğin boşanma ile sona ermesi halinde hükmedilebilir. Evlilik birliği boşanma ile değil, davacının 04.06.2010 tarihinde ölümüyle sona erdiğine göre, ölen davacının mirasçısı olan anne ve babası lehine Türk Medeni Kanunu’nun 174/1-2. maddesi uyarınca maddi ve manevi tazminat takdir edilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
2- Davacı, boşanma davası devam ederken 04.06.2010 tarihinde ölmüştür. Ölüm halinde, tahakkuk eden ve muacceliyet kazanan nafakaları talep hakkı ölenin mirasçılarına intikal eder. Yargılama sırasında 04.03.2009 tarihli oturumda ara kararı ile davacı lehine dava tarihinden itibaren aylık 200 TL tedbir nafakasına hükmedilmiştir. Ara kararı ile takdir edilmiş olan tedbir nafakasının infazı mümkündür. O halde, dava tarihinden davacının ölüm tarihine kadar geçen süreye kadarki tedbir nafakası, muaccel hale gelmiş demektir. Muacceliyet kazanan nafakayı talep hakkı ölenin mirasçılarına intikal etmiştir. Davalı da ölenin mirasçısı olduğuna göre, takdir edilen aylık 200 TL tedbir nafakasının tamamından davalı sorumlu olacak şekilde hüküm tesisi doğru bulunmamıştır.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda 1. ve 2. bentlerde gösterilen sebeplerle (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 17.10.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA DAVASINDA TANIK DİNLETİLMESİ
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2010/15046
K:2011/16097
T:17.10.2011
BOŞANMA DAVASI
TANIKLARIN DİNLENMESİ KONUSUNDA VERİLEN ARA KARARLARIN VE KESİN SÜRENİN AÇIK OLMASI
7201 s. Yasa m. 23,41
6100 s. Yasa m. 240
1086 s. Yasa m. 253

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm 25.06.2010 tarihli ek karar ile esas hükümde reddedilen boşanma davası, kabul edilen kadının nafaka davası ve ziynet eşyası alacağı davasından vekalet ücreti yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
1- Tebligat Kanunu’nun 41. maddesi gereğince adli yargı yerinde mahkemeler, mahkemelerde görevli memurları vasıtasıyla tebligat yapabilir. Ancak, tebligat mazbatasında tebliğ memurunun adı, soyadı ve imzasının gösterilmesi gerekir. (Tebligat Kanunu md. 23/8) Mahkemece davanın esası hakkında verilen hükmün kalemde memur vasıtasıyla tebliğ edildiği halde, tebligatı yapan memurun kimliğinin açıklanmadığı görülmektedir. Bu nedenle, hükmün tebliği usule uygun olmadığından tebligat geçersiz ve temyizin süresinde olduğu anlaşıldığından; 25.06.2010 tarihli ek kararın bozularak kaldırılmasına karar verilmiştir.
2- Hükmün esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;
Tanıkların dinlenmesi konusunda verilen ara kararların ve kesin sürenin taraflarda duraksamaya neden olmayacak açıklıkta olması gerekir. Mahkemece davacı tanıklarının dinlenmesi konusunda kesin süre verilmişse de; tanık dinleme giderlerinin miktarı ara kararında açıkça gösterilip bildirilmemiştir. Tarafın tanığını duruşmaya getirme yükümlülüğü de bulunmamaktadır. Bu nedenle, davacının bildirdiği tanıklarının duruşmaya usulünce çağrılıp, dinlenilme işlemi yapılmadan, eksik incelemeyle hüküm oluşturulması (6100 sayılı HMK. md.240 vd. HUMK. md. 253 vd) usul ve yasaya aykırı olup; bozmayı gerektirmiştir.
Sonuç: Temyiz edilen 25.06.2010 tarihli ek kararın yukarıda 1. bentte gösterilen nedenle kaldırılmasına, temyiz edilen davanın esası hakkındaki hükmün ise yukarıda 2. bentte açıklanan nedenle bozulmasına, bozma sebebine göre davacı-davalı kocanın davalı -davacı kadının nafaka davası ve ziynetlerden dolayı vekalet ücretine yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 17.10.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
 

MAL REJİMİNDEN KAYNAKLI TAPU İPTAL TESCİL DAVASI
T.C.
YARGITAY
1. Hukuk Dairesi
E:2011/8806
K:2011/10610
T:20.10.2011
Tapu İptali ve Tescil
Yolsuz Tescil
Özet
Taşınmaz satışının vekil aracılığıyla yapılması, vekilin vekaletnamede taşınmaz satışına dair bir yetkisinin bulunmaması, yapılan temlik işlemine davacının bir icazetinin olmaması halinde vekaletname taşınmaz mülkiyetinin naklini sağlamayacağından, buna dayalı olarak satış yapılamaz. Satış yetkisi bulunmadığı halde yapılan taşınmaz temliki yolsuz tescil niteliğini taşır.
4721 s. Yasa m. 1023,1025
Taraflar arasında görülen davada;
Davacı, kayden maliki olduğu 626 ada 12 parsel sayılı taşınmazı vekili Nevzat’ın rızası dışında davalıya satış suretiyle temlik ettiğini, vekil ile davalı arasında görülmekte olan boşanma davası sırasında anlaşma protokolü yapılıp devrin gerçekleştirildiğini, daha sonra davalının boşanmaktan vazgeçip protokole aykırı davrandığını ileri sürerek tapu kaydının iptali ile adına tesciline karar verilmesini istemiştir.
Davalı, dava konusu taşınmazı bedelini ödeyerek satın aldığını, iddiaların doğru olmadığını belirtip davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, iddianın sabit olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacı mirasçıları tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla, tetkik hakiminin raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü.
Dava, tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; davacının kayden maliki olduğu 626 ada 12 parsel sayılı taşınmazın 10.02.2005 tarihli akitle vekili Nevzat tarafından satış suretiyle davalıya temlik edildiği, satışa konu 01.03.1994 tarih, 2890 yevmiye nolu vekaletnamede vekil Nevzat’a taşınmaz satışına dair yetki verilmediği anlaşılmaktadır.
Hemen belirtilmelidir ki, taşınmazın satışının vekil aracılığıyla yapıldığı, vekil Nevzat’ın 01.03.1994 tarih, 2890 yevmiye nolu vekaletnamede taşınmaz satışına dair bir yetkisinin bulunmadığı, yapılan temlik işlemine de davacının bir icazeti bulunmadığı gözetildiğinde böylesi bir vekaletnamenin taşınmaz mülkiyetinin naklini sağlamayacağı ve buna dayalı olarak satış yapılamayacağı kuşkusuzdur.
O halde, satış yetkisi bulunmadığı halde yapılan taşınmaz temlikinin Türk Medeni Kanunu’nun 1025. maddesi uyarınca yolsuz tescil niteliği taşıyacağı ve davalının ilk el olması nedeniyle Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesinin koruyuculuğundan da yararlanamayacağı açıktır.Hal böyle olunca; davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir.
Davacı mirasçılarının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi aracılığıyla) 1086 sayılı HUMK’nm 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 20.10.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA KATKI PAYI ALACAĞI
T.C.
YARGITAY
8. Hukuk Dairesi
E:2011/1028
K:2011/6069
T:21.11.2011
Katkı Payı Alacağı
Özet
Taraflar, 05.03.1986 tarihinde evlenmiş, 20.03.2006 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 15.09.2006 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Taraflar arasında evlilik tarihinden 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı, bir yıl içinde başka mal rejimini seçmediklerinden 4721 sayılı TMK’nın yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı 20.03.2006 tarihine kadar yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. Taraflar arsındaki mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiştir.
4721 s. Yasa m. 178,202,225/2
743 s. Yasa m. 152,170
4722 s. Yasa m. 10/1
Sebahat ile Düzgün aralarındaki katkı payı alacağı davasının kısmen kabulüne ve kısmen reddine dair (Menemen Asliye (Aile) Hukuk Mahkemesi)’nden verilen 29.09.2010 gün ve 581/612 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili ile davalı vekili taraflarından süresinde istenilmiş olmakla dosya incelendi, gereği düşünüldü:
Davacı Sebahat vekili, tarafların 1986 yılında evlendiklerini, evlilik birliği içinde kooperatif kanalıyla alınan 4 nolu bağımsız bölüm, 35 … 0882 plakalı araç, Y… ve K… Bankası’nda bulunan mevduat hesabı üzerinde tasfiyeden kaynaklanan alacağı bulunduğunu açıklayarak fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak üzere 25.000 TL katkı payı alacağının davalıdan alınmasına karar verilmesini istemiş, adli yardımdan yararlanması nedeniyle harç alınmaksızın verilen 11.03.2009 tarihli ıslah dilekçesinde, alacak talebini 37.500 TL’ye yükseltmiş, 29.10.2010 tarihli son oturumda otomobil ve bankadaki mevduata ilişkin davanın atiye terk edildiğini bildirmiştir.
Davalı vekili, yersiz açılan davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.
Mahkemece, araç ve bankadaki mevduata ilişkin talep yönünden karar verilmesine yer olmadığına, taşınmaza ilişkin davanın kabulü ile uzman bilirkişi tarafından belirlenen 25.000 TL katkı payı alacağının davalıdan alınmasına karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili ile davalı vekili taraflarından temyiz edilmiştir.
Taraflar, 05.03.1986 tarihinde evlenmiş, 20.03.2006 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 15.09.2006 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Taraflar arasında evlilik tarihinden 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı (TMK m. 170), bir yıl içinde başka mal rejimini seçmediklerinden 4721 sayılı TMK’nın yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı 20.03.2006 tarihine kadar yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (4722 s. K. m. 10/1, 4721 s. K. TMK m. 202/1). Taraflar arasındaki mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiştir (TMK m. 225/2).
Dava konusu 60317 ada 2 parsel üzerindeki 4 nolu bağımsız bölüm, E… Yapı Kooperatifi adına kayıtlı iken 20.11.2003 tarihinde ferdileştirme yoluyla davalı adına tescil edilmiş olup, kooperatif üyeliği 1990 yılında yapılmıştır.Hukuk bolumu
Dava; mal rejiminin tasfiyesine ilişkindir. Mahkemece, boşanma dosyasındaki ekonomik ve sosyal durum araştırması esas alınarak davacının taşınmazın edinilmesine 1/3 oranında katkıda bulunduğu kabul edilerek yazılı şekilde karar verilmiş ise de, yapılan araştırma ve inceleme yeterli olmadığı gibi ulaşılan sonuç da dosya kapsamına uygun bulunmamaktadır.
Davacı vekili, vekil edeni Sebahat’in 1986 yılından itibaren P… K… Makarna Fabrikası ile N… Cıvata Fabrikasında çalışmak suretiyle elde ettiği gelirlerle taşınmazın alınmasına katkıda bulunduğunu açıklayarak istekte bulunmasına karşılık mahkemece, tarafların çalışmalarına ilişkin kayıt ve belgeler ile kooperatif üyeliğine ilişkin, üyelik kaydı, ödeme kayıt ve belgeleri istenilmeden eksik incelemeyle yazılı şekilde karar verilmiştir. O halde; öncelikle iddia ve savunma doğrultusunda tarafların yurtiçi ve davalının yurtdışındaki çalışma ve gelirlerine ilişkin belgeler ile E… Yapı Kooperatifi’ne ait üyelik kaydı, taksitlerin ödenmesine ilişkin belgeler ile 4 nolu bağımsız bölümün fiilen hangi tarihte teslim edildiğine ve içinde oturmaya başlandığına ilişkin kayıt ve belgelerin bulundukları yerlerden getirtilerek dosya arasına konulması, evlenme tarihi ile kooperatif ödemelerine ilişkin eşlerin ayrı ayrı gelirlerinin olabildiğince gerçeğe uygun olarak belirlenmesine çalışılması, bu gelirlerden tarafların ekonomik ve sosyal durumları, yaşam tarzları, hayat düzeylerine göre kişisel harcamalarının ayrı ayrı tespit edilmesi, 743 sayılı TMK’nın 152. maddesinden kaynaklanan davalı kocanın aileyi geçindirme yükümlülüğü de gözönünde bulundurularak yapabilecekleri tasarruf miktarlarının ayrı ayrı bulunması, daha sonra tarafların tasarruf miktarlarının toplam tasarruf miktarı içerisindeki katkı oranlarının ne olduğunun saptanması, davacıya ait katkı oranının taşınmazın dava tarihindeki değeri ile çarpılarak davacının katkı payı alacağının belirlenmesi, bu konuda bir hukukçu, bir mali müşavir ve bir inşaatçıdan oluşan bilirkişi kurulundan yeniden taraflar, mahkeme ve Yargıtay’ın denetimine açık rapor alınması, bağımsız bölüme ait ödemelerin bir bölümü 01.01.2002 tarihinden sonraya sarkmış ise, bu yönde de hesabın yapılması, katılma alacağı bakımından durumun değerlendirilmesi; ondan sonra esas hakkında karar verilmesi gerekirken, bu hususlar gözden kaçırılarak yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.
Diğer yönden, dava dilekçesinde faiz istenilmemiş ise de adli yardım nedeniyle harç alınmaksızın verilen 11.03.2009 tarihli ıslah dilekçesinde faiztalebinde bulunulmuştur. Davacı tarafça ıslah dilekçesiyle faiz istenilmesine karşın mahkemece bu hususta olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemiş olması da doğru görülmemiştir.
Davacı vekili ile davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle 6100 sayılı HMK’nın geçici 3. maddesi yollamasıyla HUMK’nın 428. maddesi uyarınca (BOZULMASINA), peşin harcın istek halinde temyiz eden davalıya iadesine 21.11.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA KARŞI DAVA
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2010/18530
K:2011/19756
T:24.11.2011
BİRLEŞTİRME
KARŞI DAVA
6100 s. Yasa m. 133,166
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm her iki boşanma davası ve ferileri yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
Mahkemece karşı davanın süresinde açılmadığı gerekçesiyle reddine karar verilmiştir. Karşı dava süresinde açılmamış olsa dahi ret kararı verilmeyip esasen tefrik edilmesi gerekir. Ancak karşı dava da boşanmaya ilişkin olduğuna göre davalardan biri hakkında verilecek hüküm diğerinin sonucunu etkileyecektir. Bu itibarla aralarındaki bağlantı nedeniyle tefrik edilse dahi birleştirilmesi gerekecektir. O nedenle dava ve karşı davanın birlikte görülmesi ve delillerin birlikte değerlendirilerek sonuca gidilmesi usul ekonomisine uygun düşecektir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ndaki düzenleme (md. 133/2, 166/1-4) davaların birleştirilmesine ve birlikte görülmesine engel değildir. Bu sebeple tefrik kararı da verilmeyip davaların birlikte görülmesi ve taraf delillerinin birlikte değerlendirilerek sonuca gidilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, hükmün bu sebeple bozulması gerekmiş, bozma sebebine göre de karşı davacı kadının sair yönlere ilişkin temyiz itirazları ile davacı – karşı davalı kocanın temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekmiştir.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre davalı-karşı davacı kadının sair yönlere dair temyiz itirazları ile davacı-karşı davalı kocanın temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verildi.24.11.2011

 
 
BOŞANMA DAVASI FİZİKİ ŞİDDET
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2010/19402
K:2011/20209
T:29.11.2011
BOŞANMA DAVASI
DAVALININ EŞİNE FİZİKİ ŞİDDET UYGULADIĞI VE EVLİLİK BİRLİĞİNE İLİŞKİN GÖREVLERİNİ YERİNE GETİRMEDİĞİ
OLAYLARA ÇOK YAKIN TANIK SÖZLERİNE DEĞER VERİLEREK İSTEĞİN KABULÜ GEREĞİ
6100 s. Yasa m. 255
4721 s. Yasa m. 169,185,186,215,223,242,244,262,263,264,267
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
1-) Aksine ciddi ve inandırıcı delil ve olaylar bulunmadıkça asıl olan tanıkların gerçeği söylemiş olmalarıdır. (6100 s. HMK. m. 255) Akrabalık veya diğer bir yakınlık başlı başına tanık beyanını değerden düşürücü bir sebep sayılamaz. Dosyada tanıkların olmamışı olmuş gibi ifade ettiklerini kabule yeterli delil ve olgu da yoktur. O halde davalının eşine fiziki şiddet uyguladığına ve evlilik birliğine ilişkin görevlerini yerine getirmediğine ilişkin ve olaylara çok yakın tanık sözlerine değer verilerek isteğin kabulü gerekirken bu yön göz önünde tutulmadan yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır.
2-) Boşanma veya ayrılık davası açılınca hakim, davanın devamı süresince, gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına (TMK. md.186/1) geçimine, (TMK md.185/3) malların yönetimine (TMK. md. 223, 242, 244, 262, 263, 264, 267, 215) ve çocukların bakım ve korunmasına (TMK. md.185/2) ilişkin geçici önlemleri kendiliğinden (resen) almak zorundadır. (TMK. md. 169) O halde; Türk Medeni Kanunu’nun 185/3. ve 186/3. maddeleri uyarınca, tarafların ekonomik ve sosyal durumları da gözetilerek dava tarihinden geçerli olmak üzere anne yanında bulunan müşterek çocuk B. yararına uygun miktarda tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda 1. ve 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verildi.

 
 
ANLAŞMALI BOŞANMA DAVASI
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2010/20330
K:2011/20285
T:30.11.2011
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa, 31/3/2011 tarihli 6217 sayılı Kanunun 3. maddesiyle ilave edilen Geçici 3. maddenin (1.) fıkrası gereğince; 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmiştir.
Davacı vekili tarafından davalı aleyhine 19/2/2007 tarihinde açılan boşanma davasında, tarafların boşanma ve mali sonuçları konusunda anlaştıklarına dair imzaladıkları protokol ve davacı vekili ile davalı vekilinin duruşmadaki beyanları doğrultusunda davanın kabulüne karar verildiği, hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 166/3 maddesi hükmüne göre, en az bir yıl sürmüş evliliklerde eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu halde dahi boşanma kararı verilebilmesi için hakimin bizzat tarafları dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması gerekmektedir.
Taraflar hazır bulunup, bizzat anlaştıklarını açıklamaz veya hakim tarafların anlaşmalarını uygun bulmaz ise, taraflardan delilleri sorulup, toplanması sonucunda evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olup olmadığının anılan Kanunun 184. maddesi çerçevesinde takdiri gerekirken, davacı ve davalı asiller dinlenilmeksizin vekillerin beyanı ile boşanma hükmü kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.
SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 30/11/2011
++++++++++
BOŞANMA ZİYNET EŞYALARININ İADESİ DAVASI
T.C.
YARGITAY
6. Hukuk Dairesi
E:2011/11646
K:2012/78
T:16.01.2012
Ziynet Eşyalarının İadesi
İspat Yükü
Özet
Türk Medeni Kanunu ‘nun 6. maddesi hükmü uyarınca, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. İspat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kişiye düşer. Ziynet eşyası rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen türden eşyalordandır. Normal koşullarda kadının üzerinde bulunduğu kabul edilmelidir. Davacı, dava konusu ziynet eşyalarının varlığını, evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını, götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığım ispat yükü altındadır.
4721 s. Yasa m. 6
Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan eşya alacağı davasına dair karar, davacı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.
Dava ziynet eşyalarının mevcutsa aynen, mevcut değilse bedelinin tahsiline ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından yargılama sırasında iade edilen çeyiz eşyalarına yönelik vekalet ücreti ve iade edilmeyen kişisel eşya ve ziynetler yönünden temyiz edilmiştir.
Davacı vekili, dava dilekçesinde müvekkil tarafların birbirlerine boşanma davalarını açmadan kısa bir süre önce davalı eski eşi tarafından önce dövülmüş akabinde birkaç gün evde hapsedilmiş ve ardından evden gönderilmiş ve daha sonra müşterek evin anahtarının değiştirilmiş olması nedeniyle eve tekrar giremediğini, şahsi eşyaları ve çeyizlerinin evde kaldığını, ziynet eşyalarının ise emanet olarak kayınvalidede olduğu için geri alamadığını belirterek dava dilekçesinde belirtilen çeyiz ve ziynet eşyalarının mevcutsa aynen, değilse bedelinin tahsilini istemiştir. Davalı ise davacının iddiasının mesnetsiz olduğunu, dövüldüğünün ispat edilmesi gerektiğini, evden kendi rızası ile ayrıldığını, ziynetleri de giderken götürdüğünü, çeyiz eşyalarının bir kısmının mevcut olduğunu belirterek altın takılar hariç yedimizde bulunan eşyaları boşanma davası sonucunda iadeye hazır olduklarını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesi hükmü uyarınca kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. Gerek doktrinde, gerek Yargıtay İçtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Öte yandan ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimse iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir. Davacı kadın dava konusu edilen ziynet eşyasının davalıda kaldığını ileri sürmüş, davalı koca ise onun tarafından götürüldüğünü savunmuştur. Hayat deneylerine göre olağan olanın bu çeşit eşyanın kadının üzerinde olması ya da evde saklanması, muhafaza edilmesidir. Başka bir anlatımla bunların davalı tarafın zilyetlik ve korumasına terk edilmesi olağan durumla bağdaşmaz. Diğer taraftan ziynet eşyası rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen türden eşyalardandır. Bu nedenle evden ayrılmayı tasarlayan kadının bunları önceden götürmesi, gizlemesi her zaman mümkün olduğu gibi, evden ayrılırken üzerinde götürmesi de mümkündür. Bunun sonucu olarak normal koşullarda ziynet eşyalarının kadının üzerinde olduğunun kabulü gerekir.
Davacı, dava konusu ziynet eşyasının varlığını, evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını ve götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığını, ispat yükü altındadır. Olayda, davacı kadın evi son terk ettiği tarih itibariyle dava konusu ziynet eşyasının götürülmesine engel olunduğunu ve zorla elinden alındığını, daha önce de götürme fırsatı elde edemediğini dinlettiği tanıkların beyanı ile ispat edememiştir. Bununla birlikte davacı, delil listesinde açıkça yemin deliline de dayanmış olduğundan davacıya, ziynetlerin elinden alındığı, götürülmesine engel olunduğu, davalı tarafta kaldığı konusunda davalıya yemin teklif etme hakkı hatırlatılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.
Sonuç: Hükmün yukarıda açıklanan nedenle (BOZULMASINA),
bozma nedenine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 16.01.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
KARŞILIKLI BOŞANMA SADAKAT YÜKÜMLÜLÜĞÜ
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2010/21386
K:2012/2205
T:09.02.2012
Karşılıklı Boşanma
Sadakat Yükümlülüğü
Özet
Medeni Kanun’un 185/3. maddesinde yer alan eşlerin sadakat yükümlülüğü evlilik birliği süresince geçerlidir. Boşanma yönünde oluşan karar kesin hüküm halini alıncaya kadar bu yükümlülük devam eder. Bu yükümlülüğün ihlali, diğer taraf bakımından boşanma sebebi oluşturur. Davacı-karşı davalı (koca) ‘nın, kendi davasının kabulü ile verilen boşanma kararı henüz kesinleşmeden bir başka kadınla birlikte yaşamaya başladığı ve bu kadından bir çocuğunun bulunduğu ileri sürülmüş ve bu iddia temyiz aşamasında sunulan nüfus kaydı ve diğer delillerle doğrulanmıştır. Ortaya çıkan bu yeni hadise, “davalı tam kusurlu” kabul edilerek karşı boşanma davası reddedilen kadının davasının sonucunu ve tarafların kusur durumları ile boşanmanın fer ‘i sonuçlarını etkileyecek niteliktedir.
4721 s.Yasa m. 185
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı-karşı davacı (kadın) tarafından; her iki dava yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:
Mahkemece, “davalı tam kusurlu” kabul edilerek karşı boşanma davası reddedilmiştir. Oysa davacı-karşı davalı (koca)’nın, kendi davasının kabulü ile verilen boşanma kararı henüz kesinleşmeden bir başka kadınla birlikte yaşamaya başladığı ve bu kadından bir çocuğunun bulunduğu ileri sürülmüş ve bu iddia temyiz aşamasında sunulan nüfus kaydı ve diğer delillerle doğrulanmıştır. Türk Medeni Kanunu’nun 185/3. maddesinde yer alan eşlerin sadakat yükümlülüğü evlilik birliği süresince geçerlidir ve boşanma yönündeoluşan karar kesin hüküm halini alıncaya kadar bu yükümlülük devam eder. Davacı-karşı davalı (koca)’nın bu yükümlülüğünü ihlali, diğer taraf bakımından boşanma sebebi oluşturur. Ortaya çıkan bu yeni hadise, kadının davasının sonucunu ve tarafların kusur durumları ile boşanmanın fer’i sonuçlarını etkileyecek niteliktedir. Öyleyse bu husus nazara alınarak, diğer delillerle birlikte değerlendirilmesi ve hasıl olacak sonucuna göre karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekir. Açıklanan sebeple kararın bozulmasına, bozma sebebine göre kadının kocanın boşanma davası ile fer’ilerine ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekmiştir.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple (BOZULMASINA), bozma sebebine göre, davalı-karşı davacı (kadın)’ın kocanın davası ile fer’ilerine ilişkin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 09.02.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA İŞTİRAK NAFAKASI
T.C.
YARGITAY
12. Hukuk Dairesi
E:2011/17148
K:2012/3500
T:14.02.2012
İŞTİRAK NAFAKASI ALACAĞI
4721 s. Yasa m. 182,328
Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü :
Büyükçekmece 2.Asliye Hukuk Mahkemesi (Aile Mahkemesi sıfatıyla) 26.3.2009 tarih ve 2008/406-2009/341 karar sayılı ilamı ile “tarafların boşanmalarına, (alacaklı) eşi için 18.6.2008 tarihli oturumda hükmedilen ve dava tarihinden geçerli olmak üzere aylık 200 TL tedbir nafakasının borçludan alınıp alacaklıya verilmesine yönelik ara kararının aynen devamına, hüküm kesinleştikten sora yoksulluk nafakası adı altında devamına, müşterek çocukların her biri için 18.6.2008 tarihli oturumda hükmedilen dava tarihinden geçerli olmak üzere 150′şer TL tedbir nafakasının borçludan alınıp alacaklıya verilmesine yönelik ara kararının aynen devamına, hüküm kesinleştikten sonra iştirak nafakası adı altında devamına” karar verildiği, anılan bu kararın 22.4.2009 tarihinde kesinleşerek 5.11.2010 tarihinde ilamlı icra takibine konu edildiği, takip alacaklısı …………… . tarafından işlemiş tedbir nafakası ile faizinin ve takip sonrasında müşterek çocuklar için 16.4.2008 tarihinden itibaren 450 TL (toplam) ve kendisi için yine aynı tarihten itibaren 200 TL tedbir nafakasının tahsilinin talep edildiği görülmektedir.
Borçlunun mahkemeye başvurusu, tedbir nafakasının ilamlı takibe konu edilemeyeceği, tedbir nafakasının ilamsız takibe konu edilmesi gerekmekte olup, hüküm kesinleştikten sonra ise kesinleşen ilamla birlikte yoksulluk ve iştirak nafakası adı altında istenmesi gerektiğini, çocuklardan Mahmut ve Kadir’in takipten önce reşit olduklarını, çocuklar için ne zamana kadar tedbir ve iştirak nafakasının devam edeceğinin açıklanmadığını, istenen faizin başlangıcı ve talep edilen nafakaların hangi aylara ilişkin olduğunun belirtilmediği gerekçeleriyle takibin iptali istemi ilişkindir.
Medeni Kanun’un “Geçici Önlemler” başlığını taşıyan 169.maddesinde; “boşanma veya ayrılık davası açılınca hakim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, eşlerin mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri re’sen alır” düzenlemesine yer verilmiştir. Sözü edilen tedbir nafakası boşanma kararının kesinleşmesi ile sona erer. Takip dayanağı ilamda yer alan davacı ve müşterek çocuklar için aylık toplam 650,00 TL’de bu madde hükmüne göre verilmiş tedbir nafakası niteliğinde olup, boşanma kararının kesinleşmesine kadar devam eder. Kesinleşme tarihinden sonra ise iştirak nafakası işlemeye başlar.
Boşanma veya ayrılık vukuunda, çocuk kendisine tevdi edilmemiş taraf, gücüne göre onun bakım ve eğitim giderlerine katılmakla yükümlüdür.(TMK. Md. 182) Bu madde uyarınca, ilamda hüküm altına alınan iştirak nafakasının alacaklısı, müşterek çocuk olmayıp, velayet hakkı kendisine verilen eştir. Velayet hakkı küçüğün reşit olması ile sona ereceğinden, bu tarihte iştirak nafakasının da sona ereceği tabidir. Ancak çocuğun reşit olduğu tarihe kadar ödenmeyerek biriken nafaka alacağı bulunduğu takdirde, velayet hakkı kendisine verilmiş olan eş tarafından çocuğun reşit olduğu tarihten sonra da bu alacak takibe konu edilerek ödenmesi istenebilir. Zira nafaka, velayet hakkı kendisine verilen eşe çoçuğun bakım ve eğitimine harcaması için verilmiştir ve onun tarafından istenilmesinde usul ve yasaya uymayan bir yön bulunmamaktadır. TMK’nun 328.maddesine göre de, babanın çocuğuna bakma mükellefiyeti onun reşit olmasıyla sona erer. Küçük reşit olduktan sonra da eğitimine devam ediyorsa bu takdirde, kendisi yeni bir dava açarak yardım nafakası talebinde bulunabilir. Küçük reşit olduğu tarihte, hükmedilen iştirak nafakası kendiliğinden sona erer. Bu durumda mahkemece alacaklı annenin müşterek çocuk için hüküm altına alınan ve reşit olduğu tarihe kadar devam eden iştirak nafakası birikmiş alacağını takibe koyma hakkı ve sıfatının bulunduğu nazara alınarak, borçlunun şikayeti bu ilkeler doğrultusunda değerlendirilerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken dayanak ilamın kesinleşmiş olduğundan bahisle istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.
SONUÇ :Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 14/02/2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA, TEDBİR NAFAKASI, KUSURLU EŞ
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2012/4470
K:2012/7616
T:29.03.2012
Boşanma
Tedbir Nafakası
Kusurlu Eş
Özet
Boşanma veya ayrılık davası açılınca hakim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri bu hususta bir isteğin bulunup bulunmadığına bakmaksızın re’sen almak zorundadır. Dava süresince geçerli olacak olan bu tedbirlerin alınması, tarafların “kusursuz” olmaları şartına bağlanmamış, yasada önlem için “kusur” unsuruna yer verilmemiştir. Tarafların kusur durumu hiçbir şekilde tedbir nafakası takdirine etkili bir unsur değildir.
4721 s. Yasa m. 169,185,186
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm tedbir nafakası yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:
Davacı, boşanma davasıyla birlikte tedbir nafakası talep etmiş, mahkemece; “müşterek yaşamdan davacının kaçındığı, haklı bir sebep bulunmadığı halde evi terk ettiği, bu sebeple tedbir nafakası talebinin yerinde görülmediği” gerekçesiyle bu isteği reddedilmiştir.
Türk Medeni Kanunu’nun 169. maddesi gereğince; boşanma veya ayrılık davası açılınca hakim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri bu hususta bir isteğin bulunup bulunmadığına bakmaksızın re’sen almak zorundadır. Dava süresince geçerli olacak olan bu tedbirlerin alınması, tarafların “kusursuz” olmaları şartına bağlanmamış, Yasada, önlem için “kusur” unsuruna yer verilmemiştir. Başkabir ifade ile tarafların kusur durumu hiçbir şekilde tedbir nafakası takdirine etkili bir unsur değildir (HGK’nın 02.11.2011 tarihli 2011/2-533 esas, 2011/670 karar sayılı kararı). Lehine önlem alınacak olan taraf kusurlu olsa dahi, önlemi gerektirici sebebin varlığı halinde kanunda belirtilen geçici nitelikteki önlemlerin alınması gerekir. Öyleyse, ev hanımı olup, herhangi bir geliri ve malvarlığı bulunmayan davacı yararına dava tarihinden geçerli olmak üzere boşanma davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmesine kadar uygun miktarda tedbir nafakası takdir edilmesi gerekirken “kusurlu” olduğu gerekçesiyle bu isteğin reddi doğru bulunmamıştır.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 29.03.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMADA KUSUR
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi

