TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI AVUKATLAR- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
YARGITAY HUKUK DAİRELERİ KARARLARI 34(İTİRAZIN İPTALİ DAVASI-MENFİ TESPİT DAVASI - TAKİP SONUCU SATIŞ AŞAMASINDA MENFİ TESPİT DAVASININ AÇILMASI - ZAMANAŞIMI-AİLE KORUMA KARARINA UYMAMA CEZANIN ARTTIRILARAK UYGULANMASI) / 22-01-2013

İTİRAZIN İPTALİ DAVASI – KİRACININ İSKİ KATILIM PAYI VE SU SAYAÇ DAĞITMA BEDELİNDEN SORUMLU OLMADIĞI – DAVACI LEHİNE İCRA İNKAR TAZMİNATINA HÜKMEDİLMESİNİN İSABETSİZLİĞİ – HÜKMÜN BOZULDUĞU

T.C. YARGITAY 3.Hukuk Dairesi Esas: 2011/1684 Karar: 2011/6349 Karar Tarihi: 14.04.2011

ÖZET: Davalı kiracının İSKİ katılım payı ve su sayaç dağıtma bedelinden sorumlu olmadığı düşünülmeden, aidat alacağı yanında bu alacaklar yönünden de itirazın iptali doğru görülmemiştir. Kabule göre ise; alacak likit kabul edilemeyeceği halde, İİK’nun 67. maddesi uyarınca davacı lehine icra inkar tazminatına hükmedilmesi de doğru değildir.

(818 S. K. m. 118) (2004 S. K. m. 67)

Dava dilekçesinde, 3.942,00.-TL alacak için itirazın iptali, inkar tazminatının masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Davacı; kiracı olarak bağımsız bölümü kullanan davalının sorumluluğunda olan ortak giderleri (aidat giderleri) ödemediği için yönetimin mal sahibi davacı hakkında icra takibi başlattıklarını, müvekkilinin site yönetimi ile anlaşarak borcu taksitler halinde ödediğini, kiracıya ait aidat borçlarının rucüen ödenmesi için Sarıyer İcra Müdürlüğü’nün 2009/4928 Esas sayılı dosyası ile icra takibi başlattıklarını, davalının haksız ve yersiz itirazının iptali ile icra inkar tazminatının tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı, çok az aidat borcu kaldığını, bunun da davacıda kalan 1.000 USD depozitoya sayılması konusunda anlaştıklarını savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın kabulü cihetine gidilmiş, ancak davalının takas-mahsup talebi kabul edilmemiştir.

Davalının takas etmek istediği karşılık alacak dava konusu alacaktan daha az olduğundan karşılık dava açma ve harç yatırma zorunluluğu bulunmamaktadır.

Borçlar Kanunu’nun 118. maddesi uyarınca; davalı takas iradesini açıkladığından ve kira sözleşmesine göre davacıya verildiği anlaşılan 1.000 USD depozitonun davalıya iade edildiği de davacı tarafından ileri sürülmediğinden, mahkemece bu defi üzerinde durulup mahsubu yapılarak ortaya çıkacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken, bu konunun başka davada değerlendirilmesi yönünde hüküm kurulması usul ve yasaya uygun görülmemiştir.

Ayrıca, davalı kiracının İSKİ katılım payı ve su sayaç dağıtma bedelinden sorumlu olmadığı düşünülmeden, aidat alacağı yanında bu alacaklar yönünden de itirazın iptali doğru görülmemiştir.

Kabule göre ise; alacak likit kabul edilemeyeceği halde, İİK’nun 67. maddesi uyarınca davacı lehine icra inkar tazminatına hükmedilmesi de doğru değildir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 14.04.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

MENFİ TESPİT DAVASI - TAKİP SONUCU SATIŞ AŞAMASINDA MENFİ TESPİT DAVASININ AÇILMASI - ZAMANAŞIMI

T.C. YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ E. 2005/1661 K. 2005/7411 T. 2.5.2005

2004/m.72/VII

ÖZET : Davacı tarafından aleyhine yapılan takip sonucu satış aşamasında menfi tesbit davasının açıldığı anlaşılmaktadır. İİK’nun 72/VII maddesinde düzenlenen 1 yıllık hak düşürücü süre, borçlu olmadığı paranın yatırılması nedenine dayalı olarak açılan istirdat davası için öngörülmüştür. Böyle olunca, açılan menfi tesbit davasında zamanaşımı süresi dolmamıştır. Mahkemece işin esası incelenerek taraf delilleri toplanarak sonucuna uygun bir karar verilmelidir.

DAVA : Taraflar arasındaki menfi tesbit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın zamanaşımı nedeniyle reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşuldu düşünüldü:

KARAR : Davacı, 20.4.2000 tarihli harici sözleşme ile davalı Mehmet’ten araç satın aldığını, satış bedeli olarak 20.8.2000 vade tarihli 2.000.000.000 TL bedelli senet verdiğini, ancak aracın devri verilmediğinden iade ettiğini, bu nedenle senedin karşılıksız kaldığını buna rağmen senedin icraya konulduğunu ileri sürerek, borçlu olmadığının tesbiti ile takibin iptaline karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, İİK’nun 72.maddesi gereğince davanın süresinde açılmadığından zamanaşımı nedeni ile davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, haricen yapılan araç satımı nedeni ile satınalan davacı tarafından davalılara verilen senet bedelinin aracın resmi devrinin verilmemesi ve aracın da davalılara iade edilmesi nedeni ile karşılıksız kalan senede dayalı yapılan takipten dolayı borçlu olmadığının tesbiti isteği ile açılmıştır. Bu nedenle, taraflar arasında satım hukuki ilişkisi bulunmaktadır. Sözleşme ilişkisinin bulunduğu hallerde zamanaşımı süresi B.K.nun genel hükümlerine göre, 10 yıl olup, menfi tesbit davasının icra takip tarihinden itibaren 1 yıl içinde açılacağına dair yasada, İİK’nun 72.maddesinde bir hüküm bulunmamaktadır. Davacı tarafından aleyhine yapılan takip sonucu satış aşamasında menfi tesbit davasının açıldığı anlaşılmaktadır. İİK’nun 72/VII maddesinde düzenlenen 1 yıllık hak düşürücü süre, borçlu olmadığı paranın yatırılması nedenine dayalı olarak açılan istirdat davası için öngörülmüştür. Böyle olunca, açılan menfi tesbit davasında zamanaşımı süresi dolmamıştır. Mahkemece işin esası incelenerek taraf delilleri toplanarak sonucuna uygun bir karar verilmelidir. Yanlış değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davacı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 02.05.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

MENFİ TESPİT DAVASI – DAVACIYA YEMİN DAVETİYESİ İLE İLGİLİ MASRAFLARI YATIRMASI HUSUSUNDA KESİN SÜRE VERİLMESİ – YATIRILAN MASRAFIN EKSİK OLDUĞU – YEREL MAHKEMENİN KESİN SÜREYE İLİŞKİN ARA KARARINDA YATIRILACAK MASRAFI AÇIKÇA GÖSTERMESİ GEREĞİ

T.C. YARGITAY 19.Hukuk Dairesi Esas: 2011/2504 Karar: 2011/11925 Karar Tarihi: 05.10.2011

ÖZET: Davacı yemin teklif hakkını kullanacağını bildirmiş ve mahkemece davalıya çıkarılacak yemin davetiyesi ile ilgili masrafları yatırması hususunda kesin süre verilmesi üzerine davetiye gideri yatırılmıştır. Yerel mahkemenin kesin süreye ilişkin ara kararında yatırılacak masrafı açıkça göstermesi gerekirken bunu göstermemiş olmasına rağmen, yatırılan masrafın eksik olduğu gerekçesiyle, bu eksikliğin tamamlanması imkanı da verilmeden, yemin teklif hakkından vazgeçilmiş sayıldığından bahisle hüküm kurulması isabetli görülmemiştir.

(2004 S. K. m. 72) (1086 S. K. m. 427)

Dava ve Karar: Taraflar arasındaki menfi tespit davasının yapılan yargılaması sonucunda mahkemece davanın reddine karar verilmiş, kararın kesin olması nedeniyle hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının talebi ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle dosya içindeki tüm belge ve evraklar okunup gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı vekili, müvekkilinin kefil olarak imzaladığı bono borcunun ödenmesine rağmen davalının bu bonoya dayalı olarak takip başlattığını belirterek davacının borçlu olmadığının tespitini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, müvekkilinin meşru hamil olduğunu, senet arkasına yazılı 1000 TL’lik ödemenin senet bedelinden düşülerek bakiye alacak için takip yapıldığını, müvekkilinin 3. kişi olması nedeniyle senet metninden anlaşılanlar dışındaki itiraz ve def’ilerin müvekkile karşı ileri sürülemeyeceğini savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, davacının davalıya ödeme yaptığı konusunda delil sunmadığı, delil olarak sunulan ibranamedeki imza sahih olsa bile cirantaya ait olduğu, senet aslı talep edilmeden senet hamili olmayan cirantaya ödeme yapılmasının normal bir davranış olmadığı, davacının davalının bonoyu iktisap ederken bile bile davacının zararına hareket ettiğini ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, kararın kesin olması nedeniyle davacı vekilince kanun yararına temyiz olunması için istemde bulunulması üzerine Adalet Bakanlığı talebi doğrultusunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca hükmün HUMK’nun 427/6. maddesi uyarınca kanun yararına bozulması istenmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, Yargıtay C. Başsavcılığının aşağıdaki bendin dışında kalan ve yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Davacı yemin teklif hakkını kullanacağını bildirmiş ve mahkemece davalıya çıkarılacak yemin davetiyesi ile ilgili masrafları yatırması hususunda kesin süre verilmesi üzerine 5 TL. davetiye gideri yatırılmıştır. Yerel mahkemenin kesin süreye ilişkin ara kararında yatırılacak masrafı açıkça göstermesi gerekirken bunu göstermemiş olmasına rağmen, yatırılan masrafın eksik olduğu gerekçesiyle, bu eksikliğin tamamlanması imkanı da verilmeden, yemin teklif hakkından vazgeçilmiş sayıldığından bahisle yazılı şekilde hüküm kurulması isabetli görülmemiştir.

Sonuç: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma isteğine ilişkin diğer temyiz itirazlarının reddine, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma isteğinin kabulü ile HUMK 427/7 maddesi gereğince hükmün kanun yararına ve hukuki sonuçları kalkmamak koşuluyla BOZULMASINA, aynı yasanın 427/son maddesi uyarınca kararın bir örneğinin Resmi Gazete’de yayımlanmak üzere Adalet Bakanlığı’na gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına verilmesine, 05.10.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

TAZMİNAT DAVASI – KAMU GÖREVLİLERİNİN YETKİLERİNİ KULLANIRKEN KİŞİLERE ZARAR VERMELERİ – DAVANIN KAMU GÖREVLİLERİNİN ALEYHİNE DEĞİL ANCAK KAMU İDARESİ ALEYHİNE AÇILABİLECEĞİ

T.C. YARGITAY 4.Hukuk Dairesi Esas: 2012/1980 Karar: 2012/3331 Karar Tarihi: 05.03.2012

Kamu görevlisinin hizmet kusuruna karşı İdareye karşı dava açmak

ÖZET: Dava, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken, kusurları sonucu kişilere zarar vermelerinden kaynaklanan ve zarar görenlerin kamu görevlileri aleyhine açtıkları tazminat davasıdır. Yargı, uygulamaları ve bir kısım sosyal ihtiyaçlar nedeni ile yasaların yetersizliği veya değiştirilmesi gerektiği düşünce ve kanaatinde olsa dahi, yorum yolu ile yürürlükteki Anayasa ve yasa maddelerini uygulamayarak atıl bırakamaz. Yorum yolu ile Anayasa ve Yasalara aykırı uygulama yapamaz ve karar veremez. İhtiyaç varsa yeni yasal düzenlemeler yapılabilir. Ve yasal düzenleme yapma yetki ve görevi Tbmm’ne aittir. Sonuç olarak kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kasıtlarından ve kusurlarından dolayı doğan tazminat davalarında kamu görevlilerinin aleyhine değil ancak kamu idaresi aleyhine dava açılabileceğinin kabulü gerekir.

(2709 S. K. m. 129) (657 S. K. m. 13) (818 S. K. m. 41) (YHGK. 14.09.1983 T. 1980/4-1714 E. 1983/803 K.)

Dava ve Karar: Davacı R. N. E. ve diğerleri vekili tarafından, davalı M. A. ve diğeri aleyhine 21.11.2003 gününde verilen dilekçe ile maddi ve manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda, davanın reddine dair verilen 06.10.2011 günlü kararın Yargıtay kararınca incelenmesi davacılar vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerideki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü. Dava, maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm davacılar tarafından temyiz olunmuştur.

Dava, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken, kusurları sonucu kişilere zarar vermelerinden kaynaklanan ve zarar görenlerin kamu görevlileri aleyhine açtıkları tazminat davasıdır.

Sorun, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken, kişilerin zarar görmesi halinde, zarar görenin kamu görevlisinin şahsına karşı açtığı davada, kamu görevlisinin hizmet kusurundan ayrılabilen kişisel kast ve kusurunun araştırılmasına gerek olup olmadığı ve netice itibariyle davanın esastan mı yoksa husumetten mi reddine veya kabulüne karar verileceği ve bu konuda yorum yolu ile sonuca ulaşmanın ve uygulama yapmanın mümkün olup olmadığına ilişkindir.

Bu durumda, kamu görevlisinin görevini yaparken kusurlu davranışta bulunmasının hizmet kusuru mu yoksa hizmetten ayrılabilen kişisel kusuru mu olacağının tespiti gerekmektedir.

Kamu kurumları kamu hizmeti yaparlar. Ancak kamu kurumları tüzel kişilik olduklarından ve bu kişilik maddi değil soyut bir kişilik olduğundan, kamu hizmetini bizzat yerine getiremezler. Kamu hizmeti, gerçek kişi konumunda olan kamu görevlileri ve bunların kullandıkları araç ve gereçlerle yerine getirilir. Bunun sonucu olarak, kamu görevlilerinin veya bunların kullandıkları araç ve gereçlerin kusur, ihmal ve hatalarından dolayı kamu hizmetinin yerine getirildiği sırada kişilerin zarar görmesi halinde meydana gelecek kusur kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturur. Burada, kamu görevlisinin hizmetten ayrılabilen kişisel kusurundan bahsetmek kesinlikle mümkün değildir. Kamu görevlisinin buradaki kusuru hizmet kusurunu oluşturur.

Hizmetten ayrılabilen kişisel kusur ise kamu hizmeti ile ilgisi olmayan kamu görevlisinin özel hayatı ile tamamen özel tutum ve davranışlarından kaynaklanan bir kusurdur.

Konunun iyi anlaşılabilmesi için örnek vermek gerekirse:

Sabahleyin aracı ile kamu hizmetini yapmak için çalıştığı hastaneye gelen doktorun, aracını park ederken kendisinden önce tedavi olmak için hastaneye gelmiş olan bir hastanın aracına çarpıp zarar vermesi halinde bu, doktorun kamu hizmetiyle alakalı olmayan kişisel kusurudur. Aynı doktorun aracını park ettikten, hastanedeki poliklinik odasına girdikten sonra görevi olan sağlık hizmeti ile ilgili yaptığı(teşhis, tedavi ve ameliyat gibi) eylemlerde bir kusur olursa bu kusur hizmet kusurudur.

Yukarıda açıklanan sorun konusunda sağlıklı bir sonuca ulaşmak için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeleri incelememiz gerekir. Anayasa’nın 129/5 maddesinde; memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken (görevlerini yaparken) işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları rücu edilmek kaydıyla kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak ancak idare aleyhine dava açılabilir.

657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın (kişilerin uğradıkları zararlar başlıklı) 13. maddesinde; kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil ilgili kurum aleyhine dava açarlar.

Borçlar Yasası’nın (Haksız muamelelerden doğan borçlar başlıklı) 41/1 maddesinde; gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs o zararın tazminine mecburdur.

Anayasa’nın 129/5 maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 13. maddesinin Borçlar Yasası’nın 41/1 maddesi ışığında yorumlayarak kamu görevlileri aleyhine kişisel kast ve kusurlarının varlığı halinde Adli Yargıda dava açılabileceğinin kabulü mümkün değildir. Zira: Borçlar Yasası’nın 41/1 maddesi genel bir hüküm olup, yine genel olarak zarar ika eden şahsı esas almış olup, kamu görevlisi veya memurdan bahsetmemektedir.

Bir konuda hem genel hüküm, hem de özel hüküm varsa, o takdirde özel hükümlere üstünlük verilerek uygulama yapılması hukukun temel prensiplerindendir. Yukarıda açıklanan Anayasa’nın 129/5 ile 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 13. maddesi karşısında Borçlar Yasası’nın 41/1 maddesi esas alınarak kamu görevlilerinin kast ve kusurlarından dolayı kamu görevlileri aleyhine dava açılabileceğinin yorum yoluyla kabul edilmesi de mümkün değildir.

Anayasa’nın 129/5 maddesiyle 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 13. maddesi, yorum gerektirmeyecek kadar açık, net ve amirdir. Diğer yandan yasalar iptal edilmedikçe veya değiştirilmedikçe yürürlüktedir. Ve mevcut hükümleri ile uygulanmaları gerekir. Yargı, uygulamaları ve bir kısım sosyal ihtiyaçlar nedeni ile yasaların yetersizliği veya değiştirilmesi gerektiği düşünce ve kanaatinde olsa dahi, yorum yolu ile yürürlükteki Anayasa ve yasa maddelerini uygulamayarak atıl bırakamaz. Yorum yolu ile Anayasa ve Yasalara aykırı uygulama yapamaz ve karar veremez. İhtiyaç varsa yeni yasal düzenlemeler yapılabilir. Ve yasal düzenleme yapma yetki ve görevi TBMM’ne aittir.

Sonuç olarak kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kasıtlarından ve kusurlarından dolayı doğan tazminat davalarında kamu görevlilerinin aleyhine değil ancak kamu idaresi aleyhine dava açılabileceğinin kabulü gerekir.

Nitekim yukarıda söz edilen mevzuat hükümleri doğrultusunda 14/09/1983 tarih 1980/4-1714 1983/803 Karar sayılı Hukuk Genel Kurulu kararında da bu görüş benimsenmektedir.

Davaya konu edilen olayda Osmangazi Üniversitesi’nde uzman hekim olan ve kamu görevlisi sıfatını taşıyan davalı M.A.’nın, görevini yerine getirmediği ileri sürülerek tazminat isteminde bulunulmuştur. Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında, davanın idari yargı yerinde ve idareye karşı açılması gerekir. Davalı M.A.’ya husumet yönetilemez. Bu davalı yönünden husumet yokluğu nedeniyle davanın reddi yerine, işin esası nın çözümlenmesi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenle BOZULMASINA; bozma nedenine göre öteki temyiz itirazlarının incelemesine yer olmadığına ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 05.03.2012 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Anayasa’nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 13/1. maddesi gereğince memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen biçim ve koşullara uygun olarak idare aleyhine açılabilir. İdare aleyhine böyle bir davanın açılabilmesi, hizmet kusurundan kaynaklanmış, idare işlem ve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlar il sınırlıdır. Kamu görevlisinin, özellikle haksız eylemlerde, Anayasa ve özel yasalardaki bu güvenceden yararlanma olanağı bulunmamaktadır

Dava dilekçesinde belirtilen maddi olgulardan davalının salt kişisel kusuruna dayanıldığının anlaşılması karşısında öncelikle bu iddia doğrultusunda delillerin toplanıp değerlendirilerek sonuca varılması gerekir. Dairemizin istikrar kazanmış uygulamaları ve Hukuk Genel Kurulu’nun 15.11.2000 gün ve E:2001/4-1650; 2000/1690, 26.09.2001 gün ve E: 2001/4-595 K:2001/643, 29.03.2006 gün ve E.2006/4-86 K:2006/111; 17.10.2007 gün ve E:2007/4-640 K.2007/725; 31.10.2007 gün ve E:2007/4-800 K:2007/797; 20.02.2008 gün ve 2008/4-156 K:2008/140 sayılı ilamlarında aynı ilkenin benimsenmiş olmasına göre davanın husumet nedeniyle reddi gerektiği şeklinde çoğunluğun bozma nedenine katılmıyorum. 05.03.2012


 

AİLE KORUMA KARARINA UYMAMA CEZANIN ARTTIRILARAK UYGULANMASI-  4320 SAYILI KANUNA MUHALEFET - MÜTESELSİL SUÇ

T.C. YARGITAY 7. CEZA DAİRESİ E. 2000/9477 K. 2000/12100 T. 2.10.2000

4320/m.1

765/m.80

ÖZET : 4320 sayılı yasanın 1/b maddesi gereğince Sulh Hukuk Mahkemesinin kusurlu eş olan sanığı müşterek şekilde oturdukları evden 3 ay süreyle uzaklaştırma biçiminde verdiği tedbir kararına, dörder gün arayla iki defa uymayan sanığın eylemi bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olduğundan TCK. m. 80 uyarınca cezanın arttırılması gerekir.

DAVA : 4320 sayılı kanuna muhalefetten sanık, Murat A. hakkında yapılan duruşma sonunda: Hükümlülüğüne ve erteli cezanın aynen infazına dair GERMENCİK Sulh Ceza Mahkemesinden verilen 1.2.1999 tarihli hükmün Yargıtayca incelenmesi, Mahalli Cumhuriyet Savcısı tarafından süresinde istenilerek dava evrakı Cumhuriyet Başsavcılığının bozma isteyen 5.6.2000 tarihli tebliğnamesiyle daireye verilmekle dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Sair temyiz itirazları yerinde değilse de;

4320 sayılı yasanın 1/b maddesi gereğince Sulh Hukuk Mahkemesinin kusurlu eş olan sanığı müşterek şekilde oturdukları evden 3 ay süreyle uzaklaştırma biçiminde verdiği tedbir kararına 14.8.1998 ve 18.8.1998 tarihleri itibarıyla dörder gün arayla iki defa riayet etmeyen sanığın eylemi bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak TCK.nun 80.maddesiyle arttırılması yerine iki ayrı suç kabul edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi,

SONUÇ : Yasaya aykırı, Mahalli Cumhuriyet Savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden hükmün, isteme uygun olarak BOZULMASINA, 02.10.2000 günü oybirliğiyle karar verildi.


 

AİLE KORUMA KARARININ TEMYİZ EDİLEMEYECEKLERİ - AİLENİN KORUNMASINA DAİR KANUN GEREĞİ VERİLEN KARARLAR - TEMYİZ EDİLEMEYECEK KARARLAR - GEÇİCİ TEDBİR NİTELİĞİNDEKİ KARARLAR

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 1998/7229 K. 1998/8655 T. 9.7.1998

1086/m.105, 106, 107, 108, 109

ÖZET : 4320 sayılı kanun ile aileyi koruyucu tedbirlerin Sulh Hukuk Hakimi tarafından re´sen alınması hükme bağlanmıştır. Bu kanunun amacı aile içi şiddeti durdurma, özellikle kadını ve çocukları koruma amacı ile çıkarılmıştır. Bu kanuna dayanak alınan tedbirler kısa süreli tedbirler olup, kararların nihai nitelikte olmadığını, sürekli sonuç doğurmayacağını, hakimin tayin ettiği süre ile geçerli ve geçici tedbir niteliğindeki kararlar temyiz incelenmesine tabi değildir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

KARAR : "Mahkemelerden verilen nihai kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabilir" ( HUMK. md. 427 ). Şu halde incelenen kararın niteliği ortaya konularak öncelikle kararın temyizinin kabil olup olmadığının çözümlenmesi gerekmektedir.

Davacı 4320 sayılı Kanun uyarınca tedbir alınmasını istemiş, mahkemece taraflar arasında mürafaa icrası ile üç ay süreli olarak bazı tedbirlerin alınmasına karar verilmiştir.

4320 sayılı Kanun ile aileyi koruyucu tedbirlerin Sulh Hukuk Hakimi tarafından re´sen alınması hükme bağlanmıştır. Bu kanunun amacı aile içi şiddeti durdurma, özellikle kadını ve çocukları koruma olduğu sevk gerekçesinde açıklanmıştır. Hatta "Sulh Hukuk Mahkemesi mağdurların tekrar şiddete uğrama ihtimalini gözönüne alarak başvurusunun hemen ardından tanık ya da karşı tarafın dinlenmesine gerek olmadan bu kararı verebilecektir. Şiddete uğrayanların mahkemede şiddete uğrama ihtimallerini kanıtlama yükümlülüğü de bulunmamaktadır. Mahkeme kararında 6 ayı geçmemek üzere tedbirin uygulama süresi belirtilecek ve tedbire aykırı davranışta bulunulması halinde tutuklanacağı ve hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum edileceği kusurlu eşe ihtar olacaktır" açıklamaları yapılmıştır.

Görüldüğü üzere bu karar kusurlu eşin saldırılarına son verilmesinin kendisine ihtarından ibaret kısa süreli bir tedbir niteliğindedir. Bu açıklamalar kararın nihai nitelikte olmadığını sürekli sonuç doğurmayacağını göstermektedir.

Öte yandan kanunun Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonunda müzakeresi sırasında 1/2. maddeye "Bu karara karşı tefhim veya tebliğinden itibaren üç gün içinde aynı yer Asliye Hukuk Mahkemesine itiraz edebilir. Asliye Hukuk Mahkemesi itirazı üç gün içinde sonuçlandırır. Bu karar kesindir. İtirazlar verilen tedbir kararının uygulanmasını tehir etmez" biçimindeki eklemeye genel kurul müzakerelerinde karşı çıkılmış ve bu ekleme kanun metninden çıkarılmıştır. Bu kanunun müzakereleri sırasında konuşmacılar kanunun ön gördüğü kararın tedbir niteliğinde olduğunu hemen uygulanarak aile içi şiddetin bıçakla keser gibi kesilmesi ve ortadan kaldırılması gereğine işaretle "onun için Sulh Hukuk Mahkemesi kararı kesin olmalıdır" demişlerdir. Bu görüşlere cevap veren ilgili Bakan Adalet Komisyonunda yapılan değişiklik ve ilavelerin taslaktan çıkarılmasını talep ediyoruz; çünkü bunlar taslakta yer aldığı müddetçe, kanunun ruhuna aykırı olacaktır..... Kusurlu eşin genel hüküme göre itiraz hakkı vardır; yani Sulh Hukuk Mahkemesine itiraz edilebilir. Asliye Hukuk Mahkemesine itiraz hakkı sağlamak, kusurlu eşe ek bir itiraz hakkı sağlamak anlamını taşımakta, zaten şiddet mağduru olan kadın ve çocukların bu süre zarfında daha çok mağdur olmalarına sebep olmaktadır" demiştir. Bu açıklamalardan sonra tasarıya Adalet Komisyonunda yapılan itiraza ilişkin eklemeler çıkarılmış; kanun bu hali ile kesinleşmiştir.

Şu halde 4320 sayılı Kanun uyarınca oluşturulan kararları, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 105,106,107 ve 108. maddelerinde belirlenen prosedür uyarınca ittihaz olunan ve bu kanunun 109.maddesi uyarınca 10 gün içinde dava açılması şartıyla değil hakimin tayin ettiği süre ile geçerli ve temyiz incelenmesine tabi bulunmayan geçici tedbir niteliğinde kabul etmek, kanunun tedvin amacına uygun düşecektir. Temyiz isteğinin bu sebeplerle reddi gerekmiştir.

SONUÇ : Açıklanan sebeplerle temyizi kabil olmayan karara karşı vaki temyiz isteğinin ( REDDİNE ), temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine 9.7.1998 gününde oy çokluğuyla karar verildi.

MUHALEFET ŞERHİ

4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunun amacı, aile içersindeki bireylerin birbirlerine yönelik fiziki, sözel ve duygusal kötü davranışları önlemektir. Yasanın hükümet gerekçesinde; Sulh Hukuk Hakiminin, mağdurun tekrar şiddete uğrama ihtimalini göz önüne alarak başvurunun hemen ardından, tanık yada karşı tarafın dinlenmesine gerek olmadan kararını verebileceğini, şiddete uğrayanın mahkemede şiddete uğrama ihtimalini kanıtlama yükümlülüğü altında da bulunmadığını belirtmiştir.. Nitekim, bu düşünce altında karara karşı itiraza ilişkin Adalet Komisyonunda yapılan değişiklik meclis genel kurulunda kabul görmemiş ve metinden çıkartılmıştır. Hakimin bu şekilde derhal ( herhangi bir gecikmeye meydan vermeden ) tedbir alması sağlanmıştır.

Çoğunluk gerekçesinde, Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasasının 105. maddesinin uygulanabileceğine işaret olunmuştur. Sözü edilen madde duruşma açılması ile ilgilidir. Duruşma açılması demek, davanın taraflarına mürafaa gününün bildirilmesi demektir. Mürafaa günü taraflara çıkartılacak davetiye ile bildirilir. Masraflarının da dava açandan alınması zorunludur. Masrafların yatırılmaması talepten sarfınazar anlamına gelir. ( T.K. md.5, tebligat Tüzüğünün 6. maddesi ).

Yasanın birinci maddesinde, başvurudan herhangi bir harç alınmayacağını vurgulamıştır. Amacı başvuruda bulunan aile bireyine kolaylık sağlamaktır. Onu bir yük altına sokmamaktadır. Mürafaa açmak için gider istenilmesi caydırıcı unsur teşkil edecektir. Yasanın espirisi ile bağdaşmayacaktır.

Yine Tebligat Yasasının 9. ve Tüzüğün 8. ve 12. maddesi, tebligat evrakını gönderen meranın gönderilen yerin uzaklığını, mevsim şartlarını nakil vasıtalarının durumunu nazara alacağını, mürafaa gününün tebligatın belediye hudutları içersinde yapılacaksa üç günden köyde veya, vilayetin diğer bir kazasında yapılacaksa onbeş günden, diğer bir vilayet içinde yapılacaksa bir aydan az olamıyacağını vurgulamıştır. Tebligatın yurt dışında yapılması durumunda sürenin daha da uzayacağı tartışmasızdır. Bu şekilde, aradan çok uzun zaman geçtikten sonra alınan tedbirin, tedbir olma özelliği de ortadan kalkacaktır.

Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasasının 107. maddesi ise itirazla ilgilidir. İtiraz üzerine duruşma açılması zorunludur. Yukarıda mürafaa ile ilgili yapılan açıklamalar burada da tekrarlanacaktır. Kanun koyucunun kapattığı bir yol, dolaylı olarak gündeme gelecektir.

Tedbir kararı verilebilmesi için Sulh Hakiminin tam bir kanaate sahip olmasına da gerek yoktur. Şiddete uğrama ihtimalini sezinlemesi yeterlidir.

Bu açıklamalar karşısında hakimi evrak üzerinde, duruşma açmadan birinci maddede gösterilen tedbirlerden birini, bir kaçını yahut duruma uygun benzer önlemi almakla mükelleftir. Verilecek karar yasanın amacına, ailenin durumuna, somut olayın özelliğine uygun, objektif ve herkesçe kabul edilebilir olmalıdır. Kesindir. Açıklanan sebeple de değerli çoğunluğun gerekçesine iştirak edilmemiştir.

4320 sayılı yasa gereğince verilecek tedbir kararlarında Hakim duruşma yapma zorunluluğunda değildir. Yasa zaten bu hususu Hakimin takdirine bırakmıştır. Bu sebeple Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 105/1. maddesinin bu yasaya tabi işlerde uygulama olanağı yoktur. Bu sebeple sayın çoğunluğun kararının gerekçesine iştirak etmiyorum.

AİLE MAHKEMESİ -  TEDBİR KARARININ NİTELİĞİ -  NİHAİ HÜKÜM - TEMYİZ OLANAĞI

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2007/7154 K. 2007/6992 T. 30.4.2007

4320/m.1

1086/m.105,106,107,108,427

4787/m.9/1

ÖZET : Aile Mahkemelerinin, 4320 Sayılı Kanun hükümleri çerçevesinde verdikleri kararlar, ( nihahi hüküm ) niteliğinde olmayıp HUMK´un 105, 106, 107 ve 108. maddeleri hükümlerinde belirtilen usule tabi olduğundan, temyizi kabil değildir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : "Mahkemelerden verilen nihai kararlara karşı temyiz yoluna başvurulabilir." ( HUMK m. 427 ) Şu halde incelenen kararın niteliği ortaya konularak öncelikle kararın temyizinin kabil olup olmadığının çözümlenmesi gerekmektedir.

4320 Sayılı Kanun ile aileyi koruyucu tedbirlerin Aile Mahkemesi Hakimi tarafından ( 4787 SK m. 9/1 ) resen alınması hükme bağlanmıştır. Bu kanunun amacı aile içi şiddeti durdurma, özellikle kadını ve çocukları koruma olduğu sevk gerekçesinde açıklanmıştır. Hatta "Aile Mahkemesi mağdurların tekrar şiddete uğrama ihtimalini gözönüne alarak başvurusunun hemen ardından tanık ya da karşı tarafın dinlenmesine gerek olmadan bu kararı verebilecektir. Şiddete uğrayanların mahkemede şiddete uğrama ihtimallerini kanıtlama yükümlülüğü de bulunmamaktadır. Mahkeme kararında 6 ayı geçmemek üzere tedbirin uygulama süresi belirtilecek ve tedbire aykırı davranışta bulunulması halinde tutuklanacağı ve hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum edileceği kusurlu eşe ihtar olacaktır" açıklamaları yapılmıştır. Görüldüğü üzere bu karar kusurlu eşin saldırılarına son verilmesinin kendisine ihtarından ibaret kısa süreli bir tedbir niteliğindedir. Bu açıklamalar kararın nihai nitelikte olmadığını sürekli sonuç doğurmayacağını göstermektedir.

Geçici tedbir niteliğinde olan bu kararın itiraza tabi olmadığı da Kanunun Adalet Komisyonunda görüşülmesi sırasında kabul edilmiş, kanun bu hali ile kesinleşmiştir.

Şu halde 4320 Sayılı Kanun uyarınca oluşturulan kararları, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 105, 106, 107, ve 108. maddelerinde belirlenen prosedür uyarınca ittihaz olunan ve bu kanunun 109. maddesi uyarınca 10 gün içinde dava açılması şartıyla değil hakimin tayin ettiği süre ile geçerli ve temyiz incelenmesine tabi "bulunmayan geçici tedbir niteliğinde kabul etmek, kanunun tedvin amacına uygun düşecektir. Temyiz isteğinin bu sebeplerle reddi gerekmiştir.

SONUÇ : Açıklanan sebeplerle temyizi kabil olmayan karara karşı vaki temyiz isteğinin REDDİNE, temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine, 30.04.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

MUAVAZAALI OLARAK YAPILAN İCRA TAKİBİNİN İPTALİ - TASARRUF.

17.Hukuk Dairesi Esas: 2010/5337 Karar: 2010/8808 Karar Tarihi: 26.10.2010

Karar: Davacı vekili davalılardan B... Y... Turizm ve Yat Umanı Yat. ve Tic. A.Ş.´nin müvekkiline olan borcu nedeniyle hakkında icra takibi yaptıklarını, ancak davalılardan P... İnş. A.Ş.´nin de borçlu hakkında muvazaalı olarak icra takibi yaptığını öne sürerek muvazaalı olarak yapılan takibin iptalini talep etmiştir.

Davalılar davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece hukuki yarar bulunmaması nedeniyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, İİK. 277 ve devamı maddelerine dayanılarak açılmış tasarrufun iptali istemine ilişkindir.

İİK.´nın 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali davalarında amaç, borçlunun haciz ya da iflasından önce yaptığı ve aslında geçerli olan bazı tasarrufların geçersiz ya da <iyiniyet kurallarına aykırılık> nedeniyle alacaklıya karşı sonuçsuz kalmasını ve dolayısıyla o mal üzerinden cebri icraya devamla alacağın tahsilini sağlamaktır. Davacı, iptal davası sabit olduğu takdirde, tasarruf konusu mal üzerinde cebri icra yolu ile hakkını almak yetkisini elde eder (İİK m. 283/1). Borçlunun aciz ya da iflasından önce yaptığı iptale tabi tasarrufları, üç grup altında ve İİK.´nın 278, 279 ve 280. maddelerinde düzenlenmiştir. Ancak, bu maddelerde iptal edilebilecek bütün tasarruflar, sınırlı olarak sayılmış değildir. Kanun, iptale tabi bazı tasarruflar için genel bir tanımlama yaparak hangi tasarrufların iptale tabi olduğu hususunun tayinini hakimin takdirine bırakmıştır (İİK m. 281). Bu yasal nedenle de, davacı tarafından İİK.´nın 278, 279 ve 280. maddelerden birine dayanılmış olsa dahi, mahkeme bununla bağlı olmayıp, diğer maddelerden birine göre iptal kararı verebilir (YHGK 25.11.1987 Tarih, 1987/15-380 Esas ve 1987/872 Karar sayılı ilamı). Genellikle, borçlunun iptal edilebilecek tasarrufları, alacaklılarından mal kaçırılmasına yönelik olarak yapılan ivazsız veya aciz halinde yapılan tasarruflar ile alacaklılarına zarar verme kastıyla yapılan tasarruflardır. Somut olayda davalı borçlu B... Y... Turizm ve Yat Limanı Yat. ve Tic. A.Ş.´nin muvazaalı olarak aralarında organik bağ bulunan 3. kişi konumundaki P... İnş. A.Ş.´ye borçlandığını, daha sonra ilamsız takibe özgü icra takibinde bulunulduğunu, borçlunun bu takibe herhangi bir itirazda bulunmadığını, takip kesinleştikten sonra P... A.Ş. tarafından tahsilatlar yapıldığını ve borçlunun menkul ve gayrimenkullerine hacizler konulduğunu, bundan dolayı kendilerinin alacaklarını tahsil edemediğini öne sürerek yapılan icra takibinin muvazaalı olması nedeniyle iptalini talep etmiş olmakla açılan davanın alacaklıları ızrar kastıyla yapılan işlemin iptaline ilişkindir. Bir başka anlatımla dava alacaklı davacının yaptığı icra takibinin etkisiz bırakılması amacı ile borçlu davalının danışıklı olarak aralarında organik bağ bulunan diğer şirkete borçlanmış gibi gösterilerek yapılan icra takibinin iptali istenilmektedir. Bu durumda davacının dava açmakta hukuki yararının bulunduğunun kabulü ile İİK.´nın 277 ve devamı maddeleri uyarınca davanın esasına girilerek tarafların delillerinin toplanması ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere davanın reddine karar verilmesi doğru bulunmamıştır.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 26.10.2010 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

ORMAN KADASTROSUNA İTİRAZ, YARGILAMA GİDERLERİ

YARGITAY 21. Hukuk Dairesi 2012/3407 E.N , 2012/3951 K.N.

Özet

KURAL OLARAK KADASTRO TESPİT TUTANAĞI DÜZENLENMEYEN YERDE KADASTRO MAHKEMESİ TESCİLE KARAR VEREMEZ. BU NEDENLE; ORMAN SINIR NOKTALARI (OTS) ARASINDA KALAN DAVAYA KONU TAŞINMAZIN ORMAN İÇİ ZİRAAT POLİGONU NİTELİĞİNDEKİ SINIRLANDIRMASININ İPTAL EDİLEREK -ORMAN OLARAK SINIRLANDIRILMASINA- KARAR VERİLMESİ GEREKTİĞİ VE KARAR TARİHİNDEN SONRA 19.01.2011 TARİHİNDE YÜRÜRLÜĞE GİREN 6099 SAYILI YASA´YLA DEĞİŞİK 3402 SAYILI KADASTRO YASASI´NIN 36/A VE GEÇİCİ 11. MADDESİ UYARINCA DAVALILAR ALEYHİNE VEKALET ÜCRETİ DAHİL YARGILAMA GİDERLERİNE HÜKMEDİLEMEYECEĞİ GÖZETİLMELİDİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki orman kadastrosuna itiraz davasının yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davalı Hazine vekili tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı Orman Yönetimi, Ç… köyü sınırları içinde 28 numaralı Orman Kadastro Komisyonu tarafından 45 parsel numarası altında tesis edilen taşınmazın yörede 18.04.2008 tarihinde ilan edilen orman kadastrosu sırasında, kadastro komisyonu tarafından orman sayılmayarak orman alanı dışında bırakıldığını, işlemin iptali ile taşınmazın orman olarak Hazine adına tapuya tescilini istemiştir. Mahkemece davanın kabulüne, 28 numaralı Orman Kadastro Komisyonu tarafından 6831 sayılı Yasa kapsamında yapılan orman kadastrosu neticesinde 45 parsel numarası altında tesis edilen 801-810 orman sınır noktaları arasındaki orman tahdit sınırının iptali ile bu noktalar ile sınırlandırılan kapalı poligonun tamamının orman niteliği ile Hazine adına tespit ve tesciline karar verilmiş, hüküm davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava dilekçesindeki açıklamaya göre dava, altı aylık süre içinde açılan orman kadastrosuna itiraz niteliğindedir.

İncelenen dosya kapsamına, kararın dayandığı gerekçeye, uzman orman bilirkişi tarafından eski tarihli hava fotoğrafları ve memleket haritasına dayalı olarak yöntemine uygun biçimde yapılan inceleme ve araştırmada çekişmeli taşınmazın orman sayılan yerlerden olduğu anlaşıldığına göre yazılı biçimde hüküm kurulmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Ancak, kural olarak kadastro tespit tutanağı düzenlenmeyen yerde, kadastro mahkemesi tescile karar veremez. Bu nedenle; hüküm yerinde 801 ilâ 810 orman sınır noktaları (OTS) arasında kalan P.45 numaralı taşınmazın orman içi ziraat poligonu niteliğindeki sınırlandırmasının iptal edilerek -orman olarak sınırlandırılmasına- karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu şekilde orman niteliği ile Hazine adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesi doğru olmadığı gibi, karar tarihinden sonra 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasa´nın 16. maddesi ile getirilen 3402 sayılı Kadastro Yasası´nın 36/A maddesinde; "Kadastro işlemi ile oluşan tespit ve kayıtların iptali için Devlet veya diğer kamu kurum ve kuruluşları tarafından kayıt lehtarına karşı kadastro mahkemeleri ile genel mahkemelerde açılan davalarda davalı aleyhine vekalet ücreti dahil, yargılama giderine hükmolunmaz" ve 17. maddesi ile eklenen geçici 11. maddesine göre "Bu Kanun´un 36/A maddesi hükmü henüz infaz edilmemiş yargı kararlarındaki vekalet ücreti dahil yargılama giderleri için de uygulanır" hükümleri uyarınca davalılar aleyhine vekalet ücreti dahil yargılama giderlerine hükmedilemeyeceğinden hükmün düzeltilerek onanması uygun görülmüştür. Bu nedenle; hükmün 1 numaralı bendinin birinci paragrafının beşinci satırının sonunda yer alan "...ORMAN VASFIYLA HAZİNE ADINA TESPİT VE TESCİLİNE," kelimelerinin hüküm yerinden çıkartılarak bunu yerine "...ORMAN OLARAK SINIRLANDIRILMASINA" kelimelerinin yazılması suretiyle düzeltilmesine. Yine Yargılama Gideri ve Vekalet Ücreti takdirine ilişkin 4 ve 5 numaralı bentlerinin tamamen iptal edilerek hüküm yerinden çıkartılmasına ve bunun yerine 4 numaralı bent olarak "4- 3402 sayılı Yasa´nın 6099 sayılı Yasa ile değişik 36/A maddesi ile geçici II. maddesine göre; davacı Orman Yönetiminin yaptığı tüm yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına ve aynı yasa hükmü gereğince davacı Orman Yönetimi yararına vekalet ücreti takdirine yer olmadığına" cümlelerinin yazılması suretiyle düzeltilmesine ve hükmün 6100 sayılı Yasa´nın 3. maddesi göndermesiyle, HYUY´nin 438/7. maddesine göre düzeltilmiş bu şekliyle (ONANMASINA), 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasa´nın 16. maddesi ile 3402 sayılı Yasa´ya eklenen 36/A maddesi gereğince, Hazine´den harç alınmasına yer olmadığına, 19.03.2012 günü oybirliğiyle karar verildi.


 

İŞVERENİN KUSUR SORUMLULUĞU - İŞ KAZASI SONUCU ÖLÜMDEN DOĞAN MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT

YARGITAY 21. Hukuk Dairesi 2010/5719 E.N , 2012/1105 K.N.

Özet

İŞVERENİN İŞ KAZASI SONUCU MEYDANA GELEN ZARAR NEDENİYLE HUKUKİ SORUMLULUĞU, YASA VE İÇTİHATLARLA BELİRLENMİŞ HALLER DIŞINDA İLKE OLARAK İŞ AKDİNDEN DOĞAN İŞÇİYİ GÖZETME (KORUMA) BORCUNA AYKIRILIKTAN KAYNAKLANAN KUSURA DAYALI SO-RUMLULUKTUR. MAHKEMECE, İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ KONULARINDA UZMAN BİLİRKİŞİLERDEN, YÖNTEMİNCE RAPOR ALINMALI, OLAYDA İŞVERENİN VE İŞÇİNİN KUSUR ORANLARI SAPTANMALI, HÜKÜM TARİHİNE EN YAKIN TARİHTE BELLİ OLAN ARTIŞLARA GÖRE HESAPLANAN TÜM PEŞİN SERMAYE DEĞERİ KURUMDAN SORULMALI VE BİLDİRİLEN MİKTAR HÜKÜM TARİHİNE EN YAKIN TARİHTE BELLİ OLAN ÜCRET ARTIŞLARI VE 60 YAŞTAN SONRA BAKİYE ÖMRÜNE KADAR (PASİF DÖNEMDE) ASGARİ ÜCRET ESAS ALINARAK HESAPLANAN TAZMİNATTAN İNDİRİLEREK KARAR VERİLMELİDİR.

İçtihat Metni

Davacılar murisinin iş kazası sonucu ölümünden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.

Hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre davalı O… K… Nakliyat Sanayi ve Ticaret İth. İhr. Ltd. Şti.´nin aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki diğer temyiz itirazlarının reddine,

2- Dava, iş kazası sonucu sürekli işgöremezliğe uğrayan davacı işçinin maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Dava, 11.07.2005 tarihinde Irak´ta uğradığı saldırı sonucu ölen Osman´ın eş ve çocuklarının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davalı işverenin iş kazasının oluşumunda kusuru bulunmasa dahi kusursuz sorumluluk ilkesi gereğince maddi ve manevi zararlardan sorumlu olduğu kabul edilerek yazılı şekilde karar verilmiştir.

Olay iş kazası olup, İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmeye tabi tutulmalıdır. İşverenin iş kazası sonucu meydana gelen zarar nedeniyle hukuki sorumluluğu yasa ve içtihatlarla belirlenmiş olan ayrık haller dışında ilke olarak iş akdinden doğan işçiyi gözetme (koruma) borcuna aykırılıktan kaynaklanan kusura dayalı sorumluluktur. İnsan yaşamının kutsallığı çerçevesinde işverenin işçilerin sağlığını ve güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları sağlamak ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlü olduğu İş Kanunu´nun 77. maddesinin açık buyruğudur.

İş kazasından doğan tazminat davalarının özelliği gereği, 4857 sayılı İş Kanunu´nun 77. maddesinin öngördüğü koşulları gözönünde tutarak ve özellikle işverenin niteliğine göre, işyerinde uygulanması gereken İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği´nin ilgili maddelerini incelemek suretiyle, işverenin işyerinde alması gerekli önlemlerin neler olduğu, hangi önlemleri aldığı, hangi önlemleri almadığı, alınan önlemlere işçinin uyup uymadığı gibi hususlar ayrıntılı bir biçimde incelenmek suretiyle kusurun aidiyeti ve oranı hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek biçimde belirlenmelidir (Hukuk Genel Kurulu´nun 16.06.2004 gün ve 2004/21-365 E.-369 K. sayılı kararı da aynı yöndedir).

Somut olayda, bilirkişi kurulunca düzenlenen kusur raporu doğrultusunda iş kazasının meydana gelmesinde kusurun ölüme neden olan ve kim oldukları belirlenemeyen üçüncü kişilere ait olduğu, işverenin kusuru bulunmasa dahi kusursuz sorumluluk esaslarına göre sorumlu olduğu gerekçesiyle kararda yazılı maddi ve manevi tazminatın davalı işverenden tahsiline karar verilmiş ise de, yukarıda izah edildiği üzere işverenin iş kazası sonucu meydana gelen zarar nedeniyle hukuki sorumluluğu yasa ve içtihatlarla belirlenmiş olan ayrık haller dışında ilke olarak iş akdinden doğan işçiyi gözetme (koruma) borcuna aykırılıktan kaynaklanan kusura dayalı sorumluluk olup, mahkemece davalı işverenin kusursuz sorumluluk esaslarına göre sorumlu tutulması yerinde olmadığı gibi bilirkişi kurulunca düzenlenen kusur raporunda 4857 sayılı İş Kanunu´nun 77. maddesi ve İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği´nin ilgili maddeleri gözönünde tutularak kusurun aidiyeti ve oranının hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek biçimde belirlenmediği ve bu haliyle hükme esas alınacak nitelikte olmadığı da anlaşılmaktadır.

3- Dava, nitelikçe Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanmayan zararın giderilmesi istemine ilişkindir. Bu nedenle de, mükerrer ödemeyi ve haksız zenginleşmeyi önlemek için, hüküm tarihine en yakın tarihte yürürlükte bulunan katsayı dikkate alınarak, hak sahiplerine bağlanan gelirin, tüm peşin sermaye değerinin, hesaplanan zarardan indirilmesi suretiyle, tazminatın belirlenmesi gerektiği, Yargıtay´ın yerleşmiş görüşlerindendir. Mahkemece, 01.09.2006 tarihli yazıda yer alan peşin sermaye değerinin hesaplanan zarardan indirilmesi suretiyle tazminatın belirlendiği, 4447 sayılı Yasa´nın 16. maddesiyle 506 sayılı Yasa´ya eklenen ek 38. maddesi gereğince hüküm tarihine en yakın tarihte belli olan artışlara göre hesaplanan tüm peşin sermaye değerinin Kurumdan sorulmadığı ve hesaplanan zarardan indirilmediği anlaşılmaktadır.

Yapılacak iş, işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman bilirkişilerden, İş Kanunu´nun 77. maddesi ve Yönetmelik hükümleri gözönünde tutularak yöntemince rapor alınmak suretiyle olayda işverenin ve işçinin kusur oranlarını saptamak, 4447 sayılı Yasa´nın 16. maddesiyle 506 sayılı Yasa´ya eklenen ek 38. maddesi gereğince hüküm tarihine en yakın tarihte belli olan artışlara göre hesaplanan tüm peşin sermaye değerini Kurumdan sormak ve bildirilen miktarı hüküm tarihine en yakın tarihte belli olan ücret artışları nazara alınarak ve 60 yaştan sonra bakiye ömrüne kadar (pasif dönemde) asgari ücret esas alınarak hesaplanan tazminattan indirerek çıkacak sonuca göre karar vermektir.

Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

S o n u ç: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), davalının manevi tazminatın miktarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 06.02.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İŞ KAZASI SONUCU MALULİYET, MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT- ÖN SORUN

YARGITAY 21. Hukuk Dairesi 2010/6015 E.N , 2012/1132 K.N.

Özet

SİGORTALININ İŞ KAZASI SONUCU MARUZ KALDIĞI MESLEKTEKİ KAZANMA GÜÇ ORANININ TESPİTİ MAHKEMENİN ÖN SORUN OLARAK ÇÖZÜMLEYECEĞİ VE DAVA KOŞULU OLARAK ORTAYA ÇIKAN BİR DURUM OLUP, BU ORANIN TESPİTİNİN İSE SOSYAL GÜVENLİK KURUMU TARAFINDAN YAPILACAĞI, BU ORANIN TESPİTİNDE OLUŞACAK UYUŞMAZLIKLARIN "ÇALIŞMA GÜCÜ VE MESLEKTE KAZANMA GÜCÜ KAYBI TESPİTİ İŞLEMLERİ YÖNETMELİĞİ´NDEKİ" HÜKÜMLER ÇERÇEVESİNDE ÖNCELİKLE SSK MALULİYET DAİRESİ BAŞKANLIĞI´NDAN, İTİRAZ HALİNDE SOSYAL SİGORTA YÜKSEK SAĞLIK KURULU´NDAN GEREKTİĞİNDE ADLİ TIP KURUMU´NDAN RAPOR ALINARAK ÇÖZÜMLENMESİ VE SONUCUNA GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Davacı, iş kazası sonucu maluliyetinden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.

Hükmün, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici nedenlere göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki diğer temyiz itirazlarının reddine,

2- Dava, iş kazasına uğrayan davacının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkeme, Adli Tıp Kurumu´nun 24.01.2007 tarihli ancak başka bir kişiye ait sağlık kurulu raporu değerlendirilerek maddi ve manevi tazminat isteminin kısmen kabulü ile 5.000,00 TL manevi tazminatın ve 1.760,00 TL maddi tazminatın yasal faizi ile birlikte tahsiline karar vermiştir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden; E… Üniversitesi Adli Tıp Anabilimdalı´nın 16.04.2007 tarihli raporundan "davacının %22 oranında malul kaldığı, tıbbi iyileşme süresinin 3 ay olarak belirlendiği", Sağlık Bakanlığı T… Hastanesi Sağlık Kurulu´nun 05.12.2007 tarihli raporu ile "maluliyetinin bu-lunmadığı" hususlarının bildirildiği anlaşılmıştır.

Sigortalının iş kazası sonucu maruz kaldığı meslekteki kazanma güç oranının tespiti bu davada mahkemenin ön sorun olarak çözümleyeceği ve dava koşulu olarak ortaya çıkan bir durumdur. Bu oranın tespitinin ise Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından yapılacağı yasal düzenlemeler gereği olup, bu oranın tespitinde oluşacak uyuşmazlıkların nasıl çözümleneceği ise dava tarihinde yürürlükte bulunan 506 sayılı Yasa´nın 109 ve halen yürürlükte olan 5510 sayılı Yasa´nın 95. maddesinde düzenlenmiştir. Kısaca yöntemince belirlenmiş bir iş göremezlik oranı bulunmadığı halde maddi ve manevi tazminata karar verildiği açıktır.

Yapılacak iş, davacının maluliyetinin saptanması açısından, daha önce tedavi gördüğü sağlık kuruluşlarındaki tüm bilgi ve belgelerin getirtilerek 5510 sayılı Yasa´nın 95. maddesi ile "Çalışma Gücü ve Meslekte Kazanma Gücü Kaybı Tespiti İşlemleri Yönetmeliği´ndeki" hükümler çerçevesinde öncelikle SSK Maluliyet Dairesi Başkanlığı´ndan, itiraz halinde Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulu´ndan, gerektiğinde Adli Tıp Kurumu´ndan rapor alınması ve sonucuna göre karar verilmesinden ibarettir.

Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular nazara alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

S o n u ç: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 06.02.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İTİRAZIN İPTALİ, İCRA İNKAR TAZMİNATI, ÇEK BEDELİ

YARGITAY 19. Hukuk Dairesi 2011/8581 E.N , 2012/2178 K.N.

Özet

BANKA 3167 SAYILI KANUN UYARINCA ÖDEMEK ZORUNDA OLDUĞU ASGARİ TUTARI ÖDEMESİ HALİNDE ÖDEDİĞİ MEBLAĞIN TAHSİLİ İÇİN BORÇLU ALEYHİNE TAKİP YAPABİLİR. BANKA SÖZLEŞMEDE HÜKÜM BULUNMASI NEDENİYLE ÖDEME YAPMAMASINA RAĞMEN ÖDEMEKLE YÜKÜMLÜ OLDUĞU KISMIN DEPO EDİLMESİNİ TALEP EDEBİLİR. ANCAK BU DURUMDA DAVALI BORÇLU ALEYHİNE İCRA İNKAR TAZMİNATINA HÜKMEDİLEMEZ. MAHKEMECE TAKİP TARİHİ İTİBARİYLE BANKA TARAFINDAN ÖDENEN VE ÖDENMEYEN MİKTAR TESPİT EDİLİP SADECE ÖDENEN MEBLAĞ YÖNÜNDEN BANKA LEHİNE İCRA İNKAR TAZMİNATINA HÜKMEDİLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı vekili; taraflar arasında imzalanan Gayrinakdi Çek Kredi Sözleşmesi uyarınca davalılara teslim edilen çek koçanından keşide edilen çeklerin karşılıksız çıktığını, bankanın çek hamillerine ödediği miktar ile davalıların uhdesinde bulunan 118 adet çekle ilgili ödemekle yükümlü olduğu meblağın depo edilmesi amacıyla başlatılan takibe davalıların itiraz ettiğini belirterek itirazın iptaline, %40 tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar; davanın reddini istemişlerdir.

Mahkemece; 3167 sayılı Kanun ve taraflarca imzalanan sözleşme uyarınca bankanın ödemekle yükümlü olduğu meblağın depo edilmesini talep etme hakkı olduğu, alınan bilirkişi raporunda davacı bankanın davalılara teslim ettiği 120 adet çek yaprağıyla ilgili 56.400,00 TL talep edebileceğinin belirtildiği gerekçesiyle icra takibine yapılan itirazın iptaline, takibin devamına, davalıların %40 icra inkar tazminatını davacıya ödemesine karar verilmiş, hüküm davalılar ve davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan ve yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Banka 3167 sayılı Kanun uyarınca ödemek zorunda olduğu asgari tutarı ödemesi halinde ödediği meblağın tahsili için borçlu aleyhine takip yapabilir. Banka sözleşmede hüküm bulunması nedeniyle ödeme yapmamasına rağmen ödemekle yükümlü olduğu kısmın depo edilmesini talep edebilir. Ancak bu durumda davalı borçlu aleyhine icra inkar tazminatına hükmedilemez. Mahkemece takip tarihi itibarıyla banka tarafından ödenen ve ödenmeyen miktar tespit edilip sadece ödenen meblağ yönünden banka lehine icra inkar tazminatına hükmedilmesi gerekirken, araştırma yapılmadan takip konusu tüm meblağ üzerinden davacı banka lehine tazminata hükmedilmesi isabetsiz olup, bozmayı gerektirmiştir.

S o n u ç: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalıların sair temyiz itirazlarının reddine, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle hükmün davalılar yararına (BOZULMASINA), peşin harcın istek halinde iadesine, 15.02.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TARAFLARIN İDDİA VE SAVUNMALARINI GENEL HÜKÜMLERE GÖRE İLERİ SÜREBİLMESİ - İTİRAZIN İPTALİ

YARGITAY 19. Hukuk Dairesi 2011/8821 E.N , 2012/510 K.N.

Özet

İTİRAZIN İPTALİ DAVASI GENEL HÜKÜMLERE GÖRE AÇILAN BİR DAVA OLUP, TARAFLAR İDDİA VE SAVUNMALARINI İCRA İFLAS KANUNU´NDA ÖNGÖRÜLEN USULDEN AYRI OLARAK İLERİ SÜREBİLİRLER. MAHKEMECE, DAVALININ KREDİ SÖZLEŞMESİNDEKİ İMZAYA İTİRAZI DEĞERLENDİRİLİP İMZANIN DAVALI BORÇLUYA AİT OLMADIĞININ TESPİTİ HALİNDE, KREDİ KARTININ KİME TESLİM EDİLDİĞİ VE KULLANILIP KULLANILMADIĞI HUSUSLARI ÜZERİNDE DURULUP, TOPLANAN TÜM DELİLLER BİRLİKTE DEĞERLENDİRİLEREK KARAR VERİLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekili ile davalı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı vekili, davalı hakkında kredi kartı borcunun tahsili amacıyla Sorgun İcra Müdürlüğü´nün 2009/2231 esas sayılı dosyasında icra takibi yaptıklarını, davalının yasal süresi içerisinde borca itiraz ederek takibi durdurduğunu, davalının itirazının tamamen yersiz ve haksız olduğunu belirterek icra dosyasındaki davalının itirazının iptaline, takibin devamına ve %40 tazminata karar verilmesini talep etmiştir.Davalı duruşmada, icra dosyasına yapmış olduğu itirazlarını aynen tekrar ettiğini, takibe konu kredi sözleşmesi altındaki imzanın kendisine ait olmadığını bildirerek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davalının davacı banka tarafından yapılan hesap kat ihbarnamesine 30 günlük yasal süre içerisinde itiraz etmediği, bu sebeple İİK 68b/3 maddesi gereğince borcu ödemeden imza inkarında bulunamayacağı, davacı bankanın yapmış olduğu faiz talebinin taraflar arasındaki anlaşmaya uygun olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne ve itirazın iptaline karar verilmiş, hüküm taraflarca temyiz edilmiştir.

İİK 68/b maddesi, icra mahkemesince, ilamsız icra takibine itiraz üzerine açılacak itirazın kaldırılması davasında uygulanır.

İtirazın iptali davası genel hükümlere göre açılan bir dava olup, taraflar iddia ve savunmalarını İİK 68/b maddesinde öngörülen usulden ayrı olarak ileri sürebilir. Mahkemece davalının kredi sözleşmesindeki imzaya itirazı üzerinde durulup imzanın davalı borçluya ait olmadığının tespiti halinde, kredi kartının kime teslim edildiği ve kullanılıp kullanılmadığı hususları üzerinde durulup, toplanan tüm deliller birlikte değerlendirilerek varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davalı yararına (BOZULMASINA), bozma sebebine göre davacı tarafın temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin harcın istek halinde iadesine, 19.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İŞYERİ-KONUT - BAĞIMSIZ BÖLÜMÜN MESKEN OLAN ESKİ HALİNE GETİRİLMESİ

YARGITAY 18. Hukuk Dairesi 2012/316 E.N , 2012/900 K.N.

Özet

DERNEK İLE ŞUBELERİNİN İŞGAL ETTİKLERİ MEKANLAR İŞYERİ NİTELİĞİNDE OLUP, TAPUDA MESKEN OLARAK KAYITLI BİR BAĞIMSIZ BÖLÜMÜN BU AMAÇLA KULLANILMASI, TÜM BAĞIMSIZ BÖLÜM MALİKLERİNİN OYBİRLİĞİ İLE VERECEKLERİ KARARA BAĞLIDIR.

