TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI AVUKATLAR- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
YARGITAY HUKUK DAİRELERİ KARARLARI 33(SİTE ADI ALTINDA OLUŞAN BİRLİKLER -SİTE YÖNETİMİNİN TAKİP YETKİSİ-BOŞANMA MADDİ-ALACAKLILARDAN MAL KAÇIRMA- TAPU İPTALİ-KAT MÜLKİYETİ) / 22-01-2013

SİTE ADI ALTINDA OLUŞAN BİRLİKLER  -  YÖNETİM PLANI OLARAK NİTELENDİRİLEN BELGE - GÖREV

T.C. YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ E. 2004/14834 K. 2005/408 T. 31.1.2005

1086/m.8

ÖZET : Kat Mülkiyeti Kanununa göre, kat mülkiyeti veya kat irtifakı ancak tek parsel üzerindeki yapı veya yapılarda tesis edilebilir.

Birden fazla parsel malikinin bir araya gelerek müşterek kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurmaları yasal yönden olanaksızdır.

"Site" namı altında birden fazla parsel malikinin bir araya gelerek oluşturdukları birliklerde Yönetim Planı olarak nitelendirilen belge bağımsız bölüm malikleri arasında düzenlenmiş bir sözleşme niteliğinde olup, bundan doğan uyuşmazlıklar genel hükümlere göre çözümlenir.

DAVA : Dava dilekçesinde 1.128.881.059 lira alacak için takibe vaki itirazın iptali, inkar tazminatının masrafarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir.

Mahkemece davanın kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davada; site yönetimi olduğunu bildiren davacı tarafından, aynı sitede bağımsız bölüm maliki olan davalıdan, sitenin tamamını ilgilendiren işletme giderlerinden oluşan ortak gider alacağı olarak 1.128.881.059 liranın tahsili için başlatılan ilamsız takibe vaki haksız itirazın iptali istenilmiştir.

Mahkemece davanın kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Dosya içinde bulunan tapu kaydı ve yönetim planından anlaşıldığına göre site iki parselden oluşmaktadır.

Kat Mülkiyeti Kanununa göre; kat mülkiyeti veya kat irtifakı ancak bir parsel üzerindeki yapı veya yapılarda tesis edilebilir. Birden çok parsel malikinin bir araya gelerek müşterek kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurmalarına yasal olanak bulunmamaktadır. Bu nedenle Kat Mülkiyeti kanunu hükümleri bu gibi müşterek yönetimlerde uygulanmaz.

Bu şekilde site namı altında birden fazla parsel malikinin bir araya gelerek kurdukları birliklerde yönetim planı tabir edilen belge bağımsız bölüm malikleri arasında bir sözleşme niteliğinde olup, bundan doğacak ihtilaflar genel hükümlere göre çözümlenir. Mahkemenin görevi de müddeabihin miktarına göre saptanır.

O halde mahkemece yukarıdaki esaslar dikkate alınarak davaya genel hükümler dairesinde müddeabihe göre Asliye Hukuk Mahkemesinde bakılmak üzere görevsizlik kararı verilmesi gerekirken esas hakkında hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve şimdilik diğer yönlerin incelenmesine mahal bulunmadığına, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 31.01.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.




KAT MÜLKİYETİ KANUNUNA GÖRE SİTE YÖNETİMİNİN TAKİP YETKİSİ - TAKİP YETKİSİ-
 SİTE YÖNETİMİNİN TAKİP YETKİSİ -  MÜŞTEREK TESİSLERLE İLGİLİ SÖZLEŞME - KAT MALİKİNİ BAĞLAMAYAN SÖZLEŞME

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2001/5799 K. 2001/6811 T. 20.4.2001

2004/m.68/1

634/m.37

ÖZET : Birçok parsel üzerine kurulu sitedeki yapıların malikleri arasında yönetim planı düzenlenmiş ise, uyuşmazlığın genel hükümlere göre çözümlenmesi gerekir. Bitişik parsellerin kat malikleri arasında, müşterek tesislerle ilgili olarak yapılan sözleşme, genel hükümlere göre geçerli ise de, bu sözleşmeyi imzalamayan kat malikini bağlamaz.

DAVA : Merci kararının müddeti içinde temyizen tetkikinin alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye 5.4.2001 tarihinde gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü.

KARAR : Kat malikleri kurulu kararı alındığı andan itibaren hüküm ifade eder. Bunun tebliğine gerek yoktur. Yetkili mahkemece iptal edilmedikçe hükmünü icra eder. 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu´nun 37. maddesine göre kat malikler kurulunun işletme giderleri ile ilgili kararlar İİK.nun 68. maddesinin 1. fıkrasında yazılı belirtilen belgelerden sayılır. Bu nedenle merciin aksine görüşünde isabet yoktur.

Ancak, takibin site yönetimi, tarafından yapıldığı ve dosyadaki mevcut belgelerden taşınmazların birden fazla parsel üzerine kurulu bulunduğu anlaşılmaktadır. 634 sayılı Kanunda öngörülen,kat mülkiyeti ancak tek parsel üzerindeki yapı ve yapılarda kurulabileceğinden yönetim planı tek parseldeki kat malikleri arasında yapılmış ise uyuşmazlığın Kat Mülkiyeti Kanunu hükümlerine göre, birçok parsel üzerinde kurulu sitedeki yapıların malikleri arasında yönetim planı düzenlenmiş ise uyuşmazlığın genel hükümlere göre çözümlenmesi gerekir. Öte yandan bitişik parsellerin kat malikleri arasında müşterek tesislerle ilgili olarak yapılan sözleşme genel hükümlere göre geçerli ise de bu sözleşmeyi imzalamayan kat malikini bağlamaz. Mercice anılan durum araştırılarak borçlu kat malikini bağlayıcı belge bulunup bulunmadığı saptandıktan sonra oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile sonuca gidilmesi isabetsizdir.

Sonuç : Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarınm kabulü ile merci kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK.nun 428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA), 20.4.2001 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

BOŞANMA MADDİ,MANEVİ TAZMİNATDAN KURT-MUAVAZALI MAL KACIRMA.

YARGITAY 4. Hukuk Dairesi E:2005/8923 K:2005/8209 T:14.07.2005......

Davacı, davalılardan Hakan hakkında açtığı boşanma, maddi ve manevi tazminat davasının yargılaması sırasında davalının taşınmazlarını diğer davalı Songül´e sattığının anlaşıldığını, satış işleminin gerçek olmayıp açtığı dava sonunda hükmedilecek tazminatı ödememek amacına yönelik olduğunu ileri sürerek muvazaalı olarak yapılan tasarrufun iptal edilmesi isteminde bulunmuştur.

Yerel mahkemece, davacı ile davalılardan Hakan arasında alacak-borç ilişkisini gösterir kanıt sunulmadığı gibi hakkında icra takibi de bulunmadığı, halen yargılaması devam eden dosya dayanak gösterilerek istemde bulunulmayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, Borçlar Yasasının 18. maddesinde düzenlenmiş bulunan danışık (muvazaa) iddiasına dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Kural olarak üçüncü kişiler, danışıklı işlem (muvazaalı muamele) nedeniyle hakları zarara uğratıldığı takdirde tek taraflı veya çok taraflı olan bu hukuki işlemlerin ge*çersizliğini ileri sürebilirler. Çünkü; danışıklı bir hukuki işlem ile üçüncü kişilere zarar verilmesi, onlara karşı işlenmiş bir haksız eylem niteliğindedir. Ancak, üçüncü kişilerin danışıklı işlem ile haklarının nazara uğratıldığının be-nimsenebilmesi için, onların, danışıklı işlemde bulunandan alacakları bulunmalı ve danışıklı işlem o alacağın ödenmesini onlemek amacıyla yapılmış olmalıdır.

Diğer yandan; zarara uğradıklarını ileri süren üçüncü kişilerin, danışıklı işlemde bulunduğu iddia edilen kişi hakkında tazminat davası açmış olmaları, bu davanın kabulu icin tek başına yeterli olmadıgından danışıklı ıslemde bulunanın, üçüncü kişilere borçlu bulunduğunun gerçekleşmesi ve borcunu ödememek için danışıklı hukuki işlem yapmış olması gerekir.

Davacı, davalılardan Hakan´ın hükmedilecek tazminatı ödememek amacıyla dava konusu edilen taşınmazların danışıklı olarak davalıya devredildiği iddiası ile eldeki bu davayı açmıştır. Davacının bu davayı açmaktaki amacı, açtığı dava sonucu hak kazanacağı alacağını alabilmeye yönelik olarak, danışıklı olduğunu ileri sürdükleri hukuki işlemlerin kendisi yonünden geçersizliğini sağlamaktır. Yargılama sonunda davaya konu edilen satışın danışıklı olduğunun kanıtlanması halinde davacı, satışa konu edilen maldan da alacağın tahsili için yararlanabilecektir. Ancak, davacının bu hakkı ayni değil şahsi sonuç doğuracağından, danışıklı işlemin kanıtlanması durumunda tapunun iptaline değil, İcra ve iflas Yasasının 283/1. maddesi gereğince, iptal ve tescile gerek olmaksızın taşınmazın haciz ve satışına karar verilecektir. Bu davada güdulen amacta da bu olduğundan, davacının karsılanması gereken bır alacagı bulunup bulunmadığının belirlenmesi gerekir. Bunun için de davacının açtığı boşanma ve tazminat davasının sonucu beklenilmeli ve ona göre karar verilmelidir.

O halde somut olayda, satış işlemlerinin danışıklı olup-olmadığı konusu araştırılmalı; davalıların danışıklı bir davranış içinde bulundukları sonucuna varılması durumunda, davacının açtığı boşanma ve tazminat davasının sonucu beklenilmeli, o dava sonunda davacının tahsili gereken bir alacağı bulunduğu takdirde icra ve İflas Yasasının 283/1. maddesi uygulanmak suretiyle, tapu iptaline gerek olmadan davacıların alacaklarını alabilmelerini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebümeleri yönünde hüküm kurulmalıdır. Yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeden, yerinde görülmeyen yazılı gerekçeyle, istemin reddilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıdaki nedenlerle (BOZULMASI*NA).... 14.7.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


BOŞANMA NAFAKA- MADDİ TAZMİNAT- ALACAKLILARDAN MAL KAÇIRMA- TAPU İPTALİ 

YARGITAY
4. Hukuk Dairesi E:2004/3656 K:2005/979 T:08.02.2005

KARAR : Dava, davalılar arasında yapılan taşınmaz satış aktinin muvazaa nedeniyle iptaline ilişkindir. Mahkemece, dava reddedilmiştir.

Davacı, davalılardan Reşat Emrah Tanyel ile evli iken 26.9.2000 tarihinde şiddetli geçimsizlik nedeni ile boşanma davası açmıştır. Davacı, boşanma davasında kendisi ve müşterek iki çocuk için nafaka ve yine kendisi icin tazminat isteminde bulunmuş, mahkemece ilk celse ileride artırılıp azaltılmak kaydı ile tedbir nafakasına hükmolunmuştur. Boşanma davası 12.3.2002 tarihinde kabul edilmis, 400´er milyon lira nafaka ve toplam 20.000.000.000 lira tazmınata da hukmolunan karar 12.12.2002 tarihinde kesinleşmiştir.

Davalı eş, boşanma davası açılmadan kısa süre önce 2.7.2000 tarihinde davacı ile birlikte oturdukları dubleks daireyi diğer davalı İbrahim Koç´a tapuda satmıştır. Davalı bu satışı davacıdan gizlemiştir. Dosyadaki kanıtlara göre davalı eş ev hiç satılmamış gibi satıştan sonra emlakçıya evin satışı için ilan vermiş, davacı ile birlikte ev satılırsa, yeni ev bakmak için emlakçıya başvurmuştur. Evi satın alan diğer davalı, tarafların aile dostudur. Davacı ile davalı Reşat arasında, satıştan önce ve satış sırasında şiddetli geçimsizlik olup boşanma davası açılacağını bilen davalının acılacak davanın yükümlülüklerinden kurtulmak amacıyla diğer davalıya gorünurde satış yaptıgı dosyadaki kanıtlardan anlaşılmaktadır.

O halde somut olayda, satış islemınde danışıklılığın bulunduğu gözetilerek, boşanma davası sonunda davacıların tahsili gereken alacağı belirlenip, İcra İflas Yasası´nın 283/1. maddesi benzetme yoluyla uygulanmak suretiyle tapu iptaline ( tapudaki satış işleminin iptaline ) gerek olmadan, davacının alacağını alabilmesini sağlamak için dava konusu taşınmazın haciz ve satışını isteyebilmeleri yönünde hüküm kurulmalıdır. Yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeden yazılı şekilde istemin reddedilmiş olması bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : ........ BOZULMASINA ........ 8.2.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

KAT MÜLKİYETİ -BİNA DIŞINDAN İZİN ALMADAN İŞYERİNE AİT BACA CIKARMA

T.C. YARGITAY 14.Hukuk Dairesi Esas: 2002/4247 Karar: 2002/4549 Karar Tarihi: 10.06.2002

ÖZET : İnşaat bilirkişi raporunda, her iki bacanın cepheden bakıldığında şakil durdukları ve cephe ile uyum göstermedikleri, fırının hayatiyetinin idamesi için şart olan bu bacaların cephedeki kötü görüntüsünün ancak cephede yapılacak düzgün bir giydirme ile saklanabileceği açıklandığına göre, dava konusu buhar ve doğalgaz bacalarının çirkin görüntüsünün giderilebilmesi için raporda açıklandığı şekilde gerekli önlemlerin alınması konusunda bir karar verilmesi gerekirken davanın tamamen reddi hatalıdır.

(4721 S. K. m.737) (743 S. K. m.661) (1086 S. K. m.275)

Dava: Davacılar vekili tarafından, davalı aleyhine 18.6.1998 gününde verilen dilekçe ile elatmanın ve muarazanın önlenmesi istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın reddine dair verilen 19.2.2002 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davacılar Cemalettin M. ve İsmail C. vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

Karar: Davacılar, kat irtifakı veya kat mülkiyeti kurulu olmayan binada kendilerinin üst katlardaki bağımsız bölümlerde oturduklarını, davalının da zemin kattaki bağımsız bölümü fırın olarak kullandığını, davalının bu işi yaparken ortak yerlere elattığı gibi fırın içinde çalışan makinaların çıkardığı ses ile ekmeklerin araçlara sevkiyat ve yüklenmesi sırasında bağrışmaların oluşturduğu gürültünün çevreye rahatsızlık verdiğini ileri sürerek elatmanın önlenmesi, makinaların çalışmalarının durdurulmasına karar verilmesini istemişlerdir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece daha önce, su deposu ve havalandırma bacası yargılama sırasında davalı tarafından kaldırıldığından ortak yere elatmanın önlenmesi istemi konusunda bir karar verilmesine yer olmadığına, gürültüye yönelik gerekli önlemlerin alındığı ve gürültünün azaldığının bilirkişi raporu ile anlaşıldığından bahisle makinaların çalışmalarının durdurulması isteminin reddine karar verilmiş, hükmün davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairemizce; ortak yerde bulunduğu ileri sürülen buhar ve doğalgaz bacaları hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemesi ve makinaların çıkardığı gürültünün tespiti amacıyla yapılan araştırma ve inceleme yeterli görülmediğinden hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Bozmadan sonra davacılar vekili; buhar ve doğalgaz bacalarının kaldırılması dışındaki diğer taleplerinden vazgeçtiklerini bildirmiştir. Buna göre mahkemece bacaların kaldırılması dışındaki istemler hakkındaki davanın vazgeçme nedeniyle, bacaların kaldırılmasına ilişkin istemin ise; işyerinin fırın olarak kullanılması konusunda davacıların muvafakatının bulunduğu, davalının buna dayanarak işletme ruhsatı aldığı, dış cepheye bu iki bacanın zorunlu olarak yapıldığı, mütemmim niteliğinde kabulü gerektiği, fırınların bacasız çalışmasının mümkün olmadığı ve davalının görünüm çirkinliği açısından gerekeni yapmaya hazır olduğunu ifade edişi karşısında davalının iyiniyetinin korunması gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hükmü bir kısım davacılar vekili temyize getirmiştir.

Dosya kapsamına, toplanan delillere ve kararın dayandığı gerekçelere göre bir kısım davacılar vekilinin aşağıda yazılı hususlar dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. Ancak, 28.5.1999 tarihli inşaat bilirkişi raporunda, her iki bacanın cepheden bakıldığında şakil durdukları ve cephe ile uyum göstermedikleri, fırının hayatiyetinin idamesi için şart olan bu bacaların cephedeki kötü görüntüsünün ancak cephede yapılacak düzgün bir giydirme ile saklanabileceği açıklandığına göre, dava konu buhar ve doğalgaz bacalarının çirkin görüntüsünün giderilebilmesi için raporda açıklandığı şekilde gerekli önlemlerin alınması konusunda bir karar verilmesi gerekirken davanın tamamen reddi doğru görülmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda yazılı nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde yatırana iadesine, 10.6.2002 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

ÇOÇUKLA ŞAHSİ İLİŞKİYİ ENGELLEME-VELAYETİN DEĞİŞTİRİLMESİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2002/3930 K. 2002/4731 T. 4.4.2002

743/m.149

4721/m.183

ÖZET : Davalının çocuğun davacı ile kişisel ilişkisini engellediği, çocuğun aile bağlarını özellikle fikri gelişmesini kötü etkileyecek bir davranış içerisine girdiği anlaşıldığından, velayetin değiştirilmesine karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1- Karar başlığında davacının soyadının Efesoy ve Atasoy yazılması doğru görülmemiştir.

2- Davalının celp edilen icra dosyasında kişisel ilişki günlerinde çocuğu bulundurmadığı, değişen adresini dosyaya bildirmediği ve müteaadit araştırmalara rağmen de adresinin bulunamadığı böylece çocuğun davacı ile kişisel ilişkisini engellediği anlaşılmıştır. Davalı, çocuğun aile bağlarını özellikle fikri gelişmesini kötü etkileyecek bir davranış içerisine girmiştir.

Bu durumda velayetin değiştirilmesine ( 743 SK. 149, 4721 SK. 183 ) karar verilmesi gerekirken davanın reddi usul ve kanuna aykırıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple ( BOZULMASINA ), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 4.4.2002 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

KESİNLEŞMEDEN İCRA - TAKİP KONUSU İLAMIN MÜSTAKİLEN TAZMİNATA İLİŞKİN BULUNMASI - TAKİP KONUSU İLAMIN KESİNLEŞMEDEN TAKİP KONUSU YAPILABİLECEK OLMASI - ALACAKLININ KARAR TARİHİNDEN İTİBAREN FAİZ İSTEMESİNDE YASAYA UYMAYAN BİR YÖN BULUNMAMASI

T.C. YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2001/188 Karar: 2001/686 Karar Tarihi: 22.01.2001

ÖZET: Takip konusu ilam müstakilen tazminata ilişkin bulunduğundan kesinleşmeden takip konusu yapılabilir Alacaklının karar tarihinden itibaren faiz istemesinde yasaya uymayan bir yön bulunmadığından merciin aksine düşüncelerle faizin başlangıcını ilamın kesinleştiği tarihten itibaren başlatması yerinde görülmemiştir.

(1086 S. K. m. 443)

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı merci kararının müddeti içinde temyizen tetkiki Alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye 2.1.2000 tarihinde gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Takip konusu ilam müstakilen tazminata ilişkin bulunduğundan kesinleşmeden takip konusu yapılabilir Bu nedenle alacaklının karar tarihinden itibaren faiz istemesinde yasaya uymayan bir yön bulunmadığından merciin aksine düşüncelerle faizin başlangıcını ilamın kesinleştiği tarihten itibaren başlatması yerinde görülmemiştir.

Sonuç: Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile merci kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 22.01.2001 gününde oybirliği ile karar verildi.




TAZMİNAT DAVASI - PARA ALACAĞINA İLİŞKİN İLAMIN İCRA TALEBİNE KONU EDİLEBİLMESİNİN KESİNLEŞME ŞARTINA BAĞLI OLMAMASI - YASADAN KAYNAKLANAN HAKKIN KULLANILMASINDAN DOLAYI KUSUR İZAFE EDİLEMEYECEĞİ - DAVANIN REDDİ GEREĞİ

T.C. YARGITAY 17.Hukuk Dairesi Esas: 2009/1738 Karar: 2009/4615 Karar Tarihi: 25.06.2009

ÖZET: Para alacağına ilişkin ilamın icra talebine konu edilebilmesi kesinleşme şartına bağlı değildir. Davalının bu nitelikteki bir ilamı icra takibine konu yapması Yargıtay´dan tehiri icra kararı getirilmemesi nedeniyle icra takibine devam etmesi ve sonuçta icra dosyasına giren, parayı tahsil etmesi yasadan kaynaklanan haklarının kullanılmasıdır. Tüm bu işlemlerden dolayı kendisine kusur izafe edilemez. Aksine davacı-borçlu aleyhine verilen karara temyiz etmiş olmasına rağmen tehiri icra kararı almamak suretiyle kusurlu davranarak zararına sebebiyet vermiştir. Davacının zararın oluşmasında kendi eylemi etkili olmuştur. Hiç kimse kendi eylemi ile oluşan zararını diğer bir kimseden isteyemez. Ayrıca, davalının kendisine tanınan yasal hakkını kullandığı da gözetilerek mahkemece davanın reddine karar verilmiştir.

(818 S. K. m. 41) (1086 S. K. m. 433, 443)

Dava: Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından incelendi, gereği düşünüldü:

Karar: Davacı vekili dava dilekçesinde, davalı sigorta şirketinin daha önce aleyhlerine açmış, olduğu rücuen tazminat davasında verilen karar sonrası yapılan icra takibi sonucunda, müvekkilinin icra dosyasına ödeme yaptığını, icra takibine konu mahkeme kararının Yargıtay’ca bozulması üzerine de fazladan ödedikleri anlaşılan 10.969,00. TL’nin davalı sigorta şirketi tarafından, icra dosyasına iade edildiğini açıklayarak, fazladan ödedikleri ve bilahare iade edilen paradan bir süre yoksun kalmış olmaları nedeniyle uğranılan 6.111,05.TL zararın 11.05.2006 geri ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı sigorta vekili, müvekkilinin hukuka uygun olarak icra dosyasına yatırılan parayı çekmiş olduğunu, şimdiki davacı olan borçlu-davacının icra takibi üzerine hükmü tehir-i icra talepli olarak temyiz etme şeklinde yasal olanağı varken kendi ihtimali ile bunu yapmadığından davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, toplanan delillere göre, hüküm, sübut bulmayan davacı vekili davanın reddine karar verilmiş; hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, ilama dayalı icra takibi nedeniyle icra dosyasına yapılan ödemden sonra icraya konu hükmün Yargıtay’ca bozulması üzerine, icra dosyasına fazladan ödenip sonra davalı tarafından iade edilen paradan bir süre yoksun kalınmasından kaynaklanan zararın tazmini istemine ilişkindir.

Para alacağına ilişkin ilamın icra talebine konu edilebilmesi kesinleşme şartına, bağlı değildir. Davalının bu nitelikteki bir ilamı icra takibine konu yapması Yargıtay´dan tehiri icra kararı getirilmemesi nedeniyle icra takibine devam etmesi ve sonuçta icra dosyasına giren, parayı tahsil etmesi yasadan kaynaklanan haklarının kullanılmasıdır. Tüm bu işlemlerden dolayı kendisine kusur izafe edilemez. Aksine davacı-borçlu aleyhine verilen karara temyiz etmiş olmasına rağmen tehiri icra kararı almamak suretiyle kusurlu davranarak zararına sebebiyet vermiştir. Davacının zararın oluşmasında kendi eylemi etkili olmuştur. Hiç kimse kendi eylemi ile oluşan zararını diğer bir kimseden isteyemez. Ayrıca, davalının kendisine tanınan yasal hakkını kullandığı da gözetilerek mahkemece davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun olmakla mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmiştir.

Sonuç: Yukarıda yazalı nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazının reddi ile usul ve yasaya uygun bulunan mahkeme hükmünün ONANMASINA, aşağıda dökümü yazılı 1.60 TL peşin onama harcının temyiz eden davacıdan alınmasına, 25.06.2009 tarihinde oybirliği ile karar verildi.



ŞİKAYET DAVASI - İCRA TAKİBİNİN ŞİKAYET YOLU İLE İPTALİ İSTEMİ - İDARİ YARGIDA AÇILMIŞ OLAN YARGI DAVASI SONUCU LEHİNE HÜKMEDİLEN VE EDA HÜKMÜNÜ İÇEREN İLAMIN İCRA TAKİBİNE KONULABİLMESİ İÇİN KESİNLEŞMESİNİN GEREKMEMESİ

T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu Esas: 2011/12-322 Karar: 2011/464 Karar Tarihi: 06.07.2011

ÖZET: Dava, ilamlı icrada icra emri ile icra takibinin şikayet yolu ile iptali istemine ilişkindir. Gayrimenkule ve buna ilişkin ayni haklarla ilgili ilamlar ile aile ve şahsın hukukuna ilişkin ilamlar kesinleşmedikçe icra olunamayacağı belirtildiğine göre, eldeki şikayet başvurusuna konu icra takibine dayanak yapılan ve tazminat, vekalet ücreti ve yargılama giderleri ile ferilerine ilişkin bir miktar para alacağını konu alan ilamın, kanunda sınırlı olarak düzenlenen ve kesinleşmedikçe icra olunamayacağı belirtilen ilamlar arasında sayılmadığı belirgindir. O halde, karşı taraf/alacaklının, şikayetçi/borçlu kurum aleyhine, idari yargıda açmış olduğu tam yargı davası sonucu lehine hükmedilen ve eda hükmünü içeren ilamın icra takibine konulabilmesi için kesinleşmesi gerekmediği gibi, somut olayda uygulanması olanağı bulunmayan otuz günlük sürenin dolmasını beklemeksizin, genel hükümler uyarınca ilamın icraya konulması usul ve yasaya aykırı değildir.

(2004 S. K. m. 16) (2577 S. K. m. 28) (1086 S. K. m. 443)

Dava: Şikayet kanun yoluna başvuru nedeniyle yapılan yargılama sonunda; Malatya 2.İcra Hukuk Mahkemesince şikayetin kabulüne dair verilen 12.11.2008 gün ve 2008/310 E., 2008/636 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 04.06.2009 gün 2009/3818 E., 11954 K. sayılı ilamı ile;

(…Alacaklının, borçlu aleyhine idari yargıda açmış bulunduğu tam yargı davası sonucu lehine hükmedilen alacağı icra takibine koyduğu anlaşılmaktadır.

2577 sayılı İYUK 28/2. maddesi tam yargı davaları hakkındaki konularda belli bir miktarı içerenlerin genel hükümler dairesinde infaz ve icra olmayacağı hükmüne yer verilmiştir.

Bir başka anlatımla, idari yargının edaya ilişkin ilamları icra dairesinde ilamlı takibe konu edilebilir.

Kesinleşmeden takibe konulamayacaklar aynı Kanun’un 28/1. maddesine göre idare aleyhine açılan ve haciz veya ihtiyati haciz uygulamaları ile ilgili davalarda verilen kararlar olup, somut olaya uygulama olanağı bulunmamaktadır.

Bu nedenle ilamda hüküm altına alınan tazminat, vekalet ücreti ve yargılama gideri alacakları yönünden yukarıda belirtilen aynı maddenin 6.fıkrası uyarınca alacaklının takip yapmasında yasaya aykırılık yoktur. O halde, mahkemece anılan alacak kalemleri yönünden şikayetin reddi yerine somut olaya uygun düşmeyen 30 günlük sürenin beklenmeden takip yapıldığından bahisle takibin iptaline karar verilmesi isabetsizdir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Karar: Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

İstek, ilamlı icrada icra emri ile icra takibinin şikayet yolu ile iptali istemine ilişkindir.

Şikayetçi/borçlu vekili; müvekkili aleyhine Malatya 6.İcra Müdürlüğü’nün 2008/2685 esas sayılı dosyası ile icra takibi yapıldığını, ancak takibin dayanağını oluşturan ilamın müvekkili Kuruma 26.05.2008 tarihinde tebliğ edildiğini, 2577 Sayılı Yasanın 28/1.maddesinde idare mahkemelerince verilen kararların idareye tebliğinden itibaren 30 içinde yerine getirileceğinin düzenlendiğini, takibe konu ilamın içerisindeki alacakların ilgisine ödenmesi için ilgili birime talimat verildiğini, 2577 Sayılı Yasanın 28/4.maddesi gereği 30 günlük idari yargı kararının uygulanma süresinin henüz dolmadığını, bu yasal düzenlemeye rağmen 30 günlük süre beklenmeden icra takibi yapıldığını, ayrıca takibe konu ilamın kesinleşmeden icra takibi yapılamayacağını belirterek, icra emri ile icra takibinin iptaline karar verilmesini şikayet kanun yolu ile talep etmiştir.

Karşı taraf/alacaklı vekili, ilamlı icrada itiraz nedenlerinin sınırlı olduğunu, somut olayda bu hallerin bulunmadığını belirterek, şikayetin reddine karar verilmesini istemiştir.

Yerel Mahkemece; “2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK)’nun 28/1. maddesi gereği borçlu Kuruma yasa ile tanınan 30 günlük ödeme süresi beklenmeden icra takibi yapıldığı” gerekçesiyle şikayetin kabulü ile icra takibinin iptaline karar verilmiştir.

Kararın incelenmesi karşı taraf/alacaklı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Özel Dairece; yukarıda belirtilen gerekçelerle karar bozulmuştur.

Yerel Mahkemenin, önceki gerekçelerini yasal sınırlarda genişleterek verdiği direnme kararı, karşı taraf/alacaklı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; idari yargı mercilerinin tam yargı davalarına ilişkin verdikleri ilamlarının genel hükümler dairesinde infaz ve icrası için, anılan ilamların kesinleşmesi ile 2577 Sayılı İYUK’nun 28/1. maddesindeki 30 günlük sürenin beklenmesi gerekip gerekmediği; dolayısıyla 2577 Sayılı İYUK’nun 28/1. maddesi hükmünün eldeki davada uygulanıp uygulanmayacağı, noktasında toplanmaktadır.

İlkin, konuyu düzenleyen yasal hükümlerin irdelenmesinde yarar vardır.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK)’nun 10.06.1994 tarih ve 4001 Sayılı Kanunun 13. maddesiyle değişik ve <Kararların sonuçları> başlığını taşıyan 28. maddesi;

<1. Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare, gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez. Ancak, haciz veya ihtiyati haciz uygulamaları ile ilgili davalarda verilen kararlar hakkında, bu kararların kesinleşmesinden sonra idarece işlem tesis edilir.

2. Tam yargı davaları hakkındaki kararlardan belli bir miktarı içerenler genel hükümler dairesinde infaz ve icra olunur.

3. Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemeleri kararlarına göre işlem tesis edilmeyen veya eylemde bulunulmayan hallerde idare aleyhine Danıştay ve ilgili idari mahkemede maddi ve manevi tazminat davası açılabilir.

4. Mahkeme kararlarının (otuz) gün içinde kamu görevlilerince kasten yerine getirilmemesi halinde ilgili, idare aleyhine dava açabileceği gibi, kararı yerine getirmeyen kamu görevlisi aleyhine de tazminat davası açılabilir.

5. Vergi uyuşmazlıklarına ilişkin mahkeme kararlarının idareye tebliğinden sonra bu kararlara göre tespit edilecek vergi, resim, harçlar ve benzeri mali yükümler ile zam ve cezaların miktarı ilgili idarece mükellefe bildirilir.

6. Tazminat ve vergi davalarında kararın idareye tebliğinden itibaren infazın gecikmesi sebebiyle idarece kanuni gecikme faizi ödenir.>

Hükmünü içermektedir.

Bu maddenin birinci (1.) bendinin düzenleniş şeklinden anlaşılacağı üzere, Danıştay, Bölge İdare Mahkemeleri, İdare ve Vergi Mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idarenin, kararın tebliği tarihinden itibaren 30 gün içinde işlem tesis etmek veya eylemde bulunmak zorunda olduğu belirtilmiş; işlem tesis edilmesi veya eylemde bulunulmasının önkoşulu olarak kararın kesinleşmesi şartına yer verilmemiştir.

Ne var ki, anılan maddenin birinci (1.) bendinin ikinci cümlesinde, haciz veya ihtiyati haciz uygulamaları ile ilgili davalarda verilen kararlar hakkında, idarece işlem tesis edilmesi, bu kararların kesinleşmesi şartına bağlanmıştır.

Belirtilen 28. maddenin birinci (1.) bendi hükmü, idarenin tesis ettiği işlem veya eylemlerine ilişkin olarak idari yargı mercilerince verilen esasa ilişkin iptal ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararları ile ilgili olup, idari yargı mercilerinin tam yargı davalarında verilen kararlarını kapsamaz. Ayrıca 28. maddenin ikinci (2.) bendinde ise, tam yargı davaları sonucu verilen kararlardan, belli bir miktarı içerenlerin genel hükümler uyarınca infaz ve icra olunacağı belirtilmektedir.

Görüldüğü üzere, İYUK’da idari yargı mercilerinin tam yargı davalarında verilen kararlarının infazı ve icrası için açık bir hükme yer verilmemiş, genel hükümlere atıf yapılmakla yetinilmiştir.

Hemen burada, genel olarak ilamların icrasına da değinmek gerekir.

Medeni Yargılama Hukukunda ilamların icra edilebilme koşulları, 1086 sayılı Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu (HUMK)’nda düzenlenmiştir.

HUMK’nun 443/4. maddesinde hangi hükümlerin kesinleşmedikçe icra olunamayacağı gösterilmiştir. Anılan madde hükmüne göre, gayrimenkule ve buna ilişkin ayni haklarla ilgili ilamlar ile aile ve şahsın hukukuna ilişkin ilamlar kesinleşmedikçe icra olunamaz.

Öyleyse, madde hükmünde belirtilenler dışında kalan ve tazminat niteliğindeki para alacakları ile ferilerini konu alan ilamların icrası için, kesinleşmeleri şartı aranmaz.

Sonuç olarak; idari yargıda tam yargı davaları sonucu verilen kararlardan, belli bir miktarı içeren para alacağına ilişkin ilamların icra takibine konu yapılabilmesi için kesinleşmeleri gerekmediği gibi, İYUK’nun 28/1.maddesinde belirtilen 30 günlük sürenin beklenmesine de gerek yoktur.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Karşı taraf/alacaklı Ali Özdemir vekili tarafından 30.05.2008 tarihinde şikayetçi/borçlu Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı aleyhine başlatılan ve Malatya 6.İcra Müdürlüğü’nün 2008/2685 esas sayılı dosyası üzerinden yürütülen ilamların yerine getirilmesi yoluyla icra takibinde; fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak ve tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla işlemiş faizi de dahil olmak üzere toplam 3.917,93-YTL alacağın (asıl alacak, vekalet ücreti ve yargılama giderlerinin) tahsili istenilmiştir. Borcun sebebi olarak, <Ankara Bölge İdare Mahkemesinin 24.04.2008 tarih ve E:2063, K:2724 sayılı ilamı> gösterilmiştir.

İcra takibinin dayanağı olarak gösterilen Ankara Bölge İdare Mahkemesinin 24.04.2008 tarih ve E:2063, K:2724 sayılı ilamında; Ankara 13. İdare Mahkemesinin 21.06.2007 tarih ve E:2006/236, K:2007/885 sayılı kararının bozulmasına, eksik ödenen diş tedavi gideri 3.081,00-YTL’nin dava tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davalı idarece (Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü) davacı Ali Özdemir’e ödenmesine, yine 62,50-YTL yargılama (posta) gideri ile 350,00-YTL vekalet ücretinin de davalı idarece davacı Ali Özdemir’e ödenmesine karar verilmiştir.

Görüldüğü üzere, karşı taraf/alacaklı Ali Özdemir’in, şikayetçi/borçlu Kurum aleyhine idari yargıda açmış bulunduğu tam yargı davası sonucu lehine hükmedilen ilama konu alacağı (tazminat, vekalet ücreti ve yargılama giderini) icra takibine koyduğu anlaşılmaktadır.

Yukarıda belirtildiği üzere, İYUK m.28/2. maddesi hükmü gereğince, tam yargı davaları sonucu verilen kararlardan, belli bir miktarı içerenlerin genel hükümler uyarınca infaz ve icra olunacağı belirtildiğine göre, idarenin tesis ettiği işlem veya eylemlerine ilişkin olarak idari yargı mercilerince verilen esasa ilişkin iptal ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararları ile ilgili olan hükümlerin infaz ve icrasına ilişkin hüküm sevkeden İYUK m.28/1.maddesi hükmünün somut olayda uygulanması olanağından söz edilemez.

Öyleyse, genel hüküm niteliğinde bulunan ve İYUK m.28/2.maddesinin yaptığı atıf nedeniyle somut olayda HUMK’nun 443/4.maddesi hükmü uygulanmalıdır.

Şu durumda, HUMK’nun 443/4.maddesinde, gayrimenkule ve buna ilişkin ayni haklarla ilgili ilamlar ile aile ve şahsın hukukuna ilişkin ilamlar kesinleşmedikçe icra olunamayacağı belirtildiğine göre, eldeki şikayet başvurusuna konu icra takibine dayanak yapılan ve tazminat, vekalet ücreti ve yargılama giderleri ile ferilerine ilişkin bir miktar para alacağını konu alan ilamın, kanunda sınırlı olarak düzenlenen ve kesinleşmedikçe icra olunamayacağı belirtilen ilamlar arasında sayılmadığı belirgindir.

O halde, karşı taraf/alacaklının, şikayetçi/borçlu Kurum aleyhine, idari yargıda açmış olduğu tam yargı davası sonucu lehine hükmedilen ve eda hükmünü içeren ilamın icra takibine konulabilmesi için kesinleşmesi gerekmediği gibi, somut olayda uygulanması olanağı bulunmayan İYUK m.28/1.maddesinde belirtilen 30 günlük sürenin dolmasını beklemeksizin, genel hükümler uyarınca ilamın icraya konulması usul ve yasaya aykırı değildir.

Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen, aynı hususlara işaret eden Özel Daire bozma kararına uyularak icra takibine konu alacak kalemleri yönünden şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken, somut olaya uygun düşmeyen 30 günlük süre beklenmeden takip yapıldığından bahisle takibin iptaline karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Sonuç: Karşı taraf/alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.


 

KAMULAŞTIRMA BEDELİ TESPİTİ-ACELE EL KOYMA (KK-m27)

Yargıtay 5. Hukuk Dairesi Esas : 2011/8491 Karar : 2011/17788 Tarih : 01.11.2011

Taraflar arasındaki taşınmaza yönelik el atmanın önlenmesi ve taşınmazın eski hale getirilmesi davasının kabulüne dair verilen yukarıda tarih ve numaraları yazılı hükmün duruşmalı olarak Yargıtay’ca incelenmesi davalılar vekillerince verilen dilekçeler ile istenilmiş olmakla duruşma için belirlenen 01.11.2011 günü temyiz eden davalı KM. Elek. müh. Ltd. Şti vekili Av. Nuran Akın Eroğlu ile davalı TEİAŞ Vek. Av. Merve Şafak´ın yüzlerine karşı; usulüne göre çağrı kağıdı gönderilmesine rağmen gelmediğinden aleyhine temyiz eden davacı vekilinin yokluğunda duruşmaya başlanarak temyiz isteminin süresinde olduğu görülüp, davalılar vekillerinin sözlü açıklamaları dinlendikten ve dosyadaki belgeler okunup iş anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü.

- K A R A R -

Dava, taşınmaza yönelik el atmanın önlenmesi ve taşınmazın eski hale getirtilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalılar vekillerince temyiz edilmiştir.

Bilirkişi incelemesi yaptırılmış, dava konusu taşınmaza 2,5 m derinliğinde ve çeşitli ebatlarda dört adet çukur kazılmak ve 4 adet 1 yaşında ceviz fidanı da sökülmek suretiyle el atıldığı tespit edilmiştir.

Dosyada bulunan kanıt ve belgelerden; dava konusu taşınmazla birlikte başka taşınmazların 154 kv ŞAH. RES. TM-GÖBEL T.M Elektrik İletim hattı güzergahına isabet ettiğinden 12.08.2010 tarihinde kamu yararı kararı alınarak kamulaştırıldığı, Kamulaştırma Kanununun 27. maddesi gereğince davalı TEİAŞ tarafından dava konusu taşınmazın 3178, 39 m².lik bölümünde irtifak hakkı ve 121 m².lik kısmında da mülkiyet kamulaştırma bedelinin tespiti ve acele el koyma istemine ilişkin talebi üzerine, Bandırma 2. Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 2010/386-405 sayılı kararı ile kamulaştırma bedelinin 11.783,19-TL olduğunun tespiti ile bedelin bloke edilmesi halinde taşınmaza acele el konulmasına karar verildiği ve söz konusu bedelin de 24.12.2010´da davalı idarece davacı adına bankaya bloke edildiği anlaşılmıştır.

Bu durumda, kamulaştırmasız el atmanın önlenmesi istenemeyip, makul süre içerisinde idarece tespit ve tescil davası açılmaması halinde taşınmaz maliki tarafından yalnızca bedel davası açılabileceğinden konusu kalmayan el atmanın önlenmesi davasında karar vermeye yer olmadığına karar verilmesi gerekirken davanın reddine karar verilmesi,

Doğru görülmemiştir.

Davalılar vekillerinin temyiz itirazları yerinde olduğundan hükmün açıklanan nedenle HUMK’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, davalılardan peşin alınan temyiz harçlarının istenildiğinde iadesine ve temyize başvurma harçlarının Hazineye irad kaydedilmesine, temyiz eden davalılar yararına yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca takdir olunan 825,00-TL. vekalet ücretinin ayrı ayrı karşı tarafa yükletilmesine, 01.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

ŞİRKETİN GKT CAĞIRILMADAN ALINAN- GENEL KURUL KAR. İPTALİNİ

T.C. YARGITAY 11.Hukuk Dairesi Esas: 2001/10204 Karar: 2002/2499 Karar Tarihi: 19.03.2002

Dava: Taraflar arasında görülen davada İstanbul Asliye 6.Ticaret Mahkemesi´nce verilen 27.3.2001 tarih ve 2000/18-2001/275 sayılı kararın Yargıtay´ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Dilek Çakıroğlu tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Karar: Davacı vekili, müvekkilinin nama yazılı pay sahibi olduğu, davalı şirketin 8.9.1998 tarihli olağanüstü genel kurul kararıyla sermaye artırılmasına karar verildiğini, müvekkilinin TTK. 368.maddesine göre taahhütlü mektupla toplantıya çağrılmadığını ileri sürerek, genel kurul kararının iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davanın TTK.381.maddesi gereğince 3 aylık hak düşürücü süre içinde açılmadığını, davacının şirketteki hissesini diğer ortaklara değerinin çok üstünde satmak amacıyla kötü niyetle dava açtığını savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, toplanan delillere göre, nama yazılı pay sahibi olan davacının TTK. 368.maddesinde öngörülen şekilde taahhütlü mektupla toplantıya davet edilmediği, TTK.370.maddesindeki koşulların da bulunmadığı, bu şekilde yapılan genel kurul ve alınan kararların yoklukla sakat olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Dava, TTK.nun 368.maddesine göre, usulüne uygun çağrı yapılmadan toplanan genel kurul kararının iptali istemine ilişkindir. Mahkemece, TTK.nun 370.maddesindeki çağrısız toplantı hükümlerine uyulmadan ve tüm ortakların katılımı sağlanmadan, TTK.368.maddesine göre usulüne uygun çağrı da yapılmadan genel kurulun toplanıp karar aldığı ve alınan kararların butlanla sakat olduğu gerekçesiyle dava kabul edilmiştir. TTK.nun 368.maddesinde yazılı genel kurula çağrı işlemlerinin usule uygun yapılmamış olması, genel kurulda alınan kararların yoklukla malül olduğu sonucunu doğurmayıp,. usulsüz çağrı, bu usulsüzlüğe muhatap olan ortaklara iptal davası açma yetkisi verir. Ancak genel kurul kararlarının iptali için, bu kararların yasaya, ana sözleşmeye ve objektif iyiniyet kurallarına aykırı olduğunun da ispatı gerekmektedir.

Tek başına toplantıya çağrıdaki usulsüzlük iptal nedeni değildir. Davacının toplantıya çağrılmaması toplantı ve karar nisabını etkilemediği gibi, başkaca yoklukla sakatlık iddiası da yoktur. Bu durumda kararların iptali bahis konusu olup, iptal davasının da TTK. 381/1 maddesi gereğince 3 aylık hak düşürücü süre içinde açılmış olması gerekir. Genel Kurulun 8.9.1998 tarihinde toplandığı, davanın da 3 aylık hak düşürücü süre geçirildikten sonra 29.12.1999 da açıldığı anlaşıldığından süresinde açılmayan ve koşulları da oluşmayan iptal davasının reddi gerekirken yazılı gerekçeyle hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 19.3.2002 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Yargıtay 11 HD, 09.02.1998 T., E: 1997/9820, K: 1998/596: "...Kooperatiflerde genel kurulun toplantıya ne şekilde çağrılacağı Kooperatifler Kanununun 45 inci maddesinde düzenlenmiş bulunmaktadır. Emredici nitelikte olan bu madde hükmüne göre genel kurul anasözleşmede gösterilen şekil ve surette toplantıya çağrılır. Sözü edilen maddenin yollama yaptığı kooperatif anasözleşmesinin 28 inci maddesi hükmüne göre ortakların davetten mutlaka haberdar edilmelerini sağlamak üzere toplantı gününden en az 30 gün önce keyfiyetin ortaklara bildirilmesi gerekmektedir. Bu koşul tam olarak yerine getirilmemişse, ortada yasaya ve anasözleşmeye uygun bir genel kurul çağrısı olmadığı gibi, bu şekilde toplanan bir genel kurulun varlığından da sözedilemez. Gerçekten, yönetim kurulunca toplantıya katılması arzu edilmeyen ve önemli sayıda bir takım ortaklara çağrı yapılmadan toplanan genel kurulda alınan kararların hukuken himaye görmesi doğru değildir. Ortada usulsüz bir çağrı değil kanuna aykırılık sözkonusudur. Yasaya ve anasözleşmeye aykırı olarak yapılan çağrı üzerine toplanan genel kurulda alınan bütün kararlar hükümsüz ve geçersizdir. Böyle bir toplantıda alınan kararların yoklukla malül olduğunun tesbitini ise, Kooperatifler Kanununun 53 ncü maddesindeki koşullar aranmaksızın davetin usulü dairesinde yapılmadığını öne süren her ortak isteyebilir..." demiş; kararlarını ise: "sözü edilen toplantıda alınan kararların iptaline karar verilmesi gerekirken" şeklinde bağlamış (Aynı günlü ve aynı yönde Yargıtay 11 HD, 09.02.1998 T., E: 1997/9816, K: 1998/657; Yargıtay 11 HD, 09.02.1998 T., E: 1997/9815, K: 1998/658...).

Sonrasında bu konuda ayrım yapma yoluna gitmiş ve 45. maddeyi 53. madde ile birlikte değerlendirmeye başlayarak:

Yargıtay 11 HD, 13.05.1999 T., E: 1999/1823, K: 1999/3956: "...Ortakların genel kurula çağrısının yasa ve anasözleşmeye aykırı olması hali, bu genel kurulda alınan kararların geçersiz veya yoklukla malul olduğunu göstermez. Yani, çağrı usulsüz ise, genel kurulda alınan kararların ancak iptali istenebilir. Usulsüz çağrı başlı başına genel kurul kararlarının iptali için neden değildir. Davacı ayrıca genel kurulda alınan kararların yasa, anasözleşme ve iyiniyet kurallarına aykırı olduğunu iddia ve ispat etmek koşuluyla genel kurul kararlarını iptal ettirme olanağına sahiptir...Kooperatifler Kanunun 53/1. maddesi uyarınca toplantıya katılmış bulunan ortağın kararlara muhalif kalıp muhalefeti zapta geçirtip imzalaması halinde ancak genel kurulda alınan kararların iptalini dava edebilir... davacının ileri sürdüğü hususlar butlan sebebi olmayıp iptal sebebi olduğundan ve ayrıca alınan kararların yasa, anasözleşme ve iyiniyet kurallarına aykırı olduğunu ispat edemediği gibi, Kooperatifler Kanunu 53.maddesine uygun muhalefet şerhi de olmadığından mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiştir..." şeklinde karar vermiş.

Akabinde;

Yargıtay 11 HD, 14.02.2005 T., E: 2004/4540, K: 2005/1112: "...Dairemizin bu konuda istikrar kazanmış inançlarına göre, Koop.K.´nun 98. madde delaleti ile uygulanan, TTK.nun 368. maddesi emredici nitelikte ise de, aynı yasanın 381. maddesinde çağrıda usulsüzlük halinin genel kurula bu nedenle katılamayan ortaklara bu toplantıda alınan kararların iptali davası açma hakkını verdiği açıkça düzenlendiğine göre, bu husus kanunkoyucunun da bu hükme aykırılığın müeyyidesini yokluk olarak kabul etmediğini açıkça göstermektedir. O halde mahkemece, genel kurul kararlarının salt çağrı noksanlığı nedeniyle iptaline yönelik kararı yerinde olmayıp, bu hususun ancak iptal edilebilirlik nedeni olarak nitelendirilerek çağrının usulsüzlüğünü iddia eden tarafın ayrıca, genel kurul toplantısında alınan kararların, yasa, anasözleşme veya iyiniyet kurallarına aykırı olduğunu da iddia ve ispat etmesi zorunlu olup, dava konusu genel kurul kararında anılan hususların bulunmadığı anlaşıldığından, mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir..." şeklinde değerlendirme yapmış.

Bu değerlendirmenin 53. maddeyle sağlanması gerektiğini düşünüyorum. Yargıtay, 53. maddede direkt "iptal" kelimesinin kullanılmaması TTK m.381´de ise "iptal" kelimesi kullanılmasından mütevellit bu şekilde değerlendirme yapma gereği duymuş sanırım (oysa ki maddelerde belirlenen süre farklılığı var).

1163 sayılı Yasanın "Kararların Bozulması ve Şartlar" başlıklı 53. maddesi "Aşağıda yazılı kimseler kanuna, anasözleşme hükümlerine ve iyiniyet esaslarına aykırı olduğu iddiası ile Genel Kurul kararları aleyhine, toplantıyı kovalıyan günden başlamak üzere bir ay içinde, kooperatif merkezinin bulunduğu yerdeki mahkemeye başvurabilirler.

1. Toplantıda hazır bulunup da kararlara aykırı kalarak keyfiyeti tutanağa geçirten veya oyunu kullanmasına haksız olarak müsaade edilmiyen yahut toplantıya çağırının usulü dairesinde yapılmadığını veyahut gündemin gereği gibi ilân veya tebliğ edilmediğini yahut da Genel Kurul toplantısına katılmaya yetkili olmıyan kimselerin karara katılmış bulunduklarını iddia eden paysahipleri;...";

6762 sayılı TTK´nın "Kararların İptali/Şartlar" başlıklı 381. maddesi "Aşağıda yazılı kimseler, kanun veya esas mukavele hükümlerine ve bilhassa âfaki iyi niyet esaslarına aykırı olan umumi heyet kararları aleyhine, tarihlerinden itibaren üç ay içinde şirket merkezinin bulunduğu yerdeki mahkemeye müracaatla iptal dâvası açabilirler:

1.       Toplantıda hazır bulunup da karara muhalif kalarak keyfiyeti zapta geçirten veya reyini kullanmasına haksız olarak müsaade edilmiyen yahut toplantıya davetin usulü dairesinde yapılmadığını veyahut gündemin gereği gibi ilân veya tebliğ edilmediğini yahut umumi heyet toplantısına iştirake salâhiyetli olmıyan kimselerin karara iştirak etmiş bulunduklarını iddia eden pay sahipleri;..."


 

VELAYET - BABA İLE KİŞİSEL İLİŞKİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ Esas No. 2004/9719 Karar No. 2004/10308 Tarihi 20.09.2004

İLGİLİ MEVZUAT

4721-TÜRK MEDENİ KANUNU (MK)/336

ÖZET

VELAYET HAKKI ANNEYE VERİLEN ÇOCUK İLE DAVACI BABA ARASINDA KİŞİSEL İLİŞKİ DÜZENLENİRKEN "KÜÇÜĞÜN BABAYA GÖNDERİLMESİ SURETİYLE" KİŞİSEL İLİŞKİYE KARAR VERİLMESİ DOĞRU DEĞİLDİR.

Yukarıda tarihi, numarası, konusu ve taraftan gösterilen hükmün; Dairenin 4.5.2004 gün ve 5042 - 5750 sayılı ilamiyle onanmasına karar verilmişti.

Sözü geçen Dairemiz kararının düzeltilmesi istenilmekle, evrak okundu, gereği görüşülüp düşünüldü.

1- Temyiz ilamında yer alan açıklamalara göre davalının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan karar düzeltme isteği yersizdir.

2- Davalının kişisel ilişki yönünden karar düzeltme talebine gelince; Velayet hakkı anneye verilen küçük B. T. ile davacı baba arasında kişisel ilişki düzenlenirken " küçüğün babaya gönderilmesi suretiyle" kişisel ilişkiye karar verilmesi doğru değildir. Bu sebeple davalının karar düzelme isteğinin kabulüne, ancak bu yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hükmün bu bölümünün de düzeltilerek onanması yönüne gidilmiştir.

SONUÇ: Yukarıda 2. bentte açıklanan sebeplerle davalının kişisel ilişkiye yönelik karar düzeltme talebinin Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 440. maddesi uyarınca kabulüne, Dairemizin 4.5.2004 tarih 2004/5042 esas, 2004/5750 karar sayılı onama karının kişisel ilişki yönünden kaldırılmasına, ancak mahkeme kararındaki yanlışlık yeniden yargılamayı gerektirmediğinden hüküm fıkrasındaki "davacı babaya gönderilmek suretiyle" sözlerinin hükümden çıkartılmasına, bunun yerine "davacı baba tarafından alınması suretiyle İcra iflas Kanunu 25/b maddesine uygun şekilde" sözlerinin yazılmasına ve kararın bu bölümünün düzeltilmiş şekliyle ONANMASINA, davalının sair karar düzeltme isteklerinin 1. bentteki nedenlerle REDDİNE, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine oybirliğiyle karar verildi. 20.09.2004 pzt.


 

BABALIĞIN TESPİTİ-KANUN YARARINA BOZMA.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinden: Esas : 2005/9793 Karar : 2005/11787

İncelenen Kararın:

Mahkemesi : Edirne Aile Mahkemesi

Tarihi : 2/6/2004

Numarası : 2004/185-2004/500

Davacı : Birgül Yıldız

Davalı : Mustafa Felek, İhbar Olunan Hazine ve Cumhuriyet Savcılığı

Dava Türü : Babalığın Tespiti

TemyizEden : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava niteliği itibarıyla babalığın tespitine ilişkindir.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 301. maddesinin son fıkrasında yer alan "babalık davası Cumhuriyet Savcısına ve Hazineye; dava ana tarafından açılmışsa kayyıma, kayyım tarafından açılmışsa anaya ihbar edilir." Hükmü uyarınca ana tarafından açılan davanın kayyıma ihbar edilmemesi, küçüğün kayyımı yok ise, kayyım atanmadan davanın sonuçlandırılması usul ve yasaya aykırı görülmüştür.

Diğer taraftan; babalık davası kamu düzeni ile ilgili olduğundan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 95/2. maddesi hükmüne göre davalının davayı kabul etmesi hukuki sonuç doğurmamaktadır. Mahkemece taraflardan delillerin sorulup toplanması, kan ve genetik bulgular yönünden kendiliğinden inceleme yapılması gerekirken bu hususunda gözardı edilmesi doğru bulunmamıştır.

SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 12/9/2005 pzt.


 

EVLAT EDİNME-KANUN YARARINA BOZMA.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinden: Esas : 2005/9794 Karar : 2005/11750

İncelenen Kararın:

Mahkemesi : İzmir 7. Aile Mahkemesi

Tarihi : 21/4/2004

Numarası : 2004/432-2004/650

Davacı : Nurşen Tokdil

Davalı : Hatice Tokdil-İbrahim Çalhan-Evlat Edinilmek İstenen Merve Çalhan

Dava Türü : Evlat Edinme

TemyizEden : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Davacı vekilince 19/3/2004 tarihinde açılan davada, davalılardan Hatice Tokdil´in velayeti altında bulunan 23/7/1993 doğumlu Merve Çalhan´ın davacı tarafından evlat edinilmesine karar verilmesinin talep edildiği, mahkemece davanın kabulüne karar verildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 305. maddesinin 2. fıkrasında;

"Evlat edinmenin her halde küçüğün yararına bulunması ve evlat edinenin diğer çocuklarının yararlarının hakkaniyete aykırı bir biçimde zedelenmemesi de gerekir."