E:2011/13318
K:2012/10996
T:26.04.2012
Boşanma
Ortak Hayatın Yeniden Kurulamaması
Fiili Ayrılık Nedeniyle Boşanma
Kusur
Özet
Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesi uyarınca, fiili ayrılık nedeniyle boşanma kararı verilebilmesi için, daha önce eşlerden biri tarafından açılmış ve retle sonuçlanıp kesinleşmiş bir boşanma davasının mevcudiyeti ile, bu davanın kesinleşme tarihinden itibaren en az üç yıl süreyle evlilik birliğinin yeniden kurulamamış olması gerekli ve yeterlidir. Fiili ayrılık nedenine dayalı boşanma davasında boşanma kararı için kusur araştırılması gerekmemektedir. Kusur, boşanmanın ekiolan nafaka ve tazminat taleplerinin değerlendirilmesinde bir unsur olarak araştırılması gerekir.
4721 s. Yasa m. 164,166/1-2
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm, davacı koca tarafından kusura ilişkin gerekçe, tazminatlar ve nafakalar yönünden; davalı kadın tarafından ise boşanma hükmü ile nafakalar ve tazminatların miktarı yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:
Toplanan delillerden, davacı kocanın terk (TMK md. 164), davalı kadının evlilik birliğinin temelinden sarsılması (TMK md. 166/1-2) hukuksal nedenlerine dayalı olarak açtıkları boşanma davalarının birleştirilerek yapılan yargılaması sonucu, her iki davanın reddine ilişkin karar 23.06.2006 tarihinde kesinleştiği ve bu tarihten sonra temyiz incelemesine konu davanın açıldığı 29.06.2009 tarihine kadar evlilik birliği yeniden kurulamamış, Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesindeki boşanma koşulları oluşmuş olduğundan; davalı kadının tüm, davacı kocanın ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde bulunmuştur.
Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesi uyarınca fiili ayrılık nedeniyle boşanma kararı verilebilmesi için, daha önce eşlerden biri tarafından açılmış ve retle sonuçlanıp kesinleşmiş bir boşanma davasının mevcudiyeti ile bu kesinleşme tarihinden itibaren en az üç yıl süreyle evlilik birliğinin yeniden kurulamamış olması gerekli ve yeterlidir. Fiili ayrılık nedenine dayalı bu boşanma davasında boşanma kararı için kusur araştırılması gerekmez. Kusur, boşanmanın eki olan nafaka ve tazminat taleplerinin değerlendirilmesinde bir unsur olarak araştırılması gerekir. Tarafların retle sonuçlanan önceki boşanma davalarında, taraflara yüklenebilecek bir kusurlu davranış belirlenmiş değildir. Yine, eylemli ayrılık döneminde de taraflara yüklenebilecek bir kusurlu davranışın varlığı iddia ve kanıtlanmamıştır. Davanın dayanağı olan önceki boşanma davasında her iki tarafın davası da mevcut olup; her ikisi de reddedilmiştir. Bu nedenle, boşanma sebebi yaratma bakımından da taraflardan sadece birine kusur yüklenemez. O halde, Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesine dayalı bu davada, taraflara bir kusur yükleme imkanı yoktur ve boşanmaya yasal koşulların gerçekleşmiş olması nedeniyle karar verilmiştir. Boşanmanın eki olan maddi ve manevi tazminatlar ise kusurlu olan taraftan istenebilir (TMK md. 174/1-2). Yukarıda açıklandığı gibi, bu davada davacı kocaya yüklenebilecek bir kusur bulunmamaktadır. Gerçekleşen bu durumkarşısında, Türk Medeni Kanunu’nun 174/1-2. maddesindeki koşulları oluşmadığı halde; davalı kadının maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddi yerine; yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi isabetsiz olmuş; bozmayı gerektirmiştir.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple davalı kadın yararına hükmedilen maddi ve manevi tazminatlara yönelik olarak (BOZULMASINA), bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte açıklanan sebeple (ONANMASINA), istek halinde temyiz peşin harcını yatıran Erdoğan’a geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 26.04.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
FİİLİ AYRILIK NEDENİYLE BOŞANMA
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
E:2011/13318
K:2012/10996
T:26.04.2012
Boşanma
Ortak Hayatın Yeniden Kurulamaması
Fiili Ayrılık Nedeniyle Boşanma
Kusur
Özet
Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesi uyarınca, fiili ayrılık nedeniyle boşanma kararı verilebilmesi için, daha önce eşlerden biri tarafından açılmış ve retle sonuçlanıp kesinleşmiş bir boşanma davasının mevcudiyeti ile, bu davanın kesinleşme tarihinden itibaren en az üç yıl süreyle evlilik birliğinin yeniden kurulamamış olması gerekli ve yeterlidir. Fiili ayrılık nedenine dayalı boşanma davasında boşanma kararı için kusur araştırılması gerekmemektedir. Kusur, boşanmanın ekiolan nafaka ve tazminat taleplerinin değerlendirilmesinde bir unsur olarak araştırılması gerekir.
4721 s. Yasa m. 164,166/1-2
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm, davacı koca tarafından kusura ilişkin gerekçe, tazminatlar ve nafakalar yönünden; davalı kadın tarafından ise boşanma hükmü ile nafakalar ve tazminatların miktarı yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:
Toplanan delillerden, davacı kocanın terk (TMK md. 164), davalı kadının evlilik birliğinin temelinden sarsılması (TMK md. 166/1-2) hukuksal nedenlerine dayalı olarak açtıkları boşanma davalarının birleştirilerek yapılan yargılaması sonucu, her iki davanın reddine ilişkin karar 23.06.2006 tarihinde kesinleştiği ve bu tarihten sonra temyiz incelemesine konu davanın açıldığı 29.06.2009 tarihine kadar evlilik birliği yeniden kurulamamış, Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesindeki boşanma koşulları oluşmuş olduğundan; davalı kadının tüm, davacı kocanın ise aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde bulunmuştur.
Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesi uyarınca fiili ayrılık nedeniyle boşanma kararı verilebilmesi için, daha önce eşlerden biri tarafından açılmış ve retle sonuçlanıp kesinleşmiş bir boşanma davasının mevcudiyeti ile bu kesinleşme tarihinden itibaren en az üç yıl süreyle evlilik birliğinin yeniden kurulamamış olması gerekli ve yeterlidir. Fiili ayrılık nedenine dayalı bu boşanma davasında boşanma kararı için kusur araştırılması gerekmez. Kusur, boşanmanın eki olan nafaka ve tazminat taleplerinin değerlendirilmesinde bir unsur olarak araştırılması gerekir. Tarafların retle sonuçlanan önceki boşanma davalarında, taraflara yüklenebilecek bir kusurlu davranış belirlenmiş değildir. Yine, eylemli ayrılık döneminde de taraflara yüklenebilecek bir kusurlu davranışın varlığı iddia ve kanıtlanmamıştır. Davanın dayanağı olan önceki boşanma davasında her iki tarafın davası da mevcut olup; her ikisi de reddedilmiştir. Bu nedenle, boşanma sebebi yaratma bakımından da taraflardan sadece birine kusur yüklenemez. O halde, Türk Medeni Kanunu’nun 166/son maddesine dayalı bu davada, taraflara bir kusur yükleme imkanı yoktur ve boşanmaya yasal koşulların gerçekleşmiş olması nedeniyle karar verilmiştir. Boşanmanın eki olan maddi ve manevi tazminatlar ise kusurlu olan taraftan istenebilir (TMK md. 174/1-2). Yukarıda açıklandığı gibi, bu davada davacı kocaya yüklenebilecek bir kusur bulunmamaktadır. Gerçekleşen bu durumkarşısında, Türk Medeni Kanunu’nun 174/1-2. maddesindeki koşulları oluşmadığı halde; davalı kadının maddi ve manevi tazminat taleplerinin reddi yerine; yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi isabetsiz olmuş; bozmayı gerektirmiştir.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple davalı kadın yararına hükmedilen maddi ve manevi tazminatlara yönelik olarak (BOZULMASINA), bozma kapsamı dışında kalan temyize konu bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte açıklanan sebeple (ONANMASINA), istek halinde temyiz peşin harcını yatıran Erdoğan’a geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 26.04.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA DAVASINDA MAL KAÇIRMA
T.C.
YARGITAY
2.HUKUKDAİRESİ.2005/16726.2006/1095T. 7.2.2006
• MAL REJİMİ ( Mal Ayrılığı Rejimine Tabi 4721 S.K.’dan Önce Edinilmiş Mal – Davacının Davalıya Ait Kişisel Malın Edinilmesinda Ziynetlerini Bozdurarak ve Babasından Aldığı Parayı Koyarak Katkıda Bulunduğu İddiası/Aile Mahkemesinin İncelemesi Gereği )
• DEĞER ARTIŞ PAYI ( Mal Ayrılığı Rejimine Tabi 4721 S.K.’dan Önce Edinilmiş Taşınmaz – Katkıda Bulunan Eşin Tasfiye Sırasında Ortaya Çıkan Değer Artışı İçin Katkısı Oranında Alacak Hakkına Sahip Olacağı )
• KATKI PAYI ALACAĞI ( Mal Ayrılığı Rejimine Tabi 4721 S.K.’dan Önce Edinilmiş Taşınmaz – Katkıda Bulunan Eşin Tasfiye Sırasında Ortaya Çıkan Değer Artışı İçin Katkısı Oranında Alacak Hakkına Sahip Olacağı )
• GÖREVLİ MAHKEME ( Mal Ayrılığı Rejimine Tabi 4721 S.K.’dan Önce Edinilmiş Mal – Davacının Davalıya Ait Kişisel Malın Edinilmesinda Ziynetlerini Bozdurarak ve Babasından Aldığı Parayı Koyarak Katkıda Bulunduğu İddiası/Katkı Payı Alacağı )
4721/m.202,218,219,220/2,227/14722/m.10/1743/m.170
ÖZET : 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadarki dönemde geçerli rejim mal ayrılığıdır. ( 743 s. MK m. 170 ) Bu tarihten sonra ise, edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. ( TMK m. 202 )
Edinilmiş mallara katılma rejimi; edinilmiş mallar ( TMK m. 219 ) ile eşlerden her birinin kişisel mallarını ( TMK m. 220 ) kapsar. ( TMK m. 218 )
Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan malvarlığı değerleri o eşin kişisel malıdır. ( TMK m. 220/2 )
Eşlerden biri, diğerine ait malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun bir karşılık almaksızın katkıda bulunmuş ise, tasfiye sırasında bu malda ortaya çıkan değer artışı için katkısı oranında alacak hakkına sahip olur. ( TMK m. 227/1 )
Davacı, davalıya ait kişisel malın edinilmesi sırasında ziynetlerini bozdurarak ve babasından aldığı parayı koyarak katkıda bulunduğunu, katkısının, malın o tarihteki rayiç değerinin üçte biri oranında olduğunu ileri sürdüğüne göre, istek, Türk Medeni Kanununun 227. maddesine dayanmaktadır. Bu madde ise Aile Mahkemelerinin görevine girmektedir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
KARAR : Davacının; alımında katkıda bulunduğunu iddia ettiği taşınmaz, 06.08.1998 tarihinde koca tarafından üçüncü kişiden kooperatif üyeliği devralınmak suretiyle iktisap edilmiştir. Taraflar 31.10.1980′de evlenmişlerdir. Boşanma davası ise 14.09.2004 tarihinde açılmış olup devam etmektedir.
Türk Medeni Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce evlenmiş olan eşler arasında, bu tarihe kadar, tabi oldukları mal rejimi devam eder. Eşler, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak bir yıl içinde başka bir mal rejimi seçmedikleri takdirde, bu tarihten geçerli olmak üzere yasal mal rejimini seçmiş sayılırlar. ( 4722 sayılı Yürürlük Kanunu m. 10/1 ) Şu halde, evlenme tarihinden, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadarki dönemde geçerli rejim mal ayrılığıdır. ( 743 s. MK m. 170 ) Bu tarihten sonra ise, edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. ( TMK m. 202 )
Edinilmiş mallara katılma rejimi; edinilmiş mallar ( TMK m. 219 ) ile eşlerden her birinin kişisel mallarını ( TMK m. 220 ) kapsar. ( TMK m. 218 )
Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan malvarlığı değerleri o eşin kişisel malıdır. ( TMK m. 220/2 )
Eşlerden biri, diğerine ait malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun bir karşılık almaksızın katkıda bulunmuş ise, tasfiye sırasında bu malda ortaya çıkan değer artışı için katkısı oranında alacak hakkına sahip olur. ( TMK m. 227/1 )
Davacı, davalıya ait kişisel malın edinilmesi sırasında ziynetlerini bozdurarak ve babasından aldığı parayı koyarak katkıda bulunduğunu, katkısının, malın o tarihteki rayiç değerinin üçte biri oranında olduğunu ileri sürdüğüne göre, istek, Türk Medeni Kanununun 227. maddesine dayanmaktadır. Bu madde ise Aile Mahkemelerinin görevine girmektedir. O halde işin esasının incelenmesi gerekirken görevsizlik kararı verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Hükmün yukarıda gösterilen sebeple ( BOZULMASINA ), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 07.02.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA DAVASI ÇOCUK
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2010/10784
K. 2011/1432
T. 27.1.2011
• VELAYET (Kesinleşen Boşanma Kararı İle Babaya Verildiği – Davacı Annenin Talebi ve Babanın Kabulü Üzerine Anneye Verilemeyeceği/Velayetin Kamu Düzeni İle İlgili Olduğu)
• VELAYETİN KAMU DÜZENİ İLE İLGİLİ OLDUĞU (Kesinleşen Boşanma Kararı İle Babaya Verildiği – Davacı Annenin Talebi ve Babanın Kabulü Üzerine Anneye Verilemeyeceği)
• BOŞANMA KARARI İLE VELAYETİ BABAYA VERİLEN ÇOCUK (Davacı Annenin Talebi ve Babanın Kabulü Üzerine Anneye Verilemeyeceği/Velayetin Kamu Düzeni İle İlgili Olduğu)
4721/m. 182, 336
ÖZET : Müşterek çocukların velayeti kesinleşen boşanma kararı ile davalı babaya verilmiş, davacı anne velayetin babadan alınarak kendisine verilmesini istemiştir. Velayet kamu düzeni ile ilgili olup davalının kabulü sonuç doğurmaz.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Müşterek çocukların velayeti kesinleşen boşanma kararı ile davalı babaya verilmiş, davacı anne velayetin babadan alınarak kendisine verilmesini istemiştir. Velayet kamu düzeni ile ilgili olup davalının kabulü sonuç doğurmaz.
Tarafların delilleri sorulup, gösterdikleri takdirde toplanıp, gerektiğinde uzmanlardan rapor alınarak sonucu uyarınca velayet düzenlemesi gerekirken davalının kabul beyanı nazara alınarak ilk oturumda yazılı biçimde velayetin babadan alınarak davacıya takdirine karar verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 27.01.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA DAVASI TAZMİNAT
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2004/1141
K. 2004/2298
T. 26.2.2004
• BOŞANMANIN EKİ NİTELİĞİNDEKİ TAZMİNAT VE NAFAKA TALEPLERİ ( Duruşmaları Takip Etmeyen Eşin Bu Taleplerden Vazgeçmiş Sayılamayacağı )
• TAZMİNAT VE NAFAKA TALEPLERİ ( Boşanmanın Eki Niteliiğindeki – Duruşmaları Takip Etmeyen Eşin Bu Taleplerden Vazgeçmiş Sayılamayacağı )
• DURUŞMALARI TAKİP ETMEYEN EŞ ( Boşanmanın Eki Niteliğindeki Tazminat ve Nafaka Taleplerinden Vazgeçmiş Sayılmasına Karar Verilemeyeceği )
• YOKSULLUK NAFAKASI VE TAZMİNAT TALEBİ ( Boşanma Davasının Eki Olduğundan Davanın Her Aşamasında İleri Sürülebilmesi – Duruşmaları Takip Etmeyen Eşin Bu Taleplerinden Vazgeçmiş Sayılamayacağı )
4721/m.174,175
ÖZET avalının maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası istemleri boşanmanın eki niteliğindedir. Yargılama aşamasında boşanma ile ilgili hüküm kesinleşinceye kadar yazılı ve sözlü olarak her zaman istenebilir. Ayrıca harca da tabi değildir. Oturumların takip edilmemesi bunlardan vazgeçme anlamına gelmez. Bu istemlerle ilgili olumlu olumsuz bir karar verilmesi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle davalı vekilinin son oturuma katılmamış bulunmasına göre davalının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-Davalının maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası istemleri boşanmanın eki niteliğindedir. Yargılama aşamasında boşanma ile ilgili hüküm kesinleşinceye kadar yazılı ve sözlü olarak her zaman istenebilir. Ayrıca harca da tabi değildir. Oturumların takip edilmemesi bunlardan vazgeçme anlamına gelmez. Bu istemlerle ilgili olumlu olumsuz bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ : Hükmün 2. bentte gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, temyize konu diğer hususların 1. bentte gösterilen nedenle ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 26.02.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA DAVASI EDİNİLMİŞ MALLAR
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2005/12451
K. 2005/14803
T. 25.10.2005
• MAL REJİMİNİN SONA ERMESİ ( Kesinleşen Boşanma Davasının Açıldığı Tarihte Sona Ereceği – Mal Rejiminin Sona Ermesi Ve Tasfiye Halinde Her Eş Diğer Eşte Bulunan Mallarını Geri Alabileceği )
• MALLARIN İADESİ ( Eşler Arasındaki Yasal Mal Rejimi Kesinleşen Boşanma Davasının Açıldığı Tarihte Sona Ereceği – Mal Rejiminin Sona Ermesi Ve Tasfiye Halinde Her Eş Diğer Eşte Bulunan Mallarını Geri Alabileği
Katkı payının istenebilmesi için mal rejimin tasfiyesi,mal rejimin tasfiyesi için ise kanunun aradığı hallerin gerçekleşmesi gerekecektir.Ancak taraflar arasındaki talep sadece başka bir mal rejimine kanundaki gerekçelerle mal ayrılığına geçilmesi ve bu suretle oluşan katkı payının istenmesi ise tabikii boşanma ve bunun kesinleşmesi gündene gelmeyecektir.Ancak öncelikle mevcut mal rejiminin tasfiyesi ve bunun içinde de katkı payının değerlendirilmesi gerekecektir.

 
 
BOŞANMA DAVASI MAL PAYLAŞIMI
T.C.
YARGITAY
İkinci Hukuk Dairesi
2006/21592 E 2007/364 K
24.01.2007 tarih
• NİSBİ HARCA TABİ DAVA ( Davacı Kadının Dava Dilekçesinde Yer Alan Katılma Alacağına Yönelik İsteği Boşanmanın Eki Niteliğinde Olmadığı )
• BAŞVURMA HARCI ( Alındığı Görülmekle Nisbi Harcın İkmali İçin Davacıya Mehil Verilmesi Nisbi Harç Verildiği Takdirde Katılma Alacağına Yönelik Davanın Tefrik Edilmesi İle Boşanma Davası Sonucu Beklenmesi Gereği )
• KATILMA ALACAĞI TALEBİ ( Boşanmanın Eki Niteliğinde Olmayıp Nisbi Harca Tabi Olduğu ve Eşler Arasındaki Mal Rejiminin Sona Ermesine Bağlı Olarak İstenebileceği )
ALTINLARA YÖNELİK İSTEK ( Davalı Koca Tarafından Davacı Kadından Alındığı ve İade Edilmediğinden Kabulü Gereği )
ÖZET :
Davacı kadının dava dilekçesinde yer alan katılma alacağına yönelik ( TMK.m. 231 ) isteği boşanmanın eki niteliğinde olmayıp nisbi harca tabi olduğu ve eşler arasındaki mal rejiminin sona ermesine bağlı olarak istenebileceğinden başvurma harcının da alındığı görülmekle nisbi harcın ikmali için davacıya mehil verilmesi, nisbi harç verildiği takdirde katılma alacağına yönelik davanın tefrik edilmesi ile boşanma davası sonucu beklenerek olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesi gerektiğinin düşünülmemesi usul ve yasaya aykırıdır.
Davalı kocanın 3.12.2005 günlü dilekçesindeki beyanı ve dava dosyasında dinlenen tanıkların anlatımları ile tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde dava konusu altınları davalı koca tarafından davacı kadından alındığı ve iade edilmediği gerçekleşmiştir. Davacı kadının altınlara yönelik davasının kabulü gerekir.
DAVA :
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR :
1- Yapılan soruşturma, toplanan delillerle davalı kocanın davacı kadına fiziksel şiddet uyguladığı ve aşağıladığı anlaşılmaktadır.
Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır.
Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya ( TMK. md. 166/1 ) karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru bulunmamıştır.
2- Davacı kadının dava dilekçesinde yer alan katılma alacağına yönelik ( TMK.m. 231 ) isteği boşanmanın eki niteliğinde olmayıp nisbi harca tabi olduğu ve eşler arasındaki mal rejiminin sona ermesine bağlı olarak istenebileceğinden başvurma harcının da alındığı görülmekle nisbi harcın ikmali için davacıya mehil verilmesi, nisbi harç verildiği takdirde katılma alacağına yönelik davanın tefrik edilmesi ile boşanma davası sonucu beklenerek olumlu ya da olumsuz bir karar verilmesi gerektiğinin düşünülmemesi usul ve yasaya aykırıdır.
3- Davalı kocanın 3.12.2005 günlü dilekçesindeki beyanı ve dava dosyasında dinlenen tanıkların anlatımları ile tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde dava konusu altınları davalı koca tarafından davacı kadından alındığı ve iade edilmediği gerçekleşmiştir.
Davacı kadının altınlara yönelik davasının kabulü gerekirken reddine karar verilmesi doğru bulunmamıştır.
SONUÇ :
Temyiz edilen hükmün 1, 2. ve 3. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24.01.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA DAVASI MADDİ MANEVİ TAZMİNAT
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2004/6560
K. 2004/7448
T. 8.6.2004
• KATKI PAYI TALEBİ ( Boşanmanın Eki Niteliğindeki Türk Medeni Kanunun 174/1. Anlamında Maddi Tazminat Olmadığı – Başvurma Harcı Alındığı Halde Nisbi Harç Tamamlattırılmamasının Usul ve Yasaya Aykırı Olduğu )
• MADDİ TAZMİNAT ( Davacının İstemiş Olduğu Maddi Tazminat Araca Katkı Payı İstemine İlişkin Olması – Başvurma Harcı Alındığı Halde Nisbi Harç Tamamlattırılmamasının Usul ve Yasaya Aykırı Olduğu )
• NİSBİ HARÇ ( Davacının İstemiş Olduğu Maddi Tazminat Araca Katkı Payı İstemi – Başvurma Harcı Alındığı Halde Nisbi Harç Tamamlattırılmamasının Usul ve Yasaya Aykırı Olduğu )
4721/m.174/1
492/m.30,32
ÖZET : Davacının ( kadının ) istemiş olduğu maddi tazminat araca katkı payı istemine ilişkin olup boşanmanın eki niteliğindeki Türk Medeni Kanunun 174/1. anlamında maddi tazminat değildir. Başvurma harcı alındığı halde nisbi harç tamamlattırılmadan ( Harçlar Kanunu mad.30-32 ) yazılı şekilde maddi tazminatın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm tazminatlar ve vekalet ücreti yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : 1- Tarafların tesbit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına, paranın alım gücüne, kişilik haklarına, özellikle aile bütünlüğüne yapılan saldırının ağırlığına, manevi tazminat isteyenin boşanmaya yol açan olaylarda ağır ya da eşit kusurlu olmadığı anlaşılmasına nazaran kadın yararına hükmolunan manevi tazminat azdır.
Türk Medeni Kanununun 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi ile, Borçlar Kanununun 44. ve 49. maddeleri nazara alınarak daha uygun miktarda manevi tazminat ( TMK.174/2 ) takdiri gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.
2- Davacının ( kadının ) istemiş olduğu maddi tazminat araca katkı payı istemine ilişkin olup boşanmanın eki niteliğindeki Türk Medeni Kanunun 174/1. anlamında maddi tazminat değildir. Başvurma harcı alındığı halde nisbi harç tamamlattırılmadan ( Harçlar Kanunu mad.30-32 ) yazılı şekilde maddi tazminatın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
3- Davacı ( kocanın ) açmış olduğu boşanma davasının reddine karar verilmesine karşın kendini vekille temsil ettiren davalı ( kadın ) yararına Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince maktu vekalet ücreti takdir edilmemesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün 1, 2. ve 3. bentte gösterilen nedenlerle davacı-davalı kadın yararına BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08.06.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
VELAYET DAVASI
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2010/2-681
K. 2011/54
T. 9.2.2011
• VELAYETİN KALDIRILMASI ( Çocuğun Korunmasına İlişkin Diğer Önlemlerden Sonuç Alınamaz Ya da Bu Önlemlerin Yetersiz Olacağı Anlaşılırsa Kaldırılması İçin Koşullar )
• ÇOCUĞUN VELAYETİ ( Korunmasına İlişkin Diğer Önlemlerden Sonuç Alınamaz Ya da Bu Önlemlerin Yetersiz Olacağı Anlaşılırsa Kaldırılması İçin Koşullar )
4721/m. 348
ÖZET : Çocuğun korunmasına ilişkin diğer önlemlerden sonuç alınamaz ya da bu önlemlerin yetersiz olacağı anlaşılırsa ana ve babanın deneyimsizliği, hastalığı, özürlü olması, başka bir yerde bulunması veya benzeri sebeplerden biriyle velayet görevini gereği gibi yerine getirememesi, çocuğa yeterli ilgiyi göstermemesi veya ona karşı yükümlülüklerini ağır biçimde savsaklaması halinde velayetin kaldırılmasına karar verilir.
DAVA : Taraflar arasındaki “velayetin kaldırılması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Burdur Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 24.06.2009 gün ve 2009/31 E. 282 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 25.03.2010 gün ve 2009/15532-2010/5746 sayılı ilamı ile;
( … Çocuğun korunmasına ilişkin diğer önlemlerden sonuç alınamaz ya da bu önlemlerin yetersiz olacağı anlaşılırsa ana ve babanın deneyimsizliği, hastalığı, özürlü olması, başka bir yerde bulunması veya benzeri sebeplerden biriyle velayet görevini gereği gibi yerine getirememesi, çocuğa yeterli ilgiyi göstermemesi veya ona karşı yükümlülüklerini ağır biçimde savsaklaması halinde velayetin kaldırılmasına karar verilir. ( TMK. m. 348 )
Açıklanan koşulların gerçekleşmediği dosya kapsamı ile anlaşılmakla davanın reddi yerine yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır… ),
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, 09.02.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.
 


 
EVLİLİK BİRLİĞİNİN TEMELİNDEN SARSILMASI NEDENİYLE BOŞANMA DAVASI
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2011/10789
K. 2011/11466
T. 5.7.2011
• BOŞANMA ( Davacı-Karşı Davalı ( Koca )’nın Almanya’daki Evin Kilidini Değiştirerek Eşini Eve Kabul Etmediği ve “…Bıraksın Yakamı” Diyerek Birlikte Yaşamaktan Kaçındığı – Koca Tamamen Kusurlu Olup Dava Açmakta Haklı Olmadığı )
• KUSUR ( Boşanma – Davacı-Karşı Davalı ( Koca )’nın Almanya’daki Evin Kilidini Değiştirerek Eşini Eve Kabul Etmediği ve “…Bıraksın Yakamı” Diyerek Birlikte Yaşamaktan Kaçındığı/Koca Tamamen Kusurlu Olup Dava Açmakta Haklı Olmadığı )
• KOCANIN EVİN KİLİDİNİ DEĞİŞTİRMESİ ( Eşini Eve Kabul Etmediği ve “…Bıraksın Yakamı” Diyerek Birlikte Yaşamaktan Kaçındığı – Koca Tamamen Kusurlu Olup Boşanma Davası Açmakta Haklı Olmadığı )
4721/m.166,197
ÖZET : Koca tanıklarının, kadınla ilgili beyanları başkalarından duyduklarına dayanmakta olup, sabit kabul edilemez. Bu nedenle, davalı-karşı davacı ( kadın )’nın sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığına ilişkin bir delil bulunmadığı gibi, ihtar isteğinden sonra başkaca kusurlu bir davranışı da ispatlanamamıştır. Davacı-karşı davalı ( koca )’nın ise, Almanya’daki evin kilidini değiştirerek eşini eve kabul etmediği ve “… bıraksın yakamı …” diyerek birlikte yaşamaktan kaçındığı toplanan delillerle gerçekleşmiştir. Bu halde, koca tamamen kusurlu olup, dava açmakta haklı değildir. Öyleyse kocanın boşanma davasının reddine, kadının karşı boşanma davasının kabulüyle tarafların boşanmalarına karar verilmesi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarda tarih numarası gösterilen hüküm davalı-karşı davacı ( kadın ) tarafından dava ve karşılık dava yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Koca, eşinin ortak haneye dönmesi için 29.12.2003 tarihinde ihtar talebinde bulunmuş, bu ihtara dayanarak 12.5.2004 tarihinde açtığı “terk sebebine dayanan boşanma” davası ile bununla birleşen kadının 5.2.2004 tarihinde açtığı Türk Medeni Kanunu’nun 197/2. maddesine dayanan nafaka davası reddedilmiş, her iki karar da kanun yollarından geçerek kesinleşmiştir. Tarafların, sözü edilen bu davalardan sonra biraya gelmedikleri anlaşılmaktadır. Koca tanıklarının, kadınla ilgili beyanları başkalarından duyduklarına dayanmakta olup, sabit kabul edilemez. Bu nedenle, davalı-karşı davacı ( kadın )’nın sadakat yükümlülüğüne aykırı davrandığına ilişkin bir delil bulunmadığı gibi, ihtar isteğinden sonra başkaca kusurlu bir davranışı da ispatlanamamıştır. Davacı-karşı davalı ( koca )’nın ise, Almanya’daki evin kilidini değiştirerek eşini eve kabul etmediği ve “… bıraksın yakamı …” diyerek birlikte yaşamaktan kaçındığı toplanan delillerle gerçekleşmiştir. Bu halde, koca tamamen kusurlu olup, dava açmakta haklı değildir. Öyleyse kocanın boşanma davasının reddine, kadının karşı boşanma davasının kabulüyle tarafların boşanmalarına ( T.M.K. madde 166/1 ) karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükümün yukarda gösterilen sebeple her iki dava yönünden BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer yönlerin incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istenmesi halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 5.7.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
ŞİDDETLİ GEÇİMSİZLİK NEDENİYLE BOŞANMA DAVASI
HUKUK GENEL KURULU
E. 2005/2-752
K. 2006/30
T. 1.3.2006
• BOŞANMA DAVASI ( Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Nedenine Dayalı Aynı Maddi Olgular İleri Sürülmek Suretiyle Açılıp İspatlanamamış Olması Nedeniyle Reddedilen Önceki Davadan Sonra Taraflar Bir Araya Gelmediklerine Göre Taraflar Arasında Geçimsizlikten Söz Edilemeyeceği )
• EVLİLİKBİRLİĞİNİNTEMELİNDENSARSILMASI ( Aynı Maddi Olgular İleri Sürülmek Suretiyle Açılıp İspatlanamamış Olması Nedeniyle Reddedilen Önceki Davadan Sonra Taraflar Bir Araya Gelmediklerine Göre Taraflar Arasında Geçimsizlikten Söz Edilemeyeceği – Boşanma Davası )
• YETERSİZ GEREKÇE ( Boşanma – Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Nedenine Dayalı Aynı Maddi Olgular İleri Sürülmek Suretiyle Açılıp İspatlanamamış Olması Nedeniyle Reddedilen Önceki Davadan Sonra Taraflar Bir Araya Gelmediklerine Göre Taraflar Arasında Geçimsizlikten Söz Edilemeyeceği )
4721/m.166
ÖZET : Davacı tarafından evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayanılarak, aynı maddi olgular ileri sürülmek suretiyle açılıp, ispatlanamamış olması nedeniyle reddedilen önceki davadan sonra taraflar bir araya gelmediklerine göre, taraflar arasında geçimsizlikten söz edilmesi olanaklı değildir. Boşanma isteminin reddi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; K. 1. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 10. 12.2003 gün ve 371-462 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 22.9.2004 gün ve 8127-10439 sayılı ilamı ile;
( …Davacı tarafından aynı nedenlere dayanılarak açılıp red ile sonuçlanan önceki davadan sonra davalıdan kaynaklanan yeni bir olayın varlığı kanıtlanmadığı gibi, terk nedenine dayanılarak açılmış bir davada yoktur.
Türk Medeni Kanununun 166/1-2 maddesi uyarınca; Boşanma kararı verilebilmesi için evlilik birliğinin, ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsıldığının sabit olması gerekir. Oysa dinlenen davacının tanıklarının sözlerinin bir kısmı Türk Medeni Kanununun 166/1 maddesinde yer alan temelinden sarsılma durumunu kabule elverişli olmayan beyanlar olup, bir kısmı ise, sebep ve saiki açıklanmayan ve inandırıcı olmaktan uzak izahlardan ibarettir. Bu itibarla davanın reddi gerekirken delillerin takdirinde hataya düşülerek y.etersiz gerekçe ile boşanmaya karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır… ),
Gerekçesiyle bozularak dosya yerinde geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava, evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayalı boşanma istemine ilişkindir.
Davacı vekili; seksen yaşında ve kalp hastalığı bulunan müvekkilinin, 1988 yılında davalı ile evlendiğini, tarafların müşterek çocukları bulunmayıp her ikisinin de ikinci evliliği olduğunu; ancak, evliliğin devamı süresince müvekkiline özen, şefkat ve sevgi göstermeyen davalının, 1995 yılında müşterek haneyi terk ettiğini; bunun üzerine 1998 yılına kadar yalnızlığa dayanan müvekkilinin huzurevinde yaşamaya başladığını, davalının ise müvekkilini görmeye ancak para almak amacıyla huzurevine geldiğini, müvekkilinin yaşlılığından istifade ederek menfaat sağlamaya çalışan davalının bu davranışları nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını ileri sürerek, tarafların boşanmalarına karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili; müvekkilinin de katkısı bulunan bir daire ile davacının kendisine ait diğer taşınmazları ve bu arada birlikte oturdukları evi sattığını; taşınmazların bir kısmından elde ettiği para ile davacının, ilk evliliğinden olan oğluna üç tane ev satın aldığını ve kendi isteğiyle huzurevine gittiğini; davacının taşınmazları satmasına sesini çıkarmayan müvekkilinin, barınacak bir konutu bulunmaması nedeniyle çocuklarının yanına döndüğünü; müvekkili ile birlikte yaşamak isteyen davacı kocanın, yakınlarının baskısı nedeniyle bu isteğini açığa vuramadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkemenin, “davalının, yaşlı ve bakıma muhtaç hale gelen davacı kocaya karşı yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle davacının huzurevine yerleşmek zorunda kaldığı, bu itibarla taraflar arasında şiddetli geçimsizlik oluştuğu sonucuna varıldığı” gerekçesiyle “davanın kabulüne” dair verdiği karar, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Yerel Mahkeme, “davalının evlilik birliğinin gereklerini yerine getirmemek amacıyla müşterek konuttan ayrıldığı, bu nedenle davacının huzurevinde yaşamak zorunda bırakıldığı; diğer taraftan, davacı tarafça aynı nedenle açılıp reddedilen önceki davada, davacının 22.04.1996 feragat tarihinden itibaren üç yıllık fiili ayrılık süresi dolduğu halde tarafların bir araya gelmedikleri anlaşılmakla, her iki yönden boşanma kararı verilmesi gerektiği” gerekçesiyle direnme kararı vermiştir.
Uyuşmazlık; davacı tarafından aynı nedenlere dayanılarak açılıp red ile sonuçlanan önceki davadan sonra, davalıdan kaynaklanan yeni bir olayın varlığının kanıtlanıp kanıtlanamadığı noktasında toplanmaktadır.
Türk Medeni Kanunu’nun 166/1-2. maddesi uyarınca boşanma kararı verilebilmesi için evlilik birliğinin, ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsıldığının sabit olması gerekir.
Diğer taraftan, Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesi hükmü, tamamen kusurlu eşin de dava açabileceği ve yararına boşanma hükmü elde edebileceği biçiminde yorumlanmamalıdır. Esasen böyle bir düşünce, kimsenin kendi eylemine ve tamamen kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemeyeceği yönündeki temel hukuk ilkesine aykırı düşer.
Dosyadaki bilgi, belge ve tanık beyanlarına göre davacı koca, tarafların müşterek ikamet ettikleri evin de aralarında bulunduğu, kendi adına kayıtlı tüm taşınmazları satmış; bu nedenle müşterek haneden ayrılan davalı kadın aleyhine, 19.10.1995 ve 19.09.1996 tarihlerinde şiddetli geçimsizlik nedeniyle, 22.12.2000 tarihinde fiili ayrılık nedeniyle boşanma davaları açmış ve davalar reddedilerek kesinleşmiştir.
Davacı tarafından evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayanılarak, aynı maddi olgular ileri sürülmek suretiyle 19.9.1996 tarihinde açılıp, ispatlanamamış olması nedeniyle reddedilen önceki davadan sonra taraflar bir araya gelmediklerine göre, taraflar arasında geçimsizlikten söz edilmesi olanaklı değildir.
Her ne kadar davacının, bakıma muhtaç hale gelmesi nedeniyle davalı tarafından huzurevinde yaşamak zorunda bırakıldığı ileri sürülmüş ise de, davacının tüm malvarlığını elinden çıkardıktan sonra kendi isteğiyle huzurevine yerleştiği, davalının her hangi bir kusurunun bulunmadığı anlaşılmıştır.
Direnme gerekçesine gelince; davacı dava dilekçesinde evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayanarak, Türk Medeni Kanunu’nun 166/1-2. maddesi uyarınca boşanma kararı verilmesini istemiş; davacı vekili duruşmada, T.M.K’nun 166/son maddesinde öngörülen fiili ayrılık nedenine dayanmadıklarını açıkça ifade etmiştir. Görüldüğü üzere, fiili ayrılık nedeniyle açılmış bir dava bulunmadığı halde; Mahkemece yanlış temele dayalı olarak, aynı nedenle açılıp reddedilen önceki davadan sonra üç yıllık fiili ayrılık süresinin geçip geçmediği irdelenmiş ve yanılgılı gerekçeyle, bu yönden de boşanma kararı verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.
Yukarıda açıklanan olgular karşısında, evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayalı boşanma davasında, temelinden sarsılma durumunu kabule elverişli davalıdan kaynaklanan yeni bir olayın varlığının kanıtlanamadığı anlaşılmaktadır.
Hal böyle olunca; Yerel mahkemece, aynı yönlere işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyularak davanın reddine karar verilmesi gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayıHUMK. nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 01.03.2006 gününde oybirliği ile karar verildi.

 
 