İçtihat Metni

Dava dilekçesinde, bağımsız bölümün mesken olan eski haline getirilmesi istenilmiştir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği düşünüldü:

Davacı vekili dava dilekçesinde, davalının, kat mülkiyeti kurulu taşınmazdaki mesken nitelikli 2 nolu bağımsız bölümü satın alarak Türkiye E… Derneği B… Şubesi olarak kullandığını bildirerek, bağımsız bölümün mesken haline iadesini istemiş, mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.

Yargıtay´ın yerleşmiş uygulamalarına göre dernek ile şubelerinin işgal ettikleri mekanlar işyeri niteliğinde olup, Kat Mülkiyeti Kanunu´nun 24. maddesi hükmü uyarınca tapuda mesken olarak kayıtlı bir bağımsız bölümün bu amaçla kullanılması, tüm bağımsız bölüm maliklerinin oybirliği ile verecekleri karara bağlıdır.

Açıklanan bu nedenlerle davanın kabulü ile dava konusu bağımsız bölümün tapu kaydına uygun biçimde mesken olarak kullanılmasına karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddi doğru görülmemiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK´nın 428. maddesi gereğince (BOZUL-MASINA), temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 02.02.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

KAT MALİKLERİ KURULU TOPLANTISINDA ALINAN KARARLARIN İPTALİ

YARGITAY 18. Hukuk Dairesi 2011/10954 E.N , 2012/419 K.N.

Özet

KAT MALİKLERİ KURULUNDA YÖNETİCİ, KAT MALİKLERİNİN HEM SAYI HEM ARSA PAYI BAKIMINDAN ÇOĞUNLUĞU TARAFINDAN ATANIR. SAYI VE ARSA PAYI ÇOĞUNLUĞU SAĞLANMADAN ALINAN YÖNETİCİ SEÇİMİNE İLİŞKİN KARARIN İPTALİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Davacı vekili dava dilekçesinde, 22.06.2010 tarihli olağanüstü kat malikleri kurulu toplantısında alınan kararların tümünün iptalini istemiş, mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği düşünüldü:

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasal gerektirici nedenlere ve özellikle kanıtların takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre sair temyiz itirazları yerinde değildir.

Ancak;

Dosya içerisindeki bilgi ve belgelerin incelenmesinde, anataşınmazın 41 bağımsız bölümden oluştuğu, iptali istenen 22.06.2010 tarihli toplantıya 16 bağımsız bölüm malikinin asaleten ve vekaleten katıldıkları anlaşılmaktadır. Kat Mülkiyeti Yasası´nın 34. maddesi gereğince yönetici kat maliklerinin hem sayı hem arsa payı bakımından çoğunluğu tarafından atanır. Buna göre sayı ve arsa payı çoğunluğu sağlanmadan alınan yönetici seçimine ilişkin kararın iptali gerekirken, yerinde olmayan gerekçeyle bu yöndeki istemin de reddine karar verilmiş olması doğru görülmemiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK´nın 428. maddesi gereğince (BO-ZULMASINA), temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 23.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.




KAT MÜLKİYETİ -  YOKLUKLA MALUL OLDUĞU İDDİA EDİLEN TASARRUFLAR -  HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE -  KAT MALİKLERİ KURULU KARARININ İPTALİ İSTEMİ

T.C. YARGITAY 18. HUKUK DAİRESİ E. 2011/11871 K. 2012/2315 T. 8.3.2012

634/m.32,33

ÖZET :*Dava dilekçesinde, siteye ait karar defterinde, A Blok yönetimi haricinde tüm site yönetimi ile ilgili olarak alınmış kararların, özellikle 10.05.2009 günlü kararın ve bu kararlara dayalı olarak gerçekleştirilmiş hukuki tasarrufların yoklukla malul olması nedeniyle iptali istenilmiştir. İptali istenen 10.05.2009 tarihli karar yönünden; Dosyada toplanan bilgi ve belgelere göre; davacı iptalini istediği toplantıya katılmamış ve toplantıda alınan kararların kendisine bildirildiğine ilişkin bir kanıt da ileri sürülmemiştir. Toplantıda alınan kararlar, iptal edilinceye kadar geçerli kararlar niteliğinde olup yok hükmünde olmasını veya mutlak butlanla hükümsüz sayılmasını gerektiren bir neden de bulunmadığından, anılan madde uyarınca altı aylık hak düşürücü sürenin dolmasından sonra açılmış olan 10.05.2009 günlü kararın iptali davasının bu nedenle reddine karar verilmesi gerekir.

DAVA :*Dava dilekçesinde, siteye ait karar defterinde, 04.12.2006 tarihinden dava tarihine kadar A Blok yönetimi haricinde tüm site yönetimi ile ilgili olarak alınmış kararların, özellikle 10.05.2009 günlü kararın ve bu kararlara dayalı olarak gerçekleştirilmiş hukuki tasarrufların yoklukla malul olması nedeniyle iptali istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulü ile alınan kararların yok hükmünde olduğunun tespitine karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR :*Davacı vekili dava dilekçesinde, siteye ait karar defterinde 04.12.2006 tarihinden dava tarihine kadar A Blok yönetimi haricinde tüm siteyi ilgilendiren hususlarla ilgili olarak alınmış kararların, özellikle 10.05.2009 günlü kat malikleri kurulu kararının ve bu kararlara dayalı olarak gerçekleştirilmiş hukuki tasarrufların yoklukla malûl olması nedeniyle iptalini istemiş, mahkemece 10.05.2009 tarihli toplantıda yeterli çoğunluk ( pay ve paydaş çoğunluğu ) sağlanmadan yönetici ve denetim kurulu seçiminin yapılması ve ortak giderlerle ilgili aidat belirlenmesi ile ilgili alınan kararlarla 04.12.2006 tarihinden dava gününe kadar alınan ve B Blok maliklerine ekonomik ve parasal yönden yükümlülük getiren kararların yok hükmünde olduğu, ayrıca iptaline gerek olmadığı gerekçesiyle 10.05.2009 günlü kararlarla 04.12.2006 tarihinden dava tarihine kadar bütün site yönetimini ilgilendiren hususlarla ilgili alınmış kararların yok hükmünde olduğunun tespitine karar verilmiştir.

1-İptali istenen 10.05.2009 tarihli karar yönünden; Kat Mülkiyeti Yasası´nın 5711 sayılı Yasayla değişik 33. maddesi "Kat malikleri kurulunca verilen kararlar aleyhine, kurul toplantısına katılan ancak 32 nci madde hükmü gereğince aykırı oy kullanan her kat maliki karar tarihinden başlayarak bir ay içinde, toplantıya katılmayan her kat maliki kararı öğrenmesinden başlayarak bir ay içinde ve her halde karar tarihinden başlayarak altı ay içinde anagayrimenkulün bulunduğu yerdeki sulh mahkemesine iptal davası açabilir; kat malikleri kurulu kararlarının yok veya mutlak butlanla hükümsüz sayıldığı durumlarda süre koşulu aranmaz." hükmünü içermektedir. Dosyada toplanan bilgi ve belgelere göre; davacı iptalini istediği toplantıya katılmamış ve toplantıda alınan kararların kendisine bildirildiğine ilişkin bir kanıt da ileri sürülmemiştir. Toplantıda alınan kararlar, iptal edilinceye kadar geçerli kararlar niteliğinde olup yok hükmünde olmasını veya mutlak butlanla hükümsüz sayılmasını gerektiren bir neden de bulunmadığından, anılan madde uyarınca altı aylık hak düşürücü sürenin dolmasından sonra, 14.05.2010 tarihinde açılmış olan 10.05.2009 günlü kararın iptali davasının bu nedenle reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın kabulü yolunda hüküm kurulması,

2-Davacının 04.12.2006 tarihinden dava gününe kadar alınmış tüm kararların iptali istemi yönünden ise;

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´nun 298/2. ( 1086 sayılı HUMK 388. ve 389. maddeleri ) fıkrasına göre; hükmün sonuç kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir. Bu hüküm yasaya infazda duraksamaya meydan verilmemesi amacıyla konulmuştur. Yasanın bu hükmü de gözönüne alınarak 04.12.2006 tarihinden dava tarihine kadar alındığı ileri sürülerek iptali istenen kararlardan hangileri ile ilgili karar verildiğinin hüküm fıkrasında açıkça belirtilmeden infazda duraksamaya yol açacak şekilde hüküm kurulması,

Doğru görülmemiştir.

SONUÇ :*Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 08.03.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2003/18-565 K. 2003/790 T. 17.12.2003

DAVA : Taraflar arasındaki "kat malikleri kurulu karannın iptali" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Karşıyaka 1. Sulh Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 27.11.2002 gün ve 331-1396 sayılı karann incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 25.2.2003 gün ve 328-1309 sayılı ilamı ile; (...Dava, 21.01.2001 tarihli site kat malikleri kurulu kararının iptali istemine ilişkindir. Kat Mülkiyeti Yasasının 32. maddesine göre kat malikleri kurulu maliklerden oluşur ve hükmü şahsiyeti yoktur. Bu sebeple, bu tür davalarda husumetin, toplantıya katılıp iptali istenen karara olumlu oy kullanan kat maliklerine yönetilmesi gerekir. İptali istenen 21.1.2001 tarihli kat malikleri kuruluna katılıp olumlu oy kullanan kat malikleri Elif, Özgür, Erdal, Gökhan, Kadriye, Ercan, Ümmühan, Mehmet, Abdullah, Kerim, Saniye, Ferahi, Melek, Elif K., Yurdakul, Nurullah, Elif Ü., İmam, Nazım, Ali, Nazir, Pervin, Ahmet, Özlem, Nurten, Hilmi, Veli, Nuri, Güler, Ummahan, Yüksel, Selda, Erdoğan, Bekir, Sema, Mehmet, Beyhan, Erkan, Hediye, Melek, Nilgün, Adnan, Umut, Ayşe, İsmail ve Hatice davaya dahil edilip tahkikatın tamamlanmasından sonra sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, taraf teşkili sağlanmadan işin esası hakkında hüküm tesisi doğru görülmemiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 21.1.2001 tarihli site kat malikleri kurulu kararının iptali istemine ilişkindir.

Davacı I. Apartmanı yönetimi vekili; davalı P. Sitesi Kooperatifinin 28.6.1993 tarihinde feshedilmesine rağmen, site yönetim kurulunun 21 Ocak 2001 tarihli olağan genel kurul toplantısını düzenlediğini ve hükümet komiserinin katılımı olmadan, usulsüz olarak oluşturulan nisab tarafından alınan genel kurul kararlarının yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek, site kat maliklerince yapılan 21.1.2001 tarihli genel kurulun ve bu kurulda alınan kararların iptaline karar verilmesini istemiştir.

Davalı P. Sitesi Yönetimi vekili; davanın, site yöneticisi hasım gösterilerek açılmasının yasal olmadığını, husumetin toplantıya katılan ve olumlu oy kullanan tüm kat maliklerine yöneltilmesi gerektiğini savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemenin; toplantıya katılan tüm kat maliklerinin davaya dahil edildiği gerekçesiyle esasa ilişkin olarak "davanın kabulüne, davalıların 21.1.2001 tarihinde aldıkları kararların ve yapılan genel kurul toplantısının iptaline" dair verdiği karar, özel dairece yukarıda açıklanan nedenle bozulmuş; mahkemece "toplantıya katılmayan ve hazırun listesini imzalamayan kat maliklerinin davaya dahil edilmelerinin usul ekonomisine aykırı olduğu" gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

İlke olarak, medeni haklardan istifade ehliyeti bulunan bir gerçek veya tüzel kişi, davada taraf olma ehliyetine sahiptir. Gerçek veya tüzelkişi olmayan kimselerin taraf ehliyeti bulunmamaktadır. (Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü-İstanbul 2001 C:1,S: 1022)

Bu noktada, kat malikleri kurulu toplantısı ve kararlarının iptali davalarında husumet kat malikleri kuruluna ya da yöneticiler kuruluna yöneltilemez. (Ali Arcak - Celal Erdoğan, Kat Mülkiyeti Kanunu, Ankara 1976, S: 541) Konunun yasal dayanağını oluşturan 634 sayılı Kat Mülkiyeti Yasasının 32. maddesine göre kat malikleri kurulu, kat maliklerinden oluşmaktadır. Bu itibarla kat malikleri kurulu, tüzel kişiliği olmayan bir topluluktur. (Mustafa Reşit Karahasan, Mülkiyet ve Kat Mülkiyeti Hukuku, 1999. C: 3, S: 328) Hal böyle olunca, kat malikleri kurulu kararının iptali istemiyle açılan davada toplantıya katılan ve iptali istenen kararın oluşması için olumlu oy kullanan kat maliklerinin davalı gösterilmesi şarttır. Giderek, toplantıya katılmayan ya da olumsuz oy kullanan kat maliklerine husumet yöneltilmesi gerekli değildir. Zira başkalarının verdiği karardan dolayı, o karara katılmayan ortakların sorumlu tutulmasına hukuken imkan yoktur. (Ali Arcak - Celal Erdoğan, Kat Mülkiyeti Kanunu, Ankara 1976, S: 541)

Diğer taraftan, kat maliki yerine toplantıya temsilcisi katıldığı takdirde, husumetin kat malikine yöneltilmesi gerektiğinde duraksama bulunmamaktadır. Somut olayda; iptali istenen 21.1.2001 tarihli site kat malikleri toplantısına kat malikleri Veli, Nuri, Bekir, Nurten, Mehmet, Nazır, Yüksel, Nazım, Güler, Selda, Nilgün, Elif P, Kadriye, Abdullah, Umut, Özlem, Melek, Hatice, A. Osman, Pervin, Ahmet, Hilmi, Erdoğan, Sema ve Melek katılmamış olup, az yukarıda açıklandığı üzere toplantıya katılmayan kat malikleri, başkalarının verdiği karardan dolayı sorumlu tutulamayacaklarından, yukarıda anılan kat maliklerinin davaya dahil edilmemesi doğrudur.

Ne var ki; iptali istenen 21.1.2001 tarihli site kat malikleri toplantısına kat maliklerinden Nurullah, Erdal, Ümmühan, Mehmet, Ercan, Yurdakul, İmam, Özgür, Gökhan, Ummahan, Beyhan, Kerim, Elif K., Elif Ü., Hediye, Ayşe, Saniye, İsmail, Ad&shy;nan, Ferahi ve Erkan´ın bizzat ya da vekili aracılığıyla katılarak, iptali istenen kararların oluşması için olumlu oy kullandıkları anlaşıldığından, anılan kat maliklerinin davaya dahil edilerek, taraf teşkilinin sağlanması ve hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykındır. Direnme karan bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ : Davalı site yönetimi vekilinin temyiz itirazlannın kabulü ile, direnme kararının yukanda gösterilen nedenlerden dolayı özel daire bozma kararının gerekçesi değiştirilerek HUMK.´nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 17.12.2003 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

TRAFİK KAZASINDAN KAYNAKLANAN ALACAĞIN TAHSİLİ İÇİN BAŞLATILAN İCRA TAKİBİNE İTİRAZIN İPTALİ - GERÇEK ZARAR

YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 2011/9750 E.N , 2012/3311 K.N.

Özet

DAVALILAR, DAVACININ ARACINDA MEYDANA GELEN GERÇEK ZARARDAN SORUMLUDURLAR. MAHKEMECE, ARACIN TAMİRİNİN EKONOMİK OLUP OLMADIĞI, EKONOMİK İSE HASAR TUTARININ, EKONOMİK DEĞİLSE, ARACIN KAZA TARİHİNDEKİ 2. EL PİYASA RAYİÇ DEĞERİNDEN SOVTAJ BEDELİNİN MAHSUBU İLE GERÇEK ZARAR MİKTARININ BELİRLENMESİ İÇİN HASAR HUSUSUNDA UZMAN BİLİRKİŞİ KURULUNDAN RAPOR ALINARAK SONUCUNA GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne dair verilen hükmün süresi içinde davalılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı vekili, müvekkiline ait araca, davalıların maliki ve sürücüsü olduğu aracın tam kusurlu çarpması sonucu hasarlandığını, müvekkilinin aracındaki hasarın tamiri için 20.631,92 TL ödeme yaptığını, davalılar aracının trafik sigortacısından ve ihtiyari mali mesuliyet sigortacısından 12.000 TL´nin tahsil edildiğini, bakiye zarar 8.874,12 TL´nin davalılardan tahsili için başlatılan icra takibine haksız şekilde itiraz edildiğini bildirerek itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesini talep etmiştir.

Davalılar vekili, talep edilen hasar bedelinin fahiş olduğunu, davacıya, müvekkiline ait aracı sigortalayan şirketler tarafından yapılan 12.000 TL´lik ödeme ile zararının karşılandığını bildirerek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, toplanan deliller ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, davanın kısmen kabulü ile davalıların icra takibine itirazının 8.631,92 TL asıl alacak üzerinden iptali ile takibin devamına karar verilmiş; hüküm, davalılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, trafik kazasından kaynaklanan alacağın tahsili için başlatılan icra takibine itirazın iptali istemine ilişkindir.

Davalılar, davacının aracında meydana gelen gerçek zarardan sorumludurlar. Dosyada mevcut ekspertiz raporunda, davacı aracının tamiri için gereken parça ve işçilik bedelinin toplam 17.484,74 TL (KDV´siz) olduğu, aracın yapılan piyasa araştırmasına göre rayiç değerinin 27.000 TL olduğu, araç sovtajını almak için Hakan isimli şahıs tarafından 15.000 TL yazılı talep olduğu belirtilmiştir. Hükme esas alınan bilirkişi raporlarında, aracın tamirinin ekonomik olup olmadığı, yapılan araştırmaya göre aracın kaza tarihindeki 2. el piyasa rayiç değeri, perte ayrılmasının gerekip gerekmediği hususları irdelenmemiştir. Bu yönüyle alınan bilirkişi raporları hüküm vermeye elverişli değildir.

Bu durumda mahkemece, aracın tamirinin ekonomik olup olmadığı, ekonomik ise hasar tutarının, ekonomik değilse, aracın kaza tarihindeki 2. el piyasa rayiç değerinden sovtaj bedelinin mahsubu ile gerçek zarar miktarının belirlenmesi için İTÜ veya Karayolları Genel Müdürlüğü gibi kuruluşlardan seçilecek hasar hususunda uzman bilirkişi kurulundan rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalılara geri verilmesine 19.03.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.,


 

TRAFİK KAZASINDAN KAYNAKLANAN DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATI

YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 2011/1086 E.N , 2012/1637 K.N.

Özet

SİGORTA POLİÇESİNDE MANEVİ TAZMİNATLAR DA TEMİNAT ALTINA ALINDIĞINDAN, DAVALI SİGORTA ŞİRKETİ MANEVİ TAZMİNATTAN DA SORUMLU TUTULMALIDIR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne dair verilen hükmün davacılar vekili tarafından süresi içinde temyiz edilmekle, dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı vekili, davalı Abdullah´ın sürücüsü, davalılar Medine ve İsmail´in işleteni olduğu ve davalı E… İ… Sigorta A.Ş.´ye ZMSS ve kasko poliçesi ile sigortalı olan aracın davacıların desteği Kamile´ye çarparak ölümüne sebep olduğunu bildirerek defin masrafı 1.000 TL, davacı Ömer için 5.000 TL, Hatice için 5.000 TL destekten yoksun kalma tazminatı ile her iki davacı için 25.000 TL manevi tazminatın kaza tarihinden başlayacak yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, ıslah ile davacı Hatice için talebini 18.553,99 TL´ye yükseltmiştir.

Davalı E… İ… Sigorta vekili, davanın reddini talep etmiştir.

Davalılar Abdullah, Medine ve İsmail vekili ise sürücünün kusuru bulunmadığını, istenen tazminat tutarlarının fahiş olduğunu belirterek davanın reddini talep etmiştir.

Mahkemece; toplanan delillere ve alınan bilirkişi raporuna göre, ölen Kamile´nin geliri asgari ücret üzerinden hesaplanarak davacı Hatice için 8.511,01 TL, Ömer için 843,02 TL destekten yoksun kalma tazminatı ile her iki davacı için 7.500´er TL manevi tazminatın davalılar Medine, Abdullah ve İsmail´den kaza tarihinden itibaren başlayacak yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, trafik kazasından kaynaklanan destekten yoksun kalma tazminatı ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

1- Mahkemece toplanıp değerlendirilen delillere, oluşa ve dosya içeriğine uygun olarak düzenlenen uzman bilirkişi raporundan belirtilen kusur oranının ve tazminata ilişkin hesaplamanın hükme esas alınmasında bir usulsüzlük bulunmamasına ve manevi tazminatın takdirinde BK´nın 47. maddesindeki özel haller dikkate alınarak hak ve nesafet kuralları çerçevesinde hüküm kurulmuş olmasına göre, davacılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.

2- Kaza yapan aracın, davalı E… İ… Sigorta tarafından ZMSS ve İMSS poliçesi ile sigortalandığı, İMSS poliçesinde manevi tazminatların teminat altına alındığı belirtilmesine rağmen mahkemece hükmedilen manevi tazminattan davalı sigorta şirketinin de sorumlu tutulması gerekirken manevi tazminatın sadece davalılar Abdullah, Medine ve İsmail´den tahsiline karar verilmesi doğru görülmemiştir.

S o n u ç: Yukarıda 1 nolu bentte açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, 2 nolu bentte açıklanan nedenlerle temyiz itirazının kabulü ile hükmün (BOZULMASINA) ve peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacılara geri verilmesine 15.02.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

KOOPERATİFLERİN TİCARET ŞİRKETİ KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLMEME

YARGITAY 16. Hukuk Dairesi 2011/954 E.N , 2011/3255 K.N.

Özet

KOOPERATİFLER YASADA TİCARET ŞİRKETLERİ ARASINDA GÖSTERİLMİŞ İSE DE, AMACI ORTAKLARININ KONUT İHTİYACINI KARŞILAMAK OLAN VE BU İHTİYACI KARŞILADIKTAN SONRA TASFİYE VE TERKİN EDİLEN, HİÇBİR TİCARİ FAALİYETİ BULUNMAYAN KONUT YAPI KOOPE-RATİFLERİ TİCARET ŞİRKETİ KAPSAMINDA DEĞERLENDİRİLEMEZ.

İçtihat Metni

Ticaret şirketlerinde hukuken veya fiilen yönetim yetkisine sahip olanların alacaklıları zarara uğratmak kastiyle ticari işletmenin borçlarını kısmen veya tamamen ödememesi suçundan sanıklar Ömer, Metin ve Orhan´ın beraatlerine karar verilmiş; hüküm, yasal süresi içerisinde şikayetçi vekili tarafından temyiz edildiğinden, Yargıtay C.Başsavcılığı´nın onama istemli tebliğnamesiyle dosya Daireye gönderilmiş olmakla, inceleme raporu ve dosyadaki belgeler okunarak gereği görüşüldü:

Dosya içeriğine, toplanan delillere, kararda yazılı gerektirici nedenlere, yapılan yargılama ve uygulamada isabetsizlik bulunmadığına, her ne kadar kooperatifler 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu´nun 136. maddesinde ticaret şirketleri arasında gösterilmiş ise de, amacı ortaklarının konut ihtiyacını karşılamak olan ve bu ihtiyacı karşıladıktan sonra tasfiye ve terkin edilen ve hiçbir ticari faaliyeti bulunmayan konut yapı kooperatiflerinin ticaret şirketi kapsamında değerlendirilemeyeceğine göre yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun bulunan hükmün İİK´nın 366. maddesi uyarınca istem gibi (ONANMASINA), 03.06.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ŞİKAYET HAKKININ DÜŞÜRÜLMESİ, DURUŞMA LİSTESİ VE SAATİ

YARGITAY 16. Hukuk Dairesi 2010/7601 E.N , 2010/7802 K.N.

Özet

MAHKEMENİN HER DAVA DOSYASI İÇİN DEĞİŞİK SAATLER BELİRLEYEREK DURUŞMALARA DEVAM ETMEK, BÖYLELİKLE TARAFLARA VE VEKİLLERİNE MEŞRU VASITA VE YOLLARDAN FAYDALANMAK SURETİYLE YARGI MERCİLERİ ÖNÜNDE DAVACI VEYA DAVALI OLARAK İDDİA VE SAVUNMA İLE ADİL YARGILANMA HAKKINA SAHİP OLDUĞU GÜVENCESİNİ VERMEK VE TARAFLARIN USUL HÜKÜMLERİNE RİAYET EDİP ETMEDİKLERİNİN DENETİMİNİ MÜMKÜN KILMAK YERİNE, BÜYÜK ÇOĞUNLUĞU İÇİN TEK SAAT VERİLMEK SURETİYLE YARATILAN BELİRSİZLİK NEDENİYLE TARAFLARDAN BİRİ ALEYHİNE HAKSIZ BİR SONUCA SEBEBİYET VERİLMEMESİ AÇISINDAN, TARAFLARI GELMEYEN DAVALARIN DURUŞMALARININ BİTMESİ MUHTEMEL VEYA MÜMKÜN OLAN EN SON SAAT BEKLENEREK, SONUCUNA GÖRE MÜŞTEKİLERİNİN ŞİKAYET HAKKININ DÜŞÜRÜLMESİNE KARAR VERİLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Alacaklısını zarara uğratmak kastiyle mevcudunu eksiltmek suçundan sanık Hüseyin hakkında açılan davada İİK´nın 349. maddesi gereğince müştekinin şikayet hakkının düşürülmesine karar verilmiş, hüküm yasal süresi içerisinde şikayetçi vekili tarafından temyiz edildiğinden, Yargıtay C.Baş

savcılığı´nın bozma istemli tebliğnamesiyle dosya Daireye gönderilmiş olmakla, inceleme raporu ve dosyadaki belgeler okunarak, gereği görüşüldü:

01.06.2005 tarihinde Resmi Gazete´de yayımlanmak suretiyle yürürlüğe giren Cumhuriyet Başsavcılıkları ile Adli Yargı İlk Derece Ceza Mahkemeleri Kalem Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Yönetmeliğin "Adli Yargı İlk Derece Ceza Mahkemeleri Kalem Hizmetleri" başlıklı "Üçüncü Kısım´ın" "Birinci Bölüm"ünün 46/d maddesi uyarınca tutulması zorunluluğu bulunan "duruşma günleri defteri", aynı Yönetmeliğin 50. maddesinin birinci fıkrasında, "mahkemelerin iş durumlarına göre duruşma yapılacak gün ve saatlerin bir sıra dahilinde yazıldığı defter" olarak tarifi yapılmış, yine aynı Yönetmeliğin "Duruşma listesi" başlıklı 81. maddesinde de, "Duruşmalı işlerde mübaşir tarafından mahkemesi; mağdur, şikayetçi ve sanık ile vekillerinin isimleri ve duruşma tarih ve saati yazılmak suretiyle bir liste düzenlenir ve bu liste duruşma salonu dışında herkesin görebileceği bir yere asılır. Bu listelerin bir sureti ayrı bir dosyada saklanır." hükümleri dikkate alındığında, mahkemenin her dava dosyası için değişik saatler belirleyerek duruşmalara devam etmek, böylelikle taraflara ve vekillerine Türkiye Cumhuriyeti Anayasası´nın 36. maddesindeki "...meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı merciileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip..." olduğu güvencesini vermek ve tarafların usul hükümlerine riayet edip etmediklerinin denetimini mümkün kılmak yerine, büyük çoğunluğu (1. sıradan 42. sıradaki dava dosyasına kadar) için tek saat verilmek suretiyle (14.00) yaratılan bu belirsizlik nedeniyle taraflardan biri aleyhine haksız bir sonuca sebebiyet verilmemesi açısından, tarafları gelmeyen davaların duruşmalarının bitmesi muhtemel veya mümkün olan en son saat beklenerek, sonucuna göre müştekilerinin şikayet hakkının düşürülmesine karar verilmesi gerektiğinin düşünülmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz olup, temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmekle hükmün istem gibi (BOZULMASINA), 27.12.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TESLİMDE GECİKME - ŞARTA BAĞLI BORÇ - ERTELEYİCİ (TALİKİ)-BOZUCU (İNFİSAHİ) ŞART

YARGITAY 15. Hukuk Dairesi 2010/7083 E.N , 2011/6577 K.N.

Özet

ŞARTA BAĞLI BORÇLAR, BK´NIN 149-155. MADDELERİ ARASINDA DÜZENLENMİŞTİR. ŞART, BİR SÖZLEŞMENİN VARLIĞININ VEYA HUKUKİ SONUÇLARININ GERÇEKLEŞECEĞİ KESİN OLMAYAN GELECEKTEKİ BİR OLAYA BAĞLANMASIDIR. ŞAYET SÖZLEŞMENİN HUKUKİ SONUÇLARININ DOĞMASI ŞARTA BAĞLANMIŞSA ERTELEYİCİ (TALİKİ) ŞART, SONA ERMESİ ŞARTA BAĞLANMIŞSA BOZUCU (İNFİSAHİ) ŞART SÖZ KONUSU OLUR. ŞARTIN GERÇEKLEŞMESİ TARAFLARIN İRADESİNE, TARAFLARLA BİRLİKTE ÜÇÜNCÜ ŞAHSIN İRADESİNE VEYA DIŞ OLAYLARA BAĞLANABİLİR. ERTELEYİCİ ŞARTA BAĞLI SÖZLEŞME, ŞARTIN GERÇEKLEŞMESİNDEN ÖNCE TARAFLARI BAĞLAR. ANCAK SÖZLEŞMENİN SONUÇLARI ŞARTIN GERÇEKLEŞMESİYLE BİRLİKTE DOĞAR. ŞART GERÇEKLEŞİNCEYE KADAR SÖZLEŞME HÜKÜMLERİ ASKIDA OLUP, ALACAKLININ İFAYI İSTEME HAKKI BORÇLUNUN DA İFA YÜKÜM-LÜLÜĞÜ YOKTUR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemece verilen hükmün temyizen tetkiki davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

Dava, daire karşılığı inşaat yapım sözleşmesine dayalı gecikme tazminatı istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen karar, davalı kooperatif vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davanın tarafları olan arsa sahibi Hasan ve Sait ile yüklenici kooperatif arasında noterde düzenleme biçiminde 11.06.2003 tarih 24168 yevmiye nolu daire karşılığı inşaat sözleşmesi imzalanmıştır. Sözleşmede, sözleşme konusu E… ilçesi B… Köyü 46827 ada 2 parsel sayılı taşınmazın aynı köy 46832 ada 1 parsel sayılı taşınmazla tevhit edileceği, inşaatın tevhit sonucu oluşan parsel üzerine yapılacağı, inşaat ruhsatının 31.12.2003 tarihine kadar alınacağının kabul edilip bu tarihten itibaren 54 ay içinde ve 31.06.2008 tarihinde arsa sahibine ait dairelerin teslim edileceği, teslimde gecikme halinde daire başı aylık 200 doların altında olmamak üzere emsal kira bedeli üzerinden tazminat ödeneceği kararlaştırılmıştır.

Dosya kapsamından; davacılara ait sözleşme konusu 3.753 m2 miktarındaki 46827 ada 2 parsel sayılı taşınmazın, dava dışı Adnan´a ait 4.067 m2 miktarındaki aynı ada 3 parsel sayılı taşınmazla tevhit edildiği, tevhit sonucu 7.820 m2 miktarındaki aynı ada 4 parsel sayılı taşınmazın oluştuğu ve 12.08.2004 tarihinde tapuya tescil edildiği, tescilden sonra dava dışı diğer paydaş Adnan´la noterde düzenleme biçiminde 18.01.2005 günlü 801 sayılı sözleşme imzalandığı, 28.03.2005 tarihinde de belediyesinden yapı ruhsatı alınarak inşaata başlandığı ve inşaatın devam ettiği anlaşılmaktadır.

Yanlar arasındaki uyuşmazlık borcun şarta bağlı olup olmadığı, yapım süresinin hangi tarihte başlayıp, hangi tarihte sona ereceği, dava tarihi itibariyle teslimde gecikme bulunup bulunmadığı konularında toplanmaktadır. Davacı arsa sahipleri; yapı ruhsatının 31.12.2003 tarihine kadar alınması gerektiğini, bu tarihe 54 aylık yapım süresi eklendiğinde teslim edilmesi gereken tarihin 30.06.2008 olduğunu iddia ederek bu tarihten dava tarihine kadar gecikme tazminatı talebinde bulunmaktadır. Davalı yüklenici kooperatif ise, yapı ruhsatının arsaların tevhit edilmesi ve diğer paydaşla sözleşme imzalanmasını takiben 28.03.2005 tarihinde alındığını, bu tarihe 54 aylık yapım süresi eklendiğinde teslimi gereken tarihin 28.09.2009 olduğunu, davanın açıldığı tarih itibariyle teslim süresinin dolmadığını ve gecikme bulunmadığını savunmaktadır.

Sözleşmede, sözleşme konusu parselin tevhit edileceği ve inşaatın tevhit sonucu oluşan parsel üzerine yapılacağı kararlaştırılmıştır. Tevhidi kararlaştırılan parsel, sözleşmenin tarafı bulunmayan dava dışı Adnan´a ait olduğundan borcun üçüncü şahsın iradesiyle tevhit yapılması ve inşaatın yapılmasına üçüncü şahsın rıza ve muvafakatının alınması şartlarına bağlanıp bağlanmadığı üzerinde durulması gerekir.

Şarta bağlı borçlar, BK´nın 149-155. maddeleri arasında düzenlenmiştir. Şart, bir sözleşmenin varlığının veya hukuki sonuçlarının gerçekleşeceği kesin olmayan gelecekteki bir olaya bağlanmasıdır. Şayet sözleşmenin hukuki sonuçlarının doğması şarta bağlanmışsa erteleyici (taliki) şart, sona ermesi şarta bağlanmışsa bozucu "infisahi" şart söz konusu olur. Şartın gerçekleşmesi tarafların iradesine, taraflarla birlikte üçüncü şahsın iradesine veya dış olaylara bağlanabilir. Erteleyici şarta bağlı sözleşme, şartın gerçekleşmesinden önce tarafları bağlar. Ancak sözleşmenin sonuçları şartın gerçekleşmesiyle birlikte doğar. Şart gerçekleşinceye kadar sözleşme hükümleri askıda olup, alacaklının ifayı isteme hakkı, borçlunun da ifa yükümlülüğü yoktur.

Somut olaya bakıldığında; sözleşme üçüncü şahsın iradesiyle tevhit yapılması ve inşaatın yapılmasına üçüncü şahsın rıza ve muvafakatının alınması şartlarına "erteleyici şart" bağlanmıştır. Tevhit işlemi 12.08.2004 tarihinde tapuya tescil edilmiş, diğer paydaşla sözleşme de 18.01.2005 tarihinde imzalanmıştır. Bu durumda erteleyici şartın en son 18.01.2005 tarihinde gerçekleştiğinin kabulü gerekir. Sözleşmede yapı ruhsatının alınması için yaklaşık 6,5 aylık bir süre öngörülmüştür. Şartın gerçekleşmesinden itibaren bu miktarda bir süre geçmeden 28.03.2005 tarihinde yapı ruhsatı alınmıştır. Yapı ruhsatının alınmasında davalı kooperatifin bir gecikmesi bulunmamaktadır. Sözleşmede yapım süresi 54 ay olarak kararlaştırılmış ve bu süre yapı ruhsat tarihinden başlatılmıştır. Yapı ruhsatının alındığı 28.03.2005 tarihine 54 aylık yapım süresi eklendiğinde inşaatın bitmesi ve bağımsız bölümlerin teslim edilmesi gereken tarih bilirkişi raporunda da açıklandığı gibi 28.09.2009 olmaktadır. Dava henüz sözleşmede kararlaştırılan teslim süresi dolmadan önce 07.11.2008 tarihinde açıldığından ve dava tarihi itibariyle teslimde gecikme bulunmadığından mahkemece davanın tümden reddi gerekirken, borcun erteleyici şarta bağlı olduğu dikkate alınmadan, sözleşmede kesin vadenin kararlaştırıldığından bahisle bilirkişi raporunun aksine davanın kısmen kabulü doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın temyiz eden davalı S.S. G… Y… Konut Yapı Kooperatifi yararına (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, 15.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ZAMANAŞIMININ BAŞLANGICI - GECİKME TAZMİNATI - CEZAİ ŞART

YARGITAY 15. Hukuk Dairesi 2010/5031 E.N , 2011/7084 K.N.

Özet

SÖZLEŞMEDE BELİRTİLEN BLOKLARDAKİ DÜKKAN VE DAİRELER TAMAMLANIP DAVACI ARSA SAHİPLERİNE TESLİM EDİLMEDİĞİNDEN, BORÇLAR KANUNU´NUN 106/II. MADDESİNDEKİ DÜZENLEME DİKKATE ALINDIĞINDA, YANİ YÜKLENİCİNİN TEMERRÜDÜ HALİNDE ARSA SAHİPLERİ İFAYI BEKLEYEREK GECİKME TAZMİNATI İSTEME HAKKINA SAHİPTİR. SÖZLEŞME GEREĞİ ARSA SAHİPLERİNE VERİLMESİ TAAHHÜT EDİLEN TÜM DÜKKAN VE DAİRELER TESLİM EDİLMEDİĞİ VE SÖZLEŞME İFA İLE SONUÇLANMADIĞINDAN ZAMANAŞIMI SÜRESİ HENÜZ İŞLEMEYE BAŞLAMAMIŞTIR. DAVACI ARSA SAHİPLERİNCE TESLİMİ GEREKEN TARİHTEN İTİBAREN GECİKME TAZMİNATI TALEP EDİLEBİLİR İSE DE BU HAKLARINI O TARİHTE KULLANMAK ZORUNLULUĞU YOKTUR. DAVACI ARSA SAHİPLERİ SÖZLEŞMEYİ FESHETMEMEK SURETİ İLE İFAYI İSTEME VE BEKLEME İRADESİNİ SÜRDÜRDÜKLERİNE VE TESLİM DE SÖZ KONUSU OLMADIĞINA GÖRE ZAMANAŞIMININ DOLDUĞUNDAN SÖZ EDİLEMEYECEĞİ GÖZETİLMEDİR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemece verilen hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davacılar vekili tarafından istenmiş olmakla, temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği konuşulup düşünüldü:

Asıl ve birleşen dava arsa sahibi tarafından yükleniciler aleyhine açılmış olup, gecikme tazminatı alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece her iki davanın zamanaşımı yönünden reddine dair verilen karar davacılar vekilince temyiz edilmiştir.

Yanlar arasında adi yazılı şekilde yapılmış olmakla birlikte tapuda pay devri ve büyük bir kısmı ifa edilmek suretiyle geçerli hale geldiği anlaşılan 23.03.1996 tarihli sözleşme ile, davalı yükleniciler davacı arsa sahiplerine ait K… S… ilçesi Y… mahallesi 20545 ada 2, 20546 ada 1, 20547 ada 1, 20548 ada 1, 20549 ada 1 parsel olmak üzere toplam 5 parsel üzerinde mesken ve dükkanlardan ibaret kat karşılığı inşaat yapımını üstlenmiştir. Sözleşmenin 5. maddesinde inşaatların sözleşmenin imzalanmasından itibaren en geç 5 yıl içerisinde iskan ruhsatı alınarak fiilen teslim edileceği kararlaştırılmıştır. Aynı maddenin devamında mücbir sebeplerin varlığı halinde ve inşaatın fiilen teslim edilmiş olması şartıyla iskan ruhsatının alınması hususunda 5 yıla ek 5 ay süre daha verilebileceği ve bu 5 aylık ek sürenin cezai şartın dışında olduğu kabul edilmiştir. Yine aynı maddenin B bendinde inşaatların teslim süresi 5 yılı geçtiği takdirde arsa sahiplerince 1 yıl ek süre daha verileceği ancak bu halde arsa sahiplerine düşecek mesken ve dükkanların rayiç bedelden kirasının müteahhit tarafından arsa sahiplerine ödeneceği, C bendinde de verilen ek süre içinde de inşaat teslim edilmezse ve ayrıca A bendinde yazılı ek 5 aylık sürede iskan ruhsatı alınamazsa arsa sahibinin sözleşmeyi haklı sebeple feshedebileceği, bu durumda sözleşmedeki cezai şartı müteahhidin arsa sahibine ödemek zorunda olduğu da kararlaştırılmıştır. Buna göre teslimi gereken tarih 23.03.2001 olup, davalı yanca mücbir sebeplerin varlığı ileri sürülüp kanıtlanmamıştır. Sözleşmenin 5/B maddesindeki 1 yıllık rayiç kira karşılığı ek süre feshedilemeyen süreye ilişkin olduğundan, bu ek süre geçmiş olmasına rağmen inşaat tamamlayıp teslim edilmezse fesih yoluna gitmeyen arsa sahiplerinin ek süreden sonraki dönem için de gecikme tazminatı isteme hakları mevcuttur.

Dosya kapsamı ve davacı arsa sahiplerinin beyanlarıyla, arsa sahibi Mustafa´ya A blok altındaki 7, 13 ve 16 numaralı dükkanlar ve davacı M.Ali´ye de A blok altındaki 4, 5 ve 18 numaralı dükkanların 25.11.2005, C bloktaki 25 ve 43 nolu dairelerin de 02.03.2006 tarihlerinde iskan ruhsatları alınarak teslim edildiği anlaşılmakta ise de; diğer bloklardaki dükkan ve bağımsız bölümlerin inşaatının bitirilmediği ve teslim edilmediği sabittir. Yine taraflarca sözleşme feshedilmemiş olduğundan hukuken geçerliliğini sürdürmektedir.

Sözleşmenin 5/C bendinde gecikme halinde ödenecek paranın cezai şart olduğu anlamına gelebilecek bir ifade kullanılmış ise de B bendinde rayiç kira bedeli şeklinde yazıldığından bunun Borçlar Kanunu´nun 106/II. maddesindeki gecikme tazminatı olduğu sonucuna varılmaktadır. Sözleşmede belirtilen bloklardaki dükkan ve daireler tamamlanıp davacı arsa sahiplerine teslim edilmediğinden Borçlar Kanunu´nun 106/II. maddesindeki düzenleme dikkate alındığında, yani yüklenicinin temerrüdü halinde arsa sahipleri ifayı bekleyerek gecikme tazminatı isteme hakkına sahip olduklarından ve sözleşme gereği arsa sahiplerine verilmesi taahhüt edilen tüm dükkan ve daireler teslim edilmediği ve sözleşme ifa ile sonuçlanmadığından zamanaşımı süresi henüz işlemeye başlamamıştır. Davacı arsa sahiplerince teslimi gereken tarihten itibaren gecikme tazminatı talep edilebilir ise de bu haklarını o tarihte kullanmak zorunluluğu yoktur. Davacı arsa sahipleri sözleşmeyi feshetmemek sureti ile ifayı isteme ve bekleme iradesini sürdürdüklerine ve teslim de söz konusu olmadığına göre zamanaşımının dolduğundan söz edilemez (Dairemizin 2010/3391 Esas, 2010/5319 Karar sayılı ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu´nun 04.02.2009 gün 2009/15-13 Esas, 2009/53 Karar sayılı ilamları).

Davacı arsa sahiplerinin az yukarıda sözü edilen A blok altındaki dükkanlar ve davacı M.Ali için bu dükkanlara ilaveten C bloktaki daireler yönünden teslimin, kat mülkiyetine geçilerek iskan ruhsatının alındığı 25.11.2005 ve 03.03.2006 tarihleri itibariyle vuku bulduğu kabul edilse dahi bu tarihlerden asıl davanın açıldığı 08.08.2006 ve birleşen davanın açıldığı 06.09.2007 tarihine kadar Borçlar Kanunu´nun 126/IV. maddesinde öngörülen 5 yıllık zamanaşımı süresi dolmadığı fiilen dahi teslim edilmeyen diğer dükkan ve bağımsız bölümlerle ilgili zamanaşımı süresi işlemeye dahi başlamadığından mahkemece zamanaşımı def´inin reddi ile işin esası incelenerek sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken yanlış değerlendirme ile davanın zamanaşımı yönünden reddi doğru olmamış, kararın bozulması uygun bu-lunmuştur.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacılar yararına (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacılara geri verilmesine, 01.12.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TAPU KAYITLARINDA KİMLİK BİLGİLERİNİN DÜZELTİLMESİ - GÖREV - ÇEKİŞMESİZ YARGI

YARGITAY 14. Hukuk Dairesi 2012/3410 E.N , 2012/4231 K.N.

Özet

TAPU KAYITLARINDA KİMLİK BİLGİLERİNİN DÜZELTİLMESİ DAVALARI ÇEKİŞMESİZ YARGI İŞLERİNDENDİR. ÇEKİŞMESİZ YARGI İŞLERİNDE GÖREVLİ MAHKEME, SULH HUKUK MAHKEMELERİDİR. GÖREV DAVA ŞARTLARINDAN OLUP MAHKEME, DAVA ŞARTLARININ MEVCUT OLUP OLMADIĞINI DAVANIN HER AŞAMASINDA KENDİLİĞİNDEN ARAŞTIRMALIDIR.

İçtihat Metni

Davacı tarafından, davalı aleyhine 24.10.2011 gününde verilen dilekçe ile tapu kaydında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kabulüne dair verilen 18.01.2012 günlü hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

Dava, tapu kayıtlarında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi isteğine ilişkindir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hükmü, davalı vekili temyiz etmiştir.

Bu tür davalarda Tapu Sicil Tüzüğü´nün 25. maddesinde belirtilen ve kütükte bulunması zorunlu olan kimlik bilgilerinden tapu malikinin adı ve soyadı, baba adı ile edinme nedeni, tarih ve yevmiye numarasına ilişkin yanlış yazılan bilgilerin düzeltilmesi istenebilir.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´nun 382/1. maddesinde; "Çekişmesiz yargı, hukukun mahkemelerce, aşağıdaki üç ölçütten birine veya birkaçına göre bu yargıya giren işlere uygulanmasıdır" hükmüne yer verilmiş; bu ölçütler ise ilgililer arasında uyuşmazlık olmayan haller, ilgililerin ileri sürebileceği herhangi bir hakkın bulunmadığı haller ve hakimin re´sen harekete geçtiği haller olarak ifade edilmiştir.

Kanunda çekişmesiz yargı işlerinin neler olduğu önce genel çerçevesi belirlenerek, daha sonra da mümkün olduğunca sayılarak belirtilmiştir. Ancak bu sayma sınırlı olmadığından yasa maddesinde sayılmayan fakat çekişmesiz yargı ölçütlerini taşıyan diğer işlerin de çekişmesiz yargı işi olarak kabulü gerekir. Yani, 382. maddede sayılmamakla beraber çekişmesiz yargının ölçütlerinden birini veya birkaçını taşıyan bir iş de çekişmesiz yargı işi olarak değerlendirilebilir.

Tapu kayıtlarında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi davalarında, davacı taraf tapu kayıtlarındaki kimlik bilgilerinin nüfus kayıtlarına uygun hale getirilmesini talep etmekte olup, bu tür davalarda hasım gösterilen Tapu Sicil Müdürlüğü ile aralarında bir uyuşmazlık yoktur. Tapu Sicil Müdürlüğü davada sadece yasal hasım olarak yer almaktadır. Gerçekte davada taraf değil, sadece ilgilidir. İlgililerin uzlaşması halinde çekişmenin ortadan kalktığından söz edilemez veya bu davalarda ilgili tarafın davayı kabulü sonuç doğurmaz. Taraflar arasında bu anlamda gerçek bir çekişmenin varlığı söz konusu değildir.

Davacıların yukarıda belirtildiği gibi davada tapu kayıtlarının malik hanesindeki kimlik bilgilerinin nüfus kayıtlarına uygun biçimde düzeltilmesi dışında ileri sürebilecekleri herhangi bir hakları da bulunmamaktadır.

Yine bu tür davalarda, kimlik bilgilerinde düzeltme yapılması istenen tapu maliki ile ilgili araştırmada mülkiyet nakline neden olunmaması için, taraf delilleri dışında gerekli görülen hususlarda re´sen araştırma yapılması gerekmektedir. Ayrıca, bu davaların sonucunda verilen kararlar kesin hüküm sayılmamaktadır. Kararın haksız veya hatalı görülmesi halinde ileri sürülen delillere göre yeniden düzeltme talebinde bulunulabilmesi, hükmün değiştirilebilmesi mümkündür. Bunların yanında, uygulamada davanın kabulüne karar verilmesi halinde dahi yargılama giderleri davacı üzerinde bırakılmakta, Tapu Sicil Müdürlüğü yargılama giderlerinden ve vekalet ücretinden sorumlu tutulmamaktadır.

Bütün bu değerlendirmelere göre; tapu kayıtlarında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi davaları da 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´nun 382. maddesinde belirtilen çekişmesiz yargı işlerinden sayılmalıdır. Kaldı ki, 382. maddenin 2-ç/1 fıkrasında "Taşınmaz üzerinde taraf oluşturulmasına ve hak ihlaline sebebiyet vermeyecek düzeltmelerin yapılması" çekişmesiz yargı işi sayılmış olup, niteliği itibariyle tapu kayıtlarında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi davalarından başka bu tarife uyacak bir dava türü de bulunmamaktadır.

Halen yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´nun 383. maddesine göre de, çekişmesiz yargı işlerinde görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadığı sürece sulh hukuk mahkemeleridir. Bu itibarla, çekişmesiz yargı işi olan tapu kayıtlarında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi davalarına sulh hukuk mahkemelerince bakılması gerekir.

Anılan Yasa´nın 114/1-c ve 115. maddeleri gereğince, görev dava şartlarından olup mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını davanın her aşamasında kendiliğinden araştırmalıdır. Bu tür davaların asliye hukuk mahkemesinde görülmesi mümkün olmadığından, dava şartının yokluğu nedeniyle davanın görev yönünden reddine, dosyanın görevli sulh hukuk mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekirken işin esasına girilerek davanın esastan sonuçlandırılması doğru görülmemiş, bu sebeple hükmün bozulması gerekmiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz isteminin kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), bozmanın niteliğine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin yatırılan harcın istek halinde iadesine, 22.03.2012 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

YARGITAY 14. Hukuk Dairesi ESAS NO : 2012/2846 KARAR NO: 2012/3570

MAHKEMESİ : ANTALYA 3. SULH HUKUK MAHKEMESİ

TARİHİ : 19/12/2011

NUMARASI : 2011/1739-2011/1622

DAVACILAR : ——-

DAVALI : ANTALYA TAPU SİCİL MÜDÜRLÜĞÜ

Davacılar vekili tarafından, davalı aleyhine 07.12.2011 gününde verilen dilekçe ile tapu kaydında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; mahkemenin görevsizliğine dair verilen 19.12.2011 günlü hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

K A R A R

Davacılar vekili, 17 sayılı parselde murisin tapuda — olarak yazılı isminin nüfus kaydına uygun olarak — olarak düzeltilmesini istemiştir.

Mahkemece, tensip ile birlikte HMK’nun 382. maddesinde gösterilen hasımsız işlerden olmadığı gerekçesi ile mahkemenin görevsizliğine, asliye hukuk mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.

Hükmü, davacılar vekili temyiz etmiştir.

Dava, tapu kayıtlarında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi isteğine ilişkindir.

Bu tür davalarda Tapu Sicil Tüzüğünün 25. maddesinde belirtilen ve kütükte bulunması zorunlu olan kimlik bilgilerinden tapu malikinin adı ile soyadı, baba adındaki yanlışlıkların düzeltilmesi istenebilir.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 382/1 maddesinde; “Çekişmesiz yargı, hukukun mahkemelerce, aşağıdaki üç ölçütten birine veya birkaçına göre bu yargıya giren işlere uygulanmasıdır” hükmüne yer verilmiş; bu ölçütler ise ilgililer arasında uyuşmazlık olmayan haller, ilgililerin ileri sürebileceği herhangi bir hakkın bulunmadığı haller ve hakimin re’sen harekete geçtiği haller olarak ifade edilmiştir.

Kanunda çekişmesiz yargı işlerinin neler olduğu önce genel çerçevesi belirlenerek, daha sonra da mümkün olduğunca sayılarak belirtilmiştir. Ancak bu sayma sınırlı olmadığından yasa maddesinde sayılmayan fakat çekişmesiz yargı ölçütlerini taşıyan diğer işlerin de çekişmesiz yargı işi olarak kabulü gerekir. Yani, 382. maddede sayılmamakla beraber çekişmesiz yargının ölçütlerinden birini veya birkaçını taşıyan bir iş de çekişmesiz yargı işi olarak değerlendirilmelidir.

Tapu kayıtlarında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi davalarında, davacı taraf tapu kayıtlarındaki kimlik bilgilerinin nüfus kayıtlarına uygun hale getirilmesini talep etmekte olup bu tür davalarda hasım gösterilen Tapu Sicil Müdürlüğü ile aralarında bir uyuşmazlık yoktur. Tapu Sicil Müdürlüğü davada sadece yasal hasım olarak yer almaktadır. Gerçekte davada taraf değil, sadece ilgilidir. İlgililerin uzlaşması halinde çekişmenin ortadan kalktığından söz edilemez veya bu davalarda ilgili tarafın davayı kabulü sonuç doğurmaz. Taraflar arasında bu anlamda gerçek bir çekişmenin varlığı söz konusu değildir.

Davacıların yukarıda belirtildiği gibi davada tapu kayıtlarının malik hanesindeki kimlik bilgilerinin nüfus kayıtlarına uygun biçimde düzeltilmesi dışında ileri sürebilecekleri herhangi bir hakları da bulunmamaktadır.

Yine bu tür davalarda, kimlik bilgilerinde düzeltme yapılması istenen tapu maliki ile ilgili araştırmada mülkiyet nakline neden olunmaması için, taraf delilleri dışında gerekli görülen hususlarda re’sen araştırma yapılması gerekmektedir. Ayrıca, bu davaların sonucunda verilen kararlar kesin hüküm sayılmamaktadır. Kararın haksız veya hatalı görülmesi halinde ileri sürülen delillere göre yeniden düzeltme talebinde bulunulabilmesi, hükmün değiştirilebilmesi mümkündür. Bunların yanında, uygulamada davanın kabulüne karar verilmesi halinde dahi yargılama giderleri davacı üzerinde bırakılmakta, Tapu Sicil Müdürlüğü yargılama giderlerinden ve vekalet ücretinden sorumlu tutulmamaktadır.

Bütün bu değerlendirmelere göre; tapu kayıtlarında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi davaları da 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 382. maddesinde belirtilen çekişmesiz yargı işlerinden sayılmalıdır. Kaldı ki, 382. maddenin 2-ç/1 fıkrasında “Taşınmaz üzerinde taraf oluşturulmasına ve hak ihlaline sebebiyet vermeyecek düzeltmelerin yapılması” çekişmesiz yargı işi sayılmış olup, niteliği itibariyle tapu kayıtlarında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi davalarından başka bu tarife uyacak bir dava türü de bulunmamaktadır.

Halen yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 383. maddesine göre de, çekişmesiz yargı işlerinde görevli mahkeme, aksine bir düzenleme bulunmadığı sürece sulh hukuk mahkemeleridir. Bu itibarla, çekişmesiz yargı işi olan tapu kayıtlarında kimlik bilgilerinin düzeltilmesi davalarına sulh hukuk mahkemelerince bakılması gerekir.

Anılan yasanın 114/1-c ve 115. maddeleri gereğince, görev dava şartlarından olup mahkeme, dava şartlarının mevcut olup olmadığını davanın her aşamasında kendiliğinden araştırmalıdır. Bu tür davaların asliye hukuk mahkemesinde görülmesi mümkün olmadığından, mahkemece davanın esastan sonuçlandırılması gerekir. Bu sebeple sulh hukuk mahkemesince verilen görevsizlik kararının bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin temyiz isteminin kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin yatırılan harcın istek halinde yatıranlara iadesine, 12.03.2012 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

YAPI ORTAKLIĞI SÖZLEŞMESİ, KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ- ALACAĞIN TEMLİKİ

YARGITAY 13. Hukuk Dairesi 2011/5470 E.N , 2012/857 K.N.

Özet

TAPULU BİR TAŞINMAZIN MÜLKİYETİNİN DEVRİNİ ÖNGÖREN HER TÜRLÜ SÖZLEŞMENİN RESMİ ŞEKİLDE YAPILMASI, GEÇERLİLİK KOŞULU OLUP, KAMU DÜZENİNE İLİŞKİNDİR. BU NEDENLEDİR Kİ, GEREK MAHKEME GEREKSE YARGITAY´CA DOĞRUDAN GÖZÖNÜNDE TUTULUR. BUNUNLA BERABER, YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME BÜYÜK GENEL KURULU´NUN 30.09.1988 GÜN VE 1987/2 E., 1988/2 K. SAYILI KARARINDA AÇIKÇA BELİRTİLDİĞİ ÜZERE; KAT MÜLKİYETİ KANUNU´NA TABİ OLMAK ÜZERE YAPIMINA BAŞLANILAN TAŞINMAZDAN, BAĞIMSIZ BÖLÜM SATIMINA İLİŞKİN GEÇERLİ BİR SÖZLEŞME OLMADAN, TARAFLARIN BAĞIMSIZ BÖLÜM SATIMINDA ANLAŞARAK, ALICININ TÜM BORÇLARINI EDA ETMESİ, SATICININ DA, BAĞIMSIZ BÖLÜMÜ TESLİM EDEREK ALICININ ONU MALİK GİBİ KULLANMASINA RAĞMEN, TAPUDA MÜLKİYETİN DEVRİNE YANAŞMAMASI HALLERİNDE, OLAYIN ÖZELLİĞİNE GÖRE HAKİM, MEDENİ KANUN´UN 2. MADDESİNİ GÖZETEREK AÇILAN TESCİL DAVASINI KABUL EDEBİLİR. BU KURAL SÖZLEŞMENİN TAMAMEN İFA EDİLDİĞİ HALLER İÇİN GEÇERLİDİR.

BUNUN GİBİ, GEÇERLİ BİR KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİNDE, YÜKLENİCİYE AİT OLACAĞI KARARLAŞTIRILAN BİR BAĞIMSIZ BÖLÜMÜN, YÜKLENİCİ TARAFINDAN ADİ YAZILI BİR SÖZLEŞMEYLE ÜÇÜNCÜ KİŞİYE SATILMASI, YARGITAY´IN KÖKLEŞMİŞ UYGULAMASINA GÖRE, TAPULU TAŞINMAZA İLİŞKİN BİR SATIŞ SÖZLEŞMESİ DEĞİL, BORÇLAR KANUNU´NUN 162 VE SONRAKİ MADDELERİNDE DÜZENLENEN "ALACAĞIN TEMLİKİ" HÜKÜMLERİNE TABİ BİR İŞLEMDİR. BORÇLAR KANUNU´NUN 163. MADDESİNDE, ALACAĞIN TEMLİKİ SÖZLEŞMESİNİN GEÇERLİLİĞİ İSE, SADECE YAZILI ŞEKLE TABİ TUTULMUŞ OLUP, RESMİ ŞEKLE BAĞLANMAMIŞTIR. ANCAK, "ALACAĞIN TEMLİKİ" ŞEKLİNDE GERÇEKLEŞEN BÖYLE BİR SÖZ-LEŞMEYE DAYALI OLARAK TEMLİK ALANIN TALEPTE BULUNABİLMESİ İÇİN, ÖNCELİKLE YÜKLENİCİ TARAFINDAN KENDİSİNE TEMLİK EDİLEN HAKKIN ARSA SAHİBİ NEZDİNDE GERÇEKLEŞMESİ GEREKLİDİR.

ARSA SAHİBİ VE YÜKLENİCİ SIFATLARININ BİRLEŞMESİ VE ARSA SAHİBİNİN KENDİSİNE AİT TAŞINMAZ ÜZERİNDE İNŞA EDECEĞİ BİNANIN FİNANSMANINI SAĞLAMAK ÜZERE, YAPMAKTA OLDUĞU İNŞAATA, "YAPI ORTAKLIĞI" MODELİYLE ÜÇÜNCÜ KİŞİLERİ DAHİL ETTİĞİ DURUMLARDA DA, YÜKLENİCİ İLE ÜÇÜNCÜ KİŞİ ARASINDAKİ SÖZLEŞMENİN DE YAZILI YAPILMASI YETERLİ OLUP; RESMİ KOŞUL ARANMAZ.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki tapu iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı avukatınca duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı, davalının sahibi olduğu Ç… Yapı Ortaklığı´na üye olduğunu, 05.03.2007 tarihli sözleşme ile 529 parseldeki A blok 6 numaralı daireyi satın aldığını, 10.09.2008 tarihinden bu yana dairede oturduğunu, arsanın davalı adına kayıtlı bulunmasına rağmen daireyi kendi adına tescil ettirmediğini belirterek A blok 2. kat 6 numaralı daireyi kendi adına tescilini istemiştir.

Davalı, davacıyla yapılan sözleşmenin adi ortaklık sözleşmesi niteliğinde bulunduğunu, sözleşmenin resmi şekilde yapılmadığı için geçersiz olduğunu savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, taraflar arasındaki sözleşmenin adi ortaklık sözleşmesi olmayıp satış vaadi sözleşmesi niteliğinde bulunduğu, davacının bağımsız bölüm bedelinin tamamını ödediğinden söz edilemeyeceği, davalının daireyi davacıya da teslim etmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, yapı ortaklığı sözleşmesi gereğince kurulan üyelik ilişkisine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir. Davacı, arsa sahibi ve aynı zamanda yüklenici olan davalı ile imzaladığı ortaklık sözleşmesi gereğince edimlerini yerine getirdiğini, davalının teslim ve devrini taahhüt ettiği daireyi teslim aldığını, eksik işleri de tamamlamak suretiyle dairede oturmaya başladığını ileri sürerek, dairenin davalı adına olan tapusunun iptali ile kendisi adına tescilini talep etmiş, davalı ise, davacının edimini tam olarak yerine getirmediğini, dairenin bedelinin tam olarak ödenmediğini belirterek davanın reddini sa-vunmuştur.

Bilindiği üzere, tapulu bir taşınmazın mülkiyetinin devrini öngören her türlü sözleşmelerin resmi şekilde yapılması, geçerlilik koşuludur (743 sayılı Türk Medeni Kanunu madde 634; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu madde 706; Borçlar Kanunu madde 213; Tapu Kanunu madde 26; Noterlik Kanunu madde 60). Tapuda kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetini devir borcu doğuran, ancak yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak yapılmadığından geçersiz bulunan sözleşmeye dayanılarak açılan bir cebri tescil davası kural olarak kabul edilemez. Yasa hükümlerinin öngördüğü biçimde yapılmayan sözleşmeler hukuken geçersizdir; burada öngörülen şekil, sözleşmenin geçerlilik koşulu olup, kamu düzenine ilişkindir. Bu nedenledir ki, gerek mahkeme gerekse Yargıtay´ca doğrudan gözönünde tutulur.