Aynı Kanunun 316. maddesinin 3. fıkrasında ise;

"Evlat edinenin altsoyu varsa, onların evlat edinme ile ilgili tavır ve düşünceleri de değerlendirilir" hükümleri mevcuttur.

İncelenen dosyada bulunan davacıya ait nüfus kayıt örneğinden, davacının davalı Hatice Tokdil haricinde Mustafa ve Nurten Tokdil adlı iki çocuğunun daha bulunduğu anlaşılmaktadır.

Mahkemece, evlat edinenin diğer çocukları Mustafa ve Nurten Tokdil dinlenmeden, evlat edinme ile ilgili tavır ve düşünceleri değerlendirilmeden, evlat edinmenin bu çocukların yararlarını hakkaniyete aykırı bir biçimde zedeleyip zedelemeyeceği konusunda yeterli araştırma yapılmadan, evlat edinmeye muvafakat ettikleri konusunda evlat edinen ve tanığın beyanları ile yetinilerek eksik inceleme ile hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 12/9/2005 (Pzt.)


 

ÇOCUĞU TESLİM ALMAK VE TESLİM ETMEK - ÇOCUKLA KİŞİSEL İLİŞKİ KURMA

YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 1984/638 K. 1984/3162 T. 19.3.1984

2004/m.25

818/m.73

ÖZET : Çocukla kişisel ilişki kurmak isteyen ana veya baba çocuğun bulunduğu yere gitmek ve oradan çocuğu teslim almak ye yine aynı şekilde ve yerde teslim etmek yükümlülüğü altındadır. Hal böyIe olunca istek sahibi çocuğu teslim almak ve teslim etmek için yaptığı giderleri de üstlenmek zorundadır ve diğer taraftan isteyemez. Meğer ki, teslim işlemine diğer tarafın yani çocuğun elinde bulunduğu ana veya babanın mani olduğu iddia ve ispat edilmiş olsun.

DAVA: Merci kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine, bu işle ilgili dosya mahallinden daireye 16.1.1984 tarihinde gönderiImiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR: Müşterek çocuk ile boşanmış eş arasında boşanma ilamının üç numaralı bendinde belirtilen biçimde ve günlerde şahsi münasebet tesisine dair ilam gereği borçluya 55 örnek icra emri tebliğ olunmuştur. Borçlunun itirazı mevcut değildir.

İİK.nun 25/a maddesi uyarınca borçlunun alacaklı boşanmış ile çocuğun şahsi münasebette bulunmasına mani olduğunu gösteren herhangi bir iddia ve delil yoktur. Buna rağmen her hafta alacaklı icra memurunu aracı kılmak suretiyle borçlunun adresine gelindiği ve küçüğün baba alacaklıya teslim edildiği anlaşılmıştır.

Adı geçen alacaklı memurluğa müracaatla çocuk teslimi sırasında beş sefer olmak üzere ödediği taksi ücret ve memur yolluğu olarak 6000 TL.nın borçludan alınması için muhtıra çıkarılmasını, ödemediği takdirde haciz işlemine geçilmesini istemiştir. İcra memuru bu isteği anılan giderleri çocuğun annesinin ödeyeceğine ait kanunda bir açık hüküm olmadığı gerekçesi ile reddetmiştir. Bu karar yönelik şikayet merci önüne getirilmiş ve memur kararının iptaline dair merci kararı temyiz olunmuştur.

Çocukla şahsı münasebet tesisine dair ilamın icrası İİK.nun 25/a maddesi hükmü dairesinde yerine getirilir. Şahsi münasebet tesisine dair infazın yerine getirilmesi için, diğer bir anlatımla çocuğun kendisinde bulunmayan tarafa teslimi için yapılan giderlerin kime ait olacağı noktasında çıkan uyuşmazlığın çözümlenmesi lazımdır. Şahsi münasebet tesisine yönelik giderlerin genel takip giderleri gibi düşünülmesi yerinde olamaz.

BK.nun 73. maddesinin 3 numaralı bendinde açıklandığı gibi anılan maddenin 1 ve 2 numaralı bentleri dışında kalan borçların borçlunun bulunduğu yerde itfa zorunluluğu vardır. Hal böyle olunca çocuğun nezdinde bulunduğu ana veya babadan alınıp diğer tarafa teslim işleminin çocuğun ve borçlu kişinin bulunduğu yerde gerçekleşmesi gerekir. O halde çocuğun diğer tarafla olan ilişkisini sağlamak için icra dairesine getirilmesi veya alacaklı olan ve talepte bulunan tarafın ikametgahında teslim, edilmesi düşünülemez. Zira bu tarz düşünce tarzı çocuğun yararına ve her şeyden evvel korunması gereken sıhhi durumuna da uygun düşmeyecektir. O halde

Yukarıda işaret edildiği gibi olayda çocuğun annesi tarafından bir engelleme yapılmamıştır. Borçlu ana çocuğun teslimi için alacaklı babanın yaptığı giderleri bu durumda yüklenmek zorunda değildir. Merciin aksine olan görüşünde isabet yoktur. O halde merci kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan gerekçeye göre davalı borçlunun temyiz itirazının kabulü ile merci kararının İİK.nun 366. ve HUMK.nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 19.3.1984 gününde oybirliğiyle karar verildi.




İLAMLARIN İCRASI - İCRA MASRAFLARI - ÇOCUK TESLİMİ İÇİN YAPILAN MASRAFLAR

12. HUKUK DAİRESİ E. 1997/5845 K. 1997/6259 T. 28.5.1997

2004/m.24,25,59

ÖZET : İcra emrine karşı direnme sabit olmadan alacaklının icra memurunu kendiliğinden götürmesi sonucu yapılan masraflar borçludan istenemez.

DAVA: Merci kararının müddeti içinde temyizen tetkiki Alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye 12.5.1997 tarihinde gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR: İİK.`nun 25. maddesine göre çocuk teslimine dair olan ilam icra dairesine verilmesi üzerine borçluya 24. maddede yazılı şekilde bir icra emri tebliğ edilir. Nitekim olayımızda da borçluya bir icra emri tebliğ edilmiştir. Bu tebligat üzerine çocuğun anne tarafından babaya ilamda belirtildiği şekilde teslimi gerekir. Annenin bu mükellefiyetini yerine getirmemesi üzerine ilamın zorla infaz edildiğine ve alacaklının icra memurunu teslime icbar için götürdüğü konusunda dosyada bir bilgi ve belge yoktur. Annenin icra emrine karşı direnmesi sabit olmadan alacaklının icra memurunu kendiliğinden götürmesi sonucu yapılan masrafları borçludan istemeye hakkı yoktur. Bu nedenle kararın onanması gerekmiştir.

SONUÇ: Alacaklı vekilinin temyiz itirazının reddi ile merci kararının yukarıda yazılı nedenle İİK.`nun 366. ve HUMK.`nun 438. maddeleri uyarınca ONANMASINA, 28.5.1997 gününde oybirliğiyle karar verildi.




ÇOCUKLA ŞAHSİ İLİŞKİ TESİSİ - ÇOCUK TESLİMİ

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 1998/3676 K. 1998/4119 T. 14.4.1998

4721/m.182,336

ÖZET : Çocukla şahsi ilişki tesisi konusunda dairemizin yerleşmiş içtihatlarına göre, bu tür ilamların infazı sırasında çocuğu teslim almak isteyen tarafın yaptığı giderleri karşı taraftan isteyemeyeceği belirlenmiştir.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı merci kararının müddeti içinde temyizen tetkiki Borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye 26.3.1998 tarihinde gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Şikayetçi Borçlu, kendisine gönderilen icra emri ile, çocukla kişisel ilişki kurma giderleri ve vekalet ücretinin istenemeyeceğini ileri sürmüştür. Takip dayanağı ilamda, vekalet ücreti tahsiline ilişkin bir hüküm yoktur. Çocukla şahsi ilişki tesisi konusunda dairemizin yerleşmiş içtihatlarına göre, bu tür ilamların infazı sırasında çocuğu teslim almak isteyen tarafın yaptığı giderleri karşı taraftan isteyemeyeceği belirlenmiştir.

Talepnamede mevcut bu hususa ilişkin istek üzerine icra dairesince düzenlenen 55 örnek numaralı icra emrinde, anılan masrafların tahsili hususu yazılı olduğuna göre, bu yönden borçlu isteminin kabulüne karar vermek gerekirken, icra emrinin talepnameye uygun düzenlendiğinden bahsi ile şikayetin reddi isabetsizdir.

SONUÇ : Borçlu vekilinin temyiz itirazının kabulü ile merci kararının yukarıda yazılı nedenle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 14.04.1998 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

KİŞİSEL İLİŞKİ TESİSİ -  İNFAZDA TEREDDÜT YARATAN KİŞİSEL İLİŞKİ TESİSİ - DEDE HAKKINDA KİŞİSEL İLİŞKİ TESİSİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2010/22307 K. 2011/12084 T. 13.7.2011

4721/m.182

ÖZET : Mahkemece kurulan ve kararın kesinleşmesini takip eden ilk üç aylık sürede ayda bir Cumartesi saat 13.00´den saat 18.00´e kadar şeklinde belirlenen kişisel ilişki; ayın belirli bir haftasını göstermediği için infazda tereddüt yaratacağı gibi; ilk üç aydan sonra her hafta Cuma günü saat 18.00´den Pazar günü 18.00´e kadar kişisel ilişki düzenlemesi de, annenin velayet hakkını gereği gibi kullanmasını engellemesi yanında, çocuğun ruhsal gelişimini de olumsuz etkileyecek niteliktedir. Babanın yerine dedenin ikame edilerek, babaya uygun olabilecek genişlikte kişisel ilişki düzenlenmesi doğru değildir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Mahkemece kurulan ve kararın kesinleşmesini takip eden ilk üç aylık sürede ayda bir Cumartesi saat 13.00´den saat 18.00´e kadar şeklinde belirlenen kişisel ilişki; ayın belirli bir haftasını göstermediği için infazda tereddüt yaratacağı gibi; ilk üç aydan sonra her hafta Cuma günü saat

18.00´den Pazar günü 18.00´e kadar kişisel ilişki düzenlemesi de, annenin velayet hakkını gereği gibi kullanmasını engellemesi yanında, çocuğun ruhsal gelişimini de olumsuz etkileyecek niteliktedir. Babanın yerine dedenin ikame edilerek, babaya uygun olabilecek genişlikte kişisel ilişki düzenlenmesi doğru değildir. Ayrıca; sömestr ( yarıyıl) tatilinde ve Temmuz ayında kurulan kişisel ilişki de; amaca uygun olmayacak şekilde uzun sürelidir. Çocuğun yaşı, alınan uzman raporları dikkate alınarak, davacı dedeyle torunu arasında daha uygun süreli ve infazda tereddüt yaratmayacak şekilde kişisel ilişki kurma kararı verilmek üzere hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen kararın yukarda açıklanan sebeplerle bozulmasına, istenmesi halinde temyiz peşin harcının yatırana iadesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 13.07.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ANNEANNE VE DEDE İLE KİŞİSEL İLİŞKİ KURULMASI -  KİŞİSEL İLİŞKİ KURULMASI -  VELAYET GÖREVİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2008/7288 K. 2008/7990 T. 4.6.2008

4721/m.182

ÖZET : Kişisel ilişki kurulmasına karar verilen küçüklerin anneanne ve dede ile kişisel ilişki tesisi yaşları itibarıyla çocukların eğitim, bedeni ve fikri gelişmesini olumsuz etkileyebileceği gibi davalı babanın da velayet görevini gereği gibi yerine getirmesine engel olacağından verilen karar bozmayı gerektirmiştir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm duruşmalı olarak temyiz edilmiş ise de; şahsi münasebete ilişkin verilen kararların Yargıtay´da duruşmalı inceleneceğine ilişkin Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 438. maddesinde hüküm bulunmadığından duruşma isteğinin reddine karar verilmiştir.

Evrak üzerinde işin esasının incelenmesine gelince;

KARAR : Kişisel ilişki kurulmasına karar verilen küçükler; M. 1997, S. 2000 doğumlu olup, her ayın ilk ve üçüncü haftası Cumartesi saat 09.00’dan Pazar saat 17.00’ye kadar anneanne ve dede ile kişisel ilişki tesisi yaşları itibarıyla çocukların eğitim, bedeni ve fikri gelişmesini olumsuz etkileyebileceği gibi davalı babanın da velayet görevini gereği gibi yerine getirmesine engel olacağından daha uygun süreli kişisel ilişki düzenlenmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 04.06.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ANNEANNE VE DEDE İLE KİŞİSEL İLİŞKİ KURULMASI  - KİŞİSEL İLİŞKİ KURULMASI  - VELAYET GÖREVİ 

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2008/7288 K. 2008/7990 T. 4.6.2008

4721/m.182

ÖZET : Kişisel ilişki kurulmasına karar verilen küçüklerin anneanne ve dede ile kişisel ilişki tesisi yaşları itibarıyla çocukların eğitim, bedeni ve fikri gelişmesini olumsuz etkileyebileceği gibi davalı babanın da velayet görevini gereği gibi yerine getirmesine engel olacağından verilen karar bozmayı gerektirmiştir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm duruşmalı olarak temyiz edilmiş ise de; şahsi münasebete ilişkin verilen kararların Yargıtay´da duruşmalı inceleneceğine ilişkin Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 438. maddesinde hüküm bulunmadığından duruşma isteğinin reddine karar verilmiştir.

Evrak üzerinde işin esasının incelenmesine gelince;

KARAR : Kişisel ilişki kurulmasına karar verilen küçükler; M. 1997, S. 2000 doğumlu olup, her ayın ilk ve üçüncü haftası Cumartesi saat 09.00’dan Pazar saat 17.00’ye kadar anneanne ve dede ile kişisel ilişki tesisi yaşları itibarıyla çocukların eğitim, bedeni ve fikri gelişmesini olumsuz etkileyebileceği gibi davalı babanın da velayet görevini gereği gibi yerine getirmesine engel olacağından daha uygun süreli kişisel ilişki düzenlenmek üzere hükmün bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 04.06.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

VELAYET DAVASI -  AYNI YERDE OTURAN ANNE İLE BABA - ÇOCUKLA KİŞİSEL İLİŞKİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2005/1298 K. 2005/3171 T. 3.3.2005

4721/m.323,324

ÖZET : Velayeti annesine verilen Aytül ile davalı baba arasında her ayın ilk Cumartesi günleri ve dini bayramların ikinci günleri 10.00 - 15.00 saatleri arasında kişisel ilişki kurulmuştur. Taraflar aynı yerde oturmaktadır. Gece yatısına da bırakacak şekilde kişisel ilişki kurulması gerekirken gerekçeleri açıklanmadan yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamıştır.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle davacının tazminat talebinin bulunmamasına ve kararda davalı kocanın maddi ve manevi tazminat isteklerinin reddedildiğinin anlaşılmasına göre davalının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2-Velayeti annesine verilen 1988 doğumlu Aytül ile davalı baba arasında her ayın ilk Cumartesi günleri ve dini bayramların ikinci günleri 10.00 - 15.00 saatleri arasında kişisel ilişki kurulmuştur. Taraflar aynı yerde oturmaktadır. Gece yatısına da bırakacak şekilde kişisel ilişki kurulması gerekirken gerekçeleri açıklanmadan yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamıştır.

SONUÇ : Temyiz edilen kararın 2. bentte gösterilen sebeplerle kişisel ilişki yönünden BOZULMASINA, hükmün diğer bölümlerinin l. bentteki nedenlerle ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 03.03.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ÇOCUK İLE BABA ARASINDA KİŞİSEL İLİŞKİ -  BABA İLE ÇOCUK ARASINDA KİŞİSEL İLİŞKİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2005/496 K. 2005/2747 T. 24.2.2005

4721/m.323

ÖZET : Müşterek çocuk ile baba arasında her hafta sonu kişisel ilişki kurulması, sonuç itibariyle annenin çocukla hafta sonu ilişkisinin tümden kesilmesine yol açar. Tarafların sosyal ve mali durumları, bölgesel koşullar ve çocuğun yaşı gözetilerek, ayın belli haftalarında kişisel ilişkinin düzenlenmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın birleştirilerek yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre kocanın temyiz itirazları yersizdir.

2- Müşterek çocuk 5.2.1999 doğumlu A. ile baba arasında her hafta sonu kişisel ilişki kurulması sonuç itibarıyla annenin çocukla hafta sonu ilişkisini tümden kesilmesine yol açar. Tarafların sosyal ve mali durumları, bölgesel koşullar çocuğun yaşı gözetilerek ayın belli haftalarında kişisel ilişkinin düzenlenmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır.

SONUÇ : Hükmün 2. bentte açıklanan nedenle davalı-davacı kadın yararına BOZULMASINA, davacı-davalı kocanın hükme yönelik itirazları bakımından hükmün 1. bentte açıklanan nedenle ONANMASINA, aşağıda yazılı harcın D.´e yükletilmesine, peşin harcın mahsubuna, temyiz peşin harcının yatıran İ.´ e geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24.02.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ÇOCUKLA KİŞİSEL İLİŞKİNİN KALDIRILMASI - BABA İLE ÇOCUĞUN KİŞİSEL İLİŞKİSİ- ÇOCUĞUN HUZURU

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2005/5868 K. 2005/8446 T. 31.5.2005

4721/m.324/2

ÖZET : Davalı boşanmadan sonra davacıyı ve annesini çocuğun gözleri önünde silahla ağır biçimde yaralamış, çocuk beş yaşında olduğundan babaya karşı aşırı korku gelişmiş, babasıyla karşılaşmak istememeye başlamış, kişisel ilişki nedeniyle çocuğun huzuru ciddi biçimde bozulmuş ve tehlikeye girmiştir. Bu nedenle baba ile çocuğun kişisel ilişkisinin kaldırılmasına karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Toplanan delilerden; davalının boşanmalarından sonra davacıyı ve davacının annesini, çocuğun gözleri önünde silahla ağır biçimde yaraladığı, çocuk, beş yaşındayken gerçekleşen bu olay nedeniyle; çocukta babaya karşı aşırı derecede korku geliştiği ve babasının sürekli olarak annesine zarar verebilecek potansiyel olarak gördüğü, babasını görmek ve karşılaşmak istemediği babasıyla görüşmesi, çocuğu psikolojik açıdan olumsuz etkilediği, kişisel ilişki sebebiyle çocuğun huzurunun ciddi biçimde bozulduğu ve tehlikeye girdiği anlaşılmaktadır. Türk Medeni Kanununun 324/2. maddesi koşulları oluştuğundan, davanın kabulü ile baba ile çocuğun kişisel ilişkisinin kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Hükmün yukarıda gösterilen sebeple ( BOZULMASINA ), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 31.5.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ÇOCUKLA ŞAHSİ MÜNASEBET TESİSİ - ÇOCUĞUN BEDENİ VE FİKRİ GELİŞİMİ - BOŞANAN TARAFLARIN ANLAŞMASI

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2003/1093 K. 2003/2503 T. 26.2.2003

4721/m.166, 182, 184

ÖZET : Somut olayda, mahkeme tarafından çocukla babası arasında ayda 3 gün ve gece yatılı olarak babasında kalacak şekilde kişisel ilişki tesisi çocuğun yaşı da dikkate alındığında bedeni ve fikri gelişmesine olumsuz etki yapacağından salt tarafların anlaşması doğrultusunda bu şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm kişisel ilişki yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Mahkemece Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi gereğince anlaşmalı boşanmalarına karar verilmiştir.

Mahkemece tarafların çocuğu Sanemsu ile ayda 3 gün davalı babasının gece yatılı olarak kalacak şekilde kişisel ilişki tesisi çocuğun yaşı nazara alındığında çocuğun bedeni ve fikri gelişmesine olumsuz etki yapacağı gibi, tarafların anlaşmalarına uygunda değildir. Bu yön nazara alınmadan hüküm tesisi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan gerekçe ile kişisel ilişki yönünden BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 26.02.2003 gününde oybirliğiyle karar verildi.+


 

ÇOCUKLA KİŞİSEL İLİŞKİ KURULMASINDA-YETKİLİ YER MAHKEMESİ

T.C.  YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2004/4450 K. 2004/5256 T. 26.4.2004

4721/m.326

ÖZET : Kişisel ilişki kurulmasıyla ilgili bütün düzenlemelerde çocuğun oturduğu yer mahkemesi de yetkilidir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Türk Medeni Kanununun 326/1 maddesine göre "kişisel ilişki kurulmasıyla ilgili bütün düzenlemelerde çocuğun oturduğu yer mahkemesi de yetkilidir. " Şu halde Sarıkaya Aile Mahkemesi de yetkilidir. Yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine 26.04.2004 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

ÇOÇUKLA KİŞİSEL İLİŞKİNİN TÜMDEN ENGELLENMESİ - ŞAHSİ MÜNASEBET TESİSİ - ÇOCUKLA KİŞİSEL İLİŞKİ KURMA HAKKI

 

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2004/4429 K. 2004/5598 T. 29.4.2004

4721/m. 182

ÖZET :Kişisel ilişki düzenlenmesinde çocuğun sağlık, eğitim ve ahlak bakımından yararları esas tutulur.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Türk Medeni Kanununun 182/2. maddesi uyarınca kişisel ilişki düzenlenmesinde çocuğun sağlık, eğitim ve ahlak bakımından yararları esas tutulur. Çocuğun huzurunu tehlikeye girmesi, ana ve babanın yükümlülüklerine aykırı davranmaları, çocuk ile ciddi olarak ilgilenmemeleri yada önemli sebeplerin varlığı halinde kişisel ilişki kurma hakkının reddedilmesi veya kendilerinden alınması mümkündür. 4782 sayılı Yasasının 5. maddesi uyarınca, uzman görüşüne de başvurularak bu hususların değerlendirilmeden delil olarak gösterilen Manisa Emniyet Müdürlüğünün 22.9.2003 tarihli soruşturma evrakı getirtilip, tüm deliller birlikte tartışılmadan, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ : Hükmün açıklanan nedenle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 29.04.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.




ÇOCUKLA KİŞİSEL İLİŞKİ - ANA BABANIN ÇOCUĞA KARŞI YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİRMEMESİ - ÇOCUĞUN HUZURUNUN TEHLİKEYE GİRMESİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2005/20656 K. 2006/421 T. 26.1.2006

4721/m.324/1

ÖZET : Kişisel ilişki sebebiyle çocuğun huzuru tehlikeye girer veya ana ve baba bu haklarını Türk Medeni Kanununun 324/1. maddesi hükmünde öngörülen yükümlülüklerine aykırı olarak kullanır veya çocuk ile ciddi olarak ilgilenmezler ya da önemli sebepler varsa, kişisel ilişki kurma hakkı reddedilebilir veya kendilerinden alınabilir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hükmün temyizen mürafaa İcrası suretiyle tetkiki istenilmekle duruşma için tayin olunan 23.11.2005 günü temyiz eden E. vekili Av. M. geldi. Karşı taraf tebligata rağmen gelmedi. Gelenin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davalının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yersizdir.

2- Kişisel ilişki sebebiyle çocuğun huzuru tehlikeye girer veya ana ve baba bu haklarını Türk Medeni Kanununun 32411. maddesi hükmünde öngörülen yükümlülüklerine aykırı olarak kullanır veya çocuk ile ciddi olarak ilgilenmezler ya da önemli sebepler varsa, kişisel ilişki kurma hakkı reddedilebilir veya kendilerinden alınabilir. ( TMK. md. 324/2 )

Davalı kocanın bu ağırlıkta bir eylemi kanıtlamadığı halde yaz tatilinde Temmuz ayında çocuğu ile kurduğu kişisel ilişkinin küçük orta eğitim süresine başlayıncaya kadar kaldırılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, hükmün bozma kapsamı dışında kalan bölümlerinin ONANMASINA, duruşma için takdir olunan 450 YTL. vekalet ücretinin davacıdan alınıp davalıya verilmesine, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 26.01.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.,


 

ÇOÇUKLARIN- DEDELERİ-NİNELERİ İLE İLİŞKİ-DAVA BABA İLE ANNE

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2011/940 E.N , 2011/3073 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Davacılar, torunlarıyla kişisel ilişki kurulmasına izin verilmesi istemiyle davalı gelinleri aleyhine dava açmış, mahkemece dava kabul edilmiş, karar her iki tarafça temyiz edilmiştir. Olağanüstü haller mevcutsa, çocuğun menfaatine uygun düştüğü ölçüde çocuk ile kişisel ilişki kurulmasını isteme hakkı diğer kişilere özellikle de hısımlara tanınabilir. (TMK.md.325) Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velayeti birlikte kullanırlar. (TMK.md.336/1) Dosya kapsamına göre kişisel ilişki kurulmak istenen küçük B.... B....´in anne ve babası evli ve sağ olduğu halde husumet sadece çocuğun annesine yöneltilmiş, babası davalı olarak gösterilmemiştir. Velayet hakkı sahiplerinden babanın da davaya dahili ile onun göstereceği kanıtlar toplanmadan eksik hasımla karar verilmesi doğru değildir.

SONUÇ:Temyiz edilen kararın yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, bozma sebebine göre tarafların diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 23.02.2011 (Çrş)




ÇOCUKLA KİŞİSEL İLİŞKİ KURULMASI - EKSİK HASIM -  VELAYET HAKKI

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2004/6169 K. 2004/6954 T. 31.5.2004

4721/m. 325, 336

ÖZET :Velayet hakkı sahiplerinden babanın da davaya dahili ile onun göstereceği kanıtlar toplanmadan eksik hasımla karar verilmesi doğru değildir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davacı, torunuyla kişisel ilişki kurulmasına izin verilmesi istemiyle davalı gelini aleyhine dava açmış, mahkemece dava kabul edilmiş, karar davalı tarafça temyiz edilmiştir.

Olağanüstü haller mevcutsa, çocuğun menfaatine uygun düştüğü ölçüde çocuk ile kişisel ilişki kurulmasını isteme hakkı diğer kişilere özelliklede hısımlara tanınabilir. ( TMK. md. 325 )

Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velayeti birlikte kullanırlar. ( TMK. md. 336/1 )Dosya kapsamına göre kişisel ilişki kurulmak istenen küçük ( K )´nın anne ve babası evli olduğu halde dava sadece çocuğun annesine yöneltilmiş, babası davalı olarak gösterilmemiştir. Velayet hakkı sahiplerinden babanın da davaya dahili ile onun göstereceği kanıtlar toplanmadan eksik hasımla karar verilmesi doğru değildir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer yönlerin şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 31.05.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.



HISIMLARIN KİŞİSEL İLİŞKİ KURMA HAKKI -  ÇOCUKLA KİŞİSEL İLİŞKİ KURULMASI - BABAANNE VE DEDENİN ÇOCUKLA KİŞİSEL İLİŞKİSİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2005/12054 K. 2005/14804 T. 25.10.2005

4721/m.182/2,325/1

ÖZET : Olağanüstü haller mevcutsa, çocuğun menfaatine uygun düştüğü ölçüde, çocuk ile kişisel ilişki kurulmasını isteme hakkı diğer kişilere ve özellikle hısımlarına da tanınabilir. Kişisel ilişkinin düzenlenmesinde, çocuğun özellikle, sağlık, eğitim ve ahlak bakımından yararları esas tutulur.

Olayda, kişisel ilişki kurmak isteyen davacılar, babası ölmüş olan çocuğun babaannesi ve dedesi olup kişisel ilişki kurulduğunda çocuğun huzurunun tehlikeye gireceğine ve davacıların haklarını amacına aykırı kullanacaklarına dair delil yoktur. Davacıların torunlarını görmek, torun sevgisini tatmak ve çocuğa da bu sevgiyi vermek haklarıdır.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Olağanüstü haller mevcutsa, çocuğun menfaatine uygun düştüğü ölçüde, çocuk ile kişisel ilişki kurulmasını isteme hakkı diğer kişilere ve özellikle hısımlarına da tanınabilir ( TMK. md. 325/1 ). Kişisel ilişkinin düzenlenmesinde, çocuğun özellikle, sağlık, eğitim ve ahlak bakımından yararları esas tutulur ( TMK. md. 182/2 )

Küçük Sıla, 1999 doğumludur. Annesi ve babası boşanmışlardır, boşanma kararı ile velayeti annesine verilmiştir. Karar 10.12.2002 tarihinde kesinleşmiş, çocuğun babası 15.2.2003 tarihinde ölmüştür.

Davacılar, çocuğun babaannesi ve dedesidir. Kişisel ilişki tesis edildiğinde çocuğun huzurunun tehlikeye gireceğine ve davacıların bu haklarını amacına aykırı olarak kullanacaklarına dair dosyada delil yoktur. Davacıların torunlarını görmek ve onunla uygun kişisel ilişki kurmak, torun sevgisini tatmak ve çocuğa da bu sevgiyi vermek haklarıdır. Uygun kişisel ilişki tesisi gerekirken isteğin reddi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Hükmün gösterilen sebeplerle ( BOZULMASINA ), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle, 25.10.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

İŞ KAZASI SONUCU UĞRANILAN MADDİ VE MANEVİ ZARARIN GİDERİMİ

YARGITAY 21. Hukuk Dairesi 2009/15175 E.N , 2011/321 K.N.

Özet

İŞÇİYLE İŞVEREN VEYA İŞVEREN VEKİLİ ARASINDA İŞ AKDİNDEN VEYA İŞ KANUNU´NA DAYANAN HER TÜRLÜ HAK İDDİALARINDAN DOĞAN HUKUK UYUŞMAZLIKLARI İŞ MAHKEMELERİNDE ÇÖZÜMLENİR. ZARARLANDIRICI OLAYIN İŞ KAZASI SAYILMASI GÖREVLİ MAH-KEMENİN BELİRLENMESİNDE YETERLİ OLMAYIP, DAVACI İLE DAVALI ARASINDA HİZMET İLİŞKİSİ BULUNMADIĞINDAN ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ SIFATIYLA YARGILAMANIN SÜRDÜRÜLMESİ GEREKİRKEN İŞ MAHKEMESİ SIFATIYLA YARGILAMA YAPILARAK DAVANIN ESASI HAKKINDA KARAR VERİLMESİ YASAYA AYKIRIDIR.

İçtihat Metni

Davacı, iş kazasına maruz kalan işçinin uğramış olduğu maddi-manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.

Hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.Dava, iş kazasına maruz kalan işçinin uğramış olduğu maddi ve manevi zararın giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece, iş mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılama sonunda davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Davacı, dava dışı C… Yat. Turz. İnş. San. ve Tic. Ltd. Şti.´ye ait otel işyerinde aşçı olarak çalışmakta iken, 06.08.2004 tarihinde davalının sahibi bulunduğu gaz bayiinden alınan tüpün alev alması sonucu yaralanmıştır.

Uyuşmazlık görevli mahkemenin belirlenmesi noktasında toplanmaktadır.

Mahkemelerin görevi kamu düzeni ile ilgili olup kıyas veya yorum yolu ile genişletilmesi ya da değiştirilmesi mümkün değildir. Bu yönüyle davanın yasal dayanağını oluşturan 5521 sayılı Yasa´nın 1. maddesinde, işçiyle işveren veya işveren vekili arasında iş akdinden veya İş Kanunu´na dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının iş mahkemelerinde çözümleneceği hükmü öngörülmüştür. Anılan maddede belirtildiği üzere, iş mahkemesinin görevli olması için şu iki unsurun birlikte gerçekleşmesi koşuldur: a) Uyuşmazlığın tarafları işçi ve işveren (ya da işveren vekili) olmalıdır. b) Uyuşmazlık, iş sözleşmesinden veya İş Kanunu´ndan kaynaklanmalıdır.

Somut olayda, davacı ile davalı arasında hizmet ilişkisi bulunmamaktadır. Başka bir anlatımla davalı, davacı işçinin işvereni değildir. Hal böyle olunca, uyuşmazlığın iş akdinden veya İş Kanunu´ndan doğmadığı giderek davada, yukarıda sözü geçen Yasa´nın 1. maddenin öngördüğü koşulların oluşmadığı açık-seçiktir. Öte yandan, zararlandırıcı olayın iş kazası sayılması, görevli mahkemenin belirlenmesi için yeterli olmayıp, 5521 sayılı Yasa´nın 1. maddesinin öngördüğü koşulların ayrıca olayda gerçekleşmesi gerektiği de söz götürmez.

Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgulara aykırı biçimde, davanın görülmesinde genel mahkemelerin görevli olduğu gözetilerek Asliye Hukuk Mahkemesi sıfatıyla yargılamanın sürdürülmesi gerekirken, İş Mahkemesi sıfatıyla yargılama yapılarak davanın esası hakkında karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

S o n u ç: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 21.01.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İŞ KAZASI SONUCU UĞRANILAN ZARAR-ÇELİŞKİLİ BİLİRKİŞİ RAPORLA

YARGITAY 21. Hukuk Dairesi 2009/12975 E.N , 2010/13620 K.N.

Özet

HÜKME DAYANAK ALINAN BİLİRKİŞİ RAPORLARINDA; İŞVERENLERİN VE İŞÇİLERİN YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ DE GÖZÖNÜNDE TUTARAK VE ÖZELLİKLE İŞYERİNİN NİTELİĞİNE GÖRE, İŞYERİNDE UYGULANMASI GEREKEN İŞÇİ SAĞLIĞI VE GÜVENLİĞİ YÖNETMELİĞİ´NİN İLGİLİ MAD-DELERİNİ İNCELEMEK SURETİYLE, İŞVERENİN, İŞYERİNDE ALMASI GEREKLİ ÖNLEMLERİN NELER OLDUĞU, HANGİ ÖNLEMLERİ ALDIĞI, HANGİ ÖNLEMLERİ ALMADIĞI, ALINAN ÖNLEMLERE İŞÇİNİN UYUP UYMADIĞI GİBİ HUSUSLAR AYRINTILI BİR BİÇİMDE İNCELENEREK, KUSURUN AİDİYETİ VE ORANI HİÇBİR KUŞKU VE DURAKSAMAYA YER VERMEYECEK BİÇİMDE SAPTANMADIĞI GİBİ KUSUR RAPORLARI ARASINDAKİ ÇELİŞKİ DE GİDERİLMEDEN HÜKÜM KURULMASI İSABETSİZDİR.

İçtihat Metni

Davacı, iş kazası sonucu maluliyetinden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.

Hükmün davacı ile davalılardan A… Alüminyum Met. Yapı Sis. İm. Tic. Ltd. Şti. ile A… H… Otomotiv A.Ş. vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Dava, iş kazası sonucu %34 oranında malul kalan davacının, uğramış olduğu maddi ve manevi zararının giderilmesi istemine ilişkindir.

Mahkemece maddi tazminat davasının maddi zararın SGK´ca karşılanmış olması nedeniyle reddine, 10.000,00 TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş ise de, varılan sonuç isabetli değildir. Dava konusu olaya ilişkin olarak düzenlenen 05.12.2005, 20.03.2006 ve 23.07.2006 tarihli kusura ilişkin bilirkişi raporlarının üçünde de; A… H… Otomotiv A.Ş.´nin anahtar teslimi suretiyle işi ihale etmesi nedeniyle kusursuz olduğunun saptanması yerindedir. Ancak mahkemece, hüküm kurulurken A… H… Otomotiv A.Ş. hakkındaki dava reddedilmediği gibi, tazminata hükmedilirken bu davalının tazminat sorumluluğundan ayrık tutulmaması ve hüküm altına alınan manevi tazminat alacağından hangi davalıların sorumlu tutulduğunun açıklanmaması doğru ol-mamıştır.

Öte yandan 05.12.2005, 20.03.2006 ve 23.07.2006 tarihli kusura ilişkin bilirkişi raporlarının üçünde de A… H… Otomotiv A.Ş.´nin anahtar teslimi suretiyle işi ihale etmesi nedeniyle kusursuz olduğunun saptanması dışında kusur oranları taraflar arasında farklı oranlarda paylaştırılmış, mahkemece raporlar arasındaki bu çelişki giderilmeden davacının kusursuz bulunduğu tek rapor olan 20.03.2006 tarihli rapor hükme esas alınmıştır.

Hükme dayanak alınan bilirkişi raporlarında; bilirkişilerin, İş Kanunu´nun 77. maddesinin öngördüğü koşulları gözönünde tutarak ve özellikle işyerinin niteliğine göre, işyerinde uygulanması gereken İşçi Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği´nin ilgili maddelerini incelemek suretiyle, işverenin, işyerinde alması gerekli önlemlerin neler olduğu, hangi önlemleri aldığı, hangi önlemleri almadığı, alınan önlemlere işçinin uyup uymadığı gibi hususlar ayrıntılı bir biçimde incelemek suretiyle kusurun aidiyeti ve oranı hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek biçimde saptamadıkları anlaşılmaktadır. Kaldı ki, kusur oranlarının taraflar arasındaki dağılımı alınan 3 kusur raporunda da farklılık göstermektedir. Hal böyle olunca, hükme dayanak alınan bilirkişi raporunun, İş Kanunu´nun 77. maddesinin öngördüğü koşulları içerdiği giderek hükme dayanak alınacak nitelikte olduğu söylenemez. Mahkemece kusur raporları arasındaki çelişki giderilmeden 20.03.2006 tarihli kusur raporu esas alınarak yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

Yapılacak iş; davalı A… H… Otomotiv A.Ş.´nin anahtar teslimi suretiyle işi ihale ettiği dikkate alınarak işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında uzman farklı bilirkişi kuruluna konuyu yukarıda açıklandığı biçimde inceletmek, verilen rapor dosyadaki bilgi ve belgelerle birlikte değerlendirilerek ve sonuca göre karar vermekten ibarettir.

O halde, davacının, davalı A… Ltd. Şirketi´nin ve A… H… A.Ş.´nin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

S o n u ç: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), bozmanın niteliğine göre sair yönlerin incelenmesine şimdilik yer olmadığına, temyiz harcının istek halinde temyiz edenlerden davacı ile davalılardan A… Alüminyum Met. Yapı Sis. İm. Tic. Ltd. Şti. ile A… H… Otomotiv A.Ş.´ye iadesine, 29.12.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ORMAN KADASTROSU - KESİNLEŞMİŞ TAHDİT HARİTASI- ORMAN İÇİ AÇIKLIK

YARGITAY 20. Hukuk Dairesi 2011/12579 E.N , 2011/11364 K.N.

Özet

ORMAN KADASTROSU KESİNLEŞEN BİR YERDE ORMAN YÖNETİMİ KESİNLEŞMİŞ TAHDİT HARİTASINA DAYANABİLECEĞİNDEN, TAŞINMAZIN 6831 SAYILI YASA´NIN 17/2. MADDESİNDE ANILAN ORMAN İÇİ AÇIKLIĞI KONUMUNDA OLDUĞU KABUL EDİLEMEZ. ANCAK; HAZİNE TARAFINDAN DEVLETİN HÜKÜM VE TASARRUFU ALTINDAKİ YER İDDİASI İLE AÇILACAK BİR DAVADA TAŞINMAZIN ORMAN İÇİ AÇIKLIĞI OLUP OLMADIĞI TARTIŞILABİLİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki kadastro tespitine itiraz davasının yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davalı Ahmet tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Kadastro sırasında A… ilçesi, E… köyü 142 ada 24 parsel sayılı 1407,37 m2 yüzölçümündeki taşınmaz, belgesizden kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle tarla niteliğiyle davalı adına tespit edilmiştir. Davacı Orman Yönetimi, taşınmazın orman sayılan yerlerden olduğu iddiasıyla dava açmıştır. Mahkemece davanın kabulüne ve dava konusu parselin orman niteliği ile Hazine adına tapuya tesciline karar verilmiş, hüküm davalı Ahmet tarafından temyiz edilmiştir.

Dava dilekçesindeki açıklamaya göre dava, kadastro tespitine itiraza ilişkindir.

Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde tespit tarihinden önce 23.11.1978 tarihinde 1744 sayılı Yasa´ya göre ilanı yapılıp kesinleşen orman kadastrosu ve 2. madde uygulaması vardır.

Mahkemece, çekişmeli taşınmazın orman içi açıklığı olması nedeniyle orman sayılan yerlerden olduğu gerekçesiyle davanın tamamen kabulüne karar verilmişse de, uzman orman bilirkişi kurulu raporuna göre; yörede 1744 sayılı Yasa´ya göre 1978 yılında yapılan ve kesinleşen orman kadastrosunda çekişmeli taşınmazın krokide (B2) ile gösterilen 1165,78 m2´lik bölümün orman sınırları dışında kaldığı ve 1953 tarihli hava fotoğrafı ile 1957 tarihli memleket haritasında da beyaz renkli açık alanda olduğu, Hazine´nin davada taraf olmadığı, Orman Yönetimi´nin kesinleşen orman kadastrosuna dayanarak sadece 142 ada 24, 25, 26 ve 27 sayılı parseller hakkında dava açıp, kuzeyde ve batıda komşu parseller hakkında dava açmadığından, o parsellerin kişiler adına yapılan tespitlerinin kesinleştiği, bu durumda; orman kadastrosu kesinleşen bir yerde Orman Yönetimi´nin kesinleşmiş tahdit haritasına dayanabileceği, taşınmazın 6831 sayılı Yasa´nın 17/2. maddesinde anılan orman içi açıklığı konumunda olduğunun kabul edilmeyeceği, ancak; Hazine tarafından Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yer iddiası ile açılacak bir davada taşınmazın orman içi açıklığı olup olmadığının tartışılabileceği, çekişmeli taşınmaza komşu 142 ada 25 parsele ilişkin olarak Dairenin 14.12.2009 gün ve 2009/15475-18607 sayılı ilamından da anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca; Orman Yönetimi´nin davasının orman tahdidi içinde kalan krokide (B2) ile gösterilen 241,59 m2´lik bölüm yönünden kısmen kabulüne karar verilmesi gerekirken, delillerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek davanın tamamen kabulü yolunda hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle; davalının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), peşin alınan temyiz harcının istek halinde yatırana iadesine 11.10.2011 günü oybirliği ile karar verildi.


 

HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE, İTİRAZIN İPTALİ

YARGITAY 19. Hukuk Dairesi 2011/10921 E.N , 2012/2655 K.N.

Özet

TAKİP TALEBİNE İTİRAZ EDİLEN ALACAKLI, İTİRAZIN TEBLİĞİ TARİHİNDEN İTİBAREN BİR SENE İÇİNDE MAHKEMEYE BAŞVURARAK GENEL HÜKÜMLER DAİRESİNDE ALACAĞININ VARLIĞINI İSPAT ETMEK SURETİYLE İTİRAZIN İPTALİNİ DAVA EDEBİLİR. DAVANIN DAYANAĞINI OLUŞTURAN İCRA TAKİP DOSYASINDA DAVALILARIN TAKİBE İTİRAZ DİLEKÇELERİNİN DAVACIYA TEBLİĞİNE DAİR BİR DELİLE RASTLANMAMIŞ OLUP, DAVA AÇMAK İÇİN ARANILAN BİR YILLIK HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN DAVACI ALACAKLININ İTİRAZI ÖĞRENDİĞİ TARİH ESAS ALINARAK BELİRLENMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı vekili; müvekkili banka ile davalılardan Ziya arasında akdedilen genel kredi sözleşmesinde diğer davalının da kefil olarak yer aldığını, kredi borcunun ödenmemesi üzerine aleyhlerine girişilen takibe davalıların itirazı sonucu takibin durduğunu belirterek itirazın iptali, takibin devamı ve %40 oranında icra inkar tazminatının davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekili; davacı yanca mükerrer takip başlatıldığını ve davanın da bir yıllık yasal sürede açılmadığını bildirerek, reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece; davalıların icra takibine 01.09.2008 tarihinde itirazları sonucu takibin durduğu ve bu tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde davanın açılmadığı gerekçesiyle reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

İİK 67/1. maddesinde "Takip talebine itiraz edilen alacaklı, itirazın tebliği tarihinden itibaren bir sene içinde mahkemeye başvurarak genel hükümler dairesinde alacağının varlığını ispat etmek suretiyle itirazın iptalini dava edebilir." denilmektedir.

Davanın dayanağını oluşturan icra takip dosyasında davalıların takibe itiraz dilekçelerinin davacıya tebliğine dair bir delile rastlanmamıştır. Bu durum karşısında dava açmak için aranılan bir yıllık hak düşürücü sürenin davacı alacaklının itirazı öğrendiği tarih esas alınarak belirlenmesi gerektiği, başka bir deyişle itiraz dilekçesi tebliğ olunmadıkça hak düşürücü sürenin başlayamayacağı gözetilmeksizin mahkemece yazılı şekilde hüküm tesisinde isabet görülmemiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına (BOZULMASINA), 22.02.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ABONELİK SÖZLEŞMESİ, İTİRAZIN İPTALİ

YARGITAY 19. Hukuk Dairesi 2011/381 E.N , 2011/11825 K.N.

Özet

ABONELİK İPTAL EDİLMEDİKÇE ELEKTRİĞİ KULLANANLA BİRLİKTE ABONELİK SÖZLEŞMESİ UYARINCA ABONE DE MÜŞTEREKEN VE MÜTESELSİLEN SORUMLU OLUP, KİRACININ KULLANDIĞI ELEKTRİK ENERJİSİ BEDELİNDEN DAVALI ABONE DE SORUMLUDUR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı vekili, davalı hakkında 4186.0 nolu aboneliğin elektrik borcunun tahsili için başlatılan takibe vaki itirazın iptaline, %40 tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, müvekkilinin abone olduğunu ancak davacı ile elektrik kullanıcıları arasında düzenlenen protokole göre müvekkilinin söz konusu elektrik borcunda taraf olmadığını bildirerek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece toplanan deliller ve bilirkişi raporuna göre, davalı tarafından herhangi bir kaçak kullanımı belirlenmeyip gerçek kullanıcıların davacı tarafından bilinip ihtar gönderildiği, davalının, gerçek kullanıcı kiracı ile davacı arasında düzenlenen protokolde taraf olmadığı, borcun ödenmediğinin bilinmesine rağmen kurum tarafından elektrik kesilmeyip kullanımına izin verildiği ve bu şekildeki kullanım sonucu doğan borçtan davalının sorumlu tutulmasının hakkaniyetle bağdaşmadığı gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davalının elektrik abonesi olduğu konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Taraflar arasındaki ihtilaf, kiracının kullandığı elektrik enerjisi bedelinden davalı abonenin de sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Abonelik iptal edilmedikçe elektriği kullananla birlikte abonelik sözleşmesi hükümleri uyarınca abone de müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğundan, mahkemece bu ilke gözetilmeksizin yanılgılı gerekçelerle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına (BOZULMASINA), peşin harcın istek halinde iadesine, 03.10.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


MANEVİ TAZMİNAT-DAİREDE OLUŞAN HASAR.

YARGITAY 18. Hukuk Dairesi 2011/10419 E.N , 2012/590 K.N.

Özet

MANEVİ TAZMİNATA HÜKMEDİLEBİLMESİ İÇİN, DAVALININ KUSURLU DAVRANIŞI SONUCU DAVACININ KİŞİLİK HAKLARININ SALDIRIYA UĞRAMASI GEREKİR. DAVALININ BAĞIMSIZ BÖLÜMÜNDEKİ TESİSATTA OLUŞAN ARIZA NEDENİYLE DAVACININ DAİRESİNDE OLUŞAN HASAR VE ZARARIN DAVACININ KİŞİLİK HAKLARINA YÖNELİK BİR ÖZELLİĞİ BULUNMAYIP DOĞRUDAN DOĞRUYA MALVARLIĞI HAKKINA TECAVÜZ NİTELİĞİ TAŞIDIĞI VE SALT MADDİ TAZMİNATI GEREKTİREBİLECEĞİ GÖZETİLMEDEN MADDİ TAZMİNATIN YANINDA MANEVİ TAZMİNATA DA HÜKMEDİLMESİ İSABETSİZDİR.

İçtihat Metni

Dava dilekçesinde, maddi ve manevi tazminat istenilmiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği düşünüldü:

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasal gerektirici nedenlere ve özellikle kanıtların takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre sair temyiz itirazları yerinde değildir.

Ancak;

Borçlar Yasası´nın 49. maddesi uyarınca manevi tazminata hükmedilebilmesi için, davalının kusurlu davranışı sonucu davacının kişilik haklarının saldırıya uğraması gerekir. Somut olayda davalının bağımsız bölümündeki tesisatta oluşan arıza nedeni ile davacının dairesinde oluşan hasar ve zararın davacının kişilik haklarına yönelik bir özelliği bulunmayıp doğrudan doğruya malvarlığı (mülkiyet) hakkına tecavüz niteliği taşıdığı ve 634 sayılı Yasa´nın 19. maddesinin son fıkrasına göre salt maddi tazminatı gerektirebileceği gö-zetilmeden, maddi tazminatın yanında ayrıca manevi tazminata da hükmedilmesi doğru görülmemiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK´nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 26.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

KAT MALİKLERİ KURULU KARARININ İPTALİ-HUSUMET

YARGITAY 18. Hukuk Dairesi 2011/8667 E.N , 2012/404 K.N.

Özet

KAT MALİKLERİ KURULU KARARLARININ İPTALİNE İLİŞKİN DAVALAR, KAT MALİKLERİNİ TEMSİLEN YÖNETİCİYE KARŞI AÇILMALIDIR. MAHKEMECE, DAVANIN YÖNETİCİ ALEYHİNE AÇILDIĞI DİKKATE ALINARAK İŞİN ESASINA GİRİLİP TOPLANACAK DELİLLER DOĞRULTUSUNDA KARAR VERİLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Dava dilekçesinde, 31.01.2010 tarihli kat malikleri kurulu kararının iptali, müdahalenin men´i ve eski hale getirme istenilmiştir. Mahkemece davanın husumet yokluğundan reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği düşünüldü:

Davacılar vekili dava dilekçesinde; anataşınmazın kat malikleri kurulunca 31.01.2010 günü yapılan toplantının usul ve yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek, sözü edilen toplantıda alınan kararın iptalini ve kamera tesisinin ortak yerlerden kaldırılarak eski hale getirilmesini istemiş, mahkemece kararın alındığı tarihte toplantıya katılan tüm kat maliklerinin davalı gösterilmesi gerektiği, sadece yönetici aleyhine bu davanın açılamayacağı gerekçesiyle ve husumet yokluğu nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.

634 sayılı Kat Mülkiyeti Yasası´nın 38. maddesine 14.11.2007 gün ve 5711 sayılı Yasa´yla eklenen fıkrada açıkça gösterildiği üzere kat malikleri kurulu kararlarının iptaline ilişkin davalar, kat maliklerini temsilen yöneticiye husumet yöneltilmesi suretiyle açılabilir. Mahkemece davanın yönetici aleyhine açılmış olduğu hususu dikkate alınarak işin esasına girilip toplanacak deliller doğrultusunda karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK´nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 23.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İSTİHKAK DAVASI, TARAF TEŞKİLİ, TASARRUFUN İPTALİ

YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 2011/12041 E.N , 2012/2508 K.N.

Özet

İSTİHKAK DAVASI, BORÇLU VE BORÇLU İLE HUKUKİ İŞLEMDE BULUNAN KİŞİLER ALEYHİNE AÇILIR. ZORUNLU DAVA ARKADAŞI DURUMUNDA OLAN KİŞİLERİN TÜMÜNÜN DAVALI OLARAK GÖSTERİLMEMESİ HALİNDE EKSİK GÖSTERİLEN KİŞİ VEYA KİŞİLERE DAVA DİLEKÇESİNİN TEBLİĞİ İLE DAVAYA DAHİL EDİLMELERİ SAĞLANMALIDIR. TARAF TEŞKİLİ SAĞLANMADIKÇA İŞİN ESASINA GİRİLEMEZ.

DAVACI 3. KİŞİNİN DAVASI YÖNÜNDEN, BU DAVA NEDENİYLE TAKİBİN ERTELENDİĞİNE VEYA İHTİYATİ TEDBİR YOLU İLE İCRA TAKİBİNİN DURDURULDUĞUNA İLİŞKİN HİÇBİR KANIT BULUNMAMIŞ OLUP, BU DAVA NEDENİYLE 3. KİŞİNİN TUTUMU SONUCU ALACAĞIN TAHSİLİNİN GECİKTİĞİNDEN SÖZ EDİLEMEYECEĞİNDEN ALACAKLI YARARINA %40 TAZMİNATA HÜKMEDİLMESİ YASAYA AYKIRI OLDUĞU GİBİ, HÜKMEDİLECEK TAZMİNATIN MATRAHINI BELİRLERKEN TAKİP KONUSU ALACAK TUTARI İLE HACİZLİ MALIN DEĞERİNDEN HANGİSİ AZ İSE O DEĞERİN ESAS ALINMASI GEREKİR.

KARŞI DAVANIN KABULÜNE KARAR VERİLDİĞİNE GÖRE, DAVA KONUSU TASARRUFUN İPTALİ İLE DAVALI-KARŞI DAVACIYA TAKİP DOSYA-SINDAKİ ALACAK VE FER´İLERİ İLE SINIRLI OLACAK ŞEKİLDE CEBRİ İCRA YETKİSİ TANINMASINA KARAR VERİLMELİDİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki istihkak-tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı istihkak davasının reddine, tasarrufun iptali davasının kabulüne dair verilen hükmün süresi içinde davacı-karşı davalı (3. kişi) vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı (3. kişi) vekili, davalı alacaklı tarafça dava dışı borçlular İbrahim ve Mehmet aleyhine yürütülen takipte, Aydın İkinci İcra Müdürlüğü´nün 2007/321 Tal. sayılı dosyasından uygulanan 14.03.2007 tarihli haciz işleminde, borçlular ile ilgisi bulunmayan davacıya ait işyerindeki menkullerin haczedildiğini, haciz yapılan yerin borçlu İbrahim´in eski adresi olduğunu, diğer borçlu Mehmet´in de davacının oğlu olup, ziyaret amaçlı olarak zaman zaman işyerine geldiğini ileri sürerek, haczin kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı (alacaklı) vekili, aleyhlerine açılmış olan istihkak davasının reddini ve tazminata karar verilmesini savunmuş, karşı dava olarak; davacı 3. kişi ile borçlu arasında alacaklıdan mal kaçırmaya yönelik muvazaalı işyeri devri bulunduğunu, bu nedenle, İİK´nın 97/17. maddesi gereğince, devir işleminin (tasarrufun) iptaline karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece; takibin ilama dayandığı, trafik kazası sonucu ölüme sebebiyet veren borçlular hakkındaki dava sonuçlanmadan işyerinin borçlu tarafından kardeşi olan davacıya devir edildiği, takip başlamadan önceki işyeri devrinin alacaklıdan mal kaçırmaya yönelik ve muvazaalı olduğu, işyerinin fiilen borçlu tarafından işletildiği gerekçesiyle, davacı 3. kişinin istihkak davasının reddine, tasarrufun iptaline yönelik karşı davanın kabulü ile İİK´nın 97/17 ve 280. maddeleri gereğince, borçlu İbrahim´in davacı 3. kişiye yaptığı işyeri devri işleminin iptaline, davacı 3. kişinin alacağın %40´ı oranında kötüniyet tazminatına mahkum edilmesine karar verilmiş; hüküm, davacı-karşı davalı (3. kişi) vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, 3. kişinin İİK´nın 96 ve devamı maddelerine dayalı olarak açtığı istihkak davasına ve davalı alacaklının da karşılık olarak açtığı tasarrufun iptali istemine ilişkindir.

Bu tür davalar İİK´nın 282. maddesi uyarınca borçlu ve borçlu ile hukuki işlemde bulunan kişiler aleyhine açılır. Zorunlu dava arkadaşı durumunda olan kişilerin tümünün davalı olarak gösterilmemesi halinde eksik gösterilen kişi veya kişilere dava dilekçesinin tebliği ile davaya dahil edilmeleri sağlanmalıdır.

Taraf teşkili davanın görülebilme koşullarından olup, re´sen nazara alınmalıdır. Ayrıca taraf teşkili sağlanmadığı sürece işin esasına girme olanağı da yoktur.

Somut olayda, davalı-karşı davacı (alacaklı) tarafından davacı 3. kişi ile borçlu arasında alacaklıdan mal kaçırmaya yönelik muvazaalı işyeri devri bulunduğu iddiasıyla karşı dava açılmıştır. Bu durumda, mahkemece davalı-karşı davacı alacaklıya 3. kişi ile işlemde bulunan takip borçlularını davaya dahil etmesi için süre verilmesi, dava dilekçesinin dahili davalılara tebliğ edilmesi ve bu şekilde taraf teşkili sağlandıktan sonra davanın esasına girilerek hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yanlış değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir.