BOŞANMA HALİNDE EŞLERİN ORTAK BANKA HESABININ DURUMU
T.C.
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ
E. 1998/9017
K. 1999/2308
T. 18.3.1999
• TESELSÜLLÜ ORTAK HESAP ( Hesap Sahiplerinden Her Birinin Tek Başına Dilediği Miktarda Para Çekme Yetkisi )
• BÖLÜNEBİLİR HESAP ( Hesap Sahiplerinin Eşit Oranda Pay Sahibi Olmaları )
• TEVDİ MAHALLİ TAYİNİ ( Taraflar Arasındaki Uyuşmazlık Sebebiyle Müşterek Hesaptaki Para )
• BANKA KAYITLARINDA TESELSÜL KAYDI BULUNMAMASI ( Müşterek Hesapta Hesap Sahiplerinin Tasarruf Şekli )
• MÜŞTEREK MEVDUAT HESABI ÜZERİNDE TASARRUF ŞEKLİ ( Banka Kayıtlarında Teselsül Kaydı Bulunmaması )
• TESELSÜL KAYDI BULUNMAYAN MÜŞTEREK MEVDUAT HESABI ( Hesap Sahiplerinin Müşterek Hesap Üzerinde Tasarruf Hakkı )
• MEVDUAT HESABININ TESPİTİ ( Birden Çok Kişinin Birlikte Açtırdığı Müşterek Hesap )
• BİRDEN ÇOK KİŞİNİN BİRLİKTE AÇTIRDIĞI MÜŞTEREK HESAP ( Hesap Sahiplerinden Her Birinin Tek Başına Para Çekme Yetkisinin Olmaması )
• MÜŞTEREK HESAP ( Birden Çok Kişinin Birlikte Açtırdığı ve Anlaşmaya Göre Her Birinin Veya Birlikte Para Çekme Yetkisinin Olduğu Hesaplar )
• TESELSÜL HESAP ( Müşterek Açılan Hesaptan Hesap Sahiplerinin Her Birinin Tek Başına Dilediği Miktarda Para Çekme Yetkisinin Olması )
• BÖLÜNEBİLİR HESAP ( Müşterek Hesap Bir Tasarruf Kaydını İçermiyorsa ve Hesap Açtıranlar Hesaptaki Parayı Tek Başlarına Kullanamamaları Durumu )
818/m.148
ÖZET : 1 ) Banka hesabı, teselsüllü ortak hesap değilse her iki hesap sahibi de bankadaki para üzerinde eşit hakka sahiptir.
2 ) Bankanın, hesap sahipleri arasındaki anlaşmazlık nedeniyle paranın en az yarısını hesap sahiplerine ödememesi doğru değildir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın Ankara Asliye 8. Ticaret Mahkemesince görülerek verilen 8.7.1998 tarih ve 751-669 sayılı kararın Yargıtay`ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dava dosyası için Tetkik Hakimi S.Ç. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Davacı vekili müvekkilinin, davalı bankanın Farabi Şubesindeki 2000357/4 nolu mevduat hesabına eşi davalının da dahil edilmesini istemiş, ise de, daha sonra boşanma davası açıldığını ve bu hesaba davalının hiçbir katkısının bulunmadığını, bankaya yapılan başvuruda iki tarafın muvafakatı olmadan hesaptan ödeme yapılamayacağının bildirildiğini ileri sürerek, mevduat hesabının müvekkiline ait olduğunun tesbiti ile hesap bakiyesinin ödenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı banka vekili, müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini savunarak davanın reddini istemiştir.
Diğer davalı vekili, mevduat hesabının müşterek hesap olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.
Mahkemece dosyadaki kanıtlar ve bilirkişi raporuna göre, davacının talimatı ile bankada açılan mevduat hesabının teselsüllü müşterek hesap haline gelmediği, zira her iki hesap sahibinin imzalarının alınmadığı, davalı bankanın da müteselsil hesap olmadığını bildirerek ödeme yapması gerekirken, yapmamakla muaraza yarattığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Kararı, davalılar temyiz etmişlerdir.
1- Davacı 24.10.1988 tarihinde davalı bankaya verdiği talimatta mevcut hesabından para aktarılarak kendisi ve o zaman ki eşi davalı F.S. adına yeni bir hesap açılmasını istemiş ve böylece dava konusu müşterek hesap ikisi adına açılmıştır. Davacı, davalı F.S. lehine böyle bir hukuki tasarrufta bulunduktan sonra, davalının hesaba hiçbir katkısının olmadığını iddia ederek bu tasarrufundan geri dönemez.
Müşterek hesaptaki dava konusu para üzerinde her iki hesap sahibinin de hakkı olmakla birlikte, hangi oranda pay sahibi oldukları üzerinde durmak gerekir.
Bankacılıkta birden çok kişinin birlikte açtırdığı ve anlaşmaya göre her birinin veya birlikte para çekme yetkisinin bulunduğu hesaplar müşterek hesaplardır. Hesap sahiplerinden her birinin tek başına dilediği miktarda para çekme yetkisi tanınmış ve bankanın bu yüzden sorumluluğunun doğmayacağı kabul edilmiş ise, ortada teselsüllü müşterek hesap var demektir. Uygulamada hesap cüzdanına ve hesap kartonuna hesabın teselsüllü olduğu yolunda kayıt yazılması yeterli görülmektedir. BK. md. 148 gereğince hesap sahipleri bankaya karşı müteselsil alacaklı durumundadır. Müşterek hesapların diğer bir türü de, hesap sahiplerinin müşterek imza ile para çekmeye yetkili oldukları hesaplardır. Böyle bir hesap tarzında alacaklılar tasarruf yetkilerini sınırlamış olurlar. Müşterek hesap bir tasarruf kaydını içermiyorsa ve hasap açtıranlar, hesaptaki parada tasarruf yetkisini birlikte veya münferiden kullanacaklarını belirtmeden hesap açtırmışlar ise, bu durumda bölünebilir hesaptan söz edilir ve somut olayın özelliklerine göre hesap sahiplerinin eşit oranda pay sahibi olduklarının kabulü gerekir ( Prof. Dr. Haluk Tandoğan, Müşterek Hesaplar- Ankara 1959, sh 6-7 ve Prof. Dr. Ünal Tekinalp, Banka Hukukunun Esasları, İstanbul 1988 Sh. 330-331 ).
Dava konusu somut olayda, davacının ortak hesap açılmasına ilişkin talimatında ve banka hesap kartonunda hesabın teselsüllü müşterek hesap olduğu yolunda bir kayıt bulunmadığından davalı F.S. ve davacının paranın tamamında tek başına tasarruf yetkilerinin bulunmadığı ve her iki hesap sahibinin hesaptaki parada eşit oranda ( yarı yarıya ) pay sahibi olduklarının kabulü ile mahkemece bu yönde karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
2- Davalı banka vekilinin temyizine gelince, bankadaki hesabın müşterek ( bölünebilir ) hesap olduğu gözetilerek hesaptaki paranın en azından yarısının hesap sahiplerine ödenmesi gerekirdi. Ancak, hesap sahipleri arasında uyuşmazlık çıkması üzerine bankanın, paranın tümü için mahkemeden tevdi mahalli tayini istemiş olması da nazara alındığında davalı bankaya husumet yöneltilmesi doğru olmadığından hükmün bu nedenle de bozulması gerekmiştir.
SONUÇ : Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle hükmün davalı F.S. lehine, 2. bentte yazılı nedenlerle davalı banka lehine BOZULMASINA, 18.3.1999 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY
11. HUKUK DAİRESİ
E. 2005/5813
K. 2005/8367
T. 20.9.2005
• TESELSÜLLÜ MÜŞTEREK HESAP ( Bankacılıkta Birden Fazla Kişi Birlikte Hesap Açtırır Ve Her Biri Tek Başına Hesaptan Para Çekme Yetkisine Sahip Olursa )
• BÖLÜNEBİLİR HESAP ( Müşterek Hesap Bir Tasarruf Kaydını İçermiyorsa Ve Hesap Açtıranlar Hesaptaki Paradan Tasarruf Yetkisini Birlikte Veya Tek Başına Kullanacaklarını Belirtmeden Hesap Açtırmışlar İse – Hesap Sahiplerinin Eşit Oranda Pay Sahibi Oldukları )
• MÜTESELSİL ALACAKLI ( Teselsüllü Müşterek Hesap Açılması Halinde Hesap Sahipleri Bankaya Karşı Oldukları )
• BANKA HESAP KARTONU ( Hesabın Teselsüllü Müşterek Hesap Olduğu Yolunda Bir Kayıt Bulunmaması Halinde Bölünebilir Müşterek Hesap Olduğundan Tüm Davacıların Paranın Tamamında Tek Başına Tasarruf Yetkisinin Bulunmadığı – Tüm Hesap Sahiplerinin Eşit Oranda Pay Sahibi Olduğu )
818/m.148
ÖZET : Bankacılıkta birden fazla kişi birlikte hesap açtırır ve her biri tek başına hesaptan para çekme yetkisine sahip olursa, bu hesaba teselsüllü müşterek hesap denir. Borçlar Kanunu’nun 148. maddesi gereği, hesap sahipleri bankaya karşı müteselsil alacaklı durumundadırlar. Banka, ortak hesap sahiplerinden birine ödemede bulunmakla diğer hesap sahiplerine de ödemede bulunmuş sayılır. Müşterek hesap, bir tasarruf kaydını içermiyorsa ve hesap açtıranlar, hesaptaki paradan tasarruf yetkisini birlikte veya tek başına kullanacaklarını belirtmeden hesap açtırmışlar ise bu durumda bölünebilir hesaptan söz edilir ve somut olayın özelliklerine göre hesap sahiplerinin eşit oranda pay sahibi olduklarının kabulü gerekir.
Somut olayda, banka hesap kartonunda ve davacıların murislerine verdikleri vekaletnamede, hesabın, teselsüllü müşterek hesap olduğu yolunda bir kayıt bulunmamaktadır. Bu nedenle, dava konusu hesap, teselsüllü değil, bölünebilir müşterek hesap olduğundan, tüm davacıların paranın tamamında tek başına tasarruf yetkisinin bulunmadığının ve tüm hesap sahiplerinin hesaptaki parada eşit oranda pay sahibi olduklarının kabulü gerekir.
DAVA : Taraflar arasında görülen davada ( Ankara Asliye Birinci Ticaret Mahkemesince ) verilen 20.2.2004 tarih ve 2001/896-2004/45 sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi duruşmalı olarak davacılar vekili tarafından istenmiş olmakla, tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Davacılar vekili, davalı bankanın Ankara Şubesi’nde müvekkiline ait mevduat hesabı bulunduğunu, daha önceden tanıdıkları şube müdürünün öneri ve telkinleri sonucu davacılar adına Hazine bonosu alınması amacıyla davacı Şemsettin’in boş bir kağıdı imzalayarak banka müdürüne verdiğini, Hazine bonosunun alınamadığını belirten şube müdürünün “”imzalı boş kağıdı yırttığını”" belirterek davacı Şemsettin önünde bu kağıtları attığını, daha sonra hesabını kontrol eden davacının, hesaptaki paralara 18.4.2001 tarihli mevduat rehni ile T… İnş. Taah. Ltd. Şti.’nin borçlarına mahsuben el konulduğunun öğrenildiğini, davalı bankanın hile ile elde olunan boş imzalı kağıdın usulsüz olarak mevduat rehnine dönüştürülmesiyle, davacıların hesabında bulunan 325.000.000.000.- TL.’ye dava dışı şirketin borçlarına mahsuben el konulduğunu, ayrıca mevduat rehninde sadece davacı Şemsettin imzası olup diğerlerinin imzası olmadığından geçerli olmadığını ileri sürerek şimdilik 325.000.000.000.- TL.’nin 18.4.2001 tarihinden itibaren %152 faiziyle birlikte, olmadığı takdirde hesabın müşterek hesap olduğu dikkate alınarak davacı Şemsettin dışında kalan diğer davacıların hisselerine düşen 260.000.000.000.- TL’nin 18.4.2001 tarihinden itibaren %152 faiziyle birlikte davalılardan tahsilini talep ve dava etmiştir.
Davalı TMSF vekili, aleyhinde açılan davalarda idari yargının görevli olduğunu, S… A.Ş.’nin halen tüzel kişiliği devam ettiğinden müvekkiline husumet yöneltilmeyeceğini savunarak, davanın reddini istemiştir.
Davalı S… A.Ş. vekili, davacılar adına açılan müşterek hesabın açılışında davacı Şemsettin tarafından imzalanan “”Cari Hesap ve Bankacılık Hizmetleri Genel Sözleşmesi’ne göre, hesap sahiplerinin her birinin tek başına tasarrufta bulunma yetkileri olduğunu, Şemsettin tarafından açtırılan müşterek hesabın teselsüllü müşterek hesap olup Şemsettin’in tek başına yaptığı tasarrufun yasal olduğunu belirterek, davanın reddini istemiştir. Mahkemece iddia, savunma, bilirkişi raporları ve dosya kapsamına göre, mevduat rehni verilmesiyle ilgili belgenin hile ile alındığı, üzerinin anlaşmaya aykırı doldurulduğu konusunda ve Şemsettin’in temyiz kudretinden yoksun olduğu konusunda herhangi bir delil elde edilemediği, dava konusu hesabın müşterek hesap olduğunda bir ihtilaf bulunmadığı, her ne kadar sözleşmede sadece Şemsettin’in imzası mevcut ise de aile reisi olan Şemsettin’in eşi ve çocuklarını da dahil ederek müşterek bir hesap açtığı, ancak eşi ve çocuklarının temsili için banka tarafından vekaletname istendiği ve vekaletnamenin de gönderildiği, bu durumda diğer davacıların, Şemsettin’in açmış olduğu hesap ile ilgili işlemlere icazet verdiklerini kabul etmek gerektiği, diğer davacıların müşterek imza ile paralarının çekilebileceği, ya da hesap üzerinde tasarruf edilebileceği konusunda bankaya herhangi bir talimat vermedikleri, bu durumda taraflardan her birinin hesapta tasarruf ederken payına göre kendi adına, payından fazlası için diğer hesap sahibinin vekili olarak hareket ettiğinin kabulünün zorunlu olduğu, davacılardan Şemsettin’in mevduat rehni verdiği ve sözleşmenin 1-5. maddesine göre de tek başına hareket etme imkanına sahip olmasına göre, davacıların davalılardan bir talepte bulunamayacağı, davalı TMSF’ye husumet yöneltilemeyeceği gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
Karar, davacılar vekilince temyiz edilmiştir.
1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve 18.4.2001 tarihli mevduat rehni belgesinin davacı ölü Şemsettin’in hile sonucu imzaladığı iddiasını kanıtlamaya elverişli delil bulunmadığının anlaşılmış olmasına göre, ölü Şemsettin’in payına isabet eden ve mirasçıları olan diğer davacılara intikal eden miktara ve davalı TMSF hakkındaki hükme ilişkin davacılar vekilinin temyiz itirazının reddi ile bu yöne ilişkin hükmün onanmasına karar vermek gerekmiştir.
2- Davacılar Yasemin, M. Hakan, Edibe ve Şehnaz’ın kendi payına ilişkin temyizine gelince; Şemsettin tarafından 14.3.2001 tarihinde Yasemin, M. Hakan, Şemsettin, Edibe ve Şehnaz adına hesap açılması istenilmiş ve böylece dava konusu müşterek hesap beş kişi adına açılmıştır.
Bankacılıkta birden fazla kişi birlikte hesap açtırır ve her biri tek başına hesaptan para çekme yetkisine sahip olursa, bu hesaba teselsüllü ortak hesap ( müşterek hesap ) denir ve BK’nın 148. maddesi gereğince hesap sahipleri bankaya karşı müteselsil alacaklı durumunda olur. Banka, ortak hesap sahiplerinden birine ödemede bulunma ile, diğer hesap sahibine de ödemede bulunmuş sayılır. Uygulamada hesap cüzdanına ve hesap kartonuna hesabın teselsüllü olduğu yolunda kayıt yazılması yeterli görülmektedir. BK’nın 148. maddesi gereğince hesap sahipleri bankaya karşı müteselsil alacaklı durumundadır. Müşterek hesapların diğer bir türü de, hesap sahiplerinin müşterek imza ile para çekmeye yetkili oldukları hesaplardır. Böyle bir hesap tarzında alacaklılar tasarruf yetkilerini sınırlamış olurlar. Müşterek hesap, bir tasarruf kaydını içermiyorsa ve hesap açtıranlar, hesaptaki paradan tasarruf yetkisini birlikte veya münferiden kullanacaklarını belirtmeden hesap açtırmışlar ise, bu durumda bölünebilir hesaptan söz edilir ve somut olayın özelliklerine göre hesap sahiplerinin eşit oranda pay sahibi olduklarının kabulü gerekir. ( Prof. Dr. Seza Reisoğlu, Bankalar Kanunu Şerhi, Ankara, 2002, sh. 384-386 ve Prof. Dr. Ünal Tekinalp, Banka Hukukunun Esasları, İstanbul, 1988, sh. 330-331 ).
Dava konusu somut olayda, banka hesap kartonunda ve davacılar Yasemin, M. Hakan, Edibe ve Şehnaz tarafından davacı Şemsettin’e verdikleri 13.3.2001 tarihli vekaletnamede, hesabın, teselsüllü müşterek hesap olduğu yolunda bir kayıt bulunmamaktadır. Cari Hesap ve Bankacılık Hizmetleri Genel Sözleşmesi de sadece Şemsettin tarafından imzalanmış olup diğer davacılar tarafından imzalanmadığı gibi, onlar adına vekaleten imzalandığına dair bir kayıt da bulunmamaktadır. Bu durumda dava konusu hesap, teselsüllü müşterek hesap olmayıp bölünebilir müşterek hesap olduğundan, davacı Şemsettin ve diğer davacıların paranın tamamında tek başına tasarruf yetkisi bulunmadığı ve tüm hesap sahiplerinin hesaptaki parada eşit oranda pay sahibi olduklarının kabulü gerekir.
Davacılar Yasemin, M. Hakan, Edibe ve Şehnaz tarafından Şemsettin’e verilen 13.3.2001 tarihli vekaletnamede kazandırıcı işlemler için yetki verilmiş olup hesabın rehnedilmesi konusunda bir yetki verilmemiştir. Tüm davacılar adına açılan müşterek hesaptaki paranın tamamı üzerinde Şemsettin’in tasarruf yetkisi bulunmadığı, davacılar Yasemin, M. Hakan, Edibe ve Şehnaz’ın payına isabet eden kısma ilişkin “mevduat rehni” belgesinin geçersiz olduğunun kabulü ile, davacılar Yasemin, M. Hakan, Edibe ve Şehnaz’ın payına isabet eden miktar yönünden adı geçen davacıların talepte bulunabileceğinin kabulü ile sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle tüm davacılar yönünden davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir.
SONUÇ : Yukarıda ( 1 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davacı Şemsettin’in payına isabet eden ve ölümü ile mirasçılarına intikal eden paya ilişkin dava ve davalı TMSF hakkındaki dava hakkında verilen mahkeme kararının ONANMASINA, ( 2 ) numaralı bette açıklanan nedenlerle davacılar Yasemin, M. Hakan, Edibe ve Şehnaz payına isabet eden kısma ilişkin hükmün adı geçen davacılar yararına BOZULMASINA, takdir edilen 400.000.- YTL duruşma vekillik ücretinin davalılardan alınarak davacılara verilmesine, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 20.9.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
 


 
BOŞANMADA KARŞILIK DAVA
Boşanmada karşılık dava dava dilekçesinin tebliğinden itibaren 2 hafta içinde açılmalıdır.
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 1999/5782
K. 1999/7763
T. 2.7.1999
• KARARIN YOK HÜKMÜNDE OLMASI ( Boşanma )
• KARŞILIK DAVANIN ŞARTLARI ( Boşanma )
• BOŞANMA ( Karşılık davanın şartları )
• YOK HÜKMÜNDE MAHKEME KARARI
ÖZET : Usulen açılmış karşılık dava olmadığı halde, karşılık dava varmış gibi boşanmaya ve sair isteklerin hükme bağlanmasına karar verilmesi yok hükmünde bir kararı ifade eder. Bu konu açıkca temyize getirilmemiş olsa bile kanuna açık muhalefet oluşturduğundan bozma sebebi olur.
DAVA VE KARAR: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm maddi – manevi tazminat faiz ve nafaka yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ KARARI:
Kocanın boşanma isteği üzerine, kocanın davası red edilmiş, fakat kadının karşılık davası varmış gibi boşanmaya, tarafların ortak olduğu ileri sürülen araç bedelinin yarısının ödetilmesine, sair taleplerin reddine karar verilmiştir.
Davalı karşılık davasını, cevap süresi içerisinde ( HUMK.m.195 ) açması gerekmektedir. ( HUMK.m.203 ) iki taraftan birinin talebi olmadan hakim bir davayı tetkik edip hal yolunada gidemez. ( HUMK.m.72 )
Davalı kadın, 26.8.1998’de cevaplarını vermiş, bu dilekçesinde davacıdan karşılık dava niteliğinde istekte bulunmamıştır. Daha sonraki 24.12.1998 tarihli layihada harç ödemeden isteklerini sıralamış olması karşılık dava sonucu doğurmaz. Dava olmadığına göre verilen karar yok hükmündedir. Taraflarca temyiz edilmemiş olsa bile yasaya açık muhalefetin bulunması hallerinde hükmün boşanma yönünde bozulması imkanı dahilindedir. ( HUMK.m.439/2 ) Açıklanan sebeplerle; davalı tarafından açılmış bir dava olmadığı halde, yazılı şekilde boşanmaya ve araç bedeline hükmedilmesi Usul ve Yasa’ya aykırıdır.
SONUÇ: Temyiz edilen hükmün gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre de diğer yönlerin incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2004/1141
K. 2004/2298
T. 26.2.2004
• BOŞANMANIN EKİ NİTELİĞİNDEKİ TAZMİNAT VE NAFAKA TALEPLERİ ( Duruşmaları Takip Etmeyen Eşin Bu Taleplerden Vazgeçmiş Sayılamayacağı )
• TAZMİNAT VE NAFAKA TALEPLERİ ( Boşanmanın Eki Niteliiğindeki – Duruşmaları Takip Etmeyen Eşin Bu Taleplerden Vazgeçmiş Sayılamayacağı )
• DURUŞMALARI TAKİP ETMEYEN EŞ ( Boşanmanın Eki Niteliğindeki Tazminat ve Nafaka Taleplerinden Vazgeçmiş Sayılmasına Karar Verilemeyeceği )
• YOKSULLUK NAFAKASI VE TAZMİNAT TALEBİ ( Boşanma Davasının Eki Olduğundan Davanın Her Aşamasında İleri Sürülebilmesi – Duruşmaları Takip Etmeyen Eşin Bu Taleplerinden Vazgeçmiş Sayılamayacağı )
4721/m.174,175
ÖZET davalının maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası istemleri boşanmanın eki niteliğindedir. Yargılama aşamasında boşanma ile ilgili hüküm kesinleşinceye kadar yazılı ve sözlü olarak her zaman istenebilir. Ayrıca harca da tabi değildir. Oturumların takip edilmemesi bunlardan vazgeçme anlamına gelmez. Bu istemlerle ilgili olumlu olumsuz bir karar verilmesi gerekir.

 
 
ÇEKİŞMELİ BOŞANMA DAVASI ANLAŞMALI BOŞANMA DAVASI OLARAK DEVAM EDEBİLİR Mİ?
Eşlerin dava sırasında anlaşmaları durumunda gerçekleşmesi mümkündür. Tabi eşler 1 yıllık evlilik süresini doldurmuşsa
.MK 166/2:Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu halde boşanma kararı verilebilmesi için, hakimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır. Hakim, tarafların ve çocukların menfaatlerini göz önünde tutarak bu anlaşmada gerekli gördüğü değişiklikleri yapabilir. Bu değişikliklerin taraflarca da kabulü halinde boşanmaya hükmolunur. Bu halde tarafların ikrarlarının hakimi bağlamayacağı hükmü uygulanmaz.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2008/19546
K. 2010/1158
T. 21.1.2010
• BOŞANMA ( Kanunda Öngörülen Evliliğin En Az Bir Yıl Sürme Şartı Gerçekleşmeden Tarafların Kabulüne Dayanarak Boşanmaya Karar Verilmesinin Usul ve Yasaya Aykırılığı )
• EVLİLİĞİN TEMELİNDEN SARSILMASI ( Evlilik En Az Bir Yıl Sürmüş İse Eşlerin Birlikte Başvurması Ya da Bir Eşin Diğerinin Davasını Kabul Etmesi Halinde Koşulun Gerçekleşmiş Sayılacağı )
• ANLAŞMALI BOŞANMA ( Kanunda Öngörülen Evliliğin En Az Bir Yıl Sürme Şartı Gerçekleşmeden Tarafların Anlaşmalarına Dayanarak Boşanmaya Karar Verilemeyeceği )
4721/m. 166
ÖZET : Tarafların evlendikleri ve davanın açıldığı tarihte henüz bir yıllık sürenin dolmadığı anlaşılmıştır.
Mahkemece, tarafların gösterdikleri delillerin toplanarak, Medeni Kanunun 166/1-2. maddesindeki şartların oluşup oluşmadığı araştırılıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir. Medeni Kanunun 166/3.maddesinde öngörülen bir yıllık süre şartı gerçekleşmeden tarafların anlaşmalarına dayanarak boşanmaya karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 166. maddesinin 3. fıkrası gereğince, boşanma kararı verilebilmesi için evliliğin en az bir yıl sürmüş olması ve eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin, diğerinin davasını kabul etmiş olması gerekir. Bu halde dahi boşanma kararı verilebilmesi için, hakimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır.
İncelenen dosyada, tarafların boşanma hususunda anlaştıkları görülmektedir.
Dosyada mevcut nüfus kaydından, tarafların 12/3/2008 tarihinde evlendikleri anlaşılmış olup, dava tarihine göre henüz bir yıllık yasal süre dolmamıştır. Bu durumda Türk Medeni Kanununun 166. maddesinin üçüncü fıkrasında öngörülen bir yıllık süre şartının gerçekleşmemiş olması nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.
SONUÇ : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, 21.01.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
Esas : 2008/1912
Karar : 2009/4076
Tarih : 09.03.2009
o BOŞANMA
o TARAFLARIN BİZZAT DİNLENMESİ GEREĞİ
o EVLİLİK BİRLİĞİNİN TEMELİNDEN SARSILMASI
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
Davacı vekilinin davalı aleyhine 9/8/2002 tarihinde açtığı şiddetli geçimsizlik nedeniyle boşanma davasında, tarafların boşanma ve diğer hususlarda anlaştıklarına ilişkin taraf vekillerinin duruşmadaki beyanları doğrultusunda davanın kabulüne karar verildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.
4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi hükmüne göre, en az bir yıl sürmüş evliliklerde eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu halde dahi boşanma kararı verilebilmesi için, hakimin bizzat tarafları dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması gerekmektedir.
Taraflar hazır bulunup, bizzat anlaştıklarını açıklamaz veya hakim tarafların anlaşmalarını uygun bulmaz ise, taraflardan delilleri sorulup, toplanması sonucunda evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olup olmadığının anılan Kanunun 184. maddesi çerçevesinde takdiri gerekirken, davacı ve davalı asil dinlenilmeksizin taraf vekillerinin beyanları ile boşanma hükmü kurulmuş olması usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, 09.03.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
FİİLİ AYRILIK SEBEBİ İLE AÇILAN BOŞANMA DAVASINDA MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT
Fiili ayrılık nedeniyle boşanma davası
YARGITAY 2.HUKUK DAİRESİ
Tarih: 23.6.2003 Esas: 2003/8470 Karar: 2003/9338
TMK.`nın 166/son Maddesine Dayanan Boşanma Davalarında 3 Yıl Biraraya Gelinmemişse Kusur Durumu Dikkate Alınmaksızın Boşanmaya Karar Verilmelidir
Özet:Türk Medeni Kanununun 166/son maddesine dayalı boşanma davalarında, boşanma davasının reddinden sonra eşler 3 yıl bir araya gelmemişlerse boşanmaya karar verilmesi gerekir. Boşanmanın ferileri ile ilgili olan kusur durumu dikkate alınarak redde karar verilmesi hatalıdır.
- 4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m.166
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
Dava, Türk Medeni Kanununun 166/son maddesine dayanan boşanma davası olup, tarafların red ile sonuçlanan ilk davadan sonra 3 yıl biraraya gelmedikleri toplanan delillerle sabittir. Gerçekleşen bu durum karşısında boşanmaya karar verilmesi gerekirken, boşanmanın fer`ileri ile ilgili olan kusur durumunun nazara alınarak davanın red edilmesi doğru değildir.
SONUÇ: Temyize konu kararın gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, oybirliğiyle karar verildi. 23.6.2003.
YARGITAY 2.HUKUK DAİRESİ
Tarih: 27.4.1998 Esas: 1998/3787 Karar: 1998/4945
Boşanma Davası Açan ve Davası Reddedilen Kişinin Fiili Ayrılık Nedeniyle Açtığı Davadaki Kusur Durumu Maddi Tazminat
Özet:Boşanma davası açan ve açtığı davası reddedilen kişi başkaca bir olay ortaya koyup ispat etmedikçe fiili ayrılık davasını açan kişi de olsa tamamen kusurludur. Boşanma yüzünden mevcut ve hatta muntazar menfaatleri haleldar olan kabahatsiz eş, kabahatli eşten maddi tazminat isteyebilir. Dosyada toplanan delillerden boşanmaya sebep olan olaylarda kadının hiçbir kusuru olmadığı anlaşılmaktadır. Boşanma sonucu kadın, en azından eşinin desteğini yitirmiştir. Tarafların sosyal ve ekonomik durumları ile hakkaniyet ilkesi dikkate alınarak, kadın lehine uygun miktarda maddi tazminata hükmedilmesi gerekir. Bu yönün dikkate alınmadan karar tesisi bozma nedenidir.
Eğer kusurlu ya da kusuru fazla olan eş dava açarsa, davalı eşin açılan boşanma davasına itiraz hakkı vardır (MK mad.134/2). Bilindiği gibi Medeni Kanun`un 134. maddesindeki 3444 sayılı kanunla yapılan değişiklikten önce boşanma davaları toplumda acı yara açan bir duruma neden olmuştur. Bu olumsuzluğu ortadan kaldırmak için 3444 sayılı kanunla 134. maddedeki değişiklik getirilmiştir. Medeni Kanun`un 134/4. maddeye göre boşanma sebebinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu davanın kesinleştiği tarihten itibaren üç yıl geçmesi halinde her ne sebeple olursa olsun, müşterek hayat yeniden kurulmamışsa, eşlerden birinin talebi üzerine boşanmaya karar verilir hükmü konmuştur

 
 