Bununla beraber, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu´nun 30.09.1988 gün ve 1987/2 E., 1988/2 K. sayılı kararında açıkça belirtildiği üzere; Kat Mülkiyeti Kanunu´na tabi olmak üzere yapımına başlanılan taşınmazdan, bağımsız bölüm satımına ilişkin geçerli bir sözleşme olmadan, tarafların bağımsız bölüm satımında anlaşarak, alıcının tüm borçlarını eda etmesi, satıcının da, bağımsız bölümü teslim ederek alıcının onu malik gibi kullanmasına rağmen, tapuda mülkiyetin devrine yanaşmaması hallerinde, olayın özelliğine göre hakim, Medeni Kanun´un 2. maddesini gözeterek açılan tescil davasını kabul edebilir. Bu kural sözleşmenin tamamen ifa edildiği haller için geçerlidir.

Bunun gibi, geçerli bir kat karşılığı inşaat sözleşmesinde, yükleniciye ait olacağı kararlaştırılan bir bağımsız bölümün, yüklenici tarafından adi yazılı bir sözleşmeyle üçüncü kişiye satılması, Yargıtay´ın kökleşmiş uygulamasına göre, tapulu taşınmaza ilişkin bir satış sözleşmesi değil, Borçlar Kanunu´nun 162 ve sonraki maddelerinde düzenlenen "alacağın temliki" hükümlerine tabi bir işlemdir. Başka bir ifadeyle, böyle durumlarda, yüklenici kat karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince, kendisine düşen bir bağımsız bölümü üçüncü kişiye satmış değil; kat karşılığı inşaat sözleşmesi çerçevesinde söz konusu bağımsız bölüm yönünden arsa sahibine karşı sahip olduğu alacağını, diğer bir ifadeyle sözleşmeden doğan kişisel hakkını (bağımsız bölümün mülkiyetinin kendisine devredilmesini isteme hakkını) üçüncü kişiye temlik etmiş sayılır. Kısaca, böyle durumlarda yüklenici ile üçüncü kişi arasında bir "alacağın temliki" sözleşmesi bulunur. Borçlar Kanunu´nun 163. maddesinde, alacağın temliki sözleşmesinin geçerliliği ise, sadece yazılı şekle tabi tutulmuş olup, resmi şekle bağlanmamıştır. Dolayısıyla, yazılı şekilde düzenlenmiş olması şartıyla, yüklenici, arsa sahibinden olan alacağını üçüncü kişiye devredebilir; "alacağın temliki" hükmünde olan böyle bir sözleşme de, hukuken geçerlidir. Ancak, "alacağın temliki" şeklinde gerçekleşen böyle bir sözleşmeye dayalı olarak temlik alanın talepte bulunabilmesi için, öncelikle yüklenici tarafından kendisine temlik edilen hakkın arsa sahibi nezdinde gerçekleşmesi; başka bir ifadeyle, yüklenicinin kat karşılığı inşaat sözleşmesiyle arsa sahibine karşı üstlendiği edimi yerine getirmesi; inşaatı bitirmesi veya eksik kalan kısmın paraya dönüştürülerek tamamlanacak kadar cüzi bir boyutta olması gereklidir. Aksi takdirde, temlik alan, temlik sözleşmesine dayalı olarak, o sözleşmenin tarafı durumunda bulunmayan arsa sahibinden herhangi bir talepte bulunamaz; ancak, kendi akidi durumundaki yükleniciden tazminat talebinde bulunabilir. Hemen belirtmek gerekir ki; arsa sahibi ve yüklenici sıfatlarının birleşmesi ve arsa sahibinin kendisine ait taşınmaz üzerinde inşa edeceği binanın finansmanını sağlamak üzere, yapmakta olduğu inşaata, "yapı ortaklığı" modeliyle üçüncü kişileri dahil ettiği durumlarda da, yüklenici ile üçüncü kişi arasındaki sözleşmenin de yazılı yapılması yeterli olup; resmi koşul aranmaz (Bkz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu´nun, 16.06.2010 tarihli, E. 2010/14-290, K. 2010/328 sayılı kararı).

Bu açıklamalardan sonra somut olaya bakılacak olursa; tarafların, alıcı durumundaki davacı ve arsa sahibi/yüklenici durumundaki davalı olmasına göre; inşa halindeki taşınmazın satın alınması konusunda yapılan yazılı sözleşme geçerlidir. Bu sözleşme gereğince davacı, aylık aidatlar şeklinde olmak üzere toplam 23.800 TL ödemiş, daire kendisine teslim edilmiş olup, eksik işleri de tamamlamak suretiyle halen bu dairede oturmaktadır. Bu haliyle sözleşme hayata geçmiş olduğundan, davacının tescil talebinde bulunabileceğinin kabulü gerekir. Mahkemece, açıklanan hususlar gözardı edilerek, yazılı şekilde, tapu iptal tescil talebinin reddine karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, mahkemece yerinde keşif yapılıp tasdikli projelerden de yararlanılarak, taşınmazda kat irtifakı kurulacakmış gibi her bir bağımsız bölüme dağıtılacak arsa payları konusunda uzman bilirkişiler aracılığıyla belirlenmeli, davacının son duruşmada bilirkişilerin belirlediği daire bedelini yatırmak için süre istemesi de gözetilerek dava konusu arsa payını davacı adına tesciline karar verilmesi gerekir. Mahkemenin değinilen bu yönü gözardı edilerek yazılı şekilde karar vermesi usul ve yasaya aykırıdır. Bozma nedenidir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle; temyiz olunan kararın davacı yararına (BOZULMASINA), 24.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

MENFİ TESPİT DAVASI, KÖTÜ NİYETLİ CİRANTA, İSPAT YÜKÜ

YARGITAY 13. Hukuk Dairesi 2011/6151 E.N , 2012/860 K.N.

Özet

SENEDİN VADESİNDEN SONRA VE KÖTÜNİYETLİ OLARAK GERİYE DOĞRU BİR TARİH YAZILMAK SURETİYLE DAVALIYA CİRO EDİLMİŞ GİBİ GÖSTERİLDİĞİNİ İSPAT YÜKÜ DAVACIDADIR. HAYATIN OLAĞAN AKIŞINA UYGUN OLARAK, SENEDİN BAKİYE BORCUN ÖDENMESİ ZAMANINDA DAVACIYA İADE EDİLMESİ VEYA EN AZINDAN ÖDEMENİN SENET ÜZERİNE YAZILMASI BEKLENİR. BU İTİBARLA, ÖDEME TARİHİNDE SENEDİN DAVACIYA VERİLMEMİŞ OLMASI VE EN AZINDAN BU HUSUSUN SENET ÜZERİNE YAZILMAMIŞ OLMASI, DAVALI CİRANTANIN İYİNİYET SAVUNMASINI KANITLAR BİR HUSUSTUR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki menfi tespit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı asıl davada, davalı B… Ltd. Şti.´nin sahibi olduğu 57 numaralı bağımsız bölümü satın aldığını ve davalı şirket yetkilisi diğer davalı Rüçhan´a 360.000 TL ve 280.000 TL bedelli iki adet senet verdiğini, daire içinde bulunan kiracının ödemesi gereken 120.000 dolar yıllık kira bedelinin kendisinin alacağının kararlaştırıldığını, ancak kiracının yıllık kira bedelini davalılara ödediğini bildirmesi üzerine 120.000 dolar karşılığı 200.000 TL´nin 31.03.2009 tarihli ve 280.000 TL bedelli senetten mahsubu için yazılı belge düzenlediklerini ve 31.03.2009 tarihli senedin bakiyesi olan 80.000 TL´yi ödediğini ileri sürerek 31.03.2009 tarihli senetten dolayı 200.000 TL borçlu bulunmadığının tespitini istemiş, birleşen davada ise, 31.03.2009 tarihli senedin davalı Rüçhan tarafından vadesinden sonra ve ancak daha önceki bir tarih atılarak davalı Erol´a ciro edilmiş gibi gösterildiğini, oysa ki cironun, vadesinden sonra yapılmasına rağmen kötüniyetli olarak önceki bir tarih olan 06.02.2009 tarihinin yazıldığını, bu senede dayalı olarak aleyhine icra takibi yapıldığını ileri sürerek icra takibinden dolayı borçlu olmadığının tespitini istemiştir.

Davalı şirket davaya cevap vermemiş, diğer davalı Rüçhan ise davanın reddini savunmuş, birleşen dosyanın davalısı Erol ise iyiniyetli 3. şahıs olduğunu savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, 31.03.2009 vadeli 280.000 TL bedelli bononun 200.000 TL´nin taşınmazın önceki kira dönemine ilişkin kira borç nedeniyle mahsup edildiği, 80.000 TL´lik kısmının ise 31.03.2009 tarihinde Rüçhan´a ödendiği, 31.03.2009 tarihinde bononun Rüçhan´ın elinde olmasına rağmen, kötüniyetli olarak vadeden önceki tarih olan 06.02.2009 tarihi yazılarak diğer davalı Erol´a ciro edilmiş gibi gösterildiği, vadeden sonra yapılan cironun alacağın temliki niteliğinde olduğu ve davalı Erol´un bu nedenle iyiniyet iddiasında bulunamayacağı gerekçesiyle asıl ve birleşen davanın kabulü ile, davacının davalılara borçlu olmadığının tespitine karar verilmiş, hüküm birleşen dosya davalısı Erol tarafından temyiz edilmiştir.

Davacının, davalı B… Ltd. Şti.´nin malik olduğu 57 numaralı bağımsız bölümü 30.01.2009 tarihinde dava dışı eşiyle birlikte satın aldığı, satış bedelinin bakiyesi için de davalı şirket yetkilisi olan davalı Rüçhan´ın alacaklı olduğu 28.02.2009 vadeli 360.000 TL bedelli ve 31.03.2009 vadeli 280.000 TL bedelli bonolar verdiği, davacı ile davalı Rüçhan arasında düzenlenmesi 30.01.2009 tarihli belge ile de, daire içinde bulunan kiracının ödemesi gereken 1 yıllık kira bedeli olan 120.000 TL´nin tahsil yetkisinin davacı ve eşine bırakıldığı, davacının kiracı aleyhine yaptığı icra takibine kiracının kira parasını ödediğine dair itiraz üzerine Rüçhan tarafından 04.03.2009 tarihli para teslim tesellüm makbuzu düzenlenerek davacının 200.000 TL´lik ödemesinin 31.03.2009 tarihli senet ödemesinde ileri sürüleceğinin kabul edildiği ve davacının akabinde 31.03.2009 tarihinde 31.03.2009 vadeli senedin bakiye kalan kısmı olan 80.000 TL´yi ödediği, davacının böylece her iki senet bedelini ödemiş olduğu anlaşılmaktadır. Davalı Erol ise 18.09.2009 tarihinde başlattığı icra takibi ile kendisine 06.02.2009 tarihinde ciro edilen 31.03.2009 vadeli senede dayalı olarak icra takibinde bulunmuştur.

Davacı birleşen davada 31.03.2009 tarihinde, 31.03.2009 vadeli senedin bakiyesi olan 80.000 TL´nin ve dolayısıyla tüm senet bedelini davalı Rüçhan´a ödemesinden sonra davalı Rüçhan ve Erol´un el ve fikir birliği yaptıklarını ve vadeden önceki 06.02.2009 tarihinde ciro yapılmış gibi gösterdiklerini ileri sürmekle, davalı Erol ise senedi diğer davalı Rüçhan´dan 06.02.2009 tarihinde ciro yoluyla devraldığını, iyiniyetli olduğunu savunmuştur. Mahkemece de 31.03.2009 tarihinde 80.000 TL´nin Rüçhan´a ödendiği ve bu tarihte senedin davalı Rüçhan elinde olduğu, vadeden sonra kötüniyetli olarak geriye doğru 06.02.2009 tarihi yazılarak Erol´a ciro edilmiş gibi gösterildiği gerekçesiyle davalı Erol hakkındaki dava da kabul edilmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki, senedin vadesinden sonra ve kötüniyetli olarak geriye doğru bir tarih yazılmak suretiyle davalı Erol´a ciro edilmiş gibi gösterildiğini ispat yükü davacıdadır. Davalılar ise savunmalarında bu hususu kabul etmemektedirler. Davacının 80.000 TL´lik ödeme yaptığı senet üzerinde işlenmemiştir. Öncesinde 200.000 TL´si kiracının kira borcu nedeniyle mahsup edilen 31.03.2009 vadeli senedin bakiye borç olan 80.000 TL´nin ödenmesi zamanında davacıya iade edilmesi veya en azından 80.000 TL ödendiğini senet üzerine yazılması taraflardan beklenen hayatın olağan akışına uygun bir durumdur. 80.000 TL tahsil edildiğine ilişkin olan ve Rüçhan tarafından imzalanan 31.03.2009 tarihli makbuzdan senedin davacıya neden iade edilmediğine dair bir ibare de bulunmamaktadır. Bu itibarla, 80.000 TL´nin davalı Rüçhan´a ödediği tarihte senedin davacıya verilmemiş olması ve en azından bu hususun senet üzerinde yazılmamış olması, davalı Erol´un iyiniyet savunmasını kanıtlar bir husustur. Öte yandan bu husus tanık beyanlarıyla ispat edilebilecek bir husus da değildir. Davalı Erol´un vadesinden sonra ve fakat geriye doğru 06.02.2009 tarihi yazılarak senedi diğer davalı Rüçhan´dan devir aldığı hususunun ispatlandığı kabul edilemez. Davacının 31.03.2009 tarihinde bakiye 80.000 TL´nin ödemesi de bunun delili sayılamaz. Öte yandan, davalı Erol´un davacı ve diğer davalılar hakkında önceden var olan hukuki ilişkiyi ve bu bağlamda senedin ödendiğini bildiği de ispat edilmemiştir. Hal böyle olunca davacının, davalı Erol hakkındaki iddiasını ispat edemediği kabul edilmelidir. Ne var ki davacının bu iddiasını ispat zımnında davalıya yemin yöneltme hakkı olduğu kabul edilerek, davacının yemin deliline de dayanmış olması halinde davalıya yemin yöneltme hakkı olduğu davacıya hatırlatılarak hasıl olacak sonuca uygun karar verilmesi gerekir. Mahkemece değinilen bu yönler gözardı edilerek yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır. Bozma nedenidir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle; temyiz olunan kararın davalı Erol yararına (BOZULMASINA), peşin alınan temyiz harcının istek halinde iadesine, 24.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İCRA DAİRELERİNİN YETKİSİZLİĞİ

YARGITAY 12. Hukuk Dairesi 2010/3596 E.N , 2010/15945 K.N.

İçtihat Metni

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü :

1) Borçlu Ankara İcra Dairesinin yetkisizliğini ileri sürdüğünden, mahkemece öncelikle Ankara İcra Dairelerinin yetkili olup olmadığının saptanarak oluşacak sonuca göre bir karar vermesi gerekirken yetki itirazı konusunda olumlu olumsuz bir karar verilmemesi doğru değildir.

2) Kabule göre de; TTK´nun 690. maddesi göndermesiyle bonolarda da uygulanması gereken TTK´nun 626. maddesi protestonun ödeme gününü takip eden 2 iş günü içinde çekilmesini şart koştuğu gibi, aynı kanunun 628. maddesinde, protestonun koşulları ve kapsamı açık şekilde düzenlenmiştir. Alacaklının müracaat hakkını düzenleyen aynı kanunun 642. maddesinde ise, hamil az yukarıda açıklanan madde hükümleri doğrultusunda senedi protesto etmek zorundadır. Alacaklının kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile başlattığı takipte, borçlu senet lehdarı olup, lehdarın ciranta tarafından takip edilmesi yasal sürede ve koşullarda keşidecinin protesto edilmesine bağlıdır. Hernekadar bono vadeden itibaren 2 iş günü içinde icra takibine konu yapılmışsa da bonolarda çeklerde olduğu gibi protestoyu düzenleyen maddelerde (TTK´nun 721. maddesinde protesto veya buna muadil olan tespit vb. gibi) işlemlerden sözedilmemektedir. Bu nedenle yukarıda açıklanan maddeler koşullarında hamilin lehtarı takip etmesi protestonun varlığına bağlıdır. Anılan hususun mahkemece re´sen nazara alınması gerekir. Takip dayanağı senedin protesto edilip edilmediği de araştırılmamıştır.

Açıklanan nedenlerle eksik incelemeye dayalı kararın bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ : Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK´nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 21/06/2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

MEVDUAT SAHİBİNİN KUSURU, BANKANIN SORUMLULUĞU- MEVDUAT SÖZLEŞMESİ

YARGITAY 11. Hukuk Dairesi 2010/10 E.N , 2011/16909 K.N.

Özet

BANKALAR, KENDİLERİNE YATIRILAN PARALARI MUDİLERE İSTENDİĞİNDE VEYA BELLİ BİR VADEDE AYNİ VEYA MİSLİ OLARAK İADE ETMEKLE YÜKÜMLÜDÜR. BU TANIMLAMAYA GÖRE MEVDUAT, ÖDÜNÇ İLE USULSÜZ TEVDİ SÖZLEŞMELERİNİN NİTELİKLERİNİ TAŞIYAN KENDİNE ÖZGÜ BİR SÖZLEŞMEDİR. BORÇLAR KANUNU´NUN 306 VE 307. MADDELERİ UYARINCA ÖDÜNÇ ALAN AKDİN SONUNDA ÖDÜNÇ VERİLEN PARAYI EĞER KARARLAŞTIRILMIŞSA FAİZİ İLE İADEYE MECBURDUR. AYNI YASA´NIN 472/1. MADDESİ UYARINCA USULSÜZ TEVDİDE PARANIN NEF´İ VE HASARI MUTLAK ŞEKİLDE SAKLAYANA GEÇTİĞİ İÇİN AYRICA AÇIKLAMAYA GEREK KALMADAN SAKLAYAN BU PARAYI KENDİ YARARINA KULLANABİLİR. BU AÇIDAN DEĞERLENDİRİLDİĞİNDE, USULSÜZ İŞLEMLE ÇEKİLEN PARALAR ASLINDA DOĞRUDAN DOĞRUYA BANKANIN ZARARI NİTELİĞİNDE OLUP, MEVDUAT SAHİBİNİN BANKAYA KARŞI ALACAĞI AYNEN DEVAM ET-MEKTEDİR. USULSÜZ İŞLEMLERİN GERÇEKLEŞMESİNDE İSPATLANDIĞI TAKDİRDE MEVDUAT SAHİBİNİN KUSURUNDAN SÖZ EDİLEBİLİR VE BANKA BU KUSUR ORANI ÜZERİNDEN HESAP SAHİBİNİN ALACAĞINDAN MAHSUP TALEBİNDE BULUNABİLİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada (Kayseri Asliye Ticaret Mahkemesi)´nce verilen 09.09.2009 tarih ve 2007/143-2009/472 sayılı kararın Yargıtay´ca incelenmesi duruşmalı olarak davalılar vekili tarafından istenmiş olmakla, temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili, müvekkilinin davalı bankada hesabı olduğunu, anılan hesaptan bilgisi dışında internet yoluyla başkası hesabına havale yapılmak suretiyle para çekildiğini, bu transferin gerçekleşmesi için gerekli koşullardan birinin de müvekkiline ait cep telefonuna SMS ile gelen şifrelerle işlemin tamamlanması olduğunu, diğer davalının sahte belgeler sonucu müvekkilinin sim kartının sahtesini çıkardığının öğrenildiğini, bu davalının zararın meydana gelmesinde kusurunun olduğunu, savcılık soruşturmasının devam ettiğini ileri sürerek, 50.000.00 TL´nin işlemin yapıldığı 14.03.2007 tarihinden

itibaren avans faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Y… K… Bankası A.Ş. vekili, müvekkilinin bir kusurunun olmadığını, tüm önlemleri aldığını savunarak, davanın reddini istemiştir.

Diğer davalı vekili, yetki itirazında bulunarak, internet bankacılığına yönelik olarak kimseye taahhüdünün bulunmadığını, sahte sim kartı çıkarılmasında kusurunun olmadığını, esasen işlemle zarar arasında uygun illiyet bağının bulunmadığını açıklayarak, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, iddia, savunmalar, toplanan kanıtlar ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, davacının hesabından bilgisi ve rızası dışında, kendinin bir kusuru olmaksızın sahte sim kartı çıkarılmak suretiyle 50.000.00 TL çekilerek başkası hesabına EFT yapıldığı, bu işlemin başarıya ulaşması için, davacının müşteri numarası ile şifresinin ve de cep telefonunun ele geçirilmesi gerektiği, cep telefonunun ele geçirilmesiyle ilgili olarak sahte sim kartı çıkarıldığı, özellikle nüfus cüzdanının dikkatli incelendiğinde bunun sahte olduğunun anlaşılabileceği, sim kartı çıkarılmasında davalı GSM şirketinin kusurunun olduğu, sim kartı değişikliği olmadan işlemin yapılamayacağı, davalıların zararın meydana gelmesinde yarı oranda kusurlu bulundukları, davalı bankanın yeterli güvenlik önlemlerini almadığı, davalılar arasında müteselsilen sorumluluk olmadığı, yarı oranda sorumlu bulundukları gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 25.000.00´er TL´nin 14.03.2007 tarihinden itibaren işleyecek avans faiziyle birlikte davalılardan tahsiline karar verilmiştir.

Kararı, davalılar vekilleri temyiz etmiştir.

1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına, davalı T… A.Ş.´nin yetki itirazının HUMK´nın 9/3. maddesi uyarınca reddinde bir usulsüzlük olmamasına, davalı Y… ve K… Bankası A.Ş.´nin davacının kusurlu olduğunu kanıtlayamamış bulunmasına göre, davalı T… A.Ş. vekilinin yetkiye yönelik temyiz itirazları ile diğer davalının aşağıdaki bentlerin kapsamları dışında kalan ve yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Dava, davalı banka nezdinde açılmış olan davacıya ait hesaptaki paranın davacının bilgisi ve izni dışında internet yolu ile yapılan işlem sonucu çekilmesi suretiyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir.

Bankalar, kendilerine yatırılan paraları mudilere istendiğinde veya belli bir vadede ayni veya misli olarak iade etmekle yükümlüdür (4491 sayılı Yasa ile değişik 4389 sayılı Bankalar Kanunu´nun 10/4 ve 5411 sayılı Bankacılık Kanunu´nun 61. maddesi). Bu tanımlamaya göre mevduat, ödünç ile usulsüz tevdi sözleşmelerinin niteliklerini taşıyan kendine özgü bir sözleşmedir. Borçlar Kanunu´nun 306 ve 307. maddeleri uyarınca ödünç alan akdin sonunda ödünç verilen parayı eğer kararlaştırılmışsa faizi ile iadeye mecburdur. Aynı Yasa´nın 472/1. maddesi uyarınca usulsüz tevdide paranın nef´i ve hasarı mutlak şekilde saklayana geçtiği için ayrıca açıklamaya gerek kalmadan saklayan bu parayı kendi yararına kullanabilir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, usulsüz işlemle çekilen paralar aslında doğrudan doğruya bankanın zararı niteliğinde olup, mevduat sahibinin bankaya karşı alacağı aynen devam etmektedir. Usulsüz işlemlerin gerçekleşmesinde ispatlandığı takdirde mevduat sahibinin kusurundan söz edilebilir ve banka bu kusur oranı üzerinden hesap sahibinin alacağından mahsup talebinde bulunabilir.

Yasal dayanakları ortaya konularak yapılan bu açıklamalardan sonra somut olaya gelindiğinde usulsüz işlemin gerçekleşmesinde davalı T… A.Ş.´nin yarı oranda kusurlu olduğu kabul edilerek yazılı şekilde hüküm kurulmuştur. Ancak, davacı ile bu davalı arasında internet bankacılığı ile ilgili bir sözleşme olmadığı gibi, dava konusu iddia edilen zarar, aslında diğer davalı bankanın zararıdır. Davacının alacağı, davalı banka açısından aynen devam etmektedir. Davacı talebini, akidi davalı bankaya yöneltmelidir. Şayet usulsüz işlemde davalı T… A.Ş.´nin bir kusuru mevcut ise, bu hususu ileri sürme hakkı, mevduatı saklamakla yükümlü, bu davalının eylemi ile zarar gördüğünü ileri süren davalı bankaya aittir. Bu durum karşısında, davacının açtığı davada davalı T… A.Ş.´ye husumet düşmeyeceği dikkate alınmadan yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, kararın anılan davalı yararına bozulması gerekmiştir.

3- Ayrıca, yukarıda açıklandığı üzere davalı banka hesabı aynen davacıya iade etmekle yükümlüdür. Davacının zararın meydana gelmesinde kusurunun bulunduğu hususu da kanıtlanmamıştır. Davalı banka, hesaptan usulsüz şekilde alınan paranın tamamından davacıya karşı sorumludur. Davacı da tüm zararın davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep etmiş, mahkemece, zararın meydana gelmesinde davalı bankanın yarı oranında kusurlu olduğu ve diğer davalıyla müteselsilen sorumluluğunun bulunmadığı kabul edilerek yazılı şekilde hüküm kurulmuştur. Bu değerlendirme ve tespitler yerinde değildir. Ancak, karar davacı tarafça temyiz edilmemiştir. O halde, davalı bankadan alacağın tamamının istendiği, hakkındaki davanın kısmen kabulüne karar verildiğine göre, reddedilen miktar itibariyle lehine vekalet ücreti tayin edilmemesi de yanlış olmuş, kararın davalı banka yararına bozulması gerekmiştir.

S o n u ç: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı T… A.Ş.´nin yetkiye yönelik temyiz itirazları ile diğer davalının sair temyiz itirazlarının reddine, (2) ve (3) numaralı bentlerde açıklanan nedenlerle kararın (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcın istekleri halinde temyiz edenlere iadesine, 13.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

MUTLAK VE NİSPİ RET NEDENLERİ - MARKA TESCİLİ - İLAN-İTİRAZ SİSTEMİ

YARGITAY 11. Hukuk Dairesi 2009/13322 E.N , 2011/14579 K.N.

Özet

556 SAYILI KHK´NIN 7/1-B MADDESİ HÜKMÜNE GÖRE TPE TARAFINDAN RE´SEN UYGULANACAK MUTLAK RET NEDENİ KAPSAMINDA BİR MARKA BAŞVURUSUNUN REDDEDİLEBİLMESİ İÇİN BAŞVURU KONUSU İŞARETLE ÖNCEKİ TARİHTE TESCİL EDİLEN VEYA TESCİL BAŞVURUSU YAPILAN MARKALARIN HEM EMTİA LİSTELERİNİN AYNI VEYA AYNI TÜR MAL VE HİZMETLERİ KAPSAMASI HEM DE MARKA İŞARETLERİNİN AYNI VEYA AYIRT EDİLEMEYECEK KADAR BENZER OLMASI GEREKİR. 556 SAYILI KHK´NIN 7/1-B HÜKMÜ, 8/1-B MADDESİ HÜKMÜNDEN FARKLI OLARAK AYIRT EDİLEMEYECEK KADAR BENZER OLMAYI ARAMAKTADIR. YİNE KHK´NIN 8/1-B MADDESİ HÜKMÜNDEN FARKLI OLARAK 7/1-B MADDESİ HÜKMÜNDE "MARKANIN HALK TARAFINDAN KARIŞTIRILMA İHTİMALİ"NDEN AYRICA SÖZ EDİLMEMİŞTİR. BU DURUMDA 7/1-B MADDESİ HÜKMÜNÜN UYGULANABİLMESİ İÇİN MARKALAR ARASINDAKİ BENZERLİĞİN İLTİBASA YOL AÇACAĞININ AYRICA İNCELEME YAPILMASINI GEREKSİZ KILACAK DERECEDE GÜÇLÜ VE AÇIK OLMASI GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada (Ankara Dördüncü Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi)´nce verilen 24.07.2009 tarih ve 2008/28-2009/205 sayılı kararın Yargıtay´ca incelenmesi duruşmalı olarak davacı vekili tarafından istenmiş olmakla, temyiz dilekçesinin süresinde verildiği anlaşıldıktan ve dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki

dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili müvekkilinin 2006/44038 kod numaralı başvuru ile "M… M…-KEMER+şekil"den oluşan kompozisyonu marka olarak tescil ettirmek için davalı TPE´ye başvuruda bulunduğunu, daha önce tescilli bulunan "M…" ve "S… M… HOTEL+şekil" markaları gerekçe gösterilerek YİDK kararı ile başvurunun kısmen ve nihai olarak reddedildiğini, müvekkilinin tescil ettirmek istediği marka ile redde dayanak markaların aynı olmadığını, okunuş ve yazılış itibariyle benzerlik göstermediğini, ayrıca müvekkilinin "M… HOTELS TURKEY" markasının 1998 yılından beri tescilli olup, müvekkiline ait "M…" markasının tanınmış olduğunu ileri sürerek, marka başvurusunun kısmen reddine dair 2007-M-6352 sayılı TPE YİDK kararının iptaline, markanın müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı TPE vekili, davacı başvurusunun YİDK kararında ret nedeni olarak gösterilen marka ile ayırt edilemeyecek kadar benzer olduğunu, her ikisinde de "M…" ibaresinin esas unsur olduğunu ve emtia listelerinin de bire bir aynı hizmetleri kapsaması nedeniyle başvurunun kısmen reddedildiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece iddia, savunma, dosyadaki kanıtlar ve kısmen itibar edilen bilirkişi raporuna göre, tescilde öncelik ve teklik ilkesi gereği davacı markası farklı mal/hizmet sınıfında tanınmış olsa bile 43.(01) mal/hizmet sınıfında redde dayanak yapılan markaların tescili mevcut oldukça tescil talebinde bulunamayacağı ve tanınmışlığın bu mal/hizmet sınıfında kendisine tescil hakkı bahşetmeyeceği, davacı marka tescil başvurusu ile tescil engeli olarak görülen markanın 556 sayılı KHK´nın 7/1-b maddesi anlamında birbirinden ayırt edilemeyecek kadar benzer olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Dava, davacı şirketin "M… M…-Kemer+şekil" ibareli marka tescil başvurusunu 556 sayılı KHK´nın 7/1-b maddesi uyarınca kısmen reddeden davalı TPE YİDK kararının iptali istemine ilişkindir.

Dava dışı Hasan adına 07.06.2005 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere 09.06.2006 tarihinde sicile kayıt işlemleri tamamlanan 2005-22959 tescil numaralı markanın "M…" ibaresinden oluştuğu ve emtia listesinin 43. sınıfın 02 alt grubu hariç diğer alt gruplarını kapsadığı tespit edilmiştir.

556 sayılı KHK´nın 32. maddesiyle marka tescil sisteminin esası ilan-itiraz sistemi olup, bu sistem marka tescilinde mutlak ret nedenlerini düzenleyen 7. madde kapsamında uygun görülen başvuruların ilanını ve bu ilana nispi ret nedenlerini düzenleyen 8. madde kapsamında yapılacak itirazların değerlendirilmesi neticesinde markanın tescil edilip edilmeyeceğinin belirlenmesi ilkesine dayanmaktadır.

556 sayılı KHK´nın 7/1-b maddesi hükmüne göre TPE tarafından re´sen uygulanacak mutlak ret nedeni kapsamında bir marka başvurusunun reddedilebilmesi için başvuru konusu işaretle önceki tarihte tescil edilen veya tescil başvurusu yapılan markaların hem emtia listelerinin aynı veya aynı tür mal ve hizmetleri kapsaması hem de marka işaretlerinin aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzer olması gerekir. 556 sayılı KHK´nın 7/1-b hükmü, 8/1-b maddesi hükmünden farklı olarak 7/1-b maddesi hükmünde "markanın halk tarafından karıştırılma ihtimali"nden ayrıca söz edilmemiştir. Bu durumda 7/1-b maddesi hükmünün uygulanabilmesi için markalar arasındaki benzerliğin iltibasa yol açacağının ayrıca inceleme yapılmasını gereksiz kılacak derecede güçlü ve açık olması gerekir. Somut olayda davacıya başvuru ile redde dayanak markadaki 43.01 alt grup hizmetler aynı hizmetler olmakla 556 sayılı KHK´nın 7/1-b maddesi hükmünün uygulanma koşullarından ilki gerçekleşmiştir. Şu halde maddenin uygulanmasının ikinci koşulu olan işaretlerin aynı veya ayırt edilemeyecek kadar benzer olup olmadığı incelenmelidir. Taraf markalarının aynı olmadığı açıktır, bahse konu işaretlerin ayırt edilemeyecek kadar benzer olup olmadığına gelince, her ne kadar işaretler arasında esas unsurlarından kaynaklanan bir benzerlik bulunmakta ise de, davacı başvurusunda bulunan şekil unsuru ile "my…" kelime unsurlarından kaynaklanan görsel, işitsel, semantik farklılıklar karşısında davaya konu markaların gözde ve kulakta bıraktığı intiba farklılaşmakta, bu farklılıklar davacının marka başvurusunu redde dayanak gösterilen markadan "ayırt edilemeyecek kadar benzer" olmaktan çıkartmaktadır. Bu durumda mahkemece davanın kabulü ile davalı TPE YİDK kararının iptaline karar verilmesi gerekirken aksi düşüncelerle davanın reddine karar verilmiş olması hatalı olmuş ve kararın açıklanan nedenle davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle kararın davacı yararına (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 27.10.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

AYLIK TAHSİSİ VE AYLIĞIN BAŞLAMA TARİHİ - YAŞLILIK AYLIKLARININ İSTİRDADI

YARGITAY 10. Hukuk Dairesi 2010/8373 E.N , 2012/224 K.N.

İçtihat Metni

Dava, yurda kesin dönüş koşulu gerçekleşmediği nedenle iptal edilen yaşlılık aylıklarının istirdadı istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulü ile, davalının yurda kesin dönüş yapmadığı anlaşıldığından 01.08.1999 - 22.05.2006 tarihleri arasında davacı Kurum tarafından ödenen 22.089,23 TL tutarındaki aylıkların yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.

Hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Y… A… S… tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Davaya konu somut olayda, 3201 sayılı Kanun uyarınca yaptığı borçlanma sonrasında, 08.07.1999 günlü tahsis talebine istinaden 01.08.1999 tarihinden geçerli olmak üzere davalıya yaşlılık aylığı bağlandığı; bir Kurum yazısına göre, aylık talep tarihinde Almanya´dan işsizlik yardımı aldığının tespit edildiği, bir diğer yazıya göre ise, 1970-13.09.2001 tarihleri arasında çalıştığı ve kesin dönüş yapmadığının tespit edildiği gerekçesiyle bağlanan yaşlılık aylığının 3201 sayılı Kanunun 6. maddesi gereğince iptal edildiği ve 01.08.1999-22.05.2006 tarihleri arası kendisine yersiz ödenen 22.089,23 TL´nin borç kaydedildiğinin belirtildiği anlaşılmaktadır. Davalı ise, Almanya´dan emeklilik (malullük) aylığı aldığını, belirtilen tarihler arasında çalışmasının yada işsizlik yardımı almasının söz konusu olmadığını, özürlü çocuğuna Alman yasaları uyarınca bakım ve gözetim yapıldığını, babası olması nedeniyle kendisinin bakım yükümlüsü olarak gösterildiğini, onun adına bakım yardımı yapıldığını ifade etmektedir. Dosyaya tercümesi ibraz edilen, TR-4 olarak kodlanan ve yardıma hak kazandıran Alman sigortalılık sürelerini gösterir belgede; tahsis talep tarihini de kapsayacak şekilde, 1999 yılından 13.09.2001 tarihine kadar, devreler halinde, "Bakıma muhtaçlık faaliyeti" ve "Uyum sağlama parası" kaydının yazılı olduğu; belirtilen devrede davacı Kurum´un iddia ettiği gibi çalışma yada işsizlik ödemesi kaydının bulunmadığı, bu durumun dosya içerisinde yer alan diğer tercüme belgelerde de ifade edildiği görülmektedir.

Mahkemece, "Emniyet Müdürlüğünden davalının yurda giriş çıkış sorgulamasının yapıldığı, her ne kadar Türkiye´ye sık sık gelip belirli sürelerle kalmış olsa da, Almanya´da kirada oturduğunu bildirdiği, çocuklarını ve yakınlarını ziyaret etmek maksadıyla misafir olarak gidip gelmediği, yılın yarısından fazlasını Almanya´da geçirdiği, açıklanan nedenlerle, davalının yurda kesin dönüş yapmadığı anlaşıldığından, yaşlılık aylığının iptali işleminin yerinde olduğu" gerekçesiyle, isteminin kabulüne karar verilmiştir.

Yurtdışında çalışan Türk vatandaşlarının yurtdışında geçen hizmetlerinin borçlandırılarak, ülkemiz sosyal güvenlik mevzuatında malullük, yaşlılık ve ölüm hallerinde Türkiye´de geçmiş hizmet gibi değerlendirilmesini sağlamak amacıyla kabul edilen 3201 sayılı Kanun hükümleri uyarınca borçlandırılan sürelere dayalı olarak hangi şartlarda aylık bağlanacağı anılan Kanunun 6. maddesinde belirlenmiştir. Tahsis yapılabilmesi için aranan koşullardan birisi, yurda kesin dönülmüş olmasıdır.

Kesin dönüşün, aylık tahsis talebinde bulunanların yurtdışındaki çalışmalarının sona ermesini, ikamete dayalı bir sosyal sigorta ya da sosyal yardım ödeneği almamaları durumunu ifade ettiği; "sosyal sigorta ödeneği" deyiminden, çalışma yaşamı süresince karşılaşılan hastalık, iş kazası, meslek hastalığı veya işsizlik gibi riskler nedeniyle iş göremezlik veya işsizlik gibi adlar altında yapılan ödeneklerin amaçlandığı; "sosyal yardım ödeneği" ibaresinin ise bulunulan ülke mevzuatı kapsamında, geçimlerini sağlayacak hiçbir gelirleri olmayan veya mevcut gelirleriyle geçimlerini sağlamakta güçlük çeken kişilerin asgari geçim düzeyi ile sınırlı olmak üzere geçimlerinin sağlanması amacıyla kamu kurum ve kuruluşları tarafından muhtaçlık durumuna ve süresine göre ödenen, ikamet şartına bağlı nakdi yardımlar anlamını taşıdığı kabul olunmaktadır. Ne var ki, "kesin dönüş" ifadesi, mutlak anlamda, yurtdışında bulunduğu ülkeden Türkiye´ye döndükten sonra tekrar yurtdışına çıkış yapmama şeklinde değerlendirilemez. İkamet şartına bağlı olmayan nitelikte sosyal sigorta veya sosyal yardım ödeneği alanlara, anılan koşulun gerçekleştiğinin kabulü ile aylık bağlanabilecektir. Aksi yöndeki düşünce, Anayasamızın 23. maddesi ile güvence altına alınmış olan "Yerleşme ve seyahat hürriyeti"nin; İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmeye (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine) ek 4 nolu Protokolün 2. maddesi ile tanınmış "Serbest dolaşım özgürlüğü"nün ihlali sonucunu doğuracaktır. 3201 sayılı Kanunun 6. Maddesinin B bendi ile tekrar yurtdışına gitmek değil, yabancı ülke mevzuatına tabi olarak çalışmak ve ikamete dayalı sosyal sigorta veya sosyal yardım ödeneği almak, aylığın kesme nedeni olduğu belirtilmiş; 3201 sayılı Kanuna göre yaşlılık aylığı bağlanıp altı aydan daha uzun süre yurtdışında bulunmuş olanların, yurtdışında çalışıp çalışmadıklarını ve ikamete dayalı bir sosyal sigorta veya sosyal yardım ödeneği alıp almadıklarını "3201 sayılı Kanuna göre aylık alanlara mahsus yoklama belgesi" vererek, aylıklarını almaya devam edebilecekleri, Yurtdışında Geçen Sürelerin Borçlandırılması ve Değerlendirilmesine İlişkin Yönetmeliğin 14. Maddesi ile hüküm altına alınmış olup, yurtdışında uzun süre kalmak, tek başına bir aylık kesme nedeni teşkil etmemektedir.

Ayrıca, yurtdışında geçen çalışmalar sonucu o ülkenin sosyal güvenlik sisteminden hak kazanılan yaşlılık yada malullük aylığının bir sonucu olan ve ikamete dayalı bulunmayan sosyal sigorta veya sosyal yardım niteliğinde ki edimlerden yararlanmak, yurtdışından kazanılmış olan sosyal güvenlik hakkının en doğal sonucu olup, bu haktan feragat anlamı çıkacak şekilde bir "kesin dönüş" tanımı yapılması, sosyal güvenlik hakkından feragat edilemeyeceği olgusunun göz ardı edilmesi sonucunu da doğuracaktır.

Mahkemece, TR-4 formunda "Bakıma muhtaçlık faaliyeti" ve "Uyum sağlama parası" olarak ifade edilen unsurların, ikamete dayalı sosyal sigorta veya sosyal yardım niteliğinde bulunup bulunmadığı yönü, yukarıda belirtilen maddi ve yasal olgular dikkate alınarak belirlenerek, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik araştırma ve inceleme ile kabule karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Kabule göre, ikamete dayalı sosyal sigorta veya sosyal yardım ödeneğinin bitiş tarihi yurda kesin dönüş tarihi olarak kabul edilerek, yapılacak hesaplama sonucuna göre karar verilmesi gereğinin gözetilmemiş olması da isabetsizdir.

O halde, davalı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 16.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

KÜTÜĞÜN MALİK HANESİNİN BOŞ BIRAKILMASI- KADASTRO TESPİTİNE İTİRAZ VE TESCİL - GÖREVLİ MAHKEME

 

YARGITAY 8. Hukuk Dairesi 2011/2217 E.N , 2011/3553 K.N.

Özet

KADASTRO TESPİTİ SIRASINDA MALİK HANESİ BOŞ BIRAKILAN DAVA KONUSU PARSEL HAKKINDA, 3402 SAYILI YASA´NIN 30. MADDESİ GÖZÖNÜNDE BULUNDURULARAK GEREKLİ ARAŞTIRMA VE İNCELEMELERİ YAPARAK MALİK HANESİNİN DOLDURULMASI VE BELİRLENMESİ GÖREVİ KADASTRO MAHKEMESİNE AİTTİR. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNCE GÖREVSİZLİK KARARI VERİLMESİ USUL VE YASAYA UYGUN BULUNMAKTADIR.

İçtihat Metni

Sait mirasçıları, Zeycan ve müşterekleri ile Hazine ve S… Belediye Başkanlığı aralarındaki kadastro tespitine itiraz ve tescil davasının yapılan yargılamasında mahkemenin görevsizliğine dair (Sivas İkinci Asliye Hukuk Mahkemesi)´nden verilen 26.01.2010 gün ve 368/29 sayılı hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davacılar vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacılar vekili, dava dilekçesinde; 616 ada 14 sayılı parselin kadastro öncesinde vekil edenlerinin miras bırakanı Sait tarafından Ahmet isimli şahıstan satın aldığını, 2613 sayılı Kanun hükümleri uyarınca yapılan kadastro çalışmaları sırasında Hazine ile ilgili bulunmadığı halde, Hazine adına tespit edildiğini, Sivas Birinci Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 1970/917 Esas sayılı dosyasıyla açılan davanın HUMK´nın 409. maddesi gereğince "dosyanın muameleden kaldırılmasına" karar verildiğini, tapudaki kaydın malik hanesinde "davalıdır" ibaresinin yer aldığını, Ahmet´in sattığı yerler dışında kalan kendisine ait taşınmaz bölümlerinin adına tespit ve tescil edildiğini, satın alındığı tarihten itibaren kazanma süresi ve koşullarının vekil edenlerinin murisi ile vekil edenleri adına gerçekleştiğini, malik hanesinde boş bırakılan taşınmazlarla ilgili davanın her zaman açılmasının mümkün olduğunu açıklayarak 616 ada 14 sayılı parselin tapu kaydındaki "davalı" ibaresinin kaldırılması ile yaklaşık 50 yıldır Sait tarafından kullanılan taşınmazdaki zilyetliğin tespitine ve mirasçılarının miras payları oranında adlarına tesciline karar verilmesini istemiştir.

Davalı Hazine vekili, zamanaşımı ve hak düşürücü sürenin dolduğunu, TMK´nın 713/2. maddesinin koşullarının oluşmadığını açıklayarak davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Davalı S… Belediye Başkanlığı vekili benzer gerekçelerle davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, "dava konusu yer hakkında kadastro tutanağı düzenlendiğini, tapu kaydına göre malik hanesinin boş bırakıldığı ve kesinleşmediğini gerekçe göstermek suretiyle Asliye Hukuk Mahkemesinin görevsizliğine, dava dilekçesinin görev yönünden reddine, dosyanın görevli ve yetkili Sivas Kadastro Mahkemesi´ne gönderilmesine" karar verilmesi üzerine; hüküm, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, kazanmayı sağlayan zilyetlik, harici satın alma ve muristen intikal hukuksal sebeplerine dayalı olarak TMK´nın 713/1 ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 14. maddesi gereğince açılan kadastro tespitine itiraz ve tescil isteğine ilişkindir.

Uyuşmazlık konusu 616 ada 14 sayılı parselin bulunduğu bölgede 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanunu hükümleri uyarınca 05.09.1969 tarihinde yapılan şehir kadastrosu çalışmaları sırasında belgesizden Maliye Hazinesi adına kadastro tutanağı düzenlenmiş ve malik hanesine Maliye Hazinesi yazılmıştır. Kadastro işlemini yapan posta, malik konusunda duraksamanın hasıl olması nedeniyle ve görüşüyle birlikte kadastro tutanağı ve eklerini kadastro komisyonuna göndermiştir. Kadastro komisyonu ise; yaptığı inceleme sonucu davacıların murislerine satılan yeri tapu haritasının dışında kalan dere yatağı olduğunu belirterek kadastro postasının görüşüne katılmak suretiyle 12.01.1971 tarihinde tespit tutanağını kesinleştirmiş ancak; aynı kalemle kesinleşme bölümüne dava konusu parselin "davalı" olduğu belirtilmiştir. Dosya içinde bulunan Sivas Birinci Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 1970/917 Esas, 1971/832 Karar sayılı kararı ile davacıların satıcısı Ahmet tarafından açılan dava hakkında mahkemece 06.09.1971 tarihinde, "...dosyanın muameleden kaldırılmasına karar verilmiştir". Ancak kararda 616 ada 14 sayılı parselin kimin ya da kimler adına tapuya kayıt ve tescil edileceği konusunda herhangi bir açıklamaya yer verilmemiştir. Sivas Birinci Asliye Hukuk (Kadastro) Mahkemesi´nin 1970/917 Esas, 1971/832 Karar sayılı dosyası tescil işleminin yapılması için Sivas Birinci Bölge Tapu Sicil Müdürlüğü´ne gönderilmiştir. Sivas Birinci Bölge Tapu Müdürlüğü ise 07.07.1992 tarihli karşılık yazılarında; "ilgi kararınız ile müdürlüğümüze kararın infazı için müracaat edilmiş olup, kararın hangi ada ve parsele ait olduğu belirtilmediğinden infazı yapılamamıştır" denilmiştir. Aynı müdürlüğün 16.04.2009 tarih 123/1169-1512 sayılı karşılık yazılarında ise tapu kaydının malik hanesinin boş olduğunu ve dava konusu ada ve parselin Sivas Birinci Asliye Hukuk Mahkemesi´nde 1970/917 Esas ile davalı olduğunu bildirmiştir. Dosya arasında bulunan 616 ada 14 sayılı parselin tapu kaydına göre malik hanesi hala boş olarak görülmektedir.

Kadastro işlemi 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanunu hükümlerine göre yapılmıştır. Sözü edilen Kanun 09.10.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 48. maddesiyle yürürlükten kaldırılmış olup, 2613 sayılı Kanun´a göre yapılan kadastro işlemleri 3402 sayılı Kanun´un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 3402 sayılı Kadastro Kanunu´na göre tamamlanacaktır. 2613 sayılı Kanun´un 22/1. fıkrasının H bendinde; "yapılacak ilanlar ve tahkik üzerine sahibi bulunamayan gayrimenkuller devlet namına kaydolunur. Bu malların 10 seneye kadar hükmen müstahikki çıktığı takdirde namına tashih edilir ve satılmış ise bedeli verilir" denilmektedir. 766 sayılı Tapulama Kanunu´nun 54 ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 30. maddeleri uyarınca malikin kim olduğunun kadastro mahkemesi tarafından saptanıp tutanağın malik hanesinin doldurulacağı öngörülmüştür. Az yukarıda da açıklandığı üzere dava konusu 616 ada 14 sayılı parselin kadastro tutanağında malik olarak Maliye Hazinesi gösterilmiş ise de, daha önce davacıların satıcısı Ahmet tarafından açılan dava nedeniyle malik hanesi doldurulmadığından tapu kaydında malik hanesi boş bırakılmıştır.

O halde, 616 ada 14 sayılı parselin tapu kaydında malik hanesi boş bulunduğundan kadastro mahkemesince, 3402 sayılı Kanun´un 30. maddesi gözönünde tutularak gerekli araştırma ve incelemeyi yaptıktan sonra malik hanesinin doldurulması ve belirlenmesi zorunludur. Mahkemece de bu nedenle görevsizlik kararı verilmiş olup, usul ve yasaya uygundur.

Açıklanan nedenlerle hükmü temyiz eden davacılar vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun bulunan yerel mahkeme hükmünün açıklanan nedenlerle (ONANMASINA), 20.06.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

ZİLYETLİKLE KAZANMA - KAZANDIRICI ZAMANAŞIMI ZİLYETLİĞİ - İMAR VE İHYA - HUSUMET

YARGITAY 8. Hukuk Dairesi 2010/3467 E.N , 2011/580 K.N.

Özet

ÖNCESİNDE EĞİMLİ VE YAĞIŞ SONUCUNDA SUYUN TOPLANDIĞI ÇUKUR ALAN OLAN, KİMSE TARAFINDAN KULLANILMAYAN, 1980 YILINDA DAVACI TARAFINDAN TESVİYE EDİLEREK DÜZLEŞTİRİLEN VE BU TARİHTEN SONRA KULLANILMAYA BAŞLANILAN DAVA KONUSU TAŞINMAZ, NİTELİK İTİBARİ İLE DEVLETİN HÜKÜM VE TASARRUFU ALTINDA OLAN YERLERDEN OLUP İMAR-İHYAYA MUHTAÇTIR. İMAR-İHYA EDİLEREK TARIMA ELVERİŞLİ HALE GETİRİLEN YERLER 3402 SAYILI KADASTRO KANUNU´NUN 14. MADDESİNDEKİ ŞARTLAR MEVCUT İSE ZİLYETLERİ ADINA TESPİT VE TAPUYA TESCİL EDİLEBİLİR. 3402 SAYILI KANUN´UN 17/SON MADDESİNE GÖRE İMAR PLANININ KAPSADIĞI ALANDA KALAN YERLER BAKIMINDAN BU HÜKÜM UYGULANMAZ. İMAR-İHYA İŞLEMİNİN TAMAMLANDIĞI 1980 YILINDAN TAŞINMAZIN İMAR PLANI İÇİNE ALINDIĞI 1982 YILINA KADAR GEÇEN SÜRE 3402 SAYILI KANUN´UN 14. VE TMK´NIN 713/1. MADDELERİNE GÖRE ZİLYETLİKLE İKTİSAP İÇİN YETERLİ DEĞİLDİR.

TESCİL DAVASI, YARGILAMA DEVAM EDERKEN TAŞINMAZIN İDARİ YOLDAN HAZİNE ADINA TESCİLİ ÜZERİNE, TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASINA DÖNÜŞMÜŞ OLUP, BELEDİYE BAŞKANLIĞI´NIN PASİF HUSUMET EHLİYETİ KALMAMIŞTIR.

İçtihat Metni

Ayşe ile Hazine ve K… Belediye Başkanlığı aralarındaki tapu iptali ve tescil davasının kabulüne dair (Kahramanmaraş Birinci Asliye Hukuk Mahkemesi)´nden verilen 12.11.2009 gün ve 568/443 sayılı hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davalı Hazine vekili ve K… Belediye Başkanlığı vekilleri taraflarından süresinde istenilmiş olmakla dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı vekili dava dilekçesinde mevkiini bildirdiği, kadastro çalışmaları sırasında tespit dışı bırakılan taşınmazın kazanmayı sağlayan zilyetlik nedeniyle, vekil edeni adına tapuya tesciline karar verilmesini istemiştir.

Davalı Hazine vekili zilyetlik ile edinme şartlarının gerçekleşmediğini ve davanın reddi ile taşınmazın Hazine adına tescilini savunmuştur.

K… Belediye Encümeni´nin 11.09.2008 tarih ve 88 sayılı kararı ile 1553 parsel sayılı taşınmazın imar uygulamasına tabi tutulup 1024 ada 1 parsel sayısı ile Hazine adına tapuya tescili üzerine davacı vekili tapuda Hazine adına bulunan kaydın iptali ile vekil edeni adına tescilini istemiştir.

Mahkemece iktisap koşullarının oluştuğu gerekçesiyle davanın kabulüne, 1024 ada 1 parsel sayılı taşınmazın davalı Hazine adına olan tapusunun iptali ile davacı adına tapuya tesciline karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı Hazine vekili ile Belediye vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, TMK´nın 713/1 ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 14. maddesi hükümleri uyarınca tescil isteğine ilişkin olarak açılmış olup, yargılama sırasında taşınmazın Hazine adına tapuya tescili üzerine tapu iptali ve tescil davasına dönüşmüştür.

Dava konusu 1 parsel F… Köyünde 17.09.1961 tarihinde kesinleşen kadastro çalışmalarında tespit harici olarak bırakılmış, 26.12.2008 tarihinde 1553 parsel olarak ihdasen Hazine adına tescil edilmiştir. Mahalli bilirkişi ve tanık beyanlarından taşınmazın öncesinde eğimli ve yağış sonucunda suyun toplandığı çukur alan olduğu, kimse tarafından kullanılmadığı, davacının 1980 yılında taşınmazı tesviye ederek düzleştirdiği ve bu tarihten sonra kullanılmaya başladığı anlaşılmıştır. Taşınmaz nitelik itibari ile Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan yerlerden olup imar-ihyaya muhtaçtır. 3402 sayılı Kanun´un 17. maddesine göre; imar-ihya edilerek tarıma elverişli hale getirilen yerler 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 14. maddesindeki şartlar mevcut ise zilyetleri adına tespit ve tapuya tescil edilebilir. 3402 sayılı Kanun´un 17/son maddesine göre imar planının kapsadığı alanda kalan yerler bakımından bu hüküm uygulanmaz. İmar-ihya işleminin tamamlandığı 1980 yılından taşınmazın imar planı içine alındığı 1982 yılına kadar geçen süre 3402 sayılı Kanun´un 14. ve TMK´nın 713/1. maddelerine göre zilyetlikle iktisap için yeterli değildir. Davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi doğru olmamıştır.

Dava Hazine ve ilgili belediye hasım gösterilerek tescil davası olarak açılmış, yargılama devam ederken taşınmazın idari yoldan Hazine adına tescili üzerine 26.12.2008 tarihinde tapu iptali ve tescil davasına dönüşmüştür. Dolayısı ile Ka… veya K… Belediye Başkanlıklarının davada pasif husumet ehliyetleri kalmamıştır. Belediye Başkanlıklarına karşı açılan davanın husumet yokluğu nedeni ile reddine karar verilmesi gerekirken bu konuda olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemiş olması doğru olmamıştır.

Davalı Hazine vekili ve K… Belediye Başkanlığı vekilinin temyiz itirazları açıklanan nedenlerle yerinde görüldüğünden kabulüyle usul ve yasaya aykırı bulunan hükmün HUMK´nın 428. maddesi uyarınca (BOZULMASINA) ve peşin harcın istek halinde temyiz eden davalı K… Belediye Başkanlığı´na iadesine 10.02.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

HAKSIZ FİİLDEN KAYNAKLANAN HASAR TAZMİNATI- GERÇEK ZARAR İLKESİ - GENEL İDARE GİDERLERİ

YARGITAY 7. Hukuk Dairesi 2011/2287 E.N , 2012/296 K.N.

Özet

ZARAR GÖREN ANCAK HAKSIZ FİİL NEDENİYLE UĞRADIĞI GERÇEK ZARARINI HAKSIZ FİİL SORUMLULARINDAN İSTEYEBİLİR. ZARAR GÖRENİN ZARARI GİDEREBİLMEK İÇİN KENDİ ÇALIŞTIRDIĞI İŞÇİLERİNE VE ARAÇ SÜRÜCÜLERİNE ÖDEDİĞİ ÜCRETLER İLE ARAÇ YAKIT GİDERLERİ GENEL İDARE GİDERLERİ OLUP, HAKSIZ FİİL MEYDANA GELMESE DAHİ ÖDENMESİ GEREKEN GİDERLERDİR. BUNLARIN ZARAR İLE İLGİSİ BULUNMAMAKTADIR. ÖZEL OLARAK ADAM TUTULUP ÇALIŞTIRILDIĞI KANITLANMADIKÇA HAKSIZ FİİL MEYDANA GELMESEYDİ DAHİ YAPILACAK BU NİTELİKTEKİ GİDERLERİN ZARAR KAPSAMINA DAHİL EDİLEMEYECEĞİ GÖZETİLMELİDİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay´ca incelenmesi davalı tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

Dava, haksız fiilden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş ise de, yapılan araştırma ve soruşturma hüküm vermeye yeterli olmadığı gibi, varılan sonuç da yasal düzenlemelere uygun düşmemiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu´nun, 08.12.2010 tarih, 2010/7-530 E., 2010/636 K. sayılı ilamında da vurgulandığı üzere, hukukumuzda gerçek zarar ilkesi geçerlidir. Zarar gören ancak haksız fiil nedeniyle uğradığı gerçek zararını haksız fiil sorumlularından isteyebilir.

Zarar görenin zararı giderebilmek için kendi çalıştırdığı işçilerine ve araç sürücülerine ödediği ücretler ile araç yakıt giderleri genel idare giderleri olup, haksız fiil meydana gelmese dahi ödenmesi gereken giderlerdir. Bunların zarar ile ilgisi bulunmamaktadır. Özel olarak adam tutulup çalıştırıldığı kanıtlanmadıkça haksız fiil meydana gelmeseydi dahi yapılacak bu nitelikteki giderler zarar kapsamına dahil edilemez.

Somut olaya gelince; davacı, davalı tarafından yapılan kazı çalışmaları sırasında su şebeke hattına hasar verildiğini öne sürmüş, iddia ettiği zarar miktarına ilişkin kalemlere ASKİ Tarifeler Yönetmeliği´nin 67. maddesi hükmü uyarınca %50 ilave yaparak istemde bulunmuştur. Dosya içeriğinden alacak olarak istenilen bedelin bir bölümünün davacının kendi çalıştırdığı işçilere ve araç sürücülerine ödediği ücretler ile araçların yakıt giderlerine, bir başka deyişle genel idare giderlerine ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Mahkemece bilgisine başvurulan bilirkişi raporunda yukarıda açıklanan hukuksal olgular gözardı edilerek, zarar kalemleri sıralanırken genel idare giderlerine yer verilerek hesaplamaya dahil edilmiş, davacı tarafın alacağı sunulan yönetmelik hükmü de dikkate alınarak %50 artırımlı olarak hesaplanmış, mahkemece de benimsenen bu rapor doğrultusunda karar verilmiştir. Sözü edilen yönetmeliğin 67. maddesi hükmünde "Su ve kanalizasyon tesislerine, bilerek veya bilmeyerek çeşitli nedenlerle zarar verenler hakkında Devlet malına karşı suç işleyenlere ilişkin hükümler uygulanmakla beraber, zararın giderilmesi için yapılan harcamalar %50 fazlasıyla kendilerinden tahsil edilir." hükmüne yer verilmiştir. Anılan Yönetmelik hükmü ASKİ ile aralarında sözleşme ilişkisi bulunan gerçek ya da tüzel kişilerin ASKİ tesislerine yönelik haksız eylemleri sebebi ile tazminat hesaplanmasına ilişkindir ve sözleşme ilişkisinin sonucu olarak ASKİ abonesi olan kişileri bağlayacağı kuşkusuzdur. Oysa davalının ASKİ abonesi olmadığı gözetildiğinde hükmedilecek tazminatın anılan yönetmelik hükmüne göre belirlenmesi mümkün değildir. Bu durumda zararın kapsamının Borçlar Kanunu´nun 42. maddesi hükmüne ve gerçek zarar ilkesine göre belirlenmesi gerekir. Gerçek zarar ilkesi zarar görenin malvarlığını haksız fiilin meydana gelmesinden önceki duruma getirmeyi amaç-ladığından yönetmelik hükmüne göre yapılacak hesap anılan ilkeye ve yerleşmiş Yargıtay uygulamasına da aykırı oluşturulan davacı kurumun onarım giderleri belgelerinde belirtilen miktarlar doğru kabul edilerek, gerçek zarar ilkesine aykırı düşen bilirkişi raporuna değer verilerek hüküm verilemez.

Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular dikkate alınarak, hasarın giderilmesi için özel olarak işçi tutup çalıştırma veya harcama yapma söz konusu ise bunların kanıtlaması için davacının delillerinin sorulup saptanması, bu konuda gösterilecek delillerin toplanması, özel olarak işçi tutup çalıştırıldığı ve harcama yapıldığının kanıtlanması halinde gerekirse bu yönden de zararın hesaplanması için yeniden bilirkişi raporu alınması, Tarifeler Yönetmeliği´nde belirtilen %50 artırılarak tahsile ilişkin hükmün haksız fiilden kaynaklanan hasar tazminatı davalarında uygulanamayacağı hususunun bilirkişiye hatırlatılması, davacı tarafın isteyebileceği gerçek zarar miktarı duraksamasız belirlendikten sonra toplanan ve toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir hüküm verilmesi gerekirken, eksik araştırma ve soruşturma ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, davalının temyiz itirazının kabulüne karar vermek gerekmiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın davalı yararına (BOZULMASINA), peşin ödenen harçların istek halinde davalıya iadesine, 24.01.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

KÖY ORTAK MALI-HİZMET MALLARI - KÖY MUHTARININ DAVAYI KABUL VE FERAGAT YETKİSİ - KAZANDIRICI ZAMANAŞIMI ZİLYETLİĞİ

YARGITAY 7. Hukuk Dairesi 2011/4184 E.N , 2011/4687 K.N.