Kabule göre de; davacı 3. kişinin davası yönünden, görülen dava ile ilgili olarak, İİK´nın 97/13. maddesinde öngörüldüğü şekilde, bu dava nedeniyle takibin ertelendiğine veya ihtiyati tedbir yolu ile icra takibinin durdurulduğuna ilişkin hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Bu durumda, bu dava nedeniyle 3. kişinin tutumu sonucu alacağın tahsilinin geciktiğinden söz edilemeyeceğinden ve İİK´nın 97/13. maddesi koşulları davalı (alacaklı) yararına oluşmadığından, alacaklı yararına %40 tazminata hükmedilmesi, usul ve yasaya aykırı olduğu gibi, hükmedilecek tazminatın matrahını belirlerken takip konusu alacak tutarı ile hacizli malın değerinden hangisi az ise o değerin esas alınması gerekirken, mahkemece, mahcuzun değerinden daha fazla olan takip konusu alacak miktarının esas alınması ve hükmedilen tazminatın "kötüniyet tazminatı" olarak nitelendirilmesi de doğru görülmemiştir.

Öte yandan, karşı davanın kabulüne karar verildiğine göre, dava konusu tasarrufun iptali ile davalı-karşı davacıya İİK´nın 283/1. maddesi gereğince, takip dosyasındaki alacak ve fer´ileri ile sınırlı olacak şekilde cebri icra yetkisi tanınmasına karar verilmesi gerektiği halde, bu hususun da gözardı edilmesi isabetli değildir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı-davalı 3. kişi vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacı-davalı 3. kişiye geri verilmesine 05.03.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

GERÇEK ZARAR, İTİRAZIN İPTALİ, YASAL FAİZ

YARGITAY 16. Hukuk Dairesi 2011/8332 E.N , 2012/507 K.N.

Özet

SİGORTACI, ÖDEDİĞİ TAZMİNATI DEĞİL, ÖDENMESİ GEREKLİ GERÇEK ZARAR MİKTARINI ZARAR SORUMLUSUNDAN İSTEYEBİLİR. DAVALININ KUSUR ORANININ VE ARAÇTA MEYDANA GELEN GERÇEK ZARARIN BELİRLENMESİ İÇİN MAHKEMECE KONUSUNDA UZMAN BİLİRKİŞİDEN KUSUR ORANI VE HASAR BEDELİNE İLİŞKİN RAPOR ALINARAK SONUCUNA GÖRE HÜKÜM KURULMASI GEREKİRKEN, GERÇEK ZARAR BELİRLENMEDEN DAVACININ ÖDEDİĞİ MİKTARA GÖRE KARAR VERİLMESİ İSABETLİ DEĞİLDİR.

ASIL ALACAĞA TAKİP TARİHİNDEN İTİBAREN YASAL FAİZ YÜRÜTÜLMESİ GEREKİRKEN, ASIL ALACAK İLE FAİZİNİN TOPLAMI ÜZERİNDEN FAİZE FAİZ UYGULANMASI YASAYA AYKIRIDIR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne dair verilen hükmün süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı vekili, davalıların işleteni olduğu aracın müvekkili şirkete kasko sigortalı araca çarpması nedeniyle araçta meydana gelen 8.600 TL hasar bedelinin sigortalıya ödendiğini, kusur oranına isabet eden 1.680 TL tazminatın tahsili için yapılan icra takibine davalının itiraz ettiğini belirterek itirazın iptaline, takibin devamına, karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, kusuru oranını kabul etmediklerini belirterek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece toplanan deliller ve benimsenen bilirkişi raporuna göre davalının icra takip dosyasına yaptığı itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

1- Davacı, davasını TTK´nın 1301. maddesinde yazılı halefiyet hakkına dayandırmıştır. Böyle bir davada sigortacı, ödediği tazminatı değil, ödenmesi gerekli gerçek zarar miktarını zarar sorumlusundan isteyebilir. Davalının kusur oranının ve araçta meydana gelen gerçek zararın belirlenmesi için mahkemece konusunda uzman bilirkişiden kusur oranı ve hasar bedeline ilişkin rapor alınarak sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde gerçek zarar belirlenmeden davacının ödediği miktara göre karar verilmesi doğru görülmemiştir.

2- Davacı vekili icra takip dosyasında 1.680 TL asıl alacak, 358,49 TL işlemiş faiz olmak üzere toplam 2.038,49 TL alacağın takip tarihinden işleyecek faizi ile tahsilini talep etmiş, mahkemece davalının itirazının iptaline, takibin devamına karar verilmiştir. Oysa, asıl alacağa takip tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesi gerekirken, asıl alacak ile faizinin toplamı üzerinden faize faiz uygulanması sonucunu doğuracak şekilde hüküm kurulması da isabetli değildir.

S o n u ç: Yukarıda 1 ve 2 numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine 24.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

NAFAKA CEZASI -BİRİKMİŞ NAFAKAYA CEZA VERİLMEYECEĞİ

YARGITAY 16. Hukuk Dairesi 2010/4819 E.N , 2010/5766 K.N.

Özet

BORÇLUYA ÇIKARILAN ÖDEME EMRİNDE BİRİKMİŞ NAFAKA ALACAĞININ ÖDENMESİ İSTENMEKTE OLUP, AYLIK NAFAKA ALACAĞININ TAHSİLİ YÖNÜNDE BİR TALEP BULUNMAMASI KARŞISINDA, ÖDEME EMRİNİN TEBLİĞ EDİLDİĞİ TARİHE DEK BİRİKMİŞ NAFAKA ALACAĞI ADİ ALACAK HÜKMÜNDE OLDUĞUNDAN, BU NİTELİKTE NAFAKA ALACAĞINI ÖDEMEMEK NAFAKA BORCUNU ÖDEMEME SUÇUNU OLUŞTURMAMAKTADIR.

İçtihat Metni

Nafaka hükmüne uymamak eyleminden borçlu Yılmaz hakkında yapılan yargılama sonucunda beraatine dair (Kastamonu Birinci İcra Mahkemesi)´nin 10.12.2009 tarihli ve 2009/753 Esas, 2009/1135 sayılı kararına karşı yapılan itirazın kabulü ile sanığın 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu´nun 340. maddesi uyarınca 3 aya kadar tazyik hapsi ile cezalandırılmasına ilişkin (Kastamonu Ağır Ceza Mahkemesi)´nin 15.01.2010 tarihli ve 2010/41 değişik iş sayılı kararını kapsayan dosya incelendi.

Tebliğname ile;

1- Sanık hakkında Kastamonu Asliye İkinci Hukuk Mahkemesi´nin 2009/17 Esas sayılı dosyası üzerinden yapılan yargılama sırasında 11.02.2009 tarihli ara kararı ile dava tarihinden itibaren hükmolunan tedbir nafakasının tahsili için takip yapıldığı, 8 aylık birikmiş nafaka alacağının ödenmemesi üzerine şikayette bulunulduğu olayda, eylemin suç oluşturmayacağı gözetilmeden itirazın reddi yerine yazılı şekilde karar verilmesinde,

2- Nafaka hükmüne uymamak eyleminden 2004 sayılı Kanun´un 344. maddesi gereğince 3 aya kadar tazyik hapsine hükmedilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde uygulama yapılmasında,

İsabet görülmemekle anılan kararın 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu´nun 309. maddesi uyarınca kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü´nün 19.05.2010 gün ve B.03.0.CIG.0.00.00.04-105-37-2644-2010/5823/31859 sayılı kanun yararına bozma istemine atfen Yargıtay C.Başsavcılığı´nın 03.06.2010 gün ve K.Y.B.2010/133353 sayılı tebliğnamesiyle istenilmiş olmakla,

Gereği görüşüldü:

Somut olayda; borçlu hakkında Kastamonu İkinci İcra Müdürlüğü´nün 2009/2015 Esas sayılı dosyası ile yapılan takipte, borçluya çıkarılan ödeme emrinde birikmiş nafaka alacağının ödenmesi istenmekte olup, aylık nafaka alacağının tahsili yönünde bir talep bulunmaması karşısında, ödeme emrinin tebliğ edildiği tarihe dek birikmiş nafaka alacağı adi alacak hükmünde olduğundan, bu nitelikte nafaka alacağını ödememek nafaka borcunu ödememe suçunu oluşturmayacağından itirazın reddi yerine kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

Bozma kararının niteliği dikkate alındığında Yargıtay C.Başsavcılığı´nca (2) nolu bozma nedenini tartışmakta hukuki yarar görülmemiştir.

Açıklanan nedenlerle Yargıtay C.Başsavcılığı´nca kanun yararına bozma istemine atfen düzenlediği tebliğname kısmen yerinde görüldüğünden, Kastamonu Ağır Ceza Mahkemesi´nin 15.01.2010 tarih ve 2010/41 değişik iş sayılı kararının (BOZULMASINA),

Bozma kararı üzerine 5271 sayılı CMK´nın 309/4-d maddesi gereğince yeniden uygulama yapılması gerektiğinden;

Borçlu sanık Yılmaz´ın nafaka borcunu ödememe eyleminden dolayı tazyik hapsi ile cezalandırılmasına yer olmadığına, hakkındaki mahkumiyet kararının çektirilmemesine, dosyanın mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığı´na tevdiine, 04.10.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.


NAFAKA HÜKMÜNE UYMAYAN BORÇLU

T.C.
YARGITAY 16. HUKUK DAİRESİ Esas No.  2010/4819 Karar No. 2010/5766 Tarihi 04.10.2010

İLGİLİ MEVZUAT

2004-İCRA VE İFLAS KANUNU ( İİK )/340/344

Nafaka hükmüne uymamak eyleminden borçlu hakkında yapılan yargılama sonucunda beraatine dair Kastamonu 1. İcra Mahkemesinin 10/12/2009 tarihli ve 2009/753 Esas 2009/1135 sayılı kararına karşı yapılan itirazın kabulü ile sanığın 2004 sayılı İcra ve iflas Kanunu´nun 340. maddesi uyarınca 3 aya kadar tazyik hapsi ile cezalandırılmasına ilişkin Kastamonu Ağır Ceza Mahkemesinin 15/01/2010 tarihli ve 2010/41 değişik iş sayılı kararını kapsayan dosya incelendi:

Tebliğname ile:

1- Sanık hakkında Kastamonu Asliye 2. Hukuk Mahkemesinin 2009/17 Esas sayılı dosyası üzerinden yapılan yargılama sırasında 11/02/2009 tarihli ara kararı ile dava tarihinden itibaren hükmolunan tedbir nafakasının tahsili için takip yapıldığı 8 aylık birikmiş nafaka alacağının ödenmemesi üzerine şikayette bulunulduğu olayda eylemin suç oluşturmayacağı gözetilmeden itirazın reddi yerine yazılı şekilde karar verilmesinde,

2- Nafaka hükmüne uymamak eyleminden 2004 sayılı Kanun´un 344. maddesi gereğince 3 aya kadar tazyik hapsine hükmedilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde uygulama yapılmasında, isabet görülmemekle anılan kararın 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu´nun 309. maddesi uyarınca kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İsleri Genel Müdürlüğü´nün 19/05/2010 gün ve B.03.0.CIG.0.00.00.04-105-37-2644-2010/5823/31859 sayılı kanun yararına bozma istemine atfen Yargıtay C Başsavcılığının 03.6.2010 gün ve KYB 2010/133353 sayılı tebliğnamesiyle istenilmiş olmakla,

Gereği görüşüldü:

KARAR : Somut olayda, borçlu hakkında Kastamonu 2. İcra Müdürlüğü´nün 2009/2015 Esas sayılı dosyası ile yapılan takipte, borçluya çıkarılan ödeme emrinde birikmiş nafaka alacağının ödenmesi istenmekte olup aylık nafaka alacağının tahsili yönünde bir talep bulunmaması karşısında ödeme emrinin tebliğ edildiği tarihe dek birikmiş nafaka alacağı adi alacak hükmünde olduğundan bu nitelikte nafaka alacağını ödememek nafaka borcunu ödememe suçunu oluşturmayacağından itirazın reddi yerine kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

Bozma kararının niteliği dikkate alındığında Yargıtay C Başsavcılığınca ( 2 ) nolu bozma nedenini tartışmakta hukuki yarar görülmemiştir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle Yargıtay C. Başsavcılığınca kanun yararına bozma istemine atfen düzenlediği tebliğname kısmen yerinde görüldüğünden, Kastamonu Ağır Ceza Mahkemesinin 15 1 2010 tarih ve 2010/41 değişik iş sayılı kararının BOZULMASINA, Bozma kararı üzerine 5271 sayılı CMK.nun 309/4-d maddesi gereğince yeniden uygulama yapılması gerektiğinden; borçlu sanığın nafaka borcunu ödememe eyleminden dolayı tazyik, hapsi ile cezalandırılmasına yer olmadığına hakkındaki mahkumiyet kararının çektirilmemesine, dosyanın mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına tevdiine, 04.10.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.

"birikmiş nafaka alacağı adi alacak hükmünde olup ve bu alacağa ilişkin ödememenin İİK 344.maddesinde belirtilen suçu oluşturmayacağı,borçlu sanığın icra emrinin tebliğinden şikayet tarihine kadarki sürede en az bir aylık cari nafaka alacağının bulunmadığı gözetilmeden sanık hakkında mahkumiyet kararı verilmesi mümkün değildir..."(YAR CGK.18.03.1991 gün 1991/53 E 1991/79 K.)

"Sanığa icra emrinin tebliği tarihi ile şikayet tarihi arasında işlemiş aylık cari nafaka alacağı bulunmadığı gibi takip konusu yapılan birikmiş nafaka alacağı da adi alacak niteliğinde olduğundan dolayı İİK 344.maddesinde yazılı olan suçun oluşmayacağı gözetilmeden karar verilmesi..."(YAR 8CD 01.05.2000 gün 2000/805 E. 2000/7618 K.)"

"Takip talebinde birikmiş nafakanın yanında cari nafakanın da istenmesi halinde;icra emrinin tebliğinden şikayet tarihine kadar işlemiş cari nafaka bulunup bulunmadığı;nafaka ilamının kesinleşip kesinleşmediği de araştırılarak sonuca göre hüküm kurulması gereklidir."(YAR 8 CD 11.11.1996 gün 1996/13508 E 1996/14017 K)


 

KAZANDIRICI ZAMANAŞIMI ZİLYETLİĞİ, KEŞİF GİDERİ

YARGITAY 16. Hukuk Dairesi 2010/2240 E.N , 2010/2717 K.N.

Özet

TAŞINMAZIN ÖNCESİNİN TARAFLARIN BABASINA AİT OLDUĞUNU TARAFLAR KABUL ETTİĞİNDEN DAVADA İSPAT KÜLFETİ, SONRADAN SATIN ALDIĞINI İDDİA EDEN DAVALIYA DÜŞMEKTEDİR. KEŞİF GİDERİNİN İSPAT KÜLFETİ KENDİSİNE DÜŞEN TARAFA YÜKLETİLMESİ GEREKİR. İSPAT YÜKÜMLÜLÜĞÜ BULUNMAYAN DAVACILARA VERİLEN KESİN SÜRE İÇERİSİNDE KEŞİF GİDERİNİN YATIRILMADIĞINDAN SÖZ EDİLEREK DAVALARININ REDDİNE KARAR VERİLMESİ YASAYA AYKIRIDIR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında kadastro tespitinden doğan dava sonucunda verilen hükmün Yargıtay´ca incelenmesi istenilmekle; temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı, inceleme raporu ve dosyadaki belgeler okundu, gereği görüşüldü:

Kadastro sırasında 164 ada 6, 165 ada 7, 176 ada 2, 182 ada 32, 186 ada 38, 182 ada 46, 210 ada 50 parsel sayılı 287.26, 436.45, 851.59, 5959.59, 28052.83, 3759.78 ve 542.59 metrekare yüzölçümündeki taşınmazlar, kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle davalı Yahya ve Tekin adlarına eşit paylarla tespit edilmiştir. Davacı Döndü ve Şükriye, yasal süresi içinde taşınmazların kök murisleri babaları Rasim´den intikal ettiği ve miras paylarının bulunduğu iddiasına dayanarak dava açmışlardır. Mahkemece yapılan yargılama sonunda davanın 3402 sayılı Yasa´nın 36. maddesi gereğince reddine ve çekişme konusu taşınmazların tespit gibi Yahya ve Tekin adlarına eşit paylar oranında tesciline karar verilmiş; hüküm, davacı Şükriye tarafından temyiz edilmiştir.

Mahkemece, davacı tarafın keşif giderini verilen kesin süre içinde yatırmaması nedeniyle ispat edilemeyen davanın reddine karar verilmiş ise de; varılan sonuç, dosya kapsamına uygun değildir. Davacılar, taşınmazların ortak murisleri Rasim´den intikal ettiği ve taksim edilmediği iddiasına dayanarak dava açmışlardır. Davalı Tekin duruşmadaki imzalı beyanı ile taşınmazın murisleri Rasim´den kaldığını kabul etmiş; davalı Yahya ise taşınmazların ortak murisleri babaları Rasim´e ait olduğunu; ancak, sağlığında sattığını, kendisinin de satın alan şahıslardan satın aldığını ileri sürmüştür. Taşınmazın öncesinin tarafların babası 1985 yılında vefat eden Rasim´e ait olduğunu taraflar kabul ettiklerine göre, davada ispat külfeti, sonradan satın aldığını iddia eden davalı Yahya´ya düşmektedir. Bu nedenle davalıdan delilleri sorulup, gerekli değerlendirme yapıldıktan sonra sonucuna göre karar verilmesi gerekir. 3402 sayılı Yasa´nın 36. maddesinin uygulanması için keşif giderinin ispat külfeti kendisine düşen tarafa yükletilmesi gerekir. İspat yükümlülüğü bulunmayan davacılara verilen kesin süre içerisinde keşif giderinin yatırılmadığından söz edilerek davalarının reddine karar verilmesi yasaya aykırıdır. Kabule göre de; mahkemece hükme esas alınan 10.02.2009 tarihli kesin süreye ilişkin ara kararı, davacılardan Şükriye´ye tebliğ edilmediği halde, davacı Şükriye´ye istediği yeni süre verilmeden keşif giderinin yatırılmadığından söz edilerek davanın reddine karar verilmesi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde bulunduğundan kabulüyle hükmün (BOZULMASINA), 05.04.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

ESER SÖZLEŞMESİ, KABULE İCBAR EDİLEMEYECEK DERECEDE AYIP

YARGITAY 15. Hukuk Dairesi 2010/7058 E.N , 2011/7049 K.N.

Özet

BK´NIN 359, 360, 362. MADDELERİ DOĞRULTUSUNDA YAPILAN İMALATIN KABULE İCBAR EDİLEMEYECEK DERECEDE AYIPLI YA DA SÖZLEŞMESİNE UYGUN OLUP OLMADIĞI, AYIPLI VE EKSİK İMALAT VARSA BEDELİNİN NE OLDUĞU İLE BEDELDEN İNDİRİM VEYA ESERİN REDDİ GEREKİP GEREKMEDİĞİ SAPTANMALIDIR. SÖZLEŞMESİNE UYGUN OLMAYAN VE KABULE İCBAR EDİLEMEYECEK DERECEDE AYIPLI BULUNAN İMALATI TESLİM ALMAK ZORUNDA DEĞİLDİR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemece verilen hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacı, 11.07.2007 tarihli ihale kapsamındaki sondaj kuyusu yapım işinden dolayı H… ilçesi K…, D… ve Y… köyündeki taahhüdünü tamamladığını, ancak bedelin ödenmediğini ileri sürerek 19.530,00 TL´nin tahsilini istemiş, mahkemece yapılan imalatta eksik ve kusurlu işlerin yapılan ödemeden fazla olduğundan bahisle davanın reddine karar verilmiş, verilen karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Yanlar arasında imzalanan sözleşmeye göre teslim işlemlerinin davalı Birlik tarafından kurulacak komisyon tarafından yapılması, teslim alındıktan sonra bedelinin ödenmesi gerekmektedir. Dosya kapsamındaki bilgilere göre teslim işlemleri tamamlanmadan bedellerin davacıya ödendiği ancak D… Y… köyüne ait sondaj bedelinin ödenmediği anlaşılmaktadır. Mahkemece her üç köyde yapılan keşif sonucu alınan bilirkişi raporlarına göre sonuca varılmış ise de, BK´nın 359, 360, 362. maddeleri doğrultusunda yapılan imalatın kabule icbar edilemeyecek derecede ayıplı olup olmadığı, ayıplı ve noksan imalat varsa bedelinin ne olduğu saptanmamıştır. Davalı Birlik, sözleşmesine uygun olmayan ve kabule icbar edilemeyecek derecede ayıplı bulunan kuyuları teslim almak zorunda değildir. Bilirkişi raporuna göre her üç köyde yapılan sondaj imalatının sözleşmesine uygun olup olmadığı, eserin reddi gerekip gerekmediği, eksik ve ayıplı ise bedelden indirim gerekip gerekmediği ve miktarı hususlarında açıklama yapılmamıştır. Bu nedenle mahkemece bilirkişilerden ek rapor alınarak yukarıda açıklanan doğrultuda davacı alacağı hesap ettirilip sonucuna uygun karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile ve Y… köyündeki imalat bedeli dikkate alınmadan davanın reddi doğru olmamış, kararın bozulması uygun görülmüştür.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan sebeplerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, 30.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

BİNALARIN DEPREM YÖNETMELİĞİNE UYGUN BİÇİMDE İNŞA EDİLMESİ- İMALATIN AYIPLI OLMASI

YARGITAY 15. Hukuk Dairesi 2010/5449 E.N , 2011/6965 K.N.

Özet

İHALE EDİLİP KESİN KABULÜ YAPILARAK DAVACIYA TESLİM EDİLEN BİNALARIN YAPILAN DELİL TESPİTİNDE VERİLEN RAPOR UYARINCA GÜÇLENDİRİLMESİ GEREKTİĞİNDEN BAHİSLE BEDELİNİN TAHSİLİ İSTEMİYLE DAVA AÇILMIŞ, DAVALI O TARİHTE YÜRÜRLÜKTE BULUNAN DEPREM YÖ-NETMELİĞİ´NE UYGUN ŞEKİLDE İNŞAATIN GERÇEKLEŞTİRİLDİĞİNİ SAVUNMUŞ, BİLİRKİŞİLERCE İNŞAATIN YAPIMI SIRASINDA ALINMASI GEREKEN KAROT NUMUNELERİNİN DOSYAYA SUNULAMADIĞINDAN BAHİSLE YAPILAN İMALATIN AYIPLI OLDUĞUNUN İSPATLANAMADIĞI SONUCUNA VARILMIŞ İSE DE, KAROT DENEYİ YAPILMADAN VE GEREKTİĞİNDE İNŞAAT DİĞER TEKNİK VASITALARLA İNCELENMEDEN DOSYA ÜZERİNDEN ALINAN RAPORLA SONUCA VARILMASI İSABETSİZDİR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemece verilen hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

Dava, 08.10.1990 tarihinde ihale edilen ve 25.09.1995 tarihinde kesin kabulü yapılarak davacıya teslim edilen binaların 2005 yılında yapılan delil tespitinde verilen rapor uyarınca güçlendirilmesi gerektiğinden bahisle bedelinin tahsili istemiyle açılmış, mahkemece davanın reddine dair verilen karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Davalı cevabında, sözleşmenin imzalandığı tarihte yürürlükte bulunan 1975 yılı Deprem Yönetmeliği´ne uygun şekilde inşaatın gerçekleştirildiğini savunmuştur. Mahkemece talimat yolu ile Ankara ve İstanbul Mahkemeleri aracılığı ile alınan bilirkişi raporları ile sonuca varılmıştır. Bilirkişilerce inşaatın yapımı sırasında alınması gereken 3.7 ve 28 günlük karot numunelerinin dosyaya sunulamadığından bahisle yapılan imalatın ayıplı olduğunun ispatlanamadığı sonucuna varılmış ise de, karot deneyi yapılmadan ve gerektiğinde inşaat diğer teknik vasıtalarla incelenmeden dosya üzerinden alınan raporla sonuca varılması doğru olmamıştır. Bu nedenle mahkemece mahallinde bilirkişi vasıtası ile keşif yapılarak ve mevcut inşaattan karot numuneleri alınıp ve gerektiğinde inşaatın diğer teknik yöntemlerle incelenmesi yapılarak 1975 yılı Deprem Yönetmeliği´ne uygun biçimde inşa edilip edilmediği araştırılıp inşaatın 1975 yılı Deprem Yönetmeliği´ne ve diğer teknik koşullarına uygun yapıldığının saptanması halinde davanın şimdiki gibi reddine, aksi takdirde davalının kusurlu imalat yaptığının ve güçlendirilmesi gerektiğinin belirlenmesi halinde ise gizli ayıbın ortaya çıktığı tarihteki 2002 yılı mahalli rayiçleriyle saptanacak güçlendirme bedelinin davalıdan tahsiline karar verilmelidir. Bu hususlar üzerinde durulmadan eksik inceleme ile davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın temyiz eden davacı yararına (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, 28.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ARSA PAYI KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ- DAVAYA ETKİ EDECEK DİĞER DAVANIN SONUCUNUN BEKLENMESİ

YARGITAY 14. Hukuk Dairesi 2011/2628 E.N , 2011/3698 K.N.

Özet

ARSA PAYI KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİNİN ARSA SAHİBİ BAKIMINDAN İFA İLE SONUÇLANABİLMESİ, ARSA SAHİPLERİNİN BU ALACAKLARINI ELDE ETMELERİNE BAĞLIDIR. DAVACININ TESCİL İSTEĞİNİN HÜKÜM ALTINA ALINABİLMESİ İÇİN YÜKLENİCİ VEYA ONUN KİŞİSEL HAKKINI DEVRALAN DAVACININ SÖZLEŞMEDEN KAYNAKLANAN TÜM EDİMLERİNİ YERİNE GETİRMİŞ OLMASI GEREKLİDİR. BORÇLU (ARSA SAHİBİ) YAPILAN TEMLİKTEN HABERDAR OLDUĞU ZAMAN TEMLİK EDENE (YÜKLENİCİYE) KARŞI HAİZ OLDUĞU DEF´İLERİ TEMELLÜK EDENE (DAVACI ÜÇÜNCÜ KİŞİLERE) KARŞI DAHİ İLERİ SÜREBİLİR. HER TÜRLÜ VERGİ, RESİM, HARÇ, SİGORTA PRİMLERİ VE YAPI KULLANIM BELGESİ ALINMASI İÇİN GEREKEN HARÇLARIN YÜKLENİCİ TARAFINDAN ÖDENMESİ GEREKİR. MAHKEMECE YAPILMASI GEREKEN İŞ, DAVALILARIN ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNDE YÜKLENİCİ ALEYHİNE MEVCUT DAVANIN SONUCUNA ETKİ EDECEK, EKSİK VE KURULU İŞ BEDELİ, CEZAİ ŞART VE GECİKME CEZASI, EKSİKLİKLERİN TAMAMLANMASI VE İSKAN RUHSATI ALINMASI İÇİN YETKİ VERİLMESİNE İLİŞKİN DAVANIN SONUCUNU BEKLEMEK, O DAVADA ARSA SAHİPLERİNİN HAKLARI HÜKME BAĞLANIP KESİNLEŞİRSE BU TUTAR İLE BİRLİKTE İSKAN HARÇ VE MASRAFLARI İLE SİGORTA PRİMLERİNİN TUTARI DA SAPTANIP ARSA SAHİPLERİNE ÖDEMEK ÜZERE DAVACIYA DEPO ETTİRMEK, BÖYLECE ARSA PAYI KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİNİN YERİNE GETİRİLMEYEN HÜKÜMLERİ DAVACI TARAFINDAN YERİNE GETİRİLİRSE TESCİLE HÜKMETMEK, AKSİ TAKDİRDE DAVAYI REDDETMEK OLMALIDIR.

İçtihat Metni

Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 06.03.2009 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve tescil istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın reddine dair verilen 01.07.2010 günlü hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

Dava, arsa sahibi ile yüklenici arasındaki arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca yükleniciye bırakılması kararlaştırılan bağımsız bölümün satın alındığı iddiasına dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Davalı arsa malikleri yüklenicinin sözleşmeden kaynaklanan edimlerini süresinde ve gereği gibi yerine getirmediğini, bu nedenle yüklenici aleyhine Ankara Onsekizinci Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 2006/166 esas sayılı dosyası ile eksik işlerin tamamlanması için yetki verilmesi ve tazminat talepli dava açtıklarını ve bu davanın derdest olduğunu, derdest davanın sonucu beklenmesi gerektiğini ve davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, eserin arsa sahibinin reddedemeyeceği seviyeye getirilmemesi ve yüklenicinin arsa maliklerine borçlu bulunması nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.

Hükmü, davacı vekili temyiz etmiştir.

Somut olayda davacı, davalı arsa malikleri ile davalı K… İnşaat Ltd. Şti. arasında 09.01.2004 tarihinde düzenlenen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince yükleniciye bırakılan 5 numaralı bağımsız bölümü 18.08.2005 tarihli harici satış sözleşmesi ile satın aldığını belirterek tapu kaydının iptali ile adına tescili isteğinde bulunmuştur. Anılan sözleşmeye göre dava konusu bağımsız bölümün yükleniciye bırakılan yerlerden olduğu hususunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Arsa maliki olan davalılar Ankara Onsekizinci Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 2006/166 esasında kayıtlı derdest davada, yüklenici aleyhine eksik ve kurulu iş bedeli, cezai şart ve gecikme cezası, eksikliklerin tamamlanması ve iskan ruhsatı alınması için yetki verilmesi ve masrafının yükleniciye bırakılmasına karar verilmesini istemiştir.

09.01.2004 günlü arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin arsa sahibi bakımından ifa ile sonuçlanabilmesi, arsa sahiplerinin bu alacaklarını elde etmelerine bağlıdır. Anılan dava sonucunun eldeki davaya doğrudan etkisi vardır.

Eldeki davada, davacının tescil isteğinin hüküm altına alınabilmesi için yüklenici veya onun kişisel hakkını devralan davacının sözleşmeden kaynaklanan tüm edimlerini yerine getirmiş olması gereklidir. Borçlar Kanunu´nun 167. maddesine göre de, borçlu (arsa sahibi) yapılan temlikten haberdar olduğu zaman temlik edene (yükleniciye) karşı haiz olduğu def´ileri temellük edene (davacı üçüncü kişilere) karşı dahi ileri sürebilir. Başka bir deyişle, yüklenicinin sözleşmeden kaynaklanan borçları onun tarafından bütünüyle yerine getirilmeden, ondan temlik alan üçüncü kişiler yüklenicinin haklarından yararlanamaz. Zira temlik edilen alacak, gerçek alacak ne ise ondan ibarettir. Kaldı ki, 09.01.2004 günlü arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin 7. maddesinde "her türlü vergi, resim, harç, sigorta primleri ve yapı kullanım belgesi alınması için gereken harçların yüklenici tarafından ödeneceği" hükmü bulunmaktadır.

Açıklanan nedenlerle mahkemece yapılması gereken iş, Ankara Onsekizinci Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 2006/166 esas sayılı dava dosyasının sonucunu beklemek, o davada arsa sahiplerinin hakları hükme bağlanıp kesinleşirse bu tutar ile birlikte iskan harç ve masrafları ile sigorta primlerinin tutarı da saptanıp arsa sahiplerine ödenmek üzere davacıya depo ettirmek, böylece arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin yerine getirilmeyen hükümleri davacı tarafından yerine getirilirse tescile hükmetmek, aksi takdirde davayı reddetmek olmalıdır.

Eksik inceleme ve araştırmaya dayalı hükmün açıklanan nedenlerle bozulması gerekmiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazların kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), peşin yatırılan temyiz harcının istek halinde yatırana iadesine, 23.03.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

ARSA PAYI KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ, İYİNİYET, RESMİ ŞEKİL- YÜKLENİCİNİN TEMLİKİ İŞLEMİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİL

YARGITAY 14. Hukuk Dairesi 2011/1958 E.N , 2011/3194 K.N.

Özet

ARSA PAYI KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMELERİNDE YÜKLENİCİ, BİNA YAPIM İŞİNİ ÜSTLENMEKTE, YÜKLENİCİN FİNANSINI SAĞLAYARAK YAPACAĞI BU BİNAYA KARŞILIK ARSA SAHİBİ DE ONA ARSA PAYI MÜLKİYETİNİ GEÇİRMEKTEDİR. ESER SÖZLEŞMESİ BİR ŞEKLE BAĞLI OLMASA DA, ARSA SAHİBİ TAŞINMAZDAKİ BİR BÖLÜM MÜLKİYETİ YÜKLENİCİYE GEÇİRMEK ZORUNDA OLDUĞUNDAN, SÖZLEŞME TAPU SİCİL MÜDÜRLÜĞÜ´NDE VEYA NOTERLERCE DÜZENLEME ŞEKİLDE YAPILMASI ZORUNLUDUR. YÜKLENİCİ ARSA PAYI KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ GEREĞİNCE ŞAHSİ HAK KAZANMIŞ İSE, ŞAHSİ HAKKINI DOĞRUDAN ARSA SAHİBİNE KARŞI İLERİ SÜREBİLECEĞİ GİBİ ÜÇÜNCÜ BİR KİŞİYE YAZILI OLMASI KOŞULUYLA TEMLİK EDEBİLİR. TEMLİK HALİNDE ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN, TEMLİK SÖZLEŞMESİNE DAYANARAK ARSA SAHİBİNDEN HAK İDDİASINDA BULUNMASI MÜMKÜNDÜR.

DAVALILAR ARASINDAKİ ARSA PAYI DEVRİNİ DE İÇEREN ADİ YAZILI VE TARİHSİZ SÖZLEŞME GEÇERLİ DEĞİLDİR. YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARI İLE BAŞLANGIÇTA GEÇERSİZ OLARAK YAPILAN SÖZLEŞMENİN TARAFLARININ ALICININ TÜM BORÇLARINI EDA ETMESİ VE SATICININ BAĞIMSIZ BÖLÜMÜ TESLİM EDEREK ALICININ ONU MALİK GİBİ KULLANMASI HALİNDE GEÇERSİZLİĞİN İLERİ SÜRÜLMESİNİN İYİNİYET KURALLARI İLE BAĞDAŞMAYACAĞI KABUL EDİLMİŞSE DE, İNŞAAT TA-MAMLANMADIĞI GİBİ YAPIMI KARARLAŞTIRILAN BİR BLOĞUN YAPIMINA HENÜZ BAŞLANMADIĞI SAPTANDIĞINDAN YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KARARI BURADA UYGULANAMAZ. ARSA SAHİPLERİ TARAFINDAN YÜKLENİCİYE TAPU DEVRİ YAPILMADIĞINDAN, SÖZLEŞMENİN GEÇERLİ HALE GELDİĞİNİ KABULE OLANAK YOKTUR.

İçtihat Metni

Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 14.08.2007 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve tescil istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kabulüne dair verilen 24.09.2010 günlü hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davalı Lokman vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

Dava, yüklenicinin temliki işlemine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.

Davalılardan yüklenici davayı kabul etmiş, arsa sahibi olan davalı ise eserin tamamlanmadığını, borcun ifa edilmemesi nedeniyle davacının da tescil talebinde bulunamayacağını, açılan davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, eser büyük ölçüde tamamlandığından bahisle dava kabul edilmiştir.

Hükmü, davalı arsa sahibi temyiz etmiştir.

Davalılar arasındaki arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi tarihsiz ve adi yazılı olarak düzenlenmiştir. Bir tanımlama yapmak gerekirse; arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi "yüklenicinin finansı kendisi tarafından sağlanarak arsa malikinin arsası üzerine bina yapım işini üstlendiği, arsa malikinin ise bedel olarak binadaki bir kısım bağımsız bölüm mülkiyetini yükleniciye geçirmeyi vaat ettiği" sözleşmelerdir. Bu tür sözleşmelerde, ücret (bedel) arsa sahibi tarafından ayın olarak ödenmektedir. Burada, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde şekil sorunu üzerinde de durulması gerekmektedir. Gerçekten, Borçlar Kanunumuzda kural olarak sözleşmelerin yapılışı, bir şekle tabi tutulmamıştır. BK m. 11/1 hükmüne göre "akdin sıhhati kanunda serehat olmadıkça hiçbir şekle tabi değildir" şayet kanun "taraflardan birinin veya her ikisinin bazen de üçüncü kişinin veya kamunun menfaatini korumayı, hukuki güvenliği sağlamayı" amaçlamışsa şekil zorunluluğu getirebilir. BK m. 11/II uyarınca "kanunun emrettiği şeklin şümul ve tesiri derecesi hakkında başkaca bir hüküm tayin olunmamış ise akit bu şekle riayet olunmadıkça sahih olmaz", bu hükme göre aksine açıklık bulunmadıkça uyulması emredilen şekil bir sıhhat-geçerlilik şartıdır.

Yukarıda tanımlandığı üzere arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde yüklenici, bina yapım işini üstlenmekte, yüklenicinin finansını sağlayarak yapacağı bu binaya karşılık arsa sahibi de ona arsa payı mülkiyeti ge-çirmektedir. Bu niteliği itibariyle arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri, iki tipli karma bir sözleşmedir. Burada eser sözleşmesinin konusu olan inşaat yapımı edimi ile gayrimenkul satım sözleşmelerindeki mülkiyet nakli edimi biraraya gelmektedir. Eser sözleşmesi bir şekle bağlı olmasa da, arsa sahibi taşınmazdaki bir bölüm mülkiyeti yükleniciye geçirmek zorunda olduğundan, sözleşmenin TMK m. 706, BK m. 213, 2644 sayılı Tapu Kanunu´nun 26 ve 1512 sayılı Noterlik Kanunu´nun 60. maddeleri uyarınca tapu sicil müdürlüğünde veya noterlerce düzenleme şekilde yapılması zorunludur. Kanun, sözleşmenin geçerliliği (sıhhati) için resmi şekil aradığından, emredici kural gereği, resmi şekle uyulmadan yapılan sözleşmeler geçersizdir.

Burada üzerinde durulması gereken diğer bir sorun da, davalı yüklenicinin davacıya yaptığı 10.10.2005 tarihli adi yazılı temlik işleminin hukuki niteliğidir. Gerçekten, yüklenici arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi gereğince şahsi hak kazanmış ise, şahsi hakkını doğrudan arsa sahibine karşı ileri sürebileceği gibi Borçlar Kanunu´nun 162. maddesine dayanarak üçüncü bir kişiye yazılı olması koşuluyla (BK m. 163) temlik edebilir. Temlik halinde de üçüncü kişinin, temlik sözleşmesine dayanarak arsa sahibinden hak iddiasında bulunması mümkündür. Davadaki istemin dayanağı, yüklenicinin yaptığı temlik işlemidir. Ne var ki temlik işlemine yabancı olan arsa sahibi, temlik işlemini öğrendiğinde buna hemen uymak zorunda değildir. Borçlar Kanunu´nun 167. maddesine göre, temlik işlemi yapılmamış olsaydı yükleniciye karşı ileri sürebileceği her türlü def´ileri temellük edene karşı da ileri sürebilir. Davadaki arsa sahibinin savunma nedeni de Borçlar Kanunu´nun 167. maddesidir.

Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin özelliği, geçerlilik koşulu, temlik işleminin ne olduğu ve temlike vakıf olan arsa sahibinin haklarına ilişkin bu genel açıklamalardan sonra, somut olaya gelince;

Yukarıda belirtildiği üzere, davalılar arasındaki arsa payı devrini de içeren adi yazılı ve tarihsiz sözleşme geçerli değildir. Her ne kadar 30.09.1988 tarihli ve 2/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile başlangıçta geçersiz olarak yapılan sözleşmenin taraflarının alıcının tüm borçlarını eda etmesi ve satıcının bağımsız bölümü teslim ederek alıcının onu malik gibi kullanması halinde geçersizliğin ileri sürülmesi Türk Medeni Kanunu´nun 2. maddesindeki iyiniyet kuralları ile bağdaşmayacağı kabul edilmişse de, görülmekte olan davada inşaat tamamlanmadığı gibi yapımı kararlaştırılan bir bloğun yapımına henüz başlanmadığı saptandığından, sözü edilen Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının burada uygulanması düşünülemez. Geçersiz sözleşmelere olanak sağlayan diğer bir neden de, yükleniciye geçersiz sözleşmeye rağmen arsa payı devredilmesi halidir. İncelenen tapu kayıt örneklerinden, arsa sahipleri tarafından yükleniciye tapu devri yapılmadığı görüldüğünden, bu sebeple de sözleşmenin geçerli hale geldiğini kabule olanak yoktur. Geçersiz sözleşmeye dayanarak, ne yüklenici ve ne de onun temlik işleminde bulunduğu üçüncü kişi istemde bulunamayacağından, dava bu nedenle reddolunmalıdır.

Mahkemece yapılan tüm bu saptamalar bir yana bırakılarak, orta yerde geçerli bir sözleşme varmış ve yüklenici edimlerini bütünüyle yerine getirmiş gibi talebin hüküm altına alınması doğru olmadığından, karar bozulmalıdır.

S o n u ç: Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), peşin harcın istek halinde yatırana iadesine, 14.03.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

GAYRİMENKUL TELLALLIĞI AKDİ, SÖZLEŞME ŞEKLİ VE İMZA

YARGITAY 13. Hukuk Dairesi 2011/19916 E.N , 2012/4096 K.N.

Özet

BK´NIN 404/SON MADDESİNDE "GAYRİMENKUL TELLALLIĞI AKDİ, YAZILI ŞEKİLDE YAPILMADIKÇA MUTEBER OLMAZ" HÜKMÜ BULUNMAKTADIR. BU İTİBARLA SÖZLEŞMENİN YAZILI OLMASININ GEÇERLİLİK ŞARTI OLDUĞUNDA DURAKSAMA OLMAMALIDIR. ÖTE YANDAN YAZILI SÖZLEŞMENİN, SÖZLEŞME TARAFLARINCA DA İMZALANMASI ZORUNLUDUR. TARAFLARDAN BİRİSİNİN İMZASININ BULUNMAMASI HALİNDE SÖZLEŞME GEÇERSİZ HALE GELİR VE TARAFLARA HİÇBİR HAK VE YETKİ VERMEZ.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde taraflar avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacılar, davacı Fazlı´ya ait taşınmazın davalıya satışı hususunda 13.09.2010 tarihli Alım-Satım Protokolü yapıldığını, davalının edimlerini yerine getirmemesi üzerine satışın gerçekleşmediğini ileri sürerek sözleşme gereğince %4 tellallık ücreti olan 2.600,00 TL ile 10.000,00 TL cayma bedelinin tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı duruşmaya katılmadığı gibi cevap da vermemiştir.

Mahkemece, davacı Fazlı´nın davasının reddine, davacı E… İnşaat Ltd. Şti.´nin davasının kısmen kabulü ile 2.000,00 TL tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davacı Fazlı ile davalı O.Nuri tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı Fazlı´nın temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2- BK´nın 404/son maddesinde "gayrimenkul tellallığı akdi, yazılı şekilde yapılmadıkça muteber olmaz" hükmü bulunmaktadır. Bu itibarla sözleşmenin yazılı olmasının geçerlilik şartı olduğunda duraksama olmamalıdır. Öte yandan yazılı sözleşmenin, sözleşme taraflarınca da imzalanması zorunludur. Taraflardan birisinin imzasının bulunmaması halinde sözleşme geçersiz hale gelir ve taraflara hiçbir hak ve yetki vermez. Dava konusu olayda, davacı tarafından dava dilekçesinin ekinde sunulan sözleşme örneğinde davacı tellalın imzasının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Öyle olunca BK´nın 404/son maddesine uygun bir şekilde tellallık sözleşmesinin vücut bulduğunu kabule olanak yoktur. Sözleşme geçersiz olduğu için de davalıyı komisyon ücretinden sorumlu tutmaya olanak bulunmamaktadır. Mahkemece değinilen bu yön gözetilerek davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

S o n u ç: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenle davacı Fazlı´nın temyiz itirazlarının reddine, (2) numaralı bent uyarınca temyiz olunan hükmün davalı yararına (BOZULMASINA), peşin alınan temyiz harcının istek halinde davalıya iadesine, 27.02.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TAKSİTLİ SATIŞ SEBEBİYLE DÜZENLENEN SENETLER- TÜKETİCİ MAHKEMELERİNİN GÖREVİ

YARGITAY 13. Hukuk Dairesi 2011/13234 E.N , 2011/20824 K.N.

Özet

TAKSİTLİ SATIŞ SEBEBİYLE DÜZENLENEN SENETLERİN, 4077 SAYILI YASA´NIN 6/A MADDESİ UYARINCA NAMA DÜZENLENMESİ GEREKMEKTE OLUP, BU SENEDİ CİRO YOLUYLA ELE GEÇİREN DAVALI BANKAYA KARŞI DA YÜKLENİCİYE KARŞI İLERİ SÜRÜLEBİLECEK İTİRAZ VE DEF´İLERE DAYANILABİLİR.

DAVACI TÜKETİCİ OLUP, UYUŞMAZLIĞI GÖRMEKLE GÖREVLİ MAHKEME TÜKETİCİ MAHKEMESİ´DİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki menfi tespit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı mahkemenin görevsizliğine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı, davalı alacaklı banka tarafından hakkında 28.03.2009 vade tarihli 4.000,00 TL bedelli senede dayanarak icra takibi başlatıldığını, takibe dayanak senedin kendisi ile K… … Ltd. Şti. arasında düzenlenen 29.03.2008 tarihli gayrimenkul satış sözleşmesine istinaden verilen 100.000,00 TL tutarındaki 47 senetten ilki olduğunu, bu senetlerin tümünün tahsil amacı ile K… … Ltd. Şti. tarafından bankaya tevdii edildiğini, ancak K… … Ltd. Şti. edimlerini yerine getirmediğinden, Kocaeli Birinci Asliye Hukuk Mahkemesi (Tüketici Mahkemesi sıfatıyla)´nin 2009/110 esas 2009/345 sayılı kararı ile sözleşmenin feshi ve 47 adet senedin iptaline karar verilmesi için açılan davada kararın kesinleştiğini, bu sebeple icra takibine konu senetten dolayı davalıya borçlu olmadığının tespitini istemiştir.

Davalı, davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın görev yönünden reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

4822 sayılı Yasa ile değişik 4077 sayılı Yasa´nın amaç başlıklı 1. maddesinde yasanın amacı açıklandıktan sonra kapsam başlıklı 2. maddesinde "Bu kanun, birinci maddede belirtilen amaçlarla mal ve hizmet piyasalarında tüketicinin taraflardan birini oluşturduğu her türlü tüketici işlemini kapsar" hükmüne yer verilmiştir. Yasa´nın 3. maddesinde "mal; alışverişe konu olan taşınır eşyayı, konut ve tatil amaçlı taşınmaz malları ve elektronik ortamda kullanılmak üzere hazırlanan yazılım, ses, görüntü ve benzeri gayri maddi malları ifade eder. Satıcı; kamu tüzel kişileri de dahil olmak üzere ticari veya mesleki faaliyetleri kapsamında tüketiciye mal sunan gerçek veya tüzel kişileri kapsar. Tüketici ise mal veya hizmeti ticari veya mesleki olmayan amaçlarla edinen, kullanan veya yararlanan gerçek ya da tüzel kişiyi ifade eder." şeklinde tanımlanmıştır. Yine 6/A maddesinde, taksitle satış hükümleri düzenlenmiştir. Aynı Yasa´nın 23. maddesinin 1. fıkrasında ise "bu kanunun uygulanmasıyla ilgili olarak çıkacak her türlü ihtilaflara tüketici mahkemelerinde bakılır" hükmüyle kanunun uygulanmasından doğacak ihtilaflara bakacak görevli mahkeme belirtilmiştir.

Somut olayda, davacı satın aldığı konut bedeline ilişkin keşide edip dava dışı yükleniciye verdiği senetlerden dolayı borçlu olmadığının tespitini isteyerek eldeki davayı açmıştır. Davalı ise iyiniyetli hamil olduğunu savunmuştur. Dosya kapsamından dava dışı yüklenici ile yapılan satışın taksitli satış olduğu saptanmaktadır. Taksitli satış sebebiyle düzenlenen senetlerin nama düzenlenmesi gerektiği 4077 sayılı Yasa´nın 6/A maddesi gereğidir. Bu senedi ciro yoluyla ele geçiren davalı bankaya karşı da yükleniciye karşı ileri sürülebilecek itiraz ve def´ilere dayanılabilir. Davacı tüketici olup, uyuşmazlığı görmekle görevli mahkeme Tüketici Mahkemesi´dir. Mahkemece, Tüketici Mahkemesi sıfatıyla işin esası incelenerek, sonucuna uygun bir karar verilmesi gerekirken, görevsizlik kararı verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz edilen kararın davacı yararına (BOZULMASINA), 27.12.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İCRA TAKİBİNİN İPTALİ

YARGITAY 12. Hukuk Dairesi 2010/1511 E.N , 2010/13808 K.N.

İçtihat Metni

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü :

Alacaklı tarafından borçlular aleyhine 31/07/1996 vade tarihli 1300 nolu borç senedine dayalı olarak ilamlı icra takibine geçilmiş, borçlu Y.... G.. icra mahkemesine başvurusunda; hiçbir şekilde kefil olmadığını, böyle bir borç senedi imzalamadığını, senetteki imzanın kendisine ait olmadığını ileri sürerek takibin iptalini istemiştir.

Takip dayanağı ilam niteliğindeki borç senedinde şikayetçi kefil olarak yer almaktadır. 15/05/2007 tarihinde kabul edilip yürürlüğe giren 5661 Sayılı T.C. Z..... Bankası A.Ş. ve T.... K.... Kooperatifleri Tarafından Kullandırılan Toplu Köy İkrazatı/Grup Kredilerinden D.... K..... S... Erdirilmesi Hakkında Kanun´un 1/3. maddesi gereğince kredi kullanmadığı halde müşterek borçlu müteselsil kefil olarak imzalamış olanların kefalet sorumluluğu bu Kanun´un yürürlüğe girdiği tarihte sona erer. İlgili Kanun 25/05/2007 tarihinde yayımlanarak yürürlüğe girdiğinden şikayetçi kefilin sorumluluğu sona ermiştir. O halde, mahkemece şikayetçi hakkındaki takibin iptaline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ: Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK´nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 03/06/2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ADİ ORTAKLIK PAYININ HACZİ, ŞİKAYET

YARGITAY 12. Hukuk Dairesi 2009/24214 E.N , 2010/6021 K.N.

Özet

ADİ ORTAKLIKTA BİR ORTAĞIN ALACAKLILARI, HAKLARINI ANCAK O ORTAĞIN TASFİYEDEKİ PAYI ÜZERİNDE KULLANABİLİRLER. ŞİRKET SÖZLEŞMESİNDE BU KURALIN AKSİ DE KARARLAŞTIRILABİLİR. ADİ ORTAKLIĞIN MALLARI ÜZERİNE HACİZ KONULMASI HALİNDE, BU HUSUS ORTAKLARDAN HER BİRİ TARAFINDAN ŞİKAYET KONUSU YAPILABİLİR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemece verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki borçlular vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;

BK´nın 534. maddesi hükmüne göre; adi ortaklığın iktisap ettiği veya şirkete devredilen şeyler, alacaklar, mallar, haklar, ayni haklar şirket sözleşmesinde kabul edilen kurallara uygun olarak şirketin müşterek malı olur. Şerikler bu mallar üzerinde MK´nın 629. maddesi gereğince iştirak halinde mülkiyet hükümlerine göre malik olurlar. İştirak halinin tek istisnası ortaklardan birinin payını başkasına temlik edebilmesidir. Ancak bu paya malik olan üçüncü kişi şirketi idare etmek, denetimde bulunmak hakkına sahip olmaz.

Bir ortağın alacaklıları haklarını ancak o şerikin tasfiyedeki payı üzerinde kullanabilirler. Ne var ki şirket sözleşmesinde bu kuralın aksi de kararlaştırılabilir.

Açıklanan bu hükümlere aykırı olarak adi ortaklığın malları üzerine haciz konulması halinde bu husus ortaklardan her biri tarafından şikayet konusu yapılabilir.

Somut olayda İcra Müdürlüğü´nce yazılan haciz talimatlarında, borçlu hanesinde Y…-H…-O… İş Ortaklığı sözcükleri yazılı olup, bu durum adi ortakların mallarının haczi sonucunu doğuracağından, mahkemece bu yöne ilişkin şikayetin kabulü yerine reddi isabetsizdir.

S o n u ç: Borçlular vekilinin temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK´nın 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 16.03.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İKAME DEĞER ÜZERİNDEN MUNZAM ZARAR, TAŞIMA SİGORTASI

YARGITAY 11. Hukuk Dairesi 2010/2034 E.N , 2012/1163 K.N.

Özet

SİGORTA İLİŞKİSİNİN ASIL AMACI, HASARLANAN VE ZAYİİ OLAN SİGORTALI EMTİADAN DOĞAN ZARARLARIN GİDERİLMESİNE YÖNELİK OLDUĞUNDAN, SİGORTALININ HASARA UĞRAYAN EMTİAYI YERİNE KOYACAĞI DÜŞÜNÜLEREK, RİZİKO TARİHİNDEKİ SİGORTALI EMTİANIN YERİNE KONULACAK AYNI MİKTAR VE NİTELİKTEKİ EMTİANIN ÖDEME TARİHİNDEKİ DEĞERİNİN DİKKATE ALINMASI GEREKİR. SİGORTALI EMTİANIN, HASAR VEYA TEMERRÜT TARİHİNDEKİ DEĞERİ İLE BEDELİNİN ÖDENDİĞİ TARİHTEKİ DEĞERİ ARASINDAKİ FARK, SİGORTA ETTİRENİN MUNZAM ZARARINI OLUŞTURUR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada (Kayseri Birinci Asliye Ticaret Mahkemesi)´nce verilen 02.12.2009 tarih ve 2007/140-2009/653 sayılı kararın duruşmalı olarak incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş olmakla, tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

Davacı vekili, müvekkili şirketin fabrikasına yurt dışından ithal edilen ve İstanbul´dan Kayseri´ye taşınmak üzere gönderilen bakırlardan 117 bağ katot 30 ton 550 kg bakırın 34 … 70 plakalı araç şoförü tarafından çalındığını, taşımanın davalı B… Sigorta A.Ş. tarafından sigorta edildiğini, zararın davalı tarafından ödenmemesi üzerine Kayseri Ticaret Mahkemesi´ne açılan davanın kabulüne karar verildiğini, davalı sigorta şirketinin 66.853,17 TL asıl alacak 11.637,25 TL faizi 14.03.2007 tarihinde müvekkiline ödediğini, ancak bu tutarın temerrüt tarihi olan 24.03.2002 ile ödemenin fiilen gerçekleştiği 14.03.2007 tarihi arasındaki bakır fiyatlarında oluşan fark nedeniyle zararlarını karşılamaya yetmediğini, fiyat farkından kaynaklanan 5.028 USD ton başına munzam zararlarının oluştuğunu ve oluşan zararın 153.605,4 USD olduğunu ileri sürerek, fazlaya ilişkin talep ve dava hakları saklı kalmak kaydı ile 20.000 TL´nin faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş, davacı vekili 16.01.2008 tarihli ıslah dilekçesi ile toplam 189.439,15 TL munzam zarar alacaklarının faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı vekili, öncelikle asıl davadan bu yana bir yıldan fazla zaman geçtiğini, olayda zamanaşımının söz konusu olduğunu, açılan davada talep edilen bedel ve poliçenin Türk Lirası olmasına rağmen, döviz üzerinden talepte bulunarak fiili ödeme tarihindeki kur üzerinden TL karşılığını talep ettiğini, seçimlik hakkını bu yönde kullandığını, daha sonra geriye dönerek zarar ettiğini ileri sürmesi ve hak talep etmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu, zararını karşılayamamış olmasının davacının kendi seçimlik hakkını kullan-masından kaynaklandığını, poliçedeki teminat tutarının ödendiğini savunarak, davanın reddini talep etmiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, dava konusu olayda, davacı, sigorta bedelinin davalı tarafından zamanında ödenmemesi nedeniyle, dava açmak, davanın sonuçlanması, Yargıtay´dan temyiz aşamasından geçmesi ve kesinleşmesi gibi yargılama süreci içerisinde beklemek zorunda kaldığı, bu zaman zarfında, sigorta tazminatına esas olan ve tazminat sorumluluğunu doğuran hırsızlık olayının konusu bakır emtiasının fiyatı dünya piyasasında ve ülkemizde birkaç misli arttığı ve davacının elde ettiği temerrüt faizini aşan bir zarar ortaya çıktığı, sigorta ilişkisinin asıl amacının, hasarlanan ve zayii olan sigortalı emtiadan doğan zararların giderilmesi amacına yönelik olduğundan, sigortalının hasara uğrayan emtiayı yerine koyacağı düşünülerek, riziko tarihindeki sigortalı emtianın yerine konulacak aynı miktar ve nitelikteki emtianın ödeme tarihindeki değerinin dikkate alınması gereğine işaret edilerek, aradaki farkın yani, sigortalı emtianın, hasar veya temerrüt tarihindeki değeri ile bedelinin ödendiği tarihteki değeri arasındaki farkın, sigortalı bir başka deyişle sigorta ettirenin munzam zararını oluşturacağı, mahkemece birbirini doğrulayan birinci ve üçüncü rapordaki görüşlere itibar edildiği, davalı sigorta şirketi temerrüde düşmeden hasar gerçekleştiğinde, hasar bedelini tespit suretiyle davacının sigorta tazminatını ödemiş olsa idi, temel iştigal konusu bakır ticareti olan davacı şirket sigorta şirketinden aldığı parayı yine bakır almak suretiyle değerlendirmesinin hayatın olağan akışına uygun düşeceği, davacının talebini TL veya yabancı para cinsinden talep veya tahsil etmesinin sonuca etkili bulunmadığı, çünkü burada zararın dayanağı kurlardaki artış veya düşüş olmayıp, doğrudan davacının yerine ikame edeceği sigorta konusu emtianın değerindeki düşüş ve artışlardan kaynaklandığı, bakır fiyatlarındaki artışın davacının iradesi dışında meydana gelen bir artış olup, temerrüt faizinin bu artışın altında kaldığı, dolayısıyla davacının zararının temerrüt faizi ile karşılanamadığının açık olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 20.000 TL alacağın ilk dava tarihi olan 30.03.2007 tarihinden başlamak üzere, 144.095,80 TL alacağın ise 24.01.2008 ıslah tarihi itibarı ile işleyecek değişen oranlardaki reeskont faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Kararı davalı vekili temyiz etmiştir.

Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına ve mahkemece Dairemizin sigorta uyuşmazlıklarında yerleşmiş içtihatlarına uygun olarak ikame değer üzerinden munzam zarara hükmedilmiş olmasına göre, davalı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün (ONANMASINA), 02.02.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

ÇEK VE KREDİLİ MEVDUAT HESABI, TAZMİNAT

YARGITAY 11. Hukuk Dairesi 2010/13471 E.N , 2012/3648 K.N.

Özet

TARAFLAR ARASINDAKİ GENEL HİZMET SÖZLEŞMESİNİN 9/1. MADDESİNDE, BANKANIN KREDİ LİMİTİNİ TEK TARAFLI OLARAK DİLEDİĞİ ŞEKİLDE BELİRLEME, MÜŞTERİNİN DURUMUNA GÖRE KREDİYİ TAHSİS ETMEME, TAHSİS EDİLEN LİMİT İÇİNDE TAMAMEN VEYA KISMEN KULLANDIRMA, KREDİYİ DURDURMA VE AZALTMA KONUSUNDA TEK BAŞINA YETKİLİ OLDUĞUNUN BELİRTİLMESİ KARŞISINDA, DAVALI BANKANIN, EKSİK ÇEK TUTARINA MUKABİL DAVACIYA KREDİ KULLANDIRMA YÜKÜMLÜLÜĞÜ BULUNMAMAKTADIR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada (Antalya Beşinci Asliye Hukuk Mahkemesi)´nce verilen 23.11.2009 tarih ve 2008/351-2009/402 sayılı kararın Yargıtay´ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili, müvekkilinin davalı bankada çek ve kredili mevduat hesabının bulunduğunu, zaman zaman çeklerin ödenmesinde kredi hesabını kullandığını, 25.06.2008 keşide tarihli, 20.000 TL bedelli çekin hamili tarafından davalı bankaya ibraz edildiğini, vadesiz hesabında 19.000 TL, kredi hesabında da 1.000 TL limit bulunduğu halde çek arkasına karşılığı yoktur şerhinin yazıldığını, olay nedeniyle ticari itibarının zedelendiğini, maddi zarara uğradığını ileri sürerek, 1.000 TL maddi ve 10.000 TL manevi tazminatın faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacının hesabında çek karşılığını tam olarak bulundurmakla yükümlü olduğunu, bankanın kredi limitini kullandırıp kullandırmama konusunda tek başına yetkisinin bulunduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve dosya kapsamına göre, çek hamilinin 20.000 TL bedelli çeki bankaya ibraz ettiği, davacının vadesiz hesabında 19.011,43 TL, kredili mevduat hesabında ise 1.000 TL bulunduğu halde bankanın çeke karşılıksız şerhi vurduğu, olay nedeniyle davacının ticari itibarının zedelendiği, maddi zararın ispatlanamadığı gerekçesiyle, manevi tazminat isteminin kısmen kabulüne, 5.000 TL´nin faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, maddi tazminat talebinin reddine karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir.

Dava, bankacılık işleminden kaynaklanan tazminat istemine ilişkin olup; mahkemece, davacının davalı bankada çek, vadesiz ve kredili mevduat hesabı bulunduğu, 25.06.2008 keşide tarihli çekin hamil tarafından bankaya ibraz edildiği, bu sırada vadesiz hesabında 19.011,43 TL, kredili mevduat hesabında da 1.000 TL limit bulunduğu halde bankaca çeke karşılıksız şerhi vurulduğu, bu şekilde davacının ticari itibarının zedelendiği gerekçesiyle, manevi tazminat isteminin kabulüne, diğer istemlerin reddine karar verilmiştir. Oysa, taraflar arasındaki genel hizmet sözleşmesinin 9/1. maddesinde, bankanın kredi limitini tek taraflı olarak dilediği şekilde belirleme, müşterinin durumuna göre krediyi tahsis etmeme, tahsis edilen limit içinde tamamen veya kısmen kullandırma, krediyi durdurma ve azaltma konusunda tek başına yetkili olduğu belirtilmiştir.

Bu itibarla mahkemece, davalı bankanın, eksik çek tutarına mukabil davacıya kredi kullandırma yükümlülüğü bulunmadığı nazara alınarak, davanın reddine karar vermek gerekirken, yanılgılı değerlendirmelerle yazılı olduğu şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, kararın bu nedenle bozulması gerek-miştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davalı yararına (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 12.03.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

AYLIK BAĞLANAMAYACAK HALLER, HAK SAHİBİ, ÖLÜM AYLIĞI

YARGITAY 10. Hukuk Dairesi 2011/4060 E.N , 2011/15309 K.N.

Özet

5510 SAYILI SOSYAL SİGORTALAR VE GENEL SAĞLIK SİGORTASI KANUNU´NUN 56. MADDESİNİN İKİNCİ FIKRASINA DAYALI AÇILAN DAVALARDA, EYLEMLİ OLARAK BİRLİKTE YAŞAMA OLGUSUNUN TÜM AÇIKLIĞIYLA VE ÖZELLİKLE TARAFLAR ARASINDAKİ UYUŞMAZLIK KONUSU DÖNEM YÖNÜNDEN ORTAYA KONULMASI GEREKMEKTEDİR. MEVZUAT HÜKÜMLERİ GÖZÖNÜNDE BULUNDURULMAK SURETİYLE YÖNTEMİNCE ARAŞTIRMA YAPILMALI, TARAFLARIN GÖSTERECEĞİ TÜM KANITLAR TOPLANMALI, BİLDİRİLEN VE DİNLENİLMESİ İSTENİLEN TANIKLARIN İFADELERİ ALINMALI, DAVACI İLE BOŞANDIĞI EŞİNİN YERLEŞİM YERLERİNİN SAPTANMASINA İLİŞKİN OLARAK; MUHTARLIKTAN İKAMETGAH SENETLERİ ELDE EDİLMELİ, İLGİLİ NÜFUS MÜDÜRLÜKLERİNDEN SAĞLANAN NÜFUS KAYIT ÖRNEKLERİ İLE YERLEŞİM YERİ VE DİĞER ADRES BELGELERİNDEN YARARLANILMALI, ADRES DEĞİŞİKLİK VE NAKİLLERİNE İLİŞKİN BİLGİLERE ULAŞILMALI, ÖZELLİKLE İLGİLİ NÜFUS MÜDÜRLÜĞÜ´NDEN ADRES HAREKETLERİ, TARİHLERİYLE BİRLİKTE İSTENİLMELİ, İLGİLİLERİN SU, ELEKTRİK, TELEFON ABONELİKLERİNİN HANGİ ADRESTE KİMİN ADINA TESİS EDİLDİĞİ SAPTANMALI, SEÇMEN BİLGİ KAYITLARI GETİRTİLMELİ, VARSA ÇALIŞMALARI NEDENİYLE RESMİ/ÖZEL KURUM VE KURULUŞLARA VERİLEN BELGELERDE YER ALAN ADRESLER DİKKATE ALINMALI, BOŞANAN EŞLER 4857 SAYILI KANUN HÜKÜMLERİ KAPSAMINDA YER ALMAKTA İSELER ADLARINA ÖDEME YAPILABİLECEK ÖZEL OLARAK AÇILAN BANKA HESABI BULUNUP BULUNMADIĞI BELİRLENMELİ, BOŞANAN EŞLERİN KAYITLI OLDUKLARI BÖLGE/BÖLGELER YÖNÜNDEN KAPSAMLI EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜ/JANDARMA KOMUTANLIĞI ARAŞTIRMASI YAPILMALI, ANILAN MAHALLE/KÖY MUHTAR VE AZALARININ TANIK SIFATIYLA BİLGİ VE GÖRGÜLERİNE BAŞVURULMALI, BÖYLELİKLE "BOŞANILAN EŞLE EYLEMLİ OLARAK BİRLİKTE YAŞAMA" OLGUSUNUN GERÇEKLEŞİP GERÇEKLEŞMEDİĞİ, TOPLANAN KANITLAR IŞIĞI ALTINDA DEĞERLENDİRİLDİKTEN SONRA ELDE EDİLECEK SONUCA GÖRE KARAR VERİLMELİDİR.

İçtihat Metni

Dava, hak sahibi konumunda yer alan davacıya bağlanan ölüm aylığının 5510 sayılı Kanun hükümleri gereğince kesilmesi yönündeki davalı SGK Başkanlığı işleminin iptali ile aylığın, kesilme tarihi itibarıyla yeniden bağlanması gerektiğinin tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hükmün, davalı Kurum avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Hakkında verilen boşanma kararı 25.10.2002 tarihinde kesinleşen davacıya, yaşamını yitiren sigortalı babası üzerinden 506 sayılı Kanun hükümlerine göre hak sahibi kız çocuğu sıfatıyla bağlanan ölüm aylığının, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığının belirlendiği gerekçesiyle davalı Kurumca 2009 yılının Temmuz ayında gerçekleştirilen işlemle 01.10.2008 tarihi itibarıyla kesilerek, 22.10.2008- 21.08.2009 döneminde yersiz ödendiği ileri sürülen aylıklar yönünden borç tahakkuku işlemi tesis edildiği anlaşılmakta olup, mahkemece yapılan yargılama sonunda istem aynen hüküm altına alınmıştır.

Davanın yasal dayanağı 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu´nun 56. maddesinin ikinci fıkrası olup, uyuşmazlığın çözümünde, sosyal güvenlik, sosyal güvenliğin amaç ve yöntemleri, sosyal sigortalar, sosyal güvenlik sistemi gibi kavram ve olguların değerlendirilmesine gereksinim bulunmaktadır.

Sosyal güvenlik ..., toplumda yaşayan her kesimi hiçbir ayırım gözetmeksizin hayatın çeşitli sosyal risklerine karşı ekonomik güvence altına alarak yarın endişesinden kurtarmaya, toplumda yoksul ve muhtaç insanlara yardım ederek onlara insan onuruna yaraşır en az yaşam düzeyi sağlamaya çalışır. Böylelikle bir ülkede, sosyal adaletin ve sosyal devlet ilkesinin gerçekleştirilmesine hizmet eder. ... Sosyal edimler (yardımlar) sağlayan tüm alanlarda olduğu gibi, sosyal sigortalar da sosyal adalet ve sosyal güvenliğin gerçekleştirilmesi amacına hizmet etmeye ve insana, insan onuruna layık bir yaşam düzeyi sağlamaya yöneliktir. ... Sosyal güvenlik, sadece insanların geleceğini güvence altına almaya yönelik bir kurallar bütünü olmayıp, her şeyden önce bir sosyal program ya da politikadır. Bu politikada asıl hedef, insanların belirli sosyal risklere karşı ekonomik güvenliklerinin ve sosyal adaletin sağlanması ise de, bunun içinde durmadan değişen kural ve ilkeler, türlü yöntemler ve önlemler yer almaktadır. Bu niteliği itibarıyla sosyal güvenlik bir hukuk dalı olmaktan çok, bir sistemdir (Prof. Dr. A.Can Tuncay/Prof. Dr. Ömer Ekmekçi, Yeni Mevzuat Açısından Sosyal Güvenlik Hukukunun Esasları, 2. Bası, İstanbul 2009, s. 3, 5, 115). Bununla birlikte, sosyal güvenliği oluşturan birtakım hukuk kuralları bulunmaktadır ve söz konusu kurallar yönünden incelendiğinde sosyal güvenliğin bir hukuk dalı olduğu kuşkusuzdur. Yalnızca sosyal yardım ve hizmetler ile sosyal sigortaları içeren, üniversitelerin ilgili fakülte ve bölümlerinde ders olarak öğrenimi sürdürülen dar anlamda Sosyal Hukuk söz konusu olduğu gibi, Sosyal Güvenlik Hukuku ile beraber konut hakkı, eğitim hakkı, işsizleri koruma ve kendilerine iş bulma, sağlığın, çocukların, tüketicinin, analığın korunması ve benzeri sosyal konuları barındıran geniş anlamda Sosyal Hukuk´tan da söz edilmekte, ülkemizde ise yerleşik olmayan anılan kavramlar yerine Sosyal Güvenlik Hukuku terimi kullanılmaktadır.

Tüm ülkelerin pozitif hukuklarında yer alan ve gelişen sosyal güvenlik kavramı, genel ilkeler düzeyinde, İkinci Dünya Savaşı´ndan sonra kabul edilen birçok Anayasa´da yerini aldıktan sonra, uluslararası düzeyde ilk defa 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi´nde temel bir hak olarak düzenlenmiştir (Prof. Dr. Ali Güzel/Prof. Dr. Ali Rıza Okur, Sosyal Güvenlik Hukuku, Yenilenmiş 9. Bası, İstanbul 2003, s. 37). Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen Bildirge´nin 22. maddesinde, herkesin, top-lumun bir bireyi olarak sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu, sosyal güvenliğin, bireyin onuru, kişiliğinin geliştirilmesi için kaçınılmaz ekonomik, sosyal ve kültürel hakların doyurulması temeline dayandığı belirtilmiştir. Ulusal normlar yönünden bakıldığında, anılan belgeden esinlenilerek ülkemizde de 1961 tarihli Anayasa´da sosyal güvenlik, herkes için anayasal hak olarak düzenlenmiştir. 1982 Anayasası´nın 2. maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti´nin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiş, 5. maddesinde, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamanın, kişinin temel hak ve özgürlüklerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli koşulları hazırlamaya çalışmanın devletin temel amaç ve görevleri arasında bulunduğu bildirilmiş, "Sosyal güvenlik hakkı" başlığını taşıyan 60. maddesinde, herkesin, sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu, devletin bu güvenliği sağlayacak gerekli önlemleri alıp teşkilatı kuracağı, "Sosyal güvenlik bakımından özel olarak korunması gerekenler" başlıklı 61. maddesinde, devletin, savaş ve görev şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malul ve gazileri koruyacağı ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlayacağı, sakatların korunmalarını ve toplum yaşamına intibaklarını sağlayıcı önlemleri alacağı, yaşlıların devletçe korunacağı ve kendilerine yapılacak yardım ile sağlanacak diğer hak ve kolaylıklara ilişkin düzenlemeler yapılacağı, devletin, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü önlemi alacağı, bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kuracağı veya kurduracağı, "Devletin iktisadi ve sosyal ödevlerinin sınırları" başlığını taşıyan 65. maddesinde, devletin, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getireceği açıklanmıştır. Tüm ulusal hukuklar için temel model oluşturan Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) tarafından 28 Haziran 1952 günü benimsenen Sosyal Güvenliğin Asgari Normlarına İlişkin 102 sayılı Sözleşme´de ise dokuz adet temel sosyal sigorta kolu; hastalık durumunda gelir kaybını karşılayan ödenekler, hastalık halinde sağlık yardımları, iş kazası ve meslek hastalığı, sakatlık, analık, yaşlılık, ölüm, aile yardımları (ödenekleri) ve işsizlik olarak sıralanmış olup, anılan Sözleşme´ye taraf olan ülkemizde de bu sigorta türlerinden aile yardımları (ödenekleri) dışında kalanların tümü, tarihsel süreç içerisinde aşamalı olarak kabul edilerek ilgili sosyal güvenlik kanunlarında düzenlenmiştir.

Sosyal sigorta sistemlerinde sigortalılar veya hak sahipleri belli şartların yerine getirilmesi halinde sosyal edime (yardıma) hak kazanırlar. Sosyal edim ya da sosyal yardım hakkı kişilerin belli bir yardım ya da edim üzerinde yargısal yönden icrası mümkün kamusal talep hakkını ifade eder (Prof. Dr. A.Can Tuncay/Prof. Dr. Ömer Ekmekçi, Yeni Mevzuat Açısından Sosyal Güvenlik Hukukunun Esasları, 2. Bası, İstanbul 2009, s. 128). Sosyal sigortalar; sosyal koruma, dayanışma, sosyal denkleştirme, zorunluluk ilkelerine dayanmakta olup, özellikle inceleme konusu 5510 sayılı Kanun´un 56. maddesi yönünden önem arz eden sosyal koruma ilkesiyle, toplumun ekonomik ve sosyal yönden en fazla gereksinimi olan bireylerini/gruplarını koruma, güvenceye kavuşturma ve onlara hizmet amaçlanmakta, yaşamlarını sürdü-rebilmeleri için bu kişilerin sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınması hedefi öne çıkmaktadır. Devletler tarafından amaç olarak benimsenen sosyal güvenlik genellikle, sosyal sigortalar ile sosyal yardım ve hizmetler olarak adlandırılan iki temel yöntem uygulanmak suretiyle sağlanmaya çalışılmaktadır. İki ana rejimden meydana gelen Türk Sosyal Güvenlik Sistemi´nde, yardımların genellikle devlet bütçesinden veya gönüllü özel yapılanmalardan karşılandığı, katılmasız veya primsiz rejim olarak adlandırılan sosyal yardım ve hizmetlerin yanı sıra, sistemin temel dayanağını oluşturan ve ilgililerin herhangi bir maddi katkısının söz konusu olmadığı katılmalı veya primli rejim de bulunmaktadır.

Devletin Anayasa´da güvence altına alınan sosyal güvenlik haklarının yaşama geçirilmesi için gerekli teşkilatı kurması ve diğer önlemleri alması, sosyal güvenlik politikalarını bilimsel verilere göre belirlemesi ve bunun için gerekli yasal düzenlemeleri yapması doğaldır. Sosyal sigorta programlarının sigortacılık ilkeleri ve çağdaş standartlarla uyumu ve mali açıdan sürdürülebilirliği, sosyal sigorta kuruluşlarının idari ve mali etkinliklerinin artırılması için gerekli rejimin oluşturulmasını zorunlu kılar. Nesnel ve sürekli kurallarla sağlam ve sağlıklı temellere oturtulmayan bir sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilir olması düşünülemez. Bu düzenin korunması Anayasa´nın 60. maddesinde yer alan sosyal güvenlik hakkının güvenceye alınması için de zorunludur (Anayasa Mahkemesi´nin 26.01.2011 gün ve 2008/109 Esas, 2011/25 Karar sayılı kararı).

Ülkemizde, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu, 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu, 2925 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu, 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu, 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu olmak üzere beş ana sosyal güvenlik yasası bulunmakta olup, bu mevzuatlarda düzenlenen sosyal güvenlik hakkı, Sosyal Sigortalar Kurumu, kısaca Bağ-Kur olarak adlandırılan Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu, Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı tarafından yerine getirilmekte iken, öncelikle 20.05.2006 tarihinde Resmi Gazete´de yayımlanarak yürürlüğe giren, örgütlenme yasası niteliğindeki 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu ile kamu tüzel kişiliğine sahip, idari ve mali açıdan özerk Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kurularak, anılan üç kurum tek çatı altında bu Kurum´da birleştirilmiş, sonrasında mevzuat birliğini sağlamaya yönelik olarak, istisnaları dışında 01.10.2008 günü yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun kabul edilmiştir. Tüm modern sosyal güvenlik sistemlerinde yer alan ölüm sigortası, sigortalının yaşamını yitirmesi durumunda geride kalan ve hak sahibi olarak nitelendirilen (tanımlanan) kişilerin geleceklerini güvence altına almayı amaçlamaktadır. Söz konusu kanunlarda iş kazalarıyla meslek hastalıkları sigortası veya ölüm sigortası kollarından hak sahiplerine ölüm geliri, ölüm aylığı, dul ve yetim aylığı bağlanabilmesi için bazı koşullar öngörülmüş, bunlar arasında anne/baba üzerinden hayattaki kız çocuğuna veya eş üzerinden sağ kalan diğer eşe tahsis yapılabilmesi, evli olmama şartına bağlanmıştır. 506 sayılı Kanun´un 99. ve 1479 sayılı Kanun´un 43. maddelerinde "hakkı doğuran olay tarihi" ibarelerine yer verilmiş, 5510 sayılı Kanun´un 35. maddesinde "hak sahibi olma niteliğinin kazanıldığı tarih", 97. maddesinde "hakkın kazanıldığı tarih" ve "hakkın doğduğu tarih" sözcükleri kullanılmıştır. Kız çocuğuna anne/baba üzerinden ölüm geliri/aylığı veya yetim aylığı bağlanabilmesi için yalnızca ölümün gerçekleşmesi veya evli olunmaması yeterli bulunmayıp, tahsis için her iki olgunun birarada varlığı gerekmektedir. Evli kız çocuğu kimi zaman boşanmayla, bazen de ölümle hak sahibi sıfatını kazanmakta başka bir anlatımla, sigortalı anne/baba yaşamını yitirmesine karşın kız çocuğu evli ise hak sahibi olamamakta, evli olmayan kız çocukları ise sigortalı anne/baba hayatta olduğu sürece bu sıfatla anılmamakta ve her iki durumda da gelire/aylığa hak kazanılamamaktadır. Şu durumda, evli kız çocuğu bazen boşanmayla, kimi zaman da ölümle ve hangisi daha sonra ise o tarihte hak sahibi olmaktadır. Dolayısıyla, hak sahibi olma niteliğinin kazanıldığı tarih (=Hakkın kazanıldığı tarih=Hakkın doğduğu tarih=Hakkı doğuran olay tarihi) değişkenlik arz etmektedir.

Anılan beş temel kanunda yer almayan inceleme konusu norm, ilk kez 5510 sayılı Kanun´un "Gelir ve aylık bağlanmayacak haller" başlığını taşıyan 56. maddesinin ikinci (son) fıkrasında düzenlenerek 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Fıkrada "Eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar, 96. madde hükümlerine göre geri alınır." düzenlemesine yer verilmiştir. Öncelikle belirtilmelidir ki, inceleme konusu hükmün Anayasa´ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi´ne yapılan 2009/86 Esas numaralı başvurunun, 28.04.2011 tarihinde verilen karar ile reddedildiği, dolayısıyla iptal edilmeyen fıkranın yürürlükte olduğu belirgindir. Kamuoyunda uzun yıllardır varlığı konuşulan, yaşamını yitirmiş sigortalı/iştirakçi annesi/babası üzerinden ölüm aylık veya gelirine/yetim aylığına hak kazanabilmek için evlilik bağına son verip boşandığı eşiyle birlikte yaşamayı sürdüren kız çocuklarının veya hayatta bulunmayan sigortalı/iştirakçi eski eşi üzerinden ölüm aylık veya geliri/dul aylığı tahsisi için mevcut evlilik birliğini sonlandırmasına karşın sonraki eşiyle beraberliğini devam ettiren kişilerin durumu etik değerler, ahlaki algı ve kurallar yönünden ele alınabilir, uzun bir sürece yayılmış bu türden birlikteliklerin toplum nezdinde oluşturduğu rahatsızlıklar, varsa tarafların ortak çocuklarının ruhsal dünyasında meydana getirdiği olumsuz etkiler dile getirilebilir ise de, kuşkusuz, bu yönde yapılacak herhangi bir irdeleme, yargının görev, hak ve yetki alanı içerisinde bulunmadığı gibi, yargısal metinlerde bu tür değerlendirmelere yer verilmesinin sakıncaları da ortadadır. İlgili hak sahibinin seçimini, her ne sebeple olursa olsun boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşama yönünde kullanması, mutlak surette bireysel özgürlük çerçevesinde ele alınmalı, bununla beraber, Anayasa´nın 65. maddesinde de ifade edildiği üzere, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile saptanan görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözönünde bulundurarak mali kay-naklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirme görevi olan devletin, sosyal güvenliğin yaşama geçirilip ülkede yaşayan diğer fertlere de bu hakkın dağıtılmasında sosyal sigorta yardımlarına hak kazanma koşullarını düzenleme yetkisine sahip olduğu gözden uzak tutulmamalı, daha açık anlatımla, boşanılan eşle fiilen beraber yaşama durum ve olgusuna müdahale edemeyecek olan devletin, yöntemince kabul edeceği yasal düzenlemeyle bu tür ilişkiyi sürdürenleri sosyal sigorta yardımından yararlandırmama (yoksun bırakma) yetkisi olduğu benimsenmeli, özellikle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal başvurusunun reddedilmesi karşısında, yürürlükteki kanunları uygulamakla yükümlü olan yargı organlarınca görev sınırları içerisinde, sosyal güvenlik hukuku ve onun ilkeleri kapsamında madde hükmü ele alınmalıdır. Anlaşılacağı üzere, söz konusu madde yönünden kanun koyucu tarafından; hak sahibi konumundaki eş veya çocuğun, boşandığı eşiyle eylemli olarak birlikte yaşaması yasaklanmamakta, bu tür ve nitelikte yaşam sürdüren kişinin bir anlamda hak sahipliği sıfatının ortadan kalktığı kabul edilip, gelir ve/veya aylıktan yararlandırılmaması benimsenmektedir.

Konuyla ilgisi bakımından aşağıya alınan kararın, Anayasa Mahkemesi´nin sosyal güvenliğe bakış açısını anlamamız açısından faydalı olduğu düşünülmektedir. 5434 sayılı Kanun´un 71. maddesinin birinci cümlesinde yer alan "...eşinden 30 yaş veya daha büyük ise ölümünde eşine yarı nispetinde aylık bağlanır." ibaresinin, Anayasa´nın 2., 5. ve 10. maddelerine aykırılığı savıyla iptali istemini görüşen mahkeme, 28.04.2011 gün ve 2009/93 Esas, 2011/73 Karar sayılı kararında "...Devletin sosyal olması, aktüeryal denge ile sosyal devlet ilkesi arasında uyum olmasını, sosyal güvenlikten kaynaklanan yüklerin gerektiğinde Devlet tarafından karşılanmasını zorunlu kılmaktadır. ... Ancak sosyal güvenlik sisteminin sağlıklı olarak çalışması için aktüeryal dengelerin korunması zorunludur. İtiraz konusu kuralda ..., Türkiye´nin sosyal gerekleri de dikkate alınarak iştirakçinin dul eşine sosyal güvenlik hakkından yoksun kalmaması için yarı nispetinde aylık bağlanmıştır. Kamu yararı amacıyla kabul edilen bu düzenlemede iştirakçinin dul eşine ekonomik bir güvence sağlanarak sosyal devlet ilkesine de bağlı kalınmıştır. ..., Anayasa´nın 10. maddesinde yer verilen "yasa önünde eşitlik ilkesi" hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa´da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez. Yasa koyucunun aktüeryal den-geleri gözeterek takdir yetkisini kullanmak suretiyle kuralda tespit etmiş olduğu yaş farkı, eşitlik karşılaştırılmasında esas alınamaz." görüşünü belirtip, söz konusu ibareyi Anayasa´ya aykırı bulmayarak iptal başvurusunu oyçokluğuyla reddetmiştir.

5510 sayılı Kanun´un 56. maddesinin ikinci fıkrası, oldukça sade biçimde kaleme alınmış, madde başlığında "bağlanmayacak" sözcüğüne yer verildikten sonra fıkra metninde "bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir" ibareleri kullanılmış, böylelikle, daha önceki sosyal güvenlik kanunlarında yer almayan, boşanılan eşle fiilen (eylemli olarak) birlikte yaşama olgusu, gelir/aylık kesme nedeni olarak düzenlendiği gibi, eylemli olarak birlikte yaşama aynı zamanda gelir/aylık bağlama engeli olarak da benimsenmiştir. Burada, eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun/durumunun tanımlanması, hukuki sınır ve çerçevesinin çizilip ortaya konulması önem arz etmektedir. Taraflar arasında hangi hukuki sebep ve maddi vakıaya dayanmış olursa olsun sona ermiş evlilik birliğinin hak ve yükümlülüklerinin sürdürüldüğü beraberlikler veya kesinleşmiş yargı kararına bağlı olarak gerçekleşmiş boşanmanın var olan/olası sonuçlarını ortadan kaldırıcı/giderici nitelikteki birliktelikler madde kapsamında değerlendirilmeli, ortak çocuk/çocuklar yönünden, boşanma kararına bağlanan veya bağlanmayan kişisel ilişkilerin yürütülmesini sağlamaya yönelik olarak, eşlerin belirli aralıklarda ve günlerde zorunlu şekilde biraraya gelmeleri durumunda ise kanun koyucunun bu türden ilişkinin varlığının gelir/aylık bağlanmaması veya kesilmesi nedeni olarak öngörmediği kabul edilmeli, boşanılan eşle kurulan/yürütülen ilişkinin, eylemli olarak birlikte yaşama kavramı kapsamında yer alıp almadığı dikkatlice irdelenerek saptama yapılmalıdır.

Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi´nce 3976/05 numaralı davada verilen 02.11.2010 tarihli karar konuya bir nebze olsun ışık tutabilecek niteliktedir. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın nedeni, Ş… Y… (başvuran) adlı Türk vatandaşının, 06.12.2004 tarihinde yaptığı başvurudur. Türk Medeni Kanunu hükümleri kapsamında geçerli evlilik (resmi nikah) ilişkisi kurulmaksızın yıllardır birlikte yaşadığı kişinin yaşamını yitirmesi üzerine sosyal güvenlik kurumuna başvurarak ölen kişi üzerinden kendisine sosyal sigorta yardımı yapılmasını isteyen başvuranın bu talebinin Kurum ve mahkemelerce reddedilmesi üzerine gerçekleştirilen başvuruda mahkeme; "…AİHM´nin yerleşik içtihadına göre, ayrımcılık, tarafsız ve makul bir gerekçe olmaksızın nispeten benzer koşullardaki kişilere farklı davranmak anlamına gelir. … Farklı muamelenin, meşru bir amaç güdülmüyorsa veya kullanılan araçlar ile gerçekleştirilmek istenen amaç arasında makul bir ilgi yoksa, tarafsız ve makul bir gerekçesi yoktur. ... 14. madde, farklı olgusal koşulların tarafsız olarak değerlendirmesine dayanan, kamu çıkarına dayalı olarak toplumun çıkarlarını koruyan ve Sözleşme´nin güvence altına aldığı hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesi arasında adil denge sağlayan muamele farklılıklarının önüne geçmez. ... Yüksek Sözleşmeci Devletler, kanunda benzer durumlardaki farklılıkların farklı bir muameleyi haklı gösterip göstermeyeceği veya ne dereceye kadar haklı göstereceğinin belirlenmesinde belirli bir takdir payını kullanmaktadırlar. ... Bu pay devletin, mali kaynaklarıyla yakından ilintili olan genel mali, ekonomik ve sosyal tedbirlerinin uygulanmasında daha geniştir. ... 8. madde, aile hayatına saygı gösterilmesi hakkının güvencesini vererek, ailenin varlığını gerektirir. Aile hayatının var olup olmadığı aslında, yakın kişisel bağların uygulamada da gerçekten var olmasına bağlı olan bir bilinmezdir. … 8. madde meşru ailenin olduğu gibi, gayrimeşru ailenin, aile hayatı için de geçerlidir. ... Aile kavramı, yalnızca evliliğe dayalı ilişkilerle sınırlı olmayıp, tarafların evlilik dışı biçimde beraber yaşadığı aile bağlarını da kapsayabilir. ... Aile hayatı, örneğin çocukların eğitimi çerçevesinde, yalnızca sosyal, ahlaki ya da kültürel ilişkileri kapsamaz; ... maddi türden menfaatleri de kapsar. ... Ek olarak, bir ilişkinin aile hayatı olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine karar verirken, çiftin beraber yaşaması, ilişkilerinin süresi ve çocukları olup olmadığı gibi birkaç etken önemlidir. ... Her iki bağlamda da, bireyin ve bütün olarak toplumun rekabet halindeki çıkarlarıyla arasındaki adil denge dikkate alınmalıdır, ayrıca her iki bağlamda da Devletin belirli bir takdir yetkisi olduğu kabul edilir. ... Ayrıca, Devletin planladığı ve demokratik bir toplumda görüşlerin makul biçimde büyük ölçüde farklılaşabildiği ekonomik, mali ve sosyal politikalar çerçevesinde, bu takdir yetkisi ister istemez daha geniştir. ..." yönündeki görüş ve yaklaşımıyla Sözleşme´ye Ek 1 No´lu Protokol´ün 1. maddesiyle birlikte alındığında AİHS´nin 14. maddesinin ve ayrıca 8. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.

Anılan 56. maddede, oldukça yalın olarak "eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen" ibareleri yer almakta olup, kanun koyucu tarafından örneğin; "sosyal güvenlik kanunları kapsamında ölüm aylığına hak kazanmak amacıyla eşinden boşanan", "hak sahibi sıfatını haksız yere elde etme amacıyla eşinden boşanan", "gerçek boşanma iradesi söz konusu olmaksızın (muvazaalı olarak) eşinden boşanan" veya bunlara benzer ifadelere yer verilmemiş, sade olarak kaleme alınan metinle uygulama alanı genişletilmiştir. Maddede boşanma amacına/saikine yönelik herhangi bir düzenlemeye yer verilmediğinden, gerek Kurumca, gerekse yargı organlarınca uygulama yapılırken; eşlerin boşanma iradelerinin gerçekliğinin/samimiliğinin araştırılıp ortaya konulması söz konusu olmamalı, boşanmanın muvazaalı olup olmadığına ilişkin herhangi bir araştırma/irdeleme ve boşanma yönündeki kesinleşmiş yargı kararının geçerliliğinin sorgulaması yapılmamalı, özellikle, kesinleşmiş yargı organının verdiği karara dayanan "boşanma" hukuki durum ve sonucunun eşlerin gerçek iradelerine dayanıp dayanmadığının araştırılmasının bir başka organın yetki ve görevi içerisinde yer almadığı, kaldı ki, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu´nda "anlaşmalı boşanma" adı altında hukuki bir düzenlemenin de bulunduğu dikkate alınmalıdır. Şu durumda sonuç olarak vurgulanmalıdır ki, boşanma tarihi itibarıyla gerçek/samimi boşanma iradelerine sahip olan (evlilik birliği temelinden sarsılan) veya olmayan tüm eşlerin, maddenin yürürlük tarihi olan 01.10.2008 tarihinden itibaren her ne sebeple olursa olsun eylemli olarak birlikte yaşadıklarının saptanması durumunda gelirin/aylığın kesilmesi zorunluluğu bulunmaktadır.

Maddede "belirlenen" sözcüğü dikkati çekmekte olup, belirlemenin nasıl ve ne şekilde yapılması gerektiği, belirleme yapılırken hangi yöntemin izleneceği, yargı makamları önünde ispat hak ve yükünün kime ait olduğu, boşanılan eşle eylemli birlikte yaşama/yaşamama olgusunun nasıl kanıtlanması gerektiği önem taşımaktadır. Anayasa´nın "Özel hayatın gizliliği" başlığını taşıyan 20. maddesinde, herkesin, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu, özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı belirtilmiş; 5510 sayılı Kanun´un "Kurumun denetleme ve kontrol yetkisi" başlıklı 59. maddesinde, bu Kanun´un uygulanmasına ilişkin işlemlerin denetiminin, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları eliyle yürütüleceği, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarının görevleri sırasında belirledikleri Kurum alacağını doğuran olay ve bu olaya ilişkin işlemlerin, yemin dışında her türlü kanıta dayandırılabileceği, bunlar tarafından düzenlenen tutanakların aksi sabit oluncaya kadar geçerli olduğu, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları görevlerini yaparken, tüm kamu görevlilerinin gerekli kolaylığı göstereceği ve yardımcı olacakları, bu Kanun´un uygulanması bakımından, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarının, 4857 sayılı İş Kanunu´nda belirtilen denetim, teftiş ve kontrol yetkisine de sahip oldukları, bu maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esasların, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği, "Bilgi ve belge isteme hakkı, bilgi ve belgelerin Kuruma verilme usulü" başlığını taşıyan 100. maddesinde, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu kapsamındaki kuruluşların, döner sermayeli kuruluşlar ile diğer gerçek ve tüzel kişilerin doğrudan, münferit olarak bilgi ve belge istenmesi hariç olmak üzere kamu idareleri ile kanunla kurulan kurum ve kuruluşların ise Kurumla yapılacak protokoller çerçevesinde, Devletin güvenliği ve temel dış yararlarına karşı ağır sonuçlar doğuracak durumlar ile özel hayat ve aile hayatının gizliliği ve savunma hakkına ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla özel kanunlardaki yasaklayıcı ve sınırlayıcı hükümler dikkate alınmaksızın gizli dahi olsa Kurum tarafından kişilerin sosyal güvenliğinin sağlanması, 6183 sayılı Kanun´a göre Kurum alacaklarının takip ve tahsili ile bu Kanun kapsamında verilen diğer görevler ile sınırlı olmak üzere istenecek her türlü bilgi ve belgeyi sürekli ve/veya belli aralıklarla vermeye, bilgilerin elektronik ortamda görüntülenmesini sağlamaya, görüntülenen bu bilgilerin güvenliğini sağlamaya, korumak zorunda oldukları her türlü belge ile vermek zorunda oldukları bilgilere ilişkin mikrofiş, mikrofilm, manyetik teyp, disket ve benzeri ortamlardaki kayıtlarını ve bu kayıtlara erişim veya kayıtları okunabilir hale getirmek için gerekli tüm sistem ve şifreleri incelemek için sunmak zorunda oldukları, bu madde kapsamında ilgili kişi, kurum ve kuruluşların Kurumun belirleyeceği süre içerisinde söz konusu isteme cevap vermek ve gereken kolaylığı göstermekle yükümlü oldukları, elektronik ortamda hazırlanacak bilgi ve belgelerin adli ve idari makamlar nezdinde resmi belge olarak geçerli olduğu açıklanmıştır.

Ayrıca, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun´un 28. maddesinde, bu Yasa´ya göre seçmen olan vatandaşları tek olarak tanımlayan ve seçmenin oturduğu yeri belirleyen bilgileri kapsayan bilgisayar ortamına "Seçmen Kütüğü" denildiği, seçmenin devamlı oturduğu konutun bulunduğu ilçe, muhtarlık, sokak isimleri ile binanın kapı ve varsa daire numarasının "Seçmenin Adresi" olduğu, 45. maddesinde, seçmen kütüğünde yazılı seçmenlere ait bilgilerin, her yıl seçmenlerin oturdukları il ve ilçeye göre ayrılmış listeler halinde, il ve ilçe seçim kurulu başkanlıklarına gönderileceği bildirilmiştir. Türk vatandaşları ile Türkiye´de bulunan yabancıların nüfus hizmetlerinin düzenlenmesine, yürütülmesine ve geliştirilmesine ilişkin esas ve usul hükümlerini kapsayan 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu´nun 3. maddesinde, bu Kanun´da geçen "adres"in, herhangi bir toprak parçası veya binanın coğrafi konumu ve işlevi açısından tanımlanmasını, "Adres Paylaşımı Sistemi"nin, ulusal adres veri tabanında tutulan bilgilerin kurumlar ile diğer kişilerce paylaşılması işlemini, "diğer adres"in, yerleşim yeri adresi dışında kalan yerleri, "yerleşim yeri adresi"nin, sürekli kalma niyetiyle oturulan yeri ifade ettiği belirtilmiş, özellikle, 45 ila 53. maddelerinde konu açısından yararlanılabilecek hükümlere yer verilmiştir. 4857 sayılı İş Kanunu´nun 32. maddesinde de, çalıştırılan işçilerin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakın kural olarak, Türk parası ile işyerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına yatırılmak suretiyle ödeneceği yönünde düzenleme yapılmıştır.

Diğer taraftan, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu´nun "ispat yükü" başlıklı 6. maddesinde, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her birinin, hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlü olduğu, 19. maddesinde, yerleşim yerinin bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yer olduğu, bir kimsenin aynı zamanda birden çok yerleşim yerinin olamayacağı, 20. maddesinde, bir yerleşim yerinin değiştirilmesinin, yenisinin edinilmesine bağlı olduğu, önceki yerleşim yeri belli olmayan veya yabancı ülkedeki yerleşim yerini bıraktığı halde Türkiye´de henüz bir yerleşim yer edinmemiş olan kimsenin halen oturduğu yerin yerleşim yeri sayılacağı belirtilmiştir. Bununla birlikte; 01.10.2011 günü yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´nun 6. maddesinde, yerleşim yerinin 4721 sayılı Kanun hükümlerine göre belirleneceği belirtildikten sonra 24-33. maddelerinde yargılamaya hakim olan ilkeler açıklanmış olup, Anayasa´nın 36., Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi´nin 6. maddesinde yer alan adil yargılanma hakkının en önemli unsuru niteliğindeki hukuki dinlenilme hakkının düzenlendiği 27. maddede, davanın taraflarının, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip oldukları, bu hakkın, açıklama ve ispat hakkını, mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içerdiği bildirilmiştir. Dürüst davranma ve doğruyu söyleme yükümlülüğünü içeren 29. maddede, 4721 sayılı Kanun´un 2. maddesinde yer alan dürüst davranma kuralı yinelenerek, tarafların dürüstlük kuralına uygun davranmak zorunda oldukları, davanın dayanağı olan vakıalara ilişkin açıklamalarını gerçeğe uygun bir biçimde yapmakla yükümlü olduklarına ilişkin düzenlemeye yer verilmiştir. Hakimin davayı aydınlatma ödevine ilişkin 31. maddede, hakimin, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz ya da çelişkili gördüğü konular hakkında taraflara açıklama yaptırabileceği, soru sorabileceği, kanıt gösterilmesini isteyebileceği belirtilmiştir. Ayrıca; ispatın, taraflar bakımından yalnızca bir yük olmasının ötesinde aynı zamanda yasal bir hak olarak düzenlendiği 189. maddede, tarafların kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahip oldukları, hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan delillerin, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamayacağı, 4721 sayılı Kanun´un 6. maddesine koşut niteliğindeki 190. maddede, ispat yükünün, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi yararına hak çıkaran tarafa ait olduğu, yasal bir karineye dayanan tarafın, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altında olduğu, kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı tarafın yasal karinenin aksini ispat edebileceği, 191. maddede, diğer tarafın, ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı hakkında delil sunabileceği, karşı ispat faaliyeti için kanıt sunan tarafın, ispat yükünü üzerine almış sayılmayacağı hüküm altına alınmıştır.

Önemle vurgulanmalıdır ki, 818 sayılı Borçlar Kanunu´nun 53. maddesinde, hukuk mahkemesi hakiminin kusur belirlemesi yaparken ceza hukukunun sorumluluğa ilişkin hükümleri ve ceza mahkemesinden verilen beraat kararı ile bağlı olmadığı, ceza mahkemesi kararının, kusurun takdiri ve zararın miktarının belirlenmesi konusunda dahi hukuk hakimini bağlamayacağı yönünde düzenleme yapılmış olup, anılan maddede hukuk hakiminin ceza kararında kesinleşen maddi olgularla bağlı olduğuna ilişkin herhangi bir açıklık bulunmamasına karşın, öğreti tarafından ve uygulayıcı konumundaki yargı makamlarınca "maddi olgularla bağlılık" ilkesi benimsenmiştir. Bunun temelinde hiç kuşkusuz mahkemelere güven duygusu bulunmaktadır. Bu bakımdan, ceza mahkemesince görülüp kesinleşen dava dosyasındaki boşanan eşlerin eylemli birlikteliklerine ilişkin saptamalar da, anılan ilke gereğince değerlendirmeye alınmalıdır.

Gelirin/aylığın kesilme tarihi ile Kurumun geri alım (istirdat) hakkının kapsamına ilişkin olarak; eylemli birlikte yaşama olgusunun gerçekleşme/ başlama tarihi esas alınarak bu tarih itibarıyla gelir/aylık kesme veya iptal işlemi tesis edilip ilgiliye, anılan tarihten itibaren yapılan ödemeler yasal dayanaktan yoksun/yersiz kabul edilmeli, ancak, söz konusu madde 01.10.2008 günü yürürlüğe girdiğinden, eylemli birliktelik daha önce başlamış olsa dahi maddenin yürürlük günü öncesine gidilmemeli, başka bir anlatımla 01.10.2008 tarihi öncesine ilişkin borç tahakkuku söz konusu olmamalı, böylelikle açıklığa kavuşturulacak yersiz ödeme dönemine ilişkin olarak 5510 sayılı Kanun´un 96. maddesine göre uygulama yapılmalıdır. İnceleme konusu 56. maddede, "eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle" ibareleri yer aldığından, birden fazla evlilik ve doğal olarak birden fazla boşanmanın gerçekleşmiş olması durumunda, boşanılan herhangi bir eşle eylemli olarak birlikte yaşama durumunda madde hükmünün uygulanacağı gözetilmelidir.

5510 sayılı Kanun, önceki sosyal güvenlik yasalarını birleştiren temel yasa niteliğinde olduğundan, gerek değiştirilen veya yürürlükten kaldırılan, gerekse geçici ve geçiş hükümlerinin yer aldığı maddelerle birlikte ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulması gerekmektedir. Bu yönden bakıldığında Kanun´un "Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortasına ilişkin bazı geçiş hükümleri" başlığını taşıyan geçici 1. ve "5434 sayılı Kanun´a ilişkin geçiş hükümleri" başlıklı geçici 4. maddesinin irdelenmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Geçici 1. maddenin ikinci fıkrasında, 506, 1479, 2925 ve 2926 sayılı Kanunlara göre bağlanan veya hak kazanılan aylık, gelir ve diğer ödenekler ile 5454 sayılı Kanun´un 1. maddesine göre ödenmekte olan ek ödemenin verilmesine devam edileceği, bu gelir ve aylıkların durum değişikliği nedeniyle artırılması, azaltılması, kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, bu Kanun´la yürürlükten kaldırılan ilgili kanun hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiş, geçici 4. maddede, bu Kanun´un yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla 5434 sayılı Kanun´a göre; aylık, tazminat, harp malullüğü zammı, diğer ödemeler ve yardımlar ile 5454 sayılı Kanun´un 1. maddesine göre ek ödeme verilmekte olanlara, bu Kanun´la yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun´da kendileri için belirtilmiş olan koşullara sahip oldukları sürece bunların ödenmesine devam olunacağı, bu Kanun´da aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde; iştirakçi iken, bu Kanun´un yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla bu Kanun´un 4. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamına alınanların, bu Kanun´un yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olarak çalışmış olup bu Kanun´un 4. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olarak yeniden çalışmaya başlayanlar ile bunların dul ve yetimleri hakkında bu Kanun´la yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı, bu madde kapsamına girenlerin aylıklarının bağlanması, artırılması, azaltılması, kesilmesi, yeniden bağlanması, toptan ödemeleri, ilgi devamı, ihya ve borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar ile emeklilik ikramiyeleri hakkında bu Kanun´la yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı açıklanmıştır.

Anılan geçici maddelerle kanun koyucu tarafından, 5510 sayılı Kanun´un yürürlüğü öncesinde yukarıda belirtilen beş adet sosyal güvenlik kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle hak sahiplerine bağlanan gelirin/aylığın, durum değişikliği sebebine bağlı olarak kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, yine anılan Kanun hükümlerinin esas alınması gerektiğinin benimsendiği anlaşılmaktadır. Söz konusu Kanunlarda, boşanılan eşle eylemli olarak birlikte yaşama olgusu, gelirin/aylığın bağlanması engeli veya kesilmesi nedeni olarak öngörülmediğinden, 56. maddenin zaman bakımından uygulanmasında kuşku ve duraksamaya düşülmesi olasılığı bulunmaktadır. Bu durumda, 4721 sayılı Kanun´un "Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz." hükmünü içeren ve "Dürüst davranma" başlığını taşıyan 2. maddesinde yer alan dürüstlük (= objektif iyiniyet) kuralı çerçevesinde çözüme gidilmeli, evrensel hukuk ilkeleri arasında yer alan "hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı" ilkesi sosyal güvenlik hukuku alanında da gözönünde bulundurulmalıdır. Nitekim, ilk derece mahkemesince verilen direnme kararının temyiz denetimini yapan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu´nun, 506 sayılı Kanun´a tabi sigortalı konumundaki kocasını kasten öldüren eşe, aynı Kanun kapsamında, öldürdüğü eşi üzerinden ölüm aylığı bağlanıp bağlanamayacağı, bir başka anlatımla eşin, miras bırakan sigortalı kocasını kasten öldürdüğü için mirastan yoksun bırakılmasının, 506 sayılı Kanun´da düzenlenen sosyal sigorta hakları kapsamında, ölüm sigortasından eş olarak hak sahipliği sıfatını kazanmasında önleyici nitelik taşıyıp taşımadığı konusunun irdelendiği 15.06.2005 gün ve 2005/10-364 Esas, 2005/390 Karar sayılı kararında; Türk Medeni Kanunu´nun 578. maddesinde sayılan mirastan yoksunluk nedenleri ve bu düzenlemeye koşut bulunan 5434 sayılı Kanun´un 77. maddesinin sosyal güvenlik hukuku alanında da evrensel hukuk ilkeleri arasında yer alan "hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı" ilkesinin gözetilmesini zorunlu kıldığı, sigortalının kasten öldürülmesi durumunda, 506 sayılı Kanun´un 68. maddesinde öncelikle aranan "ölüm aylığına hak kazanma" olgusunun gerçekleşmediği sonucunu ortaya koyduğu, aksine düşüncenin, yasa koyucunun temel kavramlar yönünden sosyal güvenlik kurumları arasında farklılık yaratmak istediği sonucunu ortaya koyacağı ve bu durumda buna ilişkin düzenlemeye yasa metninde açıkça yer verilmiş olması gerektiği belirtilmiş, sonuç olarak, sigortalı eşini kasten öldüren kadının, öldürdüğü kocası üzerinden ölüm aylığına hak kazanamayacağı görüş ve yaklaşımı benimsenerek ilk derece mahkemesinin direnme kararı oyçokluğuyla onanmıştır. Bu bakımdan, 56. madde açısından 01.10.2008 tarihinden önce hakkın kazanıldığı durumlarda, söz konusu yasal düzenleme öncesinde ilgililer her ne şekilde/amaçla/saikle boşanmış olurlarsa olsunlar, başka bir anlatımla eşlerin boşanma iradeleri gerçek/samimi olsun veya olmasın, eylemli birlikteliklerini 5510 sayılı Kanun´la getirilen yeni düzenleme sonrasında da sür-dürdüklerinin veya söz konusu düzenlemeden itibaren anılan tür ve nitelikte bir beraberliğe başladıklarının kanıtlanması durumunda, başka bir anlatımla eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun saptandığı durumlarda, anılan 2. madde kapsamında hakkın kötüye kullanımının varlığı kabul edilerek ilgililere gelir/aylık tahsisi yapılmaması, bağlanan gelirin/aylığın da kesilmesi gerekmektedir. Kuşkusuz, hak sahibine, eylemli birlikteliğin sona erdiği tarihten itibaren, diğer koşulların da varlığı durumunda gelir/aylık bağlanabileceği kabul edilmelidir.

Sonuç olarak; 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu´nun 56. maddesinin ikinci fıkrasına dayalı açılan bu tür davalarda eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun tüm açıklığıyla ve özellikle taraflar arasındaki uyuşmazlık konusu dönem yönünden ortaya konulması önem arz etmektedir. Bu aşamada, ayrıntıları yukarıda açıklandığı üzere Anayasa´nın 20. maddesi ile 5510 sayılı Kanun, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun, 4857 sayılı İş Kanunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ve diğer ilgili mevzuat hükümleri gözönünde bulundurulmak suretiyle yöntemince araştırma yapılmalı, tarafların göstereceği tüm kanıtlar toplanmalı, bildirilen ve dinlenilmesi istenilen tanıkların ifadeleri alınmalı, davacı ile boşandığı eşinin yerleşim yerlerinin saptanmasına ilişkin olarak; muhtarlıktan ikametgah senetleri elde edilmeli, ilgili Nüfus Müdürlüklerinden sağlanan nüfus kayıt örnekleri ile yerleşim yeri ve diğer adres belgelerinden yararlanılmalı, adres değişiklik ve nakillerine ilişkin bilgilere ulaşılmalı, özellikle ilgili Nüfus Müdürlüğü´nden adres hareketleri, tarihleriyle birlikte istenilmeli, ilgililerin su, elektrik, telefon aboneliklerinin hangi adreste kimin adına tesis edildiği saptanmalı, seçmen bilgi kayıtları getirtilmeli, varsa çalışmaları nedeniyle resmi/özel kurum ve kuruluşlara verilen belgelerde yer alan adresler dikkate alınmalı, boşanan eşler 4857 sayılı Kanun hükümleri kapsamında yer almakta iseler adlarına ödeme yapılabilecek özel olarak açılan banka hesabı bulunup bulunmadığı belirlenmeli, boşanan eşlerin kayıtlı oldukları bölge/bölgeler yönünden kapsamlı Emniyet Müdürlüğü/Jandarma Komutanlığı araştırması yapılmalı, anılan mahalle/köy muhtar ve azalarının tanık sıfatıyla bilgi ve görgülerine başvurulmalı, böylelikle "boşanılan eşle eylemli olarak birlikte yaşama" olgusunun gerçekleşip gerçekleşmediği, toplanan kanıtlar ışığı altında değerlendirildikten sonra elde edilecek sonuca göre karar verilmelidir.

Bu maddi ve hukuki olgular gözönünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu davanın kabulüne karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

S o n u ç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 03.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

SİGORTALILIK NİTELİĞİNİN NE ZAMAN YİTİRİLMİŞ SAYILACAĞI- GEÇİCİ İŞ GÖREMEZLİK ÖDENEĞİNİN TAHSİLİ

YARGITAY 10. Hukuk Dairesi 2010/4114 E.N , 2011/13072 K.N.

İçtihat Metni

Dava, davacının ücretsiz izinli iken sağlık raporu aldığı dönemde Kurum tarafından ödenen geçici iş göremezlik ödeneğinin davacıdan tahsiline ilişkin Kurum işleminin iptali ile davacının davalı Kuruma borçlu olmadığının tespiti istemine ilişkindir

Mahkeme, ilâmında belirtildiği şekilde davanın reddine karar vermiştir.

Hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi E… Z… S… tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Davacı N… E…, 26…. sigorta sicil nosu ile T… S… ve Turizm İşl. San. Tic. A.Ş.- E... Karo Fabrikası´nda çalışmakta iken işveren tarafından ücretsiz izine çıkarılmıştır.

Davacı, muhtelif tarihlerde istirahat raporu almış, almış olduğu bu istirahat raporlarına istinaden, Kurum tarafından davacıya geçici işgörmezlik ödeneği ödenmiştir. Kurum tarafından bu ödemenin davacıdan tahsili amacı ile icra takibine başlanılmış, İş bu dava ile; davacı, davalı Kuruma borçlu olmadığının tespitini talep etmiştir.

Mahkemece, geçici işgörmezlik ödeneğinin, ancak, sigortalının fiilen çalışmakta iken hastalanması, iş kazasına uğraması, yada, meslek hastalığına tutulması halinde ödenmekte olduğu; fiili çalışma olmaması durumunda, geçici işgörmezlik durumundan da bahsedilemeyeceği, Kurum tarafından fuzulen davacıya ödenen meblağların geri istenilmesinde herhangi bir hukuka aykırı durum bulunmadığı gerekçesiyle istemin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır

Dava konusu uyuşmazlık, ücretsiz izinde olduğu dönemde sağlık raporu alan sigortalının, geçici iş göremezlik ödeneğini ,davalı Kuruma iade ile mükellef olup olmadığı noktasındadır.

Davanın yasal dayanaklarından olan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 37inci maddesinde, "Hastalık sebebiyle geçici iş göremezliğe uğrayan sigortalılardan geçici iş göremezliğin başladığı tarihten önceki bir yıl içinde en az 120 gün hastalık sigortası primi ödemiş bulunanlara, geçici iş göremezliğin üçüncü gününden başlamak üzere, her gün için geçici iş göremezlik ödeneği verilir. Ancak, hastalık halinde geçici iş göremezlik ödeneği verilebilmesi için, Kurumca tayin ve tespit olunan hekim veya sağlık kurullarından dinlenme raporu alınmış olması şarttır.