BOŞANMA DAVASINDA MAL PAYLAŞIMI/KATKI PAYI
“Mal rejimi, eşlerden birinin ölümü veya başka bir mal rejiminin kabulüyle sona erer.
Mahkemece evliliğin iptal veya boşanma sebebiyle sona erdirilmesine veya mal ayrılığına geçilmesine karar verilmesi hallerinde, mal rejimi dava tarihinden geçerli olmak üzere sona erer.”
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2005/13-289
K. 2005/306
T. 4.5.2005
• ALACAK DAVASI ( Davacı Eşin Adına Kayıtlı ve 3. Kişiye Sattığı Kooperatif Hissesinin Davalıca Tapusunun İptal Edilerek Adına Tescil Edildiği – Taraflar Arasında Akdi Bir İlişki Kurulduğu/Katkılarını Birbirlerine Bağışlamış Olmadıkları )
• EŞLERİN TAŞINMAZ EDİNMELERİ ( Aralarında Mal Ayrılığı Rejimi Bulunan – Bu Rejimin Aralarında Borçlar Kanunu Kapsamında Akdi İlişki Kurulmasına Engel Olmadığı/Kendilerine ve Çocuklarına Daha İyi Bir Gelecek Hazırlama Amacı )
• AKDE AYKIRILIK ( Eşlerin Taşınmaz Edinmeleri/Davacının Adına Kayıtlı ve 3. Kişiye Sattığı Kooperatif Hissesinin Davalıca Tapusunun İptal Edilerek Adına Tescil Edildiği – Haksız Fiilden Kaynaklanan Sorumluluk Hükümlerinin Kıyas Suretiyle Uygulanacağı )
• HAKSIZ FİİLDEN KAYNAKLANAN SORUMLULUK HÜKÜMLERİ ( Akde Aykırı Davranılması Halinde Kıyas Suretiyle Uygulanacağı – Davacı Eşin Adına Kayıtlı ve 3. Kişiye Sattığı Kooperatif Hissesinin Davalıca Tapusunun İptal Edilerek Adına Tescil Edildiği/Alacak Davası )
4721/m. 706
743/m. 634
1086/m. 293
818/m. 244/2
ÖZET : Davacı kendi adına kayıtlı olan ve üçüncü kişiye satmış olduğu kooperatif hissesinin davalı tarafından açılan dava sonunda üçüncü kişi adına olan tapusunun iptal edilerek davalı adına tescil edildiğini, bu nedenle alıcıdan aldığı satım bedelini iade etmek zorunda kaldığını, oysa kooperatif hissesine ilişkin tüm ödemeleri kendisinin yaptığını, davalının hiçbir katkısı olmadığını ileri sürerek kooperatif hissesinin dava tarihindeki rayiç bedelinden şimdilik 10.000.000.000 TL.nin ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Taraflar, kendilerine ve çocuklarına daha iyi bir gelecek hazırlama bakımından aralarında akdi bir ilişki kurmuşlardır. Taşınmazın edinme sebebi budur. Eşler katkılarını birbirlerine bağışlamış değillerdir.
Haksız fiilden kaynaklanan sorumluluk hükümleri kıyas suretiyle akde aykırı davranılması halinde de uygulanacaktır. Bu da alacaklının olumlu ( müspet ) ve olumsuz ( menfi ) zararını içerir.
Mahkemece yapılacak iş, davacı ve davalının taşınmazdaki katkı oranını tespit etmek, dava tarihindeki değerleri bulmak, belirlenen oran kadar talebi de gözönünde tutarak karar vermekten ibarettir.
DAVA : Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Balıkesir Asliye 2. Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 7.7.2003 gün ve 274-499 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 10.5.2004 gün ve 170266929 sayılı ilamı ile;
( … Davacı kendi adına kayıtlı olan ve üçüncü kişiye satmış olduğu kooperatif hissesinin davalı tarafından açılan dava sonunda üçüncü kişi adına olan tapusunun iptal edilerek davalı adına tescil edildiğini, bu nedenle alıcıdan aldığı satım bedelini iade etmek zorunda kaldığını, oysa kooperatif hissesine ilişkin tüm ödemeleri kendisinin yaptığını, davalının hiçbir katkısı olmadığını ileri sürerek kooperatif hissesinin dava tarihindeki rayiç bedelinden şimdilik 10.000.000.000 TL.nin ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Davalı, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, tüm ödemelerin davacı tarafından yapıldığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Davalının hissedar olduğu kooperatife ilişkin aidatların davacı tarafından ödendiği, davalı adına olan kooperatif hissesinin bilahare davacı kocaya geçtiği ve onun tarafından üçüncü kişiye satıldığı ancak E. O. tarafından, eşi H. O. ‘nün başkanı olduğu kooperatife ve hisseyi satın alan üçüncü kişiye karşı açılan Burhaniye Asliye Hukuk Mahkemesinin 1997/68 Esas, 1999/219 Karar sayılı dava sonunda, hisse devrinin Kooperatifler Kanununun 19. maddesine aykırı olması nedeniyle geçerli olmadığı, bu nedenle üçüncü kişiye satışın da geçerli olmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne, davacı E. O. ‘nün kooperatif üyesi olduğunun tespitine, üçüncü kişi adına kayıtlı olan tapunun iptali ile davacı adına tesciline karar verildiği, kararın 21.9.2000 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır. Kooperatif üyesi davalı olduğuna göre, davacı tarafından davalı adına verilen aidat ödemelerinin davalıya hibe olarak yapıldığının kabulü gerekir. Borçlar Kanununun 244/2. maddesine göre de bağışlamadan dönmenin şartları oluşmadığına göre davanın bu nedenle reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir… )
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Davacının İsteminin Özeti: Davacı vekili, tarafların boşandıklarını, birlikte yaşadıkları dönemde davalı E. ‘nin ilk birkaç yıl çalıştığını, daha sonra işinden ayrıldığını, ev kadını olarak yaşantısını devam ettirirken tüm masraflarının davacı tarafından karşılandığını, isteğe bağlı SSK primleri ödenmek suretiyle emekliliğe hak kazandığını, miras bırakanından kalan Manisa’daki taşınmazının satışı sonucu elde edilen para ile Balıkesir’de davalı E. üzerine bir daire alındığını; dava konusu Burhaniye İlçesi, Üren Mahallesi, Kumtepe Mevkiinde kain 652 Ada, 1 parselde kayıtlı 12/576 arsa paylı, C blok, 3 no’lu bağımsız bölümün, kooperatif yoluyla iktisabına ilişkin tüm maddi yükümlülüklerin davacı tarafından yerine getirildiğini, tapunun davalı adına oluştuğunu ileri sürerek taşınmazın dava tarihindeki değerinin, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak kaydıyla 10.000.000.000 TL.nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalının Cevabının Özeti: Davalı, davacı tarafın iddialarını Burhaniye Asliye Hukuk Mahkemesinin 1997/68 E., 1999/210 sayılı dava dosyasında ileri sürdüğünü, mahkemece itibar edilmeyerek kooperatif hissesinin kendisi adına tesciline karar verildiğini, evliliğinin ilk yıllarında çalıştığını; ayrıca, babasının ev almaları için para verdiğini, aldığı para ve önceki birikimleriyle taşınmaza malik olduğunu; davacının gelirinin hem evi geçindirmeye hem de aidatları ödemeye yetmeyeceğini, davanın reddini savunmuştur.
Yerel Mahkemenin Kararının Özeti: Yerel mahkemece, kooperatif aidatlarının davacı tarafından ödendiği, davalı tarafından herhangi bir ödeme yapılmadığı, gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Temyiz Evresi, Bozma ve Direnme: Yerel mahkemece, davanın kabulüne ilişkin olarak kurulan hüküm Özel Dairece, yukarda yazılı gerekçeyle bozulmuştur.
Mahkemece öncelikle, direnmeye esas kararın kesinleşmesinden sonra temyiz edildiği, temyiz süresinin geçtiği; ayrıca, aidatların davalıya bağışlandığı hususunda davalının savunması bulunmadığı, dosyadaki bilgi ve belgelere göre, böyle bir sonuca ulaşılamayacağı sonucuna varılarak davanın kabulü yönünde direnme hükmü kurulmuştur.
Ön Sorun: Hukuk Genel Kurulu’ndaki görüşmeler sırasında öncelikle, direnmeye esas ilk kararın davalı yana usulüne uygun tebliğ edilip edilmediğinin, ön sorun olarak tartışılmasına gerek görülmüştür.
Tebligat Kanunu’nun 21. maddesi kendisine tebligat yapılacak kimse veya yukarıdaki maddeler mucibince tebligat yapılabilecek kimselerden hiçbiri gösterilen adreste bulunmaz veya tebellüğden imtina ederse. tebliğ memuru tebliğ olunacak evrakı, o yerin muhtar veya ihtiyar heyeti azasından birine veyahut zabıta amir ve memurlarına imza mukabilinde teslim eder ve tesellüm edenin adresini ihtiva eden ihbarnameyi gösterilen adresteki binanın kapısına yapıştırmakla beraber, adreste bulunmama halinde tebliğ olunacak şahsa keyfiyetin haber verilmesini de mümkün oldukça en yakın komşularından birine. varsa yönetici veya kapıcıya da bildirilir. İhbarnamenin kapıya yapıştırıldığı tarih, tebliğ tarihi sayılır.
( 7201 Madde 21-Ek fıkra: 19.3.2003-4829/5 md. ) Muhtar İhtiyar heyeti azaları zabıta amir ve memurları, yukarıdaki fıkra uyarınca, kendilerine teslim edilen evrakı kabule mecburdurlar…”
Tebligat Tüzüğü’nün 28. maddesi ise Muhatap veya muhatap adına tebliğ yapılabilecek olanlardan hiç biri gösterilen adreste bulunmazsa, tebliğ memurunun adreste bulunmama sebebini bilmesi muhtemel komşu, yönetici, kapıcı, muhtar, ihtiyar kurulu veya meclis üyeleri, zabıta amir ve memurlarından tahkik ederek beyanlarını tebliğ tutanağına yazıp altını imzalatması, imzadan çekinmeleri halinde bu durumu yazarak imzalaması gerekir…” hükmünü içermektedir.
Yerel mahkemece, direnmeye esas olarak verilen ilk kararın tebligat çıkarılan adresten davalının ayrılması nedeniyle, muhtardan alınan yeni adrese, Tebligat Kanunu’nun 21. maddesi uyarınca tebliğ edildiği; tebligatın arkasına “muhatabın tevziat saatlerinde bulunmaması sebebiyle tebligat ilgili mahalle muhtarlığına imza mukabili teslim edildi. Keyfiyet bildirilen ihbarname adresinin kapısına asıldı. Durumu muhataba haber vermesi için en yakın komşusu K. A. ya haber bırakıldı… açıklamasının yazıldığı anlaşılmaktadır.
Bu durumda Tebligat Kanunu’nun 21. maddesine göre tebligat yapılmakla birlikte; tebligata, Tebligat Tüzüğünün 28. maddesi uyarınca yakın komşu K. A.’nın imzasının alınmadığı görülmüş, anılan nedenle tebligatın usulüne uygun olmadığı, davalının temyiz isteminin süresinde olduğu sonucuna varılarak işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
Gerekçe: Dosyadaki bilgi ve belgelere göre, davalının üyesi olduğu kooperatife ilişkin aidatların davacı tarafından ödendiği, davalı adına olan kooperatif hissesinin daha sonra davacı kocaya geçtiği ve onun tarafından üçüncü kişiye satıldığı;
Ne var ki davalı E. tarafından eşi H. Ö. ‘nün başkanı olduğu kooperatife ve hisseyi satın alan üçüncü kişiye karşı açılan Burhaniye Asliye Hukuk Mahkemesinin 1997/68 E., 1999/219 karar sayılı dava dosyasında, hisse devrinin Kooperatifler Kanunu’nun 19. maddesine uygun olmaması nedeniyle geçerli olmadığı, üçüncü kişiye satışın da geçerli olmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne; E. O.’nün kooperatif üyesi olduğunun tespitine, üçüncü kişi adına kayıtlı olan tapunun iptali ile davacı adına tesciline karar verildiği ve kararın Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 9.12.1999 tarih,1999/8269 E., 10097 K. sayılı ilamıyla onandığı anlaşılmaktadır.
Karı-koca olan taraflar arasında mal ayrılığı rejimi bulunmaktadır. Bu rejim, aralarında Borçlar Kanunu kapsamında akdi ilişki kurulmasına engel değildir. Davacı, evlilik birliği devam ederken dava konusu taşınmazı kendisinin ödediği aidatlarla edindiklerini, ancak bu yere ait tapunun davalı adına olduğunu ileri sürerek tazminat isteminde bulunmuştur.
Gerçekten 7.10.1953 tarih, 7/8 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere “aralarında mevcut olduğu iddia edilen akdi bir münasebete müsteniden tapuda malik sıfatıyla mukayyet bulunan bir şahıstan sicildeki kaydın namına tashihini isteyen kimsenin Medeni Kanunun 634. maddesine uygun şekilde davalı ile beyinlerinde inikat etmiş muteber bir akde istinat etmesi lazımdır. Böyle bir akdin inikat etmediği davacının beyanından anlaşıldıktan sonra kanunun mevcut olmadığını kabul ettiği bir halin ispatı da artık mahkemece düşünülemez. Bu gibi hallerde davanın hukuki sebepten mahrum bulunması bakımından… ” ayın isteği dinlenemez. Ancak, İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde gösterildiği gibi eşler, aralarında akdi bir münasebet bulunduğunu HUMK.nun 293. maddesi uyarınca tanıkla ispat edebilirler. Bu akdi ilişkiye aykırı hareket edilmiş olmasından kaynaklanan tazminatın istenmesini önleyen bir kanun hükmü de yoktur.
Somut olayda taraflar, kendilerine ve çocuklarına daha iyi bir gelecek hazırlama bakımından aralarında akdi bir ilişki kurmuşlardır. Taşınmazın edinme sebebi budur. Eşler katkılarını birbirlerine bağışlamış değillerdir.
Haksız fiilden kaynaklanan sorumluluk hükümleri kıyas suretiyle akde aykırı davranılması halinde de uygulanacaktır. Bu da alacaklının olumlu ( müspet ) ve olumsuz ( menfi ) zararını içerir.
Mahkemece yapılacak iş, davacı ve davalının taşınmazdaki katkı oranını tespit etmek, dava tarihindeki değerleri bulmak, belirlenen oran kadar talebi de gözönünde tutarak karar vermekten ibarettir.
Yerel mahkeme kararı açıklanan nedenlerle usul ve yasaya aykırıdır. Bu durumda direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Davalının temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarda gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 4.5.2005 gününde, oybirliği ile karar verildi.
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2005/4837
K. 2005/6657
T. 25.4.2005
• YOKSULLUK NAFAKASI ( Kadının Düzenli Bir Gelirinin Bulunmadığı ve Boşanma İle Birlikte Yoksulluğa Düşeceğinin Anlaşılması – Takdiri Gereği )
• MAL REJİMİNİN TASFİYESİ ( Kocanın Kooperatif Hissesi ve Bankadaki Müşterek Hesaptan Doğan Alacak İddiası İle Açtığı Davanın Bu Nitelikte Olduğu – Görevli Mahkeme )
• GÖREVLİ MAHKEME ( Mal Rejiminin Tasfiyesi – Kocanın Kooperatif Hissesi ve Bankadaki Müşterek Hesaptan Doğan Alacak İddiası İle Açtığı Dava )
4721/m. 175, 179
4787/m. 4
ÖZET : 1-Toplanan delillere göre davacı-davalı kadının düzenli bir gelirinin bulunmadığı ve boşanma ile birlikte yoksulluğa düşeceği anlaşılmaktadır. Türk Medeni Kanununun 175. maddesi şartlarının gerçekleştiği nazara alınarak kadın yararına uygun bir yoksulluk nafakası takdiri gerekir.
2-Davalı-davacı kocanın kooperatif hissesi ve bankadaki müşterek hesaptan doğan alacak iddiası ile açtığı dava malların tasfiyesi ile ilgili olup, 5133 Sayılı Kanunla değişik 4787 Sayılı Yasanın 4. maddesi uyarınca davaya bakma görevi Aile Mahkemesine aittir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : 1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre tarafların aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-Toplanan delillere göre davacı-davalı kadının düzenli bir gelirinin bulunmadığı ve boşanma ile birlikte yoksulluğa düşeceği anlaşılmaktadır. Türk Medeni Kanununun 175. maddesi şartlarının gerçekleştiği nazara alınarak kadın yararına uygun bir yoksulluk nafakası takdiri gerekirken yazılı şekilde ret kararı verilmesi doğru olmamıştır.
3-Davalı-davacı kocanın kooperatif hissesi ve bankadaki müşterek hesaptan doğan alacak iddiası ile açtığı dava Türk Medeni Kanununun ikinci kitabında ifadesini bulan malların tasfiyesi ile ilgili olup, 5133 Sayılı Kanunla değişik 4787 Sayılı Yasanın 4. maddesi uyarınca davaya bakma görevi Aile Mahkemesine aittir. Bu yön nazara alınmadan görevsizlik kararı verilmesi de doğru değildir.
SONUÇ : Temyiz edilen kararın 2. ve 3. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, hükmün diğer bölümlerinin ise 1. bentteki nedenlerle ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 25.04.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
MAL REJİMİ TASFİYESİ – ANLAŞMALI BOŞANMA
“Anlaşmalı boşanma davası protokolünde tarafların birbirlerinden ziynet ve kişisel eşyaları da dahil herhangi bir maddi ve ayrıca manevi tazminat talebinde bulunmayacaktırlar”. Denmesi bu konuların çözüme kavuşturulmadığı (hakların alınmadığı)tarafların önceden bu konulardaki tasarruf haklarından sarfinazar ettiklerini gösterir. Türk Hukukun da kişiye sıkı sıkıya bağlı tasarruf haklarından önceden vazgeçme kabul görmemektedir.
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2010/2-96
K. 2010/106
T. 24.2.2010
• KATKI ALACAĞI ( Boşanma Kararının Hüküm Kısmı ve Tarafların Hiçbir Zaman Boşanma Protokolündeki İmzalarını İnkar Etmemiş Olmaları Dikkate Alındığında Boşanma Dava Dosyasındaki Bu Belge ve Beyanların Mahkeme İçi İkrar Niteliğinde Olduğu – Kesin Delil Niteliği Taşıdığı )
• ANLAŞMALI BOŞANMA ( Katkı Alacağı – Boşanma Protokolünde Yer Alan Mal Rejimi Hukukundan Kaynaklanan Anlaşma Maddelerinin Mahkeme Kararında Yer Alması veya Protokolün Mahkemece Onaylanması Gerektiği/Mahkeme İçi İkrar Niteliğinde Olduğu )
• EVLİLİK BİRLİĞİ İÇİNDE SATIN ALINAN TAŞINMAZA KATKI NEDENİYLE ALACAK ( Tarafların Boşanma Protokolündeki İmzalarını İnkar Etmemiş Olmaları Dikkate Alındığında Boşanma Dava Dosyasındaki Bu Belge ve Beyanların Mahkeme İçi İkrar Niteliğinde Olduğu – Kesin Delil Niteliği Taşıdığı )
• MAHKEME İÇİ İKRAR ( Boşanma Kararının Hüküm Kısmı ve Tarafların Hiçbir Zaman Boşanma Protokolündeki İmzalarını İnkar Etmemiş Olmaları Dikkate Alındığında Boşanma Dava Dosyasındaki Bu Belge ve Beyanların Olduğu – Kesin Delil Niteliği Taşıdığı/Katkı Alacağı Davası )
• BOŞANMA PROTOKOLÜ ( Katkı Alacağı Davası – Tarafların Boşanma Protokolündeki İmzalarını İnkar Etmemiş Olmaları Dikkate Alındığında Boşanma Dava Dosyasındaki Bu Belge ve Beyanların Mahkeme İçi İkrar Niteliğinde Olduğu/Kesin Delil Niteliği Taşıdığı )
4721/m.2,166/3,175,182,184/3
1086/m.236
ÖZET : Dava, evlilik birliği içinde satın alınan taşınmaza katkı nedeniyle alacak istemine ilişkindir. Kural olarak, anlaşmalı boşanma davasında taraflar arasında akdedilmiş olan boşanma protokolünde yer alan mal rejimi hukukundan kaynaklanan anlaşma maddelerinin mahkeme kararında yer alması veya protokolün mahkemece onaylanması gerekir. Mal rejiminden kaynaklanan talepler boşanmanın ferilerinden olmadığından ayrıca dava konusu edilebilirler.
Somut olayda, davacının dava dilekçesinin ekinde boşanma protokolünü mahkemeye sunmuş olması, boşanma davasındaki beyanları, boşanma kararının hüküm kısmı ve tarafların hiçbir zaman protokoldeki imzalarını inkar etmemiş olmaları, protokolün mahkemece onaylandığı, dikkate alındığında, boşanma dava dosyasındaki bu belge ve beyanların mahkeme içi ikrar niteliğinde olduğu; böylece, görülmekte olan davada kesin delil niteliğini taşıdığı ve ayrıca davacının bu ikrarına rağmen eldeki davayı açarak tamamen aksini ileri sürmekle dürüstlük kuralına aykırı davrandığının ve bu durumun hakkın kötüye kullanılması teşkil ettiğinin kabulü gerekmiştir.
DAVA : Taraflar arasındaki “katkı alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Hatay Aile Mahkemesince davanın reddine dair verilen 27.02.2007 gün ve 2006/410 E., 2007/157 K. sayılı kararın incelenmesi davacı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2.Hukuk Dairesinin 09.02.2009 gün ve 2007/16052 E., 2009/1885 K. sayılı ilamıyla;
( … Taraflar boşanma davasının 20.04.2006 tarihli oturumunda boşanma ve fer’ileri konusunda anlaşmışlardır.
Dava, evlilik birliği içinde alınan taşınmaza katkı nedeniyle alacak istemine ilişkin olup, bu istek boşanmanın fer’ilerinden değildir. Taraflarca hazırlanan protokol mahkemece onaylanmadığı gibi, boşanma davasının hüküm fıkrasında katkı payı nedeniyle alacakla ilgili bir hüküm de kurulmamıştır. Tarafların gösterdikleri delilleri toplanıp, ulaşılacak sonuç uyarınca işin esasıyla ilgili karar verilmesi gerekirken davanın yazılı gerekçe ile reddedilmesi usul ve yasaya aykırıdır… ),
Gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava, evlilik birliği içinde satın alınan taşınmaza katkı nedeniyle alacak istemine ilişkindir.
Davacı, davalı ile boşandıklarını, 330 ada 96 parsel sayılı taşınmazın 1/8 hissesini evlilik birliği içerisinde 2003 yılında kendisinin satın aldığını ancak davalı adına tapuya kayıt ettirdiğini, boşandıktan sonra davalının hissesine düşen bedeli vermediğini belirterek, bahse konu taşınmazın tasfiyesi ile katılma rejimi doğrultusunda alacağının tespiti ve tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili, tarafların anlaşmalı olarak boşanıp, aralarında düzenledikleri 17.04.2006 tarihli protokol ile mal rejiminin tasfiye edildiğini, her iki tarafın anlaşması doğrultusunda mal bölüşümü yapılarak tarafların bunun dışında birbirlerinden herhangi bir taleplerinin olmayacağını kararlaştırdıklarını, protokolün davacı yönünden bağlayıcı olduğunu, dava konusu 96 parseldeki hisseyi müvekkilinin kendi kişisel çalışmaları ve birikimi ile satın aldığını ileri sürerek, davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.
Mahkemece, taraflar arasında 01.01.2002 tarihinden geçerli olmak üzere yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu, davaya konu taşınmazın bu tarihten sonra 09.09.2003 tarihinde edinildiği, tarafların boşanmaya ilişkin dava dilekçesi ile mahkemece uygun bulunan protokolde boşanmanın mali sonuçlarını da düzenledikleri, bu şekilde taraflar arasında tasfiyeye konu bir malvarlığı değerinin bulunmadığı, bilerek ve isteyerek protokolle karşı tarafa bir takım maddi olanaklar sağlayan kişinin, boşanma işlemi gerçekleştikten sonra sağladığı olanakları geri istemesinin iyi niyet, doğruluk, dürüstlük ve sözleşmeye bağlılık ilkeleri ile bağdaşmayacağı, ayrıca kendi kusuru ile mali imkanlarını zorlayan tarafın MK.’nun 2. maddesinden yararlanmasının da söz konusu olamayacağı gerekçeleri ile davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Dairenin yukarıda yazılı bulunan bozma kararı üzerine yerel mahkemece; önceki gerekçeler ve ayrıca, taraflar arasında düzenlenmiş protokolün mahkeme içi ikrar niteliğinde olduğu, mahkeme içi ikrarın kesin delil niteliğinde olup, bu davada ileri sürülebileceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Açıklanan maddi olgu, iddia ve savunma ile bozma ve direnme kararlarının kapsamları itibariyle Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Türk Medeni Kanunu’nun 166/3 maddesine dayalı anlaşmalı boşanma davasında taraflar arasında akdedilmiş olan boşanma protokolünde yer alan mal rejimi hukukundan kaynaklanan anlaşma maddelerinin tamamının açıkça ve ayrıca mahkeme hükmünde yer almaması ve yine protokolün mahkemece açıkça onaylanmamasının mal rejiminden kaynaklanan taleplerin istenmesine engel olup olmayacağı; boşanma davasında sunulan protokolün mahkeme içi ikrar niteliğinde değerlendirilip değerlendirilmeyeceği, noktalarında toplanmaktadır.
Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, “ikrarın” hukuki niteliği, konusu ve ispat kuvveti açısından türleri üzerinde durulmasında yarar vardır.
Yargılama usulü bakımından ikrar, açıklayan tarafından hasmının karara bağlanmasını istediği hakkın veya hukuki durumun meydana gelmesine esas olan ve hasmınca ileri sürülen maddi olayların tümünün veya bir bölümünün doğru olduğunun bildirilmiş olması demektir ( YHGK 9.11.1955 gün E:4-79 K:78; YHGK 25.6.1975 gün E:4/681 K:879 ).
İkrarın ispat kuvveti, yapıldığı yere göre belirlenir. Bu cümleden olarak, ikrarın yapıldığı yere göre bir ayırıma tabi tutulması, kanundan doğan bir zorunluluk olup; ikrarın mahkeme içinde veya mahkeme dışında yapılmasına farklı hüküm ve sonuçlar bağlanmıştır.
Kavram olarak da mahkeme dışı ikrar Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 236. maddesinin dördüncü fıkrasında, “Mahkeme haricindeki ikrarı teyit edecek delail ve emare mevcut ise hakim buna binaen hüküm verebilir” hükmü ile açıkça kullanılmış iken; mahkeme içi ikrar aynı maddenin birinci fıkrasında “ Dava evrakında veya hakim huzurunda iki taraftan birinin veya vekilinin sebkeden ikrarı muteberdir. Ve mukir olan taraf aleyhine delil teşkil eder” hükmü ile örtülü olarak kullanılmıştır.
Mahkeme dışı ikrarın, taraflardan ya da onların yetkili temsilcilerinden sadır olması ve ikrarın mahkemeye yönelik değil; ya karşı taraf, ya da başka kimseler veya merciiler önünde yapılması gerekir. Mahkeme dışı ikrar, kesin bir delil olmayıp, takdiri delildir. Hakim, mahkeme dışı ikrarı doğrulayacak delil ve emare varsa, buna dayanarak hüküm verebilir ( HUMK m.236/4 ).
Mahkeme içi ikrarın, taraflardan ya da onların yetkili temsilcilerinden sadır olması ve ikrarın yargılama içinde, mahkemeye karşı yapılması gerekir. Mahkeme içi ikrar, mahkeme önünde sözlü olarak yapılabileceği gibi; bir dilekçe veya layiha ( dava evrakı )ile de vakıa ikrar edilebilir. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 236/1. maddesinde “dava evrakı” olarak belirtilen belgeler, tarafların dilekçe ve layiha gibi, davayı hakim önüne götüren ve dava ilişkisi nedeniyle birbirlerine usulen tebliğ ettirdikleri belgelerdir. Mahkeme içi ikrar, bir kesin delildir.
Önemle vurgulanmalıdır ki; bir davada yapılan mahkeme içi ikrar, başka bir davada da geçerli olup, kesin delil teşkil eder ( Prof. Dr. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, Altıncı baskı, İstanbul 2001, C:2, s:2045 ).
Bu genel açıklamalardan sonra, Türk Medeni Kanunu’nun 166/3 maddesine dayalı anlaşmalı boşanma davasında taraflar arasında akdedilmiş olan boşanma protokolünde boşanmanın mali sonuçlarının kararlaştırılması kavramına, mal rejiminin tasfiyesinin dahil olup olmadığı; böyle bir kararlaştırma varsa bunun sonuçlarının ne olacağının irdelenmesi gerekmektedir.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 166/3. maddesine dayalı olarak açılan boşanma davalarında, evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde, evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu halde boşanma kararı verilebilmesi için, hakimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek protokolü uygun bulması şarttır. Bu halde tarafların ikrarlarının hakimi bağlamayacağı ( TMK.md. 184/3 )hükmü uygulanmaz” ( TMK.md.166/3 )
Taraflar tek bir konuda anlaşamamış olsalar dahi, Türk Medeni Kanunu’nun 166/3.maddesi uyarınca delil toplanmadan karar verilemez. Bu gibi hallerde tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde delilleri toplanıp Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinin 1, 2. ve 4. fıkralarına göre değerlendirme yapılmalıdır.
Anılan maddede, boşanmanın mali sonuçları üzerinde anlaşma şartı, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 174.maddesinde düzenlenen boşanma nedeniyle maddi ve manevi tazminat, 175.maddesinde düzenlenen yoksulluk ve 182. maddesinde düzenlenen iştirak nafakası talep haklarına ilişkindir. Anlaşmada ayrıca yer verilmemişse tarafların aralarındaki akdi ilişkiyi tasfiye ettikleri kabul edilemez.
Görüldüğü üzere, mal rejiminin tasfiyesi anlaşmalı boşanma kapsamında değildir. Başka bir anlatımla boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenleme, mal rejiminin tasfiyesine yönelik istemleri içermez.
Somut olaya gelince; davacı, eldeki davadan önce açtığı boşanma davasında, evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını, davalı ile karşılıklı olarak boşanma ve boşanmanın mali sonuçları konusunda tam bir mutabakat sağladıklarını belirterek, davalı ile anlaşmalı olarak boşanmalarına karar verilmesini talep etmiştir.
Davacının, dava dilekçesinin ekinde sunduğu 17.4.2006 tanzim tarihli “Protokol” başlıklı belgenin, 4. maddesinde, tarafların, kendilerine ait eşyaları aldıkları; 5. maddesinde, birbirlerinden hak ve alacakları kalmadığı; 7. maddesinde ise, evlilik birliği içinde edinilmiş herhangi bir malları olmadığı, bu yönde de bir taleplerinin bulunmadığı belirtilmiş; 29.4.2006 tarihli oturumda da, davacı, dava dilekçesini tekrar etmiş, her iki yan da aralarındaki anlaşmaya göre boşanmaya ve mali sonuçlarına karar verilmesini istemişlerdir.
1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 236/1. maddesi hükmü uyarınca dava evrakında yapılan ikrar geçerlidir ve ikrar eden aleyhine, başka bir davada da kesin delil teşkil eder.
Açıklanan maddi ve hukuki olgular birlikte değerlendirildiğinde; davacının boşanma davasında ibraz ettiği imzalı dava dilekçesi, “Protokol” başlıklı belge ve duruşmadaki beyanının HUMK nun 236/1. maddesinde öngörülen mahkeme içi ikrar niteliğinde olup; görülmekte olan davada davacı aleyhine kesin delil teşkil ettiği ve 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında öngörülen yazılı belge mahiyetinde bulunduğu, her türlü kuşku ve duraksamadan uzaktır.
Nitekim; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 13.5.1992 gün ve E:1992/14-249 K:1992/323 ve 23.05.2007 gün ve 2007/14-289 E. 2007/291 K. sayılı kararlarında da aynı görüş benimsenmiştir.
Öte yandan, taraflar arasında düzenlenmiş boşanma protokolünün, sadece mal rejiminin tasfiyesine ilişkin 7. maddesi boşanma hükmünde ayrıca ve açıkça gösterilmemiştir. Bunun dışında kalan çocukların velayetine, çocuklarla kişisel ilişki kurulmasına, maddi ve manevi tazminata ve yargılama giderlerine ilişkin maddeleri ise açıkça ve ayrıca boşanma ilamının hüküm kısmında gösterilmiştir. Bu hal ve tarafların yargılamadaki beyanları dikkate alındığında protokolün mahkemece uygun bulunduğu; ancak, içeriği de evlilik birliği içinde edinilmiş herhangi bir mal olmadığı, bu nedenle taleplerinin bulunmadığı şeklinde olan 7.maddenin gerek bu ifade tarzı gerekse de mal rejiminin boşanmanın mali hükümlerinden olmaması nedeniyle hüküm fıkrasında bu kısmın ayrık tutulduğunun kabulü gerekmekte; bu hal anılan protokolün ve boşanma davasında gerçekleşen beyan ve belgelerin tümüyle mahkeme içi ikrar ve kesin delil olma niteliğini etkilememektedir.
Bununla birlikte; davacı, dava dilekçesinin ekinde boşanma protokolünü sunduğuna ve bunun dava dilekçenin eki olduğunu açıkça belirttiğine, yargılamada aralarındaki anlaşmaya göre boşanmaya karar verilmesini istediğine ve davalı kadının da bu anlaşmadaki düzenlemeye güvenerek boşanmayı kabul ettiğine göre; bundan sonra davacının bu protokol hükümlerine aykırı olarak, boşanma davasındaki beyan ve dilekçelerini yok sayarak görülmekte olan bu davayı açıp, protokol hükümlerine aykırı olarak talepte bulunması 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunun 2. maddesinde düzenlenen “Dürüst Davranma” kuralına da aykırılık teşkil etmekte; eş söyleyişle, hakkın kötüye kullanılması anlamına gelmektedir.
Yukarıda yapılan açıklamaların sonucu olarak; kural olarak, anlaşmalı boşanma davasında taraflar arasında akdedilmiş olan boşanma protokolünde yer alan mal rejimi hukukundan kaynaklanan anlaşma maddelerinin mahkeme kararında yer alması veya protokolün mahkemece onaylanması gerekir. Mal rejiminden kaynaklanan talepler boşanmanın ferilerinden olmadığından ayrıca dava konusu edilebilirler.
Ancak somut olayda, davacının dava dilekçesinin ekinde boşanma protokolünü mahkemeye sunmuş olması, boşanma davasındaki beyanları, boşanma kararının hüküm kısmı ve tarafların hiçbir zaman protokoldeki imzalarını inkar etmemiş olmaları, protokolün mahkemece onaylandığı, dikkate alındığında, boşanma dava dosyasındaki bu belge ve beyanların mahkeme içi ikrar niteliğinde olduğu; böylece, görülmekte olan davada kesin delil niteliğini taşıdığı ve ayrıca davacının bu ikrarına rağmen eldeki davayı açarak tamamen aksini ileri sürmekle dürüstlük kuralına aykırı davrandığının ve bu durumun hakkın kötüye kullanılması teşkil ettiğinin kabulü gerekmiştir.
Açıklanan nedenlerle; aynı hususlara dayanan ve usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.
SONUÇ : Davacının, temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 24.02.2010 gününde oy çokluğu ile karar verildi.

 
 
ZİNA SEBEBİYLE BOŞANMA
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2008/20278
K. 2010/1423
T. 1.2.2010

• BOŞANMA ( Dosyada Davacı-Davalının Zina Yaptığına İlişkin Yeterli Kanıt Bulunmadığı – Aynı İşyerinde Çalışan Bir Başka Erkekle Telefonla Görüşme Mesaj Gönderme ve Bu Kişinin Arabasına Binmiş Olma Zinaya Delalet Eden Davranışlar Niteliğinde Olmadığı )
• ZİNA SEBEBİNE DAYALI BOŞANMA İSTEMİ ( Aynı İşyerinde Çalışan Bir Başka Erkekle Telefonla Görüşme Mesaj Gönderme ve Bu Kişinin Arabasına Binmiş Olma Zinaya Delalet Eden Davranışlar Niteliğinde Olmadığından Reddi Gereği )
• EŞYA TALEBİ ( Dava Konusu Yapılan Buzdolabı Çamaşır Makinesi ve Fırınlı Ocağın Davacı-Davalı Tarafından Evlilik Birliğine Çeyiz Olarak Getirildiği ve Bu Eşyaların Davacı-Davalı Kadına Ait Olduğu – Davacı-Davalının Bu Eşyalarla İlgili Talebinin Kabulü Gerektiği )
4721/m.161
ÖZET : Dosyada davacı-davalının zina yaptığına ilişkin yeterli kanıt bulunmamaktadır. Aynı işyerinde çalışan bir başka erkekle telefonla görüşme, mesaj gönderme ve bu kişinin arabasına binmiş olma, zinaya delalet eden davranışlar niteliğinde değildir. Zina sübut bulmamıştır. Açıklanan nedenle davalı-davacının zina sebebine dayanan boşanma davasının reddi gerekir.
Dava konusu yapılan buzdolabı, çamaşır makinesi ve fırınlı ocağın davacı-davalı tarafından evlilik birliğine çeyiz olarak getirildiği ve bu eşyaların davacı-davalı kadına ait olduğu, davalı-davacı ( koca )’nın babasının evinde kaldığı gerçekleşmiştir. Öyleyse davacı-davalının bu eşyalarla ilgili talebinin kabulü gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm davacı-davalı ( kadın ) tarafından kocanın boşanma davası, yoksulluk nafakası, tazminatlar, ziynetler ve çehiz eşyaları yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : 1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davacı-davalının ziynetlere ilişkin temyiz itirazları yersizdir.
2- Davalı-davacı ( koca ) vekili, birleşen boşanma davasını 31.7.2008 tarihli oturumda zina ( TMK. m. 161 ) sebebine dayandırdıklarını açıklamış, mahkemece de birleşen boşanma davasının bu sebebe dayandığı kabul edilmiştir. Dosyada davacı-davalının zina yaptığına ilişkin yeterli kanıt bulunmamaktadır. Aynı işyerinde çalışan bir başka erkekle telefonla görüşme, mesaj gönderme ve bu kişinin arabasına binmiş olma, zinaya delalet eden davranışlar niteliğinde değildir. Zina sübut bulmamıştır. Açıklanan nedenle davalı-davacnın zina sebebine dayanan boşanma davasının reddi gerekirken yetersiz gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru bulunmamıştır. 3- Dava konusu yapılan buzdolabı, çamaşır makinesi ve fırınlı ocağın davacı-davalı tarafından evlilik birliğine çehiz olarak getirildiği ve bu eşyaların davacı-davalı kadına ait olduğu, davalı-davacı ( koca )’nın babasının evinde kaldığı gerçekleşmiştir. Öyleyse davacı-davalının bu eşyalarla ilgili talebinin kabulü gerekirken reddi usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ : Hükmün yukarıda 2. ve 3. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, 2. bentteki bozma sebebine göre davacı-davalının yoksulluk nafakası ve tazminatlara ilişkin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, hükmün bozma kapsamı dışında kalan ve incelenmeyen yönler haricindeki temyize konu bölümlerinin yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 01.02.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi
T.C.
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ
Esas No.
2005/11710
Karar No.
2005/11404
Tarihi
10.11.2005
İLGİLİ MEVZUAT
4721-TÜRK MEDENİ KANUNU (MK)/195/197
KAVRAMLAR
BOŞANMA DAVASI
TEDBİR NAFAKASI
EVLİLİKTE SADAKATSİZLİK
AYRI YAŞAMA HAKKI
ÖZET
SADAKATSİZ DAVRANAN, MÜŞTEREK EVİ RIZASIYLA TERK EDEN DAVACININ AYRI YAŞAMAKTA HAKLI OLDUĞU KABUL EDİLEMEYECEĞİNDEN, DAVACI YÖNÜNDEN DAVANIN REDDİ GEREKİRKEN, KISMEN KABULÜ DOĞRU GÖRÜLMEMİŞTİR. AYRICA DAVALININ GELİRİ, EKONOMİK VE SOSYAL ŞARTLAR GÖZETİLDİĞİNDE MÜŞTEREK ÇOCUK İÇİN TAKDİR EDİLEN NAFAKA MK’NIN 4. MADDESİNDE VURGULANAN HAKKANİYET İLKESİNE UYGUN OLMAYACAK ŞEKİLDE FAZLA GÖRÜLMÜŞTÜR
Taraflar arasında görülen nafaka davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.
Davacı,davalının açtığı boşanma davası reddedilmiş ve kesinleşmiş olmakla orada bağlanan tedbir nafakası sona erdiği gibi, davalının yuvayı yeniden kurmak yönünde girişimi olmadığından kendisi için 200 YTL, müşterek çocuk için 120 YTL. nafaka bağlanmasını talep ve dava etmiştir.
Davalı, çocuk için 70 YTL nafaka vermeyi kabul ettiğini, ancak ayrı yaşama hakkı olmayan davacı yönünden davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, davacı için 150.00 YTL, müşterek çocuk için 100.00 YTL nafaka takdir edilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.
TMK’nun 195. maddesi uyarınca; evlilik birliğinden doğan yükümlülükleri yerine getirilmemesi veya evlilik birliğine ilişkin önemli bir konuda uyuşmazlığa düşülmesi halinde, eşler ayrı ayrı veya birlikte hakimin müdahalesini isteyebilir. Hakim, gerektiği takdirde eşlerden birinin istemi üzerine kanunda öngörülen önlemleri alır.
Aynı yasanın 197. maddesine göre de; eşlerden biri ortak hayat sebebiyle kişiliği ekonomik güvenliği veya ailenin huzuru ciddi biçimde tehlikeye düştüğü sürece ayrı yaşama hakkına sahiptir.
Birlikte yaşamaya ara verilmesi haklı bir sebebe dayanıyorsa hakim eşlerden birinin istemi üzerine birinin diğerine yapacağı parasal katkıya, konut ve ev eşyasından yararlanmaya ve eşlerin mallarının yönetimine ilişkin önlemleri alır.
Somut olayda; taraflar boşanmanın mali sonuçları konusunda 3.6.2004 tarihinde sözleşme düzenlemişler, davacı nafaka istemediğini belirtmiş bilahare davalı 7.6.2004 tarihinde boşanma davası açmış, ancak davacı kabul etmemiştir.Tanık beyanlarına göre davacının 2,5 yıl önce M. isimli bir şahısla gezmesini davalı çocuğun hatırına affetmiş, ancak bu bağlantının devam ettiği iddiasıyla boşanmaya karar vermiştir. Davacı bu davada davalı ile aralarında geçimsizlik olmadığını ileri sürmüş, tanıklarda sadakatsizlik dışında başkaca bir olaydan sözetmemiştir.,
Dosya içeriğine göre, evi terk eden davacıdır. Haklı sebeple terk için yasal bir sebep göstermemiş, tanıkları taraflardan hangisinin bir araya gelmek istemediğini bilmediklerini söylemişlerdir. O halde sadakatsiz davranan, müşterek evi rızasıyla terk eden davacının ayrı yaşamakta haklı olduğu kabul edilemeyeceğinden, davacı yönünden davanın reddi gerekirken, kısmen kabulü doğru görülmemiştir.
Ayrıca davalının geliri, ekonomik ve sosyal şartlar gözetildiğinde müşterek çocuk için takdir edilen nafaka TMK’nun 4. maddesinde vurgulanan hakkaniyet ilkesine uygun olmayacak şekilde fazla görülmüştür.
Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 10.11.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
+++++++++
BOŞANMA DAVASI AÇILMADAN MAL KAÇIRMA
Türk Medeni Kanununa göre eşlerden birinin mal rejimin sona ermesinden bir yıl içinde diğer eşin rızası olmadan,olağan hediyer dışında yaptığı karşılıksız kazandırmalar, yine, bir eşin mal rejimin devamı süresince diğer eşin katılma alacağını azaltmak kastıyla yaptığı devirler edinilmiş mallara eklenebilir.Ancak bunun için ,boşanma kararı kesinleşmesinden sonra, mal rejimi tasfiyesi davasının açılması gereklidir.
T.C.
YARGITAY
2.HUKUKDAİRESİ.2005/16726.2006/1095T. 7.2.2006
• MAL REJİMİ ( Mal Ayrılığı Rejimine Tabi 4721 S.K.’dan Önce Edinilmiş Mal – Davacının Davalıya Ait Kişisel Malın Edinilmesinda Ziynetlerini Bozdurarak ve Babasından Aldığı Parayı Koyarak Katkıda Bulunduğu İddiası/Aile Mahkemesinin İncelemesi Gereği )
• DEĞER ARTIŞ PAYI ( Mal Ayrılığı Rejimine Tabi 4721 S.K.’dan Önce Edinilmiş Taşınmaz – Katkıda Bulunan Eşin Tasfiye Sırasında Ortaya Çıkan Değer Artışı İçin Katkısı Oranında Alacak Hakkına Sahip Olacağı )
• KATKI PAYI ALACAĞI ( Mal Ayrılığı Rejimine Tabi 4721 S.K.’dan Önce Edinilmiş Taşınmaz – Katkıda Bulunan Eşin Tasfiye Sırasında Ortaya Çıkan Değer Artışı İçin Katkısı Oranında Alacak Hakkına Sahip Olacağı )
• GÖREVLİ MAHKEME ( Mal Ayrılığı Rejimine Tabi 4721 S.K.’dan Önce Edinilmiş Mal – Davacının Davalıya Ait Kişisel Malın Edinilmesinda Ziynetlerini Bozdurarak ve Babasından Aldığı Parayı Koyarak Katkıda Bulunduğu İddiası/Katkı Payı Alacağı )
4721/m.202,218,219,220/2,227/14722/m.10/1743/m.170
ÖZET : 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadarki dönemde geçerli rejim mal ayrılığıdır. ( 743 s. MK m. 170 ) Bu tarihten sonra ise, edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. ( TMK m. 202 )
Edinilmiş mallara katılma rejimi; edinilmiş mallar ( TMK m. 219 ) ile eşlerden her birinin kişisel mallarını ( TMK m. 220 ) kapsar. ( TMK m. 218 )
Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan malvarlığı değerleri o eşin kişisel malıdır. ( TMK m. 220/2 )
Eşlerden biri, diğerine ait malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun bir karşılık almaksızın katkıda bulunmuş ise, tasfiye sırasında bu malda ortaya çıkan değer artışı için katkısı oranında alacak hakkına sahip olur. ( TMK m. 227/1 )
Davacı, davalıya ait kişisel malın edinilmesi sırasında ziynetlerini bozdurarak ve babasından aldığı parayı koyarak katkıda bulunduğunu, katkısının, malın o tarihteki rayiç değerinin üçte biri oranında olduğunu ileri sürdüğüne göre, istek, Türk Medeni Kanununun 227. maddesine dayanmaktadır. Bu madde ise Aile Mahkemelerinin görevine girmektedir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
KARAR : Davacının; alımında katkıda bulunduğunu iddia ettiği taşınmaz, 06.08.1998 tarihinde koca tarafından üçüncü kişiden kooperatif üyeliği devralınmak suretiyle iktisap edilmiştir. Taraflar 31.10.1980′de evlenmişlerdir. Boşanma davası ise 14.09.2004 tarihinde açılmış olup devam etmektedir.
Türk Medeni Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce evlenmiş olan eşler arasında, bu tarihe kadar, tabi oldukları mal rejimi devam eder. Eşler, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak bir yıl içinde başka bir mal rejimi seçmedikleri takdirde, bu tarihten geçerli olmak üzere yasal mal rejimini seçmiş sayılırlar. ( 4722 sayılı Yürürlük Kanunu m. 10/1 ) Şu halde, evlenme tarihinden, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadarki dönemde geçerli rejim mal ayrılığıdır. ( 743 s. MK m. 170 ) Bu tarihten sonra ise, edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. ( TMK m. 202 )
Edinilmiş mallara katılma rejimi; edinilmiş mallar ( TMK m. 219 ) ile eşlerden her birinin kişisel mallarını ( TMK m. 220 ) kapsar. ( TMK m. 218 )
Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan malvarlığı değerleri o eşin kişisel malıdır. ( TMK m. 220/2 )
Eşlerden biri, diğerine ait malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun bir karşılık almaksızın katkıda bulunmuş ise, tasfiye sırasında bu malda ortaya çıkan değer artışı için katkısı oranında alacak hakkına sahip olur. ( TMK m. 227/1 )
Davacı, davalıya ait kişisel malın edinilmesi sırasında ziynetlerini bozdurarak ve babasından aldığı parayı koyarak katkıda bulunduğunu, katkısının, malın o tarihteki rayiç değerinin üçte biri oranında olduğunu ileri sürdüğüne göre, istek, Türk Medeni Kanununun 227. maddesine dayanmaktadır. Bu madde ise Aile Mahkemelerinin görevine girmektedir. O halde işin esasının incelenmesi gerekirken görevsizlik kararı verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Hükmün yukarıda gösterilen sebeple ( BOZULMASINA ), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 07.02.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA DAVASINDA YETKİLİ MAHKEME
Boşanma veya ayrılık davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir.
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2007/2450
K. 2007/16188
T. 21.11.2007
• BOŞANMADA YETKİLİ MAHKEME ( Eşlerden Birinin Yerleşim Yeri veya Davadan Önce Son Defa Altı Aydan Beri Birlikte Oturdukları Yer Mahkemesi Olduğu )
• EŞLERİN YERLEŞİM YERİ ( Boşanma Davalarında Yetkili Mahkeme Eşlerden Birinin Yerleşim Yeri veya Davadan Önce Son Defa Altı Aydan Beri Birlikte Oturdukları Yer Mahkemesi Olduğu )
• YERLEŞME AMACIYLA OTURMA ( Davacı Kadının Ailesinin Yanında Geçirdiği 1 Yıla Yakın Süre Nazara Alındığında Bu Yere Yerleşme Amacıyla Bulunduğunun Kabulü Gerektiği – Boşanma Davasında Yetki )
4721/m.168
ÖZET : Boşanma davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir. Tarafların evlendikten sonra üç ay birlikte kaldıkları sabit olmakla, altı aydan beri birlikte oturma hususu gerçekleşmemiştir.
Davacı kadın 27.8.2005 tarihinde ailesinin bulunduğu Bozcaada’ya dönmüş, 16.6.2006 tarihinde boşanma davasını açmıştır. Davacı kadının ailesinin yanında geçirdiği süre nazara alındığında Bozcaada’ya yerleşme amacıyla bulunduğunun kabulü ile davanın esasının incelenmesi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Boşanma davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir. ( TMK.md.168 ) Tarafların evlendikten sonra üç ay birlikte kaldıkları sabit olmakla, altı aydan beri birlikte oturma hususu gerçekleşmemiştir.
Davacı kadın 27.8.2005 tarihinde ailesinin bulunduğu Bozcaada’ya dönmüş, 16.6.2006 tarihinde boşanma davasını açmıştır. Davacı kadının ailesinin yanında geçirdiği süre nazara alındığında Bozcaada’ya yerleşme amacıyla bulunduğunun kabulü ile davanın esasının incelenmesi gerekirken yazılı şekilde davalının yetki itirazının kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün açıklanan sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre sair hususların incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 21.11.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
İLK DAVANIN ÜSTÜNDEN 3 YIL GEÇMİŞ OLMASI NEDENLİ BOŞANMA DAVASI
T.C. YARGITAY
2.Hukuk Dairesi
Esas: 2005/4782
Karar: 2005/5442
Karar Tarihi: 4/5/2005
ÖZET: Toplanan delillerden eşlerin bu üç yıllık fiili ayrılık sırasında aynı evin farklı odalarında yaşadıkları, davalının (kadının) gidecek yeri olmadığı için mecburen evden ayrılamadığı, ancak hiçbir zaman bir araya gelmedikleri anlaşılmaktadır. Eşlerin bu yaşam biçimleri ortak hayatı yeniden kurdukları şeklinde yorumlanamaz. Mahkemece boşanmaya karar verilmesi gerekir.
(4721 S. K. m. 166)
Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Medeni Kanununun 166/son maddesi; boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi bu kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi halinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulmamışsa evlilik birliğinin temelinden sarsılmış sayılacağını ve eşlerden birinin istemi üzerine boşanmaya karar verileceğini hükme bağlamıştır.
Davacının (kocanın) daha önce 27.4.1999′da açmış olduğu boşanma davası reddedilmiş ve 16.12.2000′de kesinleşmiştir. Bu dava ise aradan üç sene üç ay geçtikten sonra 17.3.2004′te açılmıştır. Boşanmaya karar verilebilmesi için eşlerin bu dönem içersinde ortak hayatı yeniden kurmak amacı ile bir araya gelmediklerinin gerçekleşmesi gerekir. Toplanan delillerden eşlerin bu üç yıllık fiili ayrılık sırasında aynı evin farklı odalarında yaşadıkları, davalının (kadının) gidecek yeri olmadığı için mecburen evden ayrılamadığı, ancak hiçbir zaman bir araya gelmedikleri anlaşılmaktadır. Eşlerin bu yaşam biçimleri ortak hayatı yeniden kurdukları şeklinde yorumlanamaz. Mahkemece boşanmaya karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddedilmesi yerinde değildir.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 05.04.2005 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

 
 