Özet

KÖY TÜZEL KİŞİLİĞİNİ TEMSİL EDEN KÖY MUHTARININ DAVADAN FERAGAT VEYA DAVAYI KABUL YETKİSİ BULUNMAMAKTADIR. DAVADAN FERAGAT VEYA KABUL GİBİ USUL İŞLEMLERİNİN GEÇERLİ OLABİLMESİ İÇİN KÖY DERNEĞİ´NİN BU YÖNDE ALINMIŞ BİR KARARININ BULUNMASI VE BU KARARIN MÜLKİ AMİRLİKÇE USULEN TASDİK EDİLMEK SURETİYLE BELGELENMESİ GEREKİR. BU NEDENLE KÖY MUHTARININ KABULÜ HUKUKÇA DEĞER TAŞIMAZ.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay´ca incelenmesi istenilmekle, dosya incelendi, gereği görüşüldü:

Kadastro sırasında dava konusu 110 ada 5 parsel sayılı 31,38 m2 yüzölçümündeki taşınmaz kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanılarak 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 16/A maddesi gereğince çeşme ve arsa niteliğiyle davalı O… Köyü Tüzel Kişiliği adına tespit edilmiştir. Davacı Hasan tapu kaydına ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak dava açmıştır. Mahkemece davanın kabulüne, 110 ada 5 parsel sayılı taşınmazın davacı Hasan adına tapuya tesciline karar verilmiş; hüküm, taraflarına 7201 sayılı Tebligat Kanunu ve Tüzüğü uyarınca yöntemine uygun şekilde tebliğ edildiği halde yasal süresinde temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

Adalet Bakanlığı´nca dava konusu taşınmazda köyün ortak malı olan çeşme bulunduğu halde, mahkemece yeterli araştırma yapılmadan, yalnızca davalı Köy Tüzel Kişiliği adına köy muhtarının beyanı dikkate alınmak suretiyle davanın kabulü yönünde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı bulunduğundan kesinleşen hükmün kanun yararına temyiz edilmesi istenilmiş, bunun üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı´nın 10.06.2011 tarih ve 2011/184175 sayılı Tebliğnamesi ile HUMK´nın 427/6. maddesi gereğince hükmün kanun yararına bozulması talep edilmiştir.

Mahkemece davalı Köy Tüzel Kişiliğini temsilen köy muhtarının davayı kabulü nedeniyle davanın kabulüne karar verilmiş ise de, mahkemece yapılan araştırma ve soruşturma hüküm vermeye yeterli değildir. Köy Tüzel Kişiliğini temsil eden köy muhtarının davadan feragat veya davayı kabul yetkisi bulunmamaktadır. Davadan feragat veya kabul gibi usul işlemlerinin geçerli olabilmesi için Köy Derneği´nin bu yönde alınmış bir kararının bulunması ve bu kararın Mülki Amirlikçe usulen tasdik edilmek suretiyle belgelenmesi gerekir. Bu nedenle köy muhtarının kabulü hukukça değer taşımaz.

O halde sağlıklı bir sonuca varılabilmesi için öncelikle davacı tarafın tutunduğu tapu kaydı ilk oluştuğu günden itibaren tüm tedavülleri ile birlikte Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü ve Tapu Sicil Müdürlüğü´nden açıkta pay kalmayacak şekilde getirtilmeli, dayanılan kaydın dava dışı başka taşınmaz ya da taşınmazlara revizyon görüp görmediği, Tapu Sicil Müdürlüğü ve Kadastro Müdürlüğü´nden sorulup saptanmalı, revizyon görmüş ise dava konusu taşınmaz ya da taşınmazlarla birlikte revizyon gördüğü dava dışı taşınmazları da çevreleyecek biçimde dıştan komşu taşınmazları da birarada gösterecek şekilde geniş kapsamlı birleşik harita Kadastro Müdürlüğü´nden getirtilmeli, bundan sonra dıştan komşu taşınmazların tespit tutanakları ve dayanakları kayıtlar davalı iseler dava dosyaları getirtilmeli, dayanılan kaydın dava dışı başka taşınmazlara revizyon gördüğü ve davalı olduğu saptandığı takdirde Usulün 45 ve onu izleyen maddeleri hükmü uyarınca dava dosyalarının birleştirilip birleştirilmeyeceği yönü üzerinde durulmalı, daha sonra yöreyi iyi bilen, elverdiğince yaşlı, yansız, yerel ve uzman bilirkişi, tutanak bilirkişilerinin tümü, tarafların aynı yöntemle göstereceği tanıklar hazır olduğu halde taşınmaz başında yeniden keşif yapılmalı, 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 20. maddesi hükmü uyarınca dayanılan tapu kaydı yerel bilirkişi yardımı, uzman bilirkişi eliyle yerine uygulanmalı, kayıtlarda tarif edilen sınır yerlerinden yerel bilirkişice bilinemeyen sınır yerleri bulunduğu takdirde bu konuda taraflara tanık dinletme olanağı sağlanmalı, uzman bilirkişiye kayıtlarda tarif edilen sınır yerleri düzenleyeceği haritada ayrı ayrı işaret ettirilmeli, dıştan komşu taşınmazların tespit tutanağı içeriği, varsa dayanakları kayıtlarda dinlenen yerel bilirkişi ve tanık sözleri ile denetlenmeli, bu yolla dava konusu taşınmazın dayanılan tapu kaydı kapsamında kalıp kalmadığı duraksamasız saptanmalı, kaydın kapsamı dışında kaldığı saptandığı takdirde kayıt kapsamı dışında kalan taşınmaz ya da taşınmaz bölümleri yönünden, çeşme ve arsa niteliği ile tespit edilen dava konusu taşınmazın köy halkının ortak kullanımında olup olmadığı, 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 16/A maddesinde tanımlanan hizmet mallarından olup olmadığı hususunda yeterli biçimde zilyetlik araştırması yapılmalı, bu konuda zilyetliğin başlangıç günü, süresi ve sürdürülüş biçimi hakkında, yerel bilirkişi ve tanıklardan olaylara dayalı bilgi alınmalı, tespit tutanağı bilirkişilerinin beyanları ile yerel bilirkişi ve tanık beyanları arasında aykırılık bulunduğu takdirde tespit tutanağı bilirkişileri de taşınmaz başında ayrı ayrı dinlenerek çelişki giderilmeli, uzman fen bilirkişiden keşfi izlemeye, yerel bilirkişi ve tanık sözlerini denetlemeye imkan verecek şekilde ayrıntılı, gerekçeli rapor alınmalı bundan sonra toplanan ve toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna uygun bir karar verilmelidir.

Mahkemece böylesine bir araştırma ve soruşturma yapılmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir. Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı´nın yazılı emir yoluyla hükmün bozulması istemi yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün HUMK´nın 427/7. maddesi hükmüne göre ve sonuca etkili olmamak üzere (KANUN YARARINA BOZULMASINA), karardan bir örneğinin Cumhuriyet Başsavcılığı´na, bir örneğinin de Resmi Gazete´de yayınlanmak üzere T.C. Adalet Bakanlığı´na, dava dosyasının ise yerel mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı´na tevdiine, 07.07.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

ZAMANAŞIMININ KESİLMESİ - ZAMANAŞIMI - KİRA ALACAĞI NEDENİYLE TAKİP - İTİRAZIN İPTALİ DAVASI - BORCA İTİRAZ

YARGITAY 6. Hukuk Dairesi 2012/4241 E.N , 2012/6067 K.N.

Özet

BORÇLAR KANUNU´NUN 133/2. MADDESİ HÜKMÜ GEREĞİNCE, ALACAKLININ BORÇLU ALEYHİNE İCRA TAKİBİNE BAŞLAMASI İŞLEYEN ZAMANAŞIMINI KESEN BİR NEDENDİR. HER NE KADAR İCRA TAKİBİNDE ÖDEME EMRİ BORÇLUYA TEBLİĞ EDİLMEMİŞ İSE DE, İİK´NIN 58. MADDESİ UYARINCA İCRA MEMURUNA YAZILI VEYA SÖZLÜ TAKİP TALEBİNDE BULUNULMASI ZAMANAŞIMININ KESİLMESİ İÇİN YETERLİDİR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan itirazın iptali davasına dair karar, davacı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Uyuşmazlık, kira parasının tahsili amacıyla yapılan icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir. Mahkemece alacağın zamanaşımına uğraması nedeniyle davanın reddine karar verilmesi üzerine, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

İcra takibinde ve davada dayanılan, hükme esas alınan 02.01.2003 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli kira sözleşmesi konusunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Sözleşmede kira paralarının her ay peşin ödeneceği kararlaştırılmıştır. Bu şart geçerli olup tarafları bağlar. Davacı anılan kira sözleşmesine dayanarak davalı hakkında 09.04.2010 tarihinde Ocak 2003-Ocak 2005 arası kira parasının tahsili için Kocaeli Dördüncü İcra Müdürlüğü´nün 2010/5886 sayılı dosyası ile icra takibi yapmış, takibe yasal süresi içinde itiraz eden davalı, kiralananı oniki ay süre ile işletmesine rağmen kendisinden yirmialtı aylık kira parasının istendiğini, borca bu nedenle itiraz ettiğini belirtmiştir. İtiraz üzerine açılan işbu itirazın iptali davasında da yasal süresi içinde zamanaşımı def´inde bulunmuştur. Mahkemece, takip konusu yapılan Ocak 2005 kirasının muaccel olduğu tarihten takip tarihine kadar beş yılı aşkın süre geçmesi nedeniyle Borçlar Kanunu´nun 126/1. maddesi hükmü gereğince zamanaşımı nedeniyle davanın reddine karar verilmiş ise de, davacı tarafından davada dayanılan icra takibinden önce 06.07.2007 tarihinde Kocaeli Birinci İcra Müdürlüğü´nün 2007/4803 sayılı dosyası ile yine aynı alacak nedeniyle davalı hakkında icra takibi yapılmıştır. Borçlar Kanunu´nun 133/2. maddesi hükmü gereğince alacaklının borçlu aleyhine icra takibine başlaması işleyen zamanaşımını kesen bir nedendir. Her ne kadar anılan icra takibinde ödeme emri davalıya tebliğ edilememiş ise de, yasada düzenlenen icra takibi İcra ve İflas Kanunu´nun 58. maddesi uyarınca icra memuruna yazılı ya da sözlü yapılacak takip isteğidir. Alacaklının takip talebi ile icra memuruna başvurması, zamanaşımının kesilmesi için yeterlidir. Bu bakımdan ödeme emrinin borçluya tebliğ edilememesi ya da hacze başlanmaması zamanaşımının kesilmesine engel değildir. Zamanaşımının kesilmesi halinde daha önce işleyen zamanaşımı süresi silinmiş ve yeni bir zamanaşımı süresi başlamış olur. Bu durumda davacının daha önce yapmış olduğu icra takibi nedeniyle zamanaşımı süresi kesilmiş ve son davaya ilişkin takip tarihi itibariyle yeniden başlayan zamanaşımı süresi henüz dolmamış olduğundan mahkemece işin esasının incelenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK´ya 6217 sayılı Kanun´la eklenen geçici 3. madde hükmü gözetilerek HUMK´nın 428. maddesi uyarınca hükmün (BOZULMASINA), istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 17.04.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

İTİRAZIN İPTALİ-ÖDEME İTİRAZININ ARAŞTIRILMASI, KİRA ALACAĞI- İDDİA VE SAVUNMANIN GENİŞLETİLMESİ - BORCU SÖNDÜREN BELGE

YARGITAY 6. Hukuk Dairesi 2012/2755 E.N , 2012/5511 K.N.

Özet

İCRA TAKİBİNDEN SONRA BORÇLU TARAFINDAN ÖDEME YAPILMIŞ OLMASI HALİNDE, MAHKEMECE BORÇLA İLGİSİNİN SAPTANMASI HALİNDE SÖZ KONUSU ÖDEMELER DÜŞÜLEREK, BAKİYE ALACAK ÜZERİNDEN KARAR VERİLMESİ GEREKİR. ÖDEMEYE İLİŞKİN BELGELERİN YARGILAMA SIRASINDA İLERİ SÜRÜLMEYEREK TEMYİZ AŞAMASINDA İLERİ SÜRÜLMESİ DE BORCU SÖNDÜREN BİR BELGE OLDUĞUNDAN SAVUNMANIN GENİŞLETİLMESİ OLARAK DEĞERLENDİRİLEMEZ.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan itirazın iptali davasına dair karar, davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, kira alacağının tahsili ve tahliye istemi ile yapılan takibe vaki itirazın kısmen iptali ve kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkemece itirazın iptaline, inkar tazminatına ve tahliyeye karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosya kapsamına, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerekçelere göre davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Davalının tahliyeye ilişkin temyiz itirazları incelendiğinde; istem BK´nın 260. maddesi gereğince temerrüt nedeni ile tahliyeye ilişkin olup, temerrüt ihtarı yerine geçen ödeme emri davalı kiracıya 06.04.2010 tarihinde tebliğ edilmiş, itirazın iptali ve tahliye istemli dava ise kanunda öngörülen 30 günlük ödeme süresi beklenilmeden 19.04.2010 tarihinde açılmıştır. Bu durumda süresinde açılmayan davanın reddine karar verilmesi gerekirken davalının tahliyesine karar verilmesi doğru değildir.

3- Davalı vekilinin alacağın tahsiline yönelik hükme ilişkin temyiz itirazlarına gelince; davacı alacaklı tarafından 01.01.2006 tarihli aylık 400 TL kira bedelli sözlü kira sözleşmesine istinaden 2008 yılı Kasım ayından 2010 yılı Mart ayına kadar ödenmeyen kira bedellerinin tahsili istemi ile Beyşehir İcra Müdürlüğü´nün 2010/773 E. sayılı takip dosyası ile başlatılan icra takibinde, örnek 13 no´lu ödeme emrinin tebliği üzerine, davalı borçlu, taraflar arasındaki kira bedelinin 300 TL olduğunu ve kira borcunun olmadığını belirterek borca itiraz etmiştir.

Davacı alacaklı itirazın iptali davasında, davalı borçlunun, aylık kira bedeline ve borca itiraz ettiğini, bu nedenle kiracılık ilişkisinin kesinleştiğini, davalı borçlunun, kabul ettiği aylık 300 TL üzerinden de kira parasını ödemediğini belirterek, davalının kabul ettiği aylık 300 TL kira bedeli üzerinden olmak üzere 5100 TL alacak üzerinden itirazın iptaline ve icra inkar tazminatına karar verilmesini talep etmiştir. Davalının yokluğunda yapılan yargılama neticesinde; mahkemece dava "kısmen itirazın iptali istemine ilişkin olmasına rağmen", hüküm fıkrasında "itirazın iptaline karar verilen kısım belirtilmeksizin" itirazın iptaline ve takip alacağının %40´ı oranında icra inkar tazminatına karar verilmiştir.

HMK´nın 297/2. (HMUK 388) maddesi gereğince "hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir." Davacının talebi itiraza uğrayan takibe yönelik olarak, kısmen itirazın iptaline ilişkin olduğundan, kararda açıkça takip konusu alacağın hangi kısmı üzerinden itirazın iptaline karar verildiği ve hangi miktar üzerinden inkar tazminatına hükmedildiğinin gösterilmemesi usule aykırıdır. Ayrıca davalı, temyiz dilekçesinde, dava tarihinden sonra 25.10.2010 tarihinde 3000 TL, 01.10.2010 tarihinde ise 2000 TL davacı vekiline ödeme yapıldığını belirtilerek ödemeye ilişkin makbuz fotokopilerini temyiz dilekçesine eklemiştir. Mahkemece söz konusu ödemeler yargılama sırasında ileri sürülmediğinden değerlendirilmemiştir. Yargıtay HGK´nın 2011/13-29 Esas, 2011/56 Karar 09.02.2011 tarihli kararında da açıklandığı üzere, itiraz edilen borcun dava açıldığı aşamada ödenmeyip dava aşamasında ödenmesi davanın esasını da etkileyecektir. Ayrıca takip konusu alacak için borçlunun icra dairesi dışında yaptığı ödemeler, takip konusu alacaktan İcra Müdürlüğü´nce kendiliğinden mahsup edilemeyeceğinden; harici ödemelerin İcra Müdürlüğü´nce kabulü için, alacaklının muvafakati gerektiğinden; itirazın iptali davasında mahkemece kısmi ödemenin takip konusu alacakla ilgili olduğuna dair bir karar verilmesi gerektiği her türlü duraksamadan uzaktır. Bu itibarla, icra takibinden sonra borçlu tarafından ödeme yapılmış olması halinde mahkemece, borçla ilgisinin saptanması halinde söz konusu ödemeler düşülerek, bakiye alacak tutarı üzerinden karar verilmesi gerekir. Ödemeye ilişkin belgenin yargılama sırasında ileri sürülmeyerek temyiz aşamasında ileri sürülmesi de, borcu söndüren bir belge olduğundan, savunmanın genişletilmesi olarak değerlendirilemez. Mahkemece, davalı borçlu vekilinin temyiz aşamasında ibraz ettiği belgelerin de değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerek-tiğinden hükmün bu nedenle bozulmasına karar verilmiştir.

S o n u ç: Yukarıda 2. ve 3. bentte yazılı nedenlerle hükmün (BOZULMASINA), istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 09.04.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE, KAMULAŞTIRMASIZ EL ATMA, SORUMLU İDARE

YARGITAY 5. Hukuk Dairesi 2011/17065 E.N , 2012/4278 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili davasından dolayı yapılan yargılama sonunda: Davanın reddine dair verilen yukarıda gün ve sayıları yazılı hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davacı vekili yönünden verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla, dosyadaki belgeler okunup iş anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

- K A R A R -

Mahkemece uyulan bozma kararı gereğince inceleme ve işlem yapılarak karar verilmiş ise de; bozma gerekleri yerine getirilmemiştir. Şöyle ki;

30.06.2010 tarihinde yürürlüğe giren 5999 sayılı Yasa ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununa eklenen Geçici 6. maddeyle yapılan yasal düzenleme karşısında Kamulaştırma Kanununun 38. maddesindeki 20 yıllık hak düşürücü sürenin uygulanma olanağı kalmamıştır.

Açıklanan nedenle; 5999 sayılı Yasa uyarınca uzlaşma esas ise de; taraflar arasında uzlaşma olamayacağı anlaşıldığından, dava konusu taşınmaz imar planı içine alınıp, kanal üzerinden de yol geçirilmek suretiyle el atıldığı anlaşıldığından, mahkemece sorumlu idare belirlendikten ve davaya dahil edildikten sonra işin esasına girilerek hüküm kurulması gerekirken, yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi,

Doğru görülmemiştir.

Davacı vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan hükmün açıklanan nedenlerle H.U.M.K.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istenildiğinde ödeyene iadesine, temyize başvurma harcının Hazineye irad kaydedilmesine 08.03.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TARAFLARIN SULH OLMASI - AVUKATLIK ÜCRETİNİN ÖDENMESİNDE SORUMLULUK

YARGITAY 4. Hukuk Dairesi 2011/14888 E.N , 2012/361 K.N.

Özet

DAVACI AVUKATIN BAŞLATTIĞI İCRA TAKİBİ, DAVALILARIN ARALARINDA ANLAŞARAK SULH OLMALARI NEDENİ İLE TAKİPSİZ KALDIĞINDAN İCRA TAKİP DOSYASINDAKİ DAVACININ AVUKATLIK ÜCRETİNDEN HER İKİ DAVALI DA MÜTESELSİLEN SORUMLU İSE DE, TARAFLAR DAVACI AVUKATIN AÇTIĞI İTİRAZIN İPTALİ DAVASINDAN ÖNCE SULH OLUP ANLAŞTIKLARINDAN, DAVALI, DAVACININ DİĞER DAVALI MÜVEKKİLİ ADINA, ONUN ANLAŞMADAN KENDİSİNİ HABERDAR ETMEDEN YANLIŞ BİLGİLENDİRMESİ NEDENİ İLE AÇTIĞI İTİRAZIN İPTALİ DAVASINDAKİ VEKALET ÜCRETİ ALACAĞINDAN SORUMLU TUTULAMAZ.

İçtihat Metni

Davacı M.Zeki vekili tarafından, davalı Abdullah ve Dursun aleyhine 03.09.2008 gününde verilen dilekçe ile alacak istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kabulüne dair verilen 13.04.2010 günlü kararın Yargıtay´ca incelenmesi davalı Abdullah vekili tarafından süresi içinde istenilmekle, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2- Davalının temyiz itirazlarına gelince:

a) Dava, avukatlık ücreti alacağının ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece istem kabul edilmiş; karar, davalı Abdullah tarafından temyiz olunmuştur.

Davacı, davalı Dursun´un diğer davalı Abdullah´tan olan alacağının tahsili için başlattığı icra takibine borçlu olan davalının itiraz ettiğini, takibin durduğunu, bu arada davalıların aralarında borcun 75.000,00 TL olduğu yönünde anlaştıklarını ancak durumdan kendisini haberdar etmedikleri için itirazın iptali davası açtığını, açtığı davada davalı Abdullah´ın anlaşmaya ilişkin protokolü ibraz ettiğini, davanın bu nedenle sonuçsuz kaldığını savunarak Avukatlık Kanunu 165. madde uyarınca hak ettiği vekalet ücreti alacağından her iki davalının da sorumlu tutulmasını istemiştir.

Yerel mahkemece, davacının icra takibi ve itirazın iptali davası dosyalarından avukatlık ücreti alacağının istemden daha fazla olduğu hesaplanarak istem gibi davanın kabulüne, fazlaya ilişkin hakkın saklı tutulmasına karar verilmiştir.

Davacı avukatın, davalı müvekkili Dursun´un diğer davalıdan olan alacağının tahsili için icra takibine giriştiği, takibe itiraz üzerine itirazın iptali davası açtığı anlaşılmaktadır. Dosya arasında bulunan İstanbul Beşinci Asliye Ticaret Mahkemesi´nin 2007/698-2008/169 E-K sayılı dosyasında davacı avukatın müvekkili ile davalının alacağının 75.000 TL olduğu yönündeki anlaşması uyarınca asıl alacak yönünden davasından feragat ettiği, yargılama giderleri ve %40 icra inkar tazminatına yönelik istemlerinin ise kabulüne karar verilmesini istediği, mahkemece feragat nedeni ile davanın reddine, inkar tazminatı isteminin koşulları oluşmadığından reddine karar verilerek yargılama giderlerinin davacı üzerinde bırakılmasına karar verilmiş, dosya temyiz incelemesinden geçerek kesinleşmiştir.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu´nun 165. maddesi uyarınca, "…sulh veya her ne suretle olursa olsun taraflar arasında anlaşmayla sonuçlanan ve takipsiz bırakılan işlerde her iki taraf avukat ücretinin ödenmesi hususunda müteselsil borçlu…" sayılacaklardır.

Davacı avukatın başlattığı icra takibi davalıların aralarında anlaşarak sulh olmaları nedeni ile takipsiz kaldığından icra takip dosyasındaki davacının avukatlık ücretinden her iki davalı da müteselsilen sorumlu ise de, taraflar davacı avukatın açtığı itirazın iptali davasından önce sulh olup anlaştıklarından davalı Abdullah´ın, davacının diğer davalı müvekkili adına, onun anlaşmadan kendisini haberdar etmeden yanlış bilgilendirmesi nedeni ile açtığı itirazın iptali davasındaki vekalet ücreti alacağından sorumlu tutulmuş bulunması doğru değildir. Kaldı ki bu dava, davacının asıl alacak yönünden feragati nedeni ile reddedilmiş, yargılama giderleri ve inkar tazminatı yönünden ise istem esastan reddedilmiştir.

Şu durumda yanılgıya düşülerek davalı Abdullah´ın açılmasına neden olmadığı itirazın iptali davasına yönelik de davacı yararına vekalet ücreti hesaplanıp hüküm altına alınması doğru olmamıştır.

b- Yerel mahkemece, davacının icra takip dosyasındaki vekalet ücreti alacağı, takip başlatılan tutar üzerinden hesaplanmıştır. Oysaki gerçek alacağın davalılar arasındaki anlaşma ile 75.000,00 TL olduğu belirlenmiştir. Şu durumda, davalı Abdullah, icra takip dosyasından borçlu olduğunu alacaklının da kabul ederek sulh oldukları miktar olan 75.000,00 TL üzerinden hesaplanacak vekalet ücreti kadar diğer davalı ile müteselsilen sorumlu tutulması gerekirken tümünden sorumlu tutulmuş olması da doğru olmayıp, kararın bozulması gerekmiştir.

S o n u ç: Temyiz olunan kararın yukarıda (2/a-b) sayılı bentte gösterilen nedenlerle (BOZULMASINA), öteki temyiz itirazlarının (1) sayılı bentte gösterilen nedenle reddine ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 17.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

MÜTERAFİK KUSUR, HAKSIZ EYLEM NEDENİYLE TAZMİNAT- TAZMİNATIN TENKİSİ

YARGITAY 4. Hukuk Dairesi 2010/12407 E.N , 2012/439 K.N.

Özet

BEDELSİZ İTHAL TEBLİĞİ HÜKÜMLERİNE UYGUN SURETTE İKTİSAP EDİLMEYEN ARACIN, İDARECE EL KONULDUKTAN SONRA UYGUN ŞARTLARDA MUHAFAZA EDİLMEMESİ NEDENİYLE KULLANILAMAYACAK DERECEDE ZARAR GÖRMESİ NEDENİYLE TAZMİNAT TALEP EDİLEN OLAYDA; EL KOYMA İŞLEMİNE KENDİ KUSURU İLE SEBEP OLAN DAVACININ, ZARARIN MEYDANA GELMESİNDE MÜTERAFİK KUSURU BULUNMAKTADIR. TESPİT EDİLEN ZARAR MİKTARINDAN HAKKANİYET ÖLÇÜSÜNDE İNDİRİM YAPILMALIDIR.

İçtihat Metni

Davacı Mehmet vekili tarafından, davalı Başbakanlık Gümrük Müsteşarlığı aleyhine 29.08.2007 gününde verilen dilekçe ile tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kabulüne dair verilen 12.05.2009 günlü kararın Yargıtay´ca incelenmesi davalı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2- Davalının diğer temyiz itirazına gelince:

Dava, haksız surette el konulan aracın bedeli ile manevi tazminat talebinden ibarettir. Mahkemece araç bedeli davasının kabulüne, manevi tazminat davasının reddine karar verilmiş, hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Dosya arasında mevcut bilgi ve belgelerden, Bedelsiz İthal Tebliği´nden yararlanmak isteyen davacının 25.12.2000 tarihinde yurt dışından getirdiği araca, ruhsatının sahte olduğu ve Tebliğ hükümlerine uygun surette iktisap edilmediği gerekçeleri ile el konulduğu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı´nca aracın ruhsatının sahte olduğunun ve Tebliğ hükümlerine uygun surette iktisap edilmediğinin tespit edildiği, ancak sahtecilik suçunun unsurlarının oluşmadığı ve olayın zamanaşımına uğradığı gerekçesi ile takipsizlik kararı verildiği, uzun süre gümrük ardiyesinde bekletilen aracın kullanılamaz duruma geldiği, mahkemece el koyma işleminde davacının kusurlu olduğunun kabul edildiği, CİF değeri üzerinden davanın kabulüne karar verildiği anlaşılmıştır.

Somut olayda davacı, idarenin araca el koyma işlemine kendi kusuru ile sebebiyet vermiş, davalı idare ise el koyduğu aracı uygun şartlarda muhafaza etmemiş, araç kullanılamayacak derecede zarar görmüştür. Şu durumda zararın meydana gelmesinde davacının müterafik kusurlu olduğu gözetilip tespit edilen zarar miktarında hakkaniyet ölçüsünde indirim yapılması gerekir iken mahkemece, aracın tespit edilen CİF değerinin tamamının kabulüne karar verilmesi doğru bulunmamış, kararın açıklanan bu sebeple davalı yararına bozulması gerekmiştir.

S o n u ç: Temyiz edilen kararın yukarıda (2) nolu bentte gösterilen nedenlerle davalı yararına (BOZULMASINA), davalının diğer temyiz itirazlarının (1) nolu bentte gösterilen nedenlerle reddine, 18.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ÇOCUKLA BABASI ARASINDA SOYBAĞININ KURULMAMIŞ OLMASI- İŞTİRAK NAFAKASI

YARGITAY 3. Hukuk Dairesi 2011/17467 E.N , 2012/690 K.N.

Özet

EVLİLİK HARİCİNDE DOĞAN ÇOCUK İÇİN BABANIN NAFAKAYLA YÜKÜMLÜ TUTULABİLMESİ ANCAK, ÇOCUKLA BABASI ARASINDA SOYBAĞININ TANIMA, ANA İLE EVLİLİK VEYA HAKİM HÜKMÜYLE KURULMASI HALİNDE MÜMKÜNDÜR. ÇOCUKLA BABASI ARASINDA SOYBAĞI TESİS EDİLMEDEN ÇOCUKLA İLGİLİ NAFAKAYA HÜKMEDİLMESİ İSABETLİ DEĞİLDİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen nafaka davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği düşünüldü.

Davada, davalı ile boşanma sırasında 1999 yılında bağlanan 15,00 TL yoksulluk nafakasının 200,00 TL´ye ve 5,00 TL iştirak nafakasının ise 150,00 TL´ye yükseltilmesi ile davalı ile tekrar birarada yaşadıkları dönemde 2004 yılında doğan Irmak için ise 150,00 TL iştirak nafakasının tahsili istenilmiştir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile yoksulluk nafakası 150,00 TL ve iştirak nafakaları Sinan için 100,00 TL ve Irmak için 80,00 TL olarak belirlenmiştir.

Dosyadaki bilgi ve belgelere göre, davacı ile davalı 1999 yılında boşanmışlar, küçük Irmak, boşanmadan çok sonra 29.07.2004 tarihinde dünyaya gelmiştir. Bu durumda çocuk evlilik haricinde doğmuştur. Evlilik haricinde doğan çocuk için babanın nafakayla yükümlü tutulabilmesi için, çocukla babası arasında soybağının kurulmuş olması zorunludur. Baba ile soybağı ise, tanıma, ana ile evlilik ve hakim hükmüyle kurulur (TMK m. 282/2). Dosyaya alınan nüfus kaydında, küçük Irmak´ın annesinin hanesinde "evlilik dışı doğum"a istinaden kayıtlı olduğu, davacının halen boşanmış dul olarak kayıtlı olduğu, davalı ile bu çocuk arasında, kanunda gösterilen usullerden biriyle bir soybağı tesis edilmediği görülmektedir. Bu durumda, soybağının hüküm ve sonucu olan bakım yükümlülüğü davalı için ger-çekleşmemiştir. Öyleyse bu çocukla ilgili ananın nafaka isteğinin reddi gerekirken, bu husus dikkate alınmadan hüküm tesisi doğru bulunmamıştır.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK´nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA) ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 16.01.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

HAKSIZ KULLANIM, ECRİMİSİL

YARGITAY 3. Hukuk Dairesi 2011/17672 E.N , 2011/19576 K.N.

Özet

ECRİMİSİL, KÖTÜ NİYETLİ ŞAGİLİN ÖDEMEKLE SORUMLU BULUNDUĞU TAZMİNATTIR. HAKSIZ FİİL BENZERİ OLAN ECRİMİSİL DAVALARINDA ECRİMİSİLE HÜKMEDİLEBİLMESİ İÇİN ÖNCELİKLE DAVACININ; TAŞINMAZIN HAKSIZ OLARAK KULLANILDIĞINI İSPAT ETMESİ GEREKMEKTEDİR. DAVALININ, TAŞINMAZDA TAPU TAHSİS BELGESİ KAPSAMI DIŞINDA KALAN BİR ALANI BAHÇE OLARAK İŞGAL ETTİĞİ DAVACI İDARE TARAFINDAN İSPAT EDİLEMEDİĞİ GİBİ DAVALI TANIKLARI DA BAHÇE OLAN BU ALANIN DAVA DIŞI BİR KİŞİ TARAFINDAN KULLANILDIĞINI İFADE ETTİKLERİNDEN, BU KISIM İÇİN DAVANIN REDDİ İLE, DAVALININ TAŞINMAZI İŞGAL ETTİĞİ KISIM İLE İLGİLİ ECRİMİSİL HESABI YAPTIRILMASI GEREKİR.

İçtihat Metni

Davacı İstanbul Vakıflar İkinci Bölge Müdürlüğü ile davalı İbrahim aralarındaki ecrimisil davasına dair (Üsküdar Üçüncü Asliye Hukuk Mahkemesi)´nden verilen 16.12.2010 günlü ve 2009/240 E.-2011/324 K. sayılı hükmün bozulması hakkında Dairece verilen 07.06.2011 günlü ve 2011/5051 E.-2011/9726 K. sayılı ilama karşı davalı tarafından kararın düzeltilmesi istenilmiştir.

Düzeltme isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği düşünüldü:

Davacı vekili, müvekkili idarenin paydaşı bulunduğu taşınmazın 430 m2´lik bölümünün davalı tarafından işgal edildiğini ileri sürerek; 01.02.2007-31.08.2009 tarihleri arasındaki dönem için 14.045 TL ecrimisilin işgal tarihinden işleyecek faizi ile birlikte tahsilini talep etmiştir.

Davalı, taşınmazı tapu tahsis belgesine istinaden kullandıklarını, bu nedenle daha önceki dönemlere ilişkin olarak açılan davaların reddedildiğini, ayrıca 2009 yılında taşınmazda paydaş konumuna geldiklerini savunarak; davanın reddini talep etmiştir.

Mahkemece; davalının, taşınmazda kendi payına düşen kısımda inşa edilen binayı kullandığı, bunun dışında bahçe olarak kullanmakta olduğu bir yer bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine ilişkin kararı, Dairemizce; davalının 09.04.2009 tarihinde satın almak suretiyle taşınmazda paydaş konumuna geldiği, bu tarihten önceki işgalin; önceki davada da tespit edilmiş olduğu üzere haksız olduğu, bu nedenle 01.02.2007-09.04.2009 tarihleri arasındaki süreyle ilgili ecrimisil hesabı yaptırılıp, hüküm altına alınması gerektiği belirtilerek bozulmuştur.

Ecrimisil, kötü niyetli şagilin ödemekle sorumlu bulunduğu tazminattır. Haksız fiil benzeri olan ecrimisil davalarında ecrimisile hükmedilebilmesi için, öncelikle davacının taşınmazın haksız olarak kullanıldığını ispat etmesi gerekmektedir.

Dosyadaki mevcut belgelerden; davalı tarafça sunulan tapu tahsis belgesinin, dava konusu taşınmazın 277 m2´lik kısmına ilişkin olarak davacı idare tarafından verildiği, bu davadan önce 01.02.2002-31.01.2007 tarihleri arasındaki süre için açılan ecrimisil davasının yargılaması sırasında 01.06.2007 tarihinde yapılan keşif ile davalının tapu tahsis belgesi kapsamı dışında kalan 158,09 m2´lik kısmı bahçe olarak işgal ettiğinin tespit edildiği, anılan tapu tahsis belgesinin ise 09.04.2009 tarihinde mülkiyet belgesine çevrilerek, davalının paylı mülkiyete tabi taşınmazda paydaş konumuna geldiği anlaşılmaktadır.

Somut olayda ise; davalının, 01.06.2007 tarihinden sonra taşınmazda tapu tahsis belgesi kapsamı dışında kalan bir alanı bahçe olarak işgal ettiği davacı idare tarafından ispat edilemediği gibi, mahkemece dinlenilen davalı tanıkları da bahçe olan bu alanın dava dışı Sebahat tarafından kullanıldığını ifade etmişlerdir.

Şu durumda; taşınmazın 158,09 m2´lik kısmının, 01.02.2007-01.06.2007 tarihleri arasındaki dönemde davalı tarafça işgal edilmesi nedeniyle ecrimisil hesabı yaptırılıp hüküm altına alınması gerekmektedir.

Hal böyle olunca; Dairemizce ilk hükme ilişkin temyiz incelemesinde bu hususların zuhulen gözden kaçırıldığı anlaşılmakla, davalının karar düzeltme talebinin kabulü ile Dairemizin 07.06.2011 günlü ve 2011/5051 E.-9726 K. sayılı bozma kararının kaldırılarak mahkeme kararının açıklanan bu gerekçe ile (BOZULMASINA), peşin alınan karar düzeltme harcının istek halinde davalı tarafa iadesine, 05.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

NAFAKA:TEDBİR NAFAKASI, KUSURLU EŞ, BOŞANMA

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2012/4470 E.N , 2012/7616 K.N.

Özet

BOŞANMA VEYA AYRILIK DAVASI AÇILINCA HAKİM, DAVANIN DEVAMI SÜRESİNCE GEREKLİ OLAN, ÖZELLİKLE EŞLERİN BARINMASINA, GEÇİMİNE, MALLARININ YÖNETİMİNE VE ÇOCUKLARIN BAKIM VE KORUNMASINA İLİŞKİN GEÇİCİ ÖNLEMLERİ BU HUSUSTA BİR İSTEĞİN BULUNUP BULUNMADIĞINA BAKMAKSIZIN RE´SEN ALMAK ZORUNDADIR. DAVA SÜRESİNCE GEÇERLİ OLACAK OLAN BU TEDBİRLERİN ALINMASI, TARAFLARIN "KUSURSUZ" OLMALARI ŞARTINA BAĞLANMAMIŞ, YASADA ÖNLEM İÇİN "KUSUR" UNSURUNA YER VERİLMEMİŞTİR. TARAFLARIN KUSUR DURUMU HİÇBİR ŞEKİLDE TEDBİR NAFAKASI TAKDİRİNE ETKİLİ BİR UNSUR DEĞİLDİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm tedbir nafakası yönünden temyiz edilmekle, evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:

Davacı, boşanma davasıyla birlikte tedbir nafakası talep etmiş, mahkemece; "müşterek yaşamdan davacının kaçındığı, haklı bir sebep bulunmadığı halde evi terk ettiği, bu sebeple tedbir nafakası talebinin yerinde görülmediği" gerekçesiyle bu isteği reddedilmiştir.

Türk Medeni Kanunu´nun 169. maddesi gereğince; boşanma veya ayrılık davası açılınca hakim, davanın devamı süresince gerekli olan, özellikle eşlerin barınmasına, geçimine, mallarının yönetimine ve çocukların bakım ve korunmasına ilişkin geçici önlemleri bu hususta bir isteğin bulunup bu-lunmadığına bakmaksızın re´sen almak zorundadır. Dava süresince geçerli olacak olan bu tedbirlerin alınması, tarafların "kusursuz" olmaları şartına bağlanmamış, Yasada, önlem için "kusur" unsuruna yer verilmemiştir. Başka bir ifade ile tarafların kusur durumu hiçbir şekilde tedbir nafakası takdirine etkili bir unsur değildir (HGK´nın 02.11.2011 tarihli 2011/2-533 esas, 2011/670 karar sayılı kararı). Lehine önlem alınacak olan taraf kusurlu olsa dahi, önlemi gerektirici sebebin varlığı halinde kanunda belirtilen geçici nitelikteki önlemlerin alınması gerekir. Öyleyse, ev hanımı olup, herhangi bir geliri ve malvarlığı bulunmayan davacı yararına dava tarihinden geçerli olmak üzere boşanma davasının reddine ilişkin kararın kesinleşmesine kadar uygun miktarda tedbir nafakası takdir edilmesi gerekirken "kusurlu" olduğu gerekçesiyle bu isteğin reddi doğru bulunmamıştır.

S o n u ç: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 29.03.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TASARRUF YETKİSİNİN SINIRLANDIRILMASI, BOŞANMA DAVASI

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2011/2293 E.N , 2012/9437 K.N.

Özet

TÜRK MEDENİ KANUNU´NUN 199. MADDESİNE GÖRE, AİLENİN EKONOMİK VARLIĞININ KORUNMASI VEYA EVLİLİK BİRLİĞİNDEN DOĞAN MALİ YÜKÜMLÜLÜĞÜN YERİNE GETİRİLMESİ GEREKTİĞİ ÖLÇÜDE, EŞLERDEN BİRİNİN İSTEMİ ÜZERİNE HAKİM BELİRLEYECEĞİ MAL VARLIĞI DEĞERLERİYLE İLGİLİ TASARRUFLARIN ANCAK ONUN RIZASIYLA YAPILABİLECEĞİNE KARAR VEREBİLİR. HER İKİ HALDE DE YASA, SINIRLANDIRMANIN ÖLÇÜLÜ OLMASINI ARAMIŞTIR. ÖLÇÜLÜLÜK, SINIRLANDIRMA İLE ULAŞILMAK İSTENEN AMAÇ BAKIMINDAN SINIRLANDIRMANIN GEREKLİ VE ORANTILI OLMASINI GEREKLİ KILAR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:

Türk Medeni Kanunu´nun 199. maddesine göre, ailenin ekonomik varlığının korunması veya evlilik birliğinden doğan mali yükümlülüğün yerine getirilmesi gerektiği ölçüde, eşlerden birinin istemi üzerine hakim belirleyeceği mal varlığı değerleriyle ilgili tasarrufların ancak onun rızasıyla yapılabileceğine karar verebilir. Bu düzenleme ile yasa, tasarruf yetkisinin sınırlandırılmasına iki halde gidilebileceğini öngörmüştür. Bunlardan birincisi sınırlandırmayı ailenin ekonomik varlığının korunması gerekli kılmalı, ikincisi ise evlilik birliğinden doğan mali bir yükümlülüğün yerine getirilmesinin bunu gerektirmesidir. Her iki halde de yasa, sınırlandırmanın ölçülü olmasını aramıştır. Ölçülülük, sınırlandırma ile ulaşılmak istenen amaç bakımından sınırlandırmanın gerekli ve orantılı olmasını gerekli kılar. Olayda tarafların uzun süreden beri fiilen ayrı yaşadıkları davalı kocanın mal varlığının bir kısmını elden çıkarma yönünde girişimlerde bulunduğu toplanan delillerden anlaşıldığına göre, davalının tasarruf yetkisinin sınırlandırılmasında gereklilik bulunduğu gerçekleşmiştir. Ne var ki sınırlandırma ölçülü olmalıdır. Mahkemece davalıya ait dört parça taşınmaz ile araç üzerindeki tasarrufun sınırlandırılmasına karar verilmiştir. Bu mal varlığı değerlerinden 590 parsel numaralı olanı "bahçeli kargir üç katlı altı daireden" müteşekkil apartman olup, diğerleri ise Hendek´te "tarla" vasfında gayrimenkullerdir. Taşınmazların sayı ve nitelikleri dikkate alındığında sınırlandırma ile ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olanın üstünde ve ölçüsüz olduğu görülmektedir. Bu

husus dikkate alınarak ölçülülük ilkesine uygun sınırlandırma yapılması gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.

S o n u ç: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 12.04.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ECRİMİSİL, EL ATMANIN ÖNLENMESİ

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2009/12512 E.N , 2010/2978 K.N.

İçtihat Metni

Dava, paydaşlar arasında elatmanın önlenmesi ve ecrimisil isteğine ilişkin olup, çekişme konusu taşınmazların davalılar tarafından kullanıldığı, davacılar yönünden çekişmeli taşınmazlarda intifadan men olgusunun gerçekleştiği parsel bazında taraflar arasında belirlenen kullanım tarzının TMK´nun 688. ve müteakip maddelerinde öngörülen paylı mülkiyet hükümlerine uygun düşmeyeceği belirlenmek ve bu olgular gözetilmek suretiyle davacıların payı oranında elatmanın önlenmesine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Bu yöne değinen davalıların temyiz itirazları yerinde değilidir. Reddine.

Ancak, taşınmazlar paylı mülkiyet hükümlerine tabi ve taraflar paydaş olup, 20 yıla yakın bir süredir taşınmazları davalılar kullanmaktadırlar. Oysa davacılar bu kullanım tarzına karşı çıkmamışlar davalı tarafa bir ihtar veya uyarı yapmamışlardır. Buna göre taraflar arasında Borçlar Kanunu´nun 299. maddesi hükmü uyarınca ariyet sözleşmesinin yapıldığı ve süresiz olan bu zımni sözleşmeyi davacıların; aynı yasanın 304. maddesi hükmü gereğince dava açmakla feshettiklerini kabul etmek gerekir. Buna göre de davalıların haksız işgalci (fuzuli şagil) olduklarını söyleyebilme olanağı yoktur.

Öyle ise, fuzuli şağil´in arsa maliki veya paydaşına taşınmazı kullanmasından dolayı ödemekle mükellef olduğu haksız işgal tazminatı niteliğindeki ecrimisilden davalı tarafın sorumlu tutulamayacağı tartışmasızdır.

Hal böyle olunca; ecrimisil isteği bakımından davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere kabulü isabetsizdir.

Davalıların, bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 24.12.2009 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 750.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, 16.3.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

TAPU İPTALİ VE TESCİL, TENKİS

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2009/12612 E.N , 2010/3260 K.N.

İçtihat Metni

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil olmazsa, tenkis isteğine ilişkindir.

 

Mahkemece, ölünceye kadar bakım akdinin iptaline karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; tarafların miras bırakanı E...nin maliki olduğu 679 ada 54 nolu parseli ölünceye kadar bakma akdiyle oğlu davalı İ... H...´e temlik ettiği anlaşılmaktadır.

Davacı, miras bırakanın yapmış olduğu bu temlikin mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürerek, tapu iptal ve tescil isteğinde bulunmuş olup, Mahkemece akdin iptaline karar verilmiştir.

Miras bırakanın Borçlar Kanunu´nun 511. ve takip eden maddelerinde öngörülen ölünceye kadar bakım akdiyle taşınmazı davalıya temlik ettiği ancak buna bağlı olarak infaz yapılarak bir sicil kaydının oluşmadığı halen taşınmaz kaydının miras bırakan üzerinde olduğu kayden sabittir.

Davada sözleşmenin iptali istenilmemiş, sanki oluşan bir sicil kaydı varmış gibi tapusunun iptali ile tescil talebinde bulunulmuştur.

Öyle ise, sözleşme henüz sicile yansımadığına özellikle 1.4.1974 tarih ½ Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının somut olaya uygulama yeri bulunmadığına göre, tapu iptal ve tescil istemli davanın dinlenilmesine yasal olanak bulunmadığı gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken HUMK´nun 74.maddesi hükmü göz ardı edilerek istek dışına çıkılmak suretiyle ölünceye kadar bakım akdinin iptaline karar verilmiş olması isabetsizdir.

Davalının, temyiz itirazları bu yön itibarıyla yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.´nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 24.12.2009 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 750.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, 23.3.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

VEKALETNAMEDE ÖZEL YETKİ, İTİRAZIN İPTALİ, ISLAH

YARGITAY 23. Hukuk Dairesi 2011/2037 E.N , 2012/954 K.N.

Özet

DAVACI VEKİLİNİN İTİRAZIN İPTALİ OLARAK AÇTIĞI DAVASINI, ALACAK DAVASINA ÇEVİRMESİ, DAVANIN TAMAMEN ISLAHI NİTELİĞİNDE OLUP, BUNUN İÇİN VEKİLE ÖZEL YETKİ VERİLMEDİĞİNDEN, ISLAH YETKİSİ BULUNMAYAN VEKİLCE VERİLEN ISLAH DİLEKÇESİ ÜZERİNE EKSİKLİK GİDERİLMEDEN, DAVANIN ALACAK DAVASINA DÖNÜŞTÜĞÜ KABUL EDİLEREK, ALACAK DAVASI YÖNÜNDEN HÜKÜM KURULMASI İSABETLİ DEĞİLDİR.

GEÇERLİ OLARAK YAPILAN TAM ISLAH İŞLEMİ ÜZERİNE, YENİ BİR DAVA AÇILMAMIŞ SAYILACAK, TAMAMEN ISLAH EDİLEN DAVA İLK AÇILAN DAVANIN DEVAMI NİTELİĞİNDE OLDUĞUNDAN, ISLAHIN ETKİSİ DAVA TARİHİ İTİBARİYLE SONUÇ DOĞURACAKTIR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı vekili, müvekkilinin davalı kooperatif üyesi iken ekonomik nedenlerle 18.04.2009 tarihinde kooperatif üyeliğinden istifa ettiğini, 15.400,00 TL aidat bedelinin ödenmesi için kooperatife noter kanalıyla ihtar çektiğini ancak, ödeme yapılmadığını, toplam 15.703,78 TL üzerinden başlatılan icra takibine de itiraz edildiğini, itirazın tamamen kötüniyetle yapıldığını ileri sürerek, itirazın iptali ile %40 icra inkar tazminatının tahsilini talep ve dava etmiş, davacı davasını ıslah ederek, davalıdan 15.400,00 TL alacaklı olduğunun hüküm altına alınmasını, bu alacağa bilançonun kesinleşmesini takip eden bir aydan sonra yasal faiz ödenmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacının davasını değiştirmesine ve genişletmesine muvafakat etmediklerini, bir alacak var ise de dava tarihi itibariyle muaccel olmadığını, davacı vekilinin ıslah yetkisinin bulunmadığını, yapılan ıslahın hüküm doğurmayacağını savunarak, itirazın iptali davasının reddi ile müvekkili lehine %40 tazminata karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve tüm dosya kapsamına göre, davacının davalı kooperatif üyesi olduğu, toplam 15.400,00 TL aidat ödediği, 18.04.2009 tarihinde kooperatiften ayrıldığı, 2009 yılına ait genel kurulun yapıldığı 21.04.2010 tarihinden itibaren bir ayın sonunda 22.05.2010 tarihinde aidatların davacıya iade edilmesi gerekirken iade edilmediği, bu tarih itibariyle davalının temerrüde düştüğü, dava başlangıçta itirazın iptali davası olarak açılsa da 25.02.2011 tarihinde ıslah edilerek alacak istemine dönüştüğü, davaların çözümünde 3 temel ilke olan basitlik, çabukluk ve ucuzluk ilkeleri nazara alındığında ihtilafın çözümünün alacak olarak yürütülmesi gerektiği gerekçesiyle, davanın kabulü ile, ıslah nazara alınarak 15.400,00 TL´nin 22.05.2010 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

1- Dava, çıkma payı alacağı nedeniyle başlatılan takibe yapılan itirazın iptali olarak açıldıktan sonra, davacı vekili mahkemeye verdiği 25.02.2011 havale tarihli dilekçeyle davayı alacak davası olarak ıslah ettiğini bildirmiştir. Mahkemece, davanın ıslahla alacak davasına dönüştüğü kabul edilerek davanın kabulü yönünde hüküm kurulmuştur.

Davacı vekilinin itirazın iptali olarak açtığı davasını, alacak davasına çevirmesi, davanın tamamen ıslahı niteliğindedir. Gerek doktrinde (Bkz. Prof. Dr. Baki Kuru, "Hukuk Muhakemeleri Usulü" 6. Baskı, Cilt: IV, sh. 3984), gerekse Yargıtay içtihatlarında (Y.11.HD. 17.04.2008, 2007/3451 Esas, 2008/5198 Karar) davanın tamamen ıslahı için vekaletnamede vekile bu konuda özel yetki verilmiş olması gerekmektedir. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´nun 74. maddesinde de davanın tamamen ıslahı için vekaletnamede özel yetkinin bulunması gerektiği hüküm altına alınmıştır. Somut olayda ise, davacı vekilinin vekaletnamesinde davanın tamamen ıslah yetkisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Mahkemece, ıslah yetkisi bulunmayan vekilce verilen ıslah dilekçesi üzerine eksiklik gi-derilmemiş olup, davanın alacak davasına dönüştüğü kabul edilerek, alacak davası yönünden hüküm kurması doğru bulunmamıştır.

Kabule göre de, HUMK´nın 87. maddesi hükmünce, davanın tamamen ıslah durumunda, dava dilekçesinden itibaren bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasını gerektirir. Geçerli olarak yapılan tam ıslah işlemi üzerine, yeni bir dava açılmamış sayılacak, tamamen ıslah edilen dava ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan bunun doğal sonucu olarak ıslahın etkisi dava tarihi itibariyle sonuç doğuracaktır. Davanın tamamen ıslahında ıslah olunan dava, ilk dava gününde açılmış sayılacaktır (Bkz. Prof. Dr. Baki Kuru, "Hukuk Muhakemeleri Usulü" 6. Baskı, Cilt: 4, sh. 3998 vd.). Dava çıkma payına ilişkin olup, Kooperatifler Kanunu´nun 17. ve anasözleşmenin 15. maddesi uyarınca davacının alacağı en erken, istifa ettiği 2009 yılı bilançosunun kabul edildiği 21.04.2010 tarihinden bir ay sonrası olan 22.05.2010 tarihi itibariyle muaccel olmuştur. Bu durumda, 15.04.2010 tarihinde açılan dava erken olup, davanın bu nedenle reddi gerekirken, alacağın muaccel olduğu gerekçesiyle, davanın kabulü doğru görülmemiştir.

2- Bozma neden ve şekline göre, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.

S o n u ç: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün, davalı yararına (BOZULMASINA), (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin harcın istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 13.02.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

ORTAKLIKTAN ÇIKARILMA KARARININ İPTALİ- KOOPERATİF YÖNETİM KURULU KARARI - KOOPERATİF ORTAKLIĞININ TESPİTİ - HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE

YARGITAY 23. Hukuk Dairesi 2011/3130 E.N , 2012/556 K.N.

Özet

DAVALI, OYALAMAYA YÖNELİK HİLELİ HAREKETLERİ İLE DAVACIYI, ZAMANINDA DAVA AÇMAKTAN ALIKOYMUŞ İSE, BU DURUM OBJEKTİF İYİNİYET KURALLARI İLE BAĞDAŞMAZ VE HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN GEÇİRİLDİĞİ SAVUNMASINDA BULUNULAMAZ.

DAVACI, İHRAÇ KARARININ İPTALİ İLE KOOPERATİF ORTAKLIĞININ TESPİTİNİ İSTEDİĞİNDEN, İHRAÇ KARARINDAN SONRAKİ TÜM GENEL KURUL TUTANAKLARI GETİRTİLEREK KONUSUNDA UZMAN BİR BİLİRKİŞİ ARACILIĞIYLA DAVACININ GENEL KURULLARA ÇAĞRILIP ÇAĞRILMADIĞI, HAZİRUN CETVELLERİNDE ADININ OLUP OLMADIĞI, DAVACININ DELİL LİSTESİNDE BİLDİRDİĞİ ÖDEME BELGELERİ, KOOPERATİFİN DEFTER VE KAYITLARI, ÖDEMELERİN İADE EDİLİP EDİLMEDİĞİ İNCELENEREK, RAPOR ALINDIKTAN SONRA DAVALI KOOPERATİFİN YAPILAN ÖDEMELERİ HESABINA ALIP İHRAÇ KARARI KESİNLEŞMİŞ İSE KESİNLEŞMESİNDEN SONRA DAVACIYI ORTAK OLARAK BENİMSEYİP BENİMSEMEDİĞİ HUSUSLARI ÜZERİNDE DURULUP KARAR VERİLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki çıkarma kararının iptali ve kooperatif üyeliğinin tespiti davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı vekilince duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine temyiz dilekçesinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı vekili, davalı kooperatif üyesi olan müvekkilinin yönetim kurulu kararı ile ihraç edildiğini, ihtarnamelerin usulsüz tebliğ edildiğini, ihraç kararını öğrendikten sonra kooperatif yöneticileriyle yaptığı görüşmelerde birikmiş aidat borcunu ödemesi halinde üyeliğinin devam edeceği ve bu konuda gerekli kararın alınacağının söylenmesi üzerine kooperatife ödemede bulunduğunu ancak çıkarma kararının geri alınmadığını, kooperatifin objektif iyiniyet kurallarına aykırı olarak hile kullanarak müvekkilinin süresi içinde dava açmasına engel olduğunu ileri sürerek, ihraç kararının iptali ile kooperatif ortaklığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, ihtarnamelerin ve ihraç kararlarının usulüne uygun tebliğ edildiğini, üç aylık süre içinde dava açılmaması nedeniyle ihraç kararının kesinleştiğini, kooperatif yöneticileriyle görüşme yaptığına ilişkin iddianın soyut olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve dosya kapsamına göre, çıkarma kararının usulüne uygun olarak tebliğ edildiği, üç aylık hak düşürücü süre içinde dava açılmadığı, davacının ihraç kararından sonra yaptığı ödemelerin kooperatif tarafından üyeliğinin yeniden benimsenmesi anlamına gelmediği ve bu hususun ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

Dava, davalı kooperatif yönetim kurulunca verilen, davacının ortaklıktan çıkarılmasıyla ilgili ihraç kararının iptali ve kooperatif ortaklığının tespiti istemine ilişkindir.

Davalı kooperatif dava açma süresinin geçtiğini savunmuş ve mahkemece dava bu nedenle reddedilmiştir. Ancak davacı vekili, davalı kooperatif yöneticilerinin oyalama ve iğfali sonucu müvekkilinin üç aylık hak düşürücü süreyi geçirdiğini ileri sürerek, bu iddiasını kanıtlamak için tanık ismi bildirilmiştir. Mahkemece davacının oyalama iddiası hakkındaki delilleri toplanmamış ve kararda bu husus değerlendirilmemiştir.

Her ne kadar davanın süresinde açılmadığı davacının da kabulünde ise de, 09.03.1955 gün ve 22/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı´nda belirtildiği gibi davalı, davacıyı oyalamaya yönelik hileli hareketleri ile zamanında dava açmaktan alıkoymuş ise, bu durum objektif iyiniyet kuralları ile bağdaşmaz ve hak düşürücü sürenin geçirildiği savunmasında bulunulamaz.

Bu durum karşısında mahkemece, davacının oyalama iddiası hakkındaki tanık dahil tüm delilleri toplanıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir.

Diğer yandan davacı, ihraç kararının iptali ile kooperatif ortaklığının tespitini istediğine göre, ihraç kararından sonraki tüm genel kurul tutanakları getirtilerek konusunda uzman bir bilirkişi aracılığıyla davacının genel kurullara çağrılıp çağrılmadığı, hazirun cetvellerinde adının olup olmadığı, 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu´nun 16/son maddesi gözönüne alınarak davacının delil listesinde bildirdiği ödeme belgeleri, kooperatifin defter ve kayıtları, ödemelerin iade edilip edilmediği incelenerek, rapor alındıktan sonra davalı kooperatifin yapılan ödemeleri hesabına alıp ihraç kararı kesinleşmiş ise kesinleşmesinden sonra davacıyı ortak olarak benimseyip benimsemediği hususları üzerinde durulup karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulmasında isabet görülmemiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, kararın davacı yararına (BOZULMASINA), peşin harcın istek halinde iadesine, 31.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

VİZELİ GEÇİCİ İŞÇİ, İŞE İADE, FESHİN GEÇERSİZLİĞİ

YARGITAY 22. Hukuk Dairesi 2011/8784 E.N , 2012/1776 K.N.

Özet

DAVACININ DAİMİ İŞÇİ Mİ YOKSA GEÇİCİ İŞÇİ Mİ OLDUĞU SAPTANMALI, GEÇİCİ İŞÇİ OLDUĞUNUN ANLAŞILMASI HALİNDE GEÇİCİ İŞÇİLERLE BAĞITLANAN İŞ SÖZLEŞMESİNİN GEÇERLİ OLABİLMESİ İÇİN VİZE ALINIP ALINMADIĞI ARAŞTIRILMALIDIR.

DAVACI, DAVALI BELEDİYEDE VİZELİ GEÇİCİ İŞÇİ STATÜSÜNDE OLUP, 5620 SAYILI KANUN´LA YAPILAN DÜZENLEME İLE BELEDİYELERDE VİZELİ GEÇİCİ İŞÇİLERİN ANCAK BEŞ AY YİRMİ DOKUZ GÜN SÜRE İLE ÇALIŞTIRILABİLECEĞİ ÖNGÖRÜLDÜĞÜNDEN DAVACININ İŞE VİZELİ GEÇİCİ İŞÇİ STATÜSÜNDE İADESİNE KARAR VERİLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacı vekili, davacının belediye emrinde 03.08.2008 tarihinde çalışmaya başladığını, işverence 01.04.2009 tarih ve 377 sayılı yazı ile ekonomik sebepler gösterilerek 02.04.2009 tarihi itibari ile feshedilen iş sözleşmesinin geçerli neden olmadan feshedildiğini ileri sürerek feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine karar verilmesini, işe başlatılmama halinde ödenmesi gereken tazminat ile boşta geçen süre ücret ve diğer haklarının belirlenmesini istemiştir.

Davalı vekili, davacının 03.08.2008 tarihinden itibaren geçici işçi olarak çalıştırılmak üzere işe alındığını, davacının iş sözleşmesine 31.12.2008 tarihinde son verildiğini, 30.12.2008 tarihli encümen kararı ile 01.01.2009 tarihinde tekrar geçici işçi olarak işbaşı yaptırıldığını, belediyenin gelirinin personel giderlerini karşılamaya yetmediğini, davacının ise geçici işçi olarak belirli süreli sözleşme ile çalıştırıldığını, iş sözleşmesinin çalıştığı zabıta amirliğinde işçi ihtiyacının bulunmadığı ve bu serviste işçi statüsünde personel çalıştırılmasının mahsurlu olduğu gerekçesiyle feshedildiğini, feshin geçerli sebebe dayandığını ileri sürerek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, davaya konu fesih ihbarında fesih gerekçesi olarak sadece ekonomik gerekçeye yer verildiği, aynı zamanda davacının sırf geçici işçi olarak çalışmış olmasının iş sözleşmesini belirli süreli hale getirmeyeceği, belediye bünyesinde yapılan işlerin nitelikleri gereği süreklilik arzetmesi nedeniyle yapılan işlerin belirli süreli olduğunun kabulüne ilişkin kanuni bir dayanak bulunmadığı, kaldı ki davacının geçici işçi olarak çalıştığı kabul edilse dahi geçici işçilerin işe iade davası açmaları önünde kanuni bir engel bulunmadığı, davacının iş sözleşmesinin geçerli bir sebebe dayanmaksızın feshedildiğinin kabulü ile feshin geçersizliğine ve davacının işe iadesine karar verilmiştir.