(Ek fıkra : 22/01/2004-5073 S.K./8.mad) Yersiz veya haksız olarak geçici iş göremezlik ödeneği aldığı tespit edilenler yersiz veya haksız surette aldıkları geçici iş göremezlik ödeneğini üç katı olarak Kuruma iade etmek zorundadırlar." düzenlemesi mevcuttur.

Uyuşmazlık, davacı sigortalının, davalı işveren tarafından verilen ücretsiz iznin yasal olup olmadığı, bu dönemde taraflar arasında hizmet akdinin (iş sözleşmesinin) devam edip etmediği ve sigortalılık niteliğinin yitirilmiş sayılıp sayılmayacağı noktalarında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için hizmet akdinin hangi koşullarda fesih edilmiş olacağı konusunun irdelenmesi zorunludur. 506 ve 4857 sayılı Kanunların genel sistematiğine göre; hizmet akdinin, taraflarca karşılıklı irade beyanları ile fesih edilmedikçe veya kanunların öngördüğü fesih koşullarına dayalı, tek yanlı olarak fesih edilmiş olmadıkça yürürlükte kalacağına kuşku yoktur. İnceleme konusu davada, akdin herhangi bir şekilde feshi söz konusu olmadığı gibi, anılan yasal düzenlemelerde de, ücretsiz izinli olmak hali, fesih sebebi olarak öngörülmemiştir. Belirtilmelidir ki; konuya ilişkin yasal düzenleme bulunmaması, işçi ve işverenin ücretsiz izin konusunda anlaşmalarına engel oluşturmadığı gibi; somut olayda olduğu gibi, ücretsiz izinli olarak çalışılmadan geçen günlerde, tarafların karşılıklı iradeleriyle hizmet akdini devam ettirmek istedikleri, diğer bir anlatımla aralarındaki sözleşmeyi fesih etmedikleri, askıya alındığı, bunun yanında sözleşmenin diğer edimlerinin ise, ayakta olduğu görülmektedir. Zira, ücretsiz izin teklifi kabul edildiğinde hizmet akdi askıya alınmakta, bu gibi durumlarda temel borçların dışında kalan işçinin sadakat (ahlaki iyi niyet kurallarına uyulması ve benzeri), işverenin de işçiyi gözetme vb. gibi yan borçları devam etmektedir. Şu halde, ücretsiz izin süresi boyunca hizmet akdinin askıda kaldığı ve geçerliliğini koruduğunun kabulü zorunludur. Nitekim, 506 sayılı Kanunun 107/2´nci maddesinde, sigortalılık niteliğinin yitirilmiş sayılmasının başlangıcı belirlenirken, ücretsiz izin süresinin sona ermesini izleyen onuncu gün esas alınmıştır.

Ücretsiz izin konusunda, 506 ve 4857 sayılı Kanunlarda; 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanunu, 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanununda yer alan hükümlere koşut özel bir düzenleme yok ise de, hizmet akdiyle çalışanlara ücretsiz izin verilmeyeceği yönünde yasaklayıcı bir hüküm de bulunmadığı gibi, üstelik, işverenlerce çalışanların ücretsiz izin hakkından yararlandırılacağına ilişkin düzenlemelere gidildiği açıkça ortadadır. O hâlde, ücretsiz izin kurumunun işleyiş koşullarının, diğer bir anlatımla, hangi durumlarda ve ne kadar süreyle ücretsiz izin verilebileceğine ilişkin yasal boşluğun yargı yerince doldurulması gereklidir. Bu bağlamda, ücretsiz izin konusunda özel düzenleme içeren ve yukarıda anılan kanunlardaki ölçütlerin, kıyas yoluyla uygulanabileceği düşünülebilir ise de; iş ve sosyal güvenlik kanunlarının nitelikleri ve özellikleri gereği, öğretide de benimsendiği üzere, konunun Türk Medeni Kanununun 2´nci maddesinde açıklanan objektif iyi niyet kuralları ve dürüst davranma yükümlülüğü çerçevesinde, makul ölçülerde ve alınacak sınırlamalarla çözümlenmesi, bu yapılırken de hakkın kötüye kullanılmasına olanak bırakılmaması yerinde olacaktır.

Bu açıklamalar ışığı altında, inceleme konusu dava değerlendirildiğinde; davacı sigortalının geçici iş göremezlik ödeneğine hak kazanıp, kazanmadığının 506 sayılı Yasanın 37, 89, 107 maddeleri çerçevesinde değerlendirilip, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, mahkemece, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu istemin reddine karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O hâlde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

S O N U Ç:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 04.10.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

GÖREV, İHBAR VE KIDEM TAZMİNATI, SÖZLEŞMELİ PERSONEL

YARGITAY 9. Hukuk Dairesi 2009/22356 E.N , 2011/34266 K.N.

Özet

5395 SAYILI BELEDİYE KANUNU´NUN 49/3. MADDESİ KAPSAMINDA ÇALIŞANLARLA YAPILAN SÖZLEŞMELER İŞ SÖZLEŞMESİ DEĞİLDİR. 657 SAYILI DEVLET MEMURLARI KANUNU´NUN 4/B MADDESİ UYARINCA BU ŞEKİLDE ÇALIŞTIRILAN KİŞİLER SÖZLEŞMELİ PERSONEL OLUP, İŞÇİ SAYILMAYACAKLARINDAN ÇALIŞTIKLARI KURUMLA ARALARINDA ÇIKAN UYUŞMAZLIKLARDA İDARİ YARGI GÖREVLİDİR.

DAVACININ İLGİLİ DAVALI KURUM ARASINDA İŞ İLİŞKİSİ KABUL EDİLMEYEN DÖNEM İÇİN, DAVANIN İDARİ YARGI YERİNDE GÖRÜLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Davacı, ihbar ve kıdem tazminatının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteği reddetmiştir.

Hüküm süresi içinde davacı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

A) Davacı İsteminin Özeti:

Davacı, davalı Belediyede şehir plancısı göreviyle geçici işçi statüsünde 25.04.2002-15.02.2006 tarihleri arasında çalıştığını, bu statüden sözleşmeli personel olarak görevine devam edebilmesi için dilekçeyle başvuruda bulunması gerektiğinin bildirilmesi üzerine 14.02.2006 tarihli dilekçe ile başvuru yaptığını, 16.02.2006-31.12.2006 tarihleri arasında geçerli olmak üzere tam zamanlı sözleşmeli personel olarak çalıştığını, belirlenen norm kadro gereğince durumuna uygun boş kadro bulunmaması sebebiyle 31.12.2006 tarihinde sona erecek sözleşmenin yenilenmeyeceğinin 26.12.2006 günlü yazıyla bildirildiğini, tazminatlarının ödenmediğini belirterek, ihbar ve kıdem tazminatının davalı işverenden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

B) Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili, davanın bir ay içinde açılmaması nedeniyle zamanaşımı def´inde bulunduklarını, ayrıca 25.04.2002 tarihinde geçici işçi statüsünde işe alınan davacının başvurusu üzerine 16.02.2006 tarihinde boş kadro karşılığı olan şehir plancısı kadrosuyla tam zamanlı sözleşmeli personel olarak çalışmaya başladığını, 31.12.2006 itibariyle sözleşme süresinin bittiğini, konuyla ilgili olarak Maliye Bakanlığı´nın cevabında, yapılan düzenlemede işçi olarak geçen hizmetlerin sözleşmeli personel olarak geçen hizmet süreleriyle birleştirilmesi yönünde hüküm bulunmadığı gibi sözleşmeli personele iş sonu tazminatı ödenebilmesi için sözleşmeli personel olarak en az iki yıl çalışılması gerektiğini, sözleşmeli personel statüsünde geçirilen ve 31.12.2006 tarihinde görevinden ayrılan davacının iş sözleşmesinin sona erme sebebinin kıdem tazminatına hak kazandırmadığını, davacının iş sonu tazminatıyla ilgili şartlara da haiz olmadığını, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece yapılan yargılama sonunda, davacının davalı Belediyede 25.04.2002-15.02.2006 tarihleri arasında işçi olarak çalışmakta iken 14.02.2006 tarihli dilekçesiyle Belediye Kanunu´nun 49. maddesi uyarınca sözleşmeli personel statüsünde çalışmak istediği ve işverene başvurduğu, söz konusu maddeye göre belediyelerin sözleşmeli personel istihdam edebileceği hizmet gruplarında şehir plancısının da yer aldığı, bunun yanı sıra 657 sayılı Yasa uyarınca şehir plancılarının teknik hizmetler sınıfına dahil olduğu ve bu hizmetlerde sözleşmeli personel statüsünde çalışabilmek için işin geçici olması niteliğinin aranmadığı, davacının 16.02.2006-31.12.2006 yürürlülük süreli sözleşmeye istinaden sözleşmeli personel statüsüne geçtiği, bu statüde çalışmakta iken süre sonunda sözleşmenin yenilenmeyeceğinin bildirildiği, davacı 31.12.2006 tarihi itibariyle kıdem ve ihbar tazminatı talep ettiyse de taraflar arasındaki hukuki ilişkinin sona erdiği bu dönemde işçi statüsünde çalışmadığı, sözleşmeli personel olarak iş sonu tazminatına hak kazanıp kazanmama ile ilgili bir meselenin ise iş sözleşmesi ve İş Kanunu çerçevesinde ele alınamayacağı, işçi sıfatıyla çalışılan ilk dönem bakımından da işçinin isteği olmaksızın idarece tek taraflı biçimde iş sözleşmesinin sona erdirilip sözleşmeli personel statüsüne geçirilmediği, bu yönde bir teklif yazısı yahut başka bir delile rastlanmadığı, belirtilen tarihler arasında 3 yıl, 9 ay, 20 günlük işçi sıfatıyla geçen çalışmanın davacının sözleşmeli personel statüsüne geçirilme isteğinin kabulü üzerine sona ermesinin kıdem ve ihbar tazminatını kazandıran bir sebep olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

D) Temyiz:

Karar davacı tarafından eksik inceleme yapıldığı gerekçesi ile temyiz edilmiştir.

E) Gerekçe:

İşçinin 4857 sayılı İş Kanunu hükümlerinden yararlanması için öncelikle, İş Kanunu´nun 1/1. maddesi ve 2/1. maddesi kapsamında iş sözleşmesi ile çalışması gerekir. Zira anılan Yasa´nın 1. maddesinin 1. fıkrasında "Bu Kanun´un amacının işverenler ile bir iş sözleşmesine dayanarak çalıştırılan işçilerin çalışma şartları ve çalışma ortamına ilişkin hak ve sorumluluklarını düzenlemek" olduğu belirtilirken, 2. maddesinin 1. fıkrasında da işçi, işveren ve iş ilişkisi tanımlanarak, "Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkinin ise iş ilişkisi" olduğu açıkça ifade edilmiştir. İş sözleşmesi tarafların karşılıklı serbest iradesi ile kurulan bir iş ilişkisidir. Taraflardan birinin serbest iradesinin bulunmadığı durumda iş ilişkisinden söz edilemez.

5393 sayılı Belediye Kanunu´nun 49. maddesinin 3. fıkrası uyarınca "Belediye ve bağlı kuruluşlarında, norm kadroya uygun olarak çevre, sağlık, veterinerlik, teknik, hukuk, ekonomi, bilişim ve iletişim, planlama, araştırma ve geliştirme, eğitim ve danışmanlık alanlarında avukat, mimar, mühendis, şehir ve bölge plancısı, çözümleyici ve programcı, tabip, uzman tabip, ebe, hemşire, veteriner, kimyager, teknisyen ve tekniker gibi uzman ve teknik personel yıllık sözleşme ile çalıştırılabilir. Sözleşmeli personel eliyle yürütülen hizmetlere ilişkin boş kadrolara ayrıca atama yapılamaz. Bu personelin, yürütecekleri hizmetler için ihdas edilmiş kadro unvanının gerektirdiği nitelikleri taşımaları şarttır. Bu fıkra uyarınca sözleşmeli olarak istihdam edileceklere ödenecek net ücret, söz konusu kadro unvanı için birinci derecenin birinci kademesi esas alınmak suretiyle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu´na göre tespit edilecek her türlü ödemeler toplamının net tutarının yüzde 25 fazlasını geçmemek üzere belediye meclisi kararıyla belirlenir. Genel hükümlere göre birinci dereceden kadro ihdas edilemeyen kadro unvanları için ise o kadro unvanından ihdası yapılmış en yüksek kadro derecesinin birinci kademesi esas alınır ve yapılacak ödemenin azami tutarı yukarıda belirtilen usule göre tespit olunur. Bu fıkra hükümlerine göre çalıştırılacak personel için İçişleri Bakanlığı unvanlar itibarıyla sınırlama getirebilir". 4. fıkraya göre "Avukat, mimar, mühendis (inşaat mühendisi ve harita mühendisi olmak kaydıyla) ve veteriner kadrosu bulunmayan veya işlerin azlığı nedeniyle bu unvanlarda kadrolu personel istihdamına ihtiyaç duyulmayan belediyelerde, bu hizmetlerin yürütülmesi amacıyla, haftanın ya da ayın belirli gün veya saatlerinde kısmi zamanlı olarak sözleşme ile personel çalıştırılabilir. Kısmi zamanlı olarak çalıştırılacak personel sayısı yukarıda belirtilen her unvan için birden fazla olamaz ve bunlarla yapılacak sözleşme süresi takvim yılını aşamaz. Bunlara ödenecek net ücret, aynı unvanlı kadroların birinci derecesinin birinci kademesi için yapılması gereken bütün ödemeler toplamının net tutarının yarısını geçmemek ve çalıştırılacak süre ile orantılı olmak üzere belediye meclisi kararı ile tespit edilir. Bu fıkra uyarınca sözleşmeli personel olarak çalıştırılanlar için iş sonu tazminatı ödenmez ve işsizlik sigortası primi yatırılmaz. Bunlardan yaptıkları başka işler sebebiyle herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna tabi olanlar için sosyal sigorta ve genel sağlık sigortası primi yatırılmaz ve aynı kişi birden fazla belediye veya bağlı kuruluşta çalıştırılamaz. Aynı maddenin 5. fıkrasına göre de, "çalıştırılacak personele her ne ad altında olursa olsun sözleşme ücreti dışında herhangi bir ödeme yapılmaz ve ücret mahiyetinde ayni ya da nakdi menfaat temin edilmez. Bu personel hakkında bu Kanun´la düzenlenmeyen hususlarda vize şartı aranmaksızın 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu´nun 4. maddesinin (B) fıkrasına göre istihdam edilenler hakkındaki hükümler uygulanır. Bu personele ait sözleşme örnekleri sözleşmenin imzalanmasını izleyen 30 gün içinde İçişleri Bakanlığı´na ve Maliye Bakanlığı´na gönderilir.

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu´nun 4/B maddesine göre sözleşmeli memur "Kalkınma planı, yıllık program ve iş programlarında yer alan önemli projelerin hazırlanması, gerçekleştirilmesi, işletilmesi ve işlerliği için şart olan, zaruri ve istisnai hallere münhasır olmak üzere özel bir meslek bilgisine ve ihtisasına ihtiyaç gösteren geçici işlerde, kurumun teklifi üzerine Devlet Personel Dairesi ve Maliye Bakanlığı´nın görüşleri alınarak Bakanlar Kurulu´nca geçici olarak sözleşme ile çalıştırılmasına karar verilen ve işçi sayılmayan kamu hizmeti görevlileri" olarak tanımlanmıştır.

2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri, İdare Mahkemeleri ve Vergi Mahkemelerinin Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun´un 5/c maddesinde, genel hizmetlerden birinin yürütülmesi için yapılan idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davaları çözmekle idari mahkemelerin görevli olduğu hükme bağlanmıştır.

Diğer taraftan, sözleşmeli personel ile ilgili Anayasa Mahkemesi kararlarında ve doktrinde, idari sözleşmelerin; kamu tüzel kişileri tarafından, kamu hizmetinin yürütülmesi amacı ile tek yanlı olarak düzenlenen, yazılı, tip sözleşmeler olduğu belirtilmekte, Uyuşmazlık Mahkemesi ve Danıştay´ın istikrar bulmuş içtihatlarında da, idari sözleşmelerle ilgili hususlardan doğan anlaşmazlıkların idari yargı yerinde çözümleneceği vurgulanmaktadır.

Görev kamu düzeni ile ilgilidir. Mahkeme uyuşmazlıkta görevli olduğunu her zaman dikkate almalıdır.

Yukarıdaki açıklamalara göre 5393 sayılı Belediye Kanunu´nun 49/3. maddesi kapsamında çalışanlarla yapılan sözleşmelerin iş sözleşmesi olmadığı, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu´nun 4/B maddesi uyarınca bu şekilde çalıştırılan kişilerin sözleşmeli personel olacağı ve işçi sayılmayacakları ve çalıştıkları kurumla arasında çıkan uyuşmazlılarda idari yargının görevli olacağı açıktır.

Dosya içeriğine göre davacı 25.04.2002 tarihinden 15.02.2006 tarihine kadar aralıklı olarak geçici iş pozisyonunda davalı işyerinde iş ilişkisi kapsamında çalışmıştır. 16.02.2006 tarihinde ise 5393 sayılı Belediyeler Kanunu´nun 49. maddesi uyarınca davalı Belediye Başkanlığı arasında tam zamanlı sözleşme imzalanmıştır. Davacı tam zamanlı iş sözleşmesi ile çalışırken 26.12.2006 tarihli yazı ile 31.12.2006 tarihinde sona erecek tam zamanlı sözleşmesinin yenilenmeyeceği belirtilerek aradaki ilişki sona erdirilmiştir.

Somut bu maddi olgulara göre davacının geçici iş pozisyonunda 15.02.2006 tarihine kadar iş ilişkisi kabul edilerek, kendi iradesi ile tam zamanlı sözleşme imzalaması nedeni ile bu dönem için kıdem ve ihbar tazminatına hak kazanamayacağının tespiti ile bu süre için kıdem ve ihbar tazminatı isteğinin reddi isabetlidir. Ancak somut uyuşmazlıkta davacı tam zamanlı sözleşmenin yenilenmediği 31.12.2006 tarihine kadar olan süre için kıdem ve ihbar tazminatı isteminde bulunmuştur.

Davacının statü hukuku kapsamında kalan süresi ile ilgili davalı kurum arasında iş ilişkisi bulunmadığından, uyuşmazlığın bu dönem için idari yargı yerinde görülmesi gerekir. Bu dönem için dava dilekçesinin yargı yolu yanlışlığı nedeniyle reddi yerine işin esasına girilerek yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır.

F) Sonuç: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten (BOZULMASINA), peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 03.10.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

HAKSIZ FESİH, KIDEM VE İHBAR TAZMİNATI

YARGITAY 9. Hukuk Dairesi 2009/22355 E.N , 2011/34265 K.N.

Özet

İHBAR ÖNELLERİ BELİRSİZ SÜRELİ İŞ SÖZLEŞMELERİ İÇİN ÖNGÖRÜLMÜŞ OLUP, DAVACI BELİRLİ SÜRELİ İŞ SÖZLEŞMESİ İLE ÇALIŞTIĞINDAN İHBAR TAZMİNATI TALEBİNİN REDDEDİLMESİ İSABETLİDİR.

KIDEM TAZMİNATINDA İŞÇİNİN BELİRLİ YA DA BELİRSİZ SÜRELİ ÇALIŞMASI HAK KAZANMA AÇISINDAN ÖNEMLİ OLMADIĞINDAN, İŞ SÖZLEŞMESİNİN İŞVEREN TARAFINDAN YENİLENMEMESİ HAKLI NEDENE DAYANMIYORSA, BİR YILLIK KIDEM KOŞULUNU TAŞIYAN DAVACIYA KIDEM TAZMİNATININ ÖDENMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Davacı, ihbar ve kıdem tazminatı, ücret alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

A) Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili, davacının davalıya ait özel öğretim kurumunda 01.09.2004 tarihinde bir yıllık sözleşme ile sınıf öğretmeni olarak çalıştığını, 2005 yılında yenilendiğini ve belirsiz süreli hale geldiğini, iş sözleşmesinin 31.08.2006 tarihinde feshedildiğini belirterek kıdem ve ihbar tazminatı ile ödenmeyen ücretinin davalı işverenden tahsilini talep etmiştir.

B) Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili, davalı ile davacı arasında 15.09.2004 tarihinde akdedilen sözleşme ile belirli süreli iş ilişkisi kurulduğunu, 2004-2005 öğretim dönemi için akdedilen iş sözleşmesinin 30.06.2005 tarihinde sona erdiğini ve iş sözleşmesinin 01.08.2005 tarihinde yenilendiğini, bu sözleşmenin 31.08.2006 tarihinde sona erecek olması sebebiyle 01.08.2006 tarihinde sözleşmenin yenilenmeyeceğinin davacı yana bildirildiğini, maaş ödemesi ve bu bildirimin tebliği için davacının defalarca çağrılmasına rağmen bu çağrıları dikkate almadığı, davacı yanın çektiği ihtarnameye verilen cevapta kıdem ve ihbar tazminatının haksız olduğu için kabul edilemeyeceğinin ve maaş alacağının okul muhasebesinden alınacağının bildirildiği, davacının maaşını muhasebeden almaktan imtina ederek dava açma yoluna gittiği, iş sözleşmesinde ücretin nereye ödeneceği hususunda belirleme bulunmadığını, davalının okul muhasebesinden maaşının alınabileceğinin bildirilmesinde bir usulsüzlük bulun-madığını, davalının 625 sayılı Yasa kapsamında faaliyet gösterdiğini, belirli süreli iş akdi ile çalışan davacının iş güvencesi hükümlerinden yararlanamayacağını ve dolayısıyla kıdem tazminatına ve ihbar tazminatına hak kazanamayacağını, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece yapılan yargılama sonunda, davacının davalıya ait ilk öğretim okulunda sınıf öğretmeni olarak belirli süreli iş sözleşmesi ile çalıştığı, taraflar arasındaki sözleşmeler 625 sayılı Yasa uyarınca birer yıllık süre ile yapıldığından ikinci kez yenilenmesi halinde belirsiz süre hale dönüşmediği, bu nedenle davacının kıdem ve ihbar tazminatına hak kazanamayacağı ancak dosya içerisindeki maaş bordrolarından davacının net aylık ücretinin 750 YTL olduğu ve davalı tarafın davacının ücret alacağını kabul ettiği gerekçesi ile ücret alacağının kabulüne, kıdem ve ihbar tazminat isteklerinin reddine karar verilmiştir.

D) Temyiz:

Karar davacı vekili tarafından davacının 4857 sayılı İş Kanunu´na tabi olduğu, kararın eksik incelemeye dayandığı, kıdem ve ihbar tazminatının reddinin hatalı olduğu gerekçesi ile temyiz edilmiştir.

E) Gerekçe:

1- 4857 sayılı İş Kanunu´nun 17. maddesinde düzenlenen ihbar önelleri belirsiz süreli iş sözleşmeleri için öngörüldüğünden ve davacı dava konusu edilen dönemde 625 sayılı Yasa kapsamında belirli süreli iş sözleşmesi ile çalıştığından, mahkemece belirli süreli iş sözleşmesi nitelendirilmesi ile ihbar tazminatının reddine karar verilmesi isabetlidir. Bu nedenle davacının ihbar tazminatına yönelik temyiz istemi yerinde değildir.

2- Davacının kıdem tazminatına yönelik temyizine gelince:

Halen yürürlükte olan ve kıdem tazminatını düzenleyen 1475 sayılı İş Kanunu´nun 14. maddesinde "Bu Kanuna tabi işçilerin hizmet akitlerinin..." cümlesi ile iş sözleşmesinin belirli ya da belirsiz süreli olmasının kıdem tazminatına hak kazanma açısından önemli olmadığı belirtilmiştir. Burada önemli olan fesih iradesinin kim tarafından ortaya konulduğu ve kıdem tazminatına hak kazanma koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğidir. Örneğin belirli süreli iş sözleşmesini 4857 sayılı İş Kanunu´nun 24. maddesi uyarınca haklı nedenle fesheden işçi bir yıllık kıdem koşulu gerçekleştiği takdirde kıdem tazminatına hak kazanacaktır. Elbette kural olarak belirli süreli iş sözleşmesi kararlaştırılmış ve süre sonunda taraflardan herhangi biri fesih iradesini ortaya koymamış ise iş sözleşmesinin kendiliğinden sona ereceği açıktır. Ancak belirli süreli iş sözleşmesinin sona ermesinden önce taraflardan biri yenilememe iradesini ortaya koymuş ise burada yenilemeyen tarafın iradesine göre kıdem tazminatına hak kazanılıp kazanılamayacağı araştırılmalıdır. İşveren yenilememe iradesini göstermiş ve haklı nedene dayanmıyor ise bir yıllık kıdem koşulu gerçekleştiği takdirde kıdem tazminatı ödenmelidir.

Somut uyuşmazlıkta davacı ile ilki 01.09.2004, ikincisi 01.09.2005 tarihinde birer yıllık belirli süreli iş sözleşmesi imzalanmıştır. Davalı işveren 31.08.2006 tarihinde sona erecek sözleşmeyi yenilemeyeceğini 01.08.2006 tarihinde davacı işçiye bildirmiş ve iradesini ortaya koymuştur. İş sözleşmesinin işveren tarafından yenilenmemesi nedeni ile bir yıllık kıdem koşulunu taşıyan davacıya kıdem tazminatının ödenmesi gerekir. Kıdem tazminatı isteğinin kabulü yerine, yazılı gerekçe ile reddi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir.

F) Sonuç:

Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten (BOZULMASINA), peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 03.10.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

KÖY TÜZEL KİŞİLİĞİ - SULU-KURU TOPRAK - TAPUYA KAYITLI OLMAYAN TAŞINMAZ MALLARIN TESPİTİ - ZİLYETLİKLE KAZANMA

YARGITAY 8. Hukuk Dairesi 2011/7174 E.N , 2011/6588 K.N.

Özet

KADASTRO KANUNU´NUN 14/1. MADDE VE FIKRASINDA ZİLYETLİKLE TAŞINMAZ EDİNME BAKIMINDAN, GERÇEK VE KAMU TÜZEL KİŞİSİ NİTELİĞİNDE BULUNAN KÖY TÜZEL KİŞİLERİ BAKIMINDAN HERHANGİ BİR AYRIM YAPILMADIĞINDAN, DAVACI KÖY TÜZEL KİŞİLİĞİ AYNI KADASTRO ÇALIŞMA ALANI İÇERİSİNDE SULU TOPRAKTA 40, KURU TOPRAKTA İSE EN FAZLA 100 DÖNÜM YER EDİNEBİLİR.

İçtihat Metni

İ… Köyü Tüzel Kişiliği ile Hazine aralarındaki tapu iptali ve tescil davasının kısmen kabulüne ve kısmen reddine dair (Kurşunlu Asliye Hukuk Mahkemesi)´nden verilen 28.06.2010 gün ve 152/75 sayılı hükmün Yar-gıtay´ca incelenmesi davalı Hazine temsilcisi tarafından süresinde istenilmiş olmakla dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı İ… köy tüzel kişiliği dava dilekçesinde; kadastro çalışmaları sırasında Hazine adına tespit ve tescil edilen 101 ada 40, 103 ada 14, 123 ada 5, 126 ada 95 ve 126 ada 101 sayılı parsellerin köy tüzel kişiliğine ait olduğunu, kadastro çalışmaları sırasında hatalı olarak Hazine adına tapuya bağlandıklarını belirterek anılan parsellerin tapu kayıtlarının iptali ile İ… köyü tüzel kişiliği adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini istemiştir.

Davalı Hazine temsilcisi davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, 103 ada 14, 123 ada 5 ve 126 ada 95 sayılı parseller hakkındaki davanın reddine, 101 ada 40 sayılı parselin tapu kaydının tamamı, 126 ada 101 sayılı parselin içerisinde B harfi ile gösterilen 1166,35 m2 yüzölçümü bakımından tapu kaydının iptali ile davacı köy tüzel kişiliği adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı Hazine temsilcisi tarafından kabul edilen taşınmazlar bakımından temyiz edilmiştir.

Dava, kazanmayı sağlayan zilyetlik hukuki sebebine dayalı olarak TMK´nın 713/1 ve 3402 sayılı Kanun´un 14. maddesi uyarınca açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, 101 ada 40 sayılı parselin tamamı bakımından, 126 ada 101 sayılı parselin ise bir kısmı bakımından tapu kaydının iptaline karar verilmiş ise de, mahkemenin bu görüşüne katılma olanağı bulunmamaktadır. Uyuşmazlık konusu 101 ada 40 sayılı parsel 03.04.2006 tarihinde yapılan kadastro çalışmaları sırasında, malikinin kim olduğu bilinmediğinden tarla niteliğiyle 7.717,92 m2 yüzölçümlü olarak belgesizden, 126 ada 101 sayılı parsel ise, 18.04.2006 tarihinde aynı şekilde tarla niteliğiyle belgesizden 147.961,06 m2 yüzölçümlü olarak Hazine adına tespit ve tescil edildiği anlaşılmıştır. Dosyanın eksikliğe gönderilmesi üzerine gelen ve köy tüzel kişiliği tarafından edinilen taşınmazlara ait kadastro tutanakları ve tapu kayıtları üzerinde yapılan incelemede davacı köy tüzel kişiliğinin toplam 175.520,29 m2 yeri belgesizden aldığı saptanmıştır. 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 14/1. fıkrasında zilyetlikle taşınmaz edinme bakımdan, gerçek ve kamu tüzel kişisi niteliğinde bulunan köy tüzel kişileri bakımından herhangi bir ayrım yapılmadığından davacı köy tüzel kişiliği de anılan maddede yer alan miktar sınırlamalarıyla bağlıdır. Yani davacı köy tüzel kişiliği aynı kadastro çalışma alanı içerisinde sulu toprakta 40, kuru toprakta ise en fazla 100 dönüm yer edinebilir. Az önce de açıklandığı gibi davacı köy tüzel kişiliğinin kuru toprakta 100 dönümden fazla yer aldığı eksiklikten getirtilen kadastro tutanakları ve tapu kayıtlarıyla sabittir.

Dava konusu 101 ada 40 sayılı parsel bakımından davacı köy tüzel kişiliği 1937 tarih 210 tahrir nolu vergi kaydına dayanmıştır. Mahkemece, bu vergi kaydının kadastro çalışmaları sırasında başka bir parsele revizyon görüp görmediği Kadastro Müdürlüğü´nden sorulmamıştır. Bu nedenle öncelikle 1937 tarih 210 nolu vergi kaydının kadastro çalışmaları sırasında herhangi bir parsele revizyon görüp görmediğinin Kadastro Müdürlüğü´nden sorulması, herhangi bir parsele revizyon görmemiş ise önceki uygulamanın yetersiz ve yöntemine uygun bir biçimde yapılmadığı gözönünde tutularak yeniden yapılacak keşifte yöntemine uygun bir biçimde vergi kaydının mevkii ve hudutları itibariyle dava konusu taşınmaza uyup uymadığının yerel bilirkişi ve tanıklardan sorularak saptanması, uyduğunun belirlenmesi halinde vergi kaydının iki tarafının dere, bir tarafının da yol göstermesi hususu gözetilerek sabit sınırlı olup olmadığı konusunda da gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, sabit sınırlı olmadığının anlaşılması halinde sınırlara değil miktara itibar edilmesinin düşünülmesi, bu konuda 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 20. maddesinin gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Vergi kaydının uyduğunun ve sabit sınırlı olmadığının belirlenmesi halinde miktar fazlası bakımından az yukarıdaki miktar sınırlamaları ile ilgili açıklamanın gözden uzak tutulmaması ve buna göre bir değerlendirme yapılmalıdır.

Davalı Hazine temsilcisinin 126 ada 101 parselin içerisinde kalan ve kabulüne karar verilen B harfine yönelik temyiz itirazlarına gelince; davacı köy tüzel kişiliği az yukarıda da açıklandığı üzere aynı kadastro çalışma alanı içerisinde belgesizden 100 dönümden fazla yer aldığı dosya arasında bulunan kadastro tutanakları ve tapu kayıtlarıyla saptandığından, bu parsele yönelik davanın da reddine karar verilmesi gerekirken, norm miktarını aşar biçimde B harfiyle gösterilen yer bakımından davanın kabulüne karar verilmesi 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 14. maddesine aykırıdır.

Davalı Hazine temsilcisinin temyiz itirazları bu bakımdan yerinde olduğundan kabulü ile yerel mahkeme hükmünün 6100 sayılı HMK´nın geçici madde 3´ün yollamasıyla HUMK´nın 428. maddesi uyarınca (BOZULMASINA), 05.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

KATKI PAYI ALACAĞI, MAL REJİMİNİN TESPİTİ

YARGITAY 8. Hukuk Dairesi 2011/5886 E.N , 2011/6964 K.N.

Özet

BAŞKA MAL REJİMİ SEÇİLMEDİĞİNDEN EŞLER ARASINDA 743 SAYILI YASA DÖNEMİNDE MAL AYRILIĞI, 4721 SAYILI YASA´NIN YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNDEN BOŞANMA DAVASININ AÇILDIĞI TARİHE KADAR İSE EDİNİLMİŞ MALLARA KATILMA REJİMİ GEÇERLİDİR.

MAL AYRILIĞININ GEÇERLİ OLDUĞU DÖNEMDE, KARI VE KOCANIN DİĞERİNDEN KATKI PAYI KARŞILIĞINDA TAZMİNAT İSTEYEBİLMESİ İÇİN MUTLAKA PARASAL VEYA PARAYLA ÖLÇÜLEBİLEN MADDİ BİR DEĞER KOYMAK SURETİYLE KATKISININ BULUNMASI GEREKİR. SOMUT OLAYDA HER İKİ TARAF ÇALIŞTIĞINA GÖRE EVLİLİK BİRLİĞİ İÇİNDE, ÇALIŞMA KARŞILIĞI EDİNİLEN MALLARA KATKIDA BULUNDUKLARININ KABULÜ GEREKİR. EVLİLİK BİRLİĞİ İÇİNDE ALINARAK DAVALI ÜZERİNE TESCİL EDİLEN MESKEN ÜZERİNDE DAVACININ KATKI PAYI ALACAĞI HESABINDA; ALIM TARİHİNE KADAR TARAFLARIN SAPTANAN GELİRLERİ, KOCANIN 743 SAYILI MK´NIN 152. MADDESİ HÜKMÜ UYARINCA AİLEYİ GEÇİNDİRME YÜKÜMLÜLÜĞÜ VE TARAFLARIN SOSYAL KONUMLARI GEREĞİ KİŞİSEL GİDERLERİ GÖZÖNÜNDE BULUNDURULARAK, ERKEĞİN TASARRUF ORANININ %40, KADININ İSE %70 OLARAK DİKKATE ALINARAK BU ORANLARA GÖRE DAVACININ KATKI ORANI İLE MESKENİN DAVA TARİHİ İTİBARİYLE DEĞERİNİN ÇARPIMI SONUCU KATKI PAYI ALACAĞINI BELİRLEMEK GEREKİR.

İçtihat Metni

Saliha ile Adnan aralarındaki katkı payı alacağı davasının kabulüne dair (Ankara Dördüncü Aile Mahkemesi)´nden verilen 29.03.2011 gün ve 779/454 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay´ca incelenmesi davalı vekili, duruşmasız olarak incelenmesi ise katılma yolu ile davacı vekili taraflarından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmıştır. Temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı Saliha vekili, evlilik birliği içinde satın alma yoluyla edinilerek davalı üzerine tescil edilen 5690 ada 3 parselde 15 numaralı bağımsız bölümün edinilmesinde çalışarak ve ziynetlerinin satışından elde ettiği gelir ile katkıda bulunduğunu açıklayarak meskenin yarı hissesinin iptali ile vekil edeni adına tescili, mümkün olmazsa yarı hisseye tekabül eden bedelin (10.000 TL) yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini, fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulmasını istemiş, harcını da yatırdığı 31.01.2011 tarihli dilekçesi ile isteğini 36.928 TL olarak ıslah ederek fazlaya ilişkin haklarını yine saklı tutmuştur.

Davalı Adnan vekili, ziynet eşyalarının alımda kullanılmadığı, meskenin vekil edeninin birikimleri ve patronunun verdiği borç para ile alındığını, davacının lükse düşkün olduğunu ve gelirini burada harcadığını açıklayarak davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, üç kişilik bilirkişi raporu doğrultusunda davanın kabulü ile 36.928 TL´nin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, bu miktarın 10.000 TL´sine dava tarihi 10.08.2007, 26.928 TL´sine ise ıslah tarihi 31.01.2011 tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesine karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı vekili ile katılma yolu ile davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar 05.08.1992 tarihinde evlenmiş, 01.05.2007 tarihinde açılan boşanma davasının kabulü ve 08.06.2009 tarihinde kesinleşmesiyle evlilik birliği son bulmuştur. Başka mal rejimi seçildiği ileri sürülmediğine göre, eşler arasında evlilik tarihinden 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı MK´nın 170. maddesi uyarınca "mal ayrılığı", bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açıldığı tarihe kadar ise 4721 sayılı TMK´nın 202. maddesi hükmü uyarınca yasal "edinilmiş mallara katılma" rejimi geçerlidir. Eşler arasındaki mal rejimi TMK´nın 225/2. maddesi uyarınca boşanma davasının açıldığı tarih itibariyle sona ermiştir.

Dava konusu 5690 ada 3 parselde 15 nolu bağımsız mesken 31.07.1996 tarihinde davalı Adnan adına satın alınmış olup, alım tarihi itibarıyla taraflar arasında mal ayrılığı rejimi geçerlidir. Davacının isteğinin katkı payı alacağı olduğu anlaşılmaktadır.

Dosya arasında bulunan çalışma ve gelir belgeleri incelendiğinde; her iki tarafın da evlilik tarihinden itibaren çalıştıkları belirlenmiştir. Davacı ziynetlerinin de satılarak alımda kullanıldığını iddia etmişse de bu iddiasını maddi somut delillerle ispatlayamamıştır. 743 sayılı MK´nın yürürlükte bulunduğu, 01.01.2002 tarihinden önce eşler arasında yasal mal ayrılığının geçerli olduğu dönemde, karı ve kocanın diğerinden katkı payı karşılığında tazminat isteyebilmesi için mutlaka parasal veya parayla ölçülebilen maddi bir değer koymak suretiyle katkısının bulunması gerekir. Somut olayda her iki taraf çalıştığına göre evlilik birliği içinde çalışma karşılığı edinilen mallara katkıda bulunduklarının kabulü gerekir. Davalının H… Bankası´nda bulunan hesabına ait ekstre incelendiğinde, bir kısım para giriş çıkışları ve dava konusu taşınmazın satıcısına para havalesi görülmekle birlikte hesabın 11.10.1996 tarihinde açılması ve hesaptaki miktarların davalının kişisel malı olduğunun ispat edilememesi karşısında davalının kişisel gelirle alındığı savunmasına itibar edilmemiştir. Diğer yandan davacı tarafın gelirinin taşınmazın alım değerine oranlanması yolu ile hesaplamayı içeren bilirkişi raporuna değer verilmemiş olması da doğru görülmüştür. Mahkemece, evlilik birliği içinde alınarak davalı üzerine tescil edilen mesken üzerinde davacının katkı payı alacağı hesabında, alım tarihine kadar tarafların saptanan gelirleri, kocanın 743 sayılı MK´nın 152. maddesi hükmü uyarınca aileyi geçindirme yükümlülüğü ve tarafların sosyal konumları gereği kişisel giderlerinin gözönünde bulun-durularak, eşlerin her birinin yapabilecekleri tasarruf miktarının belirlenmesiyle katkı oranlarının tespit edilmesi ve niza konusu taşınmazın dava tarihi itibariyle tespit edilen değerinin çarpımı ile katkı payı alacağının hesaplanmasını içeren 08.12.2010 tarihli üç kişilik bilirkişi heyetinin raporu usul ve hesaplama şekli bakımından yasaya uygun bulunmaktadır. Mahkemece, bu rapora itibar edilmesi yerindedir. Ancak bilirkişi raporunda tarafların tasarruf edebilecekleri miktar ve oran bulunurken kadının gelirinin %20´sinin TKM´nin 190. maddesi gözetilerek düşülmesi ve bu şekilde kadının tasarruf oranının %50 olarak dikkate alınarak hesaplama yapılması doğru olmamıştır. 743 sayılı TKM´nin 190. maddesinde "Koca, karısının münasip bir derecede aile masrafına iştirakini isteyebilir." İştirakin miktarında ihtilaf ederlerse her biri iştirak miktarının tespit edilmesini, mahkemeden isteyebilir." denilmektedir. Bu maddenin uygulanabilmesi ve hesaplamada gözönünde tutulabilmesi için maddenin yazılış şeklinden de anlaşıldığı gibi taraflardan birinin talepte bulunması veya bu hususta bir mahkeme kararının olması gerekmektedir. Mahkemenin re´sen bu maddeyi dikkate alma imkanı bulunmamaktadır. Saptanan bu olgu karşısında, "kocanın evi geçindirmekle yükümlü" olduğunu öngören 743 sayılı TKM´nin 152, "eve kadın bakar" hükmünü içeren aynı Kanun´un 153 ve az önce açıklanan 743 sayılı TKM´nin 190. maddelerinin birlikte ve kendiliğinden uygulama olanağının olmadığı düşünülmektedir. Çünkü 743 sayılı TKM´nin 152 ve 153. maddeleri, açıklandığı halleri ile emir niteliğinde ibareler içermekte olup, 190. madde ise isteği öngörmektedir. Bu durumda mahkemece yapılması gereken iş; taraf gelirleri, kişisel harcamalar ve erkeğin TKM´nin 152. maddesinde yazılı yükümlülüğü gözetilerek erkeğin tasarruf oranının %40, kadının ise %70 olarak dikkate alınması, bu oranlara göre bulunacak davacının katkı oranı ile meskenin dava tarihindeki sürüm değeri olan 80.000 TL ile çarpılarak katkı payı alacağını belirlemek, kazanılmış haklar ile davacının fazlaya ilişkin haklarını saklı tuttuğunu da dikkate almak olmalıdır. Ayrıca faiz bakımından şimdiki gibi dava tarihi ve ıslah tarihlerinin dikkate alınması gerekir.

Açıklanan nedenlerle davalı Adnan vekilinin temyiz itirazları yerinde görülmediğinden REDDİNE, davacı Saliha vekilinin katılma yolu ile temyiz itirazları ise yerinde görüldüğünden kabulü ile usul ve kanuna uygun bulunmayan hükmün 6100 sayılı HMK´nın geçici 3. maddesi yollamasıyla HUMK´nın 428. maddesi uyarınca davacı Saliha lehine (BOZULMASINA), istekleri halinde 2178,75 TL peşin harcın temyiz eden davalıya iadesine ve 18,40 TL peşin harcın da temyiz eden davacıya iadesine 13.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

BAĞLANTI VE BEKLETİCİ SORUN, MİRASÇILIK BELGESİNİN İPTALİ

YARGITAY 7. Hukuk Dairesi 2011/6036 E.N , 2011/6976 K.N.

Özet

DAVALARIN AYNI SEBEPTEN DOĞMASI VEYA BİRİ HAKKINDA VERİLECEK KARARIN DİĞERİNİ ETKİLEYECEK NİTELİKTE BULUNMASI HALİNDE İKİ DAVA ARASINDA BAĞLANTI VARSAYILIR.

MAHKEMECE, KENDİ VERDİĞİ YETKİ BELGESİNE DAYANILARAK ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ´NDE AÇILAN SOYBAĞININ TESİSİ DAVASININ SONUCU BEKLENİP, MİRASÇILIK BELGESİNİN İPTALİ İLE YENİSİNİN VERİLMESİ İSTEMİNİN O DAVANIN SONUCUNA GÖRE BELİRLENMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay´ca incelenmesi davacılar tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

Dava, mirasçılık belgesinin iptali ile yenisinin verilmesi istemine ilişkindir.

Davacılar tarafından miras bırakanın ilk eşi ve ondan olan çocuklarının mirasçılık belgesinde görünmediği ileri sürülerek mirasçılık belgesinin iptali ile yenisinin verilmesi istenmiş, mahkemece davanın reddine karar verilmiş ise de; varılan sonuç yasal düzenlemeye, dosya içeriğine uygun düşmemiştir.

Bir davada hüküm verilmesi, başka bir davada incelenmekte ve kesin olarak karara bağlanacak olan bir hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise, mahkeme o davanın sonuçlanmasını beklemek üzere yargılamayı erteleyebilir. O davanın sonuçlanmasını kendi bakmakta olduğu dava için bekletici sorun yapabilir. Davaların aynı sebepten doğması veya biri hakkında verilecek kararın diğerini etkileyecek nitelikte bulunması halinde iki dava arasında bağlantı varsayılır.

Somut olaya gelince, mahkeme tarafından davacılara miras bırakanla soybağı tesis etmek üzere dava açmaları için yetki ve süre verildiği, davacılar tarafından İzmir Dördüncü Asliye Hukuk Mahkemesi´nde dava açıldığı ve davanın halen derdest olduğu anlaşılmıştır.

Hal böyle olunca mahkemece, kendi verdiği yetki belgesine dayanılarak Asliye Hukuk Mahkemesi´nde açılan soybağının tesisi davasının sonucu beklenip, mirasçılık belgesinin iptali ile yenisinin verilmesi isteminin o davanın sonucuna göre belirlenmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz, davacıların temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde ilgililerine iadesine, 17.11.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

BİRLİKTE MÜLKİYETTE MUHDESAT, MUHDESATIN AİDİYETİNİN TESPİTİ

YARGITAY 7. Hukuk Dairesi 2010/8044 E.N , 2011/5995 K.N.

Özet

İSTER PAYLI (MÜŞTEREK) MÜLKİYET, İSTERSE ELBİRLİĞİ (İŞTİRAK) HALİNDE MÜLKİYET ESASLARINA TABİ OLSUN, TESPİT YAPILAN TAŞINMAZLAR ÜZERİNDE MALİKLERDEN BİR VEYA BİRKAÇI TARAFINDAN MEYDANA GETİRİLMİŞ MUHDESAT BULUNMASI HALİNDE BU MUHDESATIN 3402 SAYILI KADASTRO KANUNU´NUN 19. MADDESİ HÜKMÜ GEREĞİNCE TUTANAĞIN VE TAPU KÜTÜĞÜNÜN BEYANLAR HANESİNDE GÖSTERİLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay´ca incelenmesi davacı Musa tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

İddia ve savunmaya, duruşma tutanaklarına yansıyan bilgi ve belgelere, mahkemece toplanıp değerlendirilen delillere, hüküm yerinde gösterilen gerekçelere, hükmüne uyulan bozma kararı çerçevesinde işlem yapılmasına, hüküm verilirken bozma kararı dışında kalarak kesinleşen yönlerin de gözönünde bulundurulmasına göre davacı Musa´nın sair temyiz itirazları yerinde değildir.

Ne var ki, mahkemece dava konusu taşınmazın elbirliği mülkiyeti hükümlerine tabi olduğu, bir mirasçının diğer bir mirasçıya karşı bir "başkası" olarak nitelendirilemeyeceği, bu nedenle de 3402 sayılı Yasa´nın 19/2 madde hükmünün olayda uygulanamayacağı gerekçesiyle hüküm verilmiş ise de, mahkemece varılan sonuç yasal düzenlemelere uygun düşmemektedir.

3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 19. maddesi hükmünde taşınmaz mal üzerinde malikinden başka bir kimseye veya paydaşlarından birine ait muhdesat mevcut ise bunun sahibi, cinsi, ihdas tarihi ve iktisap sebebi belirtilerek tutanağın ve kütüğün beyanlar hanesinde gösterileceği açıklanmıştır. Bu hükmün kabul edilmesindeki amaç, taşınmaz üzerinde malikinden başka bir kişi tarafından meydana getirilmiş muhdesat bulunması ya da muhdesatın maliklerden biri veya birkaçı tarafından meydana getirilmiş olması halinde muhdesat sahiplerinin haklarının korunması, muhdesatı meydana getirmeyen taşınmaz malik veya maliklerinin muhdesattan sebepsiz yararlanmalarının önlenmesidir. Bu amaç gözetildiğinde lafzi yorumla yetinilmemesi, ister paylı (müşterek) mülkiyet, isterse elbirliği (iştirak) halinde mülkiyet esaslarına tabi olsun tespit yapılan taşınmazlar üzerinde maliklerden bir veya birkaçı tarafından meydana getirilmiş muhdesat bulunması halinde bu muhdesatın az yukarıda açıklanan hüküm gereğince tutanağın ve tapu kü-tüğünün beyanlar hanesinde gösterilmesi gerekir. Dairemizin kökleşmiş uygulaması da bu doğrultudadır.

Hal böyle olunca taşınmaz üzerinde bulunan muhdesatların 3402 sayılı Yasa´nın 19/2. maddesi hükmü gereğince davacı adına kütüğün beyanlar hanesinde gösterilmesine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm oluşturulması isabetsiz, davacı Musa´nın temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde ilgilisine iadesine, 29.09.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

ANAHTAR TESLİMİ - FESHİ İHBAR - KİRA SÖZLEŞMESİNİN FESHİ - KİRALANANIN TAHLİYESİ

YARGITAY 6. Hukuk Dairesi 2011/15289 E.N , 2012/3446 K.N.

Özet

TARAFLAR ARASINDAKİ KİRA SÖZLEŞMESİNİN ÖZEL KOŞULLARINDA KİRACI VE KİRALAYAN ARASINDA BİR YIL SONUNDA ANLAŞMA SAĞLANAMADIĞI TAKDİRDE İKİ AY ÖNCEDEN YAZILI BİLDİRİMDE BULUNARAK SÖZLEŞMENİN TEK TARAFLI FESHEDİLEBİLECEĞİ KARARLAŞTIRILDIĞINA GÖRE, KİRA SÖZLEŞMESİNİN BAŞLANGIÇ TARİHİNDEN İTİBAREN BİR YIL GEÇTİKTEN SONRA KİRACIYA, İKİ AY ÖNCEDEN YAZILI BİLDİRİMDE BULUNMAK KOŞULUYLA KİRALANANI TAHLİYE ETME HAK VE YETKİSİNİN TANINDIĞININ KABULÜ GEREKİR. BU DURUMDA KİRALANANIN TAHLİYE EDİLECEĞİNİN BİLDİRİLDİĞİ TARİH İLE FESHİ İHBARIN TEBLİĞ TARİHİ ARASINDA İKİ AYLIK SÜRENİN BULUNMASI ZORUNLUDUR.

ANAHTAR TESLİM EDİLMEDİĞİ SÜRECE KİRALANANIN KİRACININ KULLANIMINDA OLDUĞUNUN KABULÜ GEREKİR. KİRALANANIN FİİLEN BOŞALTILDIĞINI VE ANAHTARIN TESLİM EDİLDİĞİNİ, BÖYLECE KİRA İLİŞKİSİNİN KENDİSİNCE İLERİ SÜRÜLEN TARİHTE HUKUKEN SONA ERDİRİLDİĞİNİ KANITLAMA YÜKÜ KİRACIDADIR. ANAHTAR TESLİMİ HUKUKİ BİR OLGU OLDUĞUNDAN YASAL DELİLLERLE KANITLANMALIDIR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan itirazın iptali davasına dair karar, davacılar tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, ödenmeyen kira ve ortak giderlerin tahsili için yapılan icra takibine vaki itirazın iptali, takibin devamı ve icra tazminatı istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne, 1.004 TL kira alacağı ve 310 TL apartman aidat gideri olarak 1.314 TL üzerinden itirazın iptali ile takibin devamına, fazlaya ilişkin ve icra tazminatları istemlerinin reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili davalı kiracı K… Üniversitesi´nin 15.08.2007 tarihli kira sözleşmesi ile kiraladığı yerin kira sözleşmesini 20.10.2009 tarihli feshi ihbar ile haklı gerekçeye dayanmaksızın feshettiğini, feshi ihbarın sözleşmeye uygun yapılmadığını, davalının 2009 yılı Kasım ayına ait apartman aidat borçlarını ve 2009 Aralık ayı kira borcunu ödemediğini, İstanbul Dokuzuncu İcra Müdürlüğü´nün 2010/13434 esas sayılı dosyası ile icra takibi yapıldığını, ancak davalının borca itiraz ettiğini ve takibin durduğunu, takip tarihine kadar davalının ödemediği 1.626 TL aidat borçları davacılar tarafından ödendiğini, taraflar arasında imzalanan kira sözleşmesinin 7. maddesinde "kiracı herhangi bir aya ait kira bedelini süresi içinde yatırmadığı takdirde diğer aylara ait tüm kira alacakları muaccel hale gelir." hükmü bulunduğunu, davalının sözleşmenin bitimi 15.08.2010 tarihine kadar tüm kira bedellerini ödemekle yükümlü olduğunu bildirerek itirazının iptali ile takibin devamına ve %40 icra inkar tazminatı verilmesini istemiştir.

Davalı vekili, taraflar arasında imzalan 15.08.2007 başlangıç tarihli kira sözleşmesinin 6. maddesinde "anlaşma sağlanamadığı takdirde 2 ay önceden yazılı bildirimde bulunarak sözleşme tek taraflı olarak feshedilebilir." hükmü düzenlendiğini, davalının bu hükme dayanarak süresi içinde fesih ihbarında bulunduğunu, sözleşmeyi tek taraflı olarak feshettiğini, davacıların kira sözleşmesinin sonuna kadar kira bedellerini talep edemeyeceklerini, davalının fesih beyanının hukuka uygun ve geçerli olduğunu bildirerek haksız açılan davanın reddini savunmuştur.

Taraflar arasında uyuşmazlık konusu olmayan 15.08.2007 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli kira sözleşmesinin özel şartlar bölümünün 6. maddesinde kiracı ve kiralayan arasında bir yıl sonunda anlaşma sağlanmadığı takdirde iki ay önceden yazılı bildirimde bulunarak sözleşmenin tek taraflı olarak feshedilebileceği kararlaştırılmıştır. Kira sözleşmesinin başlangıç tarihinden itibaren bir yıl geçtiğine göre kiracıya iki ay önceden yazılı bildirimde bulunmak koşuluyla kiralananı tahliye etme hak ve yetkisinin tanındığının kabulü gerekir. Bu durumda kiralananın tahliye edileceğinin belirtildiği tarih ile feshi ihbarın tebliğ tarihi arasında en az iki aylık sürenin bulunması zorunludur. Davalı kiracı davacıya gönderdiği 20.10.2009 keşide 27.10.2009 tebliğ tarihli feshi ihbarında kiralananı 19.11.2009 tarihinde tahliye edeceğini bildirmiştir. Feshi ihbarın tebliğ tarihi ve tahliye tarihi arasında en az iki aylık süre bulunmadığından feshi ihbarın sözleşmeye uygun yapılmadığı mahkemenin de kabulündedir. Mahkemece feshi ihbarın tebliğ tarihine iki aylık süre eklenerek davacının erken tahliye nedeniyle uğradığı zarar tazmin edilmiş ise de bu yolla ulaşılan tarihin benimsenmesi için kiralananın fiilen boşaltılmış ve anahtarlarının kiralayana yasal şekilde teslim edilmiş olması gerekir. Anahtar teslim edilmediği sürece kiralananın kiracının kullanımında olduğu kabul edilmelidir. Kiralananın fiilen boşaltıldığını ve anahtarın teslim edildiğini böylece kira ilişkisinin kendisince ileri sürdüğü tarihte hukuken sona erdirildiği kanıtlama yükü kendisine ait olan kiracı anahtar teslimi hukuki bir olgu olduğundan bu olguyu yasal delillerle kanıtlayabilir.

Kiralananın yukarıda açıklandığı şekilde yöntemine uygun biçimde hangi tarihte tahliye edildiği belirlenerek sonucuna göre karar vermek gerekirken, bu husus gözetilmeden karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK´ya 6217 sayılı Kanun´la eklenen geçici 3. madde hükmü gözetilerek HUMK´nın 428. maddesi uyarınca hükmün (BOZULMASINA), istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 05.03.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

HAKSIZ FESİH, KİRA SÜRESİ BİTMEDEN TAHLİYE ZARARININ HESABI- KİRALANANIN TAHLİYESİ

YARGITAY 6. Hukuk Dairesi 2011/14436 E.N , 2012/3570 K.N.