ŞİDDETLİ GEÇİMSİZLİK NEDENİYLE BOŞANMA DAVASI
HUKUK GENEL KURULU
E. 2005/2-752
K. 2006/30
T. 1.3.2006
• BOŞANMA DAVASI ( Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Nedenine Dayalı Aynı Maddi Olgular İleri Sürülmek Suretiyle Açılıp İspatlanamamış Olması Nedeniyle Reddedilen Önceki Davadan Sonra Taraflar Bir Araya Gelmediklerine Göre Taraflar Arasında Geçimsizlikten Söz Edilemeyeceği )
• EVLİLİKBİRLİĞİNİNTEMELİNDENSARSILMASI ( Aynı Maddi Olgular İleri Sürülmek Suretiyle Açılıp İspatlanamamış Olması Nedeniyle Reddedilen Önceki Davadan Sonra Taraflar Bir Araya Gelmediklerine Göre Taraflar Arasında Geçimsizlikten Söz Edilemeyeceği – Boşanma Davası )
• YETERSİZ GEREKÇE ( Boşanma – Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Nedenine Dayalı Aynı Maddi Olgular İleri Sürülmek Suretiyle Açılıp İspatlanamamış Olması Nedeniyle Reddedilen Önceki Davadan Sonra Taraflar Bir Araya Gelmediklerine Göre Taraflar Arasında Geçimsizlikten Söz Edilemeyeceği )
ÖZET : Davacı tarafından evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayanılarak, aynı maddi olgular ileri sürülmek suretiyle açılıp, ispatlanamamış olması nedeniyle reddedilen önceki davadan sonra taraflar bir araya gelmediklerine göre, taraflar arasında geçimsizlikten söz edilmesi olanaklı değildir. Boşanma isteminin reddi gerekir. 
DAVA : Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; K. 1. Aile Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 10. 12.2003 gün ve 371-462 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 22.9.2004 gün ve 8127-10439 sayılı ilamı ile; 
( …Davacı tarafından aynı nedenlere dayanılarak açılıp red ile sonuçlanan önceki davadan sonra davalıdan kaynaklanan yeni bir olayın varlığı kanıtlanmadığı gibi, terk nedenine dayanılarak açılmış bir davada yoktur. 
Türk Medeni Kanununun 166/1-2 maddesi uyarınca; Boşanma kararı verilebilmesi için evlilik birliğinin, ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsıldığının sabit olması gerekir. Oysa dinlenen davacının tanıklarının sözlerinin bir kısmı Türk Medeni Kanununun 166/1 maddesinde yer alan temelinden sarsılma durumunu kabule elverişli olmayan beyanlar olup, bir kısmı ise, sebep ve saiki açıklanmayan ve inandırıcı olmaktan uzak izahlardan ibarettir. Bu itibarla davanın reddi gerekirken delillerin takdirinde hataya düşülerek y.etersiz gerekçe ile boşanmaya karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır… ), 
Gerekçesiyle bozularak dosya yerinde geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. 
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: 
KARAR : Dava, evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayalı boşanma istemine ilişkindir. 
Davacı vekili; seksen yaşında ve kalp hastalığı bulunan müvekkilinin, 1988 yılında davalı ile evlendiğini, tarafların müşterek çocukları bulunmayıp her ikisinin de ikinci evliliği olduğunu; ancak, evliliğin devamı süresince müvekkiline özen, şefkat ve sevgi göstermeyen davalının, 1995 yılında müşterek haneyi terk ettiğini; bunun üzerine 1998 yılına kadar yalnızlığa dayanan müvekkilinin huzurevinde yaşamaya başladığını, davalının ise müvekkilini görmeye ancak para almak amacıyla huzurevine geldiğini, müvekkilinin yaşlılığından istifade ederek menfaat sağlamaya çalışan davalının bu davranışları nedeniyle evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını ileri sürerek, tarafların boşanmalarına karar verilmesini istemiştir. 
Davalı vekili; müvekkilinin de katkısı bulunan bir daire ile davacının kendisine ait diğer taşınmazları ve bu arada birlikte oturdukları evi sattığını; taşınmazların bir kısmından elde ettiği para ile davacının, ilk evliliğinden olan oğluna üç tane ev satın aldığını ve kendi isteğiyle huzurevine gittiğini; davacının taşınmazları satmasına sesini çıkarmayan müvekkilinin, barınacak bir konutu bulunmaması nedeniyle çocuklarının yanına döndüğünü; müvekkili ile birlikte yaşamak isteyen davacı kocanın, yakınlarının baskısı nedeniyle bu isteğini açığa vuramadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. 
Mahkemenin, “davalının, yaşlı ve bakıma muhtaç hale gelen davacı kocaya karşı yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle davacının huzurevine yerleşmek zorunda kaldığı, bu itibarla taraflar arasında şiddetli geçimsizlik oluştuğu sonucuna varıldığı” gerekçesiyle “davanın kabulüne” dair verdiği karar, Özel Daire’ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Yerel Mahkeme, “davalının evlilik birliğinin gereklerini yerine getirmemek amacıyla müşterek konuttan ayrıldığı, bu nedenle davacının huzurevinde yaşamak zorunda bırakıldığı; diğer taraftan, davacı tarafça aynı nedenle açılıp reddedilen önceki davada, davacının 22.04.1996 feragat tarihinden itibaren üç yıllık fiili ayrılık süresi dolduğu halde tarafların bir araya gelmedikleri anlaşılmakla, her iki yönden boşanma kararı verilmesi gerektiği” gerekçesiyle direnme kararı vermiştir. 
Uyuşmazlık; davacı tarafından aynı nedenlere dayanılarak açılıp red ile sonuçlanan önceki davadan sonra, davalıdan kaynaklanan yeni bir olayın varlığının kanıtlanıp kanıtlanamadığı noktasında toplanmaktadır. 
Türk Medeni Kanunu’nun 166/1-2. maddesi uyarınca boşanma kararı verilebilmesi için evlilik birliğinin, ortak hayatı sürdürmeleri eşlerden beklenmeyecek derecede temelinden sarsıldığının sabit olması gerekir. 
Diğer taraftan, Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesi hükmü, tamamen kusurlu eşin de dava açabileceği ve yararına boşanma hükmü elde edebileceği biçiminde yorumlanmamalıdır. Esasen böyle bir düşünce, kimsenin kendi eylemine ve tamamen kendi kusuruna dayanarak bir hak elde edemeyeceği yönündeki temel hukuk ilkesine aykırı düşer. 
Dosyadaki bilgi, belge ve tanık beyanlarına göre davacı koca, tarafların müşterek ikamet ettikleri evin de aralarında bulunduğu, kendi adına kayıtlı tüm taşınmazları satmış; bu nedenle müşterek haneden ayrılan davalı kadın aleyhine, 19.10.1995 ve 19.09.1996 tarihlerinde şiddetli geçimsizlik nedeniyle, 22.12.2000 tarihinde fiili ayrılık nedeniyle boşanma davaları açmış ve davalar reddedilerek kesinleşmiştir. 
Davacı tarafından evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayanılarak, aynı maddi olgular ileri sürülmek suretiyle 19.9.1996 tarihinde açılıp, ispatlanamamış olması nedeniyle reddedilen önceki davadan sonra taraflar bir araya gelmediklerine göre, taraflar arasında geçimsizlikten söz edilmesi olanaklı değildir. 
Her ne kadar davacının, bakıma muhtaç hale gelmesi nedeniyle davalı tarafından huzurevinde yaşamak zorunda bırakıldığı ileri sürülmüş ise de, davacının tüm malvarlığını elinden çıkardıktan sonra kendi isteğiyle huzurevine yerleştiği, davalının her hangi bir kusurunun bulunmadığı anlaşılmıştır. 
Direnme gerekçesine gelince; davacı dava dilekçesinde evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayanarak, Türk Medeni Kanunu’nun 166/1-2. maddesi uyarınca boşanma kararı verilmesini istemiş; davacı vekili duruşmada, T.M.K’nun 166/son maddesinde öngörülen fiili ayrılık nedenine dayanmadıklarını açıkça ifade etmiştir. Görüldüğü üzere, fiili ayrılık nedeniyle açılmış bir dava bulunmadığı halde; Mahkemece yanlış temele dayalı olarak, aynı nedenle açılıp reddedilen önceki davadan sonra üç yıllık fiili ayrılık süresinin geçip geçmediği irdelenmiş ve yanılgılı gerekçeyle, bu yönden de boşanma kararı verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. 
Yukarıda açıklanan olgular karşısında, evlilik birliğinin temelinden sarsılması nedenine dayalı boşanma davasında, temelinden sarsılma durumunu kabule elverişli davalıdan kaynaklanan yeni bir olayın varlığının kanıtlanamadığı anlaşılmaktadır. 
Hal böyle olunca; Yerel mahkemece, aynı yönlere işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyularak davanın reddine karar verilmesi gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. 
SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayıHUMK. nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 01.03.2006 gününde oybirliği ile karar verildi.

 
 
BOŞANMA DAVASINDA KUSURLU TARAF OLUNURSA NE OLUR.
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2006/6904
K. 2006/14059
T. 16.10.2006
• BOŞANMA DAVASI ( 4721 Sayılı TMK’nun 166/3. Maddesine Göre Evlilik En Az Bir Yıl Sürmüş İse Eşlerin Birlikte Başvurması ya da Bir Eşin Diğerinin Davasını Kabul Etmesi Halinde Evlilik Birliği Temelinden Sarsılmış Sayıldığı )
• EVLİLİK BİRLİĞİNİN TEMELİNDEN SARSILMASI ( Evlilik En Az Bir Yıl Sürmüş İse Eşlerin Birlikte Başvurması ya da Bir Eşin Diğerinin Davasını Kabul Etmesi Halinde )
• EVLİLİKTE BİR YIL GEÇMEDEN BOŞANMA DAVASI AÇILMASI ( Boşanma Davasının Bir Yıllık Süre Dolmadan Açıldığı Anlaşıldığından Tarafların Göstereceği Deliller Toplanarak Şartların Oluşup Oluşmadığı Araştırılarak Karar Verilmesi Gereği )
4721/m.166
ÖZET : 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun 166/3. maddesine göre, evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır.
Olayda, boşanma davasının bir yıllık süre dolmadan açıldığı anlaşıldığından tarafların göstereceği deliller toplanarak 4721 sayılı TMK’nın 166. maddesinin 1. ve 2. fıkrasında öngörülen şartların oluşup oluşmadığı araştırılarak karar verilmesi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Davacı Selçuk Okumuş’un 10/9/2003 tarihinde davalı Marina Okumuş aleyhine açtığı boşanma davasının, tarafların boşanma konusunda anlaştıklarına dair beyanları doğrultusunda kabul edildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.
Türk Medeni Kanununun 166/3 maddesi ile “Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır” hükmü getirilmiştir.
Dosyadaki nüfus kaydından tarafların 30/10/2002 tarihinde evlendikleri ve davanın açıldığı tarihte henüz bir yıllık sürenin dolmadığı anlaşılmıştır.
Mahkemece, tarafların gösterdikleri delillerin toplanarak, Medeni Kanunun l66/1-2. maddesindeki şartların oluşup oluşmadığı araştırılıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, Medeni Kanunun 166/3. maddesinde öngörülen bir yıllık süre şartı gerçekleşmeden tarafların kabulüne dayanarak boşanmaya karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, 16.10.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA DAVALARINDA ISPAT SORUNU
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2000/5912
K. 2000/7461
T. 5.6.2000
• BOŞANMA DAVASI ( Kadının Felçli Olması )
• KARI KOCANIN YÜKÜMLÜLÜĞÜ ( Birbirlerine Sadakat ve Müzaharetle Görevli Olmaları )
• FELÇLİ OLMAK ( Tek Başına Felçin Boşanma Nedeni Olmaması )
ÖZET : Karı koca birbirlerine sadakat ve müzaharetle görevli olup, tek başına felç boşanma nedeni sayılamaz.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece yerilen hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
KARAR : Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle karı-koca birbirlerine sadakat ve müzaharetle görevli olup ( MK. 151/3 ) tek başına felç boşanma nedeni olamayacağına göre yerinde bulunmayan bütün temyiz isteğinin reddiyle usul ve kanıma uygun olan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı harcın temyiz edene yükletilmesine peşin harcın mahsubuna oyçokluğuyla karar verildi. 5.6.2000
MUHALEFET ŞERHİ 
Davalının yatalak olduğu, iyileşmenin tıbben mümkün olmadığı, felçli olan davacıyla cinsel ilişkiye girme olanağının bulunmadığı da ilmen ( Rapor ) gerçekleşmiştir. Tanıklar davacının 7 yıldır davalıya iyileştirmek üzere büyük bir çaba içinde olduğunu da açıklamışlardır.
Karı-koca arasında cinsel ilişki ortak yaşamın çok önemli bir öğesidir. Bu durumda kocanın yasa dışı cinsel ilişkiye girmesi büyük bir olasılıktır. Davalı kusurlu olmamakla beraber sevgi bağı koca yönünden nefrete dönüşmüştür. Kocayı ömrünün sonuna kadar yatalak bir eşe bağımlı tutmanın insani ve hukuki bir dayanağı yoktur.
Karı-koca arasında evlilik birliği elverişsiz hale gelmiştir. Elverişsizlik evlilik birliğini temelden sarsan madde olaylardandır. Kusursuz eşin kendisine bakıcı tutması ve geçimini sağlayacak miktarda yoksulluk nafakası kocanın desteğinden yoksun kalması nedeniyle yeterli miktarda maddi ödence verilmesi karı-koca arasındaki dengelerin bu şekilde düzenlenmesi gerekir. Açıklanan nedenlerle boşanmaya karar verilmesi gerekir.

 
 
BOŞANMA DAVALARINDA TELEFON KAYITLARININ ETKİSİ
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2003/1-374
K. 2003/370
T. 28.5.2003
• TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI ( Muvazaa Nedeniyle )
• DELİLLERİN YETERSİZ OLMASI ( İddianın İspatında Öteki Kanıtlarla Desteklenmeyen ve Tek Başına Geçerli Bir Belge Ve Kanıt Olma Niteliği Taşımayan Video Bant Delilinin Yetersiz Olması )
• HUKUKA AYKIRI DELİL ( Türk Hukukunda Zehirli Ağacın Meyvası Olarak Tabir Olunan Usulsüz ve Hukuka Aykırı Delilin Medeni Usul Hukukumuzda Düzenlenmemiş Olması )
• MUVAZA ( İlgili Tarafın Gerçekte Bağışlamak İstediği Tapulu Taşınmaz Malı Hakkında Tapu Sicil Memuru Önünde İradesini Satış Doğrultusunda Açıklamış Olması )
• YAZILI DELİLLE İSPAT ( Taraflar Arasındaki Muvazaa İddialarının Yazılı Delille İspatının Zorunlu Olması )
• ZEHİRLİ AĞACIN MEYVASI DA ZEHİRLİDİR KURALI ( Türk Hukukunda Zehirli Ağacın Meyvası Olarak Tabir Olunan Usulsüz ve Hukuka Aykırı Delilin Medeni Usul Hukukumuzda Düzenlenmemiş Olması )
• CMUK AÇISINDAN HUKUKA AYKIRI DELİL ( Hukuka Aykırı Deliller Hakkında CMUK’ta Düzenleme Mevcut Olup Bu Tür Delillerin Mahkemece Karara Geçirilmesinin Menedilmiş Olması )
• VİDEO KASETİN DELİL OLMA ÖZELLİĞİ ( İddianın İspatında Öteki Kanıtlarla Desteklenmeyen ve Tek Başına Geçerli Bir Belge Ve Kanıt Olma Niteliği Taşımayan Video Bant Delilinin Yetersiz Olması )
• SAKLI PAY SAHİPLERİ ( Muvazanın Varlığı Halinde Hakkı Çiğnenen Bütün Miras Hakkı Sahiplerinin Dava Açma Hakkının Olması )
• DAVA MALZEMELERİNİN TARAFLARCA GETİRİLMESİ İLKESİ ( Davaya Tarafların Egemen Olması Ve Delillerin Taraflarca Mahkemeye Sunulması )
• RE’SEN HAREKET İLKESİ ( Kamu Düzenini İlgilendiren Hususlarda Hakimin Taraflardan Bağımsız Olarak Hareket Edebilmesi )
• BEDELLER ARASINDAKİ AŞIRI ORANSIZLIK ( Muris Muvazaasına Tek Başına Delil Olmaması-Temlikin Mirasçılardan Mal Kaçırmak Amacıyla Yapıldığının Araştırılması )
1086/m.72,74
818/m.18
1412/m.254
ÖZET : Her ne kadar tapu kaydındaki bedel ile bilirkişiye tespit ettirilen satış tarihindeki gerçek değer arasında aşırı oransızlık olduğu belirlenmişse de salt bedeller arasındaki açık farkın muris muvazaasının başlıca kanıtı sayılamayacağı, temlikin mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla yapıldığının, satışın değil, bağışın amaçlandığının ispatı gerektiği ilkesi yerleşmiş Yargıtay uygulamasıyla Hukuk Genel Kurulu ve Özel Daire kararları ile benimsenmiştir. Davacı vekili tarafından dosyaya tek kanıt olarak ibraz edilen video kaset, yukarıda belirtilen anlamda, hukuka aykırı delil olmamakla birlikte, murisin ses ve görüntüsünün kaydedildiği ortam, murisin ses ve görüntüsünün alındığı tarih itibariyle yaşlı, hastalıklar içinde kıvranan, hastaneden çıkmak için yardım bekleyen, her türlü etkiye açık bir kişi olması nedeniyle bu delilin başlı başına muvazaaya kanıt olamayacağı anlaşıldığından bu gerekçelerle Özel Dairenin bozma kararı usul ve yasaya uygun bulunmaktadır.
DAVA : Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir Asliye 3. Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 18/2/2002 gün ve 112-92 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 24/96/2002 gün ve 2002/7318-9885 sayılı ilamı ile; ( …Davada, muris danışığına dayanıldığı açıktır. İddia açısından vakıaların kanıtlanmasına ilişkin olarak mahkemece kurulan ara kararlarına rağmen davacılar tanık dinletmeyeceklerini bildirmişler ve vekili de bu beyanı imzasıyla onaylamıştır. Öte yandan, iddianın ispatı için, çözümü dosyaya sunulan video kaset dışında yeterli delil mevcut değildir. Ayrıca, bedel tespitine ilişkin bilirkişi raporundan, akit değeri ile sözleşme tarihine göre saptanan gerçek bedeli arasında aşırı oransızlık olduğu gözlenmiş ise de; bedeller arasındaki, oransızlık tek başına muvazaanın kanıtı olamaz.
Hal böyle olunca, iddianın ispatlanamadığından bahisle davanın reddine karar verilmesi gerekirken, öteki kanıtlarla desteklenmeyen ve tek başına geçerli bir belge ve kanıt olma niteliği taşımayan video bant çözümüne dayalı olarak davanın kabulü doğru değildir… ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava, muvazaa nedenine dayalı tapu iptali, tescil isteğine ilişkindir.
Davacılar, Borçlar Kanununun 18. maddesinden kaynaklanan mûris muvazaası hukuksal nedenine dayanarak miras payları oranında iptal ve tescil istemişler;davalı mûrise baktığını, miras bırakanın başkaca taşınmazlarının da olduğunu belirterek davanın reddini savunmuş;yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar Özel Dairece yukarda yazılı gerekçeyle bozulmuştur.
Bir kimsenin mirasçılarını, miras hakkından yoksun bırakmak ( yoksun koymak ) amacı ile gerçekte bağışlamak istediği tapu sicilinde kayıtlı taşınmaz malı hakkında, Tapu Sicil Memuru önünde, iradesini satış doğrultusunda açıklamış olduğunun gerçekleşmesi halinde, saklı pay sahibi olsun ya da olmasın, miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar görünürdeki satış sözleşmesinin B.K.nun 18. maddesine dayanarak, muvazaalı olduğunu ve gizli bağış sözleşmesinin de şekil koşulundan ( şartından ) yoksun bulunduğunu ileri sürerek dava açabilirler. ( İ.B.K. 1.4.1974 E:1974/1, K:1974/2 )
Muvazaa davaları sözleşmenin tarafları arasında ise muvazaa iddiasının yazılı delille ispatı zorunludur. Muvazaa ile tapulu taşınmazı intikal ettiren kişinin ölümü halinde mirasçıları halefiyet yolu ile dava açmışlarsa başka bir anlatımla mirasçılar miras bırakanın hakkına dayanarak iptal istemişlerse ispat hukuku yönünden aynı kural uygulanır.
Diğer taraftan mirasçılar miras bırakanın hakkına dayanmadan yani halefiyet yolu dışında da dava açabilirler. Davacıların, miras bırakanın kendilerinden mal kaçırmak kastı ile tapulu taşınmazı muvazaa yoluyla intikal ettirmiş olduğunu iddia etmeleri halinde miras bırakanın hakkına dayanarak değil, doğrudan doğruya kendi haklarına dayanarak dava açmış olurlar. Bu durumda mirasçılar hukukî işlemin tarafı sayılamayacaklarından yazılı delille ispat kuralı mirasçılar hakkında uygulanamaz ( HGK. 25.5.1988 tarih, 1988/1-232 E., 1988/421 K. )
Buradaki iddia her türlü delille ispat olunabilir.
Türk yargı sisteminde ilke olarak hakim bir davayı kendiliğinden inceleyerek uyuşmazlığı çözemez. ( HMUK. m. 72 ) Usulün 74. maddesi uyarınca hakim tarafların iddia ve savunmaları ile bağlı olup istekten fazlaya da karar veremez. Taraflar arasındaki uyuşmazlığın niteliği itibarıyla davada ( delillerin taraflarca hazırlanması prensibi ) egemen olup taraflar dinletmek istedikleri tanıkların ve bilgisine başvurulmasını istedikleri bilirkişilerin masraflarını karşılamakla yükümlüdürler. Bunun tek istisnası kamu düzenine dayanan re’sen araştırma ilkesinin olayda uygulama yeri bulunmamaktadır.
“Zehirli ağacın meyveleri” olarak ifade edilen hukuka aykırı olarak elde edilen delillerin değerlendirilmesi konusunda Medeni Usul Hukukunda açık bir düzenleme bulunmamaktadır.
Özellikle konuyu öğreti bakımından incelemekte yarar vardır.
Berkin, Usulsüz veya kanunsuz yahut hukuka aykırı yoldan elde edilmiş delile dayanılarak hüküm verilemiyeceği görüşündedir. Yazara göre, posta memuru ile anlaşarak ele geçirilmiş ve mahkemeye sunulmuş olan başkalarına yazılmış mektupların veya evli erkeğin ilişki kurduğu ve ileride evlenmek istediği kadına yazdığı mektupların çalınarak boşanma davasında delil olarak kullanılması caiz değildir” görüşünü ileri sürmüştür. ( Bkz. Prof. Dr. Berkin N. Tatbikatçılara Medeni Usul Hukuku Rehberi İst. s. 734 )
Üstündağ hukuka aykırı yollardan elde edilmiş olan delillerin değerlendirilmesi konusunda usul kanunumuzda bir hüküm bulunmadığını belirtmekte, kitabın bir başka yerinde “sesin gizlice banda alınması halinde buna daha sonra bir ispat vasıtası olarak dayanmanın mümkün olduğunu açıklamaktadır. Örnek olarak Alman Mahkemesinin kararına göre, insan seslerinin konuşanın muvafakati olmaksızın tespiti kişilik haklarına bir saldırı olmakla beraber, gizli ses almayı haklı kılan nedenlerin mevcudiyeti halinde bu şekilde bir tecavüze müsaade edilmesi gerektiğinin kabul edildiğini belirtmektedir. Alman Mahkeme kararına esas teşkil eden olayda evli kadın, kocasına defalarca hakaret etmiş ve bütün bunları da mahkemede inkâr edeceğini de ilave etmiştir. Bunun üzerine koca açmayı tasarladığı boşanma davası için bu sahneleri teybe almıştır. 
Prof. Dr. Pekcanıtez’e göre, kişilik haklarının, özel yaşam alanı ve sır alanının ihlali sonucu elde edilen teyp bandı, fotoğraf, çalınmış veya el konulmuş aşk mektupları delil olarak değerlendirilemez. Hukuka aykırı olarak elde edilen delilin değerlendirilmesi konusunda Medeni Usul Hukukunda da geçerli olan dürüstlük kuralı esas alınarak karar verilmeli ve bu konuda her somut olayda değerlendirme yapılmalıdır. Bu konuda ihlal edilen kanun hükmü ile ispatlanmak istenen menfaat arasında amaca uygunluk hususu da esas alınmalıdır. Diğer taraftan gizli şekilde ele geçirilen tüm deliller hukuka aykırı delil olarak nitelendirilmemelidir. Örneğin bir telefon görüşmesinde, telefondaki ses yükseltici veya ikinci bir dinleme aleti sayesinde tarafların söylediklerinin duyulması sonucu yapılan açıklamalar ve bu konudaki tanıklık geçerli olmalıdır. Kişilik hakkının ihlali sonucu elde edilen delilin kullanılmasına hakkı ihlal edilen kişi izin verirse bu delil mahkemece kullanılabilir.
Hukuka aykırı elde edilen delillerin değerlendirilmesi konusunda Medeni Usul Hukukunda açık bir yasa hükmü olmadığı halde, Ceza Yargılamaları Usulü Yasasında açık düzenleme yapılmıştır. CMUK. 254/2. maddesinde “koğuşturma makamlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz” denilmiştir.
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu 254. maddesiyle ilgili olarak Prof. Dr. Feridun Yenisey tarafından hazırlanan ( Yasak Yöntemlerle ve Hukuka Aykırı Şekilde Elde Edilen Deliller ) başlığıyla yayınlanan makalede “…Elde edilmesinde Uygulanan Metod Dolayısıyle Yasaklanan Deliller: Bazen de, elde ederken uygulanan metodun yasaklanmış olması nedeniyle elde edilen delil de yasaklanmış olur.
Burada ispat edilmek istenen konu, ispatı yasak bir konu değildir;ancak, delilin elde edilmesi sırasında yasaklanmış bir yöntem uygulanmıştır. Örneğin ifade veren kişinin iradesinin serbest olması gerekirken hukuka aykırı bir biçimde tesir edilmiş olabilir. Zor kullanma, hile, tehdit ve yorgun düşürmek gibi bazı delil elde etme metodları yasaktır. ( m. 135/a ) Kanunumuz sadece ifade almanın yöntemi ile ilgili kurallar koymuşsa da zabıtanın çalışma alanı çok daha geniştir…” hususları yer almıştır.
Somut olayda davacılar, miras bırakan ile oğlu arasında yapılan konuşmanın video kasetini delil olarak ileri sürmüşlerdir. Davacı vekili de tanık listesi verdiği halde tanıklarını dinletmeyeceklerini bildirmiş, sadece anılan kasete delil olarak dayanmıştır.
Polis memuru bilirkişiye yaptırılan kaset çözümünde hasta olduğu anlaşılan ve dosyadaki fotoğraflarla vücudunda yaralar açılmış, yatalak durumda bulunan miras bırakanın, oğlu olduğu tahmin edilen kişinin sorularına zorlanarak yanıt verdiği; bazı sorulara verdiği yanıtların da anlaşılamadığı; oğlu olduğu tahmin edilen kişinin taşınmazın satışının karşılığında para alıp almadığı yönünde sorduğu soruya “para almadım” şeklinde verdiği yanıtı doğrulamak amacıyla “ya seni götürmemiz için yalan söylüyorsan” dediği ve miras bırakanın iki kez yöneltilen bu soruya verdiği yanıtın anlaşılamadığı belirlenmiştir.
Miras bırakan 77 yaşında, hasta, hastane odasında ve bakıma muhtaç durumda iken hatta hastaneden çıkarılma ümidi taşıdığı sırada oğlu tarafından konuşturulup sesi ve görüntüsü video kasete kaydedilmiştir.
Her ne kadar tapu kaydındaki bedel ile bilirkişiye tespit ettirilen satış tarihindeki gerçek değer arasında aşırı oransızlık olduğu belirlenmişse de salt bedeller arasındaki açık farkın muris muvazaasının başlıca kanıtı sayılamayacağı, temlikin mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla yapıldığının, satışın değil, bağışın amaçlandığının ispatı gerektiği ilkesi yerleşmiş Yargıtay uygulamasıyla Hukuk Genel Kurulu ve Özel Daire kararları ile benimsenmiştir. ( H.G.K. 2.11.1983 tarih, 1980/1-3353 E. 1983/1057 K., 1. H.D. 6.7.1992 tarih, 1992/5278 E. 9098 K. )
Davacı vekili tarafından dosyaya tek kanıt olarak ibraz edilen video kaset, yukarıda belirtilen anlamda, hukuka aykırı delil olmamakla birlikte, murisin ses ve görüntüsünün kaydedildiği ortam, murisin ses ve görüntüsünün alındığı tarih itibariyle yaşlı, hastalıklar içinde kıvranan, hastaneden çıkmak için yardım bekleyen, her türlü etkiye açık bir kişi olması nedeniyle bu delilin başlı başına muvazaaya kanıt olamayacağı anlaşıldığından bu gerekçelerle Özel Dairenin bozma kararı usul ve yasaya uygun bulunmaktadır.
Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi, usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 28/5/2003 gününde, oyçokluğu ile karar verildi.

 
 
FİİLİ AYRILIK SEBEBİYLE BOŞANMA DAVASI
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 1996/3014
K. 1996/4080
T. 12.4.1996
• BOŞANMA ( Fiili ayrılık )
• FİİLİ AYRILIK SEBEBİYLE BOŞANMA ( Hakkın suistimali )
• HAKKIN SUİSTİMALİ ( Fiili ayrılık sebebiyle boşanma )
• BOŞANMA KARARINDAN SONRA EŞLERİN BİR ARAYA GELMESİ
743/m.134
ÖZET : Koca tarafından açılan boşanma davası, 16.3.1989 tarihinde reddedilmiş, bu karar 27.12.1991’de kesinleşmiştir. Davacının bu yöndeki beyanını teyit eden delillerden red kararının kesinleşmesinden önce eşlerin barışıp bir araya geldikleri, uzun sayılacak bir süre evlilik birliğini yeniden kurup devam ettirdikleri, red kararının kesinleşmesinin ise bu beraberlikten sonraya ait olduğu anlaşılmaktadır. Kocanın davranışı, hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir.
Bu durumda mahkemece davanın reddine karar vermek gerekirken, yasanın yorumunda, delillerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
DAVA VE KARAR : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda, mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:
YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ KARARI :
Medeni Kanun’un 134/son maddesinde, boşanma sebeplerinden herhangi biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve bu kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç yıl geçmesi halinde, her ne sebeple olursa olsun müşterek hayat yeniden kurulmamışsa, eşlerden birinin talebi üzerine boşanmaya karar verilebileceği öngörülmüştür.
Koca tarafından açılan boşanma davası, 16.3.1989 tarihinde reddedilmiş, bu karar 27.12.1991′de kesinleşmiştir. Davacının bu yöndeki beyanını teyit eden delillerden red kararının kesinleşmesinden önce eşlerin barışıp bir araya geldikleri, uzun sayılacak bir süre evlilik birliğini yeniden kurup devam ettirdikleri, red kararının kesinleşmesinin ise bu beraberlikten sonraya ait olduğu anlaşılmaktadır. Kocanın davranışı, hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir ( MK. m. 2/2 ). Aksi düşünce red kararını alan koca, eşi ile bir araya gelecek, sonra dilediği bir tarihte bu beraberliği sona erdirecek, bilahare aldığı red kararını kesinleştirecek ve üç yıl sonra da dava açabilecek duruma gelecektir. Böyle bir halde, kötü niyetli tarafın korunmasına imkan bulunmamaktadır. Yasada yer alan “..bu kararın kesinleştiği tarihten itibaren” sözleri, münhasıran sürenin başlangıcını belirlemek amacı ile kanunda yer almakta olup yasada öngörülen evlilik birliğinin yeniden kurulmama şartının davanın reddinden itibaren bulunması gerekir. Esasen aksi halde evlilik birliğinin YENİDEN KURULAMAMASINDAN da sözedilemez. Bu durumda mahkemece davanın reddine karar vermek gerekirken, yasanın yorumunda, delillerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün, kadının temyizi üzerine gösterilen sebeple ( BOZULMASINA ), bozma sebebine göre de kocanın temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, oybirliğiyle karar verildi.

 
 
SUÇ İŞLEME VE HAYSİYETSİZ HAYAT SÜRME SEBEBİYLE BOŞANMA DAVASI
T.C.
YARGITAY
2. Hukuk Dairesi
Esas : 2003/2300
Karar : 2003/3448
Tarih : 13.03.2003
ÖZET : Küçük düşürücü hareketlerin birlikte yaşamayı imkansız kılacak ağırlıkta olduğu isbat olunmalıdır. Bunun için tüm delilller toplanıp neticesine göre karar verilmelidir
(4721 s. MK. m. 162, 163)
KARAR METNİ :
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
1-Kocanın katılma yolu ile temyiz dilekçesinin harcı ve kaydı bulunmadığından incelenmesine yer olmadığına,
2-Kadının temyizine gelince; Türk Medeni Kanununun 163. maddesi gereğince ister küçük düşürücü suç işlenmiş olsun, ister haysiyetsiz hayat sürülmüş olsun boşanmaya hükmolunması için bu durumların diğer eş için birlikte yaşamayı çekilmez hale getirmesi zorunlu olacak bu hususun kanıtlanması gerekecektir. O halde mahkemece yapılacak iş bu konuda taraf delillerini sorup, gösterdikleri takdirde toplamak, sonucuna göre bir karar vermekten ibarettir. Bu yön gözetilmeden eksik araştırma ve incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ: 1-Davacı temyiz dilekçesinin 1. bentte gösterilen nedenlerle incelenmesine yer olmadığına,
2-Hükmün davalı yönünden 2.bentte gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatıran davalıya geri verilmesine, oybirliğiyle karar verildi. 13.03.2003

 
 
BABALIK DAVALARI, BABALIK DAVASI
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2001/16705
K. 2002/26
T. 15.1.2002
• BABALIK DAVASI ( Davanın Babaya Baba Ölmüşse Mirasçılarına Karşı Açılması )
• CUMHURİYET SAVCISI VE HAZİNE İHBAR KURALI ( Babalık Davasının Kamu Düzenini de İlgilendirmesi Nedeniyle )
4721/m.301/son
ÖZET : 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 301/son maddesi babalık davasında, davanın babaya, baba ölmüşse mirasçılarına karşı açılacağı öngörülmüş, işin kamu düzenini de ilgilendirdiği dikkate alınarak Cumhuriyet Savcısı ile Hazineyede ihbar edileceği kuralı getirilmiştir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
KARAR : Dava babalığa ilişkindir. 4722 sayılı Türk Medeni Kanununun Yürürlüğü ve Uygulanma Şekli Hakkındaki Kanunun 13. maddesi; Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girmesinden önce açılmış babalık davalarınında bu kanuna göre karara bağlanacağını hükme bağlamıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 301/son maddesi ise babalık davasında, davanın babaya, baba ölmüşse miraşçılarına karşı açılacağı öngörülmüş, işin kamu düzenini de ilgilendirdiği dikkate alınarak Cumhuriyet Savcısı ile Hazineyede ihbar edileceği kuralı getirilmiştir. Ğerçekleşen bu durum karşısında davanın Cumhuriyet Savcısı ile Hazineye ihbar edilmesi zorunlu olup hükmün bozulması gerekmiştir.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün gösterilen sebeple ( BOZULMASINA ), bozma sebebine göre diğer yönlerin incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine 15.1.2002 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA DAVALARINDA MAL KAÇIRMA, EŞİN MAL KAÇIRMASI, BOŞANMADA MAL KAÇIRMA
Edinilmiş mallara katılma rejiminde eşlerin mülkiyet hakkına dokunulmamaktadır. Edinilmiş malların tasfiye anındaki değeri üzerinden borçlarda çıktıktan geri kalan miktar yarıya bölünerek ödenecek miktar tespit edilir. Tasfiye davası bir ayın davası değildir. Ancak TMK 239/I md. sine göre borçlunun tercih hakkı vardır , katılma alacağını isterse nakit isterse ayın olarak ödeyebilir. Sadece aile konutları yönünden mülkiyet sınırlaması vardır.
T.C.
YARGITAY
2.HUKUKDAİRESİ.2005/16726.2006/1095T. 7.2.2006
• MAL REJİMİ ( Mal Ayrılığı Rejimine Tabi 4721 S.K.’dan Önce Edinilmiş Mal – Davacının Davalıya Ait Kişisel Malın Edinilmesinda Ziynetlerini Bozdurarak ve Babasından Aldığı Parayı Koyarak Katkıda Bulunduğu İddiası/Aile Mahkemesinin İncelemesi Gereği )