Karar davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacının daimi işçi olup olmadığı taraflar arasında tartışmalıdır. Bu nedenle öncelikle davacının daimi işçi mi yoksa geçici işçi mi olduğu açıklığa kavuşturulmalıdır. Geçici işçi olduğunun anlaşılması halinde geçici işçilerle bağıtlanan iş sözleşmesinin geçerli olabilmesi için vize alınmış olması gerektiği gözetilmelidir. Vizeli işçilerle yapılan iş sözleşmeleri uygulamada belirsiz süreli iş sözleşmesi olarak kabul edilmektedir. İş sözleşmesinin belirsiz süreli olması işçiye daimi işçi statüsü kazandırmayacağı da ayrıca nazara alınmalıdır.

5620 sayılı Kanun´a göre vizeli işçi olma koşulu ile daimi kadroya geçirme işlemi ancak belediyece yapılabilecek idari bir işlemdir. Belediyece şartları uygun olmasına rağmen daimi işçiliğe geçirilme hususunda işlem tesis etmemesi halinde bu işleme karşı idari yargıya başvurulabileceği keza dikkate alınmalıdır. Anılan Kanun´daki düzenleme itibari ile sürekli işçi kadrolarına geçirilemeyen işçinin geçici iş pozisyonunda çalıştırılabilmesi için vize alınması gerekmektedir. Daha açık bir anlatımla belediyeler vize alınması şartı ile ancak geçici işçi çalıştırabilirler. Davacının vizeli işçi olması halinde ancak vizesi alınmak şartı ile ve geçici olarak çalıştırılmak üzere işe iade edilebileceği düşünülmelidir.

Dosyadaki bilgi ve belgelere ve mahkemenin kararında dayandığı gerekçelere göre, davacının iş sözleşmesinin feshi geçerli sebebe dayanmadığı anlaşıldığından mahkemece feshin geçersizliğine ilişkin olarak verilen karar dosya içeriğine uygundur.

Ancak davacının, davalı belediyede vizeli geçici işçi statüsünde çalıştırıldığı anlaşılmaktadır. 5620 sayılı Kanun´la yapılan düzenleme ve getirilen hükümlere göre belediyelerde vizeli geçici işçilerin ancak beş ay yirmi dokuz gün süre ile çalıştırılabileceği öngörüldüğünden davacının işe vizeli işçi statüsünde iadesine karar verilmesi gerekirken bu yönde bir açıklamaya yer verilmeden oluşturulan işe iade hükmü hatalıdır.

Belirtilen nedenlerle, 4857 sayılı İş Kanunu´nun 20. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, hükmün bozulmak suretiyle ortadan kaldırılması ve aşağıdaki gibi karar verilmesi gerekmiştir.

H ü k ü m: Yukarıda açıklanan gerekçe ile;

1- Mahkeme kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,

2- Feshin GEÇERSİZLİĞİNE ve davacının vizeye bağlı geçici iş pozisyonunda işe iadesine,

3- Davacının kanuni süre içinde başvurusuna rağmen davalı işverence süresi içinde işe başlatılmaması halinde ödenmesi gereken tazminat miktarının davacının kıdemi, fesih nedeni dikkate alınarak takdiren davacının dört aylık brüt ücreti tutarında BELİRLENMESİNE,

4- Davacı işçinin işe iadesi için işverene süresi içinde müracaatı halinde hak kazanılacak olan ve kararın kesinleşmesine kadar en çok dört aya kadar ücret ve diğer haklarının davalıdan tahsilinin GEREKTİĞİNE,

5- Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,

6- Davacının yapmış olduğu 364,70 TL yargılama giderinin davalıdan tahsili ile davacıya verilmesine,

7- Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre 1.200,00 TL ücreti vekaletin davalıdan alınarak davacıya verilmesine,

8- Peşin alınan temyiz harcının isteği halinde ilgilisine iadesine,

Kesin olarak 13.02.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

İŞE İADE, HAKLI NEDEN, FESHİN GEÇERSİZLİĞİ

YARGITAY 22. Hukuk Dairesi 2011/13705 E.N , 2012/6453 K.N.

Özet

DAVACININ YAPMAKLA YÜKÜMLÜ OLDUĞU ASLİ İŞİ OLAN VE TRAFİKTE MAL VE CAN GÜVENLİĞİ AÇISINDAN ÖNEMİ TARTIŞILAMAYACAK NİTELİKTEKİ ARAÇ MUAYENESİ İŞİNDE, AĞIR KUSUR NİTELİĞİNDEKİ KUSURLARI HAFİF KUSUR OLARAK DEĞERLENDİRMESİNİN, İŞVERENİN GÜVENİNİ SARSICI, AHLAK VE İYİNİYET KURALLARINA UYGUN OLMAYAN HALLER ARASINDA OLDUĞU KABUL EDİLEREK, HAKLI NEDENE DAYANAN FESİH NEDENİYLE DAVACININ İŞE İADE İSTEĞİNİN REDDİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalılar avukatları tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacı, iş sözleşmesinin haklı ve geçerli sebep olmaksızın feshedildiğini, feshin geçersizliğine, işe iadeye ve kanuni haklarına karar verilmesini istemiştir.

Davalı T… Taşıt Mua. İst. Yapım ve İşletim A.Ş. vekili, müvekkili şirketin Türkiye genelinde faaliyette bulunması nedeniyle T… K… Muayene İstasyonları İşletim ve Ticaret A.Ş. ile sözleşme imzalayarak K… ilindeki yürütülecek araç muayene faaliyetini bu şirkete devrettiğini ve davacı ile aralarında iş ilişkisi kalmadığını, sadece diğer davalının yaptığı muayenede teknik denetimden sorumluluğun söz konusu olduğunu, müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini, diğer yandan davacının 17.04.2010 tarihinde muaye-nesini yaptığı bir aracın istasyon amiri tarafından yeniden muayene edilmesi üzerine ağır kusurlarının olduğunun tespit edildiğini, görevini tam ve gereği gibi yerine getirmemesi nedeniyle davacının sözleşmesinin haklı olarak sonlandırıldığını belirterek davanın reddini istemiştir.

Davalı T… K… Araç Mua. İst. İşl. ve Tic. A.Ş. vekili, araç muayene uzmanı olarak çalışan davacının bir aracı muayene ettikten sonra söz konusu araçtan, araç sürücüsünden ve davacıdan şüphelenilmesi üzerine araçtaki sınırsız sayıda eksikliklerin giderilmeme ihtimalini gözönünde bulunduran istasyon amirinin aracı aynı gün yenileme muayenesine tabi tuttuğunu, bu inceleme sonunda davacının usulsüz muayene raporu tanzim ettiğinin tespit edildiğini ve bulunan eksiklikler üzerine davacının iş sözleşmesinin haklı olarak sonlandırıldığını belirterek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, davacının işverence kusurlu görülen ilk ve tek davranışı nedeniyle iş sözleşmesinin sonlandırıldığı, feshe konu yapılan davranış nedeniyle davacının daha önce uyarıldığına ya da davacının davranışı tekrarladığına ilişkin kanıtın bulunmadığı, davacının araç muayenesini yaparken işvereni zarara uğratmak amacıyla hareket ettiğini söylemenin mümkün olmadığı, işverenin feshe son çare olarak başvurmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar davalılar vekilince temyiz edilmiştir.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu´nun 35. maddesine göre araç muayene işinin yürütümünün sıkı kurallara bağlandığı, Araç Muayene İstasyonlarının Açılması İşletilmesi ve Araç Muayenesi Hakkında Yönetmeliğin 8 ve 12. maddesinde araç muayene görevinin nasıl yapacağının açıkça anlatıldığı görülmektedir.

Araç muayenesi kamu güvenliğini doğrudan ilgilendiren bir işlemdir. Özellikle trafik güvenliği açısından çalışanların azami özen gösterme yükümlülüğü içinde olmaları kanundan doğan zorunluluktur.

4857 sayılı İş Kanunu´nun 25. maddesinin II. bendinde, ahlak ve iyiniyet kurallarına uymayan haller sıralanmış ve belirtilen durumlar ile benzerlerinin varlığında işverenin haklı fesih imkanının olduğu açıklanmıştır. Yine aynı maddenin II. bendinin (e) alt bendinde, işverenin güvenini kötüye kullanmak, hırsızlık yapmak, işverenin meslek sırlarını ortaya atmak gibi doğruluk ve bağlılığa uymayan işçi davranışlarının da işverene haklı fesih imkanı verdiği ifade edilmiştir. Görüldüğü üzere kanundaki haller sınırlı sayıda olmayıp, genel olarak işçinin sadakat borcuna aykırılık oluşturan söz ve davranışları işverene fesih imkanı tanımaktadır.

Somut uyuşmazlıkta, davacının, davalıya ait araç muayene istasyonunda araç muayene uzmanı olarak çalıştığı, servis aracı olarak kullanılan otobüsü muayene ederken servis freni uygunsuz şekilde monte edilmiş, far-cam reflektör içi nemli ve ön aks akson aşınmış şeklindeki kusurları hafif kusur olarak değerlendirdiği, sonradan yapılan kontrolde ise belirlenen bu kusurların ağır kusur olması nedeniyle araç muayenesinin onaylanmadığı anlaşılmaktadır. Bu şekilde davacının yapmakla yükümlü olduğu asli işi olan ve trafikte mal ve can güvenliği açısından önemi tartışılamayacak nitelikteki araç muayenesi işinde, tespit edilen davranışının işverenin güvenini sarsıcı, ahlak ve iyiniyet kurallarına uygun olmayan haller arasında olduğu tartışmasızdır. Fesih haklı nedene dayanmaktadır. İşe iade isteğinin reddi gerekirken, yazılı şekilde kabulü hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.

Belirtilen nedenlerle, 4857 sayılı Kanun´un 20. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, hükmün bozulmak suretiyle ortadan kaldırılması ve aşağıdaki gibi karar verilmesi gerekmiştir.

H ü k ü m: Yukarıda açıklanan nedenlerle;

1- Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,

2- Davanın REDDİNE,

3- Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,

4- Davacının yapmış olduğu yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, davalının yaptığı 235,00 TL yargılama giderinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine,

5- Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre 1.200,00 TL ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,

6- Peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine kesin olarak 05.04.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

EMEKLİ MAAŞLARI -  HACZEDİLMEZLİK -  NAFAKA BORCU DIŞINDA MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT ALACAKLARI DA TALEP EDİLMESİ

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2011/34 K. 2011/14901 T. 8.7.2011

5510/m.93

4721/m.11/2

ÖZET : 5510 Sayılı Kanunun 93. maddesine göre emekli maaşları, nafaka borçları dışında haczedilemez. Takip talebinde nafaka borcu dışında maddi ve manevi tazminat alacakları da talep edildiğinden, mahkemece öncelikle küçük Büşra için evlenme tarihine kadar istenebilecek nafaka miktarı tesbit edilmeli, bu miktar dışında emekli maaşından haciz ( kesinti ) yapılamayacağı gözönüne alınıp şikayetin bu ilkelere göre sonuçlandırılması gerekir.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Takibe konu ilama göre; takip talebinde 400 TL iştirak nafakası: 5.000 TL maddi, 5.000 TL manevi tazminat olmak üzere diğer alacak kalemleri ve işlemiş faiz ile birlikte toplam 11.636,76 TL ile takip tarihinden itibaren Büşra için aylık 100 TL iştirak nafakası talep edilmiştir.

Borçlu şikayetinde, 18.5.2009 tarihinde Sosyal Güvenlik Kurumundan aldığı emekli maaşı üzerine konulan haczin kaldırılmasını talep etmiştir. Takibe konu ilamda 15.6.1992 doğumlu Büşra için kararın kesinleşmesinden itibaren 100 TL iştirak nafakasının borçludan alınarak alacaklıya verilmesine hükmedilmiştir. Küçük Büşra´nın 15.11.2009 tarihinde evlendiği, dolayısıyla T.M.K.´nun 11/2. maddesi uyarınca evlenme ile reşit olduğu anlaşılmaktadır.

5510 Sayılı Kanunun 93. maddesine göre emekli maaşları, nafaka borçları dışında haczedilemez.

Takip talebinde nafaka borcu dışında maddi ve manevi tazminat alacakları da talep edildiğinden, mahkemece öncelikle küçük Büşra için evlenme tarihine kadar istenebilecek nafaka miktarı tesbit edilmeli, bu miktar dışında emekli maaşından haciz ( kesinti ) yapılamayacağı gözönüne alınıp şikayetin bu ilkelere göre sonuçlandırılması gerekirken şikayetin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulüyle mahkeme kararının yukarda yazılı sebeplerle İ.İ.K. 366 ve H.U.M.K.´nun 428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 8.7.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi


 

EMEKLİ MAAŞINA BİRİKMİŞ NAFAKA İCİNDE HACİZ KONULABİLECEĞİ

Her nekadar Yargıtay İctihat Kararlarında Birikmiş Nafakanın Emekli Maaşındanda kesileceği bilirtilmiş olsada.Bu kararlardaki işlemlerin yasa değişikliliği olduğu sırada cıktığı,Şimdi yeni uygulamada Emekli maaşında eyer Birikmiş nafaka adi alacak sınıfında değerlendirildiği Emeklinin Yazılı muavfakati olmadan haciz konulamıyacahı görüşü hakim olup uygulamada bu yöndedir. Kararında 2011 yılında verildiği yani yeni olması benide tereddüde düşürmüştür. cari nafakada yani aylık kesilicek nafakada yazılı muaffakat aranmaz direk kesile bilinmektedir velakin birikmiş nafaka adi alacak sınıfında olupta hemde muavfakatsız kesilmesi tezat oluşturmaktadır. 2012 tarihli bir yargıtay kararınada denk gelmedim.

NAFAKA ALACAĞI -  MAAŞ HACZİ -  SOSYAL GÜVENLİK KURUMUNCA BAĞLANAN MAAŞ

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2010/28762 K. 2011/9895 T. 18.5.2011

2004/m.83

5510/m.93

ÖZET : Takip dayanağı nafaka alacağı olup adi alacak değildir ve borçlunun maaşının haczi kabildir. İ.İ.K.nun 83. madde hükümlerine göre, borçlunun ve ailesinin geçimi için icra müdürlüğünce zorunlu olarak taktir edilen miktar tenzil olunduktan sonra kalan bölümü haczedilebilir. Bu miktar 1/4´ünden az olamaz.

İcra müdürlüğünce yukarda açıklanan yasal dayanaklar çerçevesinde inceleme yapılarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle sosyal güvenlik kurumunca bağlanan maaşın haczedilebileceği ve birikmiş nafaka alacağının adi alacak olduğunun kabulüyle istemin kabulü isabetsizdir.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Takip dosyasının incelenmesinde borçlu hakkında başlatılan ilamlı takip ile birikmiş nafaka alacağı ile birlikte işleyecek aylık nafakanın da istendiği görülmüştür.

İcra müdürlüğünce Sosyal Güvenlik Kurumu´na yazılan haciz müzekkeresi aylık 308.00 TL ile birikmiş nafaka borcu 8.515.00 TL için maaşının 1/4´ünün, nema, ikramiye alacağının ve emekli olması halinde ikramiyenin haczinin talep edildiği anlaşılmaktadır.

İ.İ.K.nun 83. madde hükmü gereği, borçlunun ve ailesinin geçimi için icra müdürlüğünce zorunlu olarak taktir edilen miktar tenzil olunduktan sonra 5510 Sayılı yasanın 93. maddesi uyarınca "Bu kanun gereğince sigortalılar ve hak sahiplerinin gelir, aylık ve ödenekleri, sağlık hizmeti sunucularının genel sağlık sigortası hükümlerinin uygulanması sonucu kurum nezdinde doğan alacakları, devir ve temlik edilemez. Gelir, aylık ve ödenekler 88. maddeye göre takip ve tahsili gereken alacaklar ise nafaka borçları dışında haczedilemez" hükümüne göre nafaka borçları için haczedilmezlik kuralı uygulanmamaktadır.

Takip dayanağı nafaka alacağı olup adi alacak değildir ve borçlunun maaşının haczi kabildir.

İ.İ.K.nun 83. madde hükümlerine göre, borçlunun ve ailesinin geçimi için icra müdürlüğünce zorunlu olarak taktir edilen miktar tenzil olunduktan sonra kalan bölümü haczedilebilir. Bu miktar 1/4´ünden az olamaz.

İcra müdürlüğünce yukarda açıklanan yasal dayanaklar çerçevesinde inceleme yapılarak oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle sosyal güvenlik kurumunca bağlanan maaşın haczedilebileceği ve birikmiş nafaka alacağının adi alacak olduğunun kabulüyle istemin kabulü isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulüyle mahkeme kararının yukarda yazılı sebeplerle İ.İ.K. 366 ve H.U.M.K.´nun 428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 18.5.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.



ŞİKAYET DAVASI - HACZEDİLMEZLİK - NAFAKA İLAMININ İCRASININ İSTENDİĞİ - NAFAKA KESİLDİKTEN SONRA KALAN MİKTARIN BORÇLUNUN AİLESİNİN GEÇİMİNE YETECEK KISMININ TESPİTİ - NAFAKA ALACAĞININ SIRASI GELDİĞİNDE İŞLEM GÖRECEĞİNİN GÖZETİLMESİ GEREĞİ

 T.C. YARGITAY 12.HUKUK DAIRESI ESAS: 2009/3269 KARAR: 2009/13519 KARAR TARIHI: 16.06.2009

ÖZET: Nafaka borcunun özelliği göz önünde tutularak ve nafaka ilamının da borçlu aleyhinde icrasının istenmiş olduğu değerlendirilerek, cari aylık nafakanın, borçlunun almakta olduğu emekli maaşından her ay tamamen kesildikten sonra, geri kalan kısmından ne kadarının borçlu ve ailesi efradının geçimleri için gerekli olduğu tespit edilmek suretiyle ve dörtte birinden aşağı olmamak kaydıyla, alacaklı şirketin alacağından dolayı da haczi mümkün bulunmaktadır. Birikmiş nafaka alacağının ise, diğer adi alacaklar gibi, daha önce konulan haciz sona erdikten sonra sırası geldiğinde işlem göreceği tabiidir. Bu itibarla icra mahkemesince, borçlunun şikayetinin değerlendirilmesi gerekir.

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Borçlu M.. R.. I..`ın Alman Rant Sigortasından emekli maaşı aldığı hususu tartışmasızdır.

Her ne kadar Dairemizin, yurtdışından alınan emekli maaşının tamamının haczini engelleyen özel bir yasa hükmü bulunmadığından bahisle, yurtdışı emekli maaşlarının tamamının haczedilebileceğine dair içtihatları bulunmakta ise de, Yargıtay HGK. nun, önüne gelen benzer bir konuda verdiği 2009/12-166 Esas sayılı 10.06.2009 tarihli kararından sonra bu görüş değiştirilerek yurtdışından bağlanan emekli maaşları, İİK. nun 83. maddesi kapsamında değerlendirilmeye başlanılmıştır. <Kısmen haczi caiz olan şeyler> başlığını taşıyan söz konusu maddede <…. tekaüt maaşları……borçlu ve ailesinin geçinmeleri için icra müdürünce lüzumlu olarak takdir edilen miktar tenzil edildikten sonra haczolunabilir. Ancak haczolunacak miktar bunların dörtte birinden az olamaz. Birden fazla haciz var ise sıraya konur. Sırada önde olan haczin kesintisi bitmedikçe sonraki haciz için kesintiye geçilemez> düzenlemesine yer verilmiştir. Bu bağlamda; Yargıtay HGK. nun 10.06.2009 tarihli kararı Dairemizce de benimsenerek, anılan karar doğrultusunda içtihat değişikliğine gidilmiştir.

Somut olayda, ilama bağlanan (30.04.2001 tarihinden itibaren aylık 50.000.000 TL. tedbir nafakasına, kararının kesinleşmesi ile yoksulluk nafakası olarak devamına karar verilen) nafaka alacağının tahsilini teminen 2003/3324 sayılı takip dosyası ile yapılan ilamlı takip sonucu borçlunun almakta olduğu emekli maaşının 1/4`ne haciz konulduğu ve 03.05.2004 tarihinden itibaren de kesintilerin yapılmakta olduğu görülmektedir. Bilahare 2005/773 sayılı takip dosyasından da 19.02.2007 tarihinde, borçlunun emekli maaşının geriye kalan kısmı üzerine haciz konulduğu anlaşılmaktadır.

Borçlu icra mahkemesine başvurarak emekli maaşının tamamının haczedilerek kesildiğini, mağdur duruma düştüğünü, maaşı üzerinde birden fazla haciz olduğunu, hacizlerin sıraya konulması gerektiğini bildirmiş, dolayısıyla haczin kısmen yapılmasına karar verilmesini istemiştir.

Borçlunun maaş ve ücreti üzerinde daha önce konulmuş haciz bulunsa dahi, mahkemece hükmolunan ve işlemekte olan nafaka alacağı için, borçlunun maaş ve ücreti üzerinde birinci sırada haciz işlemi yapılması ve kalan maaş ve ücretin dörtte birinden az olmamak üzere tespit edilecek miktarının da daha önce haciz koyduran alacaklıya ödenmesi gerekmektedir.

Nafaka borcunun özelliği göz önünde tutularak ve nafaka ilamının da borçlu aleyhinde icrasının istenmiş olduğu değerlendirilerek, cari aylık nafakanın, borçlunun almakta olduğu emekli maaşından her ay tamamen kesildikten sonra, geri kalan kısmından ne kadarının borçlu ve ailesi efradının geçimleri için gerekli olduğu tespit edilmek suretiyle ve dörtte birinden aşağı olmamak kaydıyla, alacaklı A.. Ş..`in alacağından dolayı da haczi mümkün bulunmaktadır. Birikmiş nafaka alacağının ise, diğer adi alacaklar gibi, daha önce konulan haciz sona erdikten sonra sırası geldiğinde işlem göreceği tabiidir. Bu itibarla icra mahkemesince, borçlunun şikayetinin, yukarıda açıklanan kıstaslar dikkate alınarak değerlendirilmesi ve sonuca gidilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile hüküm tesisi isabetsizdir.

Sonuç: Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK`nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 16.06.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

KADASTRO TESPİTİ -  MİRASTAN FERAGAT - RESMİ VASİYET -  MİRAS SÖZLEŞMELERİ

T.C. YARGITAY 7. HUKUK DAİRESİ E. 1990/16105 K. 1990/15573 T. 20.12.1990

743/m.475,492

ÖZET : Mirastan feragat sözleşmesinin geçerli olabilmesi için, miras sözleşmeleri gibi resmi vasiyet şeklinde yapılması gerekir.

DAVA : Taraflar arasında kadastro tespitinden doğan dava sonucunda verilen hükmün Yargıtay´ca incelenmesi istenilmekle; temyiz isteğinin kanuni süresinde olduğu anlaşıldı, tetkik raporu ve dosyadaki belgeler okundu, gereği görüşüldü:

KARAR : Dava konusu 732 parsel sayılı 7050 metrekare yüzölçümündeki taşınmaz, miras yoluyla gelen belgeli zilyetliğe, paylaşmaya, bağışlamaya dayanılarak davalı taraf adına tespit edilmiştir. İtirazı Komisyonca reddedilen davacı Güllü taşınmazın kök miras bırakandan kalıp, kendi payı da olduğunu ileri sürerek dava açmıştır. Mahkemece davanın reddine, taşınmazın davalı taraf adına tapuya tesciline karar verilmiş, hüküm davacı Güllü tarafından temyiz edilmiştir.

Dava konusu taşınmazın 1945 tarihinde ölen Sadık´a ait olduğu ölümüyle mirasçılarına kaldığı yönünde uyuşmazlık yoktur. Uyuşmazlık; davacının miras bırakanı Şirin ile Sadık´ın arasında köy ihtiyar heyeti aracılığı ile yapılan 5.3.1932 tarihli mirastan feragat sözleşmesinin geçerli olup olmadığı ve taşınmazda davacının annesi Şirin´den gelen miras hakkının bulunup bulunmadığı noktasında toplanmıştır. Medeni Kanunun 475. maddesi ve bu konudaki 11.2.1959 tarihli, 16/14 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince mirastan feragat sözleşmesi, bütün miras mukaveleleri gibi Medeni Kanunun 492. maddesi hükmünce resmi vasiyet şeklinde yapılması gerekir. Oysa, 5.3.1932 tarihli sözleşme resmi vasiyet şeklinde yapılmamıştır. Bu nedenle davalı taraf anılan sözleşmeye dayanamaz. Mirasçılar arasında zamanaşımı hükümleri de uygulanmaz, bu durumda, mahkemece Sadık terekesinde kızı Şirin´in miras hakkının 1/4 oranında bulunduğu gözönünde tutularak Şirin mirasçılarının araştırılıp davacının Şirin terekesindeki miras payı saptanmalı ve bu payın davacı, arta kalan payın ise iştirak halinde bulunduğu da belirtilerek davalı taraf adına tapuya tesciline karar verilmelidir.

SONUÇ : Mahkemece bu yön göz ardı edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz, davacının temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün ( BOZULMASINA ), 20.12.1990 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

DAVALILARDAN BİRİ KARARI TEMYİZ ETMESİ DİĞER DAVALIYA ETKİSİ- TRAFİK KAZASI SONUCU GEÇİCİ İŞGÖREMEZLİK -  SİGORTALIYA YAPILAN HARCAMA VE ÖDEMELER NEDENİYLE UĞRANILAN KURUM ZARARININ RÜCUAN ÖDETİLMESİ -  TEMYİZ

T.C. YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ E. 2004/12119 K. 2005/829 T. 8.2.2005

2918/m.87

818/m.43,44

ÖZET : Davacı, trafik kazası sonucu geçici işgöremezlik durumuna giren sigortalıya yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir. Tazminle sorumluluğuna ilişkin ilk hükmü temyiz etmeyen Genel Sigorta A.Ş.´nin, diğer davalının temyizi üzerine tazmin sorumluluğunda oluşan indirimden yararlandırılmasına olanak bulunmamaktadır.

DAVA : Davacı, trafik kazası sonucu geçici işgöremezlik durumuna giren sigortalıya yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.

Mahkeme, bozmaya uyarak ilamında belirtildiği şekilde isteğin kısmen hüküm altına almıştır.

Hükmün, davacı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi Ercan Turan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : Trafik kazası sonucu yaralanan sigortalı için yapılan ödemelerin, kusurlu araç sürücüsü ile aracın zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesini düzenlemiş olan sigorta şirketinden tazminine yönelik davanın yargılaması sürecinde davanın kabulü yönünde verilen ilk karar, davalılardan Vahdettin Karakuş´un temyizi üzerine, "Somut olayda hatır taşımacılığının unsurlarının gerçekleştiği ve bu nedenle 2918 Sayılı Kanunun 87.maddesinin genel hükümlere yollamada bulunduğu da dikkate alınarak, Kurum zararından; Borçlar Kanununun 43 ve 44. maddeleri uyarınca hakkaniyet indirimi yapılması..." gereğinden bahisle bozulmuş, uyulan bozma ilamı üzerine sürdürülen yargılama sonucu verilen kararda ise, "...davalı sigorta şirketi her ne kadar ilk hükmü temyiz etmemiş olsa bile genel kural olan halefiyet ilkesi gereği sigortalı hakkındaki bu indirimden yararlanması gerekecektir." Gerekçesine yer verilerek, bozma ilamı gereğince tazminine hükmedilen miktarda indirim yapılarak hüküm kurulmuştur.

Davalıların davaya konu zarardan birlikte sorumluluğu, Borçlar Kanunu´nun 51. maddesinde yer alan, "Müteaddit kimseler muhtelif sebeplere ( haksız muamele, akit, kanun ) binaen mesul oldukları takdirde haklarında birlikte bir zarar vukuuna sebebiyet veren kimseler hakkındaki hükümlere göre muamele olunur." İçerikli düzenlemeden kaynaklanmakta olup, anılan düzenleme, birden çok kişinin, gerek haksız eylem, gerek sözleşme ve gerekse yasa kuralı gibi sebeplerden ve aynı zarar için zarara uğrayana karşı sorumluluğu durumunda, bunlar arasında BK. 50. maddesinde yer alan bir zarara ortaklaşa sebep olanlar hakkındaki sorumluluğa ilişkin kuralların uygulanması gereğine yer vermiştir. Davalılar arasındaki hukuksal ilişki, zararın tümünün tahsili için, zarardan birlikte sorumlu olanların biri veya birkaçı hakkında alacaklıya dava açma olanağı veren ve eksik teselsül olarak adlandırılan birlikte sorumluluk ilişkisi olup, anılan düzenlemeye dayalı olarak açılan davanın birden fazla davalısının davadaki konumu ise, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 43. maddesinde tanımını bulan İhtiyari dava arkadaşlığıdır.

Pasif dava arkadaşı olarak da nitelenen davalılar hakkındaki davanın birlikte görülebilmesinde, zaman,emek, yargılama giderinden tasarruf ve aynı konuda çelişik hükümlerin önlenmesine ilişkin uygulama ilkeler ile teselsül hükümlerinin davacının hakkına tam olarak ulaşabilmesi için tanıdığı yasal olanak da etkilidir. Sübjektif dava birleşmesinin ortaya çıktığı bu halde, dava arkadaşları hakkındaki davaların ve konumlarının mecburi dava arkadaşlığındaki gibi biribirine bağlı olmayışı, davalıların hak ve itirazlarını biri birinden bağımsız olarak savunup ileri sürebilmeleri, bu arada bağımsız olarak kanun yollarına da başvurma haklarının bulunması nedeniyle; süresinde temyiz yoluna başvurmayan davalı hakkındaki hüküm kesinleşeceğinden, hükmü temyiz etmemiş olan dava arkadaşının, diğer dava arkadaşının temyizi üzerine verilen bozma kararından yararlanmasına da olanak yoktur.

Sıralanan maddi ve hukuki olgular ışığında, tazminle sorumluluğuna ilişkin ilk hükmü temyiz etmeyen Genel Sigorta A.Ş.´nin, diğer davalının temyizi üzerine tazmin sorumluluğunda oluşan indirimden yararlandırılmasına olanak bulunmadığı gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

Ne var ki, bu aykırılığın giderilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, karar bozulmamalı, kararın davacı Kurum tarafından temyiz edildiği de gözetilerek, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 438. maddesi uyarınca düzeltilerek onanmalıdır.

SONUÇ : Karar gerekçesinde yer alan, "Ayrıca davalı sigorta şirketi her ne kadar ilk hükmü temyiz etmemiş olsa bile genel kural olan HALEFİYET ilkesi gereği sigortalı hakkındaki bu indirimden yararlanması gerekecektir." ibaresinin silinmesine, yerine "davalı sigorta şirketinin tazmin sorumluluğunun, temyiz etmediği için hakkında kesinleşmiş olan ilk karar çerçevesinde yerine getirilmesi" gereğine ilişkin açıklamanın karara yazılmasına ve kararın düzeltilmiş bu şekliyle ONANMASINA, 08.02.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

13. HD.2003/9591 K. 2004/848 T. 29.1.2004

Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile 195.000 DM.nın 4.3.1998 tarihindeki TL. kur karşılığının tahsiline ilişkin verilen kararın davacı ve davalılardan Şehnaz Deveci, Sabriye Monika Ejder tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairemizce, davacı temyiz itirazları reddedilmiş temyiz eden davalıların itirazları kısmen kabul edilerek, davacının sadece 4000 DM. Kaporayı isteyebileceği gerekçesi ile karar bozulmuştur. ........................................Bozmaya uyan yerel mahkemece, 4000 DM.nin 18.3.1997 tarihindeki TL. kur karşılığının davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmiş, verilen karar bu defa davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Müteselsil borçluların alacaklı karşısındaki hukuki durumuna gelince; Bilindiği gibi, borçluların tümüne ortak bir şekilde tanınmış olan ve müteselsil borcun doğuş sebebinden veya içeriğinden doğan defilere ortak def´iler denir ( BK.143 ). Borcun doğmadığına veya etkili ve geçerli olmadığına ilişkin itirazların da ortak def´ilerden olduğu doktrinde de kabul edilmektedir ( Prf. Dr. Fikret Eren, Borçlar Hukuku Genel Hükümler C.111.Sh.394 ). Müteselsil borçluların borçları birbirinden bağımsız olduğu için, borçlulardan her birinin fiili yalnız kendisi hakkında hüküm ve sonuç doğurur. BK:nun 144. maddesi hükmü gereğince de, bir borçlu diğer borçluların durumlarını ağırlaştıramaz. Bunun sonucu olarak, bir örnek vermek gerekirse, bir borçlu zamanaşımı def´ini ileri sürmez ise, bu yalnız kendisi için sonuç doğurur ve sonuçlarına da katlanır. Bu durumda bu şekilde davranan borçlunun kusuru gerektiğinde iç ilişkide ve rücu sırasında tartışılacaktır.

Bu açıklamalardan sonra, somut olaya dönecek olursak, mahkemece verilen ilk hükümde dava kısmen kabul edilerek 195.000 DM.nin 4.3.1998 tarihindeki TL. kur karşılığının davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmiş olup, bu hüküm davalılardan Ayşe Ejder tarafından temyiz edilmemiştir.

Yukarıda da açıklandığı gibi, müteselsil borç ilişkisin de, borçluların sorumluluğu birbirlerinden ayrı olup, her bir borçlu borcun tamamından ayrı ayrı sorumlu olduğuna göre, ilk hüküm davalı Ayşe tarafından temyiz edilmemekle artık bu davalı yönünden kesinleşmiştir. Burada yeri gelmişken önemle belirtilmelidir ki, taşınmaz hukuku yönünden, mirasçılardan birinin temyizinden diğer temyiz etmeyen mirasçılar dahi yararlandırılmakta ise de, iştirak halindeki mülkiyette her bir mirasçı taşınmazın her bir cüzinde mülkiyet sahibi olduğu için bu zorunluluktur. Halbuki, dava konusu para alacağı olup, bu ilkenin uygulanması, bir başka anlatım ile, bir mirasçının temyizinden diğer mirasçının yararlandırılması mümkün değildir. Oysa, mahkemece, hakkında verilen hüküm kesinleşen ve davacı bakımından usuli kazanılmış müktesep hak oluşan Ayşe Ejder yönünden de diğer davalılar yararına yapılan bozmadan yararlandırılmış olması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir."


 

KİRA ARTIŞ ŞARTININ YEMİN DELİLİNE DAYANMASI

YARGITAY 6.HUKUK DAİRESİ Tarih: 8.2.2010 Esas: 2009/11517 Karar: 2010/1150

- 1086 sayılı HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU m.201,288,339

- 2004 sayılı İCRA İFLAS KANUNU m.269

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan tahliye-alacak davasına dair karar davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kâğıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Uyuşmazlık, kira parasının tahsiline yönelik icra takibine yapılan itirazın iptali, takibin devamı, icra inkar tazminatının tahsili ve temerrüt nedeniyle kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkemece, itirazın iptaline, icra inkar tazminatının tahsiline ve kiralananın tahliyesine karar verilmesi üzerine hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosya kapsamına, toplanan delillere, mevcut deliller mahkemece takdir olunarak karar verilmiş olmasına, takdirde de bir isabetsizlik bulunmamasına göre temyiz eden davalı vekilinin tahliyeye ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Davalı vekilinin alacağa ilişkin temyiz itirazlarına gelince ;

Davacı vekili, dava dilekçesinde, davalının kiralananda 01.09.2007 başlangıç tarihli sözlü kira sözleşmesi ile kiracı olup kira bedelinin 2007 yılı için aylık 350,00.-TL ve 2008 yılı Eylül ayından itibaren 400,00.-TL olduğunu, Temmuz 2008 – Ocak 2009 arası aylar kira parası 2.550,00.-TL ve 2007 ve 2008 yılları aidat toplamı olan 250,00.-TL`nin ödenmediğini ileri sürerek itirazın iptalini, takibin devamını, kiralananın tahliyesini ve davalının asgari % 40 tazminata mahkum edilmesini talep etmiştir. Davalı, usulüne uygun duruşma gün ve saatini içerir dava dilekçesi tebliğine rağmen duruşmalara katılmadığı gibi süresi içinde cevap layihası da vermemiş olup HUMK`nun 201. maddesi hükmü gereği davada dayanılan tüm maddi vakıaları inkar etmiştir.

Davacı 01.09.2007 başlangıç tarihli sözlü kira sözleşmesine dayalı olarak davalı hakkında Şile İcra Müdürlüğü`nün 2009/19 sayılı icra dosyası ile yaptığı icra takibi ile 2.550,00 TL kira bedeli ile 250,00.-TL aidat bedeli toplamı olan 2800,00.-TL`nin tahsilini istemiş, takibe itiraz eden davalı, davacı ile aralarında kira sözleşmesi bulunduğunu, iki aylık kira bedelini banka hesabına, kalan kira bedellerini de elden ödediğini belirterek itiraz etmiştir. Kira parasının miktarını kanıtlama yükümlülüğü davacıya aittir. Davacı bu konuda sözleşme ya da yazılı bir belge sunamamıştır. Davalı ise icra takibine itirazında aylık kira bedelini belirtmemiştir. Taraflar arasında yazılı kira sözleşmesi bulunmamakla birlikte kira ilişkisinin varlığı ve kira başlangıcındaki miktarı uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık, kira parasının artış şartına ilişkindir. Dava dilekçesinde belirtilen yıllık kira miktarına göre kira miktarının tanıkla kanıtlanması mümkün değildir. Ancak davacı dava dilekçesinde “bilcümle kanuni deliller” demek suretiyle yemin deliline de dayanmıştır. Bu durumda mahkemece, davacıya kira miktarı yönünden davalıya yemin teklif etme hakkının bulunduğunun hatırlatılması, yemin teklif edilmesi halinde davalıya eda ettirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarda (1) No`lu bentte yazılı nedenlerle tahliyeye ilişkin kararın ONANMASINA, (2) No`lu bentte yazılı nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile alacağa ilişkin kararın BOZULMASINA ve onanan kısım için aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edenden alınmasına 08.02.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

SOYADI DEĞİŞİKLİĞİ - TÜRK DİLİ SEÇİLMESİ - YABANCI SOYADI KULLANILAMAMASI

T.C. YARGITAY 18. HUKUK DAİRESİ E. 2005/791 K. 2005/738 T. 14.2.2005

2525/m.3

4721/m.27

1587/m.46

ÖZET : Yeni takılan soyadları Türk dilinden alınır.

DAVA : Dava dilekçesinde adın ve soyadın değiştirilmesi istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davalı ve C.Savcısı tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı dava dilekçesinde, Budizmi kabul ettiğini ve nüfus kaydına da "Budist" olarak işlettiğini belirterek, "Haluk Aslaniskender" olan ad ve soyadının dini inancına uygun düşen "Padmapani Paramabindu" olarak değiştirilmesini istemiş; mahkemece, davanın kabulü ile davacının ad ve soyadının -istem gibi- değiştirilmesine karar verilmiştir.

Dosyada toplanan bilgi ve belgelere, gerektirici yasal nedenlere ve özellikle 4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 27. ve Nüfus Yasasının 46/3. maddeleri çerçevesinde kanıtların değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacının öz adının değiştirilmesine ilişkin karar bakımından ileri sürülen temyiz itirazları yerinde değildir.

 Ancak; 2525 Sayılı Soyadı Yasasının 3. ve Soyadı Tüzüğü´nün 7. maddelerinde "yabancı ırk ve ulus adları soyadı olarak kullanılamaz", yine Tüzüğün 5. maddesinde "yeni takılan soyadları Türk dilinden alınır" hükümlerine yer verilmiş olup, davacının almak istediği soyadının anılan Yasa ve tüzüğün sözü edilen hükümlerine aykırı olduğu gözetilmeden, Aslaniskender olan soyadının "Paramabindu" olarak değiştirilmesine karar verilmiş bulunması usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 14.2.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TÜRK İSMİNİN YANINA YABANCI İSMİN EKLENMESİ- ADIN DEĞİŞTİRİLMESİ TALEBİ - AHLAK KURALLARI VE KAMU OYU -  AD DEĞİŞTİRMEDE HAKLI NEDEN

T.C. YARGITAY 18. HUKUK DAİRESİ E. 2005/2602 K. 2005/3635 T. 14.4.2005

4721/m.27

1587/m.16

ÖZET : Dava dilekçesinde Cüneyt olan adın Benjamin Cüneyt olarak değiştirilmesi istenilmiştir. Ahlak kurallarına uygun düşmeyen veya kamu oyunu inciten nitelikte bulunmadığından ve davacının doğumundan beri yaşadığı ülkede bu adla çağrılıp tanındığından, sözü edilen haklı nedenler de dosyada toplanan tüm bilgi ve belgelerden anlaşılmış olduğundan, istemin kabulü gerekir.

DAVA : Dava dilekçesinde Cüneyt olan adın Benİamin Cüneyt olarak değiştirilmesi istenilmiştir. Mahkemece davanın reddi cihetine gidilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkili davacının İsveç Göteborg´da doğduğunu ve halen İsveç´te işçi olarak çalıştığını, doğumundan bu güne kadar Benjamin adını kullandığını, çevresinde de bu adla çağrılıp tanındığını ileri sürerek Türkiye´deki nüfus kütüğünde yazılı Cüneyt adından önce gelmek üzere Benİamin adının da eklenmesini istemiştir.

4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 27. maddesi hükmü uyarınca kişi, haklı nedenlere dayanarak adının değiştirilmesini hakimden isteyebilir. Yargıtay uygulamalarında yasanın buyurucu hükümlerine aykırı olmamak koşuluyla bir kişi çevresinde tanındığı adını kullanabilir ve bu adla nüfusa tescilini isteyebilir. 1587 Sayılı Nüfus Yasasının 16. maddesi hükmüne göre, ahlak kurallarına uygun düşmeyen veya kamu oyunu inciten adlar konulamaz. Somut olayda davacının almak istediği Benjamin adı ahlak kurallarına uygun düşmeyen veya kamu oyunu inciten nitelikte bulunmadığından ve davacının doğumundan beri yaşadığı ülkede bu adla çağrılıp tanındığından, sözü edilen haklı nedenler de dosyada toplanan tüm bilgi ve belgelerden anlaşılmış olduğundan, istemin kabulü ile davacının nüfus kütüğünde yazılı  Cüneyt adına Benjamin adının da eklenmesine karar verilmesi gerekirken yerinde olmayan gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 14.04.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

VASİYET NAMENİN TENFİZİ-ATANMIŞ MİRASÇI-VERASET İLAMI

T.C. YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ E. 2010/12478 K. 2010/19947 T. 6.12.2010

4721/m.516, 541, 598, 599, 600

ÖZET : Dava dilekçesinde vasiyetnamenin tenfizi istenilmiştir. Vasiyetname, muayyen mal vasiyeti niteliğinde olmayıp, mirasçı atamaya ilişkindir. Medeni Kanunun 600. maddesi muayyen mal vasiyetini kapsayıp mirasçı atanmasını kapsamaz. Atanmış mirasçılarda ise miras, miras bırakanın ölümü ile kazanılır. Mirasçı atanan kişi miras bırakanın ölümü ile tereke üzerinde doğrudan ve kendiliğinden bir ayni hak kazanır. Bu durumda, miras bırakandan intikal eden ayni hakların, atanmış mirasçı adına tescili için vasiyetnamenin yerine getirilmesi davasına dolayısıyla mahkeme hükmüne ihtiyaç yoktur. Atanmış mirasçıya, buna ilişkin mirasçılık belgesi verilmesi yeterli olup, bu nitelikteki belge ile ayni hakların bu kişi adına tapuda ( resmi senet düzenlenmeksizin tescili ) mümkündür. Davacı TMK 598/2 uyarınca Sulh Hukuk Mahkemesinden veraset ilamı alarak aynı sonuca ulaşabilecektir. O halde mahkemece davanın hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi gerekir.

DAVA : Dava dilekçesinde vasiyetnamenin tenfizi istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi Içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.

KARAR : Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davalı tarafın sair temyiz itirazları yerinde değildir.

Davada, vasiyetnamenin yerine getirilmesi ve vasiyete konu yerlerin davacı adına tapuya tescili talep edilmiştir.

Vasiyetname, muayyen mal vasiyeti niteliğinde olmayıp, mirasçı atamaya ilişkindir ( TMK. md. 516 ). MK. Md.600 uyarınca muayyen mal vasiyetinde vasiyet alacaklısı kişisel bir istem hakkı kazanır ve bu hak dava yoluyla talep edilebilir. Uygulamada bu dava vasiyetin tenfizi davası olarak anılmaktadır. Medeni Kanun´un 600. maddesi muayyen mal vasiyetini kapsayıp mirasçı atanmasını kapsamaz ( Nitekim değişiklik öncesi medeni kanun 541 metninde "kendisine muyyen bir şey vasiyet edilen kimse" ifadei kullanılmaktadır ). Atanmış mirasçılarda ise miras, miras bırakanın ölümü ile kazanılır ( TMK. md.599/3 ). Mirasçı atanan kişi miras bırakanın ölümü ile tereke üzerinde doğrudan ve kendiliğinden bir ayni hak kazanır. Bu durumda, miras bırakandan intikal eden ayni hakların, atanmış mirasçı adına tescili için vasiyetnamenin yerine getirilmesi davasına dolayısıyla mahkeme hükmüne ihtiyaç yoktur. Atanmış mirasçıya, buna ilişkin mirasçılık belgesi verilmesi ( TMK. md.598/2 ) yeterli olup, bu nitelikteki belge ile ayni hakların bu kişi adına tapuda ( resmi senet düzenlenmeksizin tescili ) mümkündür ( Tapu Sicili Tüzüğü md.21/a ).

Yukarıda açıklandığı üzere davacı TMK. 598/2 uyarınca Sulh Hukuk Mahkemesinden veraset ilamı alarak aynı sonuca ulaşabilecektir.

O halde mahkemece davanın hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile davanın kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya uygun değildir.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK. nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 06.12.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

TAHLİYE TAAHHÜDÜNE DAYALI TAHLİYE-OTURURKEN SERBEST İRADE

T.C. YARGITAY 6. HUKUK DAİRESİ E. 2010/2015  K. 2010/6263 T. 26.5.2010

6570/m.

7

ÖZET : Dava, yazılı tahliye taahhüdü nedeniyle davalılar hakkında yapılan icra takibine itirazın iptali ve kiralananın tahliyesine ilişkindir. Kiralananda oturulurken serbest irade ile verilen ve imzası inkar edilmeyen tahliye taahhütnamesinin geçerli olduğunun kabulü gerekir.

DAVA : Mahalli mahkemesinden verilmi

ş bulunan itirazın iptali-tahliye davasına dair karar davacılar tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava, yazı

lı tahliye taahhüdü nedeniyle davalılar hakkında yapılan icra takibine itirazın iptali ve kiralananın tahliyesine ilişkindir. Mahkemece, istemin reddine karar verilmiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı

vekili, dava dilekçesinde, davalılar hakkında yazılı tahliye taahhüdüne dayanarak Antalya İkinci İcra Müdürlüğü´nün 2008/6325 Esas sayılı dosyası ile icra takibi başlattıklarını, davalıların haksız olarak takibe itiraz ederek takibi durdurduklarını, davalıların haksız itirazlarının iptali ile kiralananın tahliyesini istemiştir. Davalılar vekili, tahliye taahhüdünün tahliye tarihi belirtilmeksizin verildiğini, davacının kötü niyetli olduğunu bildirerek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece davaya konu edilen tahliye taahhütnamesinin kira süresi dolmadan 01.04.2008 tarihli ve adi şekilde düzenlendiği, sözleşmenin ise noterden düzenlendiği, tarafların 10 yıllık sözleşmeyi bertaraf etmek istedikleri takdirde taahhüdün de noterden düzenlemesi gerektiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Taraflar arası

nda düzenlenmiş 12.05.2000 başlangıç tarihli ve on yıl süreli kira sözleşmesi bulunmaktadır. Davacı vekili, 15.05.2000 günlü düzenleme, 01.04.2008 tahliye tarihli tahliye taahhüdüne dayanarak, davalılar hakkında 04.04.2008 tarihinde icra takibi başlatmıştır. Davalılar, gerek icra takibine karşı süresinde yaptığı itirazında, gerekse mahkemedeki savunmalarında, taahhütnamedeki imzaya karşı çıkmamış, taahhüdün tahliye tarihleri belirtilmeksizin verildiğini ileri sürmüştür. Davacı, yazılı sözleşme ve tahliye taahhüdüne dayandığına göre, davalıların sözleşmenin yenilendiğini aynı kuvvete haiz yazılı bir belge ile kanıtlamaları gerekir. Davalılar akdi ilişkinin yenilendiğine dair yazılı bir belge sunamamışlardır. Davaya ve icra takibine dayanak yapılan imzası davalılar tarafından inkar edilmeyen tahliye taahhütnamesinde "bir süreden beri kiracısı bulunduğumuz..." ibaresi yazılıdır. Taahhütnamenin içeriğinden ve kira sözleşmesinden taahhüdün kira ilişkisi devam ederken verildiği açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca tahliye taahhüdünün adi olarak düzenlenmesinde bir usulsüzlük yoktur. Bu durumda mahkemece, kiralananda oturulurken serbest irade ile verilen ve imzası inkar edilmeyen taahhütnamenin geçerli olduğunun kabulü ile itirazın iptaline, takibin devamına ve kiralananın tahliyesine karar vermek gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.

Hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ : Yukarı

da açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün ( BOZULMASINA ), istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 26.05.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

HUKUK HAKİMİ- CEZA HAKİMİNİN-MAHKUMİYET KARARINI DAYANAK YAPMASI

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi, Esas: 2011/14014, Karar: 2011/14639

Hukuk hakimi, ceza hakiminin mahkumiyet kararına dayanak yaptığı maddi olaylarla bağlı olup olayların başka şekilde gerçekleştiğini benimseyemez. Ceza mahkemesinde haksız fiil öğelerinden eylem, illiyet bağı, hukuka aykırılık yönleri saptanmış ise bu durumlar hukuk hakimini de bağlar.

Dava dilekçesinde 2.949 TL tazminatın yasal faiz ve masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Davacı vekili dilekçesinde, davalının devlet ormanından 30 adet yaş kızılçam ağacını motorlu testere ile kestiğini beyan ederek 2.949 TL. idare zararının yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosyanın incelenmesinden, davalının bu eylemi nedeni ile ceza mahkemesinde mahkumiyetine karar verildiği ancak, kararın henüz kesinleşmediği anlaşılmıştır.

Her ne kadar BK. 53. maddesi gereğince ceza hakiminin kusura ilişkin kararı hukuk hakimini bağlamaz ise de ceza hakiminin kararına dayanak yaptığı maddi olaylara bağlı olup hukuk hakimi olayların başka şekilde gerçekleştiğini benimseyemez.

BK.´nun 53. maddesine göre hukuk hakimi, ceza hakiminin mahkumiyet kararına götüren olaylarla bağlıdır. Ceza mahkemesinde haksız fiil öğelerinden eylem, illiyet bağı, hukuka aykırılık yönleri saptanmış ise ,bu durumların hukuk hakimini de bağlayacağı açıktır.

Öyle ise mahkemece,yukarıdaki ilke ve esaslar gözetilerek davalı hakkında verilen mahkumiyet kararının kesinleşmesi beklenerek,hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.

KARAR : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 04.10.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi."


 

ÇEK İPTALİ-KAŞİDECİYE DEĞİLDE- HAMİLE AİT OLDUĞU

T.C. YARGITAY 11. Hukuk Dairesi ESAS NO : 2009/7835 KARAR NO : 2011/901 Karar Tarihi:31.01.2011

Y A R G I T A Y İ L A M I

MAHKEMESİ : Eskişehir Asliye Ticaret Mahkemesi

TARİHİ : 15/04/2009

NUMARASI : 2009/96 - 2009/165

DAVACI : E.... K... İNŞAAT TURİZM TEKSTİL TİC.SAN.LTD.ŞTİ.

DAVALI : HASIMSIZ

Hasımsız olarak açılan davada Eskişehir Asliye Ticaret Mahkemesi´nce verilen 15.04.2009 tarih ve 2009/96 - 2009/165 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Muktedir Lale tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı temsilcisi, davacı şirkete ait olan çeklerin boş ve koçan halinde kaybolduğunu ileri sürerek, dava konusu çeklerin iptaline karar verilmesini istemiştir.Mahkemece, dosya kapsamına göre, TTK´nun 669 ve devam eden maddeleri gereğince zayi nedeniyle çek iptal davası açma hakkı hamile tanınmış bir hak olduğu, keşidecinin bu hükme dayanarak iptal davası açma hakkı bulunmadığı, davacı şirketin iptalini istediği dava konusu çeklerin keşidecisi olduğu gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacının tüm temyiz itirazları yerinde değildir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davacının bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı bakiye 02,80 TL temyiz ilam harcının temyiz edenden alınmasına, 31.01.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

TAŞIMA SÖZLEŞMESİ- NAVLUN BEDELİNİN TAHSİLİ- CMR SİGORTASI

T.C. YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ E. 2009/3101 K. 2009/4768  T. 17.4.2009

CMR Konvansiyonu/m.17, 23, 29

ÖZET : Dava, navlun bedelinin tahsili istemidir. CMR Sigortası

Genel Hükümlerinde, adı geçen ülkede hırsızlık teminatının aracın bekçili otoparkta bulunması halinde geçerli olduğu düzenlendiğine ve aracın güvenli olmayan yerde park edilip şoförün aracın başından ayrılmasından yararlanılarak yükün çalındığı anlaşıldığına göre, meydana gelen zarardan sigorta şirketi sorumlu tutulamaz.

DAVA : Taraflar arası

nda görülen davada ( İstanbul Asliye Üçüncü Ticaret Mahkemesi )´nce verilen 09.11.2006 gün ve 2003/1099-2006/690 sayılı kararı bozan Daire´nin 11.11.2008 gün ve 2007/4266-2008/12633 sayılı kararı aleyhinde davalılar vekili tarafından karar düzeltilmesi isteğinde bulunulmuş ve karar düzeltme dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dosya için düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davacı

vekili, davalı sigorta şirketi tarafından CMR Sigortası yapılan ve diğer şirket tarafından Türkiye-Ukryna arası taşıması üstlenilen müvekkiline ait emtianın, aracın Ukrayna´ya giriş yapmasından sonra kaybolduğunu, araçtan ve şoförden haber alınamadığını bildirerek mal bedeli ( 116,374 ) USD ile ( 3.500 ) USD navlun bedelinin her iki davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı

lar vekilleri, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, davanın kabulüne dair verilen karar, davalılar vekillerinin temyizi üzerine Dairemizce bozulmuştur.

Davalı lar vekilleri, bu kez karar düzeltme talep etmişlerdir.

1- Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere, CMR´nin 17/2. maddesine göre davalı taşıyıcının ziya ve hasara neden olan olayın doğumunda hiçbir kusur ve ihmalinin bulunmadığını kanıtlayamamış olmasına göre, davalılar vekillerinin aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan sair karar düzeltme itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Ancak, davalı taşıyıcı şirkete ait araç 06.03.2003 tarihinde Ukrayna´ya giriş yapmasından sonra yük ile birlikte kaybolmuş, araç şoförünün cesedine 15.11.2003 tarihinde bir barın kafeteryasının açık alanında ulaşılmasına rağmen araç ve yükün akıbeti belirlenememiştir. Davacı, aracın güvenli olmayan bir mahalle park edilmesi ve şoförün aracın yanından ayrılması üzerine araç ve yükün hırsızlarca çalındığını belirtmiş, bu iddianın aksine dair delil de ibraz edilmediğinden mahkemece de olayın bu şekilde olduğu kabul edilmiştir. Taşıyıcının, davacı tarafından beyan edilen bu eylemi CMR´nin 29. maddesinde gösterilen ağır kusur olarak kabul edilemeyeceğinden taşıyıcı davalı vekilinin bu yöne ilişen karar düzeltme itirazının kabulüyle Dairemiz temyiz bozma ilamının ( 1 ) nolu bendinin bu hususa ilişen bölümünün ortadan kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.  davalı

CMR Sigortacısı, sorumlulukları kaldıran klozları ispatlayamadığından aksi yönde görüş bildiren bilirkişi raporuna itibar edilmediği gerekçesiyle bu davalı yönünden de davanın kabulüne karar verilmiş ise de, CMR Sigortası Umumi Hükümlerinin "Teminat Dışı Haller" başlıklı 3/h maddesinde "Eski SSCB, Arnavutluk ve eski Yuğoslavya ülkelerinde hırsızlık teminatı, ancak park edilen aracın bekçili otoparkta bulunması halinde geçerlidir. Görevli ekiplerin karayolunu devriye kontrolü altında tutmaları, park yerinde devamlı bekçi bulundurulduğu anlamına gelmeyecektir" hükmü mevcut olup, mahkemece rizikonun davacının iddia ettiği gibi aracın güvenli olmayan mahalle park edilip şoförün aracın başından ayrılmasından istifadeyle araç ile yükün çalınması suretiyle meydana geldiği kabul edilmesine ve bilirkişi raporunda da olayın bu şekilde olduğunun kabulü halinde Umumi Hükümlerin 3/h maddesi gereğince sigorta şirketinin sorumlu tutulamayacağı belirtilmesine rağmen ne suretle rizikonun teminat içinde kaldığı yeterince değerlendirilip açıklanmadan davalı sigorta şirketinin sorumluluğuna gidilmesi doğru görülmediğinden ve mahkemenin bu davalı hakkındaki hükmü, kabul şekli itibariyle de doğru olmayıp Dairemizin 11.11.2008 tarihli bozma ilamının ( 3 ) ve ( 4 ) nolu bentlerinde gösterilen bozma nedenlerinin yukarıda gösterilen şekilde yapılacak inceleme sonrasında mahkemece dikkate alınacak olması nedeniyle davalı sigorta şirketinin rizikonun teminat dışı olduğuna ilişkin karar düzeltme itirazının kabulüyle, mahkeme kararının bu yönden de davalı sigorta şirketi yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

4- Mahkemece, davalı

ların sorumlu oldukları mal bedelinin belirlenmesi için bilirkişi kurulundan rapor alınmış ise de, raporda Konvansiyonun 23. maddesi gereğince yükün taşınmak üzere kabul edildiği yer ve zamandaki ticaret borsası fiyatına, böyle bir fiyat yoksa geçerli piyasa fiyatlarına göre hesaplama yapılması gerekirken, davalıların sorumluluklarının üst sınırı belirlenip, davacının talebinin üst sınırın altında kaldığı gerekçesiyle talebin aynen kabulü gerektiği yönünde görüş bildirilmiş ve mahkemece de bu rapora itibar edilerek karar verilmiş olduğundan davalı M... Nak. Tic. A.Ş.´nin ve kabul şekline göre de davalı İ... Sigorta A.Ş. vekilinin bu yöne ilişen karar düzeltme itirazlarının kabulüyle zararın 23. maddeye uygun olarak belirlenmesi için aynı kuruldan ek rapor veya yeni bir bilirkişiden ikinci bir rapor alınmak üzere Dairemizin 2007/4266 E.-2008/12633 K. sayılı, 11.11.2008 tarihli bozma ilamında gösterilen sebeplerin yanı sıra bu nedenlerle de mahkeme kararının bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarı

da ( 1 ) nolu bentte gösterilen nedenlerle davalıların HUMK´nın 440. maddesinde gösterilen hallerden hiçbirini ihtiva etmeyen sair karar düzeltme itirazlarının REDDİNE, ( 2 ), ( 3 ) ve ( 4 ) nolu bentlerde gösterilen nedenlerle karar düzeltme itirazlarının kabulü ile Dairemizin 2007/4266 E.-2008/12633 K. sayılı 11.11.2008 tarihli bozma ilamının ( 1 ) nolu bendinde yer alan taşıyıcının ağır kusurlu olması nedeniyle sınırlı sorumluluktan yararlanamayacağına ilişkin belirlemenin ortadan kaldırılmasına, temyiz bozma ilamında gösterilen sebeplerin yanı sıra ( 2 ), ( 3 ), ( 4 ) nolu bentlerde gösterilen nedenlerle de mahkeme kararının ( BOZULMASINA ), ödediği karar düzeltme harcının isteği halinde karar düzeltme isteyene iadesine, 17.04.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

AVUKATLIK VEKALET SÖZLEŞMESİ İLE VEKALET ÜCRETİ HAKEDİLEMEZ

3. Hukuk Dairesi 2008/6473 E., 2008/9508 K.

 “ÖZET”

ÖZET: AVUKATLIK ÜCRETİ, AVUKATIN HUKUKİ YARDIMININ KARŞILIĞIDIR. AVUKATLIK ÜCRET SÖZLEŞMESİ İLE AVUKATIN DAVAYI TAKİP ETMESİ KARARLAŞTIRILMIŞ İSE DE, VEKALETNAME VERİLEREK DAVAYI TAKİP TALİMATI VERİLMEDİĞİNDEN AVUKATLIK ÜCRETİ TALEP EDİLEMEZ.

“İçtihat Metni”

Dava dilekçesinde 1.250 YTLIik takibe vaki itirazın iptali ile %40 inkar tazminatının masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.

Davacı vekili dilekçesinde, davalının avukatı sıfatı ile davasını takip etmek üzere vekalet sözleşmesi düzenlediklerini beyan ederek, bu sözleşmeden kaynaklanan 1.250 YTL vekalet ücretinin bulunduğunu, bu ücreti tahsil etmek amacı ile davalı aleyhine icra takibi yaptıklarını, davalının da bu takibe itirazda bulunduğunu beyan ederek, İtirazın iptali ile %40 inkar tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir

Davalı davaya cevap vermemiştir.

Mahkemece, taraflar arasındaki vekalet ücret sözleşmesinin 7. maddesi uyarınca davanın kabulüne karar verilmiştir.

Somut olayda, davalı taraf, sözleşmenin imzalanmasından sonra, dava açmaktan vazgeçmiş ve davacıya vekaletname vermemiştir.