Özet

6570 SAYILI YASA´YA TABİ TAŞINMAZIN MAHKEME KARARI OLMADAN NOTER İHTARIYLA TAHLİYE EDİLMESİ HUKUKEN MÜMKÜN DEĞİLDİR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan alacak davasına dair karar, davacılar tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, kiracı tarafından açılan 4.400 TL hasar gören eşyalar bedeli, 67.000 TL tazminat ve 9.000 TL fazla ödenen kira bedellerinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmesi üzerine hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosya kapsamına, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerekçelere, takdirde de bir isabetsizlik olmamasına ve haklarındaki husumetten ret kararı verilen davacılar yönünden ayrıca davalı lehine vekalet ücreti takdir edilmediğinin anlaşılmasına göre temyiz eden davacılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Davacılar vekili, dava dilekçesinde, davacıların kiralananda 01.04.2004 tarihli sözleşme ile kiracı olduklarını, herhangi bir mahkeme kararı olmadan ve ihtar yapılmadan kiralanan taşınmazdaki eşyalarının dışarıya atıldığını, yapılan tespitte bu eşyalardaki zararın 4.400 TL olduğu, ayrıca peşin ödedikleri kira bedeli olan 9.000 TL´nin ve mahrum kalınan kâr bedeli 67.000 TL´nin davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı vekili, davanın haksız ve dayanaksız açıldığını, kira sözleşmesi özel şartlar birinci maddesinde kiralanan dükkan tamamen veya kısmen başkasına devredilemez, ortak alınamaz, geçici dahi olsa üçüncü şahısların istifadesine bırakılamaz şeklindeki düzenlemeye rağmen davacıların üçüncü bir kişiyi ortak aldıklarından sözleşmenin haklı nedenle feshedildiğinden davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davalı tarafından davacılara Alanya Beşinci Noterliği´nin 04.05.2004 tarih 04208 yevmiye numaralı ihtarnamesi ile sözleşmenin birinci maddesinin ihlal edildiği için sözleşmenin feshedildiğinin bildirildiği, bu nedenle sözleşmenin feshinin haklı olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Davaya dayanak yapılan ve hükme esas alınan 01.04.2004 başlangıç 31.12.2004 bitim tarihli kira sözleşmeleri konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Bu kira sözleşmesinde davacı şirketin kiracı, davalı şirketin kiralayan olduğu görülmektedir. Her ne kadar mahkemece davalı tarafından Alanya Beşinci Noterliği´nin 04.05.2004 tarih 04208 yevmiye numaralı ihtarnamesi ile sözleşmenin feshedildiğinin bildirildiği, belirtilmiş ise de bahsi geçen ihtarname davacılara tebliğ edilmediği gibi 6570 sayılı Kanun´a tabi olduğu anlaşılan taşınmazın mahkeme kararı olmadan noter ihtarıyla tahliye edilmesi de hukuken mümkün değildir. Bu durumda kiralanan taşınmazın kullanılmasının davalı tarafından engellenmesinin haklı bir sebebe dayanmadığından davacı şirketin talepleri hakkında inceleme yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir.

S o n u ç: Davacı şirket vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün yukarıda (2) no´lu bentte yazılı nedenlerle (BOZULMASINA), istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edenlere iadesine, 06.03.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

TAPUYA KAYITLI OLMAYAN TAŞINMAZ MALLARIN TESPİTİ, ZİLYETLİK- KÖY TÜZEL KİŞİLİĞİ - SULU-KURU TOPRAK

YARGITAY 8. Hukuk Dairesi 2011/7174 E.N , 2011/6588 K.N.

Özet

KADASTRO KANUNU´NUN 14/1. MADDE VE FIKRASINDA ZİLYETLİKLE TAŞINMAZ EDİNME BAKIMINDAN, GERÇEK VE KAMU TÜZEL KİŞİSİ NİTELİĞİNDE BULUNAN KÖY TÜZEL KİŞİLERİ BAKIMINDAN HERHANGİ BİR AYRIM YAPILMADIĞINDAN, DAVACI KÖY TÜZEL KİŞİLİĞİ AYNI KADASTRO ÇALIŞMA ALANI İÇERİSİNDE SULU TOPRAKTA 40, KURU TOPRAKTA İSE EN FAZLA 100 DÖNÜM YER EDİNEBİLİR.

İçtihat Metni

İ… Köyü Tüzel Kişiliği ile Hazine aralarındaki tapu iptali ve tescil davasının kısmen kabulüne ve kısmen reddine dair (Kurşunlu Asliye Hukuk Mahkemesi)´nden verilen 28.06.2010 gün ve 152/75 sayılı hükmün Yar-gıtay´ca incelenmesi davalı Hazine temsilcisi tarafından süresinde istenilmiş olmakla dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı İ… köy tüzel kişiliği dava dilekçesinde; kadastro çalışmaları sırasında Hazine adına tespit ve tescil edilen 101 ada 40, 103 ada 14, 123 ada 5, 126 ada 95 ve 126 ada 101 sayılı parsellerin köy tüzel kişiliğine ait olduğunu, kadastro çalışmaları sırasında hatalı olarak Hazine adına tapuya bağlandıklarını belirterek anılan parsellerin tapu kayıtlarının iptali ile İ… köyü tüzel kişiliği adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini istemiştir.

Davalı Hazine temsilcisi davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, 103 ada 14, 123 ada 5 ve 126 ada 95 sayılı parseller hakkındaki davanın reddine, 101 ada 40 sayılı parselin tapu kaydının tamamı, 126 ada 101 sayılı parselin içerisinde B harfi ile gösterilen 1166,35 m2 yüzölçümü bakımından tapu kaydının iptali ile davacı köy tüzel kişiliği adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı Hazine temsilcisi tarafından kabul edilen taşınmazlar bakımından temyiz edilmiştir.

Dava, kazanmayı sağlayan zilyetlik hukuki sebebine dayalı olarak TMK´nın 713/1 ve 3402 sayılı Kanun´un 14. maddesi uyarınca açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, 101 ada 40 sayılı parselin tamamı bakımından, 126 ada 101 sayılı parselin ise bir kısmı bakımından tapu kaydının iptaline karar verilmiş ise de, mahkemenin bu görüşüne katılma olanağı bulunmamaktadır. Uyuşmazlık konusu 101 ada 40 sayılı parsel 03.04.2006 tarihinde yapılan kadastro çalışmaları sırasında, malikinin kim olduğu bilinmediğinden tarla niteliğiyle 7.717,92 m2 yüzölçümlü olarak belgesizden, 126 ada 101 sayılı parsel ise, 18.04.2006 tarihinde aynı şekilde tarla niteliğiyle belgesizden 147.961,06 m2 yüzölçümlü olarak Hazine adına tespit ve tescil edildiği anlaşılmıştır. Dosyanın eksikliğe gönderilmesi üzerine gelen ve köy tüzel kişiliği tarafından edinilen taşınmazlara ait kadastro tutanakları ve tapu kayıtları üzerinde yapılan incelemede davacı köy tüzel kişiliğinin toplam 175.520,29 m2 yeri belgesizden aldığı saptanmıştır. 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 14/1. fıkrasında zilyetlikle taşınmaz edinme bakımdan, gerçek ve kamu tüzel kişisi niteliğinde bulunan köy tüzel kişileri bakımından herhangi bir ayrım yapılmadığından davacı köy tüzel kişiliği de anılan maddede yer alan miktar sınırlamalarıyla bağlıdır. Yani davacı köy tüzel kişiliği aynı kadastro çalışma alanı içerisinde sulu toprakta 40, kuru toprakta ise en fazla 100 dönüm yer edinebilir. Az önce de açıklandığı gibi davacı köy tüzel kişiliğinin kuru toprakta 100 dönümden fazla yer aldığı eksiklikten getirtilen kadastro tutanakları ve tapu kayıtlarıyla sabittir.

Dava konusu 101 ada 40 sayılı parsel bakımından davacı köy tüzel kişiliği 1937 tarih 210 tahrir nolu vergi kaydına dayanmıştır. Mahkemece, bu vergi kaydının kadastro çalışmaları sırasında başka bir parsele revizyon görüp görmediği Kadastro Müdürlüğü´nden sorulmamıştır. Bu nedenle öncelikle 1937 tarih 210 nolu vergi kaydının kadastro çalışmaları sırasında herhangi bir parsele revizyon görüp görmediğinin Kadastro Müdürlüğü´nden sorulması, herhangi bir parsele revizyon görmemiş ise önceki uygulamanın yetersiz ve yöntemine uygun bir biçimde yapılmadığı gözönünde tutularak yeniden yapılacak keşifte yöntemine uygun bir biçimde vergi kaydının mevkii ve hudutları itibariyle dava konusu taşınmaza uyup uymadığının yerel bilirkişi ve tanıklardan sorularak saptanması, uyduğunun belirlenmesi halinde vergi kaydının iki tarafının dere, bir tarafının da yol göstermesi hususu gözetilerek sabit sınırlı olup olmadığı konusunda da gerekli araştırma ve incelemenin yapılması, sabit sınırlı olmadığının anlaşılması halinde sınırlara değil miktara itibar edilmesinin düşünülmesi, bu konuda 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 20. maddesinin gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Vergi kaydının uyduğunun ve sabit sınırlı olmadığının belirlenmesi halinde miktar fazlası bakımından az yukarıdaki miktar sınırlamaları ile ilgili açıklamanın gözden uzak tutulmaması ve buna göre bir değerlendirme yapılmalıdır.

Davalı Hazine temsilcisinin 126 ada 101 parselin içerisinde kalan ve kabulüne karar verilen B harfine yönelik temyiz itirazlarına gelince; davacı köy tüzel kişiliği az yukarıda da açıklandığı üzere aynı kadastro çalışma alanı içerisinde belgesizden 100 dönümden fazla yer aldığı dosya arasında bulunan kadastro tutanakları ve tapu kayıtlarıyla saptandığından, bu parsele yönelik davanın da reddine karar verilmesi gerekirken, norm miktarını aşar biçimde B harfiyle gösterilen yer bakımından davanın kabulüne karar verilmesi 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 14. maddesine aykırıdır.

Davalı Hazine temsilcisinin temyiz itirazları bu bakımdan yerinde olduğundan kabulü ile yerel mahkeme hükmünün 6100 sayılı HMK´nın geçici madde 3´ün yollamasıyla HUMK´nın 428. maddesi uyarınca (BOZULMASINA), 05.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

KATKI PAYI ALACAĞI, MAL REJİMİNİN TESPİTİ

YARGITAY 8. Hukuk Dairesi 2011/5886 E.N , 2011/6964 K.N.

Özet

BAŞKA MAL REJİMİ SEÇİLMEDİĞİNDEN EŞLER ARASINDA 743 SAYILI YASA DÖNEMİNDE MAL AYRILIĞI, 4721 SAYILI YASA´NIN YÜRÜRLÜĞE GİRMESİNDEN BOŞANMA DAVASININ AÇILDIĞI TARİHE KADAR İSE EDİNİLMİŞ MALLARA KATILMA REJİMİ GEÇERLİDİR.

MAL AYRILIĞININ GEÇERLİ OLDUĞU DÖNEMDE, KARI VE KOCANIN DİĞERİNDEN KATKI PAYI KARŞILIĞINDA TAZMİNAT İSTEYEBİLMESİ İÇİN MUTLAKA PARASAL VEYA PARAYLA ÖLÇÜLEBİLEN MADDİ BİR DEĞER KOYMAK SURETİYLE KATKISININ BULUNMASI GEREKİR. SOMUT OLAYDA HER İKİ TARAF ÇALIŞTIĞINA GÖRE EVLİLİK BİRLİĞİ İÇİNDE, ÇALIŞMA KARŞILIĞI EDİNİLEN MALLARA KATKIDA BULUNDUKLARININ KABULÜ GEREKİR. EVLİLİK BİRLİĞİ İÇİNDE ALINARAK DAVALI ÜZERİNE TESCİL EDİLEN MESKEN ÜZERİNDE DAVACININ KATKI PAYI ALACAĞI HESABINDA; ALIM TARİHİNE KADAR TARAFLARIN SAPTANAN GELİRLERİ, KOCANIN 743 SAYILI MK´NIN 152. MADDESİ HÜKMÜ UYARINCA AİLEYİ GEÇİNDİRME YÜKÜMLÜLÜĞÜ VE TARAFLARIN SOSYAL KONUMLARI GEREĞİ KİŞİSEL GİDERLERİ GÖZÖNÜNDE BULUNDURULARAK, ERKEĞİN TASARRUF ORANININ %40, KADININ İSE %70 OLARAK DİKKATE ALINARAK BU ORANLARA GÖRE DAVACININ KATKI ORANI İLE MESKENİN DAVA TARİHİ İTİBARİYLE DEĞERİNİN ÇARPIMI SONUCU KATKI PAYI ALACAĞINI BELİRLEMEK GEREKİR.

İçtihat Metni

Saliha ile Adnan aralarındaki katkı payı alacağı davasının kabulüne dair (Ankara Dördüncü Aile Mahkemesi)´nden verilen 29.03.2011 gün ve 779/454 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay´ca incelenmesi davalı vekili, duruşmasız olarak incelenmesi ise katılma yolu ile davacı vekili taraflarından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmıştır. Temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı Saliha vekili, evlilik birliği içinde satın alma yoluyla edinilerek davalı üzerine tescil edilen 5690 ada 3 parselde 15 numaralı bağımsız bölümün edinilmesinde çalışarak ve ziynetlerinin satışından elde ettiği gelir ile katkıda bulunduğunu açıklayarak meskenin yarı hissesinin iptali ile vekil edeni adına tescili, mümkün olmazsa yarı hisseye tekabül eden bedelin (10.000 TL) yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini, fazlaya ilişkin haklarının saklı tutulmasını istemiş, harcını da yatırdığı 31.01.2011 tarihli dilekçesi ile isteğini 36.928 TL olarak ıslah ederek fazlaya ilişkin haklarını yine saklı tutmuştur.

Davalı Adnan vekili, ziynet eşyalarının alımda kullanılmadığı, meskenin vekil edeninin birikimleri ve patronunun verdiği borç para ile alındığını, davacının lükse düşkün olduğunu ve gelirini burada harcadığını açıklayarak davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, üç kişilik bilirkişi raporu doğrultusunda davanın kabulü ile 36.928 TL´nin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, bu miktarın 10.000 TL´sine dava tarihi 10.08.2007, 26.928 TL´sine ise ıslah tarihi 31.01.2011 tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesine karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı vekili ile katılma yolu ile davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar 05.08.1992 tarihinde evlenmiş, 01.05.2007 tarihinde açılan boşanma davasının kabulü ve 08.06.2009 tarihinde kesinleşmesiyle evlilik birliği son bulmuştur. Başka mal rejimi seçildiği ileri sürülmediğine göre, eşler arasında evlilik tarihinden 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı MK´nın 170. maddesi uyarınca "mal ayrılığı", bu tarihten mal rejiminin sona erdiği boşanma davasının açıldığı tarihe kadar ise 4721 sayılı TMK´nın 202. maddesi hükmü uyarınca yasal "edinilmiş mallara katılma" rejimi geçerlidir. Eşler arasındaki mal rejimi TMK´nın 225/2. maddesi uyarınca boşanma davasının açıldığı tarih itibariyle sona ermiştir.

Dava konusu 5690 ada 3 parselde 15 nolu bağımsız mesken 31.07.1996 tarihinde davalı Adnan adına satın alınmış olup, alım tarihi itibarıyla taraflar arasında mal ayrılığı rejimi geçerlidir. Davacının isteğinin katkı payı alacağı olduğu anlaşılmaktadır.

Dosya arasında bulunan çalışma ve gelir belgeleri incelendiğinde; her iki tarafın da evlilik tarihinden itibaren çalıştıkları belirlenmiştir. Davacı ziynetlerinin de satılarak alımda kullanıldığını iddia etmişse de bu iddiasını maddi somut delillerle ispatlayamamıştır. 743 sayılı MK´nın yürürlükte bulunduğu, 01.01.2002 tarihinden önce eşler arasında yasal mal ayrılığının geçerli olduğu dönemde, karı ve kocanın diğerinden katkı payı karşılığında tazminat isteyebilmesi için mutlaka parasal veya parayla ölçülebilen maddi bir değer koymak suretiyle katkısının bulunması gerekir. Somut olayda her iki taraf çalıştığına göre evlilik birliği içinde çalışma karşılığı edinilen mallara katkıda bulunduklarının kabulü gerekir. Davalının H… Bankası´nda bulunan hesabına ait ekstre incelendiğinde, bir kısım para giriş çıkışları ve dava konusu taşınmazın satıcısına para havalesi görülmekle birlikte hesabın 11.10.1996 tarihinde açılması ve hesaptaki miktarların davalının kişisel malı olduğunun ispat edilememesi karşısında davalının kişisel gelirle alındığı savunmasına itibar edilmemiştir. Diğer yandan davacı tarafın gelirinin taşınmazın alım değerine oranlanması yolu ile hesaplamayı içeren bilirkişi raporuna değer verilmemiş olması da doğru görülmüştür. Mahkemece, evlilik birliği içinde alınarak davalı üzerine tescil edilen mesken üzerinde davacının katkı payı alacağı hesabında, alım tarihine kadar tarafların saptanan gelirleri, kocanın 743 sayılı MK´nın 152. maddesi hükmü uyarınca aileyi geçindirme yükümlülüğü ve tarafların sosyal konumları gereği kişisel giderlerinin gözönünde bulun-durularak, eşlerin her birinin yapabilecekleri tasarruf miktarının belirlenmesiyle katkı oranlarının tespit edilmesi ve niza konusu taşınmazın dava tarihi itibariyle tespit edilen değerinin çarpımı ile katkı payı alacağının hesaplanmasını içeren 08.12.2010 tarihli üç kişilik bilirkişi heyetinin raporu usul ve hesaplama şekli bakımından yasaya uygun bulunmaktadır. Mahkemece, bu rapora itibar edilmesi yerindedir. Ancak bilirkişi raporunda tarafların tasarruf edebilecekleri miktar ve oran bulunurken kadının gelirinin %20´sinin TKM´nin 190. maddesi gözetilerek düşülmesi ve bu şekilde kadının tasarruf oranının %50 olarak dikkate alınarak hesaplama yapılması doğru olmamıştır. 743 sayılı TKM´nin 190. maddesinde "Koca, karısının münasip bir derecede aile masrafına iştirakini isteyebilir." İştirakin miktarında ihtilaf ederlerse her biri iştirak miktarının tespit edilmesini, mahkemeden isteyebilir." denilmektedir. Bu maddenin uygulanabilmesi ve hesaplamada gözönünde tutulabilmesi için maddenin yazılış şeklinden de anlaşıldığı gibi taraflardan birinin talepte bulunması veya bu hususta bir mahkeme kararının olması gerekmektedir. Mahkemenin re´sen bu maddeyi dikkate alma imkanı bulunmamaktadır. Saptanan bu olgu karşısında, "kocanın evi geçindirmekle yükümlü" olduğunu öngören 743 sayılı TKM´nin 152, "eve kadın bakar" hükmünü içeren aynı Kanun´un 153 ve az önce açıklanan 743 sayılı TKM´nin 190. maddelerinin birlikte ve kendiliğinden uygulama olanağının olmadığı düşünülmektedir. Çünkü 743 sayılı TKM´nin 152 ve 153. maddeleri, açıklandığı halleri ile emir niteliğinde ibareler içermekte olup, 190. madde ise isteği öngörmektedir. Bu durumda mahkemece yapılması gereken iş; taraf gelirleri, kişisel harcamalar ve erkeğin TKM´nin 152. maddesinde yazılı yükümlülüğü gözetilerek erkeğin tasarruf oranının %40, kadının ise %70 olarak dikkate alınması, bu oranlara göre bulunacak davacının katkı oranı ile meskenin dava tarihindeki sürüm değeri olan 80.000 TL ile çarpılarak katkı payı alacağını belirlemek, kazanılmış haklar ile davacının fazlaya ilişkin haklarını saklı tuttuğunu da dikkate almak olmalıdır. Ayrıca faiz bakımından şimdiki gibi dava tarihi ve ıslah tarihlerinin dikkate alınması gerekir.

Açıklanan nedenlerle davalı Adnan vekilinin temyiz itirazları yerinde görülmediğinden REDDİNE, davacı Saliha vekilinin katılma yolu ile temyiz itirazları ise yerinde görüldüğünden kabulü ile usul ve kanuna uygun bulunmayan hükmün 6100 sayılı HMK´nın geçici 3. maddesi yollamasıyla HUMK´nın 428. maddesi uyarınca davacı Saliha lehine (BOZULMASINA), istekleri halinde 2178,75 TL peşin harcın temyiz eden davalıya iadesine ve 18,40 TL peşin harcın da temyiz eden davacıya iadesine 13.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

BAĞLANTI VE BEKLETİCİ SORUN, MİRASÇILIK BELGESİNİN İPTALİ

YARGITAY 7. Hukuk Dairesi 2011/6036 E.N , 2011/6976 K.N.

Özet

DAVALARIN AYNI SEBEPTEN DOĞMASI VEYA BİRİ HAKKINDA VERİLECEK KARARIN DİĞERİNİ ETKİLEYECEK NİTELİKTE BULUNMASI HALİNDE İKİ DAVA ARASINDA BAĞLANTI VARSAYILIR.

MAHKEMECE, KENDİ VERDİĞİ YETKİ BELGESİNE DAYANILARAK ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ´NDE AÇILAN SOYBAĞININ TESİSİ DAVASININ SONUCU BEKLENİP, MİRASÇILIK BELGESİNİN İPTALİ İLE YENİSİNİN VERİLMESİ İSTEMİNİN O DAVANIN SONUCUNA GÖRE BELİRLENMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay´ca incelenmesi davacılar tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

Dava, mirasçılık belgesinin iptali ile yenisinin verilmesi istemine ilişkindir.

Davacılar tarafından miras bırakanın ilk eşi ve ondan olan çocuklarının mirasçılık belgesinde görünmediği ileri sürülerek mirasçılık belgesinin iptali ile yenisinin verilmesi istenmiş, mahkemece davanın reddine karar verilmiş ise de; varılan sonuç yasal düzenlemeye, dosya içeriğine uygun düşmemiştir.

Bir davada hüküm verilmesi, başka bir davada incelenmekte ve kesin olarak karara bağlanacak olan bir hukuki ilişkinin mevcut olup olmadığına kısmen veya tamamen bağlı ise, mahkeme o davanın sonuçlanmasını beklemek üzere yargılamayı erteleyebilir. O davanın sonuçlanmasını kendi bakmakta olduğu dava için bekletici sorun yapabilir. Davaların aynı sebepten doğması veya biri hakkında verilecek kararın diğerini etkileyecek nitelikte bulunması halinde iki dava arasında bağlantı varsayılır.

Somut olaya gelince, mahkeme tarafından davacılara miras bırakanla soybağı tesis etmek üzere dava açmaları için yetki ve süre verildiği, davacılar tarafından İzmir Dördüncü Asliye Hukuk Mahkemesi´nde dava açıldığı ve davanın halen derdest olduğu anlaşılmıştır.

Hal böyle olunca mahkemece, kendi verdiği yetki belgesine dayanılarak Asliye Hukuk Mahkemesi´nde açılan soybağının tesisi davasının sonucu beklenip, mirasçılık belgesinin iptali ile yenisinin verilmesi isteminin o davanın sonucuna göre belirlenmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz, davacıların temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde ilgililerine iadesine, 17.11.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

BİRLİKTE MÜLKİYETTE MUHDESAT, MUHDESATIN AİDİYETİNİN TESPİTİ

YARGITAY 7. Hukuk Dairesi 2010/8044 E.N , 2011/5995 K.N.

Özet

İSTER PAYLI (MÜŞTEREK) MÜLKİYET, İSTERSE ELBİRLİĞİ (İŞTİRAK) HALİNDE MÜLKİYET ESASLARINA TABİ OLSUN, TESPİT YAPILAN TAŞINMAZLAR ÜZERİNDE MALİKLERDEN BİR VEYA BİRKAÇI TARAFINDAN MEYDANA GETİRİLMİŞ MUHDESAT BULUNMASI HALİNDE BU MUHDESATIN 3402 SAYILI KADASTRO KANUNU´NUN 19. MADDESİ HÜKMÜ GEREĞİNCE TUTANAĞIN VE TAPU KÜTÜĞÜNÜN BEYANLAR HANESİNDE GÖSTERİLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay´ca incelenmesi davacı Musa tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

İddia ve savunmaya, duruşma tutanaklarına yansıyan bilgi ve belgelere, mahkemece toplanıp değerlendirilen delillere, hüküm yerinde gösterilen gerekçelere, hükmüne uyulan bozma kararı çerçevesinde işlem yapılmasına, hüküm verilirken bozma kararı dışında kalarak kesinleşen yönlerin de gözönünde bulundurulmasına göre davacı Musa´nın sair temyiz itirazları yerinde değildir.

Ne var ki, mahkemece dava konusu taşınmazın elbirliği mülkiyeti hükümlerine tabi olduğu, bir mirasçının diğer bir mirasçıya karşı bir "başkası" olarak nitelendirilemeyeceği, bu nedenle de 3402 sayılı Yasa´nın 19/2 madde hükmünün olayda uygulanamayacağı gerekçesiyle hüküm verilmiş ise de, mahkemece varılan sonuç yasal düzenlemelere uygun düşmemektedir.

3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 19. maddesi hükmünde taşınmaz mal üzerinde malikinden başka bir kimseye veya paydaşlarından birine ait muhdesat mevcut ise bunun sahibi, cinsi, ihdas tarihi ve iktisap sebebi belirtilerek tutanağın ve kütüğün beyanlar hanesinde gösterileceği açıklanmıştır. Bu hükmün kabul edilmesindeki amaç, taşınmaz üzerinde malikinden başka bir kişi tarafından meydana getirilmiş muhdesat bulunması ya da muhdesatın maliklerden biri veya birkaçı tarafından meydana getirilmiş olması halinde muhdesat sahiplerinin haklarının korunması, muhdesatı meydana getirmeyen taşınmaz malik veya maliklerinin muhdesattan sebepsiz yararlanmalarının önlenmesidir. Bu amaç gözetildiğinde lafzi yorumla yetinilmemesi, ister paylı (müşterek) mülkiyet, isterse elbirliği (iştirak) halinde mülkiyet esaslarına tabi olsun tespit yapılan taşınmazlar üzerinde maliklerden bir veya birkaçı tarafından meydana getirilmiş muhdesat bulunması halinde bu muhdesatın az yukarıda açıklanan hüküm gereğince tutanağın ve tapu kü-tüğünün beyanlar hanesinde gösterilmesi gerekir. Dairemizin kökleşmiş uygulaması da bu doğrultudadır.

Hal böyle olunca taşınmaz üzerinde bulunan muhdesatların 3402 sayılı Yasa´nın 19/2. maddesi hükmü gereğince davacı adına kütüğün beyanlar hanesinde gösterilmesine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm oluşturulması isabetsiz, davacı Musa´nın temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde ilgilisine iadesine, 29.09.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

KİRA SÖZLEŞMESİNİN FESHİ-ANAHTAR TESLİMİ - FESHİ İHBAR - KİRALANANIN TAHLİYESİ

YARGITAY 6. Hukuk Dairesi 2011/15289 E.N , 2012/3446 K.N.

Özet

TARAFLAR ARASINDAKİ KİRA SÖZLEŞMESİNİN ÖZEL KOŞULLARINDA KİRACI VE KİRALAYAN ARASINDA BİR YIL SONUNDA ANLAŞMA SAĞLANAMADIĞI TAKDİRDE İKİ AY ÖNCEDEN YAZILI BİLDİRİMDE BULUNARAK SÖZLEŞMENİN TEK TARAFLI FESHEDİLEBİLECEĞİ KARARLAŞTIRILDIĞINA GÖRE, KİRA SÖZLEŞMESİNİN BAŞLANGIÇ TARİHİNDEN İTİBAREN BİR YIL GEÇTİKTEN SONRA KİRACIYA, İKİ AY ÖNCEDEN YAZILI BİLDİRİMDE BULUNMAK KOŞULUYLA KİRALANANI TAHLİYE ETME HAK VE YETKİSİNİN TANINDIĞININ KABULÜ GEREKİR. BU DURUMDA KİRALANANIN TAHLİYE EDİLECEĞİNİN BİLDİRİLDİĞİ TARİH İLE FESHİ İHBARIN TEBLİĞ TARİHİ ARASINDA İKİ AYLIK SÜRENİN BULUNMASI ZORUNLUDUR.

ANAHTAR TESLİM EDİLMEDİĞİ SÜRECE KİRALANANIN KİRACININ KULLANIMINDA OLDUĞUNUN KABULÜ GEREKİR. KİRALANANIN FİİLEN BOŞALTILDIĞINI VE ANAHTARIN TESLİM EDİLDİĞİNİ, BÖYLECE KİRA İLİŞKİSİNİN KENDİSİNCE İLERİ SÜRÜLEN TARİHTE HUKUKEN SONA ERDİRİLDİĞİNİ KANITLAMA YÜKÜ KİRACIDADIR. ANAHTAR TESLİMİ HUKUKİ BİR OLGU OLDUĞUNDAN YASAL DELİLLERLE KANITLANMALIDIR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan itirazın iptali davasına dair karar, davacılar tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, ödenmeyen kira ve ortak giderlerin tahsili için yapılan icra takibine vaki itirazın iptali, takibin devamı ve icra tazminatı istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne, 1.004 TL kira alacağı ve 310 TL apartman aidat gideri olarak 1.314 TL üzerinden itirazın iptali ile takibin devamına, fazlaya ilişkin ve icra tazminatları istemlerinin reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili davalı kiracı K… Üniversitesi´nin 15.08.2007 tarihli kira sözleşmesi ile kiraladığı yerin kira sözleşmesini 20.10.2009 tarihli feshi ihbar ile haklı gerekçeye dayanmaksızın feshettiğini, feshi ihbarın sözleşmeye uygun yapılmadığını, davalının 2009 yılı Kasım ayına ait apartman aidat borçlarını ve 2009 Aralık ayı kira borcunu ödemediğini, İstanbul Dokuzuncu İcra Müdürlüğü´nün 2010/13434 esas sayılı dosyası ile icra takibi yapıldığını, ancak davalının borca itiraz ettiğini ve takibin durduğunu, takip tarihine kadar davalının ödemediği 1.626 TL aidat borçları davacılar tarafından ödendiğini, taraflar arasında imzalanan kira sözleşmesinin 7. maddesinde "kiracı herhangi bir aya ait kira bedelini süresi içinde yatırmadığı takdirde diğer aylara ait tüm kira alacakları muaccel hale gelir." hükmü bulunduğunu, davalının sözleşmenin bitimi 15.08.2010 tarihine kadar tüm kira bedellerini ödemekle yükümlü olduğunu bildirerek itirazının iptali ile takibin devamına ve %40 icra inkar tazminatı verilmesini istemiştir.

Davalı vekili, taraflar arasında imzalan 15.08.2007 başlangıç tarihli kira sözleşmesinin 6. maddesinde "anlaşma sağlanamadığı takdirde 2 ay önceden yazılı bildirimde bulunarak sözleşme tek taraflı olarak feshedilebilir." hükmü düzenlendiğini, davalının bu hükme dayanarak süresi içinde fesih ihbarında bulunduğunu, sözleşmeyi tek taraflı olarak feshettiğini, davacıların kira sözleşmesinin sonuna kadar kira bedellerini talep edemeyeceklerini, davalının fesih beyanının hukuka uygun ve geçerli olduğunu bildirerek haksız açılan davanın reddini savunmuştur.

Taraflar arasında uyuşmazlık konusu olmayan 15.08.2007 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli kira sözleşmesinin özel şartlar bölümünün 6. maddesinde kiracı ve kiralayan arasında bir yıl sonunda anlaşma sağlanmadığı takdirde iki ay önceden yazılı bildirimde bulunarak sözleşmenin tek taraflı olarak feshedilebileceği kararlaştırılmıştır. Kira sözleşmesinin başlangıç tarihinden itibaren bir yıl geçtiğine göre kiracıya iki ay önceden yazılı bildirimde bulunmak koşuluyla kiralananı tahliye etme hak ve yetkisinin tanındığının kabulü gerekir. Bu durumda kiralananın tahliye edileceğinin belirtildiği tarih ile feshi ihbarın tebliğ tarihi arasında en az iki aylık sürenin bulunması zorunludur. Davalı kiracı davacıya gönderdiği 20.10.2009 keşide 27.10.2009 tebliğ tarihli feshi ihbarında kiralananı 19.11.2009 tarihinde tahliye edeceğini bildirmiştir. Feshi ihbarın tebliğ tarihi ve tahliye tarihi arasında en az iki aylık süre bulunmadığından feshi ihbarın sözleşmeye uygun yapılmadığı mahkemenin de kabulündedir. Mahkemece feshi ihbarın tebliğ tarihine iki aylık süre eklenerek davacının erken tahliye nedeniyle uğradığı zarar tazmin edilmiş ise de bu yolla ulaşılan tarihin benimsenmesi için kiralananın fiilen boşaltılmış ve anahtarlarının kiralayana yasal şekilde teslim edilmiş olması gerekir. Anahtar teslim edilmediği sürece kiralananın kiracının kullanımında olduğu kabul edilmelidir. Kiralananın fiilen boşaltıldığını ve anahtarın teslim edildiğini böylece kira ilişkisinin kendisince ileri sürdüğü tarihte hukuken sona erdirildiği kanıtlama yükü kendisine ait olan kiracı anahtar teslimi hukuki bir olgu olduğundan bu olguyu yasal delillerle kanıtlayabilir.

Kiralananın yukarıda açıklandığı şekilde yöntemine uygun biçimde hangi tarihte tahliye edildiği belirlenerek sonucuna göre karar vermek gerekirken, bu husus gözetilmeden karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Hüküm bu nedenle bozulmalıdır.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK´ya 6217 sayılı Kanun´la eklenen geçici 3. madde hükmü gözetilerek HUMK´nın 428. maddesi uyarınca hükmün (BOZULMASINA), istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 05.03.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

HAKSIZ FESİH, KİRA SÜRESİ BİTMEDEN TAHLİYE ZARARININ HESABI- KİRALANANIN TAHLİYESİ

YARGITAY 6. Hukuk Dairesi 2011/14436 E.N , 2012/3570 K.N.

Özet

6570 SAYILI YASA´YA TABİ TAŞINMAZIN MAHKEME KARARI OLMADAN NOTER İHTARIYLA TAHLİYE EDİLMESİ HUKUKEN MÜMKÜN DEĞİLDİR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan alacak davasına dair karar, davacılar tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, kiracı tarafından açılan 4.400 TL hasar gören eşyalar bedeli, 67.000 TL tazminat ve 9.000 TL fazla ödenen kira bedellerinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmesi üzerine hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosya kapsamına, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerekçelere, takdirde de bir isabetsizlik olmamasına ve haklarındaki husumetten ret kararı verilen davacılar yönünden ayrıca davalı lehine vekalet ücreti takdir edilmediğinin anlaşılmasına göre temyiz eden davacılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Davacılar vekili, dava dilekçesinde, davacıların kiralananda 01.04.2004 tarihli sözleşme ile kiracı olduklarını, herhangi bir mahkeme kararı olmadan ve ihtar yapılmadan kiralanan taşınmazdaki eşyalarının dışarıya atıldığını, yapılan tespitte bu eşyalardaki zararın 4.400 TL olduğu, ayrıca peşin ödedikleri kira bedeli olan 9.000 TL´nin ve mahrum kalınan kâr bedeli 67.000 TL´nin davalıdan tahsilini talep etmiştir. Davalı vekili, davanın haksız ve dayanaksız açıldığını, kira sözleşmesi özel şartlar birinci maddesinde kiralanan dükkan tamamen veya kısmen başkasına devredilemez, ortak alınamaz, geçici dahi olsa üçüncü şahısların istifadesine bırakılamaz şeklindeki düzenlemeye rağmen davacıların üçüncü bir kişiyi ortak aldıklarından sözleşmenin haklı nedenle feshedildiğinden davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davalı tarafından davacılara Alanya Beşinci Noterliği´nin 04.05.2004 tarih 04208 yevmiye numaralı ihtarnamesi ile sözleşmenin birinci maddesinin ihlal edildiği için sözleşmenin feshedildiğinin bildirildiği, bu nedenle sözleşmenin feshinin haklı olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Davaya dayanak yapılan ve hükme esas alınan 01.04.2004 başlangıç 31.12.2004 bitim tarihli kira sözleşmeleri konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Bu kira sözleşmesinde davacı şirketin kiracı, davalı şirketin kiralayan olduğu görülmektedir. Her ne kadar mahkemece davalı tarafından Alanya Beşinci Noterliği´nin 04.05.2004 tarih 04208 yevmiye numaralı ihtarnamesi ile sözleşmenin feshedildiğinin bildirildiği, belirtilmiş ise de bahsi geçen ihtarname davacılara tebliğ edilmediği gibi 6570 sayılı Kanun´a tabi olduğu anlaşılan taşınmazın mahkeme kararı olmadan noter ihtarıyla tahliye edilmesi de hukuken mümkün değildir. Bu durumda kiralanan taşınmazın kullanılmasının davalı tarafından engellenmesinin haklı bir sebebe dayanmadığından davacı şirketin talepleri hakkında inceleme yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir.

S o n u ç: Davacı şirket vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün yukarıda (2) no´lu bentte yazılı nedenlerle (BOZULMASINA), istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edenlere iadesine, 06.03.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

BAYİİSİNİ İYİ SEÇMEMEK VE ONU YETERİNCE EĞİTİP DENETLEMEMEK

YARGITAY 4. Hukuk Dairesi 2011/14119 E.N , 2012/781 K.N.

İçtihat Metni

Davacı M….. P….. vekili Avukat M…. P…. tarafından, davalı T…… İ….. Hizmetleri AŞ. ve diğeri aleyhine 08/03/2011 gününde verilen dilekçe ile manevi tazminat istenmesi üzerine yapılan yargılama sonunda; Mahkemece davanın pasif husumet yokluğundan reddine dair verilen 27/07/2011 günlü kararın Yargıtay´da duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle, daha önceden belirlenen 24/01/2012 duruşma günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Avukat M.... P.... ile karşı taraf davalılardan T…… İ….. Hizmetleri AŞ. vekili Avukat O…. O… Ö. geldiler, diğer davalı P…. E….. San. ve Tic. Ltd. Şti. vekili Avukat A…. A…. geldiler. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra taraflara duruşmanın bittiği bildirildi. Dosyanın görüşülmesine geçildi. Tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü.

Davacı, kimlik bilgilerini ele geçiren şahısların telefon hattı satın alarak, çaldıkları cep telefonu vasıtası ile kullandıklarını, bu nedenle ceza mahkemesinde hırsızlık suçlaması ile yargılanıp beraat ettiğini belirterek, manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Mahkemece, davalı şirketlerin pasif husumet yokluğu nedeniyle davanın reddine karar vermiş; karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacının kimlik bilgilerini ele geçiren dava dışı şahıslar, davalılardan P…. E….. San. ve Tic. Ltd. Şti´ne başvurarak abonelik sözleşmesi imzalamış ve telefon hattı satın almışlardır. Davalı P….. E…… San. ve Tic. Ltd. Şti. kimlik belgelerini alıp sözleşmeyi bayii olarak imzalarken gerekli özeni göstermediğinden, diğer davalı T…… İ…… Hizmetleri AŞ. ise bayiisini iyi seçmemek ve onu yeterince eğitip denetlememekle davacının zarara uğramasından birlikte sorumludurlar. Mahkemece zarar kapsamının belirlenip davalılardan tahsiline karar vermek gerekirken, pasif husumet yokluğu nedeniyle davanın reddedilmiş olması doğru olmamış, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenle BOZULMASINA ve temyiz eden davacı yararına takdir olunan 900,00 TL duruşma avukatlık ücretinin davalılara yükletilmesine, peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 24/01/2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATI, KUSUR İNDİRİMİ

YARGITAY 4. Hukuk Dairesi 2010/11025 E.N , 2012/665 K.N.

Özet

DAVACILARIN ANNESİ, BABALARININ KULLANDIĞI ARAÇTA YOLCU OLUP OLAYDA KUSURSUZ İSE DE, DOSYADA BULUNAN VERASET İLAMINA GÖRE DAVACILAR %75 KUSURLU BULUNAN DESTEK BABANIN DA MİRASÇISIDIRLAR VE BAŞKA MİRASÇI DA YOKTUR. DAVACILARIN HUKUKİ DURUMU BU ŞEKİLDE OLDUĞUNDAN, DESTEK BABANIN ÖLÜMÜNDEN DOLAYI DAVALILARIN SORUMLULUĞU KUSURLARI OLAN %25 NİSPETİNDE BELİRLENMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Davacılar Gülveren vekili tarafından, davalılar Mustafa vd. aleyhine 28.07.2009 gününde verilen dilekçe ile tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 13.04.2010 günlü kararın Yargıtay´ca incelenmesi davalılar vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

Dava, trafik kazası nedeniyle desteğin ölümünden dolayı uğranılan maddi ve manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece, istemin bir bölümü kabul edilmiş; karar, davalılar tarafından temyiz olunmuştur.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalı tarafın aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2- Davalıların diğer temyiz itirazlarına gelince; küçükler Havva, Filiz ve Hazar´ın murisi ve babaları Abdil´in sevk ve idaresinde bulunan araç ile davalı sürücü İsmail´in sevk ve idaresinde bulunan ve mülkiyeti diğer davalıya ait bulunan aracın yapmış oldukları trafik kazası sonucu küçüklerin babası Abdil ve anneleri Cihan vefat etmiş, olayda davacılar davalı tarafın tam kusuruna dayalı olarak tazminat talebinde bulunmuşlardır. Yargılama sırasında alınan İTÜ bilirkişi heyeti raporu içeriğine göre, kazanın oluşumunda muris Abdil´in %75, davalı sürücü İsmail´in ise %25 oranında kusurlu olduğu kabul edilmiştir. Her ne kadar davacıların annesi, babalarının kullandığı araçta yolcu olup olayda kusursuz ise de, dosyada bulunan veraset ilamına göre davacılar %75 kusurlu bulunan destek Abdil´in de mirasçısıdırlar ve başka mirasçı da yoktur. Davacıların hukuki durumu bu şekilde olduğundan, destek Cihan´ın ölümünden dolayı davalıların sorumluluğu kusurları olan %25 nispetinde belirlenmesi gerekirken, destek Cihan nedeniyle belirlenen tazminat miktarından kusur indirimi yapılmamış olması doğru değildir. Hükmün bu nedenle bozulması gerekmiştir.

S o nu ç: Temyiz olunan kararın yukarıda 2 sayılı bentte gösterilen nedenlerle davalılar yararına (BOZULMASINA), davalıların öteki temyiz itirazlarının ilk bentteki nedenlerle reddine ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 23.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ÖLÜME BAĞLI TASARRUF, VASİYETNAMENİN İPTALİ

YARGITAY 3. Hukuk Dairesi 2011/14754 E.N , 2011/20454 K.N.

Özet

MURİSİN VASİYETNAME İLE YAPTIĞI TASARRUF, SAĞLARARASI OLMAYIP ÖLÜME BAĞLI VE TENKİSE TABİ BİR TASARRUFTUR. SAKLI PAY SAHİBİ MİRASÇILAR, ÖLÜME BAĞLI TASARRUFLA YAPILAN VE TASARRUF EDİLEBİLİR KISMI AŞAN KAZANDIRMALARIN SAKLI PAYLARINI AŞAN KISMININ ORANTILI OLARAK TENKİSİNİ İSTEYEBİLİRLER.

İçtihat Metni

Dava dilekçesinde vasiyetnamenin iptali istenilmiştir. Islah dilekçesi ile de; aksi halde, ölüme bağlı bu tasarruf, saklı payı zedelediğinden tenkis hükümlerinin uygulanması talep edilmiştir. Mahkemece vasiyetnamenin iptali ve tenkis taleplerinin reddine karar verilmiştir. Hükmün temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması davacılar vekili tarafından istenilmekle; dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, tetkik hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü.

Davacılar vekili dilekçesinde; müvekkillerinin, murisin kendisinden önce ölen oğlu İlhan´ın çocukları olduğunu; muris, 09.09.1998 tarihli vasiyetnamesi ile, 29 parsel nolu taşınmazdaki 20/550 hissesinin 3/4´ünü oğlu Orhan´a, 1/4´ünü ise kızı Nuran´a bıraktığını, davacıları ise mirastan mahrum ettiğini; vasiyetçinin ölüme bağlı tasarrufu, yanılma ve davalıların zorlaması sonucu yaptığını iddia ederek; vasiyetnamenin iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Islah dilekçesi ile de; aksi halde tenkise karar verilmesini istemiştir.

Davalılar vekili cevap dilekçesinde; davanın süresinde açılmadığını, vasiyetnamede davacıları mirastan ıskata yönelik bir ibare olmadığını, murisin irili ufaklı başkaca taşınmaz malları mevcut olup bu taşınmazların dava konusu vasiyete konu yapılmadığını, bir iptal sebebi bulunmadığını savunarak; da-vanın reddini istemiştir.

Mahkemece; "…Noterlikçe düzenleme şeklinde tanzim edilen vasiyetname geçerli bulunduğundan, vasiyetnamenin iptali talebinin reddi cihetine gidilmesi uygun görülmüştür. Vasiyetname, murisin ölümünden önceki bir yıl dışında tanzim edilmiştir. Bu bakımdan ölüme bağlı tasarruf, mutlak olarak tenkise tabi tasarruflardan değildir. Ölümden bir yıldan fazla bir süre önce yapılan ölüme bağlı tasarruflarda murisin saklı pay kurallarını etkisiz kılmak amacıyla yaptığı açık olan tasarruflar TMK 565/4. maddesi uyarınca tenkise tabi olacaktır. Murisin saklı pay kurallarını etkisiz kılmak amacıyla kazandırma yaptığının kesin ve net olarak ispat edilmesi gerekmektedir. Dinlenen tanık ifadeleri saklı pay kurallarını etkisiz kılmak amacıyla kazandırma yapıldığını ispata yeterli değildir. Vasiyete konu taşınmaz dışında murisin başkaca tapulu taşınmazları bulunmaktadır. Böylece, murisin saklı pay kurallarını etkisiz kılmak, mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla vasiyetname düzenlediği açıkça ispat edilememiştir. Bu durumlar karşısında tenkis talebinin de reddi cihetine gidilmesi uygun görülmüştür. Gerekçesiyle" vasiyetnamenin iptali ve tenkis taleplerinin reddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiştir.

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde değildir.

Ancak, vasiyetçi, düzenlediği vasiyetnamesi ile gayrimenkullerinden birini davalılara vasiyet ederek, ölüme bağlı tasarrufta bulunmuştur. TMK´nın 560/1. maddesine göre "Saklı paylarının karşılığını alamayan mirasçılar, mirasbırakanın tasarruf edebileceği kısmı aşan tasarruflarının tenkisini dava edebilirler." Aynı Kanun´un 561/1. maddesine göre ise; "Saklı pay sahibi mirasçılara ölüme bağlı tasarrufla yapılan ve tasarruf edilebilir kısmı aşan kazandırmaların onların saklı paylarını aşan kısmı orantılı olarak tenkise tabi olur" hükmüne amirdir.

Mahkemece; murisin vasiyetname ile yaptığı tasarrufun, sağlararası bir tasarruf olmayıp, ölüme bağlı bir tasarruf olduğu ve mutlak tenkise tabi olduğu gözetilmemiştir. Ayrıca, vasiyete konu taşınmaz dışında başkaca taşınmazların bulunması da tenkis talebinin reddi için gerekçe gösterilmiştir.

Tenkisin gerekip gerekmeyeceği, gerekiyorsa ne oranda ve ne miktarda gerekeceği önceden bilinemez. Bunun için, mahkemece; öncelikle tereke mal varlığı tespit edilmeli, uzman bilirkişi heyetine tenkisle ilgili ayrıntılı bir hesap yaptırılmalı; davacılara, belirlenen değer üzerinden noksan harcı yatırmaları için süre verilerek, harç tamamlattırılmalı; bundan sonra tenkis hükümleri doğrultusunda bir inceleme ve araştırma yapılarak, oluşacak sonuç dairesinde tenkis talebiyle ilgili bir hüküm kurulmalıdır. Eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK´nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA) ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 13.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

AZERBAYCAN VATANDAŞI - KANUNLART.C. VATANDAŞI - VESAYET DAVASI

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2011/16681 E.N , 2012/6879 K.N.

Özet

YABANCI HAKKINDA KISITLAMA VEYA VESAYET KARARI VERİLMESİ İLE SONA ERDİRİLMESİ SEBEPLERİ KISITLANMASI İSTENEN KİŞİNİN MİLLİ HUKUKUNA TABİDİR. YABANCININ MİLLİ HUKUKUNA GÖRE VESAYET VEYA KISITLILIK KARARI VERİLMESİNİN MÜMKÜN OLMADIĞI HALLERDE KİŞİNİN MUTAD MESKENİ TÜRKİYE´DE İSE TÜRK HUKUKU´NA GÖRE KARAR VERİLEBİLİR. TÜRK HUKUKU´NDA, KISITLAMA KARARI VERMEYE YETKİLİ TÜRK MAHKEMESİNİN, YABANCI KİŞİLER HAKKINDA YABANCI HUKUKA TABİ KISITLAMA İLE VASİ TAYİNİ KARARI VERMESİNİ ENGELLEYEN BİR HÜKÜM BULUNMAMAKTADIR.

İçtihat Metni

Davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava ile, Azerbaycan uyruklu olup, oturma izni ile Türkiye´de bulunan Hanifa´nın özürlü olması nedeniyle kısıtlanması talep edilmiş, mahkemece "kısıtlanması istenen Hanifa´nın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaması nedeniyle Türk Medeni Kanunu uyarınca kısıtlanamayacağı" gerekçesiyle isteğin reddine karar verilmiştir.

5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkındaki Yasa´nın 10. maddesinde, kısıtlama veya vesayet kararı verilmesi ile sona erdirilmesi sebeplerinin kısıtlanması istenen kişinin milli hukukuna tabi olduğu, yabancının milli hukukuna göre vesayet veya kısıtlılık kararı verilmesinin mümkün olmaması halinde ise kişinin mutad meskeni Türkiye´de ise Türk Hukuku´na göre karar verilebileceği, kişinin zorunlu olarak Türkiye´de bulunduğu hallerde de Türk Hukuku´nun uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Türk Hukuku´nda, kısıtlama kararı vermeye yetkili Türk mahkemesinin, yabancı kişiler hakkında yabancı hukuka tabi kısıtlama ile vasi tayini kararı vermesini engelleyen bir hüküm bulunmamaktadır.

Kısıtlama ile vesayet kararı verilmesi sebepleri öncelikle kısıtlanması istenenin milli hukukuna tabi kılındığı için mahkemece; davacının yardımından da yararlanılarak (5718 s.K. m. 2) kısıtlanması istenenin milli hukuku tespit edilip, kişinin kısıtlanmasının ve kendisine vasi tayin edilmesinin mümkün olup olmadığının araştırılması, yabancının tabi olduğu milli hukukuna göre kısıtlanmasının mümkün olmadığı durumlarda ise, Türk Hukuku´na göre kısıtlanma şartları araştırılarak sonucu uyarınca karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

S o n u ç: Temyiz edilen hükmün gösterilen sebeple (BOZULMASINA), 22.03.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

MURİS MUVAZAASI, TAPU İPTALİ TESCİL

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2010/7500 E.N , 2010/11826 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davadan dolayı İzmir 10. Asliye Hukuk Hakimliğinden verilen 22.04.2010 gün ve 2009/299-2010/112 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi feri müdahale edenler vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 9.11.2000 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden feri müdahale vekili Avukat Yasemin Çaycı ile temyiz edilen davacılar K… A… K… vd.vekili Av.Ulvi Puğ geldiler davetiye tebliğe rağmen temyiz edilen A… Ç… vekili Avukat ile yine temyiz edilen Sosyal Güv.Kur.vek.Avukat gelmediler, yokluklarında duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkin olup, dava dışı N… G…´in daha önceden İzmir 12. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2007/697 esas sayılı dosyasında açtığı ortaklığın giderilmesi davasının neticesini etkilemek, o davayı sürüncemede bırakmak düşüncesiyle anlaşmalı olarak eldeki davanın açıldığını belirtmek suretiyle davaya feri müdahale talebinde bulunmuştur.

Mahkemece, feri müdahale talebi reddedilmiş, eldeki dava ise, HUMK.nun 95. maddesine dayalı olarak kabulle sonuçlanmış, ancak, davanın tarafları kararı temyiz etmemişler ve hüküm sadece feri müdahil olmak isteyen N… G… tarafından temyiz edilmiş olup, yerel mahkemece temyiz talebinin reddine karar verildiği görülmektedir.

Hemen belirtilmelidir ki, HUMK.nun 53 ve devamı maddelerinde feri müdahaleye ilişkin düzenlemeler öngörülmüş ve bu düzenlemeler gereğince davanın sonucunun kendisini etkileyeceği durumlarda kişinin o tarafın yanında feri müdahil olabileceği kabul edilmiştir.

Somut olayda, kararı hangi tarafın yanında feri müdahil olarak yer almış ise, ancak onunla birlikte feri müdahilin temyiz edebileceği kuşkusuzdur. Oysa, karar taraflarca temyiz edilmediğine göre feri müdahilin tek başına hükmü temyiz edebilme imkanı bulunmadığı açıktır.

Ne var ki, kararın yalnız feri müdahil tarafından temyiz edilmesi halinde bu temyiz talebini inceleme yetkisi yerel mahkemenin değil, Yargıtayın ilgili dairesine aittir.

27.05.2010 tarihli temyiz isteğinin reddine dair kararının Ortadan Kaldırılmasına, yukarıda açıklanan gerekçeler uyarınca HUMK.nun 57. maddesi hükmü gereğince, tarafların hükmü temyiz etmemiş olduklarından N… G…´in temyiz talebinin REDDİNE, 09.11.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

DAVANIN KONUSUZ KALMASI - KOOPERATİF YÖNETİCİLERİNİN AZLİ - YENİ TASFİYE MEMURU ATANMASI

YARGITAY 23. Hukuk Dairesi 2011/2569 E.N , 2012/1627 K.N.

Özet

GENEL KURULDA HAKLARINDA DAVA AÇILAN YÖNETİM KURULU AYNI ZAMANDA TASFİYE KURULU ÜYELERİNİN DURUMU GÖRÜŞÜLMÜŞ, GÖREVLERİNE DEVAMI KONUSUNDA KARAR ALINMIŞ OLUP, MAHKEMENİN TASFİYE KURULUNU HAKLI SEBEPLER DOLAYISIYLA AZİL VE YERİNE YENİLERİNİ ATAMA KONUSUNDAKİ İSTİSNAİ YETKİSİ KALKMIŞ, DAVA KONUSUZ KALMIŞTIR.

MAHKEMENİN AZİL KONUSUNDAKİ GEREKÇESİNE YAPTIĞI DAYANAK, DAVALILARIN CEZA MAHKEMESİNDE YARGILANMALARI, DAVADA İSNAD EDİLEN SUÇLARIN AĞIRLIĞININ, AZİL KARARINDA HAKLI NEDEN OLDUĞUNUN KABULÜ HUKUKUN TEMEL PRENSİPLERİNDEN MASUMİYET İLKESİNİN İHLALİDİR. AYRICA HUKUK HAKİMİ CEZA MAHKEMESİNCE MADDİ OLAYI TESPİT EDEN MAHKUMİYET KARARI HARİCİNDEKİ VERİLECEK KARARA DAYANMAK ZORUNDA OLMADIĞI GİBİ CEZA DAVASINI BEKLEMEK ZORUNDA DA DEĞİLDİR. MAHKEMECE, DAVACININ İLERİ SÜRDÜĞÜ HUSUSLARIN, KANUN VE ANASÖZLEŞMEDE DÜZENLENEN TASFİYE KURULU ÜYELERİNİN SORUMLULUĞU İLE İLGİLİ HÜKÜMLERLE BAĞLANTI KURULARAK AZLE HAKLI SEBEPLERİN NELER OLDUĞU SOMUT, AYRINTILI VE DENETİME ELVERİŞLİ BİR ŞEKİLDE TARTIŞILARAK HÜKÜM KURULMASI GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki görevdeki yöneticilerin azline ve yeni tasfiye memuru atanmasına ilişkin davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı kooperatif, A.Murat ve Berç vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı vekili, müvekkilinin davalı kooperatifin ortağı olduğunu, kooperatif yönetimi hakkında yapılan şikayet üzerine davalı kooperatif yönetimi hakkında görevi ihmal, zimmet, görevi kötüye kullanma, Kooperatifler Kanunu´na aykırı davranma ve denetim görevini ihmal suçlarından Muğla Birinci Ağır Ceza Mahkemesi´nin 2009/422 esas sayılı dosyasında kamu davası açıldığını, görevlerinin üyelerinin hak ve menfaatlerini korumak olan kooperatif yönetiminin, üyelerinin hak aramasından rahatsız olarak, kanuna, kooperatif anasözleşmesine ve iyiniyet esasına aykırı davrandığını ve üyelerinin hak ve menfaatlerini de tehlikeye attıklarını ileri sürerek, görevdeki yöneticilerin azline ve yeni tasfiye memuru atanmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, Muğla Ağır Ceza Mahkemesi´nde dava açılması üzerine, müvekkili kooperatifin, 19.11.2010 tarihli ilk genel kurul gündemine madde koyduğunu, bu tarihte yapılacak genel kurul toplantısının 7. gündem maddesinde hakkında kamu davası açılmış olan yönetim (tasfiye) kurulu üyelerinin azilleri veya göreve devamları görüşülüp karara bağlanacağını, genel kurulca seçilmiş ve haklarında kesinleşmiş bir ceza bulunmayan yönetim kurulu üyelerinin başka bir yolla görevden alınmasının yasal olmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve dosya kapsamına göre, tasfiye kurulu üyeleri olan davalılar A.Murat ile Berç hakkında, bu görevlerinden dolayı Muğla Birinci Ağır Ceza Mahkemesi´nin 2009/422 esas sayılı dosyasında görevi ihmal, zimmet, görevi kötüye kullanma, Kooperatifler Yasası´na aykırı davranma suçlarından kamu davası açıldığı, haklı sebebin, hukuki ilişkinin sürdürülmesini, objektif iyiniyet kuralları gereğince çekilmez hale getiren hukuki bir olgu olması karşısında, henüz sonuçlanmamış olsa bile bu tasfiye kurulu üyelerine isnat olunan suçların mahiyetine göre davacıdan bu duruma katlanmasının beklenemeyeceği, azli istenen davalılardan Muharrem, Utkusal ve Yasemin´in tasfiye memuru sıfatlarının bulunmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile davalı kooperatif tasfiye yönetim kurulu üyeleri A.Murat ve Berç´in tasfiye memurluğundan azillerine, Mali Müşavirler ve Muhasebeciler Odası tarafından isimleri bildirilenlerden Alper ve Ünal´ın tasfiye memuru olarak tasfiye kuruluna atanmalarına, azil ve atama kararının atanan tasfiye memurlarınca ticaret siciline tescil ve ilan ettirilmesine, davalılar Yasemin, Utkusal, Muharrem hakkındaki davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davalılardan kooperatif, A.Murat ve Berç´in vekili temyiz etmiştir.