• DEĞER ARTIŞ PAYI ( Mal Ayrılığı Rejimine Tabi 4721 S.K.’dan Önce Edinilmiş Taşınmaz – Katkıda Bulunan Eşin Tasfiye Sırasında Ortaya Çıkan Değer Artışı İçin Katkısı Oranında Alacak Hakkına Sahip Olacağı )
• KATKI PAYI ALACAĞI ( Mal Ayrılığı Rejimine Tabi 4721 S.K.’dan Önce Edinilmiş Taşınmaz – Katkıda Bulunan Eşin Tasfiye Sırasında Ortaya Çıkan Değer Artışı İçin Katkısı Oranında Alacak Hakkına Sahip Olacağı )
• GÖREVLİ MAHKEME ( Mal Ayrılığı Rejimine Tabi 4721 S.K.’dan Önce Edinilmiş Mal – Davacının Davalıya Ait Kişisel Malın Edinilmesinda Ziynetlerini Bozdurarak ve Babasından Aldığı Parayı Koyarak Katkıda Bulunduğu İddiası/Katkı Payı Alacağı )
4721/m.202,218,219,220/2,227/14722/m.10/1743/m.170
ÖZET : 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadarki dönemde geçerli rejim mal ayrılığıdır. ( 743 s. MK m. 170 ) Bu tarihten sonra ise, edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. ( TMK m. 202 )
Edinilmiş mallara katılma rejimi; edinilmiş mallar ( TMK m. 219 ) ile eşlerden her birinin kişisel mallarını ( TMK m. 220 ) kapsar. ( TMK m. 218 )
Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan malvarlığı değerleri o eşin kişisel malıdır. ( TMK m. 220/2 )
Eşlerden biri, diğerine ait malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun bir karşılık almaksızın katkıda bulunmuş ise, tasfiye sırasında bu malda ortaya çıkan değer artışı için katkısı oranında alacak hakkına sahip olur. ( TMK m. 227/1 )
Davacı, davalıya ait kişisel malın edinilmesi sırasında ziynetlerini bozdurarak ve babasından aldığı parayı koyarak katkıda bulunduğunu, katkısının, malın o tarihteki rayiç değerinin üçte biri oranında olduğunu ileri sürdüğüne göre, istek, Türk Medeni Kanununun 227. maddesine dayanmaktadır. Bu madde ise Aile Mahkemelerinin görevine girmektedir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
KARAR : Davacının; alımında katkıda bulunduğunu iddia ettiği taşınmaz, 06.08.1998 tarihinde koca tarafından üçüncü kişiden kooperatif üyeliği devralınmak suretiyle iktisap edilmiştir. Taraflar 31.10.1980′de evlenmişlerdir. Boşanma davası ise 14.09.2004 tarihinde açılmış olup devam etmektedir.
Türk Medeni Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce evlenmiş olan eşler arasında, bu tarihe kadar, tabi oldukları mal rejimi devam eder. Eşler, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak bir yıl içinde başka bir mal rejimi seçmedikleri takdirde, bu tarihten geçerli olmak üzere yasal mal rejimini seçmiş sayılırlar. ( 4722 sayılı Yürürlük Kanunu m. 10/1 ) Şu halde, evlenme tarihinden, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadarki dönemde geçerli rejim mal ayrılığıdır. ( 743 s. MK m. 170 ) Bu tarihten sonra ise, edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. ( TMK m. 202 )
Edinilmiş mallara katılma rejimi; edinilmiş mallar ( TMK m. 219 ) ile eşlerden her birinin kişisel mallarını ( TMK m. 220 ) kapsar. ( TMK m. 218 )
Mal rejiminin başlangıcında eşlerden birine ait bulunan malvarlığı değerleri o eşin kişisel malıdır. ( TMK m. 220/2 )
Eşlerden biri, diğerine ait malın edinilmesine, iyileştirilmesine veya korunmasına hiç ya da uygun bir karşılık almaksızın katkıda bulunmuş ise, tasfiye sırasında bu malda ortaya çıkan değer artışı için katkısı oranında alacak hakkına sahip olur. ( TMK m. 227/1 )
Davacı, davalıya ait kişisel malın edinilmesi sırasında ziynetlerini bozdurarak ve babasından aldığı parayı koyarak katkıda bulunduğunu, katkısının, malın o tarihteki rayiç değerinin üçte biri oranında olduğunu ileri sürdüğüne göre, istek, Türk Medeni Kanununun 227. maddesine dayanmaktadır. Bu madde ise Aile Mahkemelerinin görevine girmektedir. O halde işin esasının incelenmesi gerekirken görevsizlik kararı verilmesi doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Hükmün yukarıda gösterilen sebeple ( BOZULMASINA ), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 07.02.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
AİLE KONUTU ŞERHİ KONULMASI, AİLE KONUTU ŞERHİ NASIL KONULUR,BOŞANMA DAVASI AİLE KONUTU ŞERHİ
Aile Konutu Şerhinin terkini için Aile Mahkemesine başvurmak ve 4721 sayılı T.M.K.195 gereği hakimin müdahalesini istemek gereklidir.
Bu konudaki Yargıtay Kararı aşağıdadır.
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2004/9589
K. 2004/10505
T. 23.9.2004
• AİLE KONUTU ŞERHİ ( Kaldırılması İstemi – Taraflar Arasında İhtilaf Bulunduğu/Tapu Sicil Memurunun İdari İşlemle Mülkiyet Hakkını Sınırlayan Şerhi Kendiliğinden Kaldıramayacağı )
• TAPUDA AİLE KONUTU ŞERHİNİN KALDIRILMASI İSTEMİ ( Tapu Sicil Memurunun İdari İşlemle Mülkiyet Hakkını Sınırlayan Şerhi Kendiliğinden Kaldıramayacağı – Taraflar Arasında İhtilaf Bulunduğu )
• HAKİMİN MÜDAHALESİNİ GEREKTİREN HAL ( Aile Konutu Şerhinin Kaldırılması İstemi – Taraflar Arasında İhtilaf Bulunduğu/Tapu Sicil Memurunun İdari İşlemle Mülkiyet Hakkını Sınırlayan Şerhi Kendiliğinden Kaldıramayacağı )
4721/m. 195
2644/m. 26
ÖZET : Davacı taşınmaz üzerine konulan “aile konutu” şerhinin kaldırılmasını istemiştir.
Hiç kimse kanundan almadığı bir kamu yetkisini kullanamaz. Söz konusu taşınmaz malın aile konutu olup olmadığı yönünde taraflar arasında ihtilaf bulunduğuna göre tapu sicil memuru idari işlemle mülkiyet hakkını sınırlayan şerhi kendiliğinden kaldıramaz.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Davacı 8. numaralı taşınmaz üzerine konulan “aile konutu” şerhinin kaldırılmasını istemiştir.
İzmir 2. Aile Mahkemesinin 6.11.2003 günlü kararı ile dava konusu taşınmaz üzerine aile konutu şerhi verilmiştir.
Hiç kimse kanundan almadığı bir kamu yetkisini kullanamaz. Söz konusu taşınmaz malın aile konutu olup olmadığı yönünde taraflar arasında ihtilaf bulunduğuna göre tapu sicil memuru idari işlemle mülkiyet hakkını sınırlayan şerhi kendiliğinden kaldıramaz. ( 2644 sayılı Tapu Kanunu md. 26 )
4721 sayılı Türk Medeni Kanunun 195. maddesi uyarınca hakimin müdahalesini gerektiren bir hal ortaya çıkmıştır. Davacının isteği bu çerçevede değerlendirilip tarafların delilleri toplanarak sonucu uyarınca karar vermek gerekirken davanın gösterilen gerekçe ile reddi doğru bulunmamıştır.
SONUÇ : Hükmün açıklanan sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 23.09.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
RESMİ NİKAHLI OLMAYAN EŞİN NAFAKA MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT HAKKI
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2006/2-558
K. 2006/568
T. 20.9.2006
• MANEVİ TAZMİNAT ( İmam Nikahı İle Evlenen Kadının Talebi Haksız Fiilden Kaynaklanmakta Olup BK. Md. 49′a Göre İstenildiği – Çocuk İçin Açılan İştirak Nafakası Davasıyla Birlikte Aile Mahkemesinde Değil Genel Hukuk Mahkemesinde Görüleceği )
• İMAM NİKAHI İLE EVLENEN KADININ MANEVİ TAZMİNAT TALEBİ ( Çocuk İçin Açılan İştirak Nafakası Davasıyla Birlikte Aile Mahkemesinde Değil Genel Hukuk Mahkemesinde Görüleceği – Talep Haksız Fiilden Kaynaklanmakta Olup BK. Md. 49′a Göre İstenildiği )
• GÖREV ( İmam Nikahı İle Evlenen Kadının Manevi Tazminat Talebi Haksız Fiilden Kaynaklanmakta Olup BK. Md. 49′a Göre İstenildiği – Çocuk İçin Açılan İştirak Nafakası Davasıyla Birlikte Aile Mahkemesinde Değil Genel Hukuk Mahkemesinde Görüleceği )
• EVLİLİK DIŞI ÇOCUK İÇİN AÇILAN İŞTİRAK NAFAKASI DAVASINDA MANEVİ TAZMİNAT DA İSTENİLMESİ ( İmam Nikahı İle Evlenen Kadının Talebi Haksız Fiilden Kaynaklanmakta Olup BK. Md. 49′a Göre İstenildiği – Aile Mahkemesinde Değil Genel Hukuk Mahkemesinde Görüleceği )
818/m. 49
1086/m. 7
ÖZET : Davacı vekili, davalının bundan 5 yıl önce evli ve dört çocuklu olduğunu söylemeden davacı ile imam nikahıyla evlendiğini, 2001 yılında bir çocukları olduğunu, davalının davacıyı yıllarca kandırdığını, davacının ailesi ve arkadaşlarının yanında küçük düştüğünü ve sosyal çöküntüye uğradığını, çocuk sahibi olması nedeniyle de evlenme şansının azaldığını bu nedenle manevi maddi tazminat ve müşterek çocuk için nafaka talep ve dava etmiştir.
Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olup, yargılamanın her aşamasında kendiliğinden ( resen ) dikkate alınması gerekir. Mahkemenin kendi kararında da belirtildiği gibi manevi tazminat talebi haksız fiilden kaynaklanmakta olup Borçlar Kanunu 49. maddeye göre istenilmiştir.

O halde manevi tazminat talebi hakkında karar verecek mahkeme, Aile Mahkemesi değil genel hukuk mahkemeleridir.
DAVA : Taraflar arasındaki “boşanma ve iştirak nafakası” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Küçükçekmece 1.Aile Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 03.05.2005 gün ve 2003/398 E- 654 K.sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2.Hukuk Dairesinin 28.11.2005 gün ve 2005/14182-16353 sayılı ilamı ile;
( … Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delilerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delilerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davalının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
Dava, 22.7.2003 tarihinde açılmıştır. Türk Medeni Kanununun yürürlüğe girmesinden önce açılmış olan babalık davaları, bu kanun hükümlerine göre karara bağlanacaktır. ( 4722 s. K.nun md.10 ) Türk Medeni Kanunu düzenlemelerinde manevi tazminat düzenlenmemiştir. Bu yön gözetilmeden manevi tazminat talebinin reddi yerine yazılı şekilde kabulü bozmayı erektirmiştir… ),
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : Dava, maddi-manevi tazminat ve iştirak nafakası istemine ilişkindir.
Davacı vekili, davalının bundan 5 yıl önce evli ve dört çocuklu olduğunu söylemeden davacı ile imam nikahıyla evlendiğini, 2001 yılında bir çocukları olduğunu, davalının davacıyı yıllarca kandırdığını, davacının ailesi ve arkadaşlarının yanında küçük düştüğünü ve sosyal çöküntüye uğradığını, çocuk sahibi olması nedeniyle de evlenme şansının azaldığını bu nedenle 5.000.000.000 TL.manevi, TMK.nun 304. maddesi uyarınca 300.000.000 TL.maddi tazminat ve müşterek çocuk için 300.000.000 TL. nafakanın davalıdan alınarak davacıya verilmesini talep ve dava etmiştir.
Yerel mahkemenin, davacı kadının istediği manevi tazminat, taraflar arasında evlilik birliği bulunmadığından, haksız fiil nedeni ile manevi tazminat istemi olup, genel Hukuk Mahkemelerinin görevi içerisinde ise de, mahkememiz Asliye Mahkemesi seviyesinde olduğu gibi, iştirak nafakası yönünden mahkememiz yetkili olduğundan, manevi tazminat istemi hususunda dosyanın tefriki ve görevsizlik kararı ile dosyanın genel hukuk mahkemesine gönderilmesi usul ekonomisine uygun görülmediği gerekçesi ile manevi tazminat ve iştirak nafakası yönünden davanın kısmen kabulüne, maddi tazminat talebi davacı vekili tarafından atiye terk edildiğinden, bu tazminat yönünden karar verilmesine yer olmadığına yönelik hüküm Özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle manevi tazminat talebi yönünden bozulmuş, yerel mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Görev kuralları kamu düzenine ilişkin olup, yargılamanın her aşamasında kendiliğinden ( resen ) dikkate alınması gerekir. Mahkemenin kendi kararında da belirtildiği gibi manevi tazminat talebi haksız fiilden kaynaklanmakta olup Borçlar Kanunu 49. maddeye göre istenilmiştir. Davacının iştirak nafakası talebi kesinleşmiştir.
O halde manevi tazminat talebi hakkında karar verecek mahkeme, Aile Mahkemesi değil genel hukuk mahkemeleridir. Bu nedenle işin esasına yönelik inceleme yapılmamıştır.
Yerel mahkemenin direnme kararının açıklanan bu gerekçe ile Bozulması gerekir.
SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazları yukarıda açıklanan nedenlerle yerinde görüldüğünden direnme kararının bu gerekçelerle HUMK.nun 429. maddesi gereğince GÖREV YÖNÜNDEN BOZULMASINA, bozma nedenine göre şimdilik sair temyiz itirazlarının incelenmesine gerek olmadığına, 20.09.2006 gününde, oyçokluğuyla karar verildi.

 
 

 
BOŞANMA İLE BİRLİKTE KARAR VERİLEN TAZMİNATLAR TEMYİZ EDİLİRSE BOŞANMA KARARI KESİNLEŞİR.
 T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
E. 2008/12-656
K. 2008/638
T. 22.10.2008
• BOŞANMA İLAMI ( Boşanma Yönünden Kesinleşen Karardaki Maddi ve Manevi Tazminat Alacakları İçin Kesinleşme Koşulu Aranmaksızın İcra Takibi Yapılabileceği )
• KESİN HÜKÜM ( Boşanma Yönünden Kesinleşen Karardaki Maddi ve Manevi Tazminat Alacakları İçin Kesinleşme Koşulu Aranmaksızın İcra Takibi Yapılabileceği )
• MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT ( Boşanma Yönünden Kesinleşen Karardaki Bu Alacaklar İçin Kesinleşme Koşulu Aranmaksızın İcra Takibi Yapılabileceği )
• İLAMIN KISMEN KESİNLEŞMESİ ( Boşanma Yönünden Kesinleşen Karardaki Maddi ve Manevi Tazminat Alacakları İçin Kesinleşme Koşulu Aranmaksızın İcra Takibi Yapılabileceği )
2004/m. 36
1086/m. 443, Geç.3
ÖZET : İstek, icra müdürlüğü işlemini şikayete ilişkindir. Aile ve şahsın hukukuna ilişkin ilamlar kesinleşmeden icra edilemez. Kural olarak boşanma ilamı ile birlikte hükmedilen maddi ve manevi tazminat, boşanma kararının eklentisi olması sebebiyle boşanma ilamı kesinleşmeden icraya verilemez. Ancak boşanma yönünden kesinleşen karardaki maddi ve manevi tazminat alacakları için kesinleşme koşulu aranmaksızın icra takibi yapılabilir. Dosya kapsamından, boşanma hükmünün kesinleştiği, ancak boşanmaya bağlı olarak hükmedilen alacakların kesinleşmemiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda maddi ve manevi tazminata ilişkin alacaklar için kesinleşmeden icra takibi yapılabilir. Açıklanan nedenlerle, borçlunun şikayetinin reddi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki şikayet davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Manisa 1. İcra Hukuk Mahkemesi’nce şikayetin kabulüne dair verilen 11.02.2008 gün ve 2008/59-57 sayılı kararın incelenmesi karşı taraf/alacaklı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 13.05.2008 gün ve 2008/7485-10219 sayılı ilamı ile;
( … Kural olarak boşanma ekinde verilen maddi-manevi tazminat HUMK’nun 443. maddesi gereğince kesinleşmeden takibe konulamaz. Ancak, boşanmaya ilişkin hükmün kesinleşmesi halinde tazminata ilişkin hükmedilen alacağın tahsili için kesinleşme aranmaz. Keza tedbir niteliğinde verilen nafakanın da tahsili için kesinleşmesi gerekmez. Mahkemece açıklanan nedenlerle istemin reddi yerine kabulü isabetsizdir… ),
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : İstek, icra müdürlüğü işlemini şikayete ilişkindir.
Alacaklı tarafından borçlu aleyhine ilamlı takibe girişilerek, boşanma bölümü kesinleşen ilama dayanılarak ilamda yer alan 10.000,00.- YTL maddi ve 5.000,00..YTL manevi tazminat taleplerini içerecek şekilde, ancak bu kalemler açıklanmadan 15.000,00.- YTL asıl alacak ve 112,50.- YTL işlemiş faizi, 900,00.- YTL ilam vekalet ücreti, 162,40.- YTL yargılama gideri ve 2,00.- YTL bakiye karar harcı ve 8,00.YTL posta pulundan oluşan masrafları ile birlikte toplam 16.184,90.-YTL alacağın icra gideri, icra ücreti vekaleti, takip tarihinden başlayacak yasal faizi ile ve Perihan için her ay işleyecek aylık 100,00.-YTL yoksulluk nafakası ve küçük Nida için her ay işleyecek 100,00.- YTL iştirak nafakası ile birlikte tahsili istenmiştir.
Eldeki şikayet ile, kararın boşanma davası yönünden kesinleştiği, ancak maddi ve manevi tazminata ilişkin hükmün kesinleşmediği ve temyiz edildiği, dayanak mahkeme kararında maddi ve manevi tazminatın, kararın kesinleşmesinden sonra yasal faizi ile birlikte tahsili gerektiği yolunda hüküm bulunduğu, buna rağmen karar kesinleşmeden icraya konulduğu, bu bakımdan yapılan takibin iptaline karar verilmesi gerektiğinden takibin iptali talep edilmiştir.
Mahkemece “İlama aykırı takip yapıldığı yönündeki şikayetin kabulü ile, Manisa 2. İcra Müdürlüğü’nün 2008/879 esas sayılı dosyasında borçlu Recep hakkında yapılan ilamlı icra takibinin iptaline “karar verilmiştir.
Karşı taraf/alacaklı vekilinin temyizi üzerine özel dairece karar, “Boşanmaya ilişkin hükmün kesinleşmesi halinde tazminata ilişkin hükmedilen alacağın tahsili için kesinleşme aranmayacağı, keza tedbir niteliğinde verilen nafakanın da tahsili için kesinleşmesi gerekmediği, mahkemece açıklanan nedenlerle şikayetin reddi yerine kabulünün isabetsiz olduğu” gerekçesiyle, bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hükmü temyize karşı taraf/alacaklı vekili getirmektedir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; takip dayanağı ilamın boşanmaya ilişkin bölümünün kesinleşmiş olması karşısında, ilamda yer alan, ancak kesinleşmeyen maddi ve manevi tazminat ile tedbir nafakası vs kalemlerin kesinleşmeleri beklenmeden tahsilinin istenip istenemeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Öncelikle, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 443. maddesinin ortaya konulmasında yarar vardır. Anılan maddede:
“Temyizi dava icrayı tehir etmez. Ancak müstedi indettemyiz haksız çıktığı takdirde mahkümunbihi eda ve teslim edeceğine dair kefaleti kaviye göstermek veyahut mahkumunbih olan nukut ve eşyayı bir mevkii resmiye depozito etmek veya hasmı tarafından emval ve emlaki haczedilmiş olmak şartiyle mahkeme temyiz talep üzerine müstacelen icranın tehirine karar verebilir ( ilgili madde İİK m. 36 ).
Müstedi Devlet ise veya müzahereti adliyeye ( m. 465-472 ) nail olup da davanın ve hükmün mahiyetine ve ahvali saireye nazaran icranın tehiri icap ediyorsa bila teminat icranın tehirine karar verilebilir.
Nafaka hükümleri müstesnadır.
Gayrimenkule ve buna müteallik ayni haklara ve aile ve şahsın hukukuna mütedair hükümler kat’iyet kesbetmedikçe icra olunamaz.
Hükmün kesinleştiği ilamın altına veya arkasına yazılıp, tarih ve mahkeme mührü konmak ve mahkeme başkanı veya hakimi tarafından imzalanmak suretiyle belirtilir” hükmü yer almaktadır.
Görülmektedir ki, kural olarak boşanma ilamı ile birlikte hükmedilen maddi ve manevi tazminatın boşanma kararının eklentisi olması nedeniyle boşanma ilamı kesinleşmeden takibe konu edilmesi, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 443. maddesi karşısında mümkün değildir.
Boşanma kararının kesinleşmesi halinde ise bu ilamla birlikte hükmedilmiş olsa bile kesinleşmeyen maddi ve manevi tazminata ilişkin hükmün, takibe konu edilmesi olanaklıdır. Yine, tedbir niteliğinde hükmedilen nafakanın da takibe konu edilmesinde buna ilişkin hükmün kesinleşmesi aranmaz.
Nitekim, aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulu’nun 28.02.2001 gün ve 2001/12-206 Esas, 2001/217 Karar sayılı ilamında da vurgulanmıştır
Somut olayda; Manisa 1. Aile Mahkemesi’nin 2006/1001 Esas, 2007/567 Karar sayılı kararı boşanma yönünden kesinleşmiş; hükmün diğer kalemleri yönünden ise, temyiz edilerek 22.01.2008 tarihinde Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’ne gönderilmiş olmakla karar takip tarihinde tazminatlar yönünden kesinleşmemiştir.
Görüldüğü üzere, kesinleşmeden icra olunamayacağı belirgin olan boşanma hükmü kesinleşmiş; bu hükme bağlı olarak hükmedilen ancak temyize konu edilmekle kesinleşmemiş olan diğer alacak kalemleri ise, boşanma hükmünün kesinleşmesi ile birlikte, kesinleşip kesinleşmediklerine bakılmaksızın takibe konulabilir hale gelmiştir.
Bu durum karşısında, mahkemece Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen bozma ilamına uyulmak gerekirken, somut olaya uygun düşmeyen gerekçelerle şikayetin kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ : Karşı taraf/alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının özel daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 22.10.2008 gününde, oybirliği ile karar verildi.

 
 
NAFAKANIN ARTTIRILMASI, NAFAKANIN KALDIRILMASI
T.C.
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ
E. 2005/12641
K. 2005/12058
T. 21.11.2005
• İŞTİRAK VE YOKSULLUK NAFAKALARI ( Hakim Nafaka Alacaklısının İhtiyaçları İle Nafaka Yükümlüsünün Gelir Durumu Arasında Bir Oranlama Yaparak İlk Nafaka Takdirinde Taraflar Arasında Sağlanan Dengeyi Koruyacak Bir Karar Vermesi Gereği )
• NAFAKANIN ARTTIRILMASI TALEBİ ( Nafaka Alacaklısının İhtiyaçları İle Nafaka Yükümlüsünün Gelir Durumu Arasında Bir Oranlama Yaparak İlk Nafaka Takdirinde Taraflar Arasında Sağlanan Dengeyi Koruyacak Bir Karar Vermesi Gereği )
• NAFAKA TAKDİRİ ( Hakim Nafaka Alacaklısının İhtiyaçları İle Nafaka Yükümlüsünün Gelir Durumu Arasında Bir Oranlama Yaparak İlk Nafaka Takdirinde Taraflar Arasında Sağlanan Dengeyi Koruyacak Bir Karar Vermesi Gereği )
4721/m.176
ÖZET : Hakim, nafaka alacaklısının ihtiyaçları ile nafaka yükümlüsünün gelir durumu arasında bir oranlama yaparak ilk nafaka takdirinde taraflar arasında sağlanan dengeyi koruyacak bir karar vermelidir. Ayrıca, her dava açıldığı tarihteki koşullara tabi olup, dava tarihinden sonraki bir olayın davalı tarafça ileri sürülmediği halde karara dayanak yapılmış olması da doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
DAVA : Taraflar arasında görülen nafaka davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
KARAR : Davada; önceki iştirak ve yoksulluk nafakalarının yetersiz kaldığı ileri sürülerek artırılması istenilmiş, mahkemece iştirak nafakası yönünden istemin kısmen kabulüne, yoksulluk nafakası yönünden ise reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince yoksulluk nafakası istemine ilişkin olarak temyiz edilmiştir.
TMK’nun 176/4. maddesinde, irat biçiminde ödenmesine karar verilen nafakanın tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde artırılıp azaltılabileceği kabul edilmiştir.
Somut olayda davacı, 16.7.2001 tarihinden itibaren 150.000.000 lira olarak hükmedilen nafakanın artırılmasını istemiş, dava tarihine kadar aradan yaklaşık 3,5 yıl geçmiştir.
Davacıya ait olduğu ve satarak yoksulluktan kurtulduğu ileri sürülen taşınmazların alım-satım işlemlerinin ise boşanma kararından önce gerçekleştiği anlaşılmaktadır.
Öte yandan, Hukuk Genel Kurulunun yerleşik kararlarında “asgari ücret düzeyinde gelire sahip olunması” yoksulluğu ortadan kaldırıcı bir olgu olarak kabul edilmemiştir. ( HGK 7.10.1998 gün 2-656 E., 688 K, 26.12.2001 gün 2-1158 E, 1185 K. Ve 1.5.2002 gün ve 2-937 E., 339 K. sayılı kararları gibi ).
O halde, 3,5 yıl önceki tarih itibariyle kararlaştırılan yoksulluk nafakasının paranın alım gücünü yitirmesi ve bu süre içerisinde davacının ihtiyaçlarının doğal olarak artması sonucunda en azından değerinin düştüğü bir gerçektir.
Hakim, nafaka alacaklısının ihtiyaçları ile nafaka yükümlüsünün gelir durumu arasında bir oranlama yaparak ilk nafaka takdirinde taraflar arasında sağlanan dengeyi koruyacak bir karar vermelidir.
Ayrıca, her dava açıldığı tarihteki koşullara tabi olup, dava tarihinden sonraki bir olayın davalı tarafça ileri sürülmediği halde karara dayanak yapılmış olması da doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 21.11.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ
E. 2004/8288
K. 2004/9460
T. 21.9.2004
• İŞTİRAK NAFAKASININ ARTTIRILMASI TALEBİ ( Davanın Açıldığı Güne Kadar Geçen Yaklaşık Bir Yıl İçinde Tarafların Sosyal ve Ekonomik Durumlarında Değişme Olduğu )
• TARAFLARIN SOSYAL VE EKONOMİK DURUMU ( Davanın Açıldığı Güne Kadar Geçen Yaklaşık Bir Yıl İçinde Değişme Olduğu – Aksinin Düşünülmesi Hayatın Olağan Tecrübelerine Aykırı Olduğu )
• DAVA AÇMA SÜRESİ ( İştirak Nafakasının Arttırılması Talebinde Yasada Nafakanın Yeniden Belirlenebilmesi İçin Kesin Bir Zaman Diliminin Geçmesi Aranmadığı )
ÖZET : Dava iştirak nafakasının arttırılması talebidir. Yasada nafakanın yeniden belirlenebilmesi için kesin bir zaman diliminin geçmesi aranmamıştır. Ayrıca her davanın açıldığı günki koşullarda değerlendirilmesi esastır.
Somut olayda artırılması istenen önceki nafaka 19.2.2003 tarihindeki şartlara göre takdir edilmiş olup, işbu davanın açıldığı 2.3.2004 gününe kadar geçen yaklaşık bir yıl içinde tarafların sosyal ve ekonomik durumlarında değişme olduğu açıktır. Bunun aksinin düşünülmesi hayatın olağan tecrübelerine aykırı olup kabulü imkansızdır.
DAVA : Taraflar arasında görülen nafaka davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
KARAR : Davada, önceki iştirak nafakasının yetersiz kaldığı belirtilerek artırılması istenilmiş; mahkemece, artırılması istenen nafaka karar tarihinden bu dava tarihine kadar bir yıl geçmediği gerekçesi ile talebin reddine karar verilmiştir.
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde değildir.
Ancak, TMK.nun 331. maddesine göre: “Durumun değişmesi halinde hakim, istem üzerine nafaka miktarını yeniden belirler.” aynı şekilde 176. maddesi uyarınca, irat biçiminde ödenmesine karar verilen nafaka; tarafların mali durumlarının değişmesi veya hakkaniyetin gerektirdiği hallerde artırılıp azaltılabilir.
Yasada nafakanın yeniden belirlenebilmesi için kesin bir zaman diliminin geçmesi aranmamıştır. Ayrıca her davanın açıldığı günki koşullarda değerlendirilmesi esastır.
Somut olayda artırılması istenen önceki nafaka 19.2.2003 tarihindeki şartlara göre takdir edilmiş olup, işbu davanın açıldığı 2.3.2004 gününe kadar geçen yaklaşık bir yıl içinde tarafların sosyal ve ekonomik durumlarında değişme olduğu açıktır. Bunun aksinin düşünülmesi hayatın olağan tecrübelerine aykırı olup kabulü imkansızdır.
Kaldı ki bu süre içinde çocuğun yaşı ve eğitim düzeyine göre ihtiyaçları da doğal olarak artmıştır. Böylece TMK.nun 4. maddesinde vurgulanan “hakkaniyet” ilkesine ve 176-330. maddesine göre ihtiyaca uygun bir miktar nafakaya hükmedilmesi gerekirken istemin tümüyle reddi doğru görülmemiştir.
SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 21.9.2004 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. yarx
T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
E:2005/3-169
K:2005/235
T:06.04.2005
TEMYİZ SINIRI
Nafaka davaları yönünden temyiz edilebilirlik sınırının belirlenmesinde yıllık nafaka tutarı esas alınmalıdır.
1086 s. HUMK. m. 427
Taraflar arasındaki “iştirak nafakası” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Ankara Dördüncü Aile Mahkemesi)nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 13.11.2003 gün ve 2003/744-603 sayılı kararın incelenmesi davalı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Üçüncü Hukuk Dairesinin 29.3.2004 gün ve 2004/2461-2901 sayılı ilamı ile;
(…Davada, anlaşmalı boşanma ile hükmedilen aylık 100.000.000 lira iştirak nafakasının 400.000.000 liraya yükseltilmesi istenilmiş; mahkemece istemin kısmen kabulü ile aylık 300.000.000 lira iştirak nafakasına karar verilmiştir.
Ancak, tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumlarına, nafakanın niteliğine ve özellikle küçüğün yaş, eğitim düzeyi ile davalının gelirindeki artışa göre yaklaşık bir yıl önce hükmedilen nafakada, yapılan iyileştirme miktarı fazla olup, TMK.nun 4. maddesinde vurgulanan “hakkaniyet” ilkesine uygun bulunmamıştır.
Ayrıca, davacı kendisini vekille temsil ettirmediği halde lehine ücreti vekalete hükmedilmesi de usul ve yasaya aykırı görülmüştür…)
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz eden: Davalı
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, katılım (iştirak) nafakası istemine ilişkindir.
A- DAVACININ İSTEMİNİN ÖZETİ: Davacı, davalı ile 14.5.2002 tarihinde boşandıklarını müşterek çocukları Ebru’nun velayetinin kendisine verildiğini, öğretmen olduğunu, boşanma ilamı ile birlikte Ebru için aylık 100.000.000 TL. katılım (iştirak) nafakasına 23.03.2002 tarihi itibarı ile hük-medildiğini, ancak çocuğun okula başladığını, astım hastası olduğunu, hükmedilen nafakanın ve kendisinin gelirinin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmediğini ileri sürerek, aylık nafakanın 400.000.000 TL.ye çıkarılmasını istemiştir.
B- DAVALININ CEVABININ ÖZETİ: Davalı mühendis olduğunu, aylık 1.250.577.099 TL. net maaş aldığını, oturduğu ev için aylık 190.000.000 TL. kira ödediğini ileri sürerek, daha önce Ebru için hükmedilen 100.000.000 TL. katılım (iştirak) nafakasının yeterli olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
C- YEREL MAHKEME KARARININ ÖZETİ: Yerel mahkemece, davalının davacıdan boşandıktan sonra başka birisi ile resmen evlenmediği, küçük
Ebru’nun ilkokul 1. sınıf öğrencisi olduğu, günümüz koşulları ve ortak çocuğun paraya olan gereksinimi göz önüne alındığında aylık 300.000.000 TL. nafakanın yeterli olacağı sonucuna varılarak, daha önce hükmedilen aylık 100.000.000 TL katılım nafakasının 300.000.000 TL.ye çıkarılarak bu şekilde davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
D- TEMYİZ EVRESİ, BOZMA VE DİRENME: Davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece; “Tarafların gerçekleşen sosyal ve ekonomik durumlarına, nafakanın niteliğine ve özellikle küçüğün yaş, eğitim düzeyi ile davalının gelirindeki artışa göre, yaklaşık bir yıl önce hükmedilen nafakada yapılan iyileştirme miktarı fazla olup, TMK.nun 4. maddesinde vurgulanan “hakkaniyet” ilkesine uygun bulunmadığı” gerekçesiyle yerel mahkeme kararı bozulmuş, Yerel Mahkeme; “çocuğun eğitimi, bakımı ve korunması ile ilgili gelişen ihtiyaçları göz önüne alındığında hükmedilen nafakanın yeterli olacağı” görüşüyle ilk hükümde direnmiştir.
E- UYUŞMAZLIK: Tarafların ortak çocukları Ebru için hükmedilen iştirak nafakasının Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesinde yer alan “hakkaniyet” kuralına uygun olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
F- GEREKÇE: a- Temyiz edilebilirliğe ilişkin ön sorunun incelenip değerlendirilmesi; dosyada daha önce hükmedilen 100.000.000 TL. katılım nafakasının 400.000.000 TL.ye cıkarılması istenmiş, mahkemece aylık 300.000.000 TL.ye hükmedilmiş olması ve kararı davalının temyiz etmesi karşısında, dosyanın kesinlik (temyiz edilebilirlik) sınırı altında kalıp kalmadığı, buradan giderek nafaka davalarında temyiz edilebilirlik (kesinlik) sınırı belirlenirken aylık nafaka miktarının mı, yoksa yıllık nafaka miktarınının mı esas alınması gerektiği hususunun ön sorun olarak incelenmesi gerekli görülmüştür.
Kural olarak, mahkemelerden verilen son (nihai) kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabilir. Bununla birlikte kanun koyucu belirli düşüncelerle miktar ve değeri belirli bir miktarın altında kalan taşınır mal ve alacak davalarına ilişkin son kararların kesin olduğunu, dolayısıyla temyizinin olanaklı bulunmadığını hükme bağlamıştır (HUMK.nun m. 427).
Bir kararın temyizinin olanaklı olup olmadığı, diğer bir soyleyişle, kesinlik sınırı belirlenirken yalnız dava konusu (müddeabih) menkul ya da alacağın değeri esas alınır. Faiz, İcra (inkar) tazminatı ve giderler hesaba katılmaz (YHGK. 13.1.1988 gün, 1988/13-586 E. ve 25 K. sy. ilamı).
Bilindiği gibi, 14.7.2004 tarih ve 5219 sayılı “Çeşitli Kanunlarda Degişiklik Yapılmasına Dair Kanun” 21.7.2004 gun ve 25529 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıs olup, bu tarih itibarı ile temyiz edilebilirlik (kesinlık) sınırı 1.000.000.000 TL. (1.000 YTL) olarak belirlenmiştir.
Öte yandan, 5219 sayılı Kanun’un Genel Gerekçesinde yer alan “…Kararların kesinlik sınırının çok düşük olması, davaların gereksiz yere uzamasına ve Yargıtay’ın iş yükünün artmasına neden olmaktadır” şeklindeki ifade de, Kanun koyucunun, günümüz ekonomik koşullarını ve paranın satın alma gücünü gözeterek miktar ve değeri belirli bir sınırın altında kalan uyuşmazlıklar hakkında yerel mahkemelerce verilen hükümleri Yargıtay denetimi dışında tutmayı amaçladığını göstermektedir.
Bu aşamada nafaka davalarında temyiz edilebilirlik (kesinlik) sınırının saptanmasında aylık nafaka miktarının mı; yoksa yıllık nafaka miktarının mı esas alınması gerektiği sorunu gündeme gelmiş, bu yönün Hukuk Usulü Muhakemesi Kanunu ve diğer paralel düzenlemelerin genel yapısı, ruhu ve öngördüğü yargılama ilkeleri çerçevesinde, 5219 sayılı Kanun ve gerekçesi de dikkate alınarak, yargısal içtihatlarla açıklığa kavuşturulması gerektiği düşüncesi, Hukuk Genel Kurulu’ndaki ön sorunla ilgili görüşmeler sırasında benimsenmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nda ön sorun bakımından yapılan görüşmeler sırasında azınlıkta kalan bir kısım üyeler, kesinlik, (temyiz edilebilirlik) sınırının belirlenmesinde aylık nafakanın esas alınması gerektiği konusunda Yargıtay Daireleri arasında bir uygulama birliği olduğu bundan ayrılmayı gerektirecek makul bir nedenin bulunmadığı yönünde görüş bildirmişlerdir.
Buna karşılık, çoğunlukça bu görüş benimsenmeyerek şu sonuca varılmıştır;
Temyiz edilebilirlik (kesinlik) sınırı belirlenirken hüküm altına alınan nafakanın aylık veya yıllık tutarının dikkate alınması gerektiği yönünde açık bir hüküm bulunmamaktadır. Sorunun çözümünde nafaka davalarında davanın değerinin (müddeabihin) ne olduğunun saptanması önem arz eder. Bir davada müddeabihin bir tek değeri olur, bu tek değer mahkemenin görevli olup olmadığı, mahkemenin kararının temyiz edilip edilemeyeceği, temyiz incelemesinin duruşmalı yapılıp yapılamayacağı, temyiz sonucunda verilecek Yargıtay kararına karşı karar düzeltme yoluna gidilip gidilemeyeceği, harç hesaplanması ve vekalet ücreti takdir edilirken ölçüt olarak alınır (Prof. Dr. Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü Altıncı Baskı 2001 Cilt 1 sayfa 179).
492 sayılı Harçlar Kanunu’nun, Harç Alma Ölçüleri kenar başlıklı 15. maddesine göre, “Yargı harçları (1) sayılı tarifede yazılı işlemlerden “deger” ölçüsüne göre nispi esas üzerinden alınır” denmiş, 1 sayılı Tarife’nin Karar ve ilam Harcı kenar başlıklı III. bolümünun, Nispı Harc baslıklı 1. bendinin Nafaka davalarında alınacak harcın düzenlendiği (d) fıkrasında; nafaka verilmesine dair hükümler de bir senelik nafaka bedeli üzerinden harç alınacağı ifade edilmiştir.
1136 sayılı Avukatlık Kanununun 168. maddesine dayalı olarak hazırlanan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin Nafaka, kira tespiti ve tahliye davalarında ücret kenar başlıklı 9. maddesinde; “Tahliye davalarında bir yıllık kira bedeli tutarı, kira tespiti ve nafaka davalarında tespit olunan kira bedeli farkının veya hükmolunan nafakanın bir yıllık tutarı üzerinden vekalet ücretinin hesaplanacağı” açıklanmıştır.
Nafaka ve nafakanın arttırılması davaları kanundan doğan bir alacağın tespiti ve tahsili davası niteliğindedir.
Yukarıda açıklandığı üzere nafaka davalarında gerek Harçlar Kanunundan, gerekse Avukatlık Kanunu ve buna dayalı olarak çıkarılan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi dava değerinin (müddeabihin) yıllık nafaka miktarı olduğunu açık bir biçimde ortaya koymuştur.
Mahkeme harcı ve vekalet ücret hesaplanırken ayrı bir dava değeri, temyiz edilebilirlik sınırı belirlenirken ayrı bir dava değeri belirlenmesinin yasal bir dayanağı bulunmadığına göre; temyiz edilebilirlik (kesinlik) sınırı yönünden de, nafakının yıllık tutarını esas almak gerekecektir.
Sonuç olarak, yukarıda açıklanan nedenlerle nafaka davaları yönünden temyiz edilebilirlik (kesinlik) sınırının belirlenmesinde yıllık nafaka tutarının esas alınması gerektiği benimsenmiştir.
Somut olayda, davacı daha önce hükmedilen aylık 100.000.000 TL nafakanın aylık 400.000.000 TL.ye çıkarılmasını istemiş, mahkeme aylık 300.000.000 TL. nafakaya hükmetmiş, kararı davalı temyiz etmiş olup, hükmedilen ve temyize konu olan nafakanın yıllık tutarı 1.200.000.000 TL. (1.200 YTL.) olması karşısında 20.10.2004 tarihli direnme kararının temyizi olanaklı bir karar olduğu sonucuna varılarak, işin esasının incelenmesine geçilmesine oyçokluğu ile karar verildi.
b- Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davalının temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK. nun 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 6.4.2005 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

 
 