Taraflar arasında yapılan “Avukatlık Ücret Sözleşmesi” başlığı altında yapılan sözleşmenin 7. maddesinde “Müvekkilin bu sözleşmenin akdinden sonra, vekalet vermemesi, dosyasını geri alması durumunda avukat sözleşmeyi haklı sebebe dayanarak bozabilir. Bu durumda, sözleşmede belirtilen ücretin tamamı avukatın ilk isteminde derhal ödenir”. Mahkeme davanın kabulüne İlişkin kararının gerekçesini sözleşmenin bu hükmüne dayandırmıştır.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 164. maddesi uyarınca “Avukatlık ücreti avukatın hukuki yardımının karşılığı olan meblağı veya değeri ifade eder”. Hukuki yardımda bulunmayan avukat, avukatlık ücreti talep edemez.

Borçlar Kanunu’nun 396. maddesi uyarınca “vekaletten azil ve ondan istifa her zaman caizdir”. Bu hükme göre, müvekkil vekili azletmek hakkından, vekil de istifa edebilmek hakkından önceden vazgeçemez. Anılan hükmün emredici olması nedeni ile buna bağlı olan ceza koşulu da geçersizdir.

Ne var ki, Avukatlık Kanunu’nun 174. maddesinde ise “Avukatlık azli halinde ücretin tamamı verilir”. Bu hüküm de yasal ceza koşuludur. Avukat ve müvekkil arasındaki avukatlık sözleşmesi hukuki ilişkisinde BK’nın 396. madde hükmü uygulanmayıp Avukatlık Kanunu’nun 174. maddesinin uygulanacağı açıktır. Dolayısı ile anılan 174. maddenin uygulanabilmesi halinde vekil eden ücretin tamamını ödemekle yükümlüdür. Ancak, Avukatlık Kanunu’nun 174. maddesinin uygulanabilmesi için de avukatın hukuki yardımı yapması yahut ücrete hak kazanacak biçimde hukuki yardımının bir bölümünü sağlaması gerekir. Aksi halde, avukatın ücrete hak kazandığından söz edilemez. Zira, Avukatlık Kanunu’nun 174. maddesi, avukatın ücretinin teminat altına alınması amacını taşır. Henüz ücrete hak kazanmamış avukat 174. maddede yer alan “Ücretin tamamı verilir” hükmünden yararlanamaz. Taraflar arasındaki hukuki ilişkide Avukatiık Kanunu’nun 174. maddesi uygulanmadığı takdirde ise, BK’nın 396. maddesi uygulanmalı, henüz kendisine dava açılması talimatı ve vekaletname verilmeyen, dolayısı İle hukuki yardıma başlamayan davacı avukatın, sözleşmenin anılan hükmünden yararlanarak ücreti talep hakkının varlığı kabul edilmemelidir.

Nitekim, Avukatlık Kanunu’nun 165. maddesi uyarınca “sulh veya her ne suretle olursa olsun taraflar arasında anlaşmayla sonuçlanan ve takipsiz bırakılan işlerde her iki taraf avukata ücretinin Ödenmesi hususunda müteselsil borçlu sayılırlar”. Görüldüğü üzere, bu hükmün uygulanabilmesi açılmış bir dava olmasına bağlıdır. Avukatlık Kanunu’nun avukatlık sözleşmesi başlığını taşıyan II. kısım m. 163 ve avukatlık ücretini tanımlayan 164, 165 ve anılan 174. maddenin 1. fıkrası birlikte yorumlanmalıdır. Böyle olunca sulh yahut anlaşma amacıyla feragat ve kabul halinde ücretin tamamından müteselsilen sorumlu olması için dava açılması; azil halinde “ücretin tamamı verilir” yasal cezai koşulun uygulanabilmesi için de hukuki yardımın başlaması; yani dava açma üstlenilmiş ise davayı takip için hukuki yardım amacıyla gerekli hazırlıkların tamamlanmış olması gerekir. Somut olayda ise, avukatlık ücret sözleşmesinde izale-i şüyu davasının davacı avukat tarafından takip edilmesi kararlaştırılmış ise de, vekaletname verilerek henüz davayı takip talimatı verilmediği anlaşılmaktadır. Olayda, 174. madde hükmünün uygulanması imkanı bulunmadığına göre, sözleşmenin anılan koşulu BK’nın 396. maddesi uyannca geçersizdir, davacı avukata avukatlık ücretini talep hakkını vermez.

Davanın reddi gerekir.

Bu İtibarla, yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK’nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA) ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 27.05.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

ZİLYETLİK-EL KONULAN ARAC-TAZMİNAT İSTEMİ

T.C. YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ E. 2011/8422 K. 2011/8390 T. 14.7.2011

4721/m.973,982,983

ÖZET : Dava, orman idaresince suç vasıtası olduğu gerekçesi ile el konulan ve ancak yapılan yargılama sonunda mahkemece iadesine karar verilen araca el konulması nedeniyle uğranılan zararın tazmini talebinden ibarettir. Türk Medeni Kanunu’nun 973. maddesinde zilyetlik; “  Bir şey üzerinde fiili hakimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir”. 982. ve 983. maddelerinde de zilyetlik, herhangi bir hakka bağlı olmaksızın dava yoluyla korunmuştur. Davacının zilyetliği haksız olsa bile, malik dışında saldırıda bulunan kişilere karşı zilyetliği sebebi ile dava açabilir. Zilyetlik, hukuken korunmuş durum olduğuna göre, zilyetliğin bir hakka dayanıp dayanmaması önemli olmadığı gibi, açılmış bulunan bir davanın dinlenilmesine engel de değildir. Kaldı ki somut olayda davacı traktör üzerinde malik sıfatı ile zilyettir.

DAVA : Davacı M. Y. vekili tarafından, davalı Tunceli Orman İşletme Müdürlüğü aleyhine 01/12/2010 gününde verilen dilekçe ile tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 24/03/2011 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, orman idaresince suç vasıtası olduğu gerekçesi ile el konulan ve ancak yapılan yargılama sonunda mahkemece iadesine karar verilen araca el konulması nedeniyle uğranılan zararın tazmini talebinden ibaret olup, davanın reddine karar verilmiş; karar, davacı tarafından temyiz olunmuştur.

Davacının zilyedinde bulunan traktöre orman işletme şeftiğince suç vasıtası olarak kullanıldığı gerekçesi ile elkonulmuş, Orman Kanunu’na muhalefet suçundan davada mahkeme traktörün kayıt maliki M. T.’e iadesine karar vermiş, karar derecattan geçerek kesinleşmiştir. İadesine karar verilen traktör kayıt maliki M. T.’in davacının oğluna verdiği vekaletname gereğince davacı tarafça orman idaresinden 14.07.2010 tarihinde teslim alınmıştır. Davacı zilyet, 05.08.2010 tarihinde noterde yapılan satış sözleşmesi ile traktörü satın almıştır. Davacı traktörün harici gerçek maliki olduğunu iddia etmiştir. Ceza yargılaması safhasında ifadesine müracaat edilen kayıt malik M. T., traktörü haricen sattığını ve kaydının kendi üzerinde olduğunu ifade etmiştir.

Yukarıda açıklandığı üzere dosya arasında mevcut bilgi ve belgelere göre orman idaresince el konulduğu tarihte traktörün harici gerçek sahibi davacının kendisidir. Kaldı ki dava açıldığı tarihten önceki bir tarihte davacı noterde yapılan satış sözleşmesi ile traktörün devrini almıştır.

Türk Medeni Kanunu’nun 973. maddesinde zilyetlik; “Bir şey üzerinde fiili hakimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir”. 982. ve 983. maddelerinde de zilyetlik, herhangi bir hakka bağlı olmaksızın dava yoluyla korunmuştur. Davacının zilyetliği haksız olsa bile, malik dışında saldırıda bulunan kişilere karşı zilyetliği sebebi ile dava açabilir. Zilyetlik, hukuken korunmuş durum olduğuna göre, zilyetliğin bir hakka dayanıp dayanmaması önemli olmadığı gibi, açılmış bulunan bir davanın dinlenilmesine engel de değildir. Kaldı ki somut olayda davacı traktör üzerinde malik sıfatı ile zilyettir.

Mahkemece davanın esası hakkında karar verilmesi gerekir iken husumet yokluğu nedeni ile reddine karar verilmesi doğru bulunmamış, temyiz olunan kararın davacı yararına bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenlerle davacı yararına BOZULMASINA, bozma gerekçesine göre diğer temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine, 14.07.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA-TEMYİZ SÜRESİNİN HESAPLANMASI.

Daire: 20. Hukuk Dairesi Esas No: 2010/4-113 Karar No: 2010/122 Karar Tarihi: 25 Mayıs 2010 Salı

ÖZET

Sanığın, 5237 sayılı TCY’nın 257/1. maddesi uyarınca 1 yıl hapis cezasıyla cezalandırıl¬masına, cezasının aynı Yasanın 51. madde si uyarınca ertelenmesine ve 2 yıl süre ile denetim altında tutulmasına ilişkin, Bakırköy 10. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 26.12.2006 gün ve 936-913 sayılı hüküm, sanık tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 4. Ceza Dairesince 16.03.2010 gün ve 4106-4451 sayı ile;

“5320 sayılı Yasanın 8/1 ve 1412 sayılı CYY’nın 317. madde si uyarınca sanık T... D... D...’nin tebliğnameye uygun olarak, temyiz isteğinin reddine” karar verilmiştir.

Yargıtay C.Başsavcılığınca 30.04.2010 gün ve 28584 sayı ile;

“26.12.2006 tarihinde sanığın yüzüne karşı verilen hükmün temyiz süresi 02.01.2007 tarihinde dolacak olmakla birlikte, bu tarih Resmi Tatil olan Kurban Bayramının 3. gününe denk gelmektedir. Kurban Bayramı 03.01.2007 tarihinde sona ermekte, bu itibarla da temyiz süresi 04.01.2007 tarihinde sona ermektedir. Bu bakımdan temyiz talebi süresinde yapılmış olup, dosyanın temyiz davasına konu edilmesinde yasal zorunluluk bulunmaktadır” gerekçeleriyle itiraz yasa yoluna başvurularak, Yargıtay 4. Ceza Dairesinin temyiz talebinin reddine dair kararının kaldırılarak, temyiz incelemesi yapılmak üzere dosyanın Dairesine gönderilmesine karar verilmesi, talep olunmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlen¬dirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

KARAR

TÜRK MİLLETİ ADINA

Sanık T... D... D...’nin, görevi kötüye kullanmak suçundan 5237 sayılı TCY’nın 257/1. maddesi uyarınca 1 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına, cezasının aynı Yasanın 51. madde si uyarınca ertelenmesine ve 2 yıl süre ile denetim altında tutulmasına ilişkin Bakırköy 10. Asliye Ceza Mahkemesince 26.12.2006 tarihinde, sanığın yüzüne karşı tefhim edilen hüküm, sanık tarafından 04.01.2007 tarihinde temyiz edilmiş, Özel Dairece, temyiz isteminin süresinde olmadığından bahisle 1412 sayılı CYUY’nın 310 ve 317. madde leri uyarınca reddine karar verilmiş, Yargıtay C. Başsav¬cılığınca, son günün Kurban Bayramına tesadüf ettiği ve temyizin süresinde olduğundan bahisle itiraz yasa yoluna başvurulmuştur.

 Görüldüğü gibi uyuşmazlık, sanık Temel Dursun Dikici’nin 04.01.2007 tarihli temyiz isteminin yasal süre içerisinde yapılıp yapılmadığı noktasında toplanmaktadır.

 Dosyanın incelenmesinde, sanık Temel Dursun Dikici’nin yüzüne karşı Bakırköy 10. Asliye Ceza Mahkemesince tefhim olunan 26.12.2006 gün ve 936-913 sayılı hükmün, sanık tara¬fından 04.01.2007 tarihinde temyiz edildiği, temyiz isteminin son günü olan 02.01.2007 ününün Kurban Bayramının üçüncü gününe tesadüf etmesi ve 2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki Yasanın 1/B-2. maddesi uyarınca Kurban Bayramının arefe günü saat: 13.00’dan itibaren 4, 5 gün olması nedeniyle, 1412 sayılı CYUY’nın 310. madde sinde öngörülen bir haftalık yasal sürenin 5271 sayılı CYY’nın 39/4. maddesi uyarınca 04.01.2007 tarihinde sona erdiği, dolayısıyla 04.01.2007 tarihinde gerçekleşen temyiz isteminin süresinde olduğu saptanmakla; Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulü ile sanık Temel Dursun Dikici’nin temyiz isteminin reddine ilişkin Özel Dairece verilen 16.03.2010 gün ve 4106-4451 sayılı kararın kaldırılması ve dosyanın temyiz incelemesi yapılmak üzere Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 16.03.2010 gün ve 4106-4451 sayılı temyiz isteminin reddine ilişkin kararının KALDIRILMASINA,

3- Dosyanın Sanık T... D... D...’nin temyizi ile ilgili inceleme yapılmak üzere, Yargıtay 4. Ceza Dairesine gönderilmesi için, Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 25.05.2010 günü yapılan müzakerede oybirliği ile karar verildi.


 

CEZA YARGILAMASI,DAVANAME,NÜFUS KAYITLARININ DÜZELTİLMESİ

Daire: 18. Hukuk Dairesi Esas No: 2010/2542 Karar No: 2010/6595 Karar Tarihi: 29 Nisan 2010 Perşembe

ÖZET

CUMHURİYET SAVCILARI, İDDİANAMENİN İSABETLİ BİR ŞEKİLDE TANZİMİ İÇİN SORUŞTURMA AŞAMASINDA ŞÜPHELİLER VE SUÇ MAĞDURLARI İLE İLGİLİ OLARAK NÜFUS KAYITLARININ DÜZELTİLMESİ DAVALARINI AÇMA YETKİSİNE SAHİPTİRLER.

KARAR

Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığının 16.10.2009 gün 2009/7 sayılı davanamesi ile Bulutun 1995 olan doğum yılının 1994 olarak düzeltilmesi

istenilmiştir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm Cumhuriyet Savcısı tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği düşünüldü:

Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığının 16.10.2009 gün, 2009/7258-7 sayılı davanamesi ile Karşıyaka Asliye Hukuk Mahkemesi´ne açılan davada yağmaya teşebbüs suçundan şüpheli 05.05.1995 doğumlu Bulut´un doğum yılının ay ve gün baki kalmak koşulu ile 1994 olarak düzeltilmesi istenmiş, mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu´nun 36. madde sinin l/a bendinde, her ne kadar nüfus kayıtlarına ilişkin düzeltme davalarının, ilgili resmi dairenin göstereceği lüzum üzerine, Cumhuriyet Savcıları tarafından görevli Asliye Hukuk Mahkemesinde açılabileceği belirtilmiş ise de, Cumhuriyet Savcılarının suçların soruşturulması sırasında şüpheli olarak tespit ettikleri kişilerin, ceza hukuku mevzuatına uygun şekilde yargılanmalarını sağlamak amacı ile düzenleyecekleri iddianamelerin isabetli bir şekilde tanzimi için, soruşturma aşamasında şüpheliler veya suç mağdurları ile ilgili olarak bu tür davaları açmak hak ve yetkisine her zaman sahiptirler. Mahkemece Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen davaname uyarınca, şüpheli Bulut´un gerçek yaşının tespiti için gerektiğinde Adli Tıp Kurumu´nun ilgili İhtisas Dairesi´nden de rapor alınmak sureti ile yaşının tespiti ile nüfus kayıtlarında gerekli düzeltmenin yapılmasına karar verilmesi gerekirken, CMK´nın 218. madde si gereğince açılacak davada ilgili mahkemece bu konuda düzeltme yapılmasının mümkün olması, talebin şüphelinin 18 yaşını aşar şekilde düzeltme isteği içermemesi, ilgililerce Cumhuriyet Savcılığı´na herhangi bir talepte bulunulmaması hususları gerekçe yapılarak, davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK´nın 428. madde si gereğince (BO-ZULMASINA), 29.04.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

YAŞ DÜZELTME DAVASININ RETTİ-CEZA DAVASI´NIN BİTMEDİĞİ

Daire: 18. Hukuk Dairesi Esas No: 2010/12144 Karar No: 2011/690 Karar Tarihi: 27 Ocak 2011 Perşembe

KIZ KACIRMA CEZA DAVASI DEVAM EDERKEN , ANNE VE BABA TARAFINDAN VELAYET ALTINDA BULUNAN KİŞİNİN EVLENE BİLMESİ İCİN YAŞININ YÜKSELTİLMESİ DAVASI GÖRÜLEREK KARARA BAĞLANMASI BOZMAYI GEREKTİRİR.

ÖZET

Davacılar C.... K... ve A.... K.... ile davalı Nüfus Müdürlüğü arasındaki davada Seyitgazi Asliye Hukuk Mahkemesince verilen ve Yargıtay´ca incelenmeksizin kesinleşmiş bulunan 20/2/2008 günlü ve 2007/72-2008/6 sayılı kararın yürürlükteki hukuka aykırı olduğu savıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 22/10/2010 gün ve Hukuk-2010/248451 sayılı yazısıyla kanun yararına temyiz edilerek bozulması istenilmiş olmakla, dosyadaki tüm kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR

Davacılar C.... K.... ve A.... K....´nin Nüfus Müdürlüğüne karşı 31/10/2007 tarihinde açtıkları davada, velayetleri altında bulunan müşterek kızları D.... K...´nin 9/6/1992 olan doğum tarihinin 9/6/1990 olarak düzeltilmesini istedikleri, mahkemece davanın kısmen kabulüne, D.... K....´nin doğum tarihinin gün ve ayı da değiştirilmek suretiyle 1/10/1990 olarak düzeltilmesine karar verildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.

Dava dilekçesinde, davacıların kızları D....´in C.... Y.... ile kaçarak evlendiğini, resmi nikah yapılabilmesi için yaş tashihi davası açtıklarını bildirdikleri, mahkemenin de gerekçeli kararında bu hususa değindiği görülmüştür.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu´nun 218. madde sinin ikinci fıkrasında, "Kovuşturma evresinde mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitiyle ilgili bir sorunla karşılaşılması halinde; mahkeme, ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hükmünü verir."hükmü yer almaktadır.

Davanın açıldığı tarihte, sözü edilen eylemler ile ilgili olarak C.... Y.... hakkında Eskişehir 1. Ağır Ceza Mahkemesi´nin 2007/303 Esas sayılı dosyasında açılmış olan kamu davası devam ederken söz konusu yaş düzeltme davasının açılarak sonuçlandırıldığı, Eskişehir 1. Ağır Ceza Mahkemesi´nin 10/6/2009 tarih ve 2007/303 Esas sayılı ihbar yazısından anlaşılmaktadır.

Mahkemenin görevi kamu düzeni ile ilgilidir. Görev hususunun mahkemece re´sen araştırılması ve yargılamanın her aşamasında kendiliğinden dikkate alınması gerekmektedir.

Mahkemece, dava dilekçesinde davacılar tarafından bildirilen kaçırılma ve cinsel istismar ile ilgili iddianın Cumhuriyet Başsavcılığı´ndan sorulması ve hüküm tarihi itibarıyla ceza kovuşturması devam ettiğinden davanın görev yönünden reddine karar verilmesi gerekirken, bu konuda bir araştırma yapmadan davanın esastan karara bağlanarak ceza yargılamasını etkileyecek şekilde kesin hüküm oluşmasına sebebiyet verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.

Bu itibarla yukarıda açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün HUMK.´nun 427. madde si gereğince sonuca etkili olmamak kaydıyla kanun yararına BOZULMASINA ve gereği yapılmak üzere kararın bir örneği ile dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, 27/1/2011 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

KAT MÜLKİYETİ :ANA TAŞINMAZIN DIŞINA KLİMA,ŞOHBEN TAKILMASI

Daire: 18. Hukuk Dairesi Esas No: 2008/314 Karar No: 2008/4171 Karar Tarihi: 10 Nisan 2008 Perşembe

ÖZET

BİNANIN MİMARİ PROJESİNDE KOMBİ, KLİMA GİBİ CİHAZLAR İÇİN YER BELİRLENMEMİŞ İSE, YÖNELİM PLANINDA BU CİHAZLARIN KONULMASINI YASAKLAYICI DÜZENLEME BULUNUP BULUNMADIĞINA BAKILMALIDIR. BİR YASAKLAMA BULUNMAMASI HALİNDE; BAŞKA BAĞIMSIZ BÖLÜMLERE VE ORTAK ALANLARA ZARAR VERECEK VE TAHAMMÜL SINIRLARINI AŞACAK BOYUTTA KOKU, DUMAN VEYA SES ÇIKARMAMAK KOŞULUYLA BUNA İZİN VERİLMELİDİR.

KARAR

Dava dilekçesinde, ortak yere elatmanın önlenmesi, projeye aykın-lıklann giderilmesi istenilmiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi İçinde olduğu anlaşıldıktan sonra, dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasal gerektirici nedenlere ve özellikle kanıtların takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre sair temyiz itirazları yerinde değildir.

Ancak;

Davacı dava dilekçesinde, davalının balkonuna monte ettiği kombi cihazının bacasında yoğunlaşan buharın oluşturduğu suyun binanın giriş ve çıkış yerlerine akmak suretiyle kat maliklerinin ıslanmalarına neden olduğunu ileri sürmektedir. Yerinde yapılan keşif sonucu düzenlenen bilirkişi raporunda sözü edilen su damlaması ile ilgili olarak ne gibi tedbirlerin alınması gerektiği tartışılmamıştır.

Doğalgaz veya sıvı yakıtla çalışan şofben ve kombi ile elektrikle çalışan klima cihazlan modern yaşamın vazgeçilmez, faydalı ve zorunlu ev aiet-lerindendir. Anataşınmazın onaylı mimari projesinde bu aletler için yer ayrılmadığı takdirde, bunların bağımsız bölümlerin hangi yerlerine konulacağı sorunu ile karşılaşılmaktadır. Bu tür uyuşmazlıkların çözümünde, Kat Mülkiyeti Yasası´nın yasaklayıcı hükümlerini aynen uygulamak sorunu herkesin kabul edebileceği biçimde çözmemekte, bazen de işi daha karmaşık ve içinden çıkılmaz bir hale getirmekte, memnuniyetsizliğe neden olmaktadır. Bulunacak çözüm yolu; kişilerin can güvenliğini tehlikeye düşürmemek, çağın sunduğu bu teknolojik olanaklardan tüm kat maliklerini yararlandırmak, bunun yanında da 634 sayılı Kat Mülkiyeti Yasası´nın 18. madde sinde değinildiği gibi bu cihazları kullananların doğruluk kurallarına uymasını sağlamak, diğer kat maliklerini rahatsız etmemek ve onların haklarını çiğnememek, yönetim planı hükümlerine de uymak olmalıdır. Bu ana İlkeler çerçevesinde; öncelikle apartmanın onaylı mimari projesinde kombi, şofben ve klima cihazları için belirlenmiş bir yer bulunup bulunmadığının araştırılması ve bu aletler için özel bir yer ile baca ve gider sistemi ile ilgili herhangi bir düzenleme yapılıp yapılmadığına bakılmalı, yer aynlmamış ise bu takdirde anataşınmazın yönetim planında; kat maliklerinin bağımsız bölümlerinin balkon veya pencerelerine kombi, şofben ve klima cihazlarının konulmasının yasaklanıp yasaklanmadığı araştırılıp, yönetim planında böyle bir yasaklayıcı düzenleme bulunduğu takdirde mahkemece balkona veya pencereye konulmuş olan cihazların sökülüp kaldırılmasına karar verilmelidir. Bu aletler için yönetim planında bir yasaklama bulunmadığı takdirde balkonun iç kısmındaki duvarlara veya bağımsız bölümün pencerelerine monte edilmek, başka bağımsız bölümlere ve ortak alanlara su veya herhangi bir sıvı akıtmamak, zarar verecek ve tahammül sınırlarını aşacak boyutta koku, duman veya ses çıkarmamak koşuluyla buna izin verilmelidir.

Somut olaya gelince; anataşınmazın yönetim planında balkonlara kombi cihazı konulamayacağına dair bir yasaklama bulunmamaktadır. O halde mahkemece, olay yerinde bilirkişi aracılığıyla onaylı mimari proje de uygulanmak suretiyle keşif yapılarak mimari projede kombi için yer ayrılıp ayrılmadığının, ayrılmış İse şofbenin buraya konulup konulmadığının tespit edilmesi, projede özel bir yer gösterilmiş ve alet bu yere konulmamış ise halen bulunduğu yerden kaldırılarak tekniğine uygun şekilde projesindeki yerine yerleştirilmesi, projesinde herhangi bir şekilde kombi cihazı yeri yok ise bu takdirde kombi cihazının teknik özellikleri de irdelenerek davacının iddia ettiği gibi bacasında buhar yoğunlaşması oluşup oluşmayacağı ve bunun sonucu olarak çevreye rahatsızlık verecek miktarda su akıtıp akıtmadığının, su akıtması halinde bunun ne şekilde giderilebileceğinin, söz konusu suyun bağımsız bölümün kombi cihazının yerleştirildiği balkonun zemininde bulunması gereken atık su gideri hattına verilip verilemeyeceğinin saptanıp belirlenmesi, rahatsızlığı giderecek hiçbir çözüm yolu bulunamadığı takdirde kombi cihazının sökülerek kaldırılmasına karar verilmesi gerektiğinin düşünülmemesi doğru görülmemiştir.

Bu itibarla, yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi İsabetsiz, temyiz itirazlan bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK´nın 428. madde si gereğince (BOZULMASINA), temyiz peşin harçlarının istek halinde temyiz edenlere iadesine, 10.04.2008 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

HABERLEŞME HÜRRİYETİ,ÖZEL HAYATIN GİZLİLİĞİ,ŞAHSİ MENFAATLERİN HALELDAR OLMASI

Daire:4. Hukuk Dairesi Esas No: 2009/13627 Karar No: 2010/10270 Karar Tarihi: 14 Ekim 2010 Perşembe

ÖZET

Davacı M…. Ö….vekili Avukat M….. G…. tarafından, davalı D….. Gaz. A.Ş aleyhine 08/10/2008 gününde verilen dilekçe ile basın yolu ile kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 15/09/2009 günlü kararın Yargıtay´ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

KARAR

Dava, basın yolu ile kişilik haklarına saldırıdan dolayı uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece istem reddedilmiş; karar, davacı tarafından temyiz olunmuştur.

Yayın tarihinde Yargıtay Ceza Genel Kurulu Yazı İşleri Müdürü olan davacı, M….. gazetesinin 13.10.2007 günlü sayısında"Yargıtay´da Bir K….."başlığı altında, dava dışı kişi ile yaptığı telefon görüşmesi yayımlanıp kamuoyuna bir suç örgütünün yardımcısı gibi tanıtılarak kişilik haklarına saldırıda bulunulduğunu belirterek manevi tazminat istemiştir.

Davalı ise, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan bir soruşturma kapsamında soruşturulan çetenin liderlerinden Ahmet Cinali´nin dinlemeye alınan telefon kayıtlarında geçen ve davacı ile yapılan telefon görüşmelerini içeren kaydın aynen kamuoyuna aktarıldığını ileri sürerek istemin reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.

Yerel mahkemece, V…….. G…… Hareketi ikinci başkanı A….. C….. ile davacı arasındaki telefon konuşmalarının aynen yayınlandığı, yayın üzerine davacı hakkında Yargıtay Birinci Başkanlığı tarafından soruşturma açıldığı, emekliye ayrılması nedeniyle davacı hakkında soruşturma yapılmasına yer olmadığına karar verildiği, yayının görünür gerçeğe uygun olduğu gerekçesiyle istem reddedilmiştir.

Anayasa´nın"Özel hayatın gizliliği"başlıklı 20. madde gereğince herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Yine Anayasa´nın"Haberleşme hürriyeti"başlıklı 22. madde sinde, herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır. Bundan başka, Medeni Yasa´nın 24. ve 25. madde leri ile koruma altına alınmış olan bu hakların saldırıya uğramasının yaptırımı da Borçlar Yasası´nın 49. madde sinde gösterilmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi´nin 8. madde sinde de herkesin özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu belirtilmiş; maddenin ikinci fıkrasında yasaya uygun sınırlama nedenleri sayılmıştır.

Ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş yargıç kararı bulunması; bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de yasa ile yetkili kılınmış merciin yazılı emri ile kişinin üstü, özel kâğıtları ve eşyası aranabilir, bunlara el konulabilir, haberleşme engellenebilir ve gizliliğine dokunulabilir.

Ne var ki, bu konuda Devletin resmi soruşturma ve kovuşturma organlarına getirilen yasal bazı sınırlamaların gerçek ve tüzel kişiler açısından öncelikle uygulanması gerektiği gibi tanınan ayrıksı durumdan, bu kapsama girmeyen kişi ve kuruluşların yararlanması söz konusu olamaz. Kişinin gizli alanını oluşturan özel yaşamının gizliliğine dokunulamayacağından, sıfatı ve konumu ne olursa olsun, kişinin oluru bulunmadan özel yaşamına ve haberleşmesine ilişkin bilgiler kamuoyuna açıklanamaz. Bir kişinin konuşmalarının kayda alınması ve bunun yayınlanması onun özel yaşamına ve kişilik haklarına saldırı niteliği taşır.

Dava konusu olayda; cumhuriyet savcılığı tarafından başlatılan bir soruşturma kapsamında, dava dışı bir kişi ile yaptığı telefon konuşmasına ilişkin kaydın gazetede yayımlanması, davacının kişilik haklarına saldırı oluşturur. Yerel mahkemece istemin reddine gerekçe yapılan olgular, istemin tümden reddedilmesini gerektirmez; ancak, tazminat tutarının saptanmasında indirim nedeni olabilir.

Yerel mahkemece açıklanan yönler gözetilmeyerek, istemin tümden reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 14/10/2010 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

BASIN YOLUYLA KİŞİLİK HAKLARINA SALDIRI,MANEVİ TAZMİNAT,MATIFİYET KOŞULU

Daire:4. Hukuk Dairesi Esas No: 2009/12209 Karar No: 2010/11607 Karar Tarihi: 9 Kasım 2010 Salı

ÖZET

DAVACI HAKKINDAKİ HABERDE, İSTİHBARAT DAİRESİNİN %90´İNİN CEMAATİN KONTROLÜ ALTINDA OLDUĞU, DAVACININ AD VE SOYA-DININ BAŞ HARFLERİNE DE YER VERİLEREK BELİRTİLDİĞİNE GÖRE, MATUFİYET KOŞULU GERÇEKLEŞTİĞİNDEN, HABERİN DAVACIYA YÖNELİK OLDUĞU KABUL EDİLEREK HUKUKA AYKIRI OLUP OLMADIĞI İNCELENEREK SONUCUNA GÖRE KARARVERİLMELİDİR.

KARAR

Davacı Sadettin vekili tarafından, davalı G... Rek. Yay. Mat. Org. San. ve Tic. Ltd. Şti. aleyhine 08.05.2008 gününde verilen dilekçe ile basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine yapılan yargılama sonunda; mahkemece davanın reddine dair verilen 30.06.2009 günlü kararın Yargıtay´da duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü.

Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırıdan dolayı uğranılan manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece istem reddedilmiş; karar, davacı tarafından temyiz olunmuştur.

Davacı, A... dergisinde yayımlanan haberde, yasal olmayan örgütlenmenin içinde olduğu gösterilerek, kişilik haklarına ve meslek onuruna saldırıda bulunulduğunu ileri sürerek, davalının manevi tazminat ile sorumlu tutulmasını istemiştir.

Davalı ise, haberde davacının adının geçmediğini, belgeye dayanan haberin hukuka uygun olduğunu belirterek, istemin reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.

Yerel mahkeme matufiyet koşulunun gerçekleşmediği, haberde adı geçen kişinin davacı olduğunun hiç kimse tarafından anlaşılmayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

A... dergisinin 27 Ocak 2008 gün ve 1071 nolu sayısında"F...çı Gladyo´nun´Gladyo´operasyonu ", "işte merkezdeki 57 F...çı Polis"ve"istihbaratın yüzde 90´ı"başlıkları altında yayımlanan haberde; Emniyet Genel Müdürlüğü´nde elden ele dolaştığı ve Emniyetteki F Tipi örgütlenmenin etkin elemanları başlı-ğını taşıdığı iddia edilen belgenin dergiye de ulaştığı, bu konuda suç duyuru-sunda bulunulacağı belirtildikten sonra, belge içeriği ile ilgili açıklamalarda bulunulmuştur."İstihbaratın yüzde 90´ı"alt başlıklı bölümde ise, belgenin ba-şında İstihbarat Dairesi´nin geldiği belirtilip, Daire Başkanı´nın ad ve soyadı açıkça yazılıp, İstihbarat Dairesi´nin yüzde 90´ının cemaatin egemenliği altında olduğunun belirtildiği iddiasına yer verilerek, istihbarat şube müdürlüklerinin cemaatin kontrolü altında olduğu, davacı ve dava dışı kişilerin ad ve soyadları-nın baş harfleri yazılarak, belgede bu gibi isimlere yer verildiği belirtilmiştir.

Davacı Sadettin, yayın gününde Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı İstihbarat Akademisi Şube Müdürlüğü görevini yürütmektedir. Yazıda davacının görevli olduğu istihbarat dairesi belirtilip, şube müdürlükleri bölümünde"S A"olarak ad ve soyadının baş harflerine yer verilmiştir. Bu açıklamalar doğrultusunda yazı bir bütün olarak değerlendirildiğinde matufiyet koşulunun gerçekleştiği sonucuna varılmaktadır.

Yerel mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, haberin davacıya yönelik olduğu benimsenip haberin hukuka aykırı olup olmadığı incelenerek, varılacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken, dosya içeriğine uymayan gerekçeyle, yazılı biçimde karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Temyiz olunan kararın, yukarıda gösterilen nedenlerle (BO-ZULMASINA) ; bozma nedenine göre öteki temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 09.11.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

İCRA MEMURUNUN HACİZDE GÖREVİNİ KÖTÜYE KULLANMASI.

T.C. YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2006/1147 Karar: 2006/4484 Karar Tarihi: 07.03.2006

ÖZET: İİK. nun 85. maddesi gereğince icra müdürlüğü alacaklının talebi doğrultusunda gösterilen adreste haczi uygulamak zorundadır. Somut olayda olduğu gibi üçüncü şahsın vergi levhası ibraz ederek haciz yapılan yerin kendisine ait olduğunu ileri sürmesi halinde anılan maddenin müteakip fıkraları uyarınca işlem yapılması gerekirken haczin uygulanması yerinde olmadığından mahkemece şikayetin kabulü gerekirken reddi isabetsizdir.

 (2004 S. K. m. 16, 85)

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: İİK. nun 85. maddesi gereğince icra müdürlüğü alacaklının talebi doğrultusunda gösterilen adreste haczi uygulamak zorundadır. Somut olayda olduğu gibi üçüncü şahsın vergi levhası ibraz ederek haciz yapılan yerin kendisine ait olduğunu ileri sürmesi halinde anılan maddenin müteakip fıkraları uyarınca işlem yapılması gerekirken haczin uygulanması yerinde olmadığından mahkemece şikayetin kabulü gerekirken reddi isabetsizdir.

Sonuç: Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366. ve HUMK. 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 07.03.2006 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

ANATAŞINMAZIN KORUNMASI,MİMARİ PROJEYE AYKIRILIK

Daire: 18. Hukuk Dairesi Esas No: 2008/4122 Karar No: 2008/5028 Karar Tarihi: 28 Nisan 2008 Pazartesi

ÖZET

MİMARİ PROJEDE VAR OLAN ASANSÖR TEŞKİLATININ YAPILMAMIŞ OLMASI DA GÖZETİLEREK BU EKSİKLİĞİN GİDERİLMESİNİ İSTEME HAKKI TÜM KAT MALİKLERİNE AYRI AYRI TANINMIŞ BİR HAKTIR. BU EKSİKLİĞİN GİDERİLMESİ İÇİN KAT MALİKLERİME BİR KARARALINMASINA DA GEREK YOKTUR.

KARAR

Dava dilekçesinde, kat malikleri kurulu kararlarının iptali ile mimari projede var olan asansörün yaptırılması istenilmiştir.

Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği düşünüldü:

Davacılar vekili dava dilekçesinde, kat mülkiyetli anataşınmazın onaylı mimari projesinde asansör yeri ve boşluğu ile birlikte asansör mevcut olmasına karşın bu güne kadar asansör yapılmadığını ileri sürerek, asansör yapımıyla ilgili olarak asansör yapımına gerek olmadığına ilişkin 15.05.2004 ve 09.10.2004 tarihlerinde alınan kat malikleri kurulu kararlarının iptalini, anlaşmazlık konusu olan asansör teşkilatının masraflarına tüm kat maliklerinin, arsa payları oranında katılmaları koşuluyla yaptırılmasını istemiş, mahkemece davanın reddi yolunda hüküm kurulmuştur.

634 sayılı Kat Mülkiyeti Yasası´nın 19. madde sinin birinci fıkrasına göre kat malikleri anataşınmazın mimari durumunu titizlikle korumaya mecburdur. Yasanın bu buyurucu hükmü dikkate alınarak onaylı mimari projede mevcut olan asansör teşkilatının bu güne kadar yapılmadığı da gözetilerek bu imalat eksikliğinin giderilmesini istemek hakkı tüm kat maliklerine ayrı ayrı tanınmış bir haktır. Bu noksanlığın tamamlanması için kat maliklerince bir karar alınmasına da gerek bulunmadığı gibi, asansörün yapılmaması yönündeki kat malikleri kurulu kararının da hukuki bir sonuç doğurması mümkün değildir.

O halde, mahkemece toplanan delillere, onaylı mimari projedeki duruma göre asansör teşkilatının yapılmasına, masrafının tüm kat maliklerince karşılanmasına karar verilmesi gerektiğinin düşünülmemesi ve davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Bu itibarla, yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK´nın 428. madde si gereğince (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 28.04.2008 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

MÜDAHALENİN MENİ-KOMŞULUK HUKUKU-YAPININ YIKIMI

Daire: 1. Hukuk Dairesi Esas No: 2008/3202 Karar No: 2008/5211 Karar Tarihi: 28 Nisan 2008 Pazartesi

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, 5488 ada 2 parsel sayılı taşınmazda bağımsız bölüm maliki olduğunu, davalı şirketin de komşu 3 nolu parsel maliki ve Adonis Otelinin işletmecisi olduğunu, davalının taşınmaza bitişik olarak taşkın şekilde kulübeyi andıran yapılar inşa ettiğini, doğal gaz deposunu taşınmaza bitişik olarak yerin altına güvenlik yönünden tehlike arz edecek şekilde yerleştirdiğini, otelin klima merkezinin de parsele bitişik olması nedeniyle gürültü ve titreşime neden olduğunu, otelde yaz aylarında havuz başında yapılan düğünlerde gece geç saatlere kadar yüksek sesle müzik yayını yapıldığını ileri sürerek, inşa edilen bitişik yapıların, doğal gaz deposunun, klima merkezinin kaldırılmasını, havuz başındaki gürültülü müzik yayınının önlenmesi isteminde bulunmuştur.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

KARAR

Dava, komşuluk hukukundan kaynaklanan elatmanın önlenmesi ve yıkım isteklerine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 5488 ada 2 parsel sayılı taşınmazdaki 1, 2 ve 3 nolu bağımsız bölümlerin davacıya komşu 5488 ada 3 nolu parselin ise davalı adına kayıtlı bulunduğu görülmektedir.

Mahkemece, mahallinde yapılan keşif sonucunda düzenlenen uzman bilirkişi raporlarına göre, hüküm fıkrasının 2 nolu bendinin son fıkrası dışında gösterilen rahatsız edici durumların saptanmak suretiyle raporda gösterilen önlemlerin hüküm altına alınması suretiyle zararın giderilmesine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Tarafların, bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

Ancak, hüküm fıkrasının 2 nolu bendinin son fırkasında gösterilen"Bina dışında yapılan düğünler yönünden etrafı rahatsız eden gürültünün önlenmesi için salon etrafına sesi tolore edecek ses duvarı yapılması"önleminin pratik olarak infazının; diğer bir deyişle yerine getirilmesinin olanaklı bulunduğu söylenemez.

Bilindiği üzere; bu tür uyuşmazlıkların çözümünde hakim gerek zararı saptama, gerekse zararı giderecek önlemleri tespit etme yönünden her somut olayın özelliğini gözeterek, çıkar çatışmalarını olaya en uygun düşecek şekilde bağdaştırarak ve özverileri denkleştirerek hüküm kurma durumundadır. Kuşkusuz, değinilen esaslar gözetilerek saptanacak olan zararın giderilmesi için getirilecek ve hüküm altına alınacak önlemlerinde bu esaslara uygun düşecek biçimde belirlenmesi ve hüküm yerinde ayrıntılı olarak gösterilmesi zorunludur.

Somut olayda, düğün ve benzeri faaliyetlerde meydana gelecek sesin komşuları rahatsız etmeyecek şekilde düzenlenmesi konusunda bilirkişilerden ek rapor alınması (ses düzeyi ve eğlence saatlerinin belirlenmesi vs.) belirlenecek önlem ya da önlemlere hükmedilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir. Davalının, bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.´nun 428.madde si gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 28.4.2008 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

GECİT HAKKI-ZİLLİYETLİ YERİN ÖNCE TAPUYA TESCİLİ

T.C. YARGITAY 14.Hukuk Dairesi Esas: 2008/4521 Karar: 2008/5545 Karar Tarihi: 29.04.2008

(4721 S. K. m. 672, 747) (YİBK. 11.02.1959 T. 1958/14 E. 1959/13 K.)

Dava: Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 23.09.2005 gününde verilen dilekçe ile geçit hakkı kurulması istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kabulüne dair verilen 10.12.2007 günlü hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davalı Hazine vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

Karar: Davacı, adına kayıtlı 585 parsel numaralı taşınmazın genel yol ile bağlantısının bulunmadığını belirterek geçit hakkı kurulması isteğinde bulunmuştur.

Davalı davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece davanın kabulü ile, 585 parsel numaralı taşınmaz yararına 132, 576 ve tescil harici bırakılan taşınmazdan geçit hakkı kurulmasına karar verilmiş olup hüküm, davalı hazine tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, Türk Medeni Kanunu’nun 747. maddesine dayanılarak açılmış geçit hakkı kurulması istemine ilişkindir. Ülkemizde arazi düzenlenmesinin sağlıklı bir yapıya kavuşmamış olması ve her taşınmazın yol ihtiyacına cevap verilmemesi geçit davalarının nedenidir. Geçit hakkı verilmesiyle genel yola bağlantısı olmayan veya yolu bulunsa bile bu yol ile ihtiyacı karşılanamayan taşınmazın genel yolla kesintisiz bağlantısı sağlanır. Uygulama ve doktrinde genellikle bunlardan ilkine mutlak geçit ihtiyaç veya geçit yoksunluğu, ikincisine de nisbi geçit ihtiyacı ya da geçit yetersizliği denilmektedir.

Geçit hakkı verilmesine ilişkin davalarda bu hak taşınmaz leh ve aleyhine kurulacağından leh ve aleyhine geçit istenen taşınmaz maliklerinin tamamının davada yer alması zorunludur. Ancak, yararına geçit istenen taşınmaz müşterek mülkiyete konu ise dava paydaşlardan biri veya birkaçıtarafından açılabilir. Geçit ihtiyacı olan kişi davasını öncelikle taşınmazların mülkiyet ve yol durumuna göre en uygun taşınmaz malikine karşı ve daha sonra bundan en az zarar görecek olana yöneltmelidir.

Açıklanan ilkeler doğrultusunda somut olaya gelince;

Davacıya ait 585 parsel numaralı taşınmazın geçit gereksiniminin bulunduğu açıktır. Mahkemece yapılan araştırma sonucu istek hüküm altına alınmış ise de geçit hakkına konu olan bir kısım yer tescil harici bırakılan taşınmazdır. Zorunlu geçit hakkı, mülkiyet hakkının kanundan doğan dolaylı bir sınırlaması olduğundan bu tür sınırlamalar, ancak mülkiyet hakkına konu taşınmazlar için söz konusu olabilir.

11.02.1959 tarih 1958/14 Esas, ve 1959/13 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da <….. Bir gayrimenkule sahip olmak ancak tapu kaydıyla mümkün olur. Şu halde tapuya kayıtlı olmayan bir gayrimenkulün zilyedi o yerin maliki ve sahibi sayılamayacağından komşu gayrimenkul malikinden lüzumlu geçit hakkını isteyemeyeceği gibi, tapuda kayıtlı olamayan geçit hakkına mevzu teşkil edecek gayrimenkul zilyedine karşı da bir hak istimal olunamaz. Tapuda kayıtlı olmayan gayrimenkul lehine ve yine tapuda kayıtlı olmayan gayrimenkul aleyhine geçit hakkına müteallik bir karar istihsal edilse bile bu hakkın Medeni Kanunun 672. maddesi hükmü dairesinde tapu siciline tescili mümkün değildir. Halbuki sözü geçen madde bu hakkın tapuya tescil edilmesi lüzumuna amildir. İşte bu madde hükmü dahi tapuda kayıtlı olmayan diğer bir gayrimenkul zilyedi aleyhine lüzumlu geçit talebinde bulunamayacağını teyit etmektedir. Tariki amme çıkmak için kafi bir yolu bulunmayan zilyedin eğer o gayrimenkulü tescil ettirmek hakkını kazanmışsa, evvela o gayrimenkulünü tapuya tescil ettirdikten ve geçit hakkına mevzu olacak komşu gayrimenkulde tapuda kayıtlı olmayıp, o gayrimenkulün zilyedi lehine iktisap şartları tahakkuk etmişse, lüzumlu geçit hakkına haiz olan şahsın hukuki menfaati dolayısıyla, sözü geçen bu gayrimenkulün zilyet adına tescilini talep ve temin ettikten sonra, lüzumlu geçit isteme hakkını kullanması lazımdır.> denilmek suretiyle, zorunlu geçit hakkının ancak tapuda kayıtlı taşınmazlar hakkında söz konusu olabileceği, tapu siciline kayıtlı olmayan yerler için böyle bir zorunluluk doğduğunda ise, tapuya tescil gerekliliği yerine getirildikten sonra ihtiyaç sahibi kişinin talepte bulunmasının mümkün olduğu öngörülmüştür.

Zorunlu geçit hakkının hukuki niteliği, açıklanan ilgili yasa hükümleri ve İçtihadı Birleştirme kararı uyarınca, leh ve aleyhine geçit tesisi istenen taşınmazların tapu siciline kayıtlı olmaları gerekir.

Aleyhine geçit kurulması talep edilen taşınmazların da tapulu olmaması halinde bunların tapuya tescilinde hukuki yararı bulunduğundan davacıya yine dilediği ve istediği takdirde mahkemece bunların da tapuya tescilini sağlamak amacıyla yetki ve süre verilmeli ve bu davaların sonucu beklenmeli, bunlar tamamlandıktan sonra geçit istemi incelenmelidir.

Mahkemece tüm bu hususlar gözetilmeksizin tapuda kayıtlı olmayan taşınmaz aleyhine hüküm kurulmuş olması doğru olmadığından karar bozulmalıdır.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, bozma nedenine göre diğer hususların incelenmesine yer olmadığına, 29.04.2008 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

KAMULAŞTIRMASIZ EL ATMA-BİLİRKİŞİ İNCELEMESİ

Daire 5. Hukuk Dairesi Esas No: 2010/13218 Karar No: 2010/21700 Karar Tarihi: 16 Aralık 2010 Perşembe

ÖZET

DAVA KONUSU TAŞINMAZ ARSA NİTELİĞİNDE OLDUĞUNA GÖRE, DEĞERLENDİRME TARİHİNDEN ÖNCEKİ ÖZEL AMACI OLMAYAN SATIŞLARA GÖRE DEĞER BİÇİLMESİ GEREKİR.

KARAR

Taraflar arasındaki kamulaştırmasız el atılan taşınmazlar bedelinin tahsili davasından dolayı yapılan yargılama sonunda: Davanın kabulüne dair verilen hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davalı idare vekili yönünden verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla, dosyadaki belgeler okunup iş anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, kamulaştırmasız el atılan taşınmazlar bedelinin tahsili istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı idare vekilince temyiz edilmiştir.

Mahkemece bilirkişi incelemesi yaptırılmıştır. Alınan raporlar geçersizdir. Şöyle ki;

Dava konusu taşınmaz mal arsa niteliğindedir.

Kamulaştırmasız el atmaya dayanan bedel davalarında da Kamulaştırma Kanununun değer biçmeye ilişkin hükümleri kıyasen uygulanır.

Kamulaştırma Kanununun 11/1-g maddesi uyarınca, arsalara değerlendirme tarihinden önceki özel amacı olmayan satışlara göre değer biçilmesi gerekir.

Bilirkişi raporunda emsal taşınmazların piyasa rayicini yansıtmadığından bahisle soyut ifadelerle taşınmazlara değer biçildiğinden, bu raporlara göre hüküm kurulması mümkün değildir. Bu durumda taraflara, dava konusu taşınmazlara yakın bölgelerden ve yakın zaman içinde satışı yapılan benzer yüzölçümlü satışları bildirmeleri için imkan tanınması, lüzumu halinde resen emsal celbi yoluna gidilmesi ve bu emsallere göre değer biçilmesi için yeniden oluşturulacak bilirkişi kuruluyla keşif yapılarak sonucuna göre hüküm kurulması gerektiğinin düşünülmemesi,

Doğru görülmemiştir.

Davalı idare vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan hükmün açıklanan nedenlerle HUMK.nun 428. madde si gereğince (BOZULMASINA), peşin alınan temyize başvurma harcının Hazineye irad kaydedilmesine ve temyiz harcının istenildiğinde iadesine, 16.12.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

İTİRAZIN İPTALİ-ALACAĞIN LİKİT OLMASI-İNKAR,TAZMİNATIN RETTİ

Daire:15. Hukuk Dairesi Esas No: 2010/223 Karar No: 2011/254 Karar Tarihi: 24 Ocak 2011 Pazartesi

KARAR

Dava, Borçlar Yasasının 355 ve devamı maddelerinde tanımlanan eser sözleşmesinden kaynaklanan iş bedeli alacağın tahsili için yapılan icra takibine itirazın iptâli, takibin devamı ve %40 icra inkâr giderimi istemine ilişkindir.

Yerel mahkemede görülen davanın yapılan açık yargılaması sonucunda davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı tarafça temyiz olunmuştur.

Eser sözleşmeleri taraflara karşılıklı haklar ve borçlar yükleyen bir iş görme aktidir. Yüklenici yapımını üstlendiği eseri teknik ve sanatsal kurallara, sözleşmeye ve amaca uygun olarak imal edip iş sahibine teslim etmekle, iş sahibi de bedeli ödemekle mükelleftirler.

Dava konusu somut olayda, yanlar arasında 18.06.2007 tarihli sözleşme yapılmıştır. Davacı yüklenici davalıya tank seviye izleme sistemi ve ulusal markör enjeksiyon sistemi yapımını üstlenmiştir. İşin toplam bedeli 35.000 EURO (KDV hariç) olarak kararlaştırılmıştır. Bu bedelin 10.000 EURO (karşılığı TL)´nun peşin, 30 gün sonra 12.500 EURO karşılığı TL, 60 gün sonra 12.500 EURO karşılığı TL ödeneceği, tüm sistemin malzeme ve işçilik hatalarına karşı 1 yıl garantili olduğu hüküm altına alınmıştır.

Davacı yüklenici işin yapımına başlamış, edimini önemli oranda yerine getirmiş, 18.06.2007 tarihli 66.544, 45 TL tutarındaki faturayı düzenleyip, 05.07.2007 tarihli sevk irsaliyesi ile teslim etmiştir.

Olaya ilişkin temel uyuşmazlık, eserin sözleşmeye, teknik ve sanatsal ilkelere ve amaca uygun olarak imal edilip teslimin gerçekleşip gerçekleşmediği, eksik ve ayıbın bulunup bulunmadığı noktasında toplanmaktadır. Yerel mahkemede görülen davada yapılan yargılama sürecinde sözleşme, fatura, sevk irsaliyesi, icra takibine ilişkin tutanaklar getirilmiş, dosya üzerinden bilirkişi incelemesi yapılarak, mali müşavir bilirkişiden rapor alınarak sonuca gidilmiştir. Oysa davalı taraf savunmasında ısrarla hali hazırda sadece 6 tankın seviyesinin ve sıcaklığının ölçülebildiğini, tank bilgilerinin tank yanında okunması taahhütlerinin yerine getirilmediğini, tank bilgilerinin okunabileceği cihazların tankın yanına değil, tankın üzerine monte edildiğini, dolayısıyla tank bilgilerinin tankın yanından değil, tankın üzerinden okunabildiğini, bu iki farklı uygulama arasında teknik açıdan çok ciddi bir fiyat farkının sözkonusu olduğunu, ayrıca sözleşmeye konu 7 adet tankdan 6´sı için sözleşmede belirtilen işlemlerin yanlış ve eksik yapıldıkları gibi sözleşmeye konu ve dahil bir tanker için de davacı şirket tarafından hâlâ hiçbir işlem yapılmadığını ileri sürmüştür. Davalının savunmasında sözünü ettiği bu eksik ve ayıplı işlerle ilgili herhangi bir araştırma yapılmamıştır. Sözleşme ve teslim tarihlerinden itibaren 1 yıllık garanti süresi içerisinde dava açıldığına göre, bu hususun araştırılması gerekirdi. Mahkemece konunun uzmanı 1 makine mühendisi, 1 elektrik-elektronik mühendisi teknik bilirkişi ve bir de hukuki yorum ve nitelendirmede yardımcı olmak üzere 1 hukukçu bilirkişi tayin edilerek oluşturulacak heyetle birlikte yerinde keşif yapılıp, gerekli uygulama sağlanarak alınacak kurul raporu kapsamında konu değerlendirilmelidir.

Diğer yandan icra takibinde davacı yüklenici asıl alacak yanında 7.132, 32 TL işlemiş faiz talebinde bulunmuş, mahkemece de işlemiş faize hükmedilmiştir. Oysa davalı iş sahibi borçluya herhangi bir ihtarname gönderilmemiştir, temerrüt olgusu gerçekleşmemiştir. Bu bakımdan işlemiş faize hükmedilmesi doğru olmamıştır (BK. madde 101) .

Ayrıca davalı yanın itirazında haksız olduğundan bahisle 27.470, 00 TL icra inkâr gideriminin hüküm tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine karar verilmiştir.   Oysa İİK´nın 67. madde si gereğince davacı yararına icra inkâr giderimine hükmedilebilmesi için itirazın haksız yapılması, takip konusu alacağın yargılamayı gerektirmemesi, likit özellik arzetmesi gereklidir. Nitekim bu konuda da gerekli inceleme ve araştırma yapılmadan %40 icra inkâr tazminatına hükmedilmesi yerinde görülmemiştir.

Açıklanan olgular gözden uzak tutularak yazılı şekilde hüküm kurulması isabetli olmamış, kararın temyiz eden davalı yararına bozulması uygun bulunmuştur.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, hükmün temyiz eden davalı yararına BOZULMASINA, fazla alınan temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, 24.01.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

COCUĞUN VELAYETİNİN DEĞİŞTİRİLMESİNDE- BABADA BULUNAN VELAYETİN -ANNENİNDE KABULU İLE İLK DURUŞMADA DEĞİŞTİŞRİLEREK ANNEYE VERİLMESİ- DOĞRU ÖRÜLMEDİĞİ.

Daire:2. Hukuk Dairesi Esas No: 2010/10784 Karar No: 2011/1432 Karar Tarihi: 27 Ocak 2011 Perşembe

ÖZET

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

KARAR

Müşterek çocukların velayeti kesinleşen boşanma kararı ile davalı babaya verilmiş, davacı anne velayetin babadan alınarak kendisine verilmesini istemiştir. Velayet kamu düzeni ile ilgili olup davalının kabulü sonuç doğurmaz.

Tarafların delilleri sorulup, gösterdikleri takdirde toplanıp, gerektiğinde uzmanlardan rapor alınarak sonucu uyarınca velayet düzenlemesi gerekirken   davalının kabul beyanı nazara alınarak ilk oturumda yazılı biçimde velayetin babadan alınarak davacıya takdirine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verildi.27.01.2011


 

İCRA TAKİBİNE İTİRAZIN İPTALİ,ZAMANAŞIMI SÜRESİ

Daire: 11. Hukuk Dairesi Esas No: 2005/8695 Karar No: 2005/8599 Karar Tarihi: 23 Eylül 2005 Cuma

ÖZET

Taraflar arasında görülen davada İstanbul Asliye 7.Ticaret Mahkemesi´nce verilen 30.09.2003 gün ve 2002/897-2003/970 sayılı kararı onayan Daire´nin 08.03.2005 gün ve 2004/4406-2005/2214 sayılı kararı aleyhinde davalı vekili tarafından karar düzeltilmesi isteğinde bulunulmuş ve karar düzeltme dilekçesinin süresi içinde verildiği de anlaşılmış olmakla, dosya için düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR

Davacı vekili, müvekkili şirket nezdinde nakliyat sigorta poliçesi ile sigortalı bulunan dava dışı E… Endüstriyel Pazarlama ve Yatırım A.Ş.´nin yurt dışından ithal edip davalı taşıyana ait araçla Türkiye´ye nakledilen malların hasara uğradığını, sigorta teminatı dışında kaldığını ileri sürerek müvekkilinin hasarı ödemekten kaçınması üzerine sigortalı şirketin müvekkili ve davalı aleyhine açtığı itirazın iptali davasının kabul edilerek, icra takibine vaki itirazın iptaline ve takibin devamına dair verilen kararın kesinleşerek davacı tarafından icra takibi sonucu ödeme yapıldığını ileri sürerek, 100.960.40 İsviçre Frangı ile 5.975.347.424.-TL´nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, davanın zamanaşımına uğradığını, CMR 23.madde uyarınca müvekkilinin sınırlı sorumlu olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemenin, davanın kısmen kabulüne dair verdiği kararın Dairemiz´ce onanması üzerine, davalı vekili, bu kez karar düzeltme isteminde bulunmuştur.

Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere ve dava dışı taşıtan şirketin taraflar aleyhine açtığı davada taşıma nedeniyle meydana gelen zarardan müştereken tarafların sorumlu olduklarına dair verilen hüküm gereğince icra takip dosyasına ödeme yapan davacı sigortacının salt TTK.´nun 1301.madde sinde öngörülen yasal halefiyete dayanarak değil, açılan önceki dava sonucunda iş bu davanın davalısı ile birlikte oluşan müteselsil sorumluluğuna ilişkin rücu hakkına dayanması nedeniyle davacı lehine asıl alacaklının hakkından bağımsız olan yeni bir hak doğduğundan zamanaşımı süresinin bu hakkın doğduğu, bir başka ifadeyle davacının ödeme yaptığı tarihinden başlayacak olmasına, olayda bu nedenle 17.01.1972 gün 2/1 sayılı içtihadı birleştirme kararının uygulama yerinin bulunmasına göre, davalı vekilinin HUMK.´nun 440.madde sinde sayılan hallerden hiçbirisini ihtiva etmeyen karar düzeltme isteğinin reddi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davalı vekilinin karar düzeltme isteğinin HUMK.nun 442.madde si gereğince REDDİNE, alınması gereken 22.90 YTL. karar düzeltme harcı peşin ödenmiş olduğundan yeniden alınmasına yer olmadığına, 3506 sayılı yasa ile değiştirilen HUMK.nun 442/3.madde hükmü uyarınca, takdiren 125.00 YTL. para cezasının karar düzeltilmesini isteyenden alınarak Hazine´ye gelir kaydedilmesine, 23.09.2005 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

ALACAK DAVASI - FAİZ - İNKAR TAZMİNATI -İTİRAZIN İPTALİ - KARAR DÜZELTME

11. Hukuk Dairesi 1989/8520 E., 1991/273 K.

"İçtihat Metni"

T.C. Y A R G I T A Y

ÖZET : Açılan dava, itirazın iptali davasıdır. Bu çeşit davalarda icra

takibine vaki itirazlar nazara alınarak takip tarihindeki duruma göre bir

karar vermek gerekir. İtirazın iptali davası ile genel hükümlere göre

açılacak olan tahsil davalarının prosedürü ve sonuçları farklı olduğundan hem

itirazın iptaline hem de tahsile karar verilmesi doğru değildir. Açılan

davada itirazın haksızlığı saptanmış bulunduğundan takip talepnamesindeki

miktar ve faiz için itirazın iptaline karar verilmekle yetinilmek ve sadece

bundan ayrı olarak inkar tazminatına hükmedilmek gerekir.

(2004 s. İİK. m. 67)

Taraflar arasındaki davadan dolayı, (Diyarbakır Asliye Birinci Hukuk

Mahkemesi)nce verilen 15.6.1989 tarih ve 486-512 sayılı hükmün temyizen

tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi

içinde verildiği anlaşılmış olmakla; dosyadaki kağıtlar okundu, gereği

konuşulup düşünüldü:

Davacı vekili, davalıların kredi borçları nedeniyle aleyhlerine yapılan

(64.950.000) TL.lık icra takibine haksız yere itiraz edildiğini ileri sürerek

itirazlarının iptali ile (64.950.000) TL.nın takipte belirtilen faiz ve

fer´ileriyle birlikte tahsiline ve 15 inkar tazminatının hüküm altına

alınmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekili cevabında, takibin asıl alacak ve faiz miktarı yönünden

haksız olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir.

Mahkeme, toplanan deliller ve banka kayıtları üzerinde yaptırdığı bilirkişi

tetkikatına göre davanın kabulüne, davalıların itirazlarının iptali ile

(64.950.000) TL.´nın 15 inkar tazminatı ve dava tarihinden itibaren 55

faizden fazla olmamak kaydıyla T.C. Merkez Bankası´nın kısa vadeli kredilere

uygulamış olduğu faiz miktarları ile birlikte davalılardan tahsili ile

davacıya verilmesine karar verilmiştir.

Hüküm, davacı vekilince faiz yönünden temyiz edilmiştir.

Açılan, itirazın iptali davasıdır. İİK.nun 67. maddesine ilişkin olarak açılan

bu çeşit davalarda, icra takibine vaki itirazlar nazara alınarak fakat takip

tarihindeki duruma göre bir karar verilmek gerekir. İtirazın iptali davası

ile genel hükümlere göre açılacak olan tahsil davalarının prosedürü ve

sonuçları farklı olduğundan hem itirazın iptaline hem de tahsiline karar

verilmesi doğru değildir. Açılan bu davada itirazın haksızlığı saptanmış

bulunduğundan takip talepnamesindeki miktar ve faiz için itirazın iptaline

karar verilmekle yetinilmek ve sadece bundan ayrı olarak inkar tazminatına

hükmedilmek, faize ilişkin itiraz haklı olmadığından faize ilişkin ayrıca bir

karar ittihaz etmemek gerekirken mahkemece, takip konusu paranın dava

tarihinden itibaren faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesi bozmayı

gerektirmiş ise de bu yanlışlığın düzeltilmesi yeniden yargılamayı

gerektirmediğinden HUMK.nun 438/7. maddesine göre kararın düzeltilerek

onanması cihetine gidilmiştir.