Dava, tasfiye kurulu üyelerinin azline ve yerlerine mahkemece belirlenecek tasfiye kurulu üyelerinin atanması istemlerine ilişkindir. Kural olarak bütün ortakları temsil eden en yetkili organ olan kooperatif genel kurulunca karar altına alınması gereken konularda mahkeme genel kurul yerine geçerek karar alamaz. Bu kuralın istisnalarından biri tasfiye kurulu üyelerinin azlinde düzenlenmiştir. 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu 42. ve 98. maddeleri ile Türk Ticaret Kanunu´nun 442. maddesine göre, kural olarak kooperatif genel kurulunca atanan tasfiye kurulu üyelerini azil ve yerlerine yenilerini tayin yetkisi genel kurula aittir. Ancak ortaklardan birinin talebiyle mahkeme dahi haklı sebepler dolayısiyle tasfiye kurulu üyelerini azil ve yerlerine yenilerini tayin yetkisine sahiptir. Mahkemeye tanınan bu istisnai yetki, genel kurulca seçilen tasfiye kurulu üyeleri hakkında daha önce genel kurulun bilgisi haricinde olan hususlara ilişkin olmasının gerekmesi yanında yeni ortaya çıkan ve azle dayanak yapılan hususların önemi nedeniyle ortaklardan bir sonraki genel kurula kadar beklenmesi objektif olarak beklenemeyecek ve haklı sebep olarak nitelendirebilecek kapsamda olmalıdır.

Somut olayda, 18.11.2010 tarihli genel kurulda 7. maddeyle 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu´nun 56. maddesi gereğince haklarında dava açılan yönetim kurulu (aynı zamanda tasfiye kurulu) üyelerinin durumu görüşülmüş ve görevlerine devamı konusunda karar alınmıştır. Yukarıda verilen bilgiler ışığında, mahkemenin istisnai yetkisinin kalktığının, davanın konusuz kaldığının ve anılan genel kurul kararı sonrasında tasfiye kurulu üyelerinin seçilmesine ilişkin iradenin yenilenmesi sebebiyle davanın ancak genel kurul kararı iptali olarak yeniden açılması halinde görülebileceği gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm tesisi doğru değildir.

Kabule göre, mahkemece, davalılar A.Murat ile Berç hakkında, bu görevlerinden dolayı görevi ihmal, zimmet, görevi kötüye kullanma, Kooperatifler Yasası´na aykırı davranma suçlarından kamu davası açıldığı, haklı sebebin, hukuki ilişkinin sürdürülmesini, objektif iyiniyet kuralları gereğince çekilmez hale getiren hukuki bir olgu olması karşısında, henüz sonuçlanmamış olsa bile bu tasfiye kurulu üyelerine isnat olunan suçların mahiyetine göre davacıdan bu duruma katlanmasının beklenemeyeceği gerekçesiyle azillerine karar verilmiştir. Bu konuda öncelikle insan hakları kapsamında masumiyet ilkesine değinmek gerekmektedir. Masumiyet karinesi Anayasa´nın 38/4. maddesinde "Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz." ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi´nin "adil yargılanma hakkı" başlıklı 6/2. maddesinde "Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır." şeklinde düzenlenmiştir. Bu ilkeden herkes yararlanacağı gibi, masumiyet karinesinin, yalnızca bağımsız yargı organlarını değil idari makamları da kapsayacağı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi´nce "Allenet de Ribemont/Fransa" davasına ilişkin kararda açıkça vurgulanmıştır.

Mahkemenin, azil kararındaki gerekçesine yaptığı dayanak, davalıların ceza mahkemesinde yargılanmaları ve yargılandıkları suçlamaların ağırlığı olmuştur. Hukuk hakimi, tasfiye kurulu üyelerinin azli konusunda vereceği kararda, haklı neden tespiti için ceza mahkemesince maddi olayı tespit eden mahkumiyet kararı haricindeki verilecek karara dayanmak zorunda olmadığı gibi ceza davasının sonucunu beklemek zorunda değildir. Ancak, davalılar hakkında sırf ceza davası açılmış olmasının ve davada isnad edilen suçların ağırlığının, azil kararında haklı neden olduğu kabulü hukukun temel prensiplerinden masumiyet ilkesinin ihlali anlamına gelmektedir. Mahkemece, davacının ileri sürdüğü hususların ve kanun ve anasözleşmede düzenlenen tasfiye kurulu üyelerinin seçilmesi, tasfiye işleri ve tasfiye kurulu üyelerinin sorumluluğu ile ilgili hükümlerle bağlantı kurularak azle haklı sebeplerin neler olduğu somut, ayrıntılı ve denetime elverişli bir şekilde tartışılarak bir karar vermek gerekirken, yanılgılı gerekçeyle yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamıştır.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davalılardan kooperatif, A.Murat ve Berç vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün, adı geçen davalılar yararına (BOZULMASINA), peşin harcın istek halinde iadesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 05.03.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

KOOPERATİFİN DAĞILDIĞININ TESPİTİ

YARGITAY 23. Hukuk Dairesi 2011/1723 E.N , 2012/602 K.N.

Özet

ORTAKLARDAN BİRİNİN KOOPERATİFİN DAĞILDIĞININ TESPİTİNİ İSTEMESİNE ENGEL BİR DURUM YOKTUR. ANCAK MAHKEMECE, DAVACIYA FESHİNİ İSTEDİĞİ KOOPERATİFE HUSUMET YÖNELTMEK ÜZERE VE GEREKTİĞİ TAKDİRDE KOOPERATİFE KAYYIM TAYİNİNİN SAĞLANMASI İÇİN UYGUN SÜRE VERİLEREK, TARAF TEŞKİLİNDEN SONRA İŞİN ESASI HAKKINDA BİR KARAR VERİLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Davacının kooperatifin feshi talebi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde istemci kooperatif başkanı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı kooperatif başkanı, kooperatifin 05.07.2006 tarihinde 7 ortakla kurulduğunu, kuruluş gününden dava tarihine kadar herhangi bir faaliyet göstermediğini, genel kurul tescili, ilanı ve vergi dairesi giderleri ile ilgili tüm genel giderlerin kurucu ortaklarca karşılandığını, kurucu üyelerinden İlyas, Üzeyir ve Davut´un istifaları ile kooperatif ortaklığından çıktıklarını, böylece ortak sayısının dört kişiye düştüğünü, kooperatifin faaliyet göstermesinin yasal olarak imkansız hale geldiğini, yeni üye kaydının da yapılamadığını ileri sürerek, kooperatifin feshine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece, iddia, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davacı kooperatifin yedi ortaklı olarak kurulduğu, ancak ortaklarından üçünün noter vasıtası ile ortaklıktan istifa etmeleri nedeniyle ortak sayısının dörde düştüğü, yeni ortak katılımının yapılamadığı, anasözleşme gereği kooperatifin dağılma sebepleri arasında "Ortak sayısının 7´den aşağı düşmesi" halinin de sayıldığı gerekçesiyle, davanın kabulüne, kooperatifin dağıldığının tespitine karar verilmiştir.

Kararı, davacı kooperatif başkanı temyiz etmiştir.

Davacının, üyesi ve başkanı bulunduğu kooperatifin feshini isteyebilmesi 1163 sayılı Kooperatifler Yasası´nın 81. maddesi uyarınca yasal olarak mümkün değilse de, anılan Yasa´nın 98. maddesinin yaptığı atıf gereğince TTK´nın 434. maddesinin 1, 2 ve 4. fıkraları ile 435. maddelerinin kooperatifler hakkında da uygulanması sonucu ortaklardan birinin kooperatifin dağıldığının tespitini istemesine engel bir durum yoktur. Ancak, anılan Yasa hükümlerine dayanılarak açılacak davanın hasımlı açılması gerekmektedir. Böyle bir durumda, TTK´nın 435. maddesinde öngörülen prosedür uygulanmak suretiyle, husumetin kooperatife yöneltilmesi gerekmektedir.

Bu nedenle, mahkemece, davacıya feshini istediği kooperatife husumet yöneltmek üzere ve gerektiği takdirde kooperatife kayyım tayininin sağlanması için uygun bir süre verilerek, taraf teşkilinden sonra yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacının temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına (BOZULMASINA), peşin harcın istek halinde iadesine, 01.02.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

FESHİN GEÇERSİZLİĞİ, HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE, İŞE İADE

YARGITAY 22. Hukuk Dairesi 2011/16036 E.N , 2011/8987 K.N.

Özet

İŞ SÖZLEŞMESİ FESHEDİLEN İŞÇİ, FESİH BİLDİRİMİNDE SEBEP GÖSTERİLMEDİĞİ VEYA GÖSTERİLEN SEBEBİN GEÇERLİ BİR SEBEP OLMADIĞI İDDİASI İLE FESİH BİLDİRİMİNİN TEBLİĞİ TARİHİNDEN İTİBAREN BİR AYLIK HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE İÇİNDE İŞ MAHKEMESİNDE DAVA AÇABİLİR. TARAFLAR ANLAŞIRLARSA İŞÇİ AYNI SÜREDE UYUŞMAZLIĞI ÖZEL HAKEME GÖTÜREBİLİR. 4857 SAYILI YASA´NIN 59. MADDESİ HÜKMÜ İŞE İADE DAVALARINDA UYGULANAMAZ.

İçtihat Metni

Davacı, feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde taraflar avukatlarınca temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacı vekili, iş sözleşmesinin geçerli neden olmadan işverence feshedildiğini ileri sürerek feshin geçersizliğine ve işe iadesine karar verilmesini, boşta geçen süre ücret ve diğer haklar ile işe başlatılmama halinde ödenmesi gereken tazminatın belirlenmesini istemiştir.

Davalı vekili, davanın hak düşürücü süre geçtikten sonra açıldığını, iş akdinin Dünya´da ve Türkiye´de etkisini gösteren ekonomik kriz nedeniyle feshin son çare olması ilkesine uyularak geçerli sebeple feshedildiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece, iş sözleşmesinin işveren tarafından feshedilmesi halinde 4857 sayılı Yasa´nın 17. maddesinde belirtilen bildirim süresi ile 27. maddesi gereğince işçiye verilmesi gereken zorunlu yeni iş arama izinlerinin yıllık ücretli izin süreleriyle iç içe giremeyeceği, buna göre davalı işverence davacı işçiye verilmesi zorunlu yeni iş arama izinleri, yıllık ücretli izin süreleri ile iç içe giremez kuralına aykırı olarak davacıya ihbar öneli içinde yıllık izin kullandırılması nedeniyle davacıya usulüne uygun önel verilmediğinin kabul edilmesi gerektiği ve dava açma süresinin başlangıcının izin bitim tarihi sayılması gerektiği, bu durumda davanın süresinde açıldığı, fesih bildiriminde somut ve geçerli ya da haklı herhangi bir sebep gösterilmediği nedeniyle iş akdinin feshinin geçersiz olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar taraflar avukatlarınca temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Davalının temyizine gelince;

Taraflar arasında iş sözleşmesinin feshinin geçerli nedene dayanıp dayanmadığı ve davanın bir aylık yasal süresi içinde açılıp açılmadığı uyuşmazlık konusudur.

4857 sayılı İş Kanunu´nun 20. maddesinin birinci fıkrasına göre iş sözleşmesi feshedilen işçi, fesih bildiriminde sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli bir sebep olmadığı iddiası ile fesih bildiriminin tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde iş mahkemesinde dava açabilir. Taraflar anlaşırlarsa işçi aynı sürede uyuşmazlığı özel hakeme götürebilir.

Bir aylık dava açma süresi hak düşürücü nitelikte olup, yargılamanın her aşamasında re´sen dikkate alınır. Dairemizce bir aylık dava açma süresinin başlangıcı fesih iradesinin işçiye ulaştığı tarih olarak kabul edilmektedir.

Dosya içeriğinden, davacının 03.12.2001-24.09.2010 tarihleri arasında davalı işverene ait işyerinde işçi olarak çalıştığı, iş akdinin 30.07.2010 tarihli fesih bildirimi ile, personel fazlalılığı gerekçesiyle ihbar öneli kullandırılarak 24.09.2010 tarihinden itibaren geçerli nedenle feshedildiği, İş Kanunu´na uygun olarak iş arama izninin günlük 2 saat olarak kullandırılacağının belirtildiği, davacının 31.07.2010-16.08.2010 tarihleri arasında 13 gün ihbar öneli izni, 16.08.2010-24.09.2010 tarihleri arasında 31 gün idari izin kullandığı anlaşılmıştır.

Somut olayda, iş akdinin 30.07.2010 tarihli fesih bildirgesi ile 24.09.2010 tarihinden itibaren önelli olarak feshedildiği, fesih bildiriminin 30.07.2010 tarihinde davacıya tebliğ edildiği, davanın 22.10.2010 tarihinde bir aylık yasal süresi içinde açılmadığı ortadadır. Mahkemece, 4857 sayılı Yasa´nın 59. maddesinde düzenlenen, "İşveren tarafından iş sözleşmesinin feshedilmesi halinde 17. maddede belirtilen bildirim süresiyle, 27. madde gereğince işçiye verilmesi zorunlu yeni iş arama izinleri yıllık ücretli izin süreleri ile iç içe giremez." hükmünün ihbar tazminatının belirlenmesine ilişkin ihtilaflara ilişkin olduğu, işe iade davasının dava açma süresi yönünden uygulama olanağı bulunmadığı gözetilmeden yanlış değerlendirme ile davanın süreden reddi yerine kabulüne yönelik yazılı şekilde karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirir.

Belirtilen nedenlerle, 4857 sayılı İş Kanunu´nun 20. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, hükmün bozulmak suretiyle ortadan kaldırılması ve aşağıdaki gibi karar verilmesi gerekmiştir.

H ü k ü m: Yukarıda belirtilen nedenlerle;

1- Yerel mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararının BOZULARAK ORTADAN KALDIRILMASINA,

2- Davanın bir aylık yasal süresi içinde açılmaması nedeniyle REDDİNE,

3- Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,

4- Davacının yapmış olduğu yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, davalının yaptığı 37,00 TL yargılama giderinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine,

5- Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre 1.200 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,

6- Peşin alınan temyiz harcının isteği halinde davalıya iadesine, kesin olarak 30.12.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

TÜKETİCİ:BANKANIN MAAŞ ALINAN HESABA HAKSIZ BLOKE KOYMASI

T.C. YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ E. 2009/14991 K. 2010/5048 T. 14.4.2010

ÖZET : Taraflar arasındaki Bankacılık Hizmetleri sözleşmesindeki düzenlemelerin tüketici davacının aleyhine olan ve tüketiciyi külfete sokan sözleşme hükmünün tüketici ile ayrıca müzakere edilerek kararlaştırılmadığı için açıklanan yasa ve yönetmelik hükümleri karşısında haksız şart olduğu kabul edilmelidir. Davacı tüketici olup maaşının tamamına sözleşmenin bu hükümleri uyarınca bloke edilerek el konulup kredi kartı borçları için takas mahsup uygulaması 4077 sayılı kanunun 6. maddesindeki haksız şart ile ilgili emredici hükmü bertaraf etmek için yapılan bir uygulamadır. Hal böyle olunca, sözleşmedeki hükümlerin haksız şart olduğu kabul edilerek bu ilkeler çerçevesinde davacının zararı bu konuda uzman bilirkişi veya bilirkişiler kurulundan nedenlerini açıklayıcı taraf Hakim ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak belirlenmeli, bu yolla belirlenecek miktara hükmedilmelidir.

DAVA : Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı, davalı banka ile 2004 yılında Bankacılık Hizmetleri Sözleşmesi imzaladığını, bu sözleşme uyarınca adına kredi kartı ve vadesiz mevduat hesabı açıldığını, eğitim görevlisi olup maaş ve benzeri ödemelerinin davalı bankanın İzmit şubesindeki bu hesabı üzerinden yapıldığını, davalı bankanın ödeyemediği kredi kartı borçlarını gerekçe göstermek suretiyle hiçbir bildirim yapmadan 15.01.2008, 5.02.2006, 15.03.2008 tarihlerinde hesabına yatan üç aylık maaşlarının bankaca bloke edildiğini, sözleşmedeki rehin ve temlike ilişkin hükümlerin haksız şart niteliğinde olup geçersiz olduğunu ileri sürerek davalının hesabındaki maaşına el koyma işleminin iptal edilerek bloke edilen paranın faizi ile tahsilini, bloke nedeniyle uğradığı maddi zarar için 3000,00 TL ile üç ay boyunca uğradığı manevi zarar için 20.000,00 TL manevi tazminatın tahsilini istemiştir.

Davalı banka, davacı ile imzalanan Bankacılık Hizmetleri Sözleşmesi uyarınca açılan hesabın sadece maaş hesabı olmayıp mevduat hesabı da olduğunu, sözleşmenin 47. maddesi, 136. maddesi ve 137. maddeleri uyarınca da bankaya rehinli olduğunu, sözleşme uyarınca bankaya rehinli bulunan hesaptan takas mahsup işlemi yapılmış olup maaş haczi uygulanmadığını, sözleşmenin açık hükümleri gereğince de davacıya bildirim yapılmasına gerek olmadığını, yapılan uygulamanın doğru olduğunu, alacaklarını sözleşme gereğince davacının hesabından tahsil ettiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, davacının toplam 2.901,24 TL yatan maaşına bloke konularak kredi kartı borcunun takas-mahsup yolu ile ödenmesinin banka tarafından yapılan bu uygulamanın maaş haczi olmayıp sözleşme hükümleri gereğince rehinli hesaptan takas mahsup hakkının kullanılması olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, öğretim görevlisi olup maaş ve benzeri ödemelerinin, davalı bankanın İzmit şubesindeki hesabı üzerinden yapıldığını, davalının kredi kartı borçlarını gerekçe göstermek suretiyle 15.1.2008, 15.2.2008, 15.3.2008 tarihlerinde hesabına yatan üçer aylık maaşlarının bankaca bloke edildiğini, sözleşmedeki rehin ve temlike ilişkin hükümlerin haksız şart niteliğinde olup geçersiz olduğunu ileri sürerek maddi ve manevi tazminat istemi ile eldeki davayı açmış, davalı, davacıya, kredi kartı tahsis ettiğini, kredili mevduat hesabı açtığını, maaş hesabının da sözleşmenin 47, 136, 137. maddeleri uyarınca rehinli olduğunu, davacının doğan kredi kartı borcu için rehinli bu hesaptan takas mahsup işlemi yapıldığını yapılan işlemlerin tamamının sözleşmeye uygun olduğunu savunmuştur.

4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun´un 4822 Sayılı Kanunla değişik 6. maddesi ile sözleşmelerdeki haksız şart düzenlenmiş ve "Satıcı ve sağlayıcının tüketiciyle müzakere etmeden, tek taraflı olarak sözleşmeye koyduğu, tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde iyiniyet kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme koşulları haksız şarttır. Taraflardan birini tüketicinin oluşturduğu her türlü sözleşmede yer alan haksız şartlar tüketici için bağlayıcı, değildir. Eğer bir sözleşme şartı önceden hazırlanmışsa ve özellikle standart sözleşmede yer alması nedeniyle tüketici içeriğine etki edememişse, o sözleşme şartının tüketiciyle müzakere edilmediği kabul edilir. Sözleşmenin bütün olarak değerlendirilmesinden, standart sözleşme olduğu sonucuna varılırsa, bu sözleşmedeki bir şartın belirli unsurlarının veya münferit bir hükmünün müzakere edilmiş olması, sözleşmenin kalan kısmına bu maddenin uygulanmasını engellemez. Bir satıcı veya sağlayıcı, bir standart şartın münferiden tartışıldığını ileri sürüyorsa, bunu ispat yükü ona aittir. 6/A, 6/B, 6/C, 7, 9A, 10, 10/A ve 11/A maddelerinde yazılı olarak düzenlenmesi öngörülen tüketici sözleşmeleri en az on iki punto ve koyu siyah harflerle düzenlenir..." hükmü, yine 4077 sayılı Kanun´un değişik 6. ve 31. maddelerine dayanılarak hazırlanan Tüketici Sözleşmelerindeki Haksız Şartlar Hakkında Yönetmeliğin 7. maddesinde "satıcı, sağlayıcı veya kredi veren tarafından tüketici ile akdedilen sözleşmede kullanılan haksız şartlar batıldır hükmü getirilmiştir.

Taraflar arasındaki Bankacılık Hizmetleri sözleşmesinin 136. ile 137. maddelerindeki düzenlemelerin tüketici davacının aleyhine olan ve tüketiciyi külfete sokan sözleşme hükmünün tüketici ile ayrıca müzakere edilerek kararlaştırılmadığı için açıklanan yasa ve yönetmelik hükümleri karşısında haksız şart olduğu kabul edilmelidir. Davacı tüketici olup maaşının tamamına sözleşmenin bu hükümleri uyarınca bloke edilerek el konulup kredi kartı borçları için takas mahsup uygulaması 4077 sayılı kanunun 6. maddesindeki haksız şart ile ilgili emredici hükmü bertaraf etmek için yapılan bir uygulamadır. Hal böyle olunca, sözleşmedeki hükümlerin haksız şart olduğu kabul edilerek bu ilkeler çerçevesinde davacının zararı bu konuda uzman bilirkişi veya bilirkişiler kurulundan nedenlerini açıklayıcı taraf Hakim ve Yargıtay denetimine elverişli rapor alınarak belirlenmeli, bu yolla belirlenecek miktara hükmedilmelidir. Mahkemece açıklanan bu hususlar gözardı edilerek davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün temyiz eden davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde iadesine, 14.04.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ASKERİ KİŞİLER MECBURİ HİZMETİ TAMAMLAMADAN AYRILANLAR -  6000 SAYILI YASA

T.C. YARGITAY 18. Hukuk Dairesi ESAS NO: 2010/12284 KARAR NO: 2011/1431

DAVA: Dava dilekçesinde, 21.023,46 TL eğitim ve öğretim alacağının davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Y A R G I T A Y K A R A R I

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

926 Sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Kanununun 112. maddesine 03.07.2003 tarihinde 4917 Sayılı Yasa ile eklenen 5. maddesinde “Türk Silahlı Kuvvetleri’nden her ne şekilde olursa olsun mecburi hizmet yükümlülüğünü tamamlamadan ayrılan veya ilişiği kesilen subay ve astsubaylar (Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yapamaz şeklinde sağlık raporu alanlar ile vazife malülü olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ayrılanlar hariç), her yıl kuvvet komutanlıkları, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı tarafından belirlenen, askeri öğrenci, subay ve astsubay naspedildikten sonra kendilerine yapılan öğrenim, eğitim ve yetiştirme masraflarını, yükümlülük sürelerinin eksik kalan kısmı ile orantılı olarak kanuni faizi ile birlikte tazminat olarak öderler. Öğrenim, eğitim ve yetiştirme masraflarının hangi unsurlardan oluşacağı ve tahsiline ilişkin usul ve esaslar Milli Savunma, İçişleri ve Maliye Bakanlıkları tarafından müştereken yürürlüğe konulacak yönetmelikte belirlenir”

denilmektedir. Yasanın uygulanmasını gösteren ve 17.12.2005 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Türk Silahlı Kuvvetleri Personelinin Öğrenim, Eğitim ve Yetiştirme Masraflarının Tespitine Dair Yönetmelik’in 5. maddesinde ise, Türk Silahlı Kuvvetlerinde görev yapamaz şeklinde sağlık raporu alanlar ile vazife malülü olarak ayrılanlar hariç olmak üzere her ne şekilde olursa olsun mecburi hizmet yükümlülüğünü tamamlamadan ayrılan veya ilişiği kesilen subay ve astsubaylar ile ilgili maliyet hesabında; Öğrencilik dönemine ait 3 Eylül 1985 tarihli ve 18857 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Askeri Okullara Alınan Öğrenciler ile Silahlı Kuvvetler Hesabına Fakülte ve Yüksek Okullarda Okuyan Öğrenciler İçin Yüklenme Senedi Düzenlenmesine ve Bu Okullardan Çeşitli Sebeplerle Ayrılacak Öğrencilere veya Kefillerine Ödettirilecek Tazminata Dair Yönetmelik hükümleri uygulanarak yapılacak hesaplamada; yiyecek, giyim-kuşam, öğrenci harçlıkları, kitap-kırtasiye, vize-diploma-sınav ve benzeri harçlar, öğretim ve eğitimin gerektirdiği ulaşım giderleri, ilaç-tedavi giderleri, barındırma, askeri liseler hazırlık sınıfları yabancı dil eğitimleri, atış, personel ve amortisman giderleri ile görmüş olduğu kurs masraflarının dikkate alınacağı açıklanmış, aynı yönetmeliğin 6. maddesinin (b) fıkrasında masrafların yapıldığı yıl esas alınarak, ayrıldığı ve ilişiğinin kesildiği tarihe kadar kanuni faizi hesaplanarak tazminat hesabına dahil edileceği belirtilmiş ise de, 30.06.2010 günlü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6000 sayılı Yasanın 11. maddesiyle 5410 sayılı Yasanın 3. maddesinde yapılan değişiklikle personel ve amortisman giderlerinin bundan böyle yükümlülerin tazminat hesabında dikkate alınmayacağı öngörülmüştür. Bu durum Karşısında mahkemece davacının eğitim dönemine ilişkin olarak adına yapılan masraflar içerisinde yer alan personel ve amorsitman giderinden sorumlu tutulmaması suretiyle inceleme yapan bilirkişi raporu doğrultusunda hüküm kurulmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Açıklanan bu nedenlerle mahkeme kararının ONANMASINA, 08.02.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TESPİT DAVASI – DAVACININ YURT DIŞINA ÇIKIP ÇIKMADIĞININ EMNİYET MÜDÜRLÜĞÜNDEN ARAŞTIRILMASI – YURT DIŞINA ÇIKMADIĞI SAPTANIRSA HANGİ ÜRÜNLERİ YETİŞTİRDİĞİ VE YETİŞTİRDİĞİ ÜRÜNLERİ NEREYE TESLİM ETTİĞİ KONUSUNDA BİLGİ ALINMASI – EKSİK İNCELEME

T.C. YARGITAY 21.Hukuk Dairesi Esas: 2012/3925 Karar: 2012/2768 Karar Tarihi: 01.03.2012

ÖZET: Mahkemece yapılacak iş; davacının yurt dışına çıkıp çıkmadığını, pasaport alıp almadığını Emniyet Müdürlüğü’nden araştırmak, eğer yurt dışında bulunduğu tespit edilir ise davanın reddine; pasaport almadığı, yurt dışına çıkmadığı saptanırsa da; davacının hangi ürünleri yetiştirdiği ve yetiştirdiği ürünleri nereye teslim ettiği konusunda bilgi alması, davacının eşinin de Tarım Bağ- Kur sigortalısı olup olmadığının tespit edip, eşinin tescili var ise; mevcut arazi ve hayvanların kime ait olduğu, kimin tarafından tarım faaliyetinin yürütüldüğünü muhtar ve azalarının ayrıntılı bilgilerine başvurarak tespit edip, elde edilecek sonuca göre hüküm kurması gerekirken eksik araştırma ve inceleme ile sonuca gitmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

(2926 S. K. m. 5, 6)

Dava: Davacı, 01.10.1986-22.12.2009 tarihleri arasında Tarım Bağ-Kur sigortalılığının iptal edilmeyeceğinin tespitine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kabulüne karar vermiştir.

Hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi S. K. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

Karar: 1- Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre davalı Kurumun aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki diğer temyiz itirazlarının reddine,

2- Dava, davacının 01.10.1986 – 22.12.2009 tarihleri arasında Tarım Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespitini istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Tüm dosya içeriğinden ve özellikle davacının Bağ-Kur şahsi sicil dosyasındaki 27.01.1987 tarihli dilekçeden, davacının 1976 yılında eşi ile birlikte Fransa’ya gittiği ve halen orada olduğu anlaşılmaktadır.

Mahkemece yapılacak iş; davacının yurt dışına çıkıp çıkmadığını, pasaport alıp almadığını Emniyet Müdürlüğü’nden araştırmak, eğer yurt dışında bulunduğu tespit edilir ise davanın reddine; pasaport almadığı, yurt dışına çıkmadığı saptanırsa da; davacının hangi ürünleri yetiştirdiği ve yetiştirdiği ürünleri nereye teslim ettiği konusunda bilgi alması, davacının eşinin de Tarım Bağ- Kur sigortalısı olup olmadığının tespit edip, eşinin tescili var ise; mevcut arazi ve hayvanların kime ait olduğu, kimin tarafından tarım faaliyetinin yürütüldüğünü muhtar ve azalarının ayrıntılı bilgilerine başvurarak tespit edip, elde edilecek sonuca göre hüküm kurması gerekirken eksik araştırma ve inceleme ile sonuca gitmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

Sonuç: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmasına, 01.03.2012 gününde oybirliği ile karar verildi

T.C. YARGITAY 21.Hukuk Dairesi Esas: 2012/1941 Karar: 2012/2624 Karar Tarihi: 28.02.2012

TARIM BAĞKUR SİGORTALISI OLUNDUĞUNUN TESPİTİ İSTEMİ – TARIM FAALİYETİNİN DEVAM EDİP ETMEDİĞİNİN HİÇBİR KUŞKU VE DURAKSAMAYA YER VERMEYECEK ŞEKİLDE ORTAYA KOYULMASI – AYRINTILI ARAŞTIRMA YAPILMADAN KARAR VERİLMESİNİN İSABETSİZ OLUŞU

ÖZET: Somut olayda, prim kesintisinin bulunmadığı yıllarda, tarımsal faaliyetin saptanması bakımından, ürünlerin ne şekilde değerlendirdiğini ortaya koymak, davacının tarımsal faaliyete elverişli taşınmazlarının bulunup bulunmadığını araştırmak, tarımsal faaliyetin taşınmazların kiralanması suretiyle yürütüldüğü iddia ediliyor ise, bu konuda taşınmazların kimden, hangi yıllar için kiralandığı, hangi tarımsal ürünlerin üretimi için faaliyette bulunulduğu, kiralayan kişinin Tarım Bağ-Kur sigortalılığının bulunup bulunmadığı, kiracının kiralama yoluyla tarımsal faaliyetini yürütmeye elverişli tarımsal alet edevatının bulunup bulunmadığı gibi ayrıntılı araştırma yapmak, gerektiğinde tarımsal faaliyetin yapıldığı iddia edilen dönemdeki muhtar ve azaların bilgilerine başvurmak, özetle, tarım faaliyetinin devam edip etmediğini hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde ortaya koymak ve sonucuna göre hüküm kurmak gerekir.

(506 S. K. m. 79) (2926 S. K. m. 2, 3, 5, 7, 10)

Dava: Davacı, 01/06/1998-01/05/2004 tarihleri arasında Tarım Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespitine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kabulüne karar vermiştir.

Hükmün, davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi E. İ. tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

Karar: Davacı, 2926 sayılı Kanun’a göre Tarım Bağ-Kur sigortalısı olduğunun tespitini istemiştir.

Mahkemece tespite karar verilmiş ise de, hüküm dosya kapsamındaki belgelere uygun bulunmamaktadır.

Davanın yasal dayanağını oluşturan 2926 sayılı Kanun’da, 506 sayılı Kanun’un 79. maddesindeki gibi, geçmiş Tarım Bağ-Kur hizmetlerinin tespitine ilişkin bir düzenleme mevcut değildir. Anılan kanunun 5. maddesinde, 7. maddede belirtilen süre içinde kayıt ve tescillerini yaptırmayan sigortalıların hak ve yükümlülüklerinin, kayıt ve tescil edildikleri tarihi takip eden aybaşından itibaren başlayacağı belirtilmiştir. Kanunun 10. maddesindeki kayıtlar Kurum tarafından yapılacak olan tescil işlemleri için uygulama alanı bulmaktadır.

Yargıtay’ın ve giderek Dairemizin yerleşmiş kararları; Kurumun prim alacaklarını Bakanlar Kurulu kararı ile ürün bedellerinden tevkifat suretiyle tahsil etmesi halinde, Bağ-Kur’un prim ödenmesine rağmen, sigortalıyı re’sen kayıt ve tescil etmemesi, yasanın kendisine yüklediği re’sen tescil yükümlülüğüne aykırılık teşkil ettiğinden, prim tevkifatının yapıldığı tarihi izleyen aybaşından itibaren sigortalı olarak kabulü gerektiği yönündedir.

İlk prim kesintisini izleyen yıllarda prim kesintisi veya ürün tesliminin gerçekleştiğinin belirlendiği durumlarda, bu yıllar için de tespit kararı verilmesi gerekmektedir.

Tarım Bağ-Kur sigortalılığının temel koşulu 2926 sayılı Kanun’un 2/1 ve 3/b maddelerinde belirtildiği gibi, tarımsal faaliyette bulunmaktır. Prim tevkifatına dayalı tespit davasında, salt ziraat odası ve kooperatif kaydı gibi belgelerin bulunması, davanın kabulü için yeterli değildir. Tarımsal faaliyetin sürdüğünün, faaliyete ilişkin olarak hangi tarımsal ürünlerin üretildiği, nereye satıldığı veya teslim edildiği gibi hususlar da somutlaştırılarak belirlenmelidir. Prim tevkifatı ve ürün tesliminin, birkaç yıl dışında süreklilik arz ettiği hallerde de, tarımsal faaliyetin sürekli olduğu kabul edilebilir.

Prim kesintisinin bulunmadığı yıllarda, tarımsal faaliyetin saptanması bakımından, ürünlerin ne şekilde değerlendirdiğini ortaya koymak, davacının tarımsal faaliyete elverişli taşınmazlarının bulunup bulunmadığını araştırmak, tarımsal faaliyetin taşınmazların kiralanması suretiyle yürütüldüğü iddia ediliyor ise, bu konuda taşınmazların kimden, hangi yıllar için kiralandığı, hangi tarımsal ürünlerin üretimi için faaliyette bulunulduğu, kiralayan kişinin Tarım Bağ-Kur sigortalılığının bulunup bulunmadığı, kiracının kiralama yoluyla tarımsal faaliyetini yürütmeye elverişli tarımsal alet edevatının bulunup bulunmadığı gibi ayrıntılı araştırma yapmak, gerektiğinde tarımsal faaliyetin yapıldığı iddia edilen dönemdeki muhtar ve azaların bilgilerine başvurmak, özetle, tarım faaliyetinin devam edip etmediğini hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde ortaya koymak ve sonucuna göre hüküm kurmak gerekir.

Mahkemece, yukarıda belirtilen hususlara uygun ayrıntılı araştırma yapılmadan 01/01/1999-31/05/2001 ve 01/01/2002-30/04/2004 dönemleri için tespite karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

Kabule göre de sigortalılık başlangıç tarihinin 01/06/1998 olması gerekirken, 01/06/1988 olarak yazılması da hatalıdır.

O halde, davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

Sonuç: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 28.02.2012 gününde oybirliği ile karar verildi


 

VELAYET ORTAK HAYATA SON VERME-AYRILIK HALİ-VELAYET TAYİNİ.

YARGITAY 2.HUKUK DAIRESI ESAS: 2004/117 KARAR: 2004/760

TMK Madde 336/2 Ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hâli gerçekleşmişse hâkim, velâyeti eşlerden birine verebilir.demekle, Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velayeti birlikte kullanırlar.diyen 336/1

Yukardaki maddelere ve aşağıdaki yargıtay kararına bakıldığında Eşler evlilik hayatını sonlandırma veya ayrılmaları halinde bu arada 336/2 madde gereği velayetin gecici olarak yani boşanma davası acılması ve aşaması sürecinden öncede velayte hükmede bildiği gürülmektedir.

Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: 1-Türk Medeni Kanununun 336/2. maddesi gereğince ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hali gerçekleşmişse hakim velayeti eşlerden birine verebilir. Tarafların ayrı yaşadıkları anlaşılmaktadır. Müşterek çocuk 20.09.1999 doğumlu Kemal anne bakım ve şefkatine muhtaçtır. Davanın kabulü ve velayetin anneye verilip, baba ile uygun kişisel ilişki kurulması gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.

2-4787 Sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usullerine Dair Kanunun 4/1 maddesi; 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun ikinci kitabından (MK. md. 118-494) kaynaklanan bütün davaların Aile Mahkemesinde bakılacağını, geçici 1. maddesi de; sonuçlanmamış davaların yetkili ve görevli aile mahkemesine devredileceğini hükme bağlamıştır. Karar bozulmakla sonuçlanmamış hale gelmiştir. Bu açıklama karşısında işin görev yönünün de düşünülmesi zorunludur.

KARAR : Hükmün 1. bentte gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 22.01.2004 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

ÇOÇUKLA ŞAHSİ GÖRÜŞME ESNASINDA- COCUĞU KACIRMA-CEZA TAYİNİ.

YARGITAY 7.CEZA DAİRESİ Tarih: 26.4.2004 Esas: 2003/6744 Karar: 2004/5661

Şahsi Münasebet Tesisine İlişkin İhtiyati Tedbir Kararına Göre İcra ile Teslim Aldığı Çocuğu Geri Getirmeyen Sanığın Eylemi Ceza Gerektirir

Özet:HUMK`nun 113. maddesine aykırılıktan yargılanan sanığın beraatine karar verilmiştir. Taraflar arasındaki boşanma davası sırasında ihtiyati tedbir yoluyla şahsi münasebet tesisine karar verilmiştir. Sanık, küçüğü anneye iade etmek üzere icra tutanağı ile teslim almasına rağmen geri getirmemiştir. Suç oluştuğu halde beraat kararı verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

- 1086 sayılı HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU m.113/A

HUMK`nun 113. maddesine aykırılıktan sanık A.R.B. hakkında yapılan duruşma sonunda; beraatine dair ANKARA 22. Asliye Ceza Mahkemesi`nden verilen 12.9.2001 tarihli hükmün Yargıtayca incelenmesi müdahil vekili tarafından süresinde istenilerek dava evrakı Cumhuriyet Başsavcılığı`nın bozma isteyen 4.4.2003 tarihli tebliğnamesiyle daireye verilmekle dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

Sanık A.R.B.`nin, müdahil Ş.B. aleyhine açmış bulunduğu boşanma davasının devam ettiği sırada, sanık vekilinin istemi üzerine Ankara 11. Asliye Hukuk Mahkemesi 2000/24 Esas sayılı dosyasında 31.1.2000 tarihli kararla sanığın çocuklarıyla her ayın ilk haftası Cuma günü saat 09.00 ile Pazar günü saat 18.00 arasında ihtiyati tedbir yoluyla şahsi münasebet tesisine, kararın uygulanmasına, Ankara İcra Müdürlüğü`nün tayinine karar verildiği, tarafların müşterek çocuğu Orhan`ın Ankara 9. İcra Müdürlüğü`nün talimatı üzerine Adana 5. İcra Dairesi`nce 7.7.2000 Cuma günü 9.7.2000 günü saat 18.00`de anneye iade edilmek üzere tutanakla teslim edildiği halde, sanığın anılan gün ve saatte çocuğu geri getirmediği ve bu tarihte de tedbir kararının devam ettiği cihetle, suçun oluştuğu gözetilmeden oluş ve dosya içeriğine uygun düşmeyen gerekçeyle yazılı şekilde hüküm tesisi,

Yasaya aykırı, müdahil vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden hükmün isteme uygun olarak BOZULMASINA, 26.4.2004 günü oybirliğiyle karar verildi.


 

TAHLİYE DAVASI - İKİ HAKLI İHTAR NEDENİYLE KİRALANANIN TAHLİYESİ - BİRİNCİ İHTARIN USULÜNE UYGUN OLARAK TEBLİĞ EDİLİP EDİLMEDİĞİ - İKİNCİ İHTARIN HAKLI OLMADIĞI GEREKÇESİYLE DAVANIN REDDİNE KARAR VERİLMESİNİN İSABETSİZLİĞİ - HÜKMÜN DÜZELTİLEREK ONANDIĞI

T.C. YARGITAY 6.Hukuk Dairesi Esas: 2009/6812 Karar: 2009/9919 Karar Tarihi: 16.11.2009

ÖZET: Uyuşmazlık, iki haklı ihtar nedeniyle kiralananın tahliyesine ilişkindir. Somut olayda mahkemece birinci ihtarın usulüne uygun olarak tebliğ edilmediğinden haklı olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermek gerekirken ikinci ihtarın haklı olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi doğru değil ise de bu yanlışlığın giderilmesi için yeniden yargılama yapılmasına gerek görülmemiştir.

(1086 S. K. m. 201, 438)

Dava ve Karar: Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı tahliye davasına dair karar davacı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Uyuşmazlık, iki haklı ihtar nedeniyle kiralananın tahliyesine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmesi üzerine hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, dava dilekçesinde, davalının kiralananda 08.02.1993 başlangıç tarihli sözleşme ile kiracı olduğunu, davalının Haziran 2005 ayı kirasını aylık 330,00 TL olarak ödemesi gerekirken ödemediğini, kira tespit kararı ile kira bedelinin 08.02.2005 tarihinden itibaren aylık 400,00 TL olarak belirlendiğini, kararın 20.02.2005 tarihinde kesinleştiğini, kira farkının tahsiline yönelik olarak başlatılan icra takibi ile davalıya ödeme emrinin tebliğ edildiğini, ödeme emrinin tebliğinden sonra elden ödendiğini ileri sürerek iki haklı ihtar nedeniyle kiralananın tahliyesine karar verilmesini istemiştir. Davalı, usulüne uygun duruşma gün ve saatini içerir dava dilekçesi tebliğine rağmen duruşmalara katılmadığı gibi süresi içinde cevap layihası da vermemiş olup HUMK´nun 201. maddesi hükmü gereği davada dayanılan tüm maddi vakıaları inkar etmiştir.

İki haklı ihtar nedeniyle açılacak davada tahliyeye karar verilebilmesi için kiracının bir kira yılı içinde iki haklı ihtara sebebiyet vermiş olması gerekir. İhtar tebliğinden sonra yapılan ödemeler iki haklı ihtarın oluşmasına engel teşkil etmez. Süresiz sözleşmelerde ve kira parasının yıllık ödenmesi gereken hallerde ve bir yıldan kısa süreli sözleşmelerde iki haklı ihtar oluşmaz.

Olayımıza gelince; Davacı, davada dayanılan ve hükme esas alınan 08.02.1993 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli aylık 2,8 TL bedelli kira sözleşmesine dayalı olarak Haziran 2005 ayı kira parasının ödenmesi konusunda davalıya 09.06.2005 tarihinde telgraf şeklinde ihtarname göndermiş, 10.06.2005 tarihinde davalının işçisi M… S… imzasına tebliğ edilmiştir. Telgraf şeklinde gönderilen ihtarın tebliği Posta Kanununa tabi olduğundan tebligatın bizzat muhatabına yapılması gerekir. Çünkü burada Tebligat Yasası hükümleri uygulanmaz. Bu nedenle davalıya gönderilen birinci ihtar haklı değildir. Öte yandan A… 9. Sulh Hukuk Mahkemesi´nin 2005/241-1364 sayılı kararı ile aylık kira bedelinin 08.02.2005 tarihinden itibaren 330,00 TL´den 400,00 TL´ye çıkarılmasına karar verilmiştir. Davacı, 05.01.2006 tarihinde başlattığı icra takibi ile anılan karara dayalı olarak 11 aylık kira farkı olan 770,00 TL´nin tahsilini istemiş, ödeme emri davalıya 21.01.2006 tarihinde tebliğ edilmiştir. Ödeme emri ikinci ihtar yerine geçer. Kira tespit ilamı taraflarca temyiz edilmeyerek 20.12.2005 tarihinde kesinleşmiş olup aylık kira farkının kesinleşme tarihinden itibaren muaccel hale geleceği kuşkusuzdur. Bu durumda ikinci ihtar haklıdır.

Mahkemece birinci ihtarın usulüne uygun olarak tebliğ edilmediğinden haklı olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar vermek gerekirken ikinci ihtarın haklı olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi doğru değil ise de bu yanlışlığın giderilmesi için yeniden yargılama yapılmasına gerek görülmediğinden hükmün yukarda açıklanan gerekçe ile HMUK´nun 438 / son maddesi gereğince düzeltilerek ONANMASINA, aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edenden alınmasına 16.11.2009 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

İŞE İADE DAVASI - ZAYIF SİCİL NOTU ALINMASI - SÖZLEŞMENİN FESHİNİN GEÇERLİ NEDENE DAYANMASI - İŞE İADE İSTEĞİNİN REDDİ GEREĞİ - İŞE İADEYE KARAR VERİLMESİNİN İSABETSİZLİĞİ

T.C. YARGITAY 9.Hukuk Dairesi Esas: 2009/8399 Karar: 2009/32595 Karar Tarihi: 01.12.2009

ÖZET: Sözleşmenin feshi geçerli nedene dayanmaktadır, işe iade isteğinin reddi gerekirken yazılı şekilde iadeye karar verilmesi isabetsizdir.

(4857 S. K. m. 18, 20) (9. Hd. 15.12.2008 T. 2008/8488 E. 2008/33641 K.)

Dava: Davacı, ise iadesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi S. Bıçaklı tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacı, sözleşmesinin geçerli neden olmaksızın işverence feshedildiğini, uyumlu bir çalışan olduğunu, işyerinde somut olarak ortaya konulmuş performans kriterleri bulunmadığını belirterek feshin geçersizliğine, işe iadeye ve yasal haklarına karar verilmesini istemiştir.

Davalı, feshin geçerli nedene dayandığını, işçinin 2003-2004-2005-2006 yıllarında zayıf sicil notu aldığını, sicil amiri değişikliğine gidildiğini, tayin olduğu 2294 nolu Safalı Tarım Kredi Kooperatifindeki çalışmaları sonrasında 2007 yılı sicil notunun da zayıf olduğunu, yetersiz ve verimsiz bir personel olması nedeniyle iş sözleşmesinin sona erdirildiğini savunarak davanın reddini talep etmiştir.

Mahkemece, davacının performans yetersizliğinin hangi kriterlere göre belirlendiğinin kanıtlanamadığı, davalı tanıkları yetersiz olduğunu belirtmekle birlikte bunların davacıya zayıf sicil notu veren amirleri konumunda olduğu, davacı tanıklarının da bir eksikliğin bulunmadığını beyan eden kooperatif yönetim kurulu üyeleri olduğu gerekçesiyle feshin geçersizliğine ve işe iadeye karar verilmiştir. Hüküm davalı vekilince temyize getirilmiştir.

4857 sayılı İş Kanunu´nun 18´nci maddesinin 1. fıkrasına göre, işveren, iş sözleşmesini işçinin davranışlarından kaynaklanan nedenlerle geçerli olarak feshedebilir. İş Kanunu´nun gerekçesinde hangi hallerin işçinin yetersizliği nedeniyle geçerli fesih hakkı bahşedeceği örnek kabilinden sayılmış olup bunlar; ortalama olarak benzer işi görenlerden daha az verimli çalışma; gösterdiği niteliklerden beklenenden daha düşük performansa sahip olma, işe yoğunlaşmasının giderek azalması; işe yatkın olmama; öğrenme ve kendini yetiştirme yetersizliği; sık sık hastalanma; çalışamaz duruma getirmemekle birlikte işini gerektiği şekilde yapmasını devamlı olarak etkileyen hastalık, uyum yetersizliği, işyerinden kaynaklanan sebeplerle yapılacak fesihlerde emeklilik yaşına gelmiş olma hallerdir.

Yeterlilik, bir görevi icra etmek ve görevin gerektirdiği sorumlulukları yerine getirmek için ihtiyaç duyulan yetenek, bilgi ve becerileri ifade eden bir kavramdır. Bu kavram, belirli bir görevi ya da rolü kabul edilebilir bir düzeyde yerine getirmek için sahip olunması gereken bilgi ve beceriyi, kısaca donanımı vurgular. (Dairemizin 15.12.2008 gün ve 2008/8488 Esas, 2008/33641 Karar sayılı ilamı).

İşçinin yetersizliğinden kaynaklanan nedenlerin iş sözleşmesinin geçerli feshi imkânını bahşetmesi için, işçinin kişisel yetenek ve özellikleri itibariyle, fesih anında iş sözleşmesinden kaynaklanan yükümlülükleri tamamen veya kısmen ifa edemeyecek durumda olması şarttır, işçinin yetersizliğinin, işletmenin normal işleyişinde somut olarak aksaklık ve bozulmalara sebebiyet vermesi ve işçinin yetersizliğinin doğurduğu üretim aksaklığının ilave masrafı doğurmayan tedbirlerle giderilemez olması gerekir. İş sözleşmesinin işçinin fiziki ve mesleki yetersizliği nedeniyle geçerli bir şekilde feshedilebilmesi için, onun iş edimini yerine getirmesi için sahip olması zorunlu olan mesleki ve fiziki özelliklerindeki eksiklik ve yoksunluğun iş sözleşmesinin feshi anında mevcut olması ve onun iş ediminin usulüne uygun bir şekilde ifası için kısa sürede doktor, terapist, psikolog, antrenör vs.nin yardımıyla bu özelliklere yeniden kavuşabilmesinin mümkün görülmemesi gerekir.

İşçinin aynı veya benzer işi görenlerden ortalama olarak daha az verimli çalışmasının iş sözleşmesinin geçerli fesih nedenini oluşturabilmesi için, iş sözleşmesi feshedilen işi ile aynı veya benzer işi gören işçinin verimi arasında bir karşılaştırma yapılır. Bu konuda işveren, işçinin verimindeki eksikliği tespit etmek için tam bir veri araştırmakla yükümlüdür. Ancak bu karşılaştırma yapılırken, her insanın farklı yapı ve farklı çalışma kabiliyetine sahip olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.

Kuşkusuz işçinin verim düşüklüğünün yaşlanma gibi bünyedeki doğal bir gelişime dayanması hâlinde işveren, işçinin verim ve performans düşüklüğüne katlanmalıdır. İş sözleşmesinin geçerli feshi, ancak, işçinin ilgili işyerinde çalışabilmesi için aranan profile bütünüyle artık uymadığının kabul edilebildiği an mümkün olabilecektir. Ancak, verimi düşen bir işçinin iş sözleşmesinin feshedilebilmesi için, ilgili işçinin kendi verim ve performans profiline uyan başka bir işte çalışmaya devam etmesinin mümkün olup olmadığının araştırılması gerekir, işte bu bağlamda yapılacak araştırma sonucunda işçinin başka bir işe nakli mümkün görülmüyorsa, işveren iş sözleşmesini geçerli olarak feshedebilecektir. Keza, işçinin çalıştığı işte çalışabilme için istenen profil, devamlı olarak gelişen ve yenilenen bir mesleki bilgiye sahip olunmasını gerektiriyorsa, işçiye bu profile uygun bilgiyi edinebilmesi için fırsat verilmelidir.

İşçinin mesleki yetersizliği açısından geçerli fesih nedeninin oluşabilmesi için sözleşme ile üstlenilen iş ediminin usulüne uygun ifası için gerekli olan mesleki kabiliyet ve uygunluğun iş sözleşmesinin feshedildiği anda işçide kısmen veya tamamen mevcut olmaması gerekir. Bu suretle iş sözleşmesinde tarafların edim mübadele ilişkisinin önemli ölçüde işveren aleyhine bozulması gerekir. Mesleki uygunluk yokluğu, soyut olarak ele alınmalı, somut iş ilişkisine ve bununla bağlantılı borçlanılan iş edimiyle ilişkilendirilerek değerlendirilmelidir. İşyerinde çalışma metodunun değiştirilmesi nedeniyle, işçinin, yeni mesleki eğitim alması imkânı sağlanmasına rağmen, borçlanılan iş ediminin ifası için gerekli olan mesleki bilgiyi kısa sürede kazanabilecek durumda olmaması halinde de, mesleki açıdan uygunluğun olmadığı kabul edilir.

Dosya içeriğine göre, yetkisiz memur olarak 15 yılın üzerinde davalı nezdinde çalışan davacının sözleşmesi 2006 yılında zayıf sicil notu alması sonunda son savunması alındığı halde 2007 yılında da durumunda düzelme görülmemesi, zayıf sicil notu alması, yetersiz ve verimsiz bir personel olması nedeniyle mesaisinden yararlanılamadığından 4857 sayılı yasanın 18. maddesi gereği ihbar ve kıdem tazminatları ödenerek sona erdirilmiştir. İşverenin değişik işyerlerinde çalışmış olan işçinin geçmiş yıllara ilişkin zayıf sicil notu alması nedeniyle uyarıldığı, savunmasının alındığı, verimli olamadığını savunmasında da kabul ettiği, uyarılara rağmen durumunda düzelme gözlenmediği, başka kooperatife tayin edilmesinin de olumlu sonuç vermediği, davacı ile birlikte çalışmış olan davalı tanık anlatımlarından da davacının kendisinden beklenen mesleki verimliliği gösteremediği, iş edimini usulüne uygun şekilde ifa edemediği sabittir. Sözleşmenin feshi geçerli nedene dayanmaktadır, işe iade isteğinin reddi gerekirken yazılı şekilde iadeye karar verilmesi hatalıdır.

Belirtilen nedenlerle, 4857 sayılı İş Kanunun 20.maddesinin 3.fıkrası uyarınca, hükmün bozulmak suretiyle ortadan kaldırılması ve aşağıdaki gibi karar verilmesi gerekmiştir

Hüküm: Yukarıda belirtilen nedenlerle;

1) Yerel mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararının bozularak ortadan KALDIRILMASINA,

2) Davanın REDDİNE,

3) Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına,

4) Davacının yapmış olduğu yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, davalının yaptığı (69.00) YTL yargılama giderinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine,

5) Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre 575 - YTL ücreti vekâletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,

6) Peşin alınan temyiz harcının isteği halinde davalıya iadesine, kesin olarak 01.12.2009 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

İŞÇİ ALACAKLARI DAVASI - DAVACI İŞÇİNİN SERVİSE BİNMEDİKTEN SONRA İŞE GİTMEDİĞİ - DAVACININ ÖDENMEMİŞ SON ÜÇ AYLIK ÜCRET ALACAĞI BULUNDUĞU - DAVACININ SÖZLEŞMEYİ HAKLI NEDENE DAYANARAK FESHETTİĞİ - KIDEM TAZMİNATI İSTEMİNİN KABULÜ GEREĞİ

T.C. YARGITAY 9.Hukuk Dairesi Esas: 2008/43146 Karar: 2008/34348 Karar Tarihi: 22.12.2008

İŞCİ ÜCRET ALACAHINI ALAMADIĞI BUNUN İCİNDE İŞYERİNE GİTMEK İCİN GELEN SERVİSE BİNMEMESİ oNUN İŞ AKTİNİ FES ETTİĞİ ANLAM VE MAHİYETİ TAŞIDIĞI.

ÖZET: Somut olayda davacı işçinin servise binmedikten sonra işe gitmediği tarafların kabulündedir. Davacının bu tarihte ödenmemiş son 3 aylık ücret alacağı bulunmaktadır. Böyle olunca davacının ücret alacağının süresinde ödenmemesi nedeni ile işe gitmeyerek iş sözleşmesini haklı nedene dayanarak feshettiği anlaşılmaktadır. Sonraki davalı feshinin artık önemi bulunmamaktadır. Bu durumda kıdem tazminatı isteğinin kabulüne karar verilmesi gerekir.