VELAYET DAVASI, VELAYET NAFAKA, VELAYET HAKKI
 T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2005/2913
K. 2005/4874
T. 28.3.2005
• VELAYET HAKKININ ANNEYE VERİLMESİ ( Çocuk Kendisine Tevdi Edilmemiş Tarafın Gücüne Göre Onun Bakım ve Eğitim Giderlerine Katılmakla Yükümlülüğü – İştirak Nafakasına Hükmedilmesi Gereği )
• İŞTİRAK NAFAKASI ( Çocuk Kendisine Tevdi Edilmemiş Tarafın Gücüne Göre Onun Bakım ve Eğitim Giderlerine Katılmakla Yükümlülüğü – Hakimin Kendiliğinden Dikkate Alması Gereği )
• BOŞANMA VEYA AYRILIK ( Çocuk Kendisine Tevdi Edilmemiş Tarafın Gücüne Göre Onun Bakım ve Eğitim Giderlerine Katılmakla Yükümlülüğü – İştirak Nafakasına Hükmedilmesi Gereği )
4721/m. 182
ÖZET : Boşanma veya ayrılık vukuunda çocuk kendisine tevdi edilmemiş taraf gücüne göre onun bakım ve eğitim giderlerine katılmakla yükümlüdür. Bu hususu hakim görevi gereği kendiliğinden dikkate alması gerekmektedir. O halde velayet hakları davacı annelerine verilen küçükler için iştirak nafakasına hükmedilmemesi usul ve yasaya aykırıdır.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : 1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davalının tüm, davacının ise aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2- Boşanma veya ayrılık vukuunda çocuk kendisine tevdi edilmemiş taraf gücüne göre onun bakım ve eğitim giderlerine katılmakla yükümlüdür. ( TMK. md. 182 ) Bu hususu hakim görevi gereği kendiliğinden dikkate alması gerekmektedir. O halde velayet hakları davacı annelerine verilen küçükler Melis ve Mehmet için iştirak nafakasına hükmedilmemesi usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ : Temyiz edilen kararın 2. bentte gösterilen sebeplerle iştirak nafakası yönünden BOZULMASINA, hükmün diğer bölümlerinin ise 1. bentteki nedenlerle ONANMASINA, aşağıda yazılı harcın davalıya yükletilmesine, peşin harcın mahsubuna, temyiz peşin harcının yatıran davacıya geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 28.03.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.
T.C. Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi
Esas No: 2005/2135 Karar No: 2005/4785 Tarihi: 28.03.2005
• Nesebin Düzeltilmesi
• Küçüğe Kayyım Tayini
• Evlilik Dışı Doğan Çocuk
• Velayet Hakkı
ÖZET:
743 sayılı Medeni Kanunun hükümlerine göre, annenin evlilik dışı doğan çocuğunun üzerinde velayet hakkı bulunmamaktadır. Aynı Kanunun 374. maddesi uyarınca velayet altında bulunmayan her küçüğe bir vasi atanması gerekmektedir. 298. maddesinde de mahkemenin, evlilik haricinde bir doğumdan haberdar olduğu veya böyle bir gebelik ana tarafından kendisine haber verildiği takdirde; çocuğun menfaatini korumak üzere, hemen bir kayyım tayin edeceği düzenlenmiştir.
Bu hükümler uyarınca nesebin düzeltilmesi davasında küçük için kayyım tayin edilmeli, davaya katılmasına imkan hazırlanmalı, gösterdiği takdirde onun da delillerinin toplanması, bütün delillerin birlikte tartışılıp sonucuna göre karar verilmesi gerekir.
Öte yandan, 1587 Sayılı Nüfus Kanununa göre evlenme, doğum ve ölüm olaylarını siciline işleme görevi Nüfus İdaresine aittir. Aynı Kanunun 20. maddesi uyarınca evlilik dışında doğmuş çocuk, anasının aile kütüğüne, ananın soyadı ve onun bildireceği baba adı ile yazılır.
Mahkemece, idareyi işlem yapmaya zorlayacak şekilde babalığı tespit edilen kişinin baba hanesine kaydedilmesine karar verilmesi doğru değildir.
(743 s. m. 298, 374, 376, 1587 s. m. 20)
TAM METİN:
Temyiz Eden : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
Davacı Melekşah Ç. tarafından 20.03.2001 tarihinde Hatice B. aleyhine açılan davada, 1997 yılında davalının oğlu Veysi ile gayri resmi olarak evlenmesinden itibaren yaklaşık bir yıl sonra hamile iken Veysi’nin vefat ettiği, onun ölümünden kısa bir süre sonra müşterek çocukları Sibel’in doğduğu ileri sürülerek adı geçen küçüğün nesebinin tashihine karar verilmesinin talep edildiği, yargılama sırasında Veysi Bozkurt’un mirasçılarının da davaya dahil edildiği, mahkemece davanın kabulüne karar verildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.
02.05.1960 gün ve 5/8 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde ve 07.11.1962 gün ve 2/79-55 sayılı Hukuk Genel Kurulu kararında değinildiği gibi dava ve hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 743 Sayılı Türk Kanunu Medenisi hükümlerine göre, annenin evlilik dışı doğan çocuğunun üzerinde velayet hakkı bulunmamaktadır.
Aynı Kanunun 374. maddesi uyarınca velayet altında bulunmayan her küçüğe bir vasi atanması gerekmektedir. Küçük velayet altında bulunsa dahi 376. madde uyarınca bir işte kanuni mümessilin menfaati ile küçüğün menfaati birbirine zıt olursa, ananın her zaman çocuğun yararına davranmayabileceği ihtimali gözetilerek anadan başka bir kişi tarafından çocuğun korunması amacıyla kayyım tayin edilmesi gerekmektedir.
Yine, 743 Sayılı Kanunun 298. maddesinde “Mahkeme, evlilik haricinde bir doğumdan haberdar olduğu veya böyle bir gebelik ana tarafından kendisine haber verildiği takdirde; çocuğun menfaatini sıyanet etmek üzere, hemen bir kayyım tayin eder” hükmü mevcuttur.
Açıklanan yasal düzenlemelere göre mahkemece, küçük için kayyım tayin edilmesi, davaya katılmasına imkan hazırlanması, davaya katıldığı ve delil gösterdiği takdirde onun da delillerinin toplanması, bütün delillerin birlikte tartışılıp sonucuna göre hüküm tesis olunması gerekirken bu hususlar gözetilmeden eksik hasım ve eksik inceleme ile karar verilmesi doğru bulunmamıştır.
Diğer taraftan; 1587 Sayılı Nüfus Kanununa göre evlenme, doğum ve ölüm olaylarını siciline işleme görevi Nüfus İdaresine aittir. Aynı Kanunun 20. maddesi uyarınca evlilik dışında doğmuş çocuk, anasının aile kütüğüne, ananın soyadı ve onun bildireceği baba adı ile yazılır.
Mahkemece, davacının kızı Sibel’in babasının Veysi Bozkurt olduğunun tespitine karar verilmesi ile yetinilmesi gerekirken, idareyi işlem yapmaya zorlayacak şekilde baba hanesine kaydedilmesine karar verilmesi de doğru bulunmamıştır.
SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 28.03.2005

 
 
ZİYNET DAVASI, ÇEYİZ EŞYALARININ İADESİ
 T.C. YARGITAY
2.Hukuk Dairesi
Esas: 2005/1218
Karar: 2005/4529
Karar Tarihi: 23.03.200
ÖZET: Davacı ziynet eşyalarını aynen veya bedelini istediğinden, 4721 sayılı yasa yürürlüğe girinceye kadar mal ayrılığı, bu tarihten boşanma tarihine kadar da edinilmiş mallara katılma rejimine tabidir. Medeni kanunun ikinci kitabından kaynaklanan ihtilaflara aile mahkemelerinde bakılır.
(4787 say. kan. 4. md.) (4722 say. Kan. 10.md.) (4721 say. Kan. 202.md.)
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
Davacı ziynet eşyalarının aynen, bulunmadığı halde bedellerinin kendisine verilmesini istemiştir. Tarafların 14.11.2002′de boşandıkları, kararın 19.11.2003′te kesinleştiği, eşler arasında evlendikleri tarihten 4721 sayılı Medeni Kanununun yürürlüğe girdiği 1.1.2002 tarihine kadar mal ayrılığı, boşanmalarına kadar da edinilmiş mallara katılma rejiminin uygulandığı anlaşılmaktadır. (4722 S.K. m.10, MK.m.202) Medeni Kanununun ikinci kitabından kaynaklanan ihtilafların Aile Mahkemesinde bakılması gerekir. (4787 S.K.m.4/1) Mahkemece işin esasının incelenmesi gerekirken yazılı şekilde görev yönünden ret kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Sonuç:Temyiz edilen hükmün gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verildi. 23.03.2005 (Çrş.)

 
 
BOŞANMADA MADDİ TAZMİNAT DAVASI TALEBİ
 T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2002/5169
K. 2002/6179
T. 9.5.2002
• MANEVİ TAZMİNAT ( Kocanın Sadakatsizliğinin Kadının Şahsiyet Haklarına Tecavüz Sayılacağı )
• KOCANIN SADAKATSİZLİĞİN KADININ ŞAHSİYET HAKLARINA TECAVÜZ SAYILACAĞI ( Manevi Tazminat )
• BOŞANMA ( Kocanın Sadakatsizliğinin Kadının Şahsiyet Haklarına Tecavüz Sayılacağı – Manevi Tazminat )
4721/m.174
ÖZET : Kocanın sadakatsiz olup, tam kusuru gerçekleşmiştir.Bu durum kadının şahsiyet haklarına ağır bir tecavüz teşkil eder. Bu durumda manevi tazminata hükmetmek gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm nafaka ve tazminat yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
KARAR : 1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre sair temyiz itirazları yersizdir.
2-Rize Asliye Hukuk Mahkemesinin 1998/64-44 esas ve karar sayılı davada davacı kocanın sadakatsiz olup, tam kusuru gerçekleşmiştir.Bu durum kadının şahsiyet haklarına ağır bir tecavüz teşkil eder. Şartları oluşan manevi tazminatın kabulü gerekirken, reddi doğru bulunmamıştır.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün 2. bentte gösterilen gerekçeyle BOZULMASINA, sair temyiz itirazlarının reddine, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine oybirliğiyle karar verildi. 9.5.2002 per.

 
 
ALDATMA, BOŞANMA , TAZMİNAT

T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2001/8160
K. 2001/9546
T. 18.6.2001
• BOŞANMADA MADDİ TAZMİNAT
• BOŞANMADA MANEVİ TAZMİNAT
ÖZET : Boşanmaya sebep olan olaylarda davacı kadının hiçbir kusurunun olmadığı anlaşıldığından, en azından eşinin desteğini yitiren kadın lehine, tarafların sosyal ve ekonomik durumları ve hakkaniyet ilkesi nazara alınarak, uygun miktarda maddi tazminat takdiri gerekir.
Boşanma’da hiç kusursuz eş lehine takdir edilen 250.000.000.- TL. manevi tazminat, hakkaniyet ilkesine aykırıdır.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm tazminatlar yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.
KARAR : 1- Boşanmaya neden olan olaylarda davalının davacıyı dövdüğü belirlenmiş, davacının kusurlu bir davranışı kanıtlanmamıştır.
2- Medeni Kanunun 143/1. maddesi mevcut ve hatta muntazar ( beklenen) bir menfaati boşanma yüzünden haleldar olan kabahatsiz karı veya kocanın, kabahatli olan taraftan maddi tazminat isteyebileceğini, 152. maddesi de, evin seçimi, karı ve çocukların uygun biçimde geçindirilmesinin kocaya ait olduğunu öngörmüştür. Toplanan delillerden boşanmaya sebep olan olaylarda kadının hiçbir kusurunun olmadığı anlaşılmaktadır. Boşanma sonucu kadın, en az eşinin desteğini yitirmiştir. O halde mahkemece, tarafların sosyal ve ekonomik durumları ile hakkaniyet ilkesi ( MK. Md,4) dikkate alınarak kadın yararına uygun miktarda maddi tazminat verilmelidir. Bu yönden dikkate alınmaması doğru görülmemiştir.
3- Tarafların tesbit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına, paranın alım gücüne şahsiyet haklarına özellikle aile bütünlüğüne yapılan saldırının ağırlığına nazaran * kadın yararına hükmolunan manevi tazminat azdır.
Medeni Yasanın 4. maddesindeki hakkaniyet ilkesi de nazara alınarak daha uygun miktarda manevi tazminat ( MK.143/2) takdiri gerekir. Yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ : Temyiz olunan hükmün açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi.
ELAZIĞ ASLİYE 2. HUKUK MAHKEMESİNİN 19.4.2001 TARİH
ESAS: 2000/360 – KARAR: 234 SAYILI KARARI:
Taraflar arasındaki boşanma davasının mahkememizde yapılan açık duruşması sonunda;
GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:
Davacı vekili mahkememize verdiği dava dilekçesinde tarafların 3 yılı aşkın süredir evlendiklerini, bir süre davalının ailesi ile birlikte oturmak zorunda kaldıklarını, daha sonra müstakil bir eve taşındıklarını, davalının ailesi müstakil eve taşınmalarından dolayı davacıyı sebep gösterdiklerini, bu yüzden davalının ailesinin davacıya sık sık telefonla taciz ettiklerini, bu nedenle davalının davacıyı birkaç kez dövdüğünü, burnunu kırdığını, tarafların birlikte karar vererek tayinlerini Turgutluya istediklerini ancak davalının ailesinin karşı çıkması nedeni ile davacının tayinin Turgutluya çıktığını, davalının gitmediğini, davalının ailesinin etkisinde kalarak tayinini Turgutluya yapmadığını, davalının davacı aleyhine boşanma davası açtığını, dava aleyhine sonuçlanınca tekrar davacıyı rahatsız etmeye başladığını, taraflar arasında şiddetli geçimsizlik olduğunu ayrı yaşadıklarını belirterek boşanmalarına karar verilmesini, davacı lehine 20 milyon lira tedbir nafakası ile 5 milyar maddi 5 milyar manevi tazminata hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir.
Davalı vekili verdiği cevap dilekçesinde tarafların evliliklerini yürütemeyecekleri derecede sarsıldığını, ancak istenen tazminat ve nafakanın reddine karar verilmesini, davalının memur olduğunu asgari ücret seviyesinde maaş aldığını istenen tazminatın pek faiş olduğunu belirtmiştir.
Tarafların aile nüfus kayıt tabloları incelenmiş, 18.9.1997 tarihinde evlendikleri görülmüştür.
Elazığ 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1999/381-540 esas karar sayılı dosyası celb edilmiş, davacının Ali Haydar Koçak, davalının Aysel Koçak olduğu, davanın boşanma davası olduğu 11.3.1999 tarihinde tarafların boşanmalarına karar verildiği, kararın temyiz edildiği, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 7.6.1999 tarih ve 1999/4880-6386 sayılı kararı ile geçimsizlikde davacının kusurlu olması nedeni ile davanın reddine karar vermek gerektiği, gerekçesiyle bozularak gelmiş, yapılan yargılamada bozmaya uyularak 7.12.1999 tarihinde davanın reddine karar verildiği kararın yargıtayda onanarak kesinleştiği görülmüştür.
Taraf tanıkları dinlenmiş, davacı tanıkları tarafların evlendikten kısa bir sonra aralarında geçimsizlik çıktığını, evlendiklerinde müstakil bir eve gitmediklerini davalının ailesi ile birlikte oturduklarını, tarafların kavga ettiklerini, davalının davacının burnunu kırdığını, daha sonra müstakil eve gitmelerine rağmen tarafların yine anlaşamadıklarını, davalının ailesinin tesirinde kaldığını bu nedenle evde huzursuzluk çıkardığını, geçimsizliğin davalıdan kaynaklandığını belirtmişlerdir.
Davalı tanıkları beyanlarında taraflar arasında husursuzluk olduğunu geçinemediklerini, taraflar evlendikten sonra davalının ailesi ile birlikte oturdukları, davalının ailesi ile birlikte bir müddet oturduklarını daha sonra ayrı ev tutup ayrıldıklarını, sonra aralarında huzursuzluk çıktığını, araya girmelerine rağmen barıştıramadıklarını, daha sonra davacının tayinini Manisaya yaptırıp gittiğini belirtmişlerdir.
GEREKÇE:
Gerek dava dosyamız, gerekse davamızın davalısının davacı olduğu 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 999/381 esas sayılı dava dosyasının içeriğinden aile birliğinin temelinden sarsıldığı anlaşılmakla tarafların boşanmalarına, şartları oluşmadığı gibi isbat da edilemediğinden maddi tazminata ilişkin taleplerin reddine, aile birliğinin sarsılmasında davalının davacıdan daha fazla kusurlu görülmekle davacı lehine bir miktar manevi tazminat takdir edilmesi gerektiği sonucuna varılmakla;
HÜKÜM:
Yukarıda açıklanan nedenlerle;
Boşanma davası yönünden davanın KABULÜNE,
Tunceli ili Ovacık ilçesi Ağaçpınar köyü Cilt: 0003, kütük: 0065 de nüfusa kayıtlı bulunan Mehmet ve Fatma kızı 20.4.1974 d.lu AYSEL KOÇAK ile, Baki ve Yeter oğlu 29.2.1972 d.lu ALİ HAYDAR KOÇAK’ın şiddetli geçimsizlik nedeni ile BOŞANMALARINA,
250 Milyon lira manevi tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine, Maddi tazminata dair taleplerin reddine,
Peşin alınan harcın mahsubu ile bakiye 1.160.000 lira harcın davalıdan tahsiline,
Davacı vekili için tayin ve takdir edilen 45.000.000 lira maktu ücreti vekaletin davalıdan alınarak davacıya verilmesine,
Davacı tarafın yaptığı 11.200.000 lira mahkeme masrafının davalıdan alınarak davacı tarafa verilmesine dair,
Taraf vekillerinin yüzlerine karşı kanun yolu açık olmak üzere verilen karar açıkca okunup anlatıldı.
T.C.
YARGITA
HUKUK GENEL KURULU
E. 2005/2-729
K. 2005/705
T. 7.12.2005
• BOŞANMA DAVASI ( Boşanmaya Davacının Neden Olması – Davalının Eylemlerinin Boşanmaya Neden Olan Olaylarla Doğrudan Bir İlliyet Bağının Bulunmaması/Davalının Fer’i Nitelikteki Kusurların Tazminat İstenmesine Engel Olmayacağı )
• TAZMİNAT ( Boşanmaya Davacının Neden Olması – Davalının Eylemlerinin Boşanmaya Neden Olan Olaylarla Doğrudan Bir İlliyet Bağının Bulunmaması/Davalının Fer’i Nitelikteki Kusurların Tazminat İstenmesine Engel Olmayacağı )
• UZUN SÜREDİR METRES HAYATI YAŞAYARAK EŞİNİ ALDATMA ( Davalının Eylemlerinin Boşanmaya Neden Olan Olaylarla Doğrudan Bir İlliyet Bağının Bulunmaması – Davalının Fer’i Nitelikteki Kusurların Tazminat İstenmesine Engel Olmayacağı )
• FER’İ NİTELİKTEKİ KUSURLARIN TAZMİNAT İSTEMİNE ETKİSİ ( Olmadığı – Davalının Eylemlerinin Boşanmaya Neden Olan Olaylarla Doğrudan Bir İlliyet Bağının Bulunmaması Nedeniyle )
• METRES HAYATI YAŞAYARAK EŞİNİ ALDATMA ( Uzun Süredir/Davalının Eylemlerinin Boşanmaya Neden Olan Olaylarla Doğrudan Bir İlliyet Bağının Bulunmaması – Davalının Fer’i Nitelikteki Kusurların Tazminat İstenmesine Engel Olmayacağı )
ÖZET : Taraflar 1977 yılında evlenmişlerdir. Bu evlilikten müşterek iki çocukları bulunmaktadır.
Davacının 10-12 sene öncesinde aynı işyerinde birlikte çalıştıkları kendisinden 20 yaş küçük bir kadınla ilişkisi olduğu, bu kadınla birlikte çok samimi olarak dolaştığı, sinemaya gittiği, daha sonra ilişkisini ilerletip karı koca hayatı yaşadığı, bu nedenle önce evine geç gelmeye başladığı, bir süre sonra ise tamamen müşterek haneyi terkedip bu kadınla birlikte yaşadığı, bankada memur olan ve daha sonra emekli olan davalının da katkısı ile alınan taşınmazların davacı üzerine kaydedildiği anlaşılmaktadır.
Hal böyle olunca; boşanmaya davacının eşini metres hayatı yaşayarak uzun süredir aldatma şeklinde gerçekleşen eyleminin neden olduğu, davalının eylemlerinin, boşanmaya neden olan olaylarla arasında doğrudan bir illiyet bağının bulunmadığı, bu fer’i ( ikinci, yan )nitelikteki kusurların tazminat istenmesine engel olmayacağı anlaşılmaktadır.
DAVA : Taraflar arasındaki “boşanma ve tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; K. 3. Aile Mahkemesince boşanma davasının kabulüne nafaka isteminin kısmen kabulüne maddi ve manevi tazminat isteminin kısmen kabulüne dair verilen 19.3.2004 gün ve 2003/4-2004/425 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 5.10.2004 gün ve 2004/7873-11242 sayılı ilamı ile;
( … 4722 sayılı kanunun 1.maddesi hükmü de dikkate alındığında olaya 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi hükümlerinin uygulanması gerekir.
1- Davalı vekili, 21.05.2004 tarihli dilekçesiyle temyiz talebinden feragat ettiğini bildirdiğinden davalının temyiz dilekçesinin feragat nedeniyle reddine karar verilmesi gerekmiştir.
2- Davacının temyizine gelince;
Hüküm maddi ve manevi tazminat yönünden temyiz edilmiştir. Toplanan delillerden davacının bir başka kadınla ilişkisinin olduğu, tanıklar Z, R ve Y’nın beyanlarından anlaşılmaktadır.
Davacı tanıklarından kardeşi M. “…davalının kocasına Ordu kırosu dediğini” tanık A “…on yıl önce davalının kocasına tokat vurduğunu”, tanık Atilla, davalının, kayınvalidesine davacıyı kastederek “…çocuğun işe yaramaz, iyi koca değil” dediğini ifade etmişlerdir. Bu duruma göre boşanmaya sebep olan hadiselerde az da olsa davalıda kusurludur. Türk Kanunu Medenisinin 143/1-2 maddesi koşulları gerçekleşmemiştir. O halde davalının maddi ve manevi tazminat isteğinin reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.
Hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple bozulmasına… )
Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
KARAR : A- DAVACININ İSTEMİNİN ÖZETİ: Davacı, tarafların 1977 yılında evlendiklerini, evliliğin ilk yıllarından itibaren çeşitli sorunlar çıktığını, son yıllara doğru sorunların arttığını, davalının aşırı baskıcı ve otoriter olduğunu, 9.12.1999 tarihinden beri ayrı yaşadıklarını, taraflar arasındaki evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını, yeniden biraraya gelmelerinin mümkün olmadığını açıklayarak tarafların boşanmalarına karar verilmesini istemiştir.B- DAVALININ CEVABININ ÖZETİ: Davalı, davacının iddialarının doğru olmadığını, davacının kendisinden 20 yaş küçük G isimli bir kadınla 8-10 yıldır birlikte karı koca hayatı yaşadığını, evlilik süresi içinde davacının eve sık sık geç geldiğini, bazı günler ise hiç gelmediğini, vaktini bu kadınla geçirdiğini, davacının haksız ve kötüniyetli olduğunu açıklayarak, davanın reddine, 500 milyon TL. yoksulluk, çocukları Özge için 600 milyon TL.iştirak nafakası ile boşanmaya karar verilmesi halinde 150 milyar maddi, 30 milyar manevi tazminata hükmedilmesini istemiştir.
C- YEREL MAHKEME KARARININ ÖZETİ: Davacının eşini G, isimli bayanla aldattığı sabit olmakla birlikte, yargılama esnasında her iki tarafın boşanmaya razı olmasına, esasen taraflar arasındaki evlilik müessesesinin fiilen bitmiş olmasına göre; tarafların boşanmalarına; tarafların müşterek çocuklarının yargılama sırasında 18 yaşını ikmal etmiş olmasına göre velayet ve iştirak nafakası yönünden hüküm tesis edilmemesine, ancak boşanma davasının açılmasında davacının ağır kusurlu bulunmasına, davacı tarafından edinilen malların alınmasında en az davacı kadar davalının da katkısının olmasına göre; davalı yararına maddi ve manevi tazminata hükmedilmiştir…
D- TEMYİZ EVRESİ VE DİRENME: Davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece, yukarıya aynen alınan gerekçelerle karar bozulmuştur.
Yerel mahkeme ise; davacı tanıkları tarafından davalının 10 yıl önce söylediği iddia edilen “Ordu kırosu ve işe yaramaz, iyi koca değil” gibi sözlerin ve kocasına tokat attığına ilişkin beyanın tarafların yakın akrabası olmayan tarafsız tanık beyanları ile doğrulanmadığı gibi, davalı tanık beyanları ile de çelişki oluşturduğunu, diğer delillerle de desteklenmediğinden inandırıcı bulunmadığını, öte yandan bu şekilde bir muameleye maruz kaldığı iddia eden davacının 10 yılı aşkın süre evliliğini devam ettirmesi ve bu kadar uzun bir süre ses çıkarmamasının hayatın olağan akışına aykırı olduğunu, davalının ancak psikologla yaptığı görüşmeden sonra boşanmayı kabul ettiğini, bu evlilikte asıl mağdurunun davalı kadın olduğunu, uzun yıllar önce meydana geldiği iddia edilen, sebep ve saiki belli olmayan bir takım söz ve davranışlar gerekçe gösterilerek davalı kadının kusurlu kabul edilmesinin ve buna göre de maddi ve manevi tazminatın reddedilmesinin hakkaniyete aykırı olduğunu açıklayarak önceki kararda direnmiştir.
E-UYUŞMAZLIK: Boşanmaya neden olan olaylarda davalı kadının da kusurlu bulunup bulunmadığı, tali ( fer’i, ikincil )kusuru bulunan taraf lehine tazminata hükmedilebilip hükmedilemeyeceği noktalarında toplanmaktadır.
F-GEREKÇE: Somut olayda taraflar 1977 yılında evlenmişlerdir.Bu evlilikten müşterek iki çocukları bulunmaktadır. Dosya kapsamına ve tanık beyanlarına göre; Davacının 10-12 sene öncesinde aynı işyerinde birlikte çalıştıkları kendisinden 20 yaş küçük bir kadınla ilişkisi olduğu, bu kadınla birlikte çok samimi olarak dolaştığı, sinemaya gittiği, daha sonra ilişkisini ilerletip karı koca hayatı yaşadığı, bu nedenle önce evine geç gelmeye başladığı, bir süre sonra ise tamamen müşterek haneyi terkedip bu kadınla birlikte yaşadığı, bankada memur olan ve daha sonra emekli olan davalının da katkısı ile alınan taşınmazların davacı üzerine kaydedildiği anlaşılmaktadır.
Öte yandan davacı tanıkları olan davacının kız kardeşi herhangi bir zaman, mekan sebep ve saik beyan etmeden davalının kocasına “ordu kırosu” dediğini ifade etmiştir. Yine davacının dayısı A; “10 sene kadar önce davalının kocasına bir tokat attığını” gördüğünü, ayrıca, bir gün kayınvalidesine “çocuğun işe yaramaz, iyi koca değil” dediğini duyduğunu beyan etmiştir.
Hemen belirtilmelidir ki, 4722 sayılı Türk Medeni Kanunun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 1. maddesinin 1. fıkrası “Türk Medeni Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önceki olayların hukuki sonuçlarına, bu olaylar hangi kanun yürürlükte iken gerçekleşmişse kural olarak o kanun hükümleri uygulanır” hükmünü taşımaktadır. Buna göre; Türk Medeni Kanunu 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girmiş, görülmekte olan dava ise 28.06.2001 tarihinde açılmış olduğundan, olayda 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi hükümlerinin uygulanması gerekir.
743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin “Boşanma halinde maddi ve manevi tazminat” kenar başlıklı 143. maddesi; “Mevcut ve hatta muntazar bir menfaati boşanma yüzünden haleldar olan kabahatsiz kan veya kocanın kabahatli olan taraftan münasip maddi bir tazminat talebine hakkı vardır.
Bundan başka boşanmaya sebebiyet vermiş olan hadiseler karı veya kocanın şahsi menfaatlerini ağır bir surette haleldar etmiş ise, hakim manevi tazminat namiyle muayyen bir meblağ dahi hükmedebilir.”hükmünü taşımaktadır.
Buna göre tazminata hak kazanmak için; tazminat isteyenin kusursuz, karşı tarafın kusurlu olması ve boşanma olayının bu kusurlu davranıştan kaynaklanması, maddi tazminat için mevcut veya beklenen bir yararın hukuka aykırı olarak zedelenmiş olması, manevi tazminat için ise kişilik haklarının ağır şekilde zedelenmiş olması gerekir.
Maddi olayın sağlıklı bir çözüme kavuşturulması için, kusur unsurunun niteliği ile kapsam ve ağırlığının açıklığa kavuşturulması gerekir.
Bilindiği üzere Türk Kanunu Medenisinin 143.maddesine göre boşanma nedeniyle diğer eşten tazminat istenilebilmesi için, tazminat talep eden eşin kusursuz olması gerekir. Burada “kusursuz olma” deyimine verilecek anlam son derece önemlidir. Gerçekten kusursuz olmadan maksat acaba tazminat talebinde bulunacak eşin “mutlak kusursuzluğu” mudur? Başka bir söyleyişle “kusursuz eş” deyiminden, boşanmada en küçük bir kusuru bile bulunmayan eşi mi anlamak gerekir?
Doktrinde “kusursuz olma” deyiminden mutlak kusursuzluğun anlaşılmasının doğru olmayacağı kanaati yaygındır. ( Oztan, B. Aile Hukuku 1979 Baskı s. 299; Fevzioğlu, F.N. Aile Hukuku 1986 Baskı, s.404 vd; Akıntürk, T.Aile Hukuku 1975 Baskı s.232. Velidedeoğlu H.V. Aile Hukuku 1965 Baskı s.259 vd.; Tekinay, S.S. Türk Aile Hukuku 1986 Baskı s.268 )Zira, bir boşanma davasında hele uzun yıllar sürmüş bir evlilikte eşlerden birinin mutlak olarak kusursuz olması pek enderdir. Çoğunlukla az yada çok her iki eşin de kusurlu olması olasılığı vardır. Eğer tazminat talep edecek eşin mutlak surette kusursuz olması aranacak olursa, bu şart maddi tazminat talebinin sınırlarını çok daraltır ve onu ancak istisnai hallere indirger ki, böylece tazminat kurumu da pratik değerini büyük ölçüde kaybetmiş olur. Bu düşünceden hareket eden İsviçre Federal Mahkemesi;Evlilik birliğinin bozulmasında ve boşanmaya neden olan olaylarda tazminat talep eden eşin herhangi bir kusuru arasında nedensellik bağının mevcut olup olmadığının araştırılması gerektiği ilkesini benimsemiştir.Buna göre hakim, tazminat talep eden kişinin davranışları ile evliliği sona erdiren nedenler arasında bir illiyet bağı tespit ederse tazminat isteyen eşin kusurlu olduğunu kabul etmeli ve isteğini reddetmeli; diğer durumda, eğer bir illiyet bağ bulunmuyorsa kusursuz olduğunu kabul edip tazminata hükmetmelidir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun çoğunluğu tarafından benimsenen ilke; tazminat isteyen eşin kusurları bulunmakla beraber bunlar, birliğin bozulmasına sebep olan diğer olaylara göre ikinci derecede kalıyor veya bir takım kışkırtmaların tahriklerin basit birer tepkisi olmaktan öteye gitmiyorsa, onu yine kusursuz saymak gerektiği yönünde olmuştur. İsviçre Federal Mahkemesinin görüşü de aynı yöndedir. ( JdT 1963 i 623; JdT 1962 1540/541; BGE 85 II 11= JdT 1959 i 521-522-BGE 90 II 71=JdT 1964 i 633; BGE 93 II 287= JdT 1968 i 379 )( Benzer şekilde; Y.HGK.nun 10.12.2003 gün ve 2003/2-747-738 sayılı ilamı; 20.11.2002 gün ve 2002/2-992-1011 sayılı ilamı; 15.11.2000 gün ve 2000/2-1626-1696 sayılı ilamı )Diğer yandan tazminat isteyen eşin ağır kusuru varsa, birliğin dağılmasına, boşanmaya neden olan bu kusur değil de başka olaylar olsa bile yine de tazminat istemi reddedilmelidir.
Hatta İsviçre Federal Mahkemesinin sonraki kararlarında az kusurlu eşe de tazminat verilebileceği yönündeki içtihatlarını iyice genişletmiştir. ( BGE 99 II 129=JdT 1974 156; -BGE 99 II 353= JdT 1975 134; BGE 98 II 9=JdT 1972 1582 )Bu görüş doktrinde de kabul görmektedir. ( Tekinay, S.S. Türk Aile Hukuku İstanbul 1978 s.267 vd.; Belgesay, M.D. Türk Kanunu Medenisi Şerhi i Şahsın Hukuku Istanbul 1957 s.90 )Bununla beraber, hak sahibinin kusuru oranında tazminat miktarı indirilebilir. ( BK.m.44/ı )( Egger, A./Escher, A./Haab, R./Oser, H. Çeviren Volf Çernis İsyiçre Medeni Kanunu Şerhi c i Giriş ve Kişinin Hukuku, Ankara 1947 s.l72; Oztan, B. Aile Hukuku Ankara 1979 s.299 )
O halde yasanın amaçladığı kusursuzluğun mutlak anlamda kusursuzluk olarak değil, boşanmayı sağlamada yeterli ağırlık taşımayan hafif kusur olarak değerlendirilmesi ( Y.2.HD.29.6.1992 gün 1992/7261-7408 sayılı ilamı )ve bu nitelikte boşanmaya yol açan olay yada olaylarla doğrudan İlliyet bağlantısı bulunmayan fer’i ( yan, ikincil )nitelikteki kusurların tazminat istemine engel olmayacağının kabulü gerektiği sonucuna varılmıştır.
Bu ilkelerin ışığında somut olaya bakıldığında; boşanma sonucunu doğuran hususun davacının eyleminden kaynaklandığı, davacının 8-10 yıldır kendisinden 20 yaş küçük olan bir kadınla birlikte metres hayatı yaşadığı, bu nedenle eşini ve çocuklarını ihmal ettiği, önce eve geç gelmeye başladığı, daha sonra da tamamen terkettiği, yaşanan bu olaylar sonunda davacının ağır kusurlu bulunmasına karşın, davalının da özellikle psikologla görüşmesinden sonra artık evlilik birliğinin yeniden kurulamayacağı kanaatine vararak boşanmayı kabul etmesi üzerine mahkemece boşanmaya karar verildiği anlaşılmaktadır, Özel Dairenin gerekçesinde yer alan davacının yakın akrabası olan bir tanığın “on yıl önce davalının kocasına tokat vurduğunu gördüm” şeklindeki beyanı değerlendirildiğinde; bu eylemin sebep ve saikinin, yerinin ve zamanının tam olarak açıklanmadığı gibi, tarafların bu eylemden sonra evliliklerini devam ettirmeleri nedeniyle, yerleşik Yargıtay uygulamasına göre; artık davacı davalıyı affetmiş sayılması gerekeceğinden boşanmaya neden olan olaylarda davalıya kusur izafe edilmesi mümkün değildir.
Öte yandan yine davalı tanıklarınca doğrulanmamakla birlikte, davacınınyakın akrabası olan bir kısım tanıkların yine sebep ve saikini açıklamadan; davalının kocasına “Ordu kırosu”, kayınvalidesine ise; “oğlun işe yaramaz, iyi koca değil” şeklinde beyanda bulunduğunu ifade ettikleri anlaşılmaktadır.
Davalının bu sözlerinin uzun süre devam eden ailesine karşı ilgisizliğine, karısını metres hayatı yaşayarak aldatmasına ve kocalık vazifelerini yapmamasına tepki olarak söylenen sözler olduğu anlaşıldığından; Yargıtay’ın istikrarlı uygulamasına göre başlı başına boşanmayı sağlayacak eylemler olarak değerlendirilemez. ( YHGK.nun 15.11.2000 gün ve 2000/2-1626-1696 sayılı ilamı, 26.6.2002 gün ve 2002/2-528-569 sayılı ilamı, 10.12.2003 gün ve 2003/2-747-738 sayılı ilamı )
Hal böyle olunca; boşanmaya davacının eşini metres hayatı yaşayarak uzun süredir aldatma şeklinde gerçekleşen eyleminin neden olduğu, davalının yukarıda açıklanan eylemlerinin, boşanmaya neden olan olaylarla arasında doğrudan bir illiyet bağının bulunmadığı, bu fer’i ( ikincil,yan )nitelikteki kusurların tazminat istenmesine engel olmayacağı anlaşıldığından, yerel mahkemenin bu yöne ilişkin direnmesi doğrudur. Ne var ki hükmedilen tazminat miktarına yönelik davacı tarafın temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Dairesine gönderilmesi gerekir.
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalı lehine tazminata hükmedilmesi gerektiği yönündeki mahkeme kararı doğru olmakla birlikte, davacı vekilinin hükmedilen tazminat miktarına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Yargıtay 2. HUKUK DAİRESİNE gönderilmesine, karar düzeltme yolu açık olmak üzere 07.12.2005 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

 
 