S o n u ç : Yukarıda açıklanan nedenle mahkeme kararının sonuç kısmının ilk

paragrafının karardan çıkarılarak bunun yerine (itirazın iptali davasının

kabulü ile davalıların takibe vaki itirazlarının iptaline, takip konusu

miktar üzerinden 15 icra inkar tazminatının davalılardan alınarak davacıya

verilmesine) ibaresinin ilk paragraf yerine karara konulmasına ve hükmün

düzeltilmesine ve hükmün bu şekilde düzeltilerek (ONANMASINA), ödediği temyiz

peşin harcının isteği halinde temyiz edene iadesine, 28.1.1991 tarihinde

oybirliğiyle karar verildi.


 

İTİRAZIN İPTALİ-BORCUN ÖDENMESİ-İNKAR TAZMİNATINA YER OLMADIĞI 

Bu Kararda borclu borca itiraz ediyor ve borçlu itirazın iptali davası acılmadan önce asıl borcu ödemiş ve yüksek mahkeme asıl borç ödendiği   için icra inkar tazminatına hükmedilemeyeceğine, asıl borç dışında kalan alacaklar için ise takibin devamına karar verilmesi gerektiğine karar vermiş.

15.Hukuk Dairesi´nin 2008/4427 Esas, 2009/4863 Karar numaralı ve 18.09.2009 karar tarihli kararı

Dava: Hükmün temyizen tetkiki taraf vekillerince istenmiş ve temyiz dilekçelerinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

Karar: Dava, itirazın iptali, icra takibinin devamı, icra inkar tazminatı istemleriyle açılmış; mahkemece itirazın iptali davası açılmadan önce icra takibine konu borcun ödenmiş olması nedeniyle davanın reddine, % 40 oranında icra inkar tazminatının davalıdan alınarak davacıya ödenmesine karar verilmiş, karar taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Davacı vekili icra takibinde, 13.342,87. TL alacağın icra takip tarihinden itibaren avans faizi ile birlikte tahsilini istemiştir. Davalı şirket tarafından ödeme yapılması nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir. Davalı şirket tarafından alacak aslı ödenmiştir. Davacı şirketin icra takip tarihi olan 08.06.2006 tarihinden itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar olan faiz alacağı konusunda davalı tarafça herhangi bir ödeme yapılmamıştır.   Mahkemece belirtilen tarihler arasındaki faiz miktarı hesaplanarak veya bilirkişiye hesaplattırılarak bulunacak miktar yönünden faiz yürütülmeksizin icra takibinin devamına karar verilmesi gerekirken bu durum gözden kaçırılarak davanın tümden reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.

3- Davalı vekilinin temyiz itirazına gelince, icra inkar tazminatının karar altına alınabilmesi için itirazın iptali davasının açıldığı tarihte borcun ödenmemiş olması gerekir (HGK. 30.03.2005 gün 2005/19-200 Esas, 2005/210 Karar sayılı ilamı). Somut olayda, alacak aslının itirazın iptali davasının açılmasından önce ödendiğini davacı vekili 06.03.2008 günlü oturumda beyan etmiştir.  Aynı şekilde mahkeme kararında da alacak aslının itirazın iptali davası açılmadan önce ödendiği kabul edilmiştir. Bu durumda davacı tarafın icra inkar tazminatı isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, alacak aslı üzerinden % 40 oranında icra inkar tazminatının tahsiline karar verilmesi de hatalı olmuştur.

Kararın bu nedenlerle bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda (1.) bendde açıklanan nedenlerle davacının sair temyiz itirazlarının reddine, kararın (2.) bent uyarınca davacı, (3.) bent uyarınca davalı şirket yararına BOZULMASINA, ödedikleri temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden taraflara geri verilmesine, 18.09.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

ŞİRKET TEMSİLCİSİNİN ŞAHSİ SORUMLULUĞU - BONODA ŞİRKET KAŞESİ ÜZERİNE VE AÇIĞA OLMAK ÜZERE İKİ AYRI İMZA ATAN ŞİRKET TEMSİLCİSİ - SENETTE ŞİRKET KAŞESİ ÜZERİNE VE AÇIĞA OLMAK ÜZERE İKİ AYRI İMZA ATAN ŞİRKET TEMSİLCİSİ

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2004/22495 K. 2004/26960 T. 27.12.2004

6762/m.589,690

ÖZET : Takip dayanağı bono, borçlu şirketin münferit temsilcisi K. tarafından şirket kaşesi üzerine ve açığa imza atılmak suretiyle düzenlendiği anlaşılmaktadır. TTK ´nun 690. maddesi göndermesiyle bonolar hakkında uygulanması gereken aynı kanunun 589. maddesi gereğince, şirketin münferit temsilcisinin şirket kaşesi dışında senet üzerine atmış olduğu diğer imzanın kendisini sorumluluktan kurtaracağı düşünülemez. Senet üzerinde iki adet imza bulunması nedeniyle ve bu imzanın şikayetçi tarafından inkar edilmediği de gözetilerek imzalardan birinin K. adına atıldığının kabulü gerekir.

DAVA : Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Takip dayanağı bono, borçlu şirketin münferit temsilcisi K. tarafından şirket kaşesi üzerine ve açığa imza atılmak suretiyle düzenlendiği anlaşılmaktadır. TTK ´nun 690. maddesi göndermesiyle bonolar hakkında uygulanması gereken aynı kanunun 589. maddesi gereğince, şirketin münferit temsilcisinin şirket kaşesi dışında senet üzerine atmış olduğu diğer imzanın kendisini sorumluluktan kurtaracağı düşünülemez. Senet üzerinde iki adet imza bulunması nedeniyle ve bu imzanın şikayetçi tarafından inkar edilmediği de gözetilerek imzalardan birinin K. adına atıldığının kabulü gerekir. Mahkemece yukarıda belirtilen nedenlerle şikayetin kabulü gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366. ve HUM K. 428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 27.12.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.




BONO - YETKİ OLMAKSIZIN İMZA - ŞİRKET TEMSİLCİSİ OLMAYAN KİŞİNİN TEMSİLCİ SIFATIYLA BONOYU İMZALAMASI - ŞAHSEN SORUMLULUK

K. 1997/14373 T. 23.12.1997

2004/m.168/4

6762/m.690

ÖZET : İncelenen itiraz dilekçesinde İİK. 168/4. maddesinde yazılı olan açıkça bir imza inkarı mevcut değildir. TTK. 690. maddesinin göndermesiyle bonolar hakkında da uygulanması gereken aynı Kanunun 590. maddesi gereğince temsile selahiyetli olmadığı halde bir şahsın temsilci sıfatıyla bonoyu imzalaması halinde adı geçen, o bonodan dolayı şahsen sorumlu olur. Bu durumda borçlunun şirketin temsilcisi olmaması nedeniyle şahsen sorumlu olduğunun kabulü zorunludur

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı merci kararının onanmasını mutazammın, 18.9.1997 tarih 8412/8836 sayılı daire ilamının müddedi içinde tashihen tetkiki Alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye 8.12.1997 tarihinde gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü :

KARAR : İcra takibinin dayanağı 5.2.1996 vade tarihli 715.428.000.-lira bedelli bonodur. Takip, lehdar Leman O. tarafından borçlu gösterilen Hasan T. hakkında yapılmaktadır. Senedin ( T..... İnş. Mlz. Tic.Ltd.Şti. ) adına keşide edildiği görülmektedir. Borçlu Hasan T. itirazında yukarıdaki olguyu ileri sürmüş, kendisinin şahsen borçlu olmadığını bildirmiştir. Ancak, dosya içerisine ibraz edilen 24.2.1995 tarihli Türkiye Ticaret Sicil Gazetesinde ve eki imza sirkülerinde şirket, bononun tanzim tarihi itibariyle Galip T´in temsil ve ilzama yetkili olduğu tesbit edilmiştir. İncelenen itiraz dilekçesinde İİK. 168/4. maddesinde yazılı olan ( açıkca bir imza inkarı ) da mevcut değildir. TTK. 690. maddesinin göndermesiyle bonolar hakkında da uygulanması gereken aynı Kanunun 590. maddesi gereğince temsile selahiyetli olmadığı halde bir şahsın temsilci sıfatıyla bonoyu imzalaması halinde, adı geçen, o bonodan dolayı şahsen sorumlu olur. Bu durumda Hasan T´in şirketin temsilcisi olmaması nedeniyle şahsen sorumlu olduğunun kabulü zorunludur. İtirazın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir. Merci Kararının yukarıdaki gerekçeyle bozulması yerine onandığı anlaşılmakla, karar düzeltme isteminin kabulü uygun bulunmuştur.

SONUÇ : Alacaklı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 18.9.1997 tarih ve 1997/8412-8836 sayılı onama kararının kaldırılmasına, Ordu İcra Tetkik Merci Hakimliğinin 9.6.1997 tarih ve 1997/71-106 sayılı kararının yukarıda yazılı nedenle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 23.12.1997 gününde oybirliğiyle karar verildi


 

BONODA BORÇLUNUN AD VE SOYADININ YAZILMAMASI - BORÇLU SIFATIYLA BONO İMZALANMASI

T.C. YARGITAY 15. HUKUK DAİRESİ E. 1986/2065 K. 1987/1085 T. 17.3.1987

6762/m.688

2004/m.170

ÖZET : Borçlunun adının ve soyadının bonoya yazılması şartı olmayıp, senedin borçlu sıfatıyla imzalanması yeterlidir.

DAVA: Taraflar arasındaki davanın Ankara 11. Asliye Hukuk Hakimliği`nce görülerek reddine dair verilen 9.4.1986 tarih ve 39-221 sayılı hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü :

KARAR: Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, özellikle T.T.K. 688. maddesinde bonoyu imza eden borçlunun ad ve soyadının senede yazılması şartı mevcut olmayıp imzasının varlığı yeterli bulunmasına, davacının bonoyu borçlu sıfatı ile imza etmiş olduğunun bono arkasındaki meşruhattan anlaşılmış ve ( ödeyecek ) kısmını imza etmiş olmasına, öte yandan sözleşmede anılan bononun sözleşmeye aykırılık halinde işleme konacağı kabul edilmekle seçimlik ceza niteliğinde bulunduğu kararlaştırılmış sayılacağına göre davacı vekilinin yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün ONANMASINA, 17.3.1987 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

MENFİ TESBİT DAVASI -  TARAF YEMİNİNİN KESİN DELİL NİTELİĞİ - BOŞ SENEDE İMZA ATILDIĞI VE SENEDİN AKDE AYKIRI DOLDURULDUĞU İDDİASINA DAYALI MENFİ TESBİT DAVASI - YEMİNİN KESİN DELİL NİTELİĞİ

T.C. YARGITAY 19. HUKUK DAİRESİ E. 2002/4074 K. 2003/6530 T. 18.6.2003

2004/m.72

1086/m.344

ÖZET Davacı davalıdan borç para aldığını, karşılığında süt vererek borcunu ödediğini, parayı alırken davalıya boş bono imzalayarak verdiğini, daha sonra davalının bonoyu doldurarak icra takibine konu yaptığını, borçlu olmadığının tesbitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, takip konusu senet karşılığının nakten borçluya verildiğini, boş senede imza attığı iddialarının ve senedin taraflar arasındaki anlaşmaya aykırı doldurulduğunun yazılı delille ispat edilmesi gerektiğini, davacının tanık dinletmesine muvafakatlarının olmadığını savunmuştur. Mahkemece, davacının davalı tarafa yemin teklif ettiği ve davalının da yemini eda ettiği, taraf yeminin kati delil olduğu, davalının icra takibini davacının imzasını taşıyan bono gereği yaptığını, davacının bononun bedelsiz kaldığını kanıtlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine ilişkin verilen karar usul ve yasaya uygun olup onanması gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki menfi tesbit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı davalıdan 600.000.000.TL aldığını, karşılığında süt vererek borcunu ödediğini, parayı alırken davalıya boş bono imzalayarak verdiğini, daha sonra davalının bonoyu doldurarak icra takibine konu yaptığını, borçlu olmadığının tesbitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, takip konusu senet karşılığının nakten borçluya verildiğini, boş senede imza attığı iddialarının ve senedin taraflar arasındaki anlaşmaya aykırı doldurulduğunun yazılı delille ispat edilmesi gerektiğini, davacının tanık dinletmesine muvafakatlarının olmadığını savunarak davanın reddine ve alacağın %40´ı oranında icra inkar tazminatına hükmedilmesi istenmiştir.

Mahkemece, davacının davalı tarafa yemin teklif ettiği ve davalının da yemini eda ettiği, taraf yeminin kati delil olduğu, davalının icra takibini davacının imzasını taşıyan bono gereği yaptığını, davacının bononun bedelsiz kaldığını kanıtlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

SONUÇ : Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacının yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edenden alınmasına, 18.6.2003 gününde oybirliğiyle karar verildi.




AÇIĞA İMZA - SENEDİN ANLAŞMAYA AYKIRI DOLDURULMASI - TANIK BEYANI

T.C. YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ E. 1985/5422 K. 1986/6629 T. 25.12.1986

818/m.289,290

ÖZET : Açığa imza atılması yoluyla düzenlenen senedin anlaşmalara aykırı olarak doldurulduğu kanıtlanamazsa bu senet hukuken geçerlidir. Yazılı delil karşısında tanık dinletilmesi istemi karşı tarafın açık onayı olmadan kabul edilemez.

DAVA : Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda; ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı, davalıya kuracağı sermaye şirketinde kullanılmak üzere 3.12.1982 tarihli taahhütname ve borç senedi başlıklı bege ile 5.000.000 TL. para verdiğini 10.4.1984 tarihinde ödenmemesi halinde 1.000.000 TL. ceza koşulunun kararlaştırlıdığını, yaptığı icra takibine itiraz edildiğini söz ederek 6.000.000 TL.`sının % 15 icra inkar tazminatı ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, taahütname ve borç senedindeki imzanın kendisine ait olduğunu kabul etmiş, bu belgeyi B. isimli şahsa boş olarak imzalayıp verdiğini sonradan üzerinin doldurulduğunu savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece belgedeki metin aralıklarının imzaya denk düşürülmek için birer satır atlanarak sayfanın doldurulduğu satırların metinde muntazam ve aynı çizgi üzerinde gibi yazılmasına rağmen isimlerin aynı çizgi üzerinde kalmadıkları bu nedenle metnin imzadan sonra yazılmıs olabileceği şeklindeki bilirkişi raporu benimsenerek davanın reddine karar verilmiştir.

Hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davalı boş kağıda attığı imzanın üst tarafının aleyhine doldurulup, borçlandarıldığını savunmuştur. Bu durum itibariyle uyuşmazlık itimadi muameleden doğduğu açıktır. Açığa imza atılmak suretiyle tanzim olunan senet anlaşmalara aykırı biçimde doldurulduğu usulen ve yasal delillerle kanıtlanmadığı takdirde hukuken geçerlidir.

Yazılı delil karşısında tanık dinletilmesine ilişkin istem karşı tarafın açık muvafakatı olmaksızın kabul edilemez.

İmzalı boş kağıdı karşısındakine veren kimse onun üzerine kendisini zararlandırıcı mahiyette ilaveler yapılabileceğini bilir. Bu nedenle doğacak tehike ve rizikoları ilk başta kabul etmiş sayılır. Mahkemenin bu yönü gözden kaçırarak hukuken geçerli senede rağmen bilirkişi görüşüne dayanarak davanın reddetmesi usule ve yasaya aykırıdır, hükmün bozulması gerekir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan nederlerle davacı yararına BOZULMASINA, 25.12.1986 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

YETKİSİZ İCRA DAİRESİNDEKİ TAKİP İŞLEMİ - ÖDEME EMRİ TEBLİĞİ - ZAMANAŞIMI HESABI

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2009/29831 K. 2010/10924 T. 3.5.2010

NOT:

1-YETKİSİZ İCRA DAİRESİNDEN YETKİLİ İCRA DAİRESİNE GİDEN DOSYADA YENİDEN ÖDEME EMRİ CIKARTILMASI İCİN TEBLİGAT MASRAFINI PULUNU UNUTMAYIN.YOKSA ŞİKAYETİNİZ RET EDEİLE BİLİR.

2004/m.50

ÖZET : Kural olarak yetkili icra dairesine gelen icra dosyası ilk takip dosyasının devamıdır.  Zira zamanaşımının hesabında ilk takip tarihi nazara alınacağı gibi, bundan başka anlaşılması gereken şey, alacaklının yetkisiz icra dairesindeki dava dilekçesi hükmünde olan takip talebi, buna bağlı olarak gönderilen ödeme emri, takip şekli değiştirilemez. Ne var ki, yetkisiz icra dairesindeki borçlunun kabulü dışındaki hiçbir takip işlemi yetkili icra dairesince geçerli sayılamaz. Bu nedenledir ki,   yetkili icra dairesinde borçluya, takibin başlamasını sağlayan yeni bir ödeme emri tebliği zorunludur.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Alacaklının genel haciz yoluyla Kadıköy İcra Dairelerinde başlattığı takibe karşı borçlu, yasal süresinde icra dairesine Kadıköy İcra Dairelerinin yetkisine ve takipte istenen faize itiraz etmiştir.

Alacaklı tarafça borçlunun yetki itirazı kabul edilerek, dosya yetkili İstanbul İcra Dairesine gönderilmiş ve yetkili icra dairesince de borçluya yeniden ödeme emri tebliğ edilmiştir.

Kural olarak yetkili icra dairesine gelen icra dosyası ilk takip dosyasının devamıdır. Zira zamanaşımının hesabında ilk takip tarihi nazara alınacağı gibi, bundan başka anlaşılması gereken şey, alacaklının yetkisiz icra dairesindeki dava dilekçesi hükmünde olan takip talebi, buna bağlı olarak gönderilen ödeme emri, takip şekli değiştirilemez. Ne var ki, yetkisiz icra dairesindeki borçlunun kabulü dışındaki hiçbir takip işlemi yetkili icra dairesince geçerli sayılamaz. Bu nedenledir ki, yetkili icra dairesinde borçluya, takibin başlamasını sağlayan yeni bir ödeme emri tebliği zorunludur.

Nitekim somut olayda da gözlendiği gibi, yetkili icra dairesince borçluya ilk takip şekline uygun olarak örnek ( 7 ) ödeme emri tebliğ olunmuş, borçlu, yasal süresi içerisinde 03/08/2007 tarihinde icra dairesine itirazlarını bildirmiştir.

Alacaklının, itirazın kaldırılması için icra mahkemesine itirazın kendisine tebliğinden itibaren 6 aylık süre içinde başvurup başvurmadığı ve itirazın kaldırılması isteminin esasının incelenip incelenemeyeceği yukarıda belirtilen kurallar doğrultusunda yapılacak inceleme sonucunda belli olur.

Hal böyle olunca eksik incelemeye ve hatalı yoruma dayalı kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK´nun 428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 03.05.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi. 

YUKARADAKİ KARARA TAKVİYEDİR.


T.C. YARGITAY
11.Hukuk Dairesi Esas: 1999/455 Karar: 1999/2469 Karar Tarihi: 22.03.1999

Dava: Taraflar arasındaki davanın Şişli 3. Sulh Hukuk Mahkemesince görülerek verilen 27.10.1998 tarih ve 540 - 1244 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dava dosyası için Tetkik Hakimi Verda Çiçekli tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Davacı vekili, müvekkilinin davalı şirkete Sakarya´da bulunan dava dışı Nejdet Hız firmasına teslim edilmek üzere dekota ve folyo emtiası teslim ettiğini, taşıma sırasında emtianın taşıyıcının işçileri tarafından hasara uğratıldığını, alıcının emtiayı kabul etmeyip kendilerine iade ettiğini, müvekkilinin bu kez davalıya yeniden aynı emtiayı gönderdiğini ancak birinin bedelini tahsil ettiğini, zararlarının tahsili için davalı hakkında başlatılan icra takibinin davalının yaptığı itirazla durduğunu ileri sürerek, itirazın iptali ile %40 icra inkar tazminatının davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, icra Dairesi´nin yetkili olmadığını, öncelikle bunun çözümlenmesi gerektiğini, hasarın ambalaj yetersizliğinden meydana geldiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve toplanan kanıtlara göre; yaptırılan bilirkişi incelemesinde, davacının isteyebileceği alacağın 60.099.000 lira olarak belirlendiği gerekçesiyle, davanın kabulü ile, Üsküdar 2. İcra Müdürlüğü´nün 1998/1082 esas sayılı dosyasına yapılan itirazın iptaline, %40 icra inkar tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

Yukarıdaki açıklamalardan da, anlaşılacağı üzere iş bu dava, icra takibine vaki itirazın iptali davası olarak açılmış bulunmaktadır. Böyle bir davanın dinlenebilmesi için ortada yetkili icra dairesinde mevcut bir icra takibi bulunmalıdır.

İcra takibi sebebiyle gönderilen ödeme emrine karşı borçlu sadece yetki itirazında bulunmuş ise bu itirazın kaldırılması yetkisi münhasıran icra tetkik merciine aittir. Yetki itirazı ile birlikte borcun esasına itiraz edilmişse alacaklı gerek gördüğü takdirde bu itirazın kaldırılmasını yine icra tetkik merciinden isteyebileceği İİK.nun 50/2 maddesi hükmü gereğidir. Yetki itirazı ile birlikte borcun esasına itiraz edildiği durumda ise alacaklı icra tetkik merciine başvurmadan aynı Kanun´un 67´nci maddesi hükmü gereğince, itirazın iptali davasını mahkemede açmışsa, öncelikle icra Dairesi´nin yetkisinin araştırılması ve şayet buna ilişkin itiraz yerinde değil ise işin esasına karşı itirazın incelenmesine geçilerek hüküm kurulmalıdır. Böyle değil ise, yani icra Dairesi´nin yetkisiz olduğu sonucuna varılıyor ise o zaman mahkemece borcun esasına yönelik itirazın incelenmesine geçilmeksizin takibin yetkili icra dairesinde yapılmadığı gerekçesiyle davanın bu yönden reddine karar verilmelidir. Bu durumda alacaklı taraf icra takip dosyasının yetkili icra Dairesi´ne intikalini sağlayıp, borçluya yeni bir ödeme emri tebliğ ettirmeden, ortada mevcut ve geçerli bir icra takibi olmaması sebebiyle itirazın iptali davası koşulları oluşmadığından bu davanın dinlenmesi mümkün değildir.

Dava konusu olayda, davalı borçlu Üsküdar İcra Dairesince çıkarılan ödeme emrine karşı yetkili icra Dairesi´nin Şişli İcra Dairesi olduğu yolunda yetki itirazında bulunmuş ayrıca borcun esasına da itiraz etmiş bulunmaktadır. Alacaklı davacı ise, itirazın iptaline ilişkin bu davayı Şişli Sulh Hukuk Mahkemesi´nde açarak davalı borçlunun icradaki yetki itirazını benimsemiş bulunmaktadır.   Nitekim dava dilekçesinde de yetki itirazına hiç değinilmemiş, sadece borçlunun borca vaki itirazının geçersiz olduğu ileri sürülmüş bulunmaktadır. Böyle bir durumda Üsküdar İcra Dairesi´nde yapılmış olan icra takibi, yetkisiz icra dairesi olması itibariyle ortada geçerli bir icra takibi bulunduğundan söz edilemez.   Zira, davacı alacaklı yetkili icra dairesinde davalı borçluya yeni bir ödeme emri tebliği ile yükümlü bulunmakta ve bu yükümlülüğünü yerine getirmemiş olmaktadır.

 O halde, ortada geçerli ve yetkili yer dairesinde yapılmış bir icra takibi mevcut bulunmadığından koşulları oluşmayan icra takibine vaki itirazın iptali davasının bu sebeple reddine karar verilmesi gerekirken, bu husus üzerinde hiç durulmadan davanın kabulüne karar verilmiş olması doğru görülmemiş ve kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, kararın (BOZULMASINA), bozma neden ve şekline göre, diğer temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına 22.3.1999 tarihinde oybirliği ile karar verildi


 

ÖDEME EMRİNİN TEBLİĞİ-TAKİBİN KESNLEŞMESİ-ZAMAN AŞIMI İŞLEMİ

T.C. YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2012/1820 Karar: 2012/18946 Karar Tarihi: 04.06.2012

ÖZET: Somut olayda, borçluya ödeme emri tebliğ edilerek takip kesinleştikten sonra, borçlu hakkında zamanaşımını kesen hiçbir işlem yapılmadığı anlaşılmıştır. İcra takibinin diğer borçlusu hakkında yapılan zamanaşımını kesen işlemlerin şikayetçi borçlu yönünden hüküm ifade etmesi de mümkün olmadığından, yasa maddesinde yazılı 6 aylık zamanaşımı süresi dolmuştur. O halde, mahkemece, müşteki borçlunun zamanaşımı şikayetinin kabul edilerek, kanun maddesinin göndermesi ile uygulanması gereken aynı Kanun maddesi yollaması ile hakkındaki icranın geri bırakılmasına karar verilmesi gerekirken şikayetin reddi isabetsizdir.

(2004 S. K. 16, 33, 71, 170) (6762 S. K. 663, 726, 730)

Dava: Mahalli mahkemece verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

Borçlunun İİK´nın 71. maddesine dayanan başvurusunda icra dairesindeki takibinin kesinleşmesinden sonraki dönemde takibin işlemsiz bırakıldığından bahisle takip konusu çeklerin zamanaşımına uğradığı ileri sürülmektedir.

TTK´nın 730. maddesinin göndermesi ile çekler hakkında uygulanması gereken aynı Kanun´un 663. maddesine göre, zamanaşımını kesen işlem her kim hakkında vaki olmuşsa ancak ona karşı hüküm ifade eder.

Somut olayda, borçluya ödeme emri tebliğ edilerek takip kesinleştikten sonra, 27.05.2010 ila 31.05.2011 tarihleri arasında borçlu hakkında zamanaşımını kesen hiçbir işlem yapılmadığı anlaşılmıştır. İcra takibinin diğer borçlusu hakkında yapılan zamanaşımını kesen işlemlerin şikayetçi borçlu yönünden hüküm ifade etmesi de mümkün olmadığından, TTK´nın 726. maddesinde yazılı 6 aylık zamanaşımı süresi dolmuştur. O halde, mahkemece, müşteki borçlunun zamanaşımı şikayetinin kabul edilerek, İİK´nın 170/b maddesinin göndermesi ile uygulanması gereken aynı Kanun´un 71/son maddesi yollaması ile 33/a maddesi gereğince hakkındaki icranın geri bırakılmasına karar verilmesi gerekirken şikayetin reddi isabetsizdir.

Sonuç: Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK´nın 428. maddeleri uyarınca bozulmasına, 04.06.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.


SİGORTA KAZA,TEDAVİ GİDERİ,YETKİLİ YER İCRA DAİRESİ.

10. Hukuk Dairesi 2003/7894 E., 2003/7899 K.

 “İçtihat Metni”

Y A R G I T A Y İ L Â M I

Mahkemesi :İstanbul 4.İş Mahkemesi

Tarihi :29.05.2003

No :191 - 521

Davacı :Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı

Davalı :A Sigorta A.Ş.

Davacı,icra takibine yapılan itirazın iptali ile takibin devamına ve %40 icra inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir.

Hükmün, davacı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Sosyal Sigortalar Kurumu, trafik iş kazası sonucu 23.11.1998 tarihinde yaralanan Kurum sigortalısı Melek ‘e yapılan tedavi gideri ile ödenen geçici iş göremezlik giderlerinin tahsili için kazaya yol açan aracı sigorta eden davalı sigorta şirketinden tahsili için icra takibi yaptığını; davalı sigorta şirketi vekilinin takibi yapan P İcra Müdürlüğüne yetki itirazında bulunması sebebiyle; itirazın durduğunu, itirazın iptali ile, takibin devamına ve icra inkar tazminatına karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme, olayın Kadıköy’de meydana geldiğini, takibin yetkisiz P İcra Müdürlüğü tarafından yapılması sebebiyle, iş bu itirazın iptali davasının reddine karar vermiştir.

Motorlu araçların Karayollarında yol açtıkları zararların bu araçları zorunlu mali mesuliyet sigortası ile sigorta yapan sigorta şirketlerinden istenmesine ilişkin davalarda, hangi yer mahkemesinin yetkili olacağı konusunda  2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 110.maddesinde özel yetki kuralı bulunmaktadır.

Getirilen düzenleme ile;   davacılara şöyle bir seçimlik hak tanınmıştır. Anılan hükme göre, motorlu araç kazalarından dolayı hukuki sorumluluğa ilişkin davalar, sigortacının merkez veya şubesinin yada sigorta sözleşmesini yapan acentasının bulunduğu yer mahkemelerinde açılabileceği gibi kazanın meydana geldiği yer mahkemesinde de açılabilir.

 Ayrıca,acentanın bulunduğu yerde dava açılabilmesi için o acentanın şirket adına sigorta sözleşmesi yapmaya ve zorunlu mali mesuliyet sigortası poliçesi düzenlemeye yetkili olması zorunluluğu vardır. Trafik kaza raporunda olayın Dudullu Yolu Caddesi Gümrük Müdürlüğü Tır Garajı karşısında meydana geldiği yazılıdır. Sosyal Sigortalar Kurumu vekili olay mahallinin Kartal Pendik sınırları içerisinde kaldığını, Pendik Mahkemelerinin yetkili olduğunu iddia etmiştir. Bu konularda mahkeme tarafından hiçbir araştırma yapılmamıştır. Öte yandan, İcra İflas Kanununun 50.maddesinin 1.fıkrası, “para veya tazminat borcu için takip hususunda Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun yetkiye dair hükümleri kıyas yolu ile tatbik olunur. Şu kadarki, takibe esas olan akdin yapıldığı icra dairesi de takibe yetkilidir.” şeklinde bir hüküm getirmiştir. Bu düzenlemenin ışığı altında konuyla ilgili Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun yetkiye ilişkin kurallarına bakacak olursak; Hukuk Usulü Muhakemeleri

Kanununun 10 ve 17.maddelerinin 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanununun 110.maddesine paralel bir düzenleme ihtiva ettiği sonucuna varılabilir.

İş bu maddi ve hukuki olgular yöntemince tartışılmadan yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde davacı Sosyal Sigortalar Kurumu vekilinin Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır

SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA,04.11.2003 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

SİGORTA POLİÇESİNİN İPTALİ BEDELİN İADESİ.

Ayrıca Ticaret Kanunu;

II - KABZA SALAHİYETİ:

Madde 120 - Müvekkilinin hususi ve yazılı muvafakati veya vekaleti olmadan acente, bizzat teslim etmediği malların bedelini kabza ve bedelini bizzat ödemediği malları teslim almaya mezun olmadığı gibi bu muamelelerden doğan alacağı tecil veya miktarını tenzil dahi edemez.

madde gereğince acente kabza yetkili kılınabilir. Bu nedenle sigorta bedelini tahsile yetkili kılınan acenteye yapılan tahsilat geçerlidir ve sigorta şirketinin sorumluluğunu başlatır.

İPTAL EDİLEN SİGORTA POLİÇESİ - SİGORTA POLİÇESİNİN İPTAL EDİLMESİ - ACENTA İLE SİGORTA ŞİRKETİ ARASINDAKİ İÇ İLİŞKİ - SİGORTA ŞİRKETİ İLE ACENTA ARASINDAKİ İÇ İLİŞKİ

T.C. YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ E. 2005/5678 K. 2006/5536 T. 11.5.2006

2004/m. 67

6762/m. 1263, 1294, 1298

ÖZET : Dava, iptal edilen sigorta poliçesi nedeniyle prim bedellerinin tahsili amacıyla yapılan icra takibine vaki itirazın iptali talebine ilişkindir. Davalı sigorta şirketi, iptal edilen sigorta poliçelerini düzenleyen acentenin sözleşmesinin feshedildiğini, primlerin şirketlerine intikal ettirilmediğini savunmuştur. Acente ile davalı sigorta şirketi arasındaki iç ilişki davacıyı ilgilendirmez. Yetkili acenteye ödeme yapıldığının tespiti halinde söz konusu savunma hukuki değer taşımaz. Bu durumda iadesi istenen primlerin ödenip ödenmediği araştırılarak sonuca göre karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasında görülen davada İzmir Asliye 3. Ticaret Mahkemesi´nce verilen 24.02.2005 tarih ve 2003/622 - 2005/33 sayılı kararın Yargıtay´ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi D.C. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

 KARAR : Davacı vekili, müvekkilinin oto kiralama işiyle uğraştığını, kiralanan araçların davalıya sigortalı iken zeyilname ile iptal edildiğini, prim bedellerinin iadesi için başlatılan icra takibine haksız olarak itiraz edildiğini ileri sürerek, itirazın iptaline, takibin devamına, % 40´tan aşağı olmamak üzere İcra inkar tazminatına hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, iptal edilen sigorta poliçelerini düzenleyen acentenin sözleşmesinin feshedildiğini, primlerin intikal etmediğini savunarak, davanın reddine, % 40´tan az olmamak üzere İcra inkar tazminatının davacıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlar ve tüm dosya kapsamına göre, zeyilnamelerin düzenlendiği tarihte acentelik sözleşmesinin feshedilmediği, primlerin davalıya intikal ettirilmemesinin acente ile davalı arasında olup, davacının iade talebini engellemeyeceği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 5.303.5l0.401.-TL asıl alacağın takip tarihinden itibaren faizi ile tahsiline, hüküm altına alınan miktar üzerinden 2.l21.404.l60.-TL icra inkar tazminatının davalıdan alınmasına karar verilmiştir.

Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve sigorta poliçesinin iptali nedeniyle prim iadesi isteminin dair ve mürtehinin muvafakatını gerektirmemesine göre, davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Dava, iptal edilen sigorta poliçesi nedeniyle prim iade bedelinin tahsili için başlatılan icra takibine itirazın iptali istemine ilişkindir.

Her ne kadar davalı tarafından, acentenin tahsil ettiği prim bedellerinin kendilerine intikal ettirilmediği savunulmuş ise de, acente ile davalı sigorta arasındaki iç ilişki davacıyı ilgilendirmez. Ancak, prim iadesi nedeniyle açılan işbu davada primlerin davalı ya da prim tahsiline yetkili acentesi tarafından tahsil edilip edilmediğinin belirlenmesi gerekmektedir. Bilirkişi raporunda poliçe ve temlikname içeriğine göre iadesi istenilen prim bedelleri saptanmış olup,   kasko ve ihtiyari mali sorumluluk poliçesi niteliğinde bulunan davaya konu Müşterek Sigorta Poliçeleri makbuz hükmünde değildir.

 O halde mahkemece, prim bedelinin tahsiline ilişkin olduğu belirtilen çek de incelenmek suretiyle davalı şirket ve acentenin defter ve kayıtları üzerinde inceleme yaptırılıp, iadesi istenilen prim bedellerinin ödenip ödenmediği üzerinde durularak sonucuna göre bir karar vermek gerekirken yazılı olduğu şekilde eksik inceleme ile karar verilmesi doğru görülmemiştir.

3- Bozma neden ve şekline göre davalının İcra-inkar tazminatına ilişkin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda ( 1 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerden dolayı davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddine, ( 2 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davalı yararına BOZULMASINA, ( 3 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalının sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine,11.05.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

ÇEK YAPRAĞININ İPTALİ TALEBİ - ZAYİ NEDENİYLE İPTAL DAVASI - KISMEN DOLDURULMUŞ VEYA SADECE İMZALANMIŞ ÇEK - RIZA HİLAFINA ELDEN ÇIKAN ÇEK

T.C. YARGITAY Onbirinci Hukuk Dairesi Esas No : 2005/5775 Karar No : 2006/6299 Tarih : 29.5.2006

ÖZET :

Davacı, imzasız tamamen boş, tedavüle konmamış üç adet çek yaprağını kaybettiğini ileri sürerek iptalini istemiştir. Davacı, imzasız tamamen boş üç adet çek yaprağını kaybettiğini iddia ederek iptallerine karar verilmesini talep etmiştir. Çek kısmen doldurulmuş veya sadece imzalanmış olması halinde tedavüle çıkarılması mümkün ve geçerli olup böyle bir çek nedeniyle hamil iptal davası açabilir. Rızası hilafına çeki elinden çıkan keşideci ise muhatap bankayı ödemeden men edebileceği gibi menfi tespit davası da açabilir. Keşide edilmemiş, çek vasfında olmayan tamamen boş çek yaprakları tedavüle konmuş sayılamayacağından zayi nedeniyle iptal davasına konu edilemez.

DAVA :

Hasımsız olarak açılan davada Küçükçekmece Asliye 2. Hukuk Mahkemesi´nce verilen 27.10.2004 tarih ve 2004/445 - 2004/814 sayılı kararın Yargıtay´ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi S.ç. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR :

Davacı vekili, 3 adet çek´i üzerine bir tutar, keşide tarihi ya da imza atmadan boş olarak kaybettiğini, bankaya bilgi verdiğini, ancak iptal kararı istendiğini, bulanların meblağ yazıp işlem yapmasından endişe duyduğunu ileri sürerek iptallerini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece, dosya kapsamına ve toplanan kanıtlara göre 3 aylık ilan süresi içinde iki çek için başvuru yapılmadığı, biri için başvuru geldiği gerekçesiyle, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

1- Davacı, imzasız tamamen boş, tedavüle konmamış üç adet çek yaprağını kaybettiğini ileri sürerek iptalini istemiş olup, mahkemece, bunlardan iki çek´in ilan süresi içinde ibraz edilmediği gerekçesiyle iptaline; diğer çek´ in ibraz edildiği gerekçesi ile bu çek bakımından istemin reddine karar verilmiştir.

TTK´nun 730/1-20. madde ve bendi yollamasıyla aynı kanunun 592´nci madde hükmü uyarınca bir çek´in kısmen doldurulmuş ya da sadece imzalanmış olması halinde, tedavüle çıkarılması mümkün ve geçerli olup, böyle bir çek için 669´uncu vd maddeleri uyarınca, iptalini isteme hakkı sadece hamile aittir. Böyle bir iddiaya sahip keşideci, aynı kanunun 711/son madde hükmü uyarınca muhatabı çeki ödemekten men edebileceği gibi, elinden rızası hilafına çıkan, bir başka anlatımla imzasını içeren ve fakat kaybettiği çekin bedelinin kendisinden istenmesi halinde, aynı kanun´un 704´üncü madde hükmüne dayanarak borçlu olmadığının tespiti yönünde dava açma olanağına sahiptir.

Diğer yandan, henüz keşide edilmemiş, çek vasfında olmayan tamamen boş çek yaprakları tedavüle konmuş sayılamayacağından, hesap sahibi tarafından zayi nedeniyle iptal davası açılmayacağı, ele geçirenlerce imzalanıp doldurulması sonrasında, çeke dayalı hak iddia edene karşı menfi tespit davası açılabileceği, bu nedenle boş çek yapraklarına dayanarak iptal isteminde bulunmakta hukuki yarar bulunmadığı gerekçesiyle, istemin reddine karar verilmelidir.

Dava konusu bir çek´in ibraz edildiği gerekçesi ile istemin reddine karar verilmiş olup, aynı sonuca yukarıda açıklanan gerekçelerle varılması gerekir ise de, hüküm sonucu itibariyle doğru olmuştur.

Ne var ki, davacının dava dilekçesinde sıraladığı çek´lerden ikisi için yukarıda açıklanan gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi,gerekirken, bu iki çek bakımından iptal kararı verilmesi doğru olmamış, çekişmesiz yargıya ilişkin bu tür davaların niteliği karşısında, temyiz eden davacı da olsa, davanın kısmen kabule ilişkin hüküm bozulması gerekmiştir.

2- Zayi edildiği öne sürülen dava konusu çek´lerden birinin yasal hamili olduğunu iddia ederek ortaya çıkan üçüncü kişi nedeniyle TTK´nun 675´inci maddesi hükmünün uygulanabilmesi için, hamilin bu davayı açmış olması gerekir. Oysa, bu davayı hamil açmamış olup, dava sırasında ortaya çıkan çek için yazılı şekilde hüküm kurulması da kabul şekli bakımından doğru görülmemiştir.

Diğer yandan, yapılan son ilanda da TTK´nun 673´üncü maddesinde öngörülen asgari 3 ay olarak verilen sürenin 09.10.2004 tarihinde dolmasından sonra, 27.10.2004 tarihinde yapılan başvuru ile anılan bir çek ortaya çıkmış olup, aynı kanunun 676/1 ´inci madde hükmü uyarınca, iptal kararı verilebilmesi yine, hamilin bu davayı açmış olmasına bağlıdır. Bu itibarla, anılan bu çek bakımından mahkemece, yazılı şekilde hüküm kurulması da yine kabul şekli bakımından bu yönden de doğru bulunmamıştır.

SONUÇ :

Yukarıda açıklanan nedenlerle, hükmün BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 29.05.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

ÇEK İPTALİ -GÖREVLİ MAHKEMELER HANGİSİDİR

YARGITAY 11. Hukuk Dairesi ESAS NO: 2011/13181 KARAR NO: 2011/16340 Tarih: 02.12.2011

AYNI HUKUK DAİRESİNİN İKİTANE KARARI ÇIKIŞ TARİHİ OLARAK ARALARINDA 9 GÜN VAR HA BİDE OKUYUP SİZ KARAR VERİN.

Yargıtay,Kambiyo Senedinin Zayii Nedeniyle İptalinde Görevli Mahkemenin Asliye Ticaret mahkemesi olduğuna karar verdi.

Hasımsız olarak görülen davada …….. Ticaret Mahkemesi’nce verilen ……. tarih ve ……. sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Numan Acar tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü

Davacı vekili, müvekkilinin hamili olduğu çekin kayıp edilerek zayi olduğunu ileri sürerek, çekin iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece, iddia ve dosya kapsamına göre, HMK’nun 382/10-e maddesi uyarınca çek iptal davasında sulh hukuk mahkemelerinin görevli olduğu gerekçesiyle mahkemenin görevsizliğine, talep ve kesinleşme halinde dosyanın …… Nöbetçi Sulh Hukuk Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

İstem, kambiyo senedinin zayii nedeniyle iptaline ilişkindir.

Mahkemece 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK’nun 383. maddesi uyarınca çek iptal davalarının sulh hukuk mahkemelerinin görevine girdiği gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiştir.

HMK’nun 383. maddesinde çekişmesiz yargı işleri ile ilgili olarak aksine bir düzenleme bulunmadığı sürece sulh hukuk mahkemesinin görevli olacağı öngörülmüştür.Yürürlükte olan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 4. maddesine göre Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenen hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava sayılır. Yine aynı Yasa’nın 5/2. maddesi uyarınca bir yerde ticaret mahkemesi varsa Asliye Hukuk Mahkemesi’nin vazifesi içinde bulunan ve TTK’nun 4. maddesinde ticari sayılan davalara ticaret mahkemesinde bakılır. Bu nedenle TTK’nun 669 ve devamı maddelerinde düzenlenen kambiyo senetlerinin zayi nedeniyle iptaline ilişkin davalarda HMK’nun 383. maddesinde öngörülen aksine düzenleme bulunduğundan   sulh hukuk mahkemeleri değil ticaret mahkemeleri görevlidir. Kaldı ki 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe girecek olan 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 757/1. maddesinde de bu tür işlerde ticaret mahkemelerinin görevli olacağı öngörülmüştür. Bu da yasa koyucunun iradesinin bu tür işlerde ticaret mahkemelerinin görevli olması gerektiği yolunda olduğunu göstermektedir.  Açıklanan bu nedenle istemle ilgili işe bakma görevi asliye ticaret mahkemesine ait olmasına rağmen görevsizlik ve dosyanın görevli sulh hukuk mahkemesine gönderilmesine dair verilen mahkeme kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz isteminin kabulü ile kararın BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 02/12/2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.




ÇEK İPTALİ GÖREVLİ MAHKEME

YARGITAY 17. Hukuk Dairesi ESAS NO : 2011/12469 KARAR NO : 2011/12751

İlgili Maddeler : HMK 383

Y A R G I T A Y İ L A M I

Kıymetli evrakın iptali ve ödeme yasağı konulmasına ilişkin talep hakkında İstanbul 38. Asliye Ticaret ile İstanbul 22. Sulh Hukuk Mahkemelerince ayrı ayrı görevsizlik kararı verilmesi nedeni ile yargı yerinin belirlenmesi için gönderilen dosya içindeki tüm belgeler incelendi, gereği düşünüldü:

K A R A R

Talep, kıymetli evrakın zayii nedeni ile iptali ve ödeme yasağının konulmasına ilişkindir.

İstanbul 38. Asliye Ticaret Mahkemesi 6100 sayılı HMK.nın 382. ve 383 maddeleri gereğince uyuşmazlığa Sulh Hukuk Mahkemesinde bakılacağından bahisle görevsizlik kararı vermiştir.

İstanbul 22 Sulh Hukuk Mahkemesi ise açılan davanın HMK.nın 382 maddesine göre çekişmesiz yargı davası niteliğinde olup, çek iptali davalarının TTK.da düzenlenmiş olması ve HMK.nın 4. maddesinde bu davaların Sulh Hukuk Mahkemelerinde bakılacağına dair hüküm bulunmaması ve TTK.da zayii nedeniyle çek iptallerinin Ticaret Mahkemelerinde bakılacağına dair hüküm bulunması nedeniyle görevsizlik kararı vermiştir.

Türk Ticaret Kanunun 4.maddesinde, bu kanundan doğan hukuk “davalarının” ticari dava sayıldığı, aynı kanunun 5.maddesinin 2.fıkrasında, bir yerde ticaret mahkemesi varsa asliye hukuk mahkemesinin vazifesi içinde bulunan ve bu kanunun 4.maddesi hükmünce ticari sayılan “davalara”, ticaret mahkemesinde bakılacağı hususları düzenlenmiştir.

Diğer taraftan, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK.nun 382.nci maddesinde, “çekişmesiz yargı işleri” düzenlenmiş, aynı maddenin 2.fıkrasının (e) bendinde, “Ticaret hukukundaki çekişmesiz yargı işleri” başlığı altında 6. madde olarak “kıymetli evrakın iptali”ne ilişkin taleplerin çekişmesiz yargı “işi” olduğu belirtilmiş, aynı yasanın 383.maddesinde de, çekişmesiz yargı işlerinde görevli mahkemenin aksine bir düzenleme bulunmadığı sürece sulh hukuk mahkemesi olacağı hükmüne yer verilmiştir.

Yukarıda açıklanan yasa hükümlerine göre, çekişmesiz yargıda “dava” deyiminin yeri olmayıp “iş” deyimi vardır. Dava, iki taraf sistemine göre kurulmuş ise de çekişmesiz yargıda birbiriyle çekişme halinde olan iki taraf olmadığından çekişmesiz yargı işleri için “dava” teriminin kullanılması doğru değildir. Yine çekişmesiz yargıda “taraf” değil, “ilgililer” kavramı vardır. Çekişmesiz yargıda dava söz konusu olmadığı için davacı ve davalı terimlerinin de yeri yoktur.

HMK.nun 383.maddesine göre çekişmesiz yargıda sulh hukuk mahkemesinin görevi asıl olup asliye hukuk mahkemesinin görevi istisna olduğundan yalnız “mahkeme” veya “hakim” terimlerinin kullanıldığı bütün çekişmesiz yargı işleri için sulh hukuk mahkemesinin görevli olduğu sonucuna varılmaktadır. (Prof Dr. B.Kuru/Prof Dr. A.C.Budak İstanbul Barosu Dergisi, Cilt:85, Sayı:5, Yıl: 2011,sh:33-36)

 Somut olayda uyuşmazlık 13.10.2011 tarihinde yani 6100 sayılı HMK.nun yürürlüğe girmesinden sonra mahkemeye getirilmiştir.

 6100 sayılı HMK.nın geçici 1.maddesinin 1 bendine göre bu kanunun yargı yolu ve göreve ilişkin hükümleri Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış olan davalara uygulanmaz.

Bu durumda, kıymetli evrakın zayii nedeniyle iptali ve ödeme yasağı konulmasına ilişkin uyuşmazlık 6100 sayılı HMK.nın 1.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra açılan çekişmesiz yargı işi niteliğinde olup Sulh Hukuk Mahkemesinde görülüp, sonuçlandırılması gerekmektedir.

SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle; 6100 Sayılı HMK.’nun 21. ve 22. maddeleri gereğince İstanbul 22. Sulh Hukuk Mahkemesinin YARGI YERİ OLARAK BELİRLENMESİNE, 21.12.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ÇEKİN YIRTILMASI ÖDENMİŞ OLDUĞU-ALACAĞINDA İSPATI

T.C. YARGITAY 12. Hukuk Dairesi E:1999/14229 K:1999/15633 T:03.12.1999

Yukerıba tarih ye numarası yazılı merci kararının müddeti icinde temyizen tetkiki borclu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye 15.10.1999 tarihinde gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Takip dayanağı bononun yırtıldığı borclu tarafından ileri sürülmüş olup, bilirkişi raporunda da meblağ ve odeme günu kısımlarının yırtıldığı ve bantla yapıstırıldıgı tesbit edilmıştir.   Senedin yırtılması odenmis olduğunun karinesidir. Bu nedenle alacağın tahsili yargılamayı gerektirdiğinden alacaklı yırtık senede dayanarak takip yapamayacagı cihetle itırazın bu nedenle kabulune karar vermek gerekirken yazılı gerekçeyle reddine karar verilmesi doğru değildir.

SONUÇ : Borçlu vekilinin temyiz itirazının kabulü ile merci kararının yukarıda açıklanan nedenle ( BOZULMASINA ), oybirliğiyle karar verildi.


ÇEKİN YIRTILMASI - ALACAĞIN İSPATI

T.C.
YARGITAY 19. Hukuk Dairesi E:2001/6656 K:2002/844 T:06.02.2002

Taraflar araşındakı iTirazın iptali dayasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, hayvan ticareti yapan müvekkili ile kasaplıkla uğraşan davalı arasındaki ticari ilişki nedeniyle davalının müvekkiline 1.000.000.000.-TL bedelli hamiline yazılı çeki verdiğini, bu çeki davalıya ibraz ile parasını almak isteyen müvekkilinden, çekin tarihini bir ay sonrasına değiştirmek için alan davalının çeki yırtarak parçalarını yere attığını, bu hareketinden dolayı davalı hakkında şikayette bulunduklarını, alacağın tahsili için yapılan takibe davalının itiraz ettiğini belirterek itirazın iptaline takibin devamına ve %40 inkar tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmistir.

Davalı vekili, muvekkilinin arkası yazılı olmayan çek bedelini davacıya ödedikten sonra cekı yırttıgını ancak kotüniyetli davacının bu çekin bazı parçalarını toplayarak çıkar elde etmek istediğini bildirerek davanın reddine ve %40 icra inkar tazminatına karar verilmesini istemiştir.

 Mahkemece davalının ödeme savunmasını kanıtlayamamış olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne, itirazın iptaline, %40 oranında tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiş, hükum davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

 Taraflar arasında mevcut ticari ilişki nedeniyle davalı yanca keşide edilen cekın karsılıgı odenmeden yırtılmış olduğu ve halen davacının bu çek sebebiyle davalıdan alacaklı olduğu yolundaki iddianın usulen kanıtlanması gerekir. İspat külfeti kendisinde bulunan davacı taraf iddialarını usulen kanıtlayamamıştır. Mahkemece açıklanan bu yönler gözetilmeden yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi isabetli değildir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 6.2.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi.




İTİRAZIN İPTALİ - İSPAT YÜKÜ - ÇEKİN ÖDENMEDEN YIRTILDIĞI İDDİASI

T.C. YARGITAY 19. HUKUK DAİRESİ E. 2001/6656 K. 2002/844 T. 6.2.2002

2004/m.67

ÖZET : Davalı yanca keşide edilen çekin karşılığı ödenmeden yırtılmış olduğu ve halen davacının bu çek sebebiyle davalıdan alacaklı olduğu yolundaki iddianın usulen kanıtlanması gerekir. İspat külfeti kendisinde bulunan davacı taraf iddialarını usulen kanıtlayamamıştır.

DAVA : Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, hayvan ticareti yapan müvekkili ile kasaplıkla uğraşan davalı arasındaki ticari ilişki nedeniyle davalının müvekkiline 1.000.000.000.-TL bedelli hamiline yazılı çeki verdiğini, bu çeki davalıya ibraz ile parasını almak isteyen müvekkilinden, çekin tarihini bir ay sonrasına değiştirmek için alan davalının çeki yırtarak parçalarını yere attığını, bu hareketinden dolayı davalı hakkında şikayette bulunduklarını, alacağın tahsili için yapılan takibe davalının itiraz ettiğini belirterek itirazın iptaline takibin devamına ve %40 inkar tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, müvekkilinin arkası yazılı olmayan çek bedelini davacıya ödedikten sonra çeki yırttığını ancak kötüniyetli davacının bu çekin bazı parçalarını toplayarak çıkar elde etmek istediğini bildirerek davanın reddine ve %40 icra inkar tazminatına karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece davalının ödeme savunmasını kanıtlayamamış olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne, itirazın iptaline, %40 oranında tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

 Taraflar arasında mevcut ticari ilişki nedeniyle davalı yanca keşide edilen çekin karşılığı ödenmeden yırtılmış olduğu ve halen davacının bu çek sebebiyle davalıdan alacaklı olduğu yolundaki iddianın usulen kanıtlanması gerekir. İspat külfeti kendisinde bulunan davacı taraf iddialarını usulen kanıtlayamamıştır. Mahkemece açıklanan bu yönler gözetilmeden yazılı gerekçe ile davanın kabulüne karar verilmesi isabetli değildir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 6.2.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İPOTEĞİN FEKKİ-DOĞMAMIŞ BORÇ-MENFİ TESPİT.

MENFİ TESPİT VE İPOTEĞİN FEKKİ-DOĞMAMIŞ BORÇ-İPOTEK-ÜST SINIR İPOTEĞİ

Esas Yılı : 2004 Esas No : 3260 Karar Yılı : 2004 Karar No : 4870 Karar Tarihi : 18.06.2004 Daire No : 14 Daire : HD

KAYIT NO : 58440

ÖZET: Dava konusu ipoteğe ilişkin akit tablosu incelendiğinde, davacının alacağı 16 milyar Liraya karşılık, alacaklı davalı lehine, davacıya ait taşınmaz üzerine teminat ipoteği konulduğu anlaşılmaktadır. Diğer bir anlatımla doğmamış bir borç için ipotek konulmuştur. Anılan ipotek, teminat ipoteği olup, aynı zamanda üst sınır ipoteğidir. Davalı yan ipoteğe konu 16 milyar Liranın davacıya ödendiğini kanıtlayamamıştır. Bu nedenle, davacının borçlu olmadığının tespiti ile ipoteğin kaldırılmasına karar verilmesinde bir usulsüzlük görülmemiştir.

**************

(4721 s. K. m. 851, 856, 881) (2004 SK. m. 72)

Davacılar D. A.Ş vd. vekili tarafından, davalı O.M. aleyhine 25.5.2001 gününde verilen dilekçe ile menfi tespit ve ipoteğin fekki istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kabulüne dair verilen 14.05.2002 günlü hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

Karar

Dava, ipotek şerhinin kaldırılması istemine ilişkindir.

İpotek kişisel bir alacağın teminat altına alınması amacını güden ve bir taşınmazın değerinden alacaklının alacağını elde etmesi olanağını sağlayan sınırlı bir ayni haktır. İpotek, borçluya ait bir taşınmaz üzerinde kurulabileceği gibi üçüncü kişiye ait bir taşınmaz üzerinde de kurulabilir.

İpoteğin kurulabilmesi için, öncelikle rehin edilecek (ipotek edilecek) gayrimenkulun maliki ile alacaklı arasında bir anlaşma (rehin sözleşmesi) yapılmış olması ve 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu´nun 856. maddesi uyarınca hukuki sonuç doğurabilmesi için de tapu siciline tescil edilmesi gerekir.

Medeni Kanun´un 881/1 maddesi uyarınca, bir alacağa teminat olmak üzere kurulan gayrimenkul rehininin mutlaka mevcut bir alacak için kurulması şart olmayıp, ileride doğabilecek veya doğma olasılığı olan herhangi bir alacağın temini için de kurulabilir. Ancak Medeni Kanun´un 851. maddesi uyarınca alacağın miktarının belli olmaması halinde alacaklının bütün istemlerini karşılayacak şekilde taşınmazın güvence altına alacağı üst sınır taraflarca belirtilir. Bu durumda kurulan ipotekten ipotek borçlusu sözleşmedeki miktar ile sorumludur. Sözleşmedeki miktarın yatırıldığının kanıtlanması halinde ya da ödenmemiş ise depo ettirilmesi koşuluyla ipoteğin kaldırılmasına karar verilir.

Bu ilkeler ışığında somut olaya bakıldığında;

 Davacı, davalıdan alınacak borç paranın teminatı olmak üzere taşınmazı üzerine ipotek konulduğunu ancak, ipotek nedeni olan 16 milyar Lira alınmadığı halde, davalı tarafından kötü niyetli olarak İcra takibine geçildiğini ileri sürerek, borçlu olmadığının tespiti ile ipoteğin kaldırılmasını, ayrıca % 40 kötü niyet tazminatına hükmedilmesi isteminde bulunmuştur.

 Davalı, ipotek akit tablosunda yazım hatası olduğunu, 16 milyar Liranın alınması nedeniyle ipotek tesis edildiğini savunarak davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece davanın kabulü ile takip tutarı üzerinden % 40 kötü niyet tazminatına hükmedilmiştir.

Hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava konusu ipoteğe ilişkin akit tablosu incelendiğinde, davacının alacağı 16 milyar Liraya karşılık, alacaklı davalı lehine, davacıya ait taşınmaz üzerine teminat ipoteği konulduğu anlaşılmaktadır.   Diğer bir anlatımla doğmamış bir borç için ipotek konulmuştur. Anılan ipotek, teminat ipoteği olup, aynı zamanda üst sınır ipoteğidir.   Davalı yan ipoteğe konu 16 milyar Liranın davacıya ödendiğini kanıtlayamamıştır. Bu nedenle, davacının borçlu olmadığının tespiti ile ipoteğin kaldırılmasına karar verilmesinde bir usulsüzlük görülmemiştir.

Ancak, icra takibine konu ipotek bedeli 16 milyar Lira olup, bu ipotek üst sınır ipoteği de olduğundan, takip miktarının 16 milyar Lirayı aşamayacağı gözetilmemiştir. Diğer bir anlatımla, kötü niyet tazminatının 16 milyar Lira üzerinden hesaplanması gerekirken, bunu aşan takibe konu miktar üzerinden hesaplanarak hüküm altına alınması doğru görülmediğinden kararın bu yönden bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalının temyiz itirazının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, 18.06.2004 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

İPOTEK:ACENTELİK SÖZLEŞMESİ ALACAHIN MİKTAR OLARAK BELİRLENMESİ

T.C. YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2005/11241 Karar: 2005/15076 Karar Tarihi: 08.07.2005

ÖZET : Acentelik sözleşmesinden kaynaklanan alacak için kurulan teminat ipoteğine dayalı olarak ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takip yapılmıştır.   Teminat ipoteği bir cari hesap veya kredi ilişkisine dayanmıyorsa dava açılıp alacak miktarı tespit edilmeden ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takip yapılamaz. Açıklanan hususlar dikkate alınmadan yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir.

(2004 S. K. m. 151)

Dava: Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;

Alacaklı ile borçlu arasında akdedilen acentalık sözleşmesinden doğan alacak için kurulan teminat ipoteğine dayalı olarak ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapılmış, borçluya örnek 151 icra emri gönderilmiştir. İİK´nun 151/1. maddesi uyarınca taraflar arasında bir cari hesap veya işleyecek kredinin teminatı olarak konulmuş ipoteğin bulunması halinde anılan madde çerçevesinde istem değerlendirilebilir.

 Somut olayda, taraflar arasında cari hesap veya kredi ilişkisi bulunmadığından alacaklının acentalık ilişkisinden doğan bu teminat ipoteğinden dolayı genel mahkemede dava açıp, alacağın miktar olarak belirlemeden ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takip yapması usulsüzdür. Mahkemece, işin yargılama yapılmasını gerektirdiği gözetilmeden yazılı şekilde işin esasına girilerek sonuca gidilmesi isabetsizdir.

Sonuç: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İ.İ.K. 366 ve H.U.M.K.´nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 08.07.2005 gününde oybirliği ile karar verildi


 

KAT MÜLKİYET:ORTAK ALAN KANALİZASYON BORUSUNUN DONMASI ZARAR.

Yargıtay 11. Hukuk Dairesi Tarih: 07/11/2006 Esas No: 2005 / 10007 Karar No: 2006 / 11317

Özü : MAHKEMECE, DAVANIN KONUSU, ORTAK ALANDA BULUNAN KANALİZASYON BORUSUNUN DONMASI SONUCUNDA OLUŞAN HASARIN TAZMİNİ OLUP, YUKARIDAKİ AÇIKLAMALAR ÇERÇEVESİNDE HASARLANAN KONUT VE BU KONUTUNDA İÇİNDE BULUNDUĞU TAŞINMAZIN TAPU KAYITLARI GETİRTİLEREK, DAVALILARDAN TAŞINMAZ MALİKİ SERDAR KAVZA YÖNÜNDEN, BK.NUN 58 İNCİ MADDESİ UYARINCA ARSA PAYI ORANINDA DAVANIN KISMEN KABULÜNE KARAR VERMEK GEREKİRKEN, YAZILI ŞEKİLDE DAVANIN BU DAVALI YÖNÜNDEN DE REDDİNE KARAR VERİLMESİ DOĞRU OLMAMIŞTIR.

DAVA :

Taraflar arasında görülen davada Iğdır Asliye 2. Hukuk Mahkemesi’nce verilen 22.09.2004 tarih ve 2004/251-2004/47 sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi A. T. tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, müvekkili şirkete Konut sigorta Poliçesi ile sigortalı konutun, davalıların malik ve kiracı oldukları dairedeki kalorifer borularının patlaması sonucu hasar görmesi nedeniyle, sigortalısına 3.113.000.000 TL ödeme yapıldığını ileri sürerek, anılan meblağın temerrüt faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini istemiştir.

Davalılardan Serdar Kavza vekili, davanın reddini istemiştir.

Diğer davalı, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, toplanan kanıtlar, benimsenen bilirkişi raporları ve dosya kapsamına göre, hasarın çetin geçen kışta donan pis su borularının 5 ve 4 üncü katlarda çözülmesi, davacıya sigortalı 3 üncü katta bulunan dairedeki boruların donunun çözülmemesi sonucunda, çıkış yolu bulamayan suyun tuvalet kısmından taşarak eve zarar verdiği, zararın oluşmasında davalıların kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

1- Dava dosyası içindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve her ne kadar davanın ortak yerlerden olan kanalizasyon borusunun bakım ve korumasının sağlanamaması sonucunda, bu borudan eriyerek akan atık suyun, davacı sigortalısına zarar vermesinden kaynaklanması, ortak yerlere ilişkin sorumluluğun arsa payı oranında kat malikine ait olmasına ve bu davalının da kiracı olmasına göre, davalılardan Hıdır Zal aleyhine açılan davanın husumetten reddi gerekirken, yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış ise de, bu davalı bakımından verilen kararın sonucu itibariyle doğru bulunmasına göre davacı vekilinin aşağıda ( 2 ) no’lu bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 18 v.d maddeleri uyarınca, her kat maliki ortak yerlerin bakım, koruma ve onarım giderlerinden kendi arsa payı oranında sorumludur.

Somut olayda, davacının sigortacısı beş katlı binanın üçüncü katında bulunan daireyi sigortaladığı, binanın kanalizasyon borusunun yoğun kış şartları nedenine dayalı olarak donduğu, daha sonra havaların ısınmasıyla son kattan başlayarak donan boruların içindeki atık suyun çözüldüğü, çözülen atık suyun üçüncü kata geldiğinde bu bölümde çözülmenin olmaması nedenine dayalı olarak, bu katta basınçla çıkarak davacı sigortalısına ait konutun eşyasına zarar verdiği anlaşılmıştır.

Bu durumda, mahkemece, davanın konusu, ortak alanda bulunan kanalizasyon borusunun donması sonucunda oluşan hasarın tazmini olup, yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde hasarlanan konut ve bu konutunda içinde bulunduğu taşınmazın tapu kayıtları getirtilerek, davalılardan taşınmaz maliki Serdar Kavza yönünden, BK.nun 58 inci maddesi uyarınca arsa payı oranında davanın kısmen kabulüne karar vermek gerekirken, yazılı şekilde davanın bu davalı yönünden de reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.

SONUÇ : Yukarıda 1 numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, 2 numaralı bentte açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz ilam harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 07.11.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

KAT MÜLKİYETİ :SIHHİ TESİSATTAKİ ARIZANIN SU AKITMASI TESPİTİ.

Yargıtay 18. Hukuk Dairesi Tarih: 04/07/2002 Esas No: 2002 / 6558 Karar No: 2002 / 7611

Özü : SIHHİ TESİSATTAKİ ARIZANIN, ORTAK TESİSAT VEYA BAĞIMSIZ BÖLÜMDEKİ TESİSATTAN KAYNAKLANDIĞI HUSUSUNDA, BOL MİKTARDA SU AKITILMASI, RENKLİ SIVILARIN KULLANILMASI VB. YÖNTEMLER İLE VE UZMAN BİLİRKİŞİ MARİFETİYLE İNCELEME YAPTIRILMALIDIR.

DAVA VE KARAR :

Davacı, üst katta davalıya ait bağımsız bölümün su tesisatlarında yapılan düzenlemeler ve tamiratlar nedeniyle kendi dairesinin mutfağına pis su akmakta olduğunu, ikazlarına rağmen sızıntıya neden olan arızanın giderilmediğini bildirmiş ve mağduriyetinin son bulması için gerekli olan tamiratın davalı dairesinde zorla yaptırılmasına ve 30.000.000 TL. miktarındaki zarar bedelinin kendisine ödenmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahallinde yapılan keşifte sızıntının nedeni ve yeri konusunda teknik bulguya dayalı bir inceleme yapılmamış, keşfi takiben düzenlenen 19.2.2002 tarihli bilirkişi raporunda, sızıntının kaynağı ve nedeni tam olarak tesbit edilmemekle birlikte, sızıntının apartmanın ortak giderinde olduğu ve tamiratın davacı dairesinden müdahale edilerek yapılmasının daha iyi netice vereceği, ana gider bağlantılarındaki çatlakların ve borunun davacı dairesinden müdahale edilerek onarılabileceği bildirilmiştir.

Dosyada bulunan 5.1.2000 tarihli tesbit bilirkişisi raporunda ise, davacı dairesinde meydana gelen rutubet izlerinin, karşı tarafa ait dairenin mutfak eviyesi veya bulaşık makinesi giderinin binanın düşey pis su borusuna bağlantılarında meydana gelen bir arızadan kaynaklandığı, arızanın giderilmesi için öncelikle sonradan yapıldığı anlaşılan bulaşık makinesi giderinin ve daha sonra eviye giderinin kontrol edilerek arızanın kaynağına ulaşılması gerektiği belirtilmiştir.

Davalının sızıntının ortak tesisattaki arızadan kaynaklandığına yönelik itirazlarını karşılayacak ve arızanın gerçek yer ve niteliğini belirlemeye yönelik bir araştırma ve teknik inceleme yapılmaksızın yeterli olmayan bilirkişi raporlarına dayanılarak hüküm verilmiş olması doğru görülmemiştir.

Mahkemece, davalının itirazları dikkate alınarak, arızanın nereden kaynaklandığı hususunda, bol miktarda su akıtılması, renkli sıvıların kullanılması vb. yöntemler ile ve uzman bilirkişi marifetiyle yeniden inceleme yaptırılmalıdır. Bu araştırmanın sonucuna göre sızıntının davalının bağımsız bölümündeki arızadan kaynaklandığının saptanması durumunda, arızanın giderilmesinden davalının tek başına sorumlu olacağı tabiidir.

Ortak tesisat arızasından kaynaklanan zarardan ve arızanın giderilmesinden üst kattaki bağımsız bölüm maliki tek başına sorumlu tutulamaz ise de, ortak yerler tüm bağımsız bölüm maliklerinin ortak mülkiyetinde ve sorumluluğunda olduğundan, davalının da diğer kat malikleri ile birlikte arsa payı ile sınırlı bir sorumluluğu vardır.

Davaya konu teşkil eden sızıntının bütün kat maliklerinin birlikte sorumluluğu altında bulunan ortak tesisat arızasından ileri geldiği saptadığında ise, dava ekonomisi de dikkate alınarak dava dilekçesinin diğer kat maliklerine de tebliğ edilip onların da davaya dahil edilmelerinden sonra tahkikatın tamamlanması ve hasıl olacak uygun sonuç doğrultusunda karar verilmesi gerekir.

Kabul şekline göre de; Yapılacak olan onarımın gerçek maliyeti ancak yapıldıktan sonra belli olacağından, yeni ihtilaflara sebep olunmaması açısından hüküm fıkrasında yalnızca yapılacak onarımın şekli ve kim tarafından yapılacağı ve yapılacak giderlerin kimden ne oranda tahsil edileceğinin belirlenmesiyle yetinilmesi gerektiği düşünülmeden 30.000.000 TL. onarım bedelinin tamirat sonucunda oluşacak harcamaya mahsuben davada taraf olmayan kat maliklerinden de yönetim planındaki hükme göre toplanmasına karar verilmiş olması da usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK ‘nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 4.7.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

HAKİMİN MÜDAHALESİ TALEBİ - KAT MALİKLERİ KURULU KARARLARI - DAVA AÇMA SÜRESİ

T.C. YARGITAY 18. HUKUK DAİRESİ E. 2005/6384 K. 2005/8774 T. 10.10.2005

634/m. 33

ÖZET : Kat malikleri kurulu kararına razı olmayan kat maliki mahkemeye başvurarak hakimin müdahalesini isteyebilir. Kat Mülkiyeti Kanunu´nda söz konusu hakkın kullanımını süreye bağlayan bir hüküm bulunmamaktadır. Hukuki yararın bulunması koşuluyla her zaman dava açılabilir. Yerel mahkemece aksi kanaat ile kat malikleri kurulu kararının iptali davasının süresinde açılmadığı gerekçesiyle redde karar verilmesi isabetsizdir.

DAVA : Dava dilekçesinde itirazın iptali, karşı davada kat malikleri kurulu kararlarının iptali istenilmiştir. Mahkemece itirazın iptali davasının kısmen kabulü, karar iptali davasının reddi cihetine gidilmiş, hüküm davalı-k. davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra, dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı dava dilekçesinde kat irtifaklı anataşınmazda bağımsız bölüm maliki olan davalının ortak gider aidatlarını ödememesi sebebiyle hakkında yürütülen icra takibine itiraz ederek takibi durdurduğunu ileri sürerek, icra takibine yapılan itirazın iptaline, alacağın % 40´ı oranında inkar tazminatı ödemeye mahkum edilmesine karar verilmesini istemiş; bu davaya karşılık davalı M. ise 04.09.2003 havale tarihli karşı dava dilekçesinde 25.03.2001, 19.08.2001 ve 10.03.2002 günlü olağanüstü kat malikleri kurulu toplantılarının çağrısız ve gündemsiz yapıldığından alınan kararlarla birlikte iptaline, itirazın iptali isteminin reddine karar verilmesini istemiş, mahkemece asıl davanın kabulüne, karşılık davanın ise makul sürede açılmadığı gerekçesiyle reddine karar verilmiştir.

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre sair temyiz itirazları yerinde değildir.

Ancak;

1- Kat Mülkiyeti Yasası´nın 33. maddesinde kat malikleri kurulu kararlarına razı olmayan kat maliklerinin mahkemeye başvurarak hakimin müdahalesini isteyebilecekleri öngörülmüş, ancak yasada bu hakkın kullanımım süreye bağlı kılan bir hükme yer verilmemiştir. Buna göre kat maliklerinin razı olmadıkları kurul kararlarına karşı, korunmaya değer hukuki yararları olması koşuluyla her zaman hakimin müdahalesini isteyebilecekleri düşünülmeden karşı davanın ( kat malikleri kurulu kararının iptali davasının ) süresinde açılmadığı gerekçesiyle reddi,

2- Kat Mülkiyeti Yasası´nın 20. maddesinin ikinci fıkrası hükmüne göre ortak giderlerden payına düşeni ödemeyen bağımsız bölüm malikinin ödemede geciktiği günler için ödemekle yükümlü bulunduğu aylık % 10 oranındaki gecikme tazminatının başlangıç gününün açıkça saptanmış olması gerekir. Dava konusu ortak giderin dayanağını oluşturan kat malikleri kurulu kararına davalı katılmışsa karar tarihi, kararın alındığı toplantıya katılmamışsa bu kararın kendisine tebliğ edildiği ya da başka bir biçimde borcunu öğrendiği tarih, bu da yoksa hakkında açılan İcra takibi nedeniyle ödeme emrinin tebliğ edildiği tarih esas alınmalıdır. Mahkemece yukarıda açıklanan esaslar dikkate alınmadan ve davalının söz konusu borcunu ne zaman öğrendiği saptanmadan asıl alacağın yanında ayrıca % 10 oranında gecikme tazminatına hükmedilmesi, doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK´nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 10.10.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


TELLALLIK HİZMETİ - ÜCRETE HAK KAZANMA- CEZA-İ ŞART - CEZA KOŞULU MİKTARININ BELİRLENMESİ

T.C. YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ E. 2008/21687 K. 2009/3243 T. 3.3.2009

818/m.161, 405

2004/m.67

ÖZET : Uyuşmazlık, tellallık hizmetinin verilip verilmediği noktasındadır. Sözleşmenin kurulmuş olması, ücrete hak kazanılabilmesi için tek başına yeterli değildir. BK´nun 405/1. maddesi gereğince tellalın ücrete hak kazanabilmesi için yaptığı hazırlık sonucu davalı ile taşınmaz maliki arasındaki satış sözleşmesinin gerçekleşmiş olması veya taşınmaz maliki ile davalıyı bir araya getirerek sözleşmenin kurulmasına aracılık etmesi ve salt bu aracılık için sözleşmede ücret öngörülmesi gerekir.

Kararlaştırılan ceza-i şart, tellallık sözleşmesinin bir yaptırımı niteliğinde olup onun yazgısına tabidir. Bu sözleşmede yazılı şekilde düzenlendiği için geçerlidir ve tarafları bağlar. Diğer bir ifade ile sözleşmedeki ceza-i şartı içeren bu hüküm satıcı ile alıcı arasındaki taşınmaz malın mülkiyetinin geçirilmesi amacıyla kararlaştırılmamıştır. O nedenle satış akdinin bir yaptırımı olarak değil, açıklandığı şekilde tellallık sözleşmesinin bir yaptırımı olarak taraflarca kararlaştırıldığının kabulü gerekir. Bu durumda davacı ceza-i şarta tekabül eden giderimi isteyebilir. Ne var ki ceza koşulu miktarının belirlenmesinde mahkemenin BK´nun 161/son maddesi hükmünü de tartışması ve araştırması, gerektiğinde bu miktardan indirim yapılıp yapılmayacağı da değerlendirmesi gerekir. Bu giderim saptanırken BK´nun 161/son maddesi de dikkate alınmalıdır.

DAVA : Dava dilekçesinde 3400. YTL alacağın yasal faiz ve masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın reddi cihetine gidilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra, dosyadaki bütün kâğıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili dilekçesinde, müvekkilinin emlak komisyoncusu olduğunu, akde aracılık ettiği halde komisyon ücretini tahsil edemediğini, bu ücretin tahsili amacı ile davalı aleyhine icra takibi yaptıklarını, davalının da bu takibe itirazda bulunduğunu beyan ederek, itirazın iptali ile % 40 inkar tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı savunmasında, davacının komisyonculuk görevini yerine getirmediği için ücrete hak kazanamayacağını ifade etmiştir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı taşınmaz komisyoncusudur. Taraflar arasında geçerli bir tellallık sözleşmesinin bulunduğu uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık, tellallık hizmetinin verilip verilmediği noktasındadır. Sözleşmenin kurulmuş olması, ücrete hak kazanılabilmesi için tek başına yeterli değildir. BK´nun 405/1. maddesi gereğince tellalın ücrete hak kazanabilmesi için yaptığı hazırlık sonucu davalı ile taşınmaz maliki arasındaki satış sözleşmesinin gerçekleşmiş olması veya taşınmaz maliki ile davalıyı bir araya getirerek sözleşmenin kurulmasına aracılık etmesi ve salt bu aracılık için sözleşmede ücret öngörülmesi gerekir.

Yargılama sırasında dinlenilen davalı tanığı ( taşınmazı satışa çıkaran kişi ) açık ve samimi beyanında; davacının, dairenin satışı konusunda davalı ile kendisini bir araya getirdiğini, dairenin satışı konusunda anlaşmaya varıldığını, ancak sonradan satıştan vazgeçildiğini ifade etmiştir.

 

Bu durumda davacının davalı ile satıcıyı bir araya getirdiği ve anlaştırdığı sabit olduğu gözetilerek davacı tellala ücretin ödeneceğinin kabulü gerekir. Her ne kadar davalı ile satıcı satıştan vazgeçmişler ise de sözleşmenin 3. maddesi ile belirlenen kararlaştırma cezai şart niteliğindedir ve hukuken geçerlidir. Burada kararlaştırılan ceza-i şart, tellallık sözleşmesinin bir yaptırımı niteliğinde olup onun yazgısına tabidir. Bu sözleşmede yazılı şekilde düzenlendiği için geçerlidir ve tarafları bağlar. Diğer bir ifade ile sözleşmedeki ceza-i şartı içeren bu hüküm satıcı ile alıcı arasındaki taşınmaz malın mülkiyetinin geçirilmesi amacıyla kararlaştırılmamıştır. O nedenle satış akdinin bir yaptırımı olarak değil, açıklandığı şekilde tellallık sözleşmesinin bir yaptırımı olarak taraflarca kararlaştırıldığının kabulü gerekir. Bu durumda davacı ceza-i şarta tekabül eden giderimi isteyebilir. Ne var ki ceza koşulu miktarının belirlenmesinde mahkemenin BK´nun 161/son maddesi hükmünü de tartışması ve araştırması, gerektiğinde bu miktardan indirim yapılıp yapılmayacağı da değerlendirmesi gerekir. Bu giderim saptanırken BK´nun 161/son maddesi de dikkate alınmalıdır.

Mahkemece yapılacak yargılama neticesinde hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK´nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 03.03.2009 tarihinde oybirliği ile karar verildi.




TAHLİYE TAAHHÜTNAMESİNE DAYALI TAHLİYE İSTEMLİ TAKİP
- USULSÜZ TAHLİYE EMRİ TEBLİGATI

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi Esas : 2010/33534 Karar : 2011/14465 Tarih : 05.07.2011

 (2004 s. İİK m. 273)

Özet : Borçlu hakkında tahliye taahhütnamesine dayanarak yapılan tahliye istemli takipte, örnek 14 tahliye emri tebliği üzerine İİK´nun 273. maddesi koşullarında itiraz olmadığından, alacaklının müddetin hitamında icra müdürlüğünden taşınmazın tahliyesini istemesinde yasaya uymayan bir yön yoktur. Tahliye emri tebliği usulsüz olsa bile icra memurunun bu hususta karar verme yetkisi bulunmamaktadır. Tahliye emri tebligatının usulsüzlüğüne yönelik olarak borçlu tarafça ayrıca İcra Mahkemesine müracaat ile tebliğ işlemi iptal edilmediği sürece bu eksiklik mahkemece de re´sen nazara alınamaz.

-YARGITAY İLAMI-

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Borçlu hakkında 15.01.2008 tanzim tarihli tahliye taahhütnamesine dayanarak yapılan tahliye istemli takipte, örnek 14 tahliye emri tebliği üzerine İİK´nun 273. maddesi koşullarında itiraz olmadığından, alacaklının müddetin (tahliye emrindeki müddetin) hitamında icra müdürlüğünden taşınmazın tahliyesini istemesinde yasaya uymayan bir yön yoktur. Tahliye emri tebliği usulsüz olsa bile icra memurunun bu hususta karar verme yetkisi bulunmamaktadır. Tahliye emri tebligatının usulsüzlüğüne yönelik olarak borçlu tarafça ayrıca İcra Mahkemesine müracaat ile tebliğ işlemi iptal edilmediği sürece bu eksiklik mahkemece de re´sen nazara alınamaz. Bu yönde borçlu tarafça herhangi bir iddia ve ispatda bulunmadığına göre İcra Mahkemesince, şikayetin kabulü ile alacaklının taşınmaza yönelik tahliye istemini, “tahliye emrinin borçluya usulsüz olarak tebliğ edilmiş olması nedeniyle geçersiz olduğundan” bahisle reddeden müdürlük işleminin iptaline karar verilmesi gerekirken aksine düşünceyle yazılı şekilde şikayetin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 05.07.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İMAR AFFIYLA TAHSİS EDİLEN TAŞINMAZIN SATILMASI

Y.14.HD E: 2011/1613 K: 2011/1983 T: 21.02.2011

ÖZET: Dava, 2981 sayılı İmar Affı Kanunu uyarınca kendisine taşınmaz tahsis edilen kişinin bu taşınmazı başkasına temliki sonucu temellük edenin açtığı tescil davası olup; Kanun’un uygulamasına ilişkin Yönetmeliğin 25. Maddesi temellük edene bu tür bir dava açma hakkı vermekle birlikte; temellük edenin, 2981 Sayılı Kanun’un 13/2 maddesinde aranan koşullara sahip olup olmadığının araştırılması gerekir.

Davacı, dava konusu taşınmazın 2981 sayılı İmar Affı Kanunu uyarınca hak sahibi olan dava dışı A… K… adına tahsis edildiğini, tahsis edilen taşınmazın kamu malı niteliğindeki yol üzerinde kalması nedeniyle kendisine enkaz bedeli ödenerek 21.06.1993 encümen kararı ile tahsis en 7213 ada 5 sayılı parselin bedeli karşılığı satışı yapıldığını, 11.01.1996 tarihinde ise dava dışı A… K….’ın hakkını satış sözleşmesiyle temlik aldıklarını belirterek adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalı, davanın reddini savunmuştur

Mahkemece, dava kabul edilmiş, davalının temyizi üzerine hükümDairemizin 16.12.2010 tarihli ilamıyla onanmıştır.

Davalı karar düzeltme isteminde bulunmuştur.

1-Mahkemece yapılan yargılama, toplanan deliller ve Dairemizce de benimsenen yerel mahkeme gerekçesine göre davalının, aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan HUMK’un 440. Maddesindeki nedenlerden hiç birisine uymayan diğer karar düzeltme isteminin reddi gerekmiştir.

2-Uygulamada kısaca, İmar Affı Kanunu olarak bilinen 2981 sayılı yasanın 1. Maddesi hükmüne göre kanunun amacı; imar ve gecekondu mevzuatına aykırı olarak inşa edilmiş ve inşa halindeki bütün yapılar hakkında uygulanacak işlemleri düzenlemek ve bu işlemlere dair müracaat, tespit, değerlendirme, uygulama ve duyuru esaslarını ve ilgili diğer hususları belirlemektedir.

Görülüyor ki; kanun imar ve gecekondu mevzuatına aykırı olarak inşa edilmiş ve inşa halindeki yapı maliklerini hedeflemiştir. Başka bir anlatımla, kanunda yazılanlar dışındaki kişilerin İmar Affı Kanunu’na dayanarak istemde bulunma olanakları yoktur. Ne var ki, 3290 sayılı Kanun ile bazı maddeleri değiştirilen ve bazı maddeler eklenen 2981 Sayılı Kanun’un Uygulamasına Dair Yönetmeliğin 25. Maddesi, kanun kapsamında kalan kişilere yapılan tahsisin bunlar tarafından üçüncü kişilere temlikine imkan tanınmıştır. Ancak bu gibi durumlarda da tahsis sahiplerinden devralan kişilerin 2981 Sayılı Kanun’dan yararlanıp yararlanamayacağı hususunun araştırılması gerekir. 2981 Sayılı Kanun’un 13/a hükmüne göre, arsa tahsis edilecek kimselerin kendisinin veya eşinin veya reşit olmayan çocuğunun oturduğu belediye ve mücavir alan sınırları içinde ev yapmaya müsait arsaya veya bir eve veya apartmanın bağımsız bir bölümüne veya bir bölümü işyeri olarak kullanılan bir yapıya sahip bulunmaması zorunludur.

Somut olayda; mahkemece yapılan bu saptama üzerinde durulmadan, davanın eksik inceleme ve araştırmayla hükme bağlanması doğru değildir. Temyiz olunan kararın bu nedenle bozulması gerekirken, yanılgı sonucu onandığı bu defa yapılan incelemede anlaşıldığından, davalının karar düzeltme isteminin açıklanan nedenle kabulü gerekmiştir.

SONUÇ:

Yukarıda 1. Bentte açıklanan nedenlerle davalının diğer karar düzeltme isteminin reddine, 2.Bent uyarınca kabulü ile onamaya ilişkin Dairemizin 16.12.2010 tarih 2010/13188-14108 karar sayılı ilamının KALDIRILMASINA temyiz olunan kararın açıklanan nedenle BOZULMASINA, 21.02.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

EMLAK KOMSİYON SÖZLEŞMESİ KURULMASI-HARİCEN SATIN ALMA

T.C YARGITAY 13. Hukuk Dairesi ESAS NO : 2011/4554 KARAR NO : 2011/11163

YARGITAY İLAMI

MAHKEMESİ : Üsküdar 4. Asliye Hukuk Mahkemesi

TARİHİ : 24/12/2010

NUMARASI : 2009/21-2010/320

DAVACI : İbrahim Altetmek vekili avukat Ali Barış Çabuk

DAVALI : M.K. vekili avukat. A.H.B

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı, ......... 21 Alfa Gayrimenkul unvanı ile emlakçılık yaptığını, davalının ofisine gelerek gayrimenkul aradığını beyan etmesi üzerine dava konusu taşınmazı gezdirdiğini, davalının taşınmazı gördüğüne dair 10.08.2007 tarihli gayrimenkul görme formunu imzaladığını, buna rağmen komisyon bedelini ödememek için hileli yollarla taşınmazı satın aldığını, 15.000 USD tellallık ücreti alacağı için davalı hakkında icra takibi başlattığını ileri sürerek, davalının icra dosyasına yaptığı itirazın iptali ile takibin devamını, haksız itiraz nedeni ile %40 icra inkar tazminatının tahsilini istemiştir.

Davalı gayrimenkul görme formuna sadece isim ve adres kısmını yazarak imza attığını, formdaki diğer kısımların boş olduğunu, emlak komisyoncusunun satış ya da kiralama işleminde taraf olabilmesi için öncelikle gayrimenkulün sahibinden yetki alması gerektiğini, taşınmazı sahibinin gazeteye verdiği ilan üzerine satın aldığını savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, taşınmazın satımında davacının bir katkısı olmadığı gerekçesiyle davanın reddine, davacının asıl alacak miktarı olan 19.000.00 üzerinden %40 icra inkar tazminatı ile yükümlü tutulmasına karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı ile davalı arasında 10.08.2007 tarihli tellallık sözleşmesi yapıldığı ve taşınmazın davacı tarafında verilen hizmet sonucu görüldüğü mahkemenin kabulündedir. Davacı tellalın sözleşmede yazılı taşınmazı göstermesinden sonra davacının dava konusu taşınmazı 29.02.2008’de taşınmazın malikinden tapuda satın aldığı ihtilafsızdır. Davalı taraf, davacı ile olan akdi ilişkiyi sonlandırmadan taşınmazı satın almıştır. Tellallık sözleşmesinde alıcının gördüğü gayrimenkulleri şahsı, ortağı ve idarecisi bulunduğu şirket, kan ve sıhri hısımları vs. sözleşme tarihinden itibaren 1 yıl içerisinde satın alması halinde satış bedeli üzerinden %3 komisyon + KDV komisyon bedeli ödeyeceğinin kararlaştırıldığı da anlaşılmakla, sözleşmenin bu hükmü tarafları bağlar. Davacının dayandığı 10.08.2007 tarihli sözleşme BK. 404. maddesindeki şartlara uygun geçerli bir tellallık sözleşmesi olup, tellal BK.405/1. maddesi hükmüne göre ücrete hak kazanmıştır. Tellallık sözleşmesi, tellal ile bu sözleşmeyi imzalayan kişi arasında hak ve borç doğuran bir sözleşmedir. Öyle olunca davalı davacıya karşı sözleşme ile yükümlendiği ücretten sorumludur. Mahkemenin, sözleşmenin açık hükmünü göz ardı ederek yazılı şekilde hükmü tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın temyiz eden davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde davacıya iadesine, 06.07.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TAVZİH-MAHKEME KARARININDAKİ HATANIN DÜZELTİLMESİ.

T.C. YARGITAY 17.Hukuk Dairesi Esas: 2007/49 Karar: 2007/339 Karar Tarihi: 08.02.2007

ÖZET: Somut olayda tapusunun iptaline karar verilen parselde toplam (mahreç) pay 1600 hisse itibar olunup 1345/1600 payın hak sahipleri adına tesciline karar verilmesine karşın kalan 255/1600 payın kim ya da kimler adına tapuya tesciline karar verildiği hüküm yerinde gösterilmemiştir. Hükmün bu haliyle infaz olanağı yoktur. Bu durumda tavzih talebinin kabul edilmesi gerekir.

(1086 S. K. m. 455)

Dava: Taraflar arasındaki tesbite itiraz davası üzerine yapılan yargılama sonunda:

Davanın reddine ilişkin verilen hüküm davacı vekili tarafından süresi içinde temyiz edilmekle, dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Karar: Davacı tapu kaydına ve kadastro öncesi sebebe dayanarak genel kadastro sonucunda davalılar adına oluşan tapu kaydının iptali ve tescili isteğiyle Turgutlu 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde açmış olduğu dava sonucunda verilen ve 18.1.2005 tarihinde kesinleşen 13.11.1991 tarih ve 1985/125 Esas, 1991/376 karar sayılı ilamda davalı taraf üzerinde bırakılan pay hesabının maddi hata ile yanlış yapılmış olduğu sebebine dayanarak, tavzih isteminde bulunmuştur.

Mahkemece 3.8.2006 tarihli müteferrik karar ile talebin reddine karar verilmiş, hüküm tavzih talebinde bulunan davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, tavzin istemine ilişkindir.

HMUK´nun 455 ve müteakip maddelerinde tavzih isteğinin hükmü veren mahkemeye taraf adedi kadar verilecek dilekçe ile yapılacağı Mahkemece dilekçenin bir nüshasının diğer taraflara tebliğ ettirilerek yazılı olarak cevap verilmesi için uygun bir süre belirleneceği, cevabında tavzih isteyen tarafa yazılı olarak tebliğ olunacağı hükme bağlandığı halde mahkeme usule ilişkin bu hususlar yerine getirilmemiştir.

Diğer taraftan, hüküm belirsiz olur ve açık olmazsa veya çelişkili fıkralar içerirse icrasına (uygulanmasına) kadar iki taraftan her biri belirsizliğin açıklığa kavuşturulmasını ve çelişkinin giderilmesini isteyebileceği gibi, iki tarafın isim ve sıfat ve iddialarının sonuçlarına ilişkin hatalar ve esas karardaki hesap hataları da mahkemece düzeltilir.

Somut olayda tapusunun iptaline karar verilen 22 parselde toplam (mahreç) pay 1600 hisse itibar olunup 1345/1600 payın hak sahipleri adına tesciline karar verilmesine karşın kalan 255/1600 payın kim ya da kimler adına tapuya tesciline karar verildiği hüküm yerinde gösterilmemiştir. Hükmün bu haliyle infaz olanağı yoktur. Bu durumda tavzih talebinin kabul edilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere reddine karar verilmesi doğru değildir.

Sonuç: Davacı E….. temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile 3.8.2006 gün 1985/125-1991/376 sayılı müteferrik kararın açıklanan nedenlerden ötürü BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz edene geri verilmesine 08.02.2007 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

TAHLİYE EMRİNİN İPTALİ-İCRA MEMURU İŞLEMİ ŞİKAYET - TAHLİYE EMRİNİ TAŞINMAZI SONRADAN İHALE ALICISINDAN HARİCEN SATIN ALAN KİŞİNİN GÖNDERDİĞİ- ŞİKAYETİN KABULÜ İLE TAHLİYE EMRİNİN İPTALİNE KARAR VERİLMESİ GEREĞİ- ŞİKAYET DAVASI

 

T.C. YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2000/4096 Karar: 2000/5376 Karar Tarihi: 06.04.2000

ÖZET: Tahliye emrini taşınmazı sonradan ihale alıcısından haricen satın alan kişi gönderdiğinden şikayetçinin şikayetinin kabulü ile tahliye emrinin iptaline karar verilmesi gerekir.

(2004 S. K. m. 135)

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı merci kararının müddeti içinde temyizen tetkiki davacı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye 18.03.2000 tarihinde gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: İİK.nun 135. maddesine göre taşınmazı ihalede alan kişinin anılan madde uyarınca tahliye emri göndermesi gerekir. Somut olayda tahliye emrini taşınmazı sonradan ihale alıcısından haricen satın alan kişi gönderdiğinden şikayetçinin şikayetinin kabulü ile tahliye emrinin iptaline karar verilmesi gerekirken reddine karar verilmesi isabetsizdir.

Sonuç: Davacının temyiz itirazlarının kabulü ile merci kararının yukarıda açıklanan nedenle İİK. 366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 06.04.2000 gününde oybirliği ile karar verildi.


EMEKLİ AYLIĞININ TESPİTİ-GÖREVLİ MAHKEME

YARGITAY 10. Hukuk Dairesi 2011/5763 E.N , 2011/15812 K.N.

Özet

DAVACININ, 5510 SAYILI YASA´NIN 43. MADDESİNİN DÜZENLEMESİYLE EMEKLİ AYLIĞINDA OLUŞAN FARKLILIĞIN EMEKLİ AYLIĞINA YANSITILMASINA KARAR VERİLMESİ İSTEMİNDEN KAYNAKLANAN UYUŞMAZLIĞIN ÇÖZÜM YERİ İŞ MAHKEMESİ OLUP, ESASINA GİRİLEREK KARAR VERİLMESİ YERİNE GÖREVSİZLİK KARARI VERİLMESİ DOĞRU DEĞİLDİR.

İçtihat Metni

Dava, 5434 sayılı Yasa uyarınca emekli olan davacının emeklilik aylığının TBMM Başkanı olarak görev yaptığı gözetilerek, 01.10.2008 tarihinden geçerli olmak üzere 5510 sayılı Yasa´nın 43. maddesine uygun olarak belirlenmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın idari yargının görev alanına girmesi nedeniyle mahkemenin görevsizliğine, dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmiştir.

Hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Davacının TBMM Başkanı olarak görev yaptığı, halen 5434 sayılı Yasa hükümleri uyarınca emeklilik aylığı almakta olduğu hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davacı, 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu´nun 42. maddesindeki; "Cumhurbaşkanlığında bulunduktan sonra herhangi bir sebep ve suretle ayrılanlara veya bu makamlarda iken 39. maddenin (b) fıkrasında yazılı duruma girenlere, Cumhurbaşkanına ödenmekte olan aylık ödeneğin yüzde kırkı emekli aylığı olarak bağlanır. Bu aylıklar ödendikçe faturası karşılığında Hazine´den alınır." hükmü ile ek 69. maddesindeki "Başbakanlık görevinde bulunduktan sonra herhangi bir sebeple bu görevden ayrılanların emekli aylıkları, bu Kanuna göre bağlanan en yüksek emekli aylığının %75´ine yükseltilmek suretiyle ödenir. Başbakanlık görevini yürütmekte bulunanlara görevleri süresince bu yükseltme yapılmaz." düzenlemesi uyarınca bağlanan emekli aylığının, anılan yasal düzenlemeden kaynaklanan herhangi bir unsuruna itirazda bulunmamış olup; bu nedenle davanın çözümünde 5434 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanmasını gerektiren bir durum bulunmamaktadır.

Davacı tarafından, emeklilik aylığının tespitinde esas alınması istenen, 5510 sayılı Yasa´nın "Cumhurbaşkanlığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı ve Başbakanlık Görevinde Bulunanların Aylıkları" başlıklı 43. maddesinin üç ve dördüncü fıkraları, "Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı veya Başbakan iken bu görevinden herhangi bir nedenle ayrılanlara, istekleri üzerine, müracaat tarihini takip eden ay başından itibaren, istek tarihindeki Cumhurbaşkanına ödenmekte olan aylık ödeneğin %40´ı esas alınarak Cumhurbaşkanına bağlanacak yaşlılık aylığının %75´i oranında yaşlılık aylığı bağlanır.

Ancak herhangi bir nedenle görevden ayrılan Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı veya Başbakan, 28. maddeye göre yaşlılık aylığına hak kazanıyorsa, 29. maddeye göre yaşlılık aylığı ayrıca hesaplanır ve aylıklardan yüksek olanı yaşlılık aylığı olarak bağlanır. 28. maddeye göre aylığa hak kazanılamıyorsa üçüncü fıkraya göre bağlanan aylığın tümü, 28. maddeye göre aylığa hak kazanılıyor ve 29. maddeye göre hesaplanan aylık, üçüncü fıkraya göre bağlanan aylıktan düşükse aradaki fark Hazine´den tahsil edilir." düzenlemesini içermektedir. Davacı; anılan düzenlemenin, yasanın yürürlüğe girdiği 01.10.2008 tarihinden itibaren emekli aylığına yansıtılmasını ve yeni duruma göre aylığın yükseltilerek ödenmesini istemiştir.

5510 sayılı Yasa´nın 101. maddesindeki; bu kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde bu kanun hükümlerinin uygulanması ile ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde görüleceğine ilişkin düzenleme gözetildiğinde, 5510 sayılı Yasa´da yer alan kuralın uygulanması isteminden kaynaklanan uyuşmazlığın esasına girilerek, uyuşmazlık hakkında yapılacak incelemeyle hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gereğinin gözetilmemiş olması isabetsiz bulunmuştur.

Kabule göre de; görevsizlik kararının, sadece aynı yargı yoluna tabi mahkemeler bakımından söz konusu olacağı gözetilerek yargı yolu yanlışlığı nedeniyle dava dilekçesinin reddine karar verilmesi gereği gözetilmeksizin, yazılı biçimde dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

S o n u ç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 22.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TAVZİH-(TALEP) TAVZİH YOLUYLA HÜKÜM ALTINA ALINAMAZ- ERKEN ÖDEME İNDİRİMİ - KREDİNİN ERKEN ÖDENMESİ -  MENFİ TESPİT DAVASI -  SÖZLEŞMEDE HAKSIZ ŞART - TAVZİH AÇIKLAMA

T.C. YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ E. 2005/9220 K. 2005/14972 T. 11.10.2005

ÖZET : Davaya konu sözleşmenin düzenlendiği tarih itibariyle henüz 4077 sayılı Yasayı değiştiren 4822 sayılı Yasa yürürlüğe girmemiş olduğundan ve sözleşme mevcut yasalara ve Bankalar Yasası ile Borçlar Kanunu hükümlerine aykırı olmadığından, sözleşme tarafların serbest iradeleriyle düzenlenmiş olup, aksine bir iddia da ileri sürülmemiş olduğundan, sözleşmede haksız şartların varlığından söz edilemez. Anılan sözleşmede borcun erken ödenmesi halinde davacıların erken ödeme indiriminden yararlanacaklarına ilişkin herhangi bir şart bulunmamaktadır. Sözleşmede kredinin erken ödenmesi halinde kapatma ücreti alınacağı kararlaştırıldığından bu şart tarafları bağlar.

Öte yandan, hükmün anlaşılamayacak biçimde bulunması, veya açıklıkla anlaşılamaz ve çelişik fıkralar içermesi halinde bu usuli eksikler tavzih yoluyla düzeltilir. Ancak, talep edilmesine rağmen karar ile hüküm altına alınmayan bir husus tavzih kararı ile sonradan hüküm altına alınamaz.

DAVA : Taraflar arasındaki menfi tespit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacılardan A. U´nun davalı bankadan 10.500.000.000.TL konut kredisi kullandığını, diğer davacının da sözleşmeyi kefil olarak imzaladığını, kredinin 72 ayda taksitler halinde geri ödenmesinin kararlaştırıldığını, davalının bu krediye karşılık olarak hem ipotek aldığını hem de 26.023.000.000 TL tutarında teminat senedi aldığını, kredi borcunu erkenden ödeyip borcu kapattıklarını, erken ödeme sırasında davalı bankanın kendilerinden 558.997.677 TL erken kapatma ücreti ve %5 BSMV istediğini, sözleşmede bulunan tüm bu şartların haksız şart niteliğinde bulunduğunu, erken ödeme indiriminden yararlanmaları gerekirken davalının sözleşmeye dayanarak erken ödeme bedeli istediğini, tüm bu hususların 4077 sayılı Yasa kapsamına aykırı bulunduğunu ileri sürerek istenen 558.997.677 TL´den borçlu olmadıklarının tespitine, erken ödeme indiriminden yararlanmalarının sağlanmasına, bu nedenle fazladan ödenen paradan şimdilik 500.000.000 TL´nin tahsiline, ipoteğin fekkine, teminat senedinin iadesine karar verilmesini istemiştir.

Davalı, aralarındaki sözleşmenin 1.6.2000 tarihinde düzenlendiğini, bu tarih itibariyle 4822 sayılı yasanın henüz yürürlükte bulunmadığını ve sözleşmenin Bankalar Kanuna aykırı bir yanının bulunmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, taraflar arasında düzenlenen 1.6.2000 tarihli sözleşmenin haksız şartlar içerdiği ve 4077 sayılı Yasanın 6. maddesine aykırı bulunduğu, anılan kredinin 49 ay geri ödemeli olması halinde davacıların 2.838.196.924 TL daha az ödemede bulunmalarının gerektiği gerekçe gösterilerek davacıların 2.838.196.924 TL fazla ödediklerinin tespitiyle şimdilik bunun 500.000.000 TL´sinin tahsiline, ipoteğin fekkine, teminat senedinin iadesine karar verilmiş; davacıların talebi üzerine de tavzih kararı ile de davacıların erken ödeme nedeniyle davalıya 558.997.677 TL borçlu olmadıklarının tespitine karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davada dayanılan 1.6.2000 tarihli sözleşmenin düzenlendiği tarih itibariyle henüz 4077 sayılı Yasayı değiştiren 4822 sayılı Yasa yürürlüğe girmemiş olup davada dayanılan sözleşmenin yürürlükteki mevcut yasalara ve Bankalar Yasası ile BK hükümlerine aykırı herhangi bir yönü bulunmamaktadır. Sözleşme tarafların serbest iradeleriyle düzenlenmiş olup, aksine bir iddia da ileri sürülmemiştir.

O nedenle, sözleşmede haksız şartların varlığından söz edilemez. Anılan sözleşmede borcun erken ödenmesi halinde davacıların erken ödeme indiriminden yararlanacaklarına ilişkin herhangi bir şart bulunmadığı gibi o tarih itibariyle bu konuda mevcut bir yasal düzenleme de yoktur. O nedenle sözleşme hükümleri tarafları bağlar. Mevcut sözleşmenin 10. maddesi ve özellikle bu sözleşmenin eki mahiyetinde olduğu belirtilen ödeme planı altındaki ( 3 ) maddesinde açıkça "iş bu kredinin vadesinden önce kapatılması durumunda bankaca kalan bakiye üzerinden %9 oranında kapatma ücreti uygulanacağı" hükme bağlanmıştır. Bu nedenle davacılar %9 oranında kapatma ücretinden sorumlu oldukları gibi herhangi bir ihtirazi kayıt dermeyan etmeksizin 1.7.2004 günü bakiye borçlarını ödediklerinden fazladan ödemede bulunduklarını ileri sürerek, talepte bulunamazlar.

Hal böyle olunca davacıların diğer taleplerinin reddine, davalı bankaca istenen erken ödeme bedelinin yatırılması şartıyla teminat senedinin iadesine ve ipoteğin fekkine karar verilmesi gerekir. Öte yandan, HUMK´nın 455. maddesi hükmünce hükmün müphem, gayrivazıh olması veya mütenakız fıkralar içermesi halinde bu usuli eksikler tavzih yoluyla düzeltilir. Talep edilmesine rağmen karar ile hüküm altına alınmayan bir husus tavzih kararı ile sonradan hüküm altına alınamaz. Mahkemenin bu hususu da gözardı ederek sonradan hükmün değiştirilmesine yol açacak şekilde davacıların davalıya 558.997.677 TL borçlu olmadıklarının tespitine karar verilmiş olması da kabul şekli bakımından usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 11.10.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

MADDİ HATA  - MENFİ TESPİT VE İSTİRDAT DAVASI - VEKALET ÜCRETİ - TAVZİH

T.C. YARGITAY 19. HUKUK DAİRESİ E. 2005/1903 K. 2005/11592 T. 24.11.2005

1086/m.455

2004/m.72

ÖZET : Tavzih yolu ile hüküm değiştirilemez. Taraflar arasındaki menfi tespit-istirdat davası sonunda verilen ve temyiz edilmeksizin kesinleşen kararda davacı yararına vekalet ücretine hükmedilmesi nedeniyle davalı banka tarafından kararda maddi hata bulunduğundan bahisle düzeltme talebinde bulunulmuş, mahkemece talep kabul edilerek verilen tavzih kararı ile vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesi şeklinde kararda düzeltme yapılmıştır. Hükümde olmayan vekalet ücretinin tavzih yolu ile hükme eklenmesi usul ve kanuna aykırıdır.

DAVA : Taraflar arasındaki menfi tespit-istirdat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davalı bankanın, tarımsal kredi nedeniyle kefalet ilişkisinden dolayı müvekkili aleyhine takibe geçtiğini, oysa ki, müvekkilin kefalet limitinin 6.000.000.000.- TL. olmasına rağmen davalının 40.106.040.581.- TL. üzerinden takibe geçtiğini ve müvekkili evinde haciz işlemi yaptığını belirterek müvekkilinin davalıya borçlu olmadığının tespiti ile %40 tazminata, ayrıca müvekkilinin manevi zarara uğradığı için manevi tazminata da karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacının müteselsilen sorumlu olduğunu, bu nedenle limitle sorumluluğunun sözkonusu olmadığını öne sürerek davanın reddi ile %40 tazminata hükmedilmesini istemiştir.

Mahkemece, yapılan yargılama sonucunda davacının istirdat talebinin vazgeçme nedeniyle yasal koşulları oluşmadığından reddine, İİK´nın 72. maddesi uyarınca menfi tespit talebinin ödeme nedeniyle istirdat davasına dönüştüğü için menfi tespit davasının konusu kalmadığından karar verilmesine yer olmadığına, davacının icra inkar ve manevi tazminat, davalı bankanın da tazminat taleplerinin reddine, davacı yararına vekalet ücretine hükmedilmiş, hüküm temyiz edilmeden 01.11.2004 tarihinde kesinleşmiş, ancak, davalı banka vekili 22.11.2004 tarihli dilekçesi ile kararda maddi hata olması nedeniyle bu hususun düzeltilmesi talebinde bulunmuş, mahkemece bu talebin kabulü ile 29.11.2004 tarihli tavzih kararı ile vekalet ücretinin davacıdan alınarak, davalıya verilmesi şeklinde kararda düzeltme yapılmış, bu husus davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Davacı vekilinin temyizi, yerel mahkemenin 29.11.2004 tarihli tavzih kararına yöneliktir. Hükümlerin tavzihi HUMK´nın 455. maddesinde düzenlenmiş olup "Hüküm müphem ve gayri vazıh olur veya mütenakız fıkraları ihtiva ederse icrasına kadar iki taraftan her biri iphamın tavzihini ve tenakuzun ref´ini isteyebilir" hükmünü içermektedir. Tavzih yolu ile hüküm değiştirilemez. Davalı vekilinin tavzih talebine konu ettiği husus temyiz edilebilirse de, bu hüküm temyiz edilmeden kesinleşmiştir. Hükmün tavzih yolu ile değiştirilmesi usul ve yasaya aykırı olduğundan tavzih kararının bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile yerel mahkemenin 29.11.2004 tarihli ek kararının ( BOZULMASINA ), peşin harcın istek halinde iadesine, 24.11.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi


İŞCİ:BÜNYECE ELVERİŞLİ OLMADIĞI İŞTE ÇALIŞTIRILMA.

T. C. YARGITAY 10.Hukuk Dairesi Esas Karar 2004/9420 2004/10775

BÜNYECE ELVERİŞLİ OLMADIĞI İŞTE ÇALIŞTIRILMA İLE İLGİLİ YARGITAY KARARLARI

ÖZET

Ağır ve Tehlikeli İşler Tüzüğünün 30. maddesinde sayılan bina inşaatı işinde çalıştırıldığı, çalışmalar sırasında hastalanarak tedavi gördüğü tartışmasız olduğuna göre yapılan tedavi masraflarından işverenin 506 sayılı Kanun´un 41. maddesine göre sorumlu olacağı düşünülmelidir.

Y A R G I T A Y İ L Â M I

Mahkemesi : Edremit Asliye Hukuk Hâkimliği (İş)

Davacı, hastalanan sigortalı için yapılan harcama ve ödemeler nedeniyle uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.

Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.

Hükmün, davacı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre, sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2- Dosya içeriğine göre, davalı işverenin sigortalıyı işe alırken, sigortalının işe girmezden önce hasta olduğu, bünyece elverişsizlilik raporu alınmadan Ağır ve Tehlikeli İşler Tüzüğünün 30. maddesinde sayılan bina inşaatı işinde çalıştırıldığı, çalışmalar sırasında hastalanarak tedavi gördüğü tartışmasız olduğuna göre yapılan tedavi masraflarından işverenin 506 sayılı Kanun´un 41. maddesine göre sorumlu olacağı düşünülmeksizin mahkemece yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı olduğu şekilde davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O hâlde davacı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 23.11.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi




SİGORTALI İŞÇİ İÇİN YAPILAN HARCAMALAR
- KURUM ZARARININ RÜCUAN ÖDETİLMESİ - İŞVERENİN SORUMLULUĞU

T. C. YARGITAY Onuncu Hukuk Dairesi E. 1995/6350 K. 1995/8617 T. 23.10.1995

ÖZET

Davanın yasal dayanağı, 506 sayılı Yasanın 41. maddesi olup, anılan maddeye göre işverenin sorumluluğu yönüne gidilebilmesi için; hastalığın, işe girişten önce var olması ve sigortalının rapor alınmaksızın bünyece elverişli olmayan bir işte çalıştırılmış bulunması gerekir. Olayda, işe girmeden önce alınmış bir rapor var ise de rapor, yasanın belirlediği yönteme uygun olarak alınmamıştır. Raporda sadece "sağlamdır" şeklinde bir ibareye yer verilmiştir. Sigortalının yaptığı işin bünyesine elverişli olup olmadığı yönünde bir açıklama yoktur.

Mahkemece açıklanan bu maddi ve hukuki olgular gözardı edilerek yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır.

(506 s. SSK. m. 41)

Davacı, hastalanan sigortalı işçi için yapılan harcamalar üzerine uğranılan Kurum zararının rücuan ödetilmesini istemiştir.

Mahkeme, davanın reddine karar vermiştir.

Hükmün, davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra, işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi:

Davada, işverenin sigortalıyı işe alırken bünyece elverişlilik raporu alınmaması nedeniyle hastalık sigortası kolundan sigortalıya yapılan sağlık yardımlarının davalıdan tahsiline karar verilmesi istenmektedir.

Davanın yasal dayanağı, 506 sayılı Yasanın 41. maddesi olup anılan maddeye göre işverenin sorumluluğu yönüne gidilebilmesi için, hastalığın işe girişten önce var olması ve sigortalının rapor alınmaksızın bünyece elverişli olmayan bir işte çalıştırılmış bulunması gerekir. Olayda, işe girmeden önce alınmış bir rapor mevcut ise de rapor yasanın belirlediği yönteme uygun olarak alınmamıştır. Raporda sadece "sağlamdır" şeklinde bir ibareye yer verilmiştir.

Oysa, sigortalının yaptığı işin bünyesine elverişli olup olmadığı yönünde bir açıklama yoktur. O itibarla rapora geçerlilik tanımak mümkün değildir. Ancak sigortalının daha önceden "Multiplnyemena" hastalığına yakalandığı ve kendisinin eczanede kasiyerlik yaptığı tartışmasız bulunduğuna göre, bu işin hastlığın nevi dikkate alındığında bünyesine elverişli bir iş olup olmadığının, masraf yapmayı gerektiren hastalığın bu işte çalıştırılması sonucunda mı ortaya çıktığının konuda uzman kişilere inceletilmesi gerekir. Başka bir anlatımla, çalışılan iş ile hastalık arasında uygun neden sonuç bağının "illiyet rabıtasının" bulunup bulunmadığı araştırılıp incelenmelidir. Kuşkusuz böyle bir illiyetin bulunmadığı anlaşıldığı takdirde dava şimdiki gibi reddedilecek, illiyet bağının varlığı saptandığı taktirde kabul kararı verilecektir.

Mahkemece açıklanan bu maddi ve hukuki olgular gözardı edilerek yazılı şekilde karar verilmiş olması usule ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

S o n u ç : Temyiz edilen hükmün yukarda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 23.10.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

HACİZ İHPARNAMESİ-SSK 89/1 İTİRAZ 89/2 İPTAL İSTEMİ

T. C. YARGITAY 12.HUKUK DAİRESİ Esas 2003 Karar 10670 13406

ÖZET

Şikayetçi takipte taraf değilse de; haciz ihbarnamelerinin muhatabı olup, sözü edilen ihbarnamelerin iptali hususundaki isteminde hukuki yararı vardır.

Y A R G I T A Y İ L A M I

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mercii kararının müddeti içinde temyizen tetkikinin şikayetçi vekilince istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü.

Şikayetçi SSK takipte taraf değilse de, 89/1 ve 2. haciz ihbarnamelerinin muhatabı olup, sözü edilen ihbarnamelerin iptali hususundaki isteminde hukuki yararı vardır. Somut olayda SSK kendisine 89/1 haciz ihbarnameleri gönderildiğinde borçlunun kendilerinde tahakkuk etmiş ödenmesi gereken maaş alacağı bulunmadığını ve emekli olduğunu bildirmiş olmasına rağmen, adına 89/2 haciz ihbarnamesi çıkarıldığı görülmektedir. Merciice, yasal olmayan 89/2 haciz ihbarnamesinin iptaline karar vermek gerekirken yazılı gerekçeyle şikayetin reddine karar verilmesi isabetsizdir.

SONUÇ : Şikayetçi vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mercii kararının yukarıda yazılı nedenlerle İ.İ.K. 366 ve H.U.M.K.´nun 428.maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 06.06.2003 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

BORÇLU OLUNMADIĞININ TESPİTİ - HARÇ ALMA ÖLÇÜLERİ - ÖDEME EMİRLERİNİN İPTALİ

YARGITAY 10. Hukuk Dairesi 2011/4159 E.N . 2011/8902 K.N.

İçtihat Metni

Dava, ödeme emirlerinin iptali ile borçlu olunmadığının tespiti istemlerine ilişkindir.

Mahkemece, uyulan bozma ilamı sonrasında davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

Hükmün, taraflarca temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteklerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Tolga Özmen tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Mahkemece verilen ilk kararın Dairemizce yapılan temyiz denetiminde; 492 sayılı Harçlar Kanununun 28´inci maddesi uyarınca, dava değeri (iptaline karar verilmesi istenilen ödeme emirlerinde yazılı olan ve borçlu olunmadığı ileri sürülen toplam tutar) üzerinden %0,54 oranında hesaplanacak nispi karar ve ilam harcının dörtte biri peşin olarak alındıktan sonra yargılamaya devam edilmesi gerekirken, anılan Kanunun 32´nci maddesine aykırı olarak, dava açılırken peşin olarak maktu harç tutarı tahsil edilip, harç eksikliği tamamlanmadan yargılama yapılıp davanın sonuçlandırılmış olması, usul ve yasaya aykırı bulunup, söz konusu hükmün bozulduğu, mahkemece anılan ilama uyulduktan sonra yapılan yargılama aşamasında, 04.08.2010 tarihli dördüncü oturuma davacının katılmadığı, davayı takip ettiklerini bildiren davalı Kurum vekiline bir sonraki duruşmaya kadar süre tanınarak harç eksikliğinin tamamlanmasının istenildiği, 13.10.2010 günlü beşinci oturuma davacının gelmediği, duruşmaya katılan davalı Kurum vekili tarafından davanın takip edildiğinin belirtildiği, eksik harç tutarı yatırılmadığından bu eksiklik tamamlanıncaya kadar dava dosyasının işlemden kaldırılmasına karar verildiği, 14.01.2011 tarihinde mahkemece duruşma yapılmaksızın, tarafların yokluğunda dosya üzerinde inceleme yapılarak davanın açılmamış sayılması yönünde hüküm kurulduğu anlaşılmaktadır.

492 sayılı Harçlar Kanununun; "Harç alma ölçüleri" başlığını taşıyan 15´inci maddesinde, yargı harçlarının (1) sayılı tarifede yazılı işlemlerden değer ölçüsüne göre nispi esas üzerinden, işlemin türü ve niteliğine göre maktu esas üzerinden alınacağı;

"Değer esası" başlıklı 16´ncı maddesinde, değer ölçüsüne göre harca tabi işlemlere (1) sayılı tarifede yazılı değerlerin esas olduğu; "Harcın nispeti" başlığını taşıyan 21´inci maddesinde, yargı harçlarının (1) sayılı tarifede yazılı oranlar üzerinden alınacağı belirtilmiş; 23.07.2010 gün ve 6009 sayılı Kanunun 18´inci maddesiyle değişik "Nispi harçlarda ödeme zamanı" başlığıyla düzenlenen 28´inci maddesinde, (1) sayılı tarifede yazılı nispi harçlar yönünden karar ve ilam harcının dörtte birinin peşin, geri kalanının kararın verilmesinden itibaren iki ay içinde ödeneceği, bakiye karar ve ilam harcının ödenmemiş olmasının, hükmün tebliğe çıkarılmasına, takibe konulmasına ve kanun yollarına başvurulmasına engel oluşturmayacağı açıklanmış; "Peşin alınan karar ve ilam harçlarının geri verilmesi" başlıklı 31´inci maddesinde, peşin alınan karar ve ilam harcının işin sonunda ödenmesi gerekenden fazla olduğu anlaşılırsa fazlalığın istek üzerine geri verileceği bildirilmiştir.

Anılan Kanunun 1´inci maddesinde adlandırılan "yargı harçları" arasında yer alan, gereksiz dava açılması ve karşı tarafın haksız yere zarara uğratılmasının önlenmesi amacıyla kabul edilmiş olan karar ve ilam haçları, yargılama giderlerinin de önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu tür ve nitelikteki harçlarda, genel olarak, harcın doğduğu tarih itibarıyla yürürlükte olan tarife hükümleri uygulanarak, sözü edilen tarifeye göre harç alınması gerekmekte, her bir harç için harcı doğuran olayın doğduğu anın saptanması önem arz etmektedir. Karar ve ilam harcı bakımından, mahkeme tarafından uyuşmazlık hakkında nihai (son) karar verilmesi, harcın konusunu oluşturmakta olup, harç, esasa veya usule ilişkin son kararın verildiği tarihte doğmaktadır. Karar ve ilam harcı, maktu ve nispi olmak üzere iki çeşittir ve davanın maktu veya nispi harca tabi bulunması, kural olarak dava konusunun para ile değerlendirilebilir nitelikte olup olmamasına bağlıdır. Konusu belli bir değer (para veya para ile değerlendirilebilen bir şey) ile ilgili davalarda, hüküm altına alınan değer üzerinden tarifede öngörülen orana göre alınana nispi harç, konusu belli bir değerle saptanamayan veya redle sonuçlanan davalarda alınana maktu harç denilmektedir. Bununla birlikte, özellikle söz konusu Kanunun 28´inci maddesi hükmünden de anlaşılacağı gibi, dava açılırken dörtte bir oranındaki nispi harcın alınabilmesi için ön koşul, dava sonunda alınması gereken nispi karar ve ilam harcının bulunmasıdır. Davalı konumunda yer alanın harçtan bağışık tutulduğu davalarda yargılama sonunda davacı haklı bulunup davanın kabulüne karar verilse dahi davalıdan harç alınamayacağından, davacı tarafından yatırılan peşin harcın kendisine geri verilmesi gerekmekte olup, dava kaybedildiği takdirde ise davacıdan alınması zorunlu harç en fazla maktu harç tutarı kadar olmaktadır. Şu durumda, niteliği gereği nispi harca tabi davalarda, sözü edilen özel durum gereğince kararın verilmesi ile doğacak ve alınabilecek olan harç ancak maktu harç miktarı kadar olduğundan yargılama başında alınması gereken harç da maktu harç olmalıdır. Sonuç itibarıyla, davalı tarafın harçtan bağışık tutulduğu davalarda hüküm altına alınan tutar üzerinden belirlenecek herhangi bir nispi karar ve ilam harcı bulunmadığından, dava açılırken davacı taraftan dava konusunun değeri üzerinden belli orana göre hesaplanan peşin nispi karar ve ilam harcının alınmasına da yasal olanak bulunmamakta, giderek, maktu harç tahsil edilerek açılan davada yargılama sürdürülmelidir. Aksine bir yaklaşımla, davanın niteliği gereği nispi harca tabi davalardan olduğu gerekçesiyle, davacının dava açılırken, yargılamanın sonunda davanın redle sonuçlanması durumunda yükümlü tutulacağı maktu harçtan daha fazla tutardaki harcı yatırmakla yükümlü tutulması ve ödendiği takdirde dava sonunda alınması gereken maktu karar ve ilam harcının bu miktardan mahsup edilerek kalanının isteği durumunda kendisine geri verilmesi veya yargılamanın sürdürülebilirliğinin bu miktarın ödenmesi ön koşuluna bağlanması, belirtilen 28´inci madde lafzı ve ruhu ile çeliştiği gibi Anayasa´nın "Hak arama hürriyeti" başlığını taşıyan 36´ncı maddesinde yer alan, "Herkes, meşrû vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz." hükmünün de ihlali niteliğindedir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu´nun 03.11.2010 gün ve 2010/10-550 Esas, 2010/561 Karar sayılı ilamında da aynı görüş ve yaklaşım benimsenmiştir.

Bu yasal düzenleme ve açıklamalar ışığı altında inceleme konusu dava değerlendirildiğinde; her ne kadar uyulan bozma ilamında nispi karar ve ilam harcı eksikliği tamamlandıktan sonra yargılamaya devam edilmesi zorunluluğu belirtilmiş ise de, 6183 sayılı Kanunun 58´inci maddesine dayanılarak davalı Kurumca düzenlenen ödeme emirlerinin iptali ile söz konusu ödeme emirlerinde yazılı borcun bulunmadığının tespiti istemlerini içeren ve kural olarak nispi harca tabi olan davada davalı Kurumun harçtan bağışıklığı ve özellikle dava açılırken gereken maktu harcın da yatırılmış olması dikkate alındığında yargılamanın sürdürülerek esasa ilişkin karar verilmesi gerekmektedir.

Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu harç eksikliği tamamlanmadığı gerekçesiyle dosya işlemden kaldırıldıktan sonra davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi isabetsiz olduğu gibi, son oturuma katılan davalı Kurum vekilince davanın takip edildiği bildirilmesine karşın, hükmün gerekçe bölümünde anılan maddi olguya aykırı olarak davanın davalı Kurum vekilince de takip edilmediği gerekçesiyle açılmamış sayılması yönünde hüküm kurulduğunun belirtilmesi de, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

S O N U Ç:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, bozmanın niteliğine göre diğer itirazların incelenmesine yer olmadığına, temyiz harcının istek halinde davacıya geri verilmesine, 16.06.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

 

 

 
                                  Sayaç