ÇEYİZ SENEDİ, ÇEYİZ SENEDİNİN İPTALİ, ÇEYİZ SENEDİNİN GEÇERLİLİĞİ, ÇEYİZ SENEDİNDE Kİ MALLAR
T.C.
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
• GAYRİMENKUL DEVRİNİN RESMİ ŞEKİLDE YAPILMASI GEREĞİ ( Mehir Senedinin Geçersiz Olması ve Gayrimenkulün Tescilini veya Bedelinin Verilmesini Talep Hakkı Doğurmaması )
• RESMİ ŞEKİL ŞARTI ( Gayrimenkul Devrinde – Mehir Senedinin Geçersiz Olması ve Gayrimenkulün Tescilini veya Bedelinin Verilmesini Talep Hakkı Doğrumaması )
• MEHİR SENEDİYLE YAPILAN GAYRİMENKUL BAĞIŞ VAADİNİN GEÇERSİZ OLMASI ( Gayrimenkul Mülkiyetinin Devrinde Resmi Şekil Şartı )
• TAPU İPTALİ VE TESCİL TALEBİ ( Mehir Senedine Dayanarak – Mehir Senedinin Geçersiz Olması ve Gayrimenkulün Tescilini veya Bedelini Talep Hakkı Doğurmaması )
ÖZET :Görülmekte olan davaya konu taşınmazın, evlilik birliğinin kurulmasından sonra davacının da katkısıyla edinildiği veya davacı tarafından edinildiği halde mirasbırakan eşi adına tapuya tescil edildiği yönünde bir iddia ve bu yolda dayanılmış bir olgu yoktur. Dava dilekçesinde bu yolda bir iddia ileri sürülmediği gibi, davanın sonradan bu yolda ıslahı da sözkonusu değildir. Tersine, mirasbırakan durumundaki koca adına tapuya kayıtlı olan bir taşınmazın, evlilik birliğinin kurulması aşamasında mehir senediyle davacı kadına bağışlandığı ileri sürülmüştür. Özel Daire kararında açıklandığı ve esasen Yerel Mahkemenin de kabulünde olduğu gibi, tapuya kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetinin naklini öngören her türlü sözleşmelerin geçerli olabilmesi, resmi şekilde düzenlenmeleri koşuluna bağlıdır. Davada dayanılan mehir senedinin bu şekle uygun olmaması nedeniyle hukuken geçersiz olduğu açıktır. Geçersiz sözleşmeler, herhangi bir hak ve borç doğurmazlar; taraflar ancak o sözleşme nedeniyle karşı tarafa verdiklerini geri isteyebilirler. Somut olayda davacının anılan sözleşme nedeniyle verdiği herhangi bir şey de yoktur. Hal böyle olunca, Yerel Mahkemece Özel Dairenin bozma kararına uyulması gerekirken, direnme kararı verilmesi usule ve yasaya aykırıdır.
DAVA : Taraflar arasındaki teslim ve alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Konya Asliye 1. Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen incelenmesinin taraflar vekillerince istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesini ilamı ile, ( “…Davacı, davalıların babası Osman ile 1984′de evlendiklerini, çeyiz senedi yaptıklarını, murisin ölümünden sonra davalıların kendisini evden atmak istediğini ileri sürerek senetteki malların aynen teslimi olmazsa 680.000.000.TL.nın faizi ile ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.
Davalılar senedin geçersiz olduğunu savunarak davanın reddini dilemişlerdir.
Mahkemece 1 göz oda bedeli yönünden davanın kabulüne, diğer istemlerin reddine karar verilmiş; hüküm, davacı ve davalılar tarafından temyiz edilmiştir.
1. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacının tüm, davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2. Davacının dayandığı 25.9.1984 tarihli evlenmeden mütevellit verilen mehirsenedi başlıklı belgede 1 göz oda 15 m2 yerin davacıya verileceği yazılıdır. Taşınmazın 13 parsel üzerinde bulunduğu ve tapulu olduğu açıktır. Tapulu taşınmazların mülkiyetinin naklini içeren sözleşmelerin Borçlar Kanunu 213 maddesi, Medeni Kanunun 634. maddesi Tapu Kanunu 26-27 ve Noterlik Kanunu 60. maddeleri uyarınca resmi biçimde yapılması şarttır. Dayanılan sözleşme haricen düzenlenmiş olduğundan geçersizdir. Bu sözleşmeye dayanarak mülkiyet devri yada bedel istenemez. Mahkemece bu kalem isteğin de reddine karar verilmesi gerekirken yanlış değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir…” ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği düşünüldü:
KARAR : Dava, mehir senedine konu menkul ve gayrimenkul malların aynen teslimi, bu mümkün olmadığı takdirde bedellerinin tahsili istemine ilişkindir.
Davacı vekili, davalıların miras bırakanı Osman Kaynarca ile davacının 1984 yılında evlendiklerini, miras bırakanın 25.9.1984 tarihli mehir senediyle bazı ev ve ziynet eşyalarını ve ayrıca 500 metrekarelik bir tarla ile 15 metrekarelik bir göz odayı davacıya bağışladığını, ancak edimini yerine getiremeden öldüğünü, mirasçıları olan davalıların da bu malları davacıya vermediklerini; miras bırakan ile 11 yıl evli kalan davacının yaşlılık döneminde ona baktığını, dava tarihinde 71 yaşında olduğunu, gelirinin de bulunmadığını ileri sürerek, mehir senedine konu menkul ve gayrimenkul malların davacıya aynen teslimine, bu mümkün olmadığı takdirde ise bedellerinden şimdilik 680.000.000 TL. nin tahsiline karar verilmesini istemiş; yargılama sırasında miktar yönünden davasını ıslah etmiştir.
Davalılar vekili, davada dayanılan mehir senedinin tapulu gayrimenkulün bağışlanmasına ilişkin olması ve resmi şekilde düzenlenmemesi nedeniyle geçersiz bulunduğunu, bu senede dayalı olarak herhangi bir hak talep edilemeyeceğini, davaya konu menkullerin ise miras bırakan tarafından davacıya teslim edildiklerini savunarak davanın reddini istemiştir.
Yerel mahkemenin, mehir senedinde yazılı 15 metrekare odanın bilirkişice belirlenen değeri 142.500.000 TL. nin davalılardan faiziyle birlikte tahsiline, diğer taleplerin reddine dair kararı Özel Daire’ce yukarıdaki gerekçeyle bozulmuş; Yerel Mahkeme, davanın dayanağını oluşturan mehir senedinin, davacıya o senede konu odanın kendisi adına tescilini isteme hakkını vermeyeceği, ancak, senetteki taahhüdün miras bırakanca yerine getirilmemiş olması nedeniyle, 7.10.1953 gün ve 8-7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ve onu esas alan Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 28.9.1994 gün ve 1994/2-47-564 sayılı kararı çerçevesinde davacının, davalı mirasçılardan tazminat isteyebileceği gerekçesiyle önceki kararında direnmiştir.
Hemen belirtilmelidir ki; Yerel Mahkemenin önceki kararı, bozma ilamı ve direnme kararlarının açıklanan gerekçe ve kapsamları itibariyle, davanın dayanağını oluşturan 25.9.1984 tarihli mehir senedine konu menkul mallar ile, 500 metrekarelik arsa yönünden Hukuk Genel Kurulu önüne gelen herhangi bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Yine, senette miras bırakanca davacıya bağışlandığı belirtilen, uyuşmazlığın üzerinde toplandığı bir göz odanın, anılan senedin tanzim tarihi itibariyle miras bırakan adına tapuya kayıtlı olan 13 parsel nolu taşınmaz üzerinde bulunduğu, dolayısıyla miras bırakanın bu bağışlama taahhüdünün tapulu taşınmaza ilişkin bir taahhüt olduğu, adi yazılı şekilde düzenlenmesi nedeniyle anılan senedin hukuken geçersiz olduğu ve davacının buna dayanarak mülkiyetin kendisine naklini isteyemeyeceği de uyuşmazlık konusu değildir.
Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, tapulu taşınmaz üzerindeki binanın bir bölümünün bağışlanması taahhüdünü içermesi nedeniyle geçerliliği resmi şekilde düzenlenmesi koşuluna bağlı olduğu halde, adi yazılı şekilde düzenlenen ve bu yüzden geçersizliği çekişmesiz olan 25.9.1984 tarihli mehir senedindeki bu taahhüdün yerine getirilmemiş olmasının, davacıya tazminat isteme hakkını verip vermeyeceği noktasında toplanmaktadır.
Bu noktada, yerel mahkemenin direnme gerekçesini dayandırdığı kararlar hakkında açıklama yapılmasında yarar bulunmaktadır:
Direnme kararında sözü edilen ve evlilik birliğinin kurulmasından sonra edinilmiş mallara ilişkin bulunan 7.10.1953 gün ve 8-7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının sonuç bölümünde, aynen “Aralarında mevcut olduğunu iddia ettiği akdi bir münasebete müsteniden tapuda malik sıfatıyla mukayyet bulunan bir şahıstan sicildeki kaydın namına tashihini isteyen kimsenin, Medeni Kanunun 634. maddesine uygun şekilde davalı ile beyinlerinde in’ikad etmiş muteber bir akde istinad etmesi lazımdır. Böyle bir aktin in’ikad etmediği davacının beyanından anlaşıldıktan sonra, kanunun mevcut olmadığını kabul ettiği bir halin ispatı da artık mahkemece düşünülemez. Bu gibi hallerde davanın hukuki sebepten mahrum bulunması bakımından reddedilmesi iktiza ettiğine…” denilmektedir.
Bilindiği üzere, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararları, gerekçeleri itibariyle açıklayıcı ve sonuçları bakımından bağlayıcıdır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 28.9.1994 gün ve 1994/2-47-564 sayılı kararı da, yine, evlilik birliği içerisinde eşlerin ortak katkısıyla edinildiği halde, eşlerden biri adına tescil edilmiş olan bir taşınmazın yarı payının davacı adına tescili, olmadığı takdirde bedelinin tahsili istemiyle açılan bir davaya ilişkin olup, yukarıdaki içtihadı birleştirme kararına atıf yapmakta ve onunla paralel bir sonucu öngörmektedir.
Görüldüğü üzere, Yerel Mahkemenin direnme hükmünde dayandığı her iki karar da, evlilik birliği içerisinde edinilmiş olan mallara ilişkindir. Eş söyleyişle, her iki karara konu davalarda, eşlerden biri, evlilik birliğinin kurulmasından sonra edinilen bir malın tamamının veya bir kısmının gerçekte kendisine ait olması gerektiğini ileri sürmüş ve bu olguya dayalı olarak talepte bulunmuştur.
Oysa, görülmekte olan davaya konu taşınmazın, evlilik birliğinin kurulmasından sonra davacının da katkısıyla edinildiği veya davacı tarafından edinildiği halde miras bırakan eşi adına tapuya tescil edildiği yönünde bir iddia ve bu yolda dayanılmış bir olgu yoktur. Dava dilekçesinde bu yolda bir iddia ileri sürülmediği gibi, davanın sonradan bu yolda ıslahı da söz konusu değildir.
Tersine, miras bırakan durumundaki koca adına tapuya kayıtlı olan bir taşınmazın, evlilik birliğinin kurulması aşamasında mehir senediyle davacı kadına bağışlandığı ileri sürülmüştür.
Dolayısıyla, yukarıda değinilen Yargıtay kararlarına konu olgular ile eldeki davaya konu olgu arasında herhangi bir benzerlik bulunmamaktadır. Özel Daire kararında açıklandığı ve esasen Yerel Mahkemenin de kabulünde olduğu gibi, tapuya kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetinin naklini öngören her türlü sözleşmelerin geçerli olabilmesi, resmi şekilde düzenlenmeleri koşuluna bağlıdır. Davada dayanılan 25.9.1984 tarihli mehir senedinin bu şekle uygun olmaması nedeniyle hukuken geçersiz olduğu açıktır. Geçersiz sözleşmeler, herhangi bir hak ve borç doğurmazlar; taraflar ancak o sözleşme nedeniyle karşı tarafa verdiklerini geri isteyebilirler. Somut olayda davacının anılan sözleşme nedeniyle verdiği herhangi bir şey de yoktur.
Hal böyle olunca, Yerel Mahkemece Özel Dairenin bozma kararına uyulması gerekirken, direnme kararı verilmesi usule ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.
SONUÇ : Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında açıklanan nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 12.5.2004 gününde oybirliği ile karar verildi

 
 
MEHİR SENEDİ, MEHİR SENEDİ BOŞANMA,MEHİR SENEDİ İPTALİ
T.C. YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu
Esas: 1996/2-748
Karar: 1997/74
Karar Tarihi: 19.02.1997
ÖZET: Davacı kocanın açtığı dava, davalı kadının kocası aleyhine K. Asliye 2. Hukuk Mahkemesinde açtığı 1993/302 Esas sayılı, lehine sonuçlanan istihkak davası kesin hüküm kabul edilerek red edilmiştir. Oysa bu davaların konusu ve hukuki nedeni ayrıdır. Davalı kadın kocası aleyhine açtığı davada mülkiyet hakkına dayanmıştır. Bu davada ise bağış yolu ile davalının mülkiyetine geçen şeylerin, başka bir yasa hükmünce iadesi istenmektedir. O nedenle kesin hükmün varlığı kabul edilemez.
(743 S. K. m. 6, 132) (6762 S. K. m. 244) (818 S. K. m. 244/2, 234/1, 237)
Dava: Taraflar arasındaki “mehir senedinin iptali ve alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; K. Asliye 2. Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 20.10.1995 gün ve 1995/6-322 sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 5.3.1996 gün ve 1996/1-2117 sayılı ilamı:
(.. Davacı M.A. ve M.A.’nın açtıkları dava Borçlar Yasası’sının 244/2. maddesine uygun bağışlamadan rücu ve bağışlanan malların geri alınması davasıdır. Davalının açtığı K. Asliye 2. Hukuk Mahkemesi’nin 1992/302 esas ve 1993/134 karar sayılı dosyası ise bu davada da dayanılan Mehir senedine dayalı eşya alacağına ilişkindir. Daha başka bir ifade ile o davada halen kendisine ait olan mülkiyet hakkına dayanmıştır. Bu nedenle davaların sebepleri farklı olduğundan davalının açtığı ve kabul edilen eşya alacağı davası bu dava için kesin hüküm kabul edilemez. Toplanan delillere ve boşanma dosyasına göre davacılar yönünden Borçlar Kanunu’nun 244/2. maddesi koşulları daha sonra oluşmuştur. O halde davacılar tarafından bağışlanan eşya ve altınlar yönünden davanın kabulü gerekirken yazılı gerekçelerle reddi bozmayı gerektirmiştir… gerekçelerle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkeme’ce önceki kararda direnilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Davacı, M.A. ile davalının evlendiği sırada, davacılardan Kayınpeder M.A.’nın davalıya gelini olduğu için dava dilekçesinde niteliklerini gösterdiği, altın ziynetleri ve menkul eşyayı çeyiz olarak verdiği, davacı Memiş’in, karısı davalı aleyhine M.K.nun 132. maddesine göre terk hukuki sebebine dayanarak açtığı boşanma davası sonunda boşandıkları dava dosyasındaki toplanan delillerle gerçekleşmiştir. Evlenme olurken eşlerin yakınlarının evlenenlere ülkenin çeşitli yörelerindeki isimlendirmeye göre takı, çeyiz, mihi adı altında verdikleri eşyalar B.K.nun 234/1 ve 237. maddesinde belirtilen bağışlamadır. Bağışlar yeni evlilerin ev kurmalarını sağlamak için yapılır. Bu suretle bağışlayanın malvarlığında azalma, bağışlananın malvarlığında artma olur. Bunlar alelade iyilikler değildir. O halde mahkemenin direnme kararında, çeyiz olarak verilenlerin, B.K. 234. maddesindeki bağış değildir şeklindeki nitelendirme yerinde görülmemiştir.
B.K. 244/2. maddesinde, bağışlanan bağışlayana veya ailesi için kanunen mükellef olduğu vazifelere karşı ehemmiyetli surette bir riayetsizlikte bulunur ise bağışlayanın yaptığı bağışlamaların iadesini isteyebileceği açıklanmıştır. Kusuru sonucu boşanan eşin kendisine bağışta bulunan kayınbabanın ailesi için kanunen yükümlü olduğu görevlerde ehemmiyetli bir surette riayetsizlikte bulunduğunun kabulü zorunludur. Yerleşmiş sapma göstermeyen yargı kararları bu kabulü doğrulamaktadır (Hukuk Genel Kurulu 30.9.1964 1026/2-601; Hukuk Genel Kurulu 10.10.1962 1903/2-174; 2. Hukuk Dairesi’nin 27.1.1995 781/87; 3. Hukuk Dairesi’nin 10.10.1957 6391/5435). Şu halde davacı kayınpeder M.’nin davalıya yaptığı hediyelerin iadesi davasının dinlenebilirliği vardır.
Davacı, M. yaptığı bağışların kanıtlanması için delil olarak çeyiz senedidir başlıklı 16.3.1990 tarihli yazılı belgeyi vermiştir. Bu belgede her ne kadar davalının hibeyi kabulüne yönelik iradesini ortaya koyan bir söz bulunmamakta ise de davalı kadının kocası aleyhine K. Asliye 2. Hukuk Mahkemesinde 1992/302 esasına kaydedilen açtığı istihkak davasında, kanıt olarak aynı belgeye dayanmıştır. Bu durumda eşyaların davacı M. tarafından davalıya oğlu ile evliliği nedeniyle hibe olarak verildiği o nedenle zilyetliğin geçirildiğinin kabulü gerekir. Davacı ziynetlerin elinden alındığını kanıtlayamamıştır. Hal böyle olunca Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma ilamına uyulmaması usul ve yasaya aykırıdır. Bozma nedenidir.
Ne varki, davacılar davalıya, kocanın kardeşlerinin altın bilezik bağışladıklarını öne sürerek bunlarında iadesini talep etmiş iseler de esas bağışta bulunanların açtıkları bir dava söz konusu olmadığından buna ilişkin direnme kararı yerinde görülmüştür. Öte yandan davacı kocanın açtığı dava, davalı kadının kocası aleyhine K. Asliye 2. Hukuk Mahkemesinde açtığı 1993/302 Esas sayılı, lehine sonuçlanan istihkak davası kesin hüküm kabul edilerek red edilmiştir. Oysa bu davaların konusu ve hukuki nedeni ayrıdır. Davalı kadın kocası aleyhine açtığı davada mülkiyet hakkına dayanmıştır. Bu davada ise bağış yolu ile davalının mülkiyetine geçen şeylerin, başka bir yasa hükmünce iadesi istenmektedir. O nedenle kesin hükmün varlığı kabul edilemez (HUMK. Md. 237). Şu durum karşısında Memiş’in davasının kesin hüküm sebebiyle reddi doğru değildir. Fakat dava konusu eşyanın ve ziynetin Muharrem tarafından bağış edildiği anlaşıldığından Memiş hakkındaki davanın reddi sonucu itibariyle doğru bulunmuştur.
Sonuç: Yukarda açıklanan gerekçe ile,
1 – Direnme kararının hüküm bölümünün, 1. maddesindeki eşyalarla ilgili M. hakkındaki davanın reddi sonucu itibariyle doğru olduğundan ONANMASINA,
2 – Hükmün 3. maddesindeki altınların davacı M.’ye ait olmadığından reddine ilişkin kısmında keza onanmasına,
3 – Kayınbiraderlerinin bağışladığı altınların iadesi davasının reddine dair hükmün dördüncü bendi usul ve yasaya uygun olduğundan Onanmasına ve aşağıda dökümü yazılı (180.000) lira bakiye temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına,
4 – Diğer yönlerden Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma ilamına uyulması gerekirken direnilmesi usul ve yasaya aykırı olmakla, hükmün onama dışında kalan bölümlerinin BOZULMASINA, 19.02.1997 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

 
 
BOŞANMA-YARGITAY KARARLARI
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2006/6904
K. 2006/14059
T. 16.10.2006
• BOŞANMA DAVASI ( 4721 Sayılı TMK’nun 166/3. Maddesine Göre Evlilik En Az Bir Yıl Sürmüş İse Eşlerin Birlikte Başvurması ya da Bir Eşin Diğerinin Davasını Kabul Etmesi Halinde Evlilik Birliği Temelinden Sarsılmış Sayıldığı )

• EVLİLİK BİRLİĞİNİN TEMELİNDEN SARSILMASI ( Evlilik En Az Bir Yıl Sürmüş İse Eşlerin Birlikte Başvurması ya da Bir Eşin Diğerinin Davasını Kabul Etmesi Halinde )
• EVLİLİKTE BİR YIL GEÇMEDEN BOŞANMA DAVASI AÇILMASI ( Boşanma Davasının Bir Yıllık Süre Dolmadan Açıldığı Anlaşıldığından Tarafların Göstereceği Deliller Toplanarak Şartların Oluşup Oluşmadığı Araştırılarak Karar Verilmesi Gereği )
4721/m.166
ÖZET : 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun 166/3. maddesine göre, evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır.
Olayda, boşanma davasının bir yıllık süre dolmadan açıldığı anlaşıldığından tarafların göstereceği deliller toplanarak 4721 sayılı TMK’nın 166. maddesinin 1. ve 2. fıkrasında öngörülen şartların oluşup oluşmadığı araştırılarak karar verilmesi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Davacı Selçuk Okumuş’un 10/9/2003 tarihinde davalı Marina Okumuş aleyhine açtığı boşanma davasının, tarafların boşanma konusunda anlaştıklarına dair beyanları doğrultusunda kabul edildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.
Türk Medeni Kanununun 166/3 maddesi ile “Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır” hükmü getirilmiştir.
Dosyadaki nüfus kaydından tarafların 30/10/2002 tarihinde evlendikleri ve davanın açıldığı tarihte henüz bir yıllık sürenin dolmadığı anlaşılmıştır.
Mahkemece, tarafların gösterdikleri delillerin toplanarak, Medeni Kanunun l66/1-2. maddesindeki şartların oluşup oluşmadığı araştırılıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, Medeni Kanunun 166/3. maddesinde öngörülen bir yıllık süre şartı gerçekleşmeden tarafların kabulüne dayanarak boşanmaya karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, 16.10.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
BOŞANMA DAVALARINDA TAZMİNAT
 T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2004/1141
K. 2004/2298
T. 26.2.2004
• BOŞANMANIN EKİ NİTELİĞİNDEKİ TAZMİNAT VE NAFAKA TALEPLERİ ( Duruşmaları Takip Etmeyen Eşin Bu Taleplerden Vazgeçmiş Sayılamayacağı )
• TAZMİNAT VE NAFAKA TALEPLERİ ( Boşanmanın Eki Niteliiğindeki – Duruşmaları Takip Etmeyen Eşin Bu Taleplerden Vazgeçmiş Sayılamayacağı )
• DURUŞMALARI TAKİP ETMEYEN EŞ ( Boşanmanın Eki Niteliğindeki Tazminat ve Nafaka Taleplerinden Vazgeçmiş Sayılmasına Karar Verilemeyeceği )
• YOKSULLUK NAFAKASI VE TAZMİNAT TALEBİ ( Boşanma Davasının Eki Olduğundan Davanın Her Aşamasında İleri Sürülebilmesi – Duruşmaları Takip Etmeyen Eşin Bu Taleplerinden Vazgeçmiş Sayılamayacağı )
4721/m.174,175
ÖZET avalının maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası istemleri boşanmanın eki niteliğindedir. Yargılama aşamasında boşanma ile ilgili hüküm kesinleşinceye kadar yazılı ve sözlü olarak her zaman istenebilir. Ayrıca harca da tabi değildir. Oturumların takip edilmemesi bunlardan vazgeçme anlamına gelmez. Bu istemlerle ilgili olumlu olumsuz bir karar verilmesi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle davalı vekilinin son oturuma katılmamış bulunmasına göre davalının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.
2-Davalının maddi ve manevi tazminat ile yoksulluk nafakası istemleri boşanmanın eki niteliğindedir. Yargılama aşamasında boşanma ile ilgili hüküm kesinleşinceye kadar yazılı ve sözlü olarak her zaman istenebilir. Ayrıca harca da tabi değildir. Oturumların takip edilmemesi bunlardan vazgeçme anlamına gelmez. Bu istemlerle ilgili olumlu olumsuz bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ : Hükmün 2. bentte gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, temyize konu diğer hususların 1. bentte gösterilen nedenle ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 26.02.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
EVLİLİK BİRLİĞİNİN TEMELİNDEN SARSILMASI NEDENİYLE BOŞANMA DAVASI
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2007/5306
K. 2008/479
T. 24.1.2008
• BOŞANMA ( Kocanın Davalı Kadını Dövdüğü Evden Kovduğu Kadının Güven Sarsıcı Davranışlar İçerisine Girdiği – Birisinin Kusurunun Diğerine Üstün Tutulamayacağı – Boşanma Kararı Verilmesi Gereği )
• ORTAK HAYATIN TEMELDEN SARSILMASI ( Boşanma Kararı Verilmesi Gereği – Kocanın Davalı Kadını Dövdüğü Evden Kovduğu Kadının Güven Sarsıcı Davranışlar İçerisine Girdiği/Birisinin Kusurunun Diğerine Üstün Tutulamayacağı )
• EŞLERİ BİRLİKTE YAŞAMAYA ZORLAMANIN MÜMKÜN GÖRÜLMEMESİ ( Kocanın Davalı Kadını Dövdüğü Evden Kovduğu Kadının Güven Sarsıcı Davranışlar İçerisine Girdiği/Birisinin Kusurunun Diğerine Üstün Tutulamayacağı – Boşanma )
4721/m. 166/1
ÖZET : Taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru bulunmamıştır.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hükmün temyizen murafaa icrası suretiyle tetkiki istenilmekle duruşma için tayin olunan bugün temyiz eden Nurhan D. ile vekili Avukat İlkay M. geldi.Karşı taraf tebligata rağmen gelmedi.Gelenin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Yapılan soruşturma, toplanan delillerle davacı kocanın davalı kadını dövdüğü, evden kovduğu, davalı kadının ise güven sarsıcı davranışlar içerisine girdiği birisinin kusurunun diğerine üstün tutulmasının mümkün bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya ( TMK.md. 166/l )karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru bulunmamıştır.
SONUÇ : Davacının temyiz itirazının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, duruşma için takdir olunan 550.00 YTL vekalet ücretinin davalıdan alınıp davacıya verilmesine, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24.01.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.
T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2007/5312
K. 2008/3245
T. 12.3.2008
• BOŞANMA ( Akıl Hastalığı Olduğu Anlaşılan Kadının Hareketleri İradi Olmadığından Kocanın “Şiddetli Geçimsizliğe” Dayanarak Açtığı Davanın Kabul Edilemeyeceği )
• AKIL HASTALIĞI ( Olduğu Anlaşılan Kadının Hareketleri İradi Olmadığından Kocanın “Şiddetli Geçimsizliğe” Dayanarak Açtığı Davanın Kabul Edilemeyeceği )
• ŞİDDETLİ GEÇİMSİZLİK ( Akıl Hastalığı Olduğu Anlaşılan Kadının Hareketleri İradi Olmadığından Kocanın “Şiddetli Geçimsizliğe” Dayanarak Açtığı Davanın Kabul Edilemeyeceği )
• DAVADA HUKUKİ NEDENİN ISLAH YOLUYLA DEĞİŞTİRİLEMEYECEĞİ ( Boşanma )
4721/m.165,166
ÖZET : Akıl hastalığı olduğu anlaşılan kadının hareketleri iradi olmadığından kocanın “şiddetli geçimsizliğe” dayanarak açtığı dava kabul edilemez. Davadaki “hukuki sebep” ıslah yoluyla değiştirilemez.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Davacı 5.7.2005 tarihli dilekçe ile davasının şiddetli geçimsizlik nedenine dayalı olduğunu belirterek davasını hasretmiş, 24.11.2006 tarihli celsede ise hem akıl hastalığı hem de şiddetli geçimsizlik nedenlerine dayandıklarını açıklamıştır. Davacının, davanın hukuki nedenlerine yeni nedenler eklemesi ıslah yolu ile de mümkün değildir. Mahkemece davalı kadın akıl hastalığı nedeniyle kısıtlanıp kendisine vasi tayin edildiğine göre, davacı kocanın şiddetli geçimsizlik nedenine dayalı boşanma davasında kadının hareketleri iradi olmadığından kusurlu kabul edilemez. Gerçekleşen bu durum karşısında davanın reddine karar vermek gerekirken yazılı şekilde boşanmaya karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, bozma sebebine göre sair itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 12.03.2008 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY : 
Hakim, tarafların kendisine bildirdikleri vakıalarla bağlıdır. Bildirilen bu vakıalara bakarak davanın hukuken hangi sebebe dayandığını belirler. ( HUMK m. 76 )Tarafların, ileri sürdükleri vakıaların mahiyeti hakkında yapmış oldukları tavsifler hakime yardımcı olursa da, hakim bunlarla bağlı değildir. Dava dilekçesinde ileri sürülen boşanma talebinin dayandırıldığı maddi hadiselere göre, dava; hem Türk Medeni Kanunu’nun 165. maddesinde yer alan “akıl hastalığına” hem de, aynı yasanın 166/1. maddesindeki “evlilik birliğinin temelinden sarsılması” sebebine dayanmaktadır. Davacı vekilinin, davanın hukuki sebebinin bunlardan sadece biri veya her ikisi olduğuna ilişkin beyanı ( bu husus, hakim tarafından re’sen tespit edilecek bir husus olduğu için )hakimi bağlayıcı nitelikte değildir. O halde, dava, yukarıda belirtildiği gibi iki ayrı hukuki sebebe dayalıdır.Bu iki hukuki sebebin aynı davada bağdaşmayacağı, davanın esasıyla ilgili olup, hukuki nitelendirmeyle ilgili değildir.
Mahkemece, akıl hastalığı sebebiyle tarafların boşanmalarına karar verilmiş, hüküm davalının yasal temsilcisi ( vasisi )tarafından temyiz edilmiştir.
Davalının, vesayet dosyası içindeki raporla belirlenen akıl hastalığının ortak hayatı çekilmez kılıp kılmadığı ve hastalığın geçmesine olanak bulunup bulunmadığı resmi sağlık kurulu raporu ile tespit edilmeden eksik inceleme ile ve yazılı gerekçe ile hüküm kurulması doğru değildir. Açıklanan sebeple sayın çoğunluğun bozma düşüncesine katılıyor olmakla birlikte gerekçesine iştirak etmiyorum.

 
 
ANLAŞMALI BOŞANMA İŞLEMLERİ İÇİN EVRAKLAR
 T.C.
YARGITAY
2. HUKUK DAİRESİ
E. 2006/6904
K. 2006/14059
T. 16.10.2006

• BOŞANMA DAVASI ( 4721 Sayılı TMK’nun 166/3. Maddesine Göre Evlilik En Az Bir Yıl Sürmüş İse Eşlerin Birlikte Başvurması ya da Bir Eşin Diğerinin Davasını Kabul Etmesi Halinde Evlilik Birliği Temelinden Sarsılmış Sayıldığı )
• EVLİLİK BİRLİĞİNİN TEMELİNDEN SARSILMASI ( Evlilik En Az Bir Yıl Sürmüş İse Eşlerin Birlikte Başvurması ya da Bir Eşin Diğerinin Davasını Kabul Etmesi Halinde )
• EVLİLİKTE BİR YIL GEÇMEDEN BOŞANMA DAVASI AÇILMASI ( Boşanma Davasının Bir Yıllık Süre Dolmadan Açıldığı Anlaşıldığından Tarafların Göstereceği Deliller Toplanarak Şartların Oluşup Oluşmadığı Araştırılarak Karar Verilmesi Gereği )
4721/m.166
ÖZET : 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun 166/3. maddesine göre, evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır.
Olayda, boşanma davasının bir yıllık süre dolmadan açıldığı anlaşıldığından tarafların göstereceği deliller toplanarak 4721 sayılı TMK’nın 166. maddesinin 1. ve 2. fıkrasında öngörülen şartların oluşup oluşmadığı araştırılarak karar verilmesi gerekir.
DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
KARAR : Davacı Selçuk Okumuş’un 10/9/2003 tarihinde davalı Marina Okumuş aleyhine açtığı boşanma davasının, tarafların boşanma konusunda anlaştıklarına dair beyanları doğrultusunda kabul edildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.
Türk Medeni Kanununun 166/3 maddesi ile “Evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır” hükmü getirilmiştir.
Dosyadaki nüfus kaydından tarafların 30/10/2002 tarihinde evlendikleri ve davanın açıldığı tarihte henüz bir yıllık sürenin dolmadığı anlaşılmıştır.
Mahkemece, tarafların gösterdikleri delillerin toplanarak, Medeni Kanunun l66/1-2. maddesindeki şartların oluşup oluşmadığı araştırılıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, Medeni Kanunun 166/3. maddesinde öngörülen bir yıllık süre şartı gerçekleşmeden tarafların kabulüne dayanarak boşanmaya karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
SONUÇ : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, 16.10.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 
 
NÜFUS DAVALARI, NÜFUS DAVASI
T.C. YARGITAY
2.Hukuk Dairesi
Esas: 2009/17090
Karar: 2010/21855
Karar Tarihi: 23.12.2010
ÖLÜMÜN TESPİTİ VE NÜFUS KAYDININ DÜZELTİLMESİ DAVASI – CUMHURİYET SAVCISI KATILIMI SAĞLANMADAN DAVANIN GÖRÜŞÜLÜP SONUÇLANMASI – DAVAYA CUMHURİYET SAVCISININ KATILMASI GEREĞİ – HÜKMÜN BOZULDUĞU
ÖZET: Davacı ölümün tespiti ve ölümün tespitiyle ilgili nüfus kaydında buna ilişkin kayıtların düzeltilmesini istemektedir. Mahkemece dava, Cumhuriyet Savcısı katılımı sağlanmadan görülüp, sonuçlandırılmış; Cumhuriyet savcısı hükmü katılımı sağlanmadan görülüp karara bağlandığı ve bu durumun usule aykırı olduğu gerekçesiyle temyiz etmiştir. Temyiz incelemesine konu bu davanın, mevcut niteliğine göre Cumhuriyet savcısı katılımıyla görülüp sonuçlandırılması gerekirken, bu gerekliliğin gözetilmemesi, usul ve yasaya aykırı olup; hükmün bu nedenle bozulmasını gerektirmiştir.
(5490 S. K. m. 33) (Nüfus Hizmetleri Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik m. 69)
Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:
Karar: Temyiz incelemesine konu dava, nüfus sicilinde sağ gözüken kişinin gerçekte ölü olduğunun tespiti yanında, sicilde <sağ> olarak belirtilen kaydın <ölü> olarak düzeltilmesini de amaçlayan; bu kişinin ölmüş olduğunun tespiti durumunda mirasçısı olacak kişi tarafından açılmış <ölümün tespiti davası> niteliğindedir. Dava bu hukuksal niteliğiyle; mirasçılık haklarını etkileyeceğinden Türk Medeni Kanunu’nu, nüfus sicilindeki eksik veya hatalı kaydın düzeltilmesini de amaçladığından 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nu ilgilendirmektedir. Dava; mirasçılık hakkı ilgisi nedeniyle ölümün tespiti istenilen kişinin diğer mirasçısına, nüfus kaydının düzeltilmesi yönünden Nüfus Müdürlüğüne yöneltilerek açılmıştır. Davada husumet yönünden bir eksiklik veya yanlışlık bulunmamaktadır.
Ölü olduğu halde aile kütüklerinde (nüfus sicilinde) sağ gözükenler hakkında ne gibi işlem yapılabileceği, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun 33 ve bu Kanunun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 69. maddesinde gösterilmiştir. Buna göre; bu gibi kişilerin ölü olduğu idarece tespit edilebildiği takdirde idari yoldan ölüm kaydı düşülebileceği gibi; yönetmeliğin belirtilen 69. maddesinde düzeltmeye esas alınabilecek belgeler arasında <mahkeme kararları> da gösterilmiş olduğundan, mahkeme kararlarına dayanılarak da ölüm kaydı düşülebilecektir. Yürürlükten kaldırılan 1587 sayılı Nüfus Kanunu’nda tespit davalarına yer verilmemişken; 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun 36/1-c maddesinde, nüfus kayıt düzeltim davalarının bir türü olarak <tespit davaları>na da yer verilmiştir. O halde, nüfus idaresi hasım gönderilmek suretiyle açılan ölümün tespiti davasının dinlenmesine artık yasal bir engel bulunmamaktadır. Ancak, bu şekilde ölümün tespiti davaları açıldığında sadece ölümün tespitine karar vermek yeterli olmamakta; ölüm tarihi mirasçılık haklarını etkileyeceği ve sicilde de ölüm tarihinin belirtilmesi gerektiğinden, ölüm tarihinin de mümkünse gün/ay/yıl, en azından yıl olarak da tespiti gerekmektedir. Diğer yandan; 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun 36/1-a maddesi; nüfus kayıt düzeltim davalarının Cumhuriyet savcısı ve nüfus müdürü veya görevlendireceği nüfus memuru katılımıyla görüleceği ve karara bağlanacağını hükme bağlamıştır. Bunun sonucu olarak; nüfus kaydında düzeltme sağlamayı da amaçlayan ölümün tespiti davaları; açıklandığı gibi, nüfus kayıt düzeltim davalarının bir türü olarak, Cumhuriyet savcısı ve nüfus memuru katılımıyla görülüp sonuçlandırılmalıdır. Hemen belirtmek gerekir ki; nüfus sicilinde kaydı bulunmayan kişilere yönelik olarak, mirasçılık hakları vb. diğer bazı haklar yönünden de ölümün tespiti davası açılabileceğinden; o kişinin nüfus sicilinde kaydı bulunmadığı; ölü kişinin sicile yazımının da olanaklı olmaması nedeniyle; bu gibi ölümün tespiti davalarında Cumhuriyet savcısı katılımı ve davayı nüfus idaresine yöneltme gerekmemektedir.
Davaya konu olayda; ölümünün tespiti istenilen kişi 1922 doğumlu R. oğlu A. olup; bu kişi 1923 yılında Dikili nüfus kütüğüne tescil edilmiştir. Davacı bu kişinin 1934 yılında ölmüş olduğunu belirterek ölümün tespitiyle ilgili nüfus kaydında buna ilişkin kayıtların düzeltilmesini istemektedir. Mahkemece dava, Cumhuriyet savcısı katılımı sağlanmadan görülüp, sonuçlandırılmış; Cumhuriyet savcısı hükmü katılımı sağlanmadan görülüp karara bağlandığı ve bu durumun usule aykırı olduğu gerekçesiyle temyiz etmiştir. Yukarıda ayrıntısıyla açıklandığı gibi; temyiz incelemesine konu bu davanın, mevcut niteliğine göre Cumhuriyet savcısı katılımıyla görülüp sonuçlandırılması gerekirken, bu gerekliliğin gözetilmemesi, usul ve yasaya aykırı olup; hükmün bu nedenle bozulmasını gerektirmiştir.
Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenle BOZULMASINA, bozma sebebine göre, hükmün esasının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 23.12.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.

 
 
YOKSULLUK NAFAKASI
 T.C.
YARGITAY
3. HUKUK DAİRESİ
E. 2002/5950
K. 2002/6428
T. 4.6.2002
• BOŞANMA ( Hükmedilen Yoksulluk Nafakasının Kaldırılması – Asgari Ücretle İşe Girmenin O Kişiyi Yoksulluktan Kurtarmayacağı )
• YOKSULLUK NAFAKASI ( Boşanma Nedeniyle Hükmedilen – Asgari Ücretle İşe Girmenin O Kişiyi Yoksulluktan Kurtarmayacağı )
• ASGARİ ÜCRETLE İŞE GİRMEK ( Boşanma Nedeniyle Hükmedilen Yoksulluk Nafakası Alan Eş – O Kişiyi Yoksulluktan Kurtarmayacağı )
• İŞE GİRMEK ( Boşanma Nedeniyle Hükmedilen Yoksulluk Nafakası Alan Eşin Asgari Ücretle – O Kişiyi Yoksulluktan Kurtarmayacağı )
743/m.144, 145
4721/m.176
ÖZET :Sözleşme veya hüküm ile kendisine maddi tazminat veya nafaka olarak bir irat tahsis edilmiş eşin, yoksulluğunun zail olması, haysiyetsiz hayat sürmesi, bir evlenme akdi olmadan fiilen karı ve koca gibi yaşaması, yeniden evlenmesi veya eşlerden birinin ölmesi halinde, aksi taraflarca kararlaştırılmadıkça bu irat kesilir. İrat şeklinde maddi tazminat veya nafakayı gerektiren sebep ortadan kalkar ya da önemli ölçüde azalır veya borçlunun mali gücü önemli ölçü de eksilirse iradın indirilmesine veya kaldırılmasına karar verilebileceği gibi değişen durumlara göre ve hakkaniyet gerektiriyorsa iradın artırılması da istenebilir.
DAVA : Taraflar arasında görülen “nafaka” davasının yapılan yargılaması sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.
Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.
KARAR : Davada davalının asgari ücretle çalışarak gelir temin ettiği, böylece yoksullaktan kurtulduğu ileri sürülerek yoksulluk nafakasının kaldırılması istenilmiş mahmemece iddia sabit görülerek davanın kabulüne karar verilmiştir.
743 sayılı Medeni Kanunun ( 4721 sayılı yasa 176 mad. ) 145. maddesinin üçüncü fıkrasına göre “sözleşme veya hüküm ile kendisine maddi tazminat veya nafaka olarak bir irat tahsis edilmiş eşin yoksulluğunun zail olması haysiyetsiz hayat sürmesi, bir evlenme akdi olmadan fiilen karı koca gibi yaşaması yeniden evlenmesi veya eşlerden birinin ölmesi halinde, aksi taraflarca kararlaştırılmadıkça bu irat kesilir.
İrat şeklinde maddi tazminat veya nafakayı gerektiren sebep ortadan kalkar ya da önemli ölçüde azalır veya boçlunun mali gücü önemli ölçüde eksilirse iradın indirilmesine veya kaldırılmasına karar verilebileceği gibi değişen durumlara göre ve hakkaniyet gerektiriyorsa iradın artırılması da istenebilir.”
Somut olayda boşanma nedeniyle yoksulluğa düşen eşe aylık 50.000.000 lira yoksulluk nafakası verilmiş olup, davalının nafaka dışında hiçbir malvarlığı bulunmadığı gibi, daha sonra avukat yanında işe girerek elde ettiği ( 210.000.000 lira ) asgari ücret günün ekonomik koşulları ve paranın alım gücü değerlendirildiğinde O’nu yoksulluktan kurtarmaz. Kaldı ki davalının elde ettiği iş ve gelir her an için sona erebilecek nitelikte olup sabit ve güvenceli de değildir.
Davanın reddi yerine delillerin yanılgılı değerlendirilmesi sonucu yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.
Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK. nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 4/6/2002 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
+++++++++
 
 
                                  Sayaç
Bugün Tekil: 324 Bugün Çoğul: 0 Dün Tekil: 375 Toplam Tekil: 217582 Toplam Çoğul: 30
        Dataişlem