(1475 S. K. m. 14) (4857 S. K. m. 24, 32, 33) (818 S. K. m. 81) (5953 S. K. m. 14)

Dava: Davacı, ihbar, kıdem tazminatı, ücret, yıllık ücretli izin alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde taraflar avukatlarınca temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Y.Tekbaş tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Karar: 1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, tarafların aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yende değildir.

2- İşçinin iş sözleşmesini haklı olarak feshedip feshetmediği taraflar arasında uyuşmazlık konusudur.

İşçinin emeğinin karşılığı olan ücret işçi için en önemli hak, işveren için en temel borçtur. 4857 sayılı İş Kanununun 32/4. maddesinde ücretin en geç ayda bir ödeneceği kurala bağlanmıştır. Yine iş Kanununu da, 5953 sayılı Basın İş Kanununun 14. maddesinde öngörüldüğü gibi ücretin peşin ödeneceği öngörülmemiştir. Buna göre, aksi bireysel ya da toplu iş sözleşmesinde kararlaştırılmadığı sürece işçinin ücreti bir ay çalışıldıktan sora ödenmelidir.

Ücreti ödenmeyen işçinin bu ücretini işverenden dava ya da icra takibi gibi yasal yollardan talep etmesi mümkündür.

1475 sayılı iş Kanunu döneminde bunun dışında toplu olarak hareket etmemek ve kanun dışı grev kapsamında sayılmamak kaydıyla Borçlar Kanununun 81. maddesi uyarınca ücreti ödeninceye kadar iş görme edimini ifa etmekten, yani çalışmaktan kaçınabileceğin kabul edilmekteydi. 4857 sayılı iş Kanununda ücret daha fazla güvence altına alınmış ve işçi ücretinin 20 gün içinde ödenmemesi durumunda işçinin iş görme edimini yerine getirmekten kaçınabileceği açıkça düzenlenmiş ve bunun toplu bir nitelik kazanması durumunda dahi, kanun dışı grev sayılamayacağı kurala bağlanmıştır.

Ücreti ödenmeyen işçinin alacağı konusunda takibe geçmesi ya da ücreti ödeninceye kadar iş görme edimini yerine getirmekten kaçınması, iş ilişkisinin devamında bazı sorunlara yol açabilir. Bu bakımdan, işverenle bir çekişme içine girmek istemeyen işçinin, haklı nedene dayanarak iş sözleşmesini feshetme hakkı da tanınmıştır.

İşçinin ücretinin kanun veya sözleşme hükümlerine göre ödenmemesi işçiye bu imkanı verir. Ücretin hiç ya da bir kısmının ödenmemiş olması bu konuda önemsizdir.

Ücretin ödenmediğinden söz edebilmek için işçinin yasa ya da sözleşme ile belirlenen ücret ödenme döneminin gelmiş olması ve işçinin bu ücrete hak kazanmış olması gerekir. 4857 sayılı iş Kanununun 24/II-e bendinde sözü edilen ücret, geniş anlamda ücret olarak değerlendirilmelidir, ikramiye, primi, yakacak yardımı, giyecek yardımı, fazla mesai, hafta tatili, genel tatil gibi alacakların da ödenmemesi işçiye haklı fesih imkanı verir.

İşçinin ücretinin işverenin içine düştüğü ödeme güçlüğü nedeniyle ödenememiş olmasının sonuca bir etkisi yoktur, işçinin ücretinin bir kısmım İş Kanununun 33. maddesinde öngörülen ücret garanti fonundan alabilecek olması da işçinin fesih hakkım ortadan kaldırmaz.

Bireysel iş sözleşmesi veya toplu iş sözleşmesinden kaynaklanan ayni yardımların yerine getirilmemesi de (erzak yardımı, kömür yardımı gibi). Bu madde kapsamında değerlendirilmeli ve işçinin haklı fesih imkanı kabul edilmelidir.

İşçinin sigorta primlerinin hiç yatırılmaması veya eksik bildirilmesi işçinin sosyal güvenlik hakkım ilgilendiren bir durum olsa da Dairemizin 1475 sayılı Yasa döneminde istikrar kazanmış olan görüşü 4857 sayılı iş Kanunu döneminde de devam etmekte olup, sigorta primlerinin hiç yatırılmaması, eksik yatırılması veya düşük ücretten yatırılması hallerinde de işçinin haklı fesih imkanı vardır.

Somut olayda davacı işçinin 30.04.2004 günü servise binmedikten sonra işe gitmediği tarafların kabulündedir. Davacının bu tarihte ödenmemiş son 3 aylık ücret alacağı bulunmaktadır. Böyle olunca davacının ücret alacağının süresinde ödenmemesi nedeni ile işe gitmeyerek iş sözleşmesini haklı nedene dayanarak feshettiği anlaşılmaktadır. Sonraki davalı feshinin artık önemi bulunmamaktadır. Bu durumda kıdem tazminatı isteğinin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde reddi hatalıdır.

3- Yıllık ücretli izin alacağı konusunda birbirinden farklı iki bilirkişi raporu mevcuttur Bu raporlardan hangisinin hükme esas alındığı kararda belirtilmemiştir. Bu hususta ayrı bir bozma nedenidir.

Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 22.12.2008 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

VELAYET:BOŞANMA DAVASI ACILMADAN AYRILIK HALİ GERCEKLEŞMESİ

YARGITAY 2.Hukuk Dairesi Esas: 2004/117 Karar: 2004/760

Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: 1-Türk Medeni Kanununun 336/2. maddesi gereğince ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hali gerçekleşmişse hakim velayeti eşlerden birine verebilir. Tarafların ayrı yaşadıkları anlaşılmaktadır. Müşterek çocuk 20.09.1999 doğumlu Kemal anne bakım ve şefkatine muhtaçtır. Davanın kabulü ve velayetin anneye verilip, baba ile uygun kişisel ilişki kurulması gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.

2-4787 Sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usullerine Dair Kanunun 4/1 maddesi; 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun ikinci kitabından (MK. md. 118-494) kaynaklanan bütün davaların Aile Mahkemesinde bakılacağını, geçici 1. maddesi de; sonuçlanmamış davaların yetkili ve görevli aile mahkemesine devredileceğini hükme bağlamıştır. Karar bozulmakla sonuçlanmamış hale gelmiştir. Bu açıklama karşısında işin görev yönünün de düşünülmesi zorunludur.

KARAR : Hükmün 1. bentte gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 22.01.2004 gününde oybirliği ile karar verildi.




VELAYET DAVASI - TARAFLAR EVLİ OLUP FİİLEN AYRI YAŞAMALARI - EŞLERİN ZITLAŞARAK FİİLEN YANINDA BULUNDURDUKLARI ÇOCUKLARIN ÖTEKİ TARAFÇA GÖRÜLMESİNE ENGEL OLMASI HALİ - AİLE BİRLİĞİNİ KORUMA - ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNİN GÖREVLİ OLMASI

T.C. YARGITAY 2.Hukuk Dairesi Esas: 1977/3601 Karar: 1977/3869 Karar Tarihi: 09.05.1977

ÖZET: Eşlerin zıtlaşarak fiilen yanında bulundurdukları çocukların öteki tarafca görülmesine engel olma yolundaki davranışlarını önlemek ve buna çözüm bulmak ve çocukların ana babadan hangisinin yanında kalmasının uygun olacağını karara bağlamak "aile birliğini koruma" kapsamına girmez. Ortada bir kanun boşluğu söz konusu olup hakimin, bunu doldurması ve fiilen çocuğa ana babadan birine bırakması, kişisel ilişkiyi düzenlemesi gerekir.Sulh hakimine özel görev verilmediğine göre genel kuruldan ayrılmak mümkün değildir. Öyle ise görev, asliye hukuk hakimine aittir. Bu bakımdan görevsizlik kararı verilmesi gerekir.

(743 S. K. m. 137, 161, 163)

Dava: (U.L.A.) ile (M.A.) arasındaki velayet davasının yapılan muhakemesi sonunda verilen hüküm davalı tarafından temyiz edilmekle evrakokunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Taraflar evli olup, fiilen ayrı yaşamaktadırlar. Davacı kadın, müşterek çocukları (L)nin davalının yanında bulunduğunu ve görmesine eşinin engel olduğunu, baba yanında kalmasanın çocuğun yararına bulunmadığını ileri sürerek kendisine teslimini istemiştir.

Boşanma sırasında veya boşanmaya da ayrılık kararından sonra çocukların ana babadan hangisinde kalacağını düzenleme görevi Asliye Hukuk (Aile Mahkemesi TaitaDragonfire eklemesi) Mahkemesine ait (MK. 137,148) olmakla beraber, tarafların fiilen ortak hayatı tatil etmiş (ortadan kaldırmış) olmaları hali için, kanunda bir açıklık yoktur.

Her ne kadar sulh hakimine bazı görevler verilmiş ise de (MK. 161,163, H.U.M.K.500), verilen görev, birliği ayakta tutmak ve yürütmek, eş ve çocuklar için nafaka vermek ayrı mesken edinmek gibi tedbirleri almaktan ibarettir.

Eşlerin zıtlaşarak fiilen yanında bulundurdukları çocukların öteki tarafca görülmesine engel olma yolundaki davranışlarını önlemek ve buna çözüm bolmak ve çocukların ana babadan hangisinin yanında kalmasının uygun olacağını karara bağlamak "aile birliğini koruma" kapsamına girmez. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 8.11.1967 günlü 245/512 sayılı kararında belirtildiği gibi, ortada bir kanun boşluğu söz konusu olup hakimin, bunu doldurması ve fiilen çocuğa ana babadan birine bırakması(hukuken değil -TaitaDragonfire eklemesi), kişisel ilişkiyi düzenlemesi gerekir.

Sulh hakimine özel görev verilmediğine göre genel kuruldan ayrılmak mümkün değildir. Öyle ise görev, asliye hukuk hakimine aittir. Bu bakımdan görevsizlik kararı verilmesi gerekirken uyuşmazlığın esasının incelenmesi usul ve kanuna aykırıdır.

Sonuç: Temyiz edilen kararın gösterilen sebeple BOZULMASINA, 9.5.1977 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

VELAYET KONUSUNDA ÇOÇUK İDRAK ÇAĞINDAYSA DİNLENMESİ GEREKİR.

T.C. YARGITAY 2.Hukuk Dairesi Esas 2007/3496 Karar: 2007/4447 Karar Tarihi: 20.03.2007

ÖZET: Küçük 12.03.1996 doğumlu olup, idrak çağındadır. Küçüğün dinlenmesi, tüm deliller birlikte değerlendirilip sonucu uyarınca karar verilmesi gerekir.

(Birleşmiş Millet­ler Çocuk Hakları Sözleşmesi m. 12) (Avrupa Çocuk Hakları Sözleşmesi m. 3, 6)

Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahke­mece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Karar: Küçük Buğra 12.03.1996 doğumlu olup, idrak çağındadır. Birleşmiş Millet­ler Çocuk Hakları Sözleşmesinin 12, Avrupa Çocuk Hakları Sözleşmesinin 3. ve 6. maddeleri uyarınca küçüğün dinlenmesi, tüm deliller birlikte değerlendirilip sonucu uyarınca karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Sonuç: Temyiz olunan kararın gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz pe­şin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oyçokluğu ile karar verildi. 20.03.2007

KARŞI OY YAZISI

Davacı tarafından 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre vekaletin peniden düzenlenmesi> konusunda dava açıldığı ve dava konusu çocuğun bir <temsil kayyımı> tarafından temsil edilmeden karar verildiği konusunda değerli çoğunluk ile aramızda <görüş birliği> vardır.

Çekişme nedir?

Velayetin <yeniden düzenlenmesine> yönelik davalarda dava konusu çocuk bir <temsil kayyımı> tarafından <usulüne uygun biçimde> temsil edilmeden işi esasının incelenebileceğine yönelik değerli çoğunluğun düşüncesine katılmıyorum.

Velayet İlişkisinde <iki taraf (Ebeveyn ve çocuklar) söz konusudur. (BAKTIR/ÇETİNER, Velayet Hukuku, s. 32)

Velayet, küçüklerin ve bazı durumlarda kısıtlı çocukların gerek kişiliklerinin gerek mallarının korunması ve onların temsili konusunda yasanın ana babaya yüklediği ödevler ile bu ödevlerin gereği olan hakların <tümünü> ifade eder. (Ömer Uğur GENÇCAN, Boşanma Hukuku, Yetkin Yayınevi, Ankara 2006, Kısaltma: GENÇCAN-Boşanma-2, s. 843)

Temsil kayyımı ise bir kimseyi belirli bir iş ya da birden fazla işte <temsil etmesi> için atanan kişiyi ifade eder.(OĞUZMAN/DURAL, Aile Hukuku, İstanbul-1994, s. 510)

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m.183 hükmüne göre ana veya babanın başkasıyla evlenmesi, başka bir yere gitmesi veya ölmesi gibi yeni olguların zorunlu kılması halinde hakim, re’sen veya ana ve babadan birinin istemi üzerine gerekli önlemleri alacağı gibi çocuğun korunmasına ilişkin diğer Önlem­lerden sonuç alınamaz ya da bu önlemlerin yetersiz olacağı önceden anlaşılırsa, hakim 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m. 348 hükmünde yer alan hallerde velayetin kaldırılmasına da karar verir. (Ömer Uğur GENÇCAN, 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu, Bilimsel Açıklama-İçtihatlar-İlgili Mevzuat, Yetkin Yayınevi, Ankara 2007, Kısaltma: GENÇCAN-TMK-2, s. 2515-2517)

Velayet, Çocuk Haklarına Dair Sözleşme hükümleri ile de ana baba yararına değil <çocuk yara­lına> bir hak olarak kabul edilmiştir. (BAKTIR/ÇETİNER, Velayet Hukuku, s. 46)

Velayet ilişkisinin yeniden düzenlenmesinde bu sebeplerle <çocuğun yararı> gözönünde tutulmalıdır. (ÖZTAN, Aile Hukuku, s. 472, Lüchinger/Geiser, Art. 157, nr. 13, BGE 1181123)

Velayet, ana-babaya bırakılan denetimsiz bir hak olmaktan çıkarılmış, kamusal niteliği olan bu­nak olduğundan bu hakkın kullanımı <denetlenmektedir”. (BAKTIR/ÇETİNER, Velayet Hukuku, s. 19)

Velayetin kötüye kullanılması halinde çocuğu korumak üzere alınabilecek <en radikal>, <en et­kin> önlem ve bu anlamda <son çare> ise velayetin kaldırılmasıdır.(Rona SEROZAN, Çocuk Hukuku, İstanbul-2005, s. 292.)

Velayete ilişkin dava <çocuğun güvenliğini> doğrudan ilgilendiren bir dava olup velayet kendi­sinde bulunan davalının her zaman çocuğun yararına davranmayacağı şu veya bu gibi düşüncelerle çocuk aleyhinde birleşmesi ve onun zararına bir durum yaratması davanın açılış sebebi göz önüne alındığında olası olduğundan çocuğun <davalı tarafından temsil edilmesi> son derecede sakıncalıdır.

Dava konusu çocuk ile yasal temsilcisi davalı arasında menfaat çatışması vardır. (TMK. m. 426 b. 2). Zaten çocuk yönünden <işler yolunda gitmediğinden> bu sebeple velayetin <yeniden düzenlen­mesi> için dava açılmıştır/açılmak zorunda kalınmıştır.

O halde <velayetin yeniden düzenlenmesi> davasında;

- dava konusu çocuğa bir temsil kayyımı atanmalı,

- temsil kayyımı davaya katılmalı,

- temsil kayyımı tarafından gösterildiği takdirde delilleri toplanarak sonucu uyarınca bir karar verilmelidir.

Hükmün bu gerekçe ile bozulması görüşünde olduğumdan değerli çoğunluğun <farklı görüşüne> katılmıyorum.


 

VELAYET KARARI VELAYETİN FİİLEN KULLANACAĞI SONUCUNU DOĞURMA- VELAYETİN KALDIRILMASI DAVASI – DAVANIN REDDEDİLMİŞ OLMASI – VELAYETİN BABADA BIRAKILMIŞ OLMASI – ÇOCUKLARIN ÖĞRENİMLERİNİ DAVACI ANNEANNENİN YANINDA SÜRDÜRMELERİNE KARAR VERİLEMEYECEK OLMASI

T.C. YARGITAY 2.Hukuk Dairesi Esas: 2007/16702 Karar: 2007/17570 Karar Tarihi: 17.12.2007

ÖZET: Mahkemece, velayetin babadan kaldırılması isteğine ilişkin dava reddedilmiş, velayet babada bırakılmıştır. Velayet babada bırakıldığı halde, Türk Medeni Kanunu’nun 346. maddesi koşulları da gerçekleşmemişken babanın velayeti fiilen kullanamaması sonucuna müncer olacak şekilde çocukların öğrenimlerini davacı anneannenin yanında sürdürmelerine karar verilmesi doğru bulunmamıştır.

(4721 S. K. m. 337, 340, 342, 346)

Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda, mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.’nin yanında sürdürmelerine karar verilmesi doğru bulunmamıştır. Karar: 1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebep­lere, özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davacının temyiz itirazları yersizdir.

2- Davalının temyizine gelince;

Velayet, çocukların bakım, eğitim, öğretim ve korunması ile temsil görevlerini kapsar (TMK m. 337-340-342-346). Velayetin kaldırılması ve de­ğiştirilmesi şartları gerçekleşmedikçe, ana ve babanın velayet görevlerine müdahale olunamaz. Mahkemece, velayetin babadan kaldırılması isteğine ilişkin dava reddedilmiş, velayet babada bırakılmıştır. Velayet babada bıra­kıldığı halde, Türk Medeni Kanunu’nun 346. maddesi koşulları da gerçekleşmemişken babanın velayeti fiilen kullanamaması sonucuna müncer olacak şekilde çocukların öğrenimlerini davacı (anneanne)

Sonuç: Temyiz edilen kararın yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, davacının temyiz itirazlarının yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple reddi ile hükmün bozma kapsamı dışında kalan yönlerinin ONANMASINA, aşağıda yazılı harcın Cemile’ye yükletilmesine, peşin harcın mahsubuna, temyiz peşin harcının yatıran Cesur’a geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 17.12.2007 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

BOŞANMA KESİNLEŞİNCEYE KADAR MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT İSTENE

T.C. YARGITAY 2.Hukuk Dairesi Esas: 2003/1776 karar: 2003/2845 Karar Tarihi: 04.03.2003

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm velayet, manevi tazminat ve yoksulluk nafakası yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davacının tüm, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2- Kocanın (davalının) cevap layihasında istemiş olduğu manevi tazminat boşanmanın eki (ferisi) niteliğindedir. Bu isteğin boşanma ile ilgili hüküm kesinleşinceye kadar yargılamanın her aşamasında talep edilmesi imkan dahilindedir (M.K. md. 174). Mahkemece bu konuda olumlu olumsuz karar verilmemesi usul ve yasaya aykırıdır (HUMK. md. 74).

Sonuç: Temyiz edilen hükmün 2. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, kararın bozma kapsamı dışında kalan yönlerinin ise ONANMASINA, aşağıda yazılı harcın davacıya yüklenmesine, peşin alınan harcın mahsubuna, temyiz peşin harcının yatıran davalıya geri verilmesine, oybirliği ile karar verildi.


 

BOŞANMA-  DAVADA HUKUKİ NEDENİN ISLAH YOLUYLA DEĞİŞTİRİLEMEYECEĞİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2007/5312 K. 2008/3245 T. 12.3.2008

4721/m.165,166

ÖZET : Akıl hastalığı olduğu anlaşılan kadının hareketleri iradi olmadığından kocanın “şiddetli geçimsizliğe” dayanarak açtığı dava kabul edilemez. Davadaki “hukuki sebep” ıslah yoluyla değiştirilemez.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davacı 5.7.2005 tarihli dilekçe ile davasının şiddetli geçimsizlik nedenine dayalı olduğunu belirterek davasını hasretmiş, 24.11.2006 tarihli celsede ise hem akıl hastalığı hem de şiddetli geçimsizlik nedenlerine dayandıklarını açıklamıştır. Davacının, davanın hukuki nedenlerine yeni nedenler eklemesi ıslah yolu ile de mümkün değildir. Mahkemece davalı kadın akıl hastalığı nedeniyle kısıtlanıp kendisine vasi tayin edildiğine göre, davacı kocanın şiddetli geçimsizlik nedenine dayalı boşanma davasında kadının hareketleri iradi olmadığından kusurlu kabul edilemez. Gerçekleşen bu durum karşısında davanın reddine karar vermek gerekirken yazılı şekilde boşanmaya karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, bozma sebebine göre sair itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu

kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 12.03.2008 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY :

Hakim, tarafların kendisine bildirdikleri vakıalarla bağlıdır. Bildirilen bu vakıalara bakarak davanın hukuken hangi sebebe dayandığını belirler. (HUMK m. 76) Tarafların, ileri sürdükleri vakıaların mahiyeti hakkında yapmış oldukları tavsifler hakime yardımcı olursa da, hakim bunlarla bağlı değildir. Dava dilekçesinde ileri sürülen boşanma talebinin dayandırıldığı maddi hadiselere göre, dava; hem Türk Medeni Kanunu’nun 165. maddesinde yer alan “akıl hastalığına” hem de, aynı yasanın166/1.maddesindeki “evlilik birliğinin temelinden sarsılması” sebebine dayanmaktadır. Davacı vekilinin, davanın hukuki sebebinin bunlardan sadece biri veya her ikisi olduğuna ilişkin beyanı (bu husus, hakim tarafından re’sen tespit edilecek bir husus olduğu için) hakimi bağlayıcı nitelikte değildir. O halde, dava, yukarıda belirtildiği gibi iki ayrı hukuki sebebe dayalıdır.Bu iki hukuki sebebin aynı davada bağdaşmayacağı, davanın esasıyla ilgili olup, hukuki nitelendirmeyle ilgili değildir.

Mahkemece, akıl hastalığı sebebiyle tarafların boşanmalarına karar verilmiş, hüküm davalının yasal temsilcisi (vasisi) tarafından temyiz edilmiştir.

Davalının, vesayet dosyası içindeki raporla belirlenen akıl hastalığının ortak hayatı çekilmez kılıp kılmadığı ve hastalığın geçmesine olanak bulunup bulunmadığı resmi sağlık kurulu raporu ile tespit edilmeden eksik inceleme ile ve yazılı gerekçe ile hüküm kurulması doğru değildir. Açıklanan sebeple sayın çoğunluğun bozma düşüncesine katılıyor olmakla birlikte gerekçesine iştirak etmiyorum.


 

BOŞANMA - ORTAK HAYATIN TEMELDEN SARSILMASI - EŞLERİ BİRLİKTE YAŞAMAYA ZORLAMANIN MÜMKÜN GÖRÜLMEMESİ

T.C. YARGITAY  2. HUKUK DAİRESİ E. 2007/5306 K. 2008/479 T. 24.1.2008

4721/m. 166/1

ÖZET : Taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru bulunmamıştır.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hükmün temyizen murafaa icrası suretiyle tetkiki istenilmekle duruşma için tayin olunan bugün temyiz eden Nurhan D. ile vekili Avukat İlkay M. geldi.Karşı taraf tebligata rağmen gelmedi.Gelenin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Yapılan soruşturma, toplanan delillerle davacı kocanın davalı kadını dövdüğü, evden kovduğu, davalı kadının ise güven sarsıcı davranışlar içerisine girdiği birisinin kusurunun diğerine üstün tutulmasının mümkün bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkan vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, boşanmaya ( TMK.md. 166/l )karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davanın reddi doğru bulunmamıştır.

SONUÇ : Davacının temyiz itirazının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, duruşma için takdir olunan 550.00 YTL vekalet ücretinin davalıdan alınıp davacıya verilmesine, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24.01.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi


 

KATILMA ALACAĞI DAVASI – EDİNİLMİŞ MALLARA KATILMA ALACAĞININ OLUP OLMADIĞININ TESPİT EDİLECEK OLMASI – MÜLKİYET HAKKININ TANINIP TANINMAMASI KONUSUNDA OLUMLU VEYA OLUMSUZ BİR KARAR VERİLMESİ GEREĞİ

T.C. YARGITAY 8.Hukuk Dairesi Esas: 2010/1695 Karar: 2010/2923 Karar Tarihi: 01.06.2010

ÖZET: İddia ve savunma doğrultusunda taraf delilleri toplanarak edinilmiş mallara katılma alacağının olup olmadığının belirlenmesi, bunun sonucu olarak mülkiyet hakkının tanınıp tanınmaması konusunda olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi gerekirken, zamanaşımı ve görevsizlik nedeniyle istekler yönünden davanın reddine karar verilmesi açıklanan nedenlerle usul ve kanuna aykırıdır. Öte yandan dava, doğru görevli ve yetkili mahkemede açılmıştır.

(4721 S. K. m. 5, 6, 178, 218, 222, 225, 231, 236, 240, 255, 279, 652) (818 S. K. m. 125)

Dava: Emine ile Ufuk aralarındaki katılma alacağı davasının reddine, ayni hak tanınmasına ilişkin istek bakımından ise mahkemenin görevsizliğine dair Ankara İkinci Aile Mahkemesi’nden verilen 23.12.2009 gün ve 1396/1602 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmiştir. Temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Karar: Davacı Emine vekili, vekil edeninin eşi Ö.Haluk’un 29.09.2008 tarihinde vefat ettiğini, geriye mirasçı olarak davacı eşi ile annesi Cavidan ve kardeşi Ufuk’u mirasçı bıraktığını, muris Ö.Haluk’un ölümünden sonra annesi Cavidan’ın da öldüğünü, muris Ö.Haluk adına kayıtlı bulunan 27527 ada 2 parselde 52/2974 arsa paylı 39 nolu bağımsız bölüm ile 06 … 3815 plakalı 2006 model Volkswagen Polo marka araç (değeri 18.000 TL) ve F…bank M… Şubesi 15234559 nolu hesaptaki 35.254 Amerikan Doları üzerinde vekil edeninin 1/2′şer oranında edinilmiş mallara katılma alacağı hakkının bulunduğunu, hepsinin toplam değerinin 130.000 TL olduğunu, 1/2′ye isabet eden miktar 65.000 TL olup, bu edinilmiş mallara katılma alacağı karşılığında (60.000 TL) TMK’nın 240. maddesi gereğince 27527 ada 2 nolu parselde bulunan 39 nolu bağımsız bölümün murise ait 1/2 payının mülkiyet hakkının vekil edenine tanınmasını, 65.000 TL edinilmiş mallara katılma alacağından 1/2 mülkiyete ilişkin payın bedeli düşürüldükten sonra kalan bakiye 5.000 TL edinilmiş mallara katılma alacağının 29.09.2008 tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı Ufuk vekili, 03.11.2009 günlü cevap dilekçesinde; murisin ölüm tarihinin 29.09.2008 olduğunu, davanın 14.10.2009 tarihinde açıldığını, ta­lepler için bir yıllık hak düşürücü sürenin geçtiğini, özgüleme taleplerini in­celemekle görevli mahkemenin Sulh Mahkemeleri olduğunu, TMK’nın 240/1. fıkrasında mülkiyet hakkından söz edilmediğini, ancak, sağ kalan eş; şartları varsa intifa ya da oturma hakkının tanınmasını isteyebileceğini, mülkiyet hakkının devrinin yasaya aykırı olduğunu, takas ve

mahsubun söz konusu olamayacağını belirterek davanın zamanaşımı ve görevsizlik nedenleriyle, aksi takdirde yasal dayanağı olmayan davanın reddine karar verilmesini savun­muştur.

Mahkemece, katılma payı alacağına ilişkin davanın zamanaşımı ne­deniyle reddine, 27527 ada 2 nolu parselde kayıtlı 39 nolu bağımsız konutun murise ait 1/2 payı üzerinde mülkiyet hakkı tanınması ve özgülenmesine dair istek bakımından mahkemenin görevsizliğine, davanın ayrılarak görevli Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verilmesi üzerine, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, TMK’nın 218, 231 ve 236/1. maddeleri gereğince edinilmiş mallara katılma rejimi nedeniyle doğan edinilmiş mallara katılma alacağı karşılığında aynı Kanun’un 240/3. fıkrası gereğince murise ait 27527 ada 2 nolu parselde bulunan 39 nolu bağımsız bölüme ilişkin 1/2 pay için mülkiyet hakkının tanınması ve bakiye edinilmiş mallara katılma alacağının tahsili isteğine ilişkindir.

Mahkemece, TMK’nın 178. maddesi gereğince edinilmiş mallara katılma alacağının bir yıllık zamanaşımının geçtiği gerekçesiyle reddine, 39 nolu ba­ğımsız bölümde murise ait 1/2 pay üzerinde mülkiyet hakkının tanınması ve Sdavacıya özgülenmesi isteği; TMK’nın 652. maddesi kapsamında kalan aile konutu ve ev eşyasının sağ kalan eşe özgülenmesine yönelik olup, Sulh Hukuk Mahkemesinin görevi kapsamında kaldığı gerekçesiyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmiş ise de, mahkemenin bu gerekçelerine katılma olanağı bulunmamaktadır. Bir eşin bütün malları, aksi ispat edilinceye kadar edinilmiş mal kabul edilir (TMK m. 222/son). Herkes iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür (TMK m. 6, 222/1).

Dosya arasında bulunan nüfus aile kayıt tablosuna göre, taraflar 12.11.1988 tarihinde evlenmişler ve muris Ö.Haluk’un 29.09.2008 tarihinde ölümü ile TMK’nın 225/1. maddesi gereğince eşler arasındaki mal rejimi sona ermiştir. 27527 ada 2 nolu parselde bulunan 39 nolu bağımsız bölüm, 04.04.2005 tarihli dilekçede sözü edilen Polo marka araç ise 14.04.2005 tarihinde edinilmiştir. Bankada bulunan paranın da edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde edinildiği dosyadaki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır. Davacı vekili, edinilmiş mallara katılma alacağı karşılığında 39 nolu bağımsız bölümde murise ait 1/2 pay üzerinde mülkiyet hakkının tanınmasını ve kalan edinilmiş mallara katılma alacağının tahsilini istemiştir. TMK’nın 178. maddesinde <evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları, boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar> denilmektedir. Görüldüğü gibi, madde met­ninde ölüm sebebiyle mal rejiminin sona ermesinden söz edilmemektedir. TMK’nın 225/1. fıkrasında; <mal rejimi, eşlerden birinin ölümü veya başka bir mal rejiminin kabulüyle sona ereceğini> öngörmüştür. TMK’nın 178. mad­desinde ölümden söz edilmediğine göre, TMK’nın 5. maddesi yoluyla somut olayda BK’nın 125. maddesinde öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiğinin kabulü gerekir. Yani mal rejiminin ölüm sebebiyle sona ermesinde 10 yıllık zamanaşımı süresi uygulanır. Mahkemenin bu yöne ilişkin gerekçesi bu nedenle yerinde bulunmamaktadır.

Öte yandan, davacı vekili dava dilekçesinde, açıkça edinilmiş mallara katılma alacağı karşılığında 39 nolu bağımsız bölümde murise ait 1/2 pay bakımından mülkiyet hakkının tanınmasını istediği halde mahkemece, TMK’nın 652. maddesi gözetilerek görevsizlik kararı vermesi doğru değildir. TMK’nın aile konutu ve ev eşyası başlığını taşıyan 240/1. fıkrasında, <sağ kalan eş eski yaşantısını devam ettirebilmesi için, ölen eşine ait olup birlikte yaşadıkları konut üzerinde <…kendisine katılma alacağına mahsup edilmek, yetmez ise bedel eklenmek suretiyle intifa veya oturma hakkı tanınmasını isteyebilir…> aynı maddenin 3. fıkrasında ise, <…haklı sebeplerin varlığı halinde, sağ kalan eşin veya ölen eşin yasal mirasçılarının istemiyle intifa veya oturma hakkı yerine, konut üzerinde mülkiyet hakkı tanınabilir> denilmektedir. Maddenin metninden de anlaşıldığı gibi haklı sebeplerin varlığının olup olmadığı mah­kemece araştırılıp belirlenmesi gerekmektedir. Mal rejimi ölümle son bul­duğundan sağ kalan eşe bu yönde yükletilebilecek bir kusur da söz konusu olamaz.

Uygulama açısından TMK’nın 240 ile aynı Kanun’un 652. maddesi arasında ortak bir yön bulunduğu ve ortak bir konuyu düzenledikleri gö­rülmekle birlikte aralarında bazı farklar da bulunmaktadır. TMK’nın 240. maddesine göre, mal rejimi ölüm nedeniyle sona erdiğinde, sağ kalan eşin bu rejimden kaynaklanan ayni hakkını düzenlemektedir. Yani edinilmiş mallara katılma alacağı karşılığında mülkiyet hakkının tanınmasını öngörmektedir. TMK’nın 652. maddesinde ise, eşler arasındaki mal rejimi ne olursa olsun, sağ kalan eşin, tereke malları arasında yer alan konut veya konut eşyası üzerinde mirastan kaynaklanan ayni hakkını düzenlemektedir. TMK’nın 240. maddesi gereğince sağ kalan eşin, konut ve ev eşyası üzerinde ayni hak isteğinde bulunabilmesi için bazı koşulların varlığı aranmaktadır. Örneğin, eşler arasında katılma rejiminin bulunması, katılma rejiminin ölüm nedeniyle son bulması, sağ kalan eşin olması, sağ kalan eşin katılma alacağının doğması ve sağ kalan eşin ayni hak talep etmesi gibi koşulların gerçekleşmesi gerekmektedir. TMK’nın 652. maddesi gereğince, sağ kalan eşin konut ve konut eşyası üzerinde ayni hak istemesinin koşulları ise, şu şekilde açıklanabilir, ölüm olması, sağ kalan eşin varlığı ve mirasçı olması, tereke malları arasında eşlerin birlikte yaşadıkları konut veya konut eşyasının bulunması ve sağ kalan eşin konut veya konut eşyasında ayni hak talep etmesi gibi koşullar öngö­rülmektedir.

Görüldüğü gibi, TMK’nın 240 ve 652. maddeleri görünürde ortak yönleri bulunduğu halde uygulama alanları ve aranan koşullar açıklandığı gibi farklıdır. Katılma alacağı yok ise, mülkiyet hakkının tanınması TMK’nın 240. maddesi gereğince istenemez. TMK’nın 652. maddesine dayanan ölüm halinde ise, mal rejimi türü ne olursa olsun, konut ve konut eşyası üzerinde sağ kalan eşin ayni hakkı tanınmıştır. TMK’nın 240. maddesinde yer alan benzer hüküm TMK’nın 255 (paylaşmalı mal ayrılığı rejimi) ve 279. (mal ortaklığı rejimi) maddelerinde öngörülen mal rejimlerinde de yer almıştır. Diğer bir deyişle, sağ kalan eşin TMK’nın 240. maddesi gereğince mülkiyet hakkını talep edebilmesi için bu rejimin tasfiyesi sonucunda ölen eşten alacaklı olması koşuluna bağlıdır. Aksi halde bu hakkı talep etmeyecektir. TMK’nın 652. maddesinde, az önce değinildiği gibi böyle bir koşul söz konusu değildir. Miras hakkı karşılığında mülkiyet hakkının tanınması istenilmektedir.

Saptanan bu somut ve hukuki olgular karşısında TMK’nın 240. maddesi çerçevesinde iddia ve savunma doğrultusunda taraf delilleri toplanarak edinilmiş mallara katılma alacağının olup olmadığının belirlenmesi, bunun sonucu olarak mülkiyet hakkının tanınıp tanınmaması konusunda olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi gerekirken, zamanaşımı ve görevsizlik nedeniyle istekler yönünden davanın reddine karar verilmesi açıklanan nedenlerle usul ve kanuna aykırıdır. Öte yandan dava, doğru görevli ve yetkili mahkemede açılmıştır.

Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazları bu bakımdan yerinde olduğundan, kabulü ile yerel mahkeme hükmünün açıklanan nedenlerle ve HUMK’nın 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine, 01.06.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi


 

EŞYA ALACAĞI - ÇEYİZ EŞYALARININ AYNEN GERİ VERİLMESİNE İLİŞKİN İSTİHKAK DAVALARI - ZAMANAŞIMI

T.C. YARGITAY 8. HUKUK DAİRESİ E. 2010/5567 K. 2011/2071 T. 11.4.2011

4721/m.178, 220 – 818/m.125

ÖZET : Dava, çeyiz ve şahsi eşyalar ile mobilya türünde eşyaların aynen iadesi, aynen iadesinin olanaklı olmaması halinde, dava tarihi itibariyle bedellerinin toplamının yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili isteğine ilişkindir. Çeyiz eşyalarının aynen geri verilmesine ilişkin istihkak davaları her zaman açılabileceğinden zamanaşımına tabi değildir. Eşyaların aynen mevcut olmaması halinde, istenen eşya bedeli tazminat niteliğinde bulunduğundan BK’nın 125. maddesinde öngörülen on yıllık zamanaşımı süresi uygulanır.

DAVA : Aynur ile Cavit aralarındaki eşya alacağı davasının reddine dair ( Pınarhisar Asliye Hukuk ( Aile ) Mahkemesi )’nden verilen 03.03.2010 gün ve 90/25 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili dava dilekçesinde; vekil edeninin Pınarhisar Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2005/22 E., 2005/38 K. sayılı ilamıyla boşandığını, evlenirken yanında götürdüğü çeyiz ve şahsi eşyalarının davalı eşin konutunda kaldığını, boşanmalarından bugüne kadar davalı tarafından eşyaların geri verilmediğini, hatta eşyalar ortak konuttan alınarak ağabeyiyle annesinin evine götürdüğünü açıklayarak çeyiz ve şahsi eşyası olarak birlikte götürdüğü toplam 67 adet eşya ile dava dilekçesi ekinde sunulan ve vekil edeni tarafından 1/2 oranında katkısı bulunan 14 adet mobilya eşyasının aynen iadesine, aynen iadesi mümkün olmadığı takdirde dava tarihi itibariyle bedellerin tutarının yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı asil 27.03.2008 havale tarihli cevap dilekçesinde ve duruşmadaki beyanlarında; davacının dava açma hakkının olmadığını, davacının talep hakkının zamanaşımına uğradığını, boşanma davası açılırken eşyalarla ilgili dava açma hakkını saklı tutmadığını, evi terk ederken de evde bulunan tüm şahsi eşyalarını yanında götürdüğünü belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, “TMK’nın 178. maddesi gereğince bir yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu gerekçe göstermek suretiyle davanın zamanaşımından reddine” karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, çeyiz ve şahsi eşyalar ile mobilya türünde eşyaların aynen iadesi, aynen iadesinin olanaklı olmaması halinde, dava tarihi itibariyle bedellerinin toplamının yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili isteğine ilişkindir ( TMK m. 683, 220, 222/1, 223/1, 226/1 ).

Mahkemece, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş ise de, mahkemenin bu görüşü somut olguya uygun düşmemektedir. Bir davada maddi olayları ileri sürmek taraflara, hukuki nitelendirmeyi yapmak ve dayanılan kanun maddesini belirlemek ise hakime aittir ( HUMK m. 74, 75 ve 76 ). Bundan ayrı Dairenin 28.04.2009 gün ve 2009/1201, 2009/2042 sayılı bozma ilamında da değinildiği gibi, somut olayda ve istek gözönünde tutulduğunda görevli mahkemenin Aile Mahkemesi olduğu konusunda bir duraksama söz konusu değildir. İstek, dava dilekçesinde belirtilen eşyaların mevcut ise aynen iadesine, olmadığı takdirde ise, bedelinin tahsiline ilişkindir. Taraflar 23.09.2002 tarihinde evlenmişler ve eldeki dava ise 10.03.2008 tarihinde açılmıştır. O halde, davada Aile Mahkemesi görevlidir.

Dava, eşyanın iadesine, olmadığı takdirde bedelin tahsiline ilişkindir. Görüldüğü gibi davacı davasını kademeli ( terditli ) açmıştır. Öncelikle birinci kademede; eşyaların aynen iadesini istemiş, aynen iadesinin olanaklı bulunmadığı yani eşyalar aynen mevcut değil ise, bu takdirde ikinci kademede; bedellerin tazminini istemiştir. Şu halde, davacı birinci seçenek ile aynı ( mülkiyet ) hakkına dayanarak istekte bulunmuştur. Mülkiyet hakkının içeriği gözetildiğinde; “bir şeye malik olan kimse hukuk düzeninin sınırları içinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Malik, tasarruf özgürlüğüne yönelik saldırılara karşı elatmanın önlenmesi davasını açabileceği gibi istihkak davasını da açabilir ( TMK m. 683/1-2 ). Şu halde eşyaların geri istenmesi davası, bu olgu çerçevesinde ve bu anlamda “İstihkak Davası” olarak kabul edilmektedir.

Davanın, kişisel malların nelerden ibaret olduğunu öngören TMK’nın 220, “Her eş, yasal sınırlar içerisinde kişisel malları ile edinilmiş mallarını yönetme, bunlardan yararlanma ve bu mallar üzerinde tasarrufta bulunma hakkına sahip olduğunu” ifade eden aynı Kanun’un 223/1, “Her eş, diğer eşte bulunan mallarını geri alır” düzenlemesine yer veren TMK’nın 226/1 ve “Belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia eden kimse, iddiasını ispat etmekle yükümlüdür” hükmüne yer veren TMK’nın 222/1, 683 madde ve fıkralarına dayalı olarak açıldığının kabulü gerekir.

Mahkemece, yapılacak araştırma ve inceleme sonucu ( davacı dava dilekçesinde “vs delail” demekle aynı zamanda yemin deliline de dayanmıştır ) istenen eşyaların aynen mevcut olduğunun saptanması halinde uyuşmazlık bu açıdan mülkiyet hakkına dayandığından olayda zamanaşımı söz konusu olamaz. Eşlerden her biri kişisel eşyalarını her zaman mal rejiminin sona ermesinden önce ya da sonra isteyebilir. Bu istek mal rejiminin tasfiyesi halinde, istenilecek katkı payı, değer artış payı veya artık değere katılma alacağı olarak nitelendirilemez ve değerlendirilemez. Bu tür eşyalarla ilgili dava, boşanmanın fer’i ( eki ) niteliğinde davalar olarak da düşünülemez.

O halde, eşyaların aynen geri verilmesine ilişkin istihkak davaları her zaman açılabildiğinden zamanaşımına tabi değildirler ( 8. HD 17.12.2009 tarih, 2009/2348 E., 2009/6173 K.; 2. HD 28.06.2006 tarih, 2006/843-8767 E.K. ).

Dava konusu eşyaların aynen mevcut olmadığının belirlenmesi halinde ise, eşyaların toplam bedeline karar verilmesi gerekeceğinden bu halde, somut olayda zamanaşımı söz konusu olur.

Taraflar 23.09.2002 tarihinde evlenmişler, 30.04.2004 tarihinde açılan ve kabulle sonuçlanan, 05.06.2006 tarihinde kesinleşen boşanma kararıyla boşanmışlardır. Eşleri başka bir mal rejimini seçtiklerini ileri sürmediklerine göre, evlendikleri 23.09.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı 30.04.2004 tarihine kadar eşler arasında yasal edinilmiş mallara ( artık değere ) katılma rejimi geçerlidir ( MK m. 202 ). Taraflar arasındaki geçerli mal rejimi boşanma davasının açıldığı 30.04.2004 tarihinde sona ermiştir ( MK m. 225/2 ).

Eşyaların aynen mevcut olmaması halinde istenen eşya bedeli “tazminat” niteliğinde bulunduğundan olayda TMK’nın 178. maddesi değil, aynı Kanun’un 5. maddesi yoluyla BK’nın 125. maddesinde öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresi uygulanır. TMK’nın 5. maddesinde; “Bu Kanun ve BK’nın genel nitelikli hükümleri uygun düştüğü ölçüde tüm özel hukuk tüzel kişilerine uygulanır” denilmektedir.

BK’nın 125. maddesinde ise; “Bu Kanun’da başka surette hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava 10 senelik müruru zamana tabidir” hükmüne yer verilmiştir. BK’nın 132/1-3. bendinde ise; “Nikah ( evlilik ) devam ettiği sürece karı kocadan birinin diğerinin zimmetinde olan alacakları hakkında, zamanaşımı işlemez” bu durum karşısında olay çözüme kavuşturulurken bu maddelerin de gözönünde tutulması gerekir.

Şu halde, boşanma kararının kesinleştiği 05.06.2006 tarihinden eldeki eşya davasının açıldığı 10.03.2008 tarihine kadar BK’nın 125. maddesinde belirtilen 10 yıllık zamanaşımı süresi henüz geçmediğinden işin esasına girilerek iddia ve savunma doğrultusunda toplanacak deliller çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken olayda uygulama yeri olmayan TMK’nın 178. maddesinde öngörülen bir yıllık zamanaşımı süresinin geçtiği görüşüyle davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

 

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazları bu bakımdan yerinde olduğundan kabulü ile usul ve kanuna aykırı olan yerel mahkeme hükmünün açıklanan nedenlerle ve HUMK’nın 428. maddesi uyarınca ( BOZULMASINA ), 11.04.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

MAL REjİMİNDEN KAYNAKLANAN KATILMA ALACAĞI DAVASI – DAVANIN ESKİ EŞ TARAFINDAN AÇILABİLECEĞİ – MİRASÇI DURUMUNDAKİ DAVACILAR – BOŞANMA KARARININ KESİNLEŞTİĞİ TARİHTEN İTİBAREN ON YILLIK SÜREDE KATKI PAYI ALACAĞI DAVASI AÇMA HAKKI – HÜKMÜN BOZULMASI

T.C. YARGITAY 8.Hukuk Dairesi Esas: 2011/6982 Karar: 2012/130 Karar Tarihi: 17.01.2012

ÖZET: Mahkemece, davanın eski eş tarafından açılabileceği, mirasçı durumundaki davacıların dava açmakta aktif dava açma ehliyetlerinin bulunmadığı gerekçesi ile red kararı verilmiş ise de, E. ile davalı H. arasındaki mal rejimi boşanma ile sona ermiş olup E.’ın, ölümü halinde ise mirasçılarının boşanma kararının kesinleştiği tarihten itibaren on yıllık sürede katkı payı alacağı davası açma hakları bulunmaktadır. Bu alacak H. E.’ın ölümü ile mirasçılarına geçer. Davacıların, E.’ın mirasçıları olması sebebiyle aktif dava açma ehliyetlerinin bulunduğu ve böyle bir davayı açmakta hukuki yararlarının olduğu göz önünde bulundurularak taraf delillerinin toplanması ve sonucuna göre işin esası ile ilgili bir hüküm kurulması gerekirken davanın reddine karar verilmiş olması doğru olmamıştır.

(4721 S. K. m. 5, 178, 225) (818 S. K. m. 125)

Dava: H. Ç. ve A. Ç. ile H. Ç. aralarındaki mal rejiminden kaynaklanan katılma alacağı davasının reddine dair Antalya 1. Aile Mahkemesinden verilen 25.05.2011 gün ve 75/607 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay’ca incelenmesi davacılar vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 17.01.2012 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden davacılar vekili geldi. Karşı taraftan gelen olmadı. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanın sözlü açıklaması dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek dosya incelendi gereği düşünüldü:

Davacılar vekili, dava dilekçesinde ada ve parsel numaralarını bildirdiği taşınmazların evlilik birliği içinde eşlerin katkıları ile alındığını ve eşlerden davalı H. üzerine tapu ve trafikte tescil edildiklerini, davalının, vekil edenlerinin babası olduğunu, vekil edenlerinin annesi E.’ın da katkılarının bulunduğunu açıklayarak fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere şimdilik 360.000 TL alacağın yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı vekili, bir yıllık zamanaşımının geçtiğini açıklayarak davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, evliliğin boşanma veya ölümle sonuçlanmasından sonra edinilmiş mallara katılma alacağı talep etmek için bir yıllık zamanaşımı süresi bulunduğu, boşanmanın 25.7.2006 tarihinde kesinleşmesinden sonra bir yıllık sürenin geçtiği ve edinilmiş mallara katılma payına veya katkı alacağına yönelik dava açılmadan bu sürenin dolduğu, kaldı ki davanın da eski eş tarafından değil, eski eşin mirasçıları tarafından açılması sebebiyle aktif dava açma ehliyetlerinin olmadığı gerekçeleri ile davanın reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

 

Dosya arasında nüfus kaydı veya veraset belgesi bulunmamakla birlikte tarafların kabulünde olduğu üzere davacıların, davalının çocukları olduğu, davacıların annesi ve davalının boşandığı eşi olan E.’ın ölümü sonrası mirasçılarından davacılar tarafından mal rejiminden kaynaklanan alacak isteğinde bulunulduğu anlaşılmaktadır. E. ile davalı H. 11.4.1966 tarihinde evlenmiş, davacıların annesi E.’ın 2.10.2000 tarihinde açtığı boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 25.7.2006 tarihinde kesinleşmesiyle, mal rejimi sona ermiştir (TMK.nun 225/2.m). E. ile H. arasındaki yasal mal rejimi boşanma davasının açıldığı 2.10.2000 tarihi itibarıyla sona ereceğine ve bu tarihten sonra varsa edinilen mallar üzerinde eşler birbirinden mal rejiminden kaynaklanan alacak isteğinde bulunamayacaklarına göre taraflar arasında geçerli mal rejiminin mal ayrılığı rejimi olduğu konusunda kuşku duyulmaması gerekir. Kaldı ki, mahkemece dava konusu tüm taşınmazlara ait tapu kayıtları ve dayanakları getirtilmemiş ve edinme tarihleri belirlenmemiş ise de, getirtilen kayıtlardan dava konusu Göynük köyü 1064 parselin 25.9.1998 tarihinde evlilik birliği içinde satın alındığı ve davalı H. Ç. adına tapuya tescil edildiği, bu tarih itibarıyla da taraflar arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu anlaşılmaktadır.

Mahkemece edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde uygulanması mümkün olan 1 yıllık zamanaşımının geçerli olduğu görüşünden hareketle davanın zamanaşımı yönünden reddine karar verilmiş ise de, bu değerlendirmeye katılma olanağı bulunmamaktadır. Taraflar arasında mal ayrılığı rejimi geçerli olduğuna göre uyuşmazlığın Borçlar Kanununun genel hükümlerine göre çözüme kavuşturulması gerekmektedir. 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı TMK.nun 178. maddesinde düzenlenen dava zamanaşımına ilişkin düzenlemenin eldeki davaya konu mallar bakımından uygulanamayacağı, uyuşmazlığın Borçlar Kanununun başka türlü hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava için öngördüğü 10 yıllık zamanaşımı süresini öngören (TMK.nun 5.maddesi yollamasıyla) 125. maddesindeki düzenlemenin uygulanması gerektiği hususunda duraksama bulunmadığına göre mal ayrılığı rejimi döneminde edinilen malvarlığı yönünden 4721 sayılı TMK. nun 178. maddesi dikkate alınarak davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş olması doğru görülmemiştir.

Diğer yönden mahkemece, davanın eski eş tarafından açılabileceği, mirasçı durumundaki davacıların dava açmakta aktif dava açma ehliyetlerinin bulunmadığı gerekçesi ile red kararı verilmiş ise de, E. ile davalı H. arasındaki mal rejimi boşanma ile sona ermiş olup E.’ın, ölümü halinde ise mirasçılarının boşanma kararının kesinleştiği tarihten itibaren 10 yıllık sürede katkı payı alacağı davası açma hakları bulunmaktadır. Bu alacak H. E.’ın ölümü ile mirasçılarına geçer. Davacıların, E.’ın mirasçıları olması sebebiyle aktif dava açma ehliyetlerinin bulunduğu ve böyle bir davayı açmakta hukuki yararlarının olduğu gözönünde bulundurularak taraf delillerinin toplanması ve sonucuna göre işin esası ile ilgili bir hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olması doğru olmamıştır.

Sonuç: Davacılar vekilinin temyiz itirazları bu bakımdan yerinde olduğundan kabulü ile yerel mahkeme hükmünün 6100 sayılı HMK.nun Geçici 3. maddesi yollamasıyla HUMK.nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA ve Yargıtay duruşmasının yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri uyarınca 900 TL avukatlık ücretinin davalıdan alınarak Yargıtay duruşmasında avukat marifetiyle temsil olunan davacılara verilmesine ve 18,40 TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davacılara iadesine, 17.01.2012 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

İTİRAZIN İPTALİ DAVASI – ÖNCELİKLE TEREKEYE AİT BORCUN SAĞ EŞE ÖDENMESİ – KALAN MİKTAR ÜZERİNDEN SAĞ EŞİN MİRAS PAYININ BELİRLENEREK HEM MAL REJİMİNİN TASFİYESİNDEN HEM DE MİRAS PAYINDAN KAYNAKLANAN ALACAK MİKTARLARININ BELİRLENEREK KARAR VERİLMESİ GEREĞİ

T.C. YARGITAY 8.Hukuk Dairesi Esas: 2011/1293 Karar: 2011/1521 Karar Tarihi: 11.03.2011

ÖZET: Olayda sağ eşinin mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak hakkı terekeye ait ödenmesi gereken borçtur. Buna göre; öncelikle terekeye ait bu borcun sağ eşe ödenmesi, daha sonra kalan miktar üzerinden yine sağ eşin TMK.’nın 499. maddesine göre oluşan miras payının belirlenerek hem mal rejiminin tasfiyesinden, hem de miras payından kaynaklanan alacak miktarlarının toplamı belirlenerek davacının isteği hakkında bir karar verilmesi gerekirken; davacının miras hakkı göz ardı edilerek, sadece davacı sağ eşin katılma alacağının göz önünde bulundurulup yazılı miktara hükmedilmesi doğru görülmemiştir.

(1086 S. K. m. 76) (4721 S. K. m. 202, 225, 231, 236, 499) (2004 S. K. m. 67)

Dava ve Karar: M. ile A. aralarındaki itirazın iptali davasının kısmen kabulüne ve kısmen reddine dair Hatay Aile Mahkemesi’nden verilen 06.04.2010 gün ve 1037/410 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davalı vekili ve davacı vekili taraflarından süresinde istenilmiş olmakla dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı M. vekili, A.’ın vekil edeninin eşi iken ölümü ile davacı ile davalıyı mirasçı bıraktığını, evlilik birliği içinde edinilerek K… bank A… şubesinde muhafaza edilen para üzerinde davacının 30.838,67 TL katılma alacağının ve miras hakkının bulunduğunu, ölümünden sonra söz konusu banka hesabından 12.365 TL’nin çekildiğini, daha 18.473,67 TL alacağının kaldığını, bu alacağı için icra takibinin başlatıldığını, ancak davalının itiraz etmesi üzerine takibin durduğunu ileri sürerek itirazın iptaline ve %40 icra inkar tazminatına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir.

Davalı A. vekili, dava konusu paranın miras bırakan babası A.’ın kendi miras bırakanlarından kalan para olup kişisel malı olduğunu, davacının itiraz ileri sürmeden kendi miras payına karşılık gelen miktarı bankadan çektiğini, kalan para üzerinde davasının mal rejiminden ve miras hukukundan kaynaklanan alacak hakkının bulunmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, A.’ın ölüm tarihi itibariyle bankada bulunan paranın 47.005,93 TL olduğu, bunun 199,65 TL’sinin 01.01.2002 tarihi öncesi yatırılmış olması nedeniyle kişisel malı olduğu, kalan 46.806,28 TL’nin aksi kanıtlanamadığı için edinilmiş mal olarak kabulünün gerektiği, bu malın yarısı olan 23.403,14 TL’nin sağ eş davacının katılma alacağı olduğu, bunun 12.365 TL’sinin önceden davacı tarafından banka hesabından çekildiğinden davanın kısmen kabulüyle kalan katılma alacağı olan 11.038,14 TL’ye ilişkin icra takibinin devamına, icra takip tarihinden itibaren kanuni faiz uygulatılmasına, fazlaya ve icra inkar tazminatına ilişkin talebin reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, her iki taraf vekilleri tarafından ayrı ayrı temyiz edilmiştir.

HUMK.’nın 76. maddesi hükmüne göre, davanın esası olan maddi olayların ileri sürülmesi taraflara, bunların nitelendirilmesi ve uygulanacak kanun maddesini belirlemek hakime aittir. Hakim tarafların yargılama oturumlarında ve dilekçesinde kullandıkları sözcükler ve nitelendirme ile bağlı değildir. Mahkemece, dilekçenin içeriğine göre davacının isteğini ve amacını belirleyip uyuşmazlığın ona göre çözüme kavuşturulması gerekir. Bu açıklamalara göre, davacı mal rejiminin tasfiyesinden doğan alacak ile miras hakkından kaynaklanan alacağının tahsili amacıyla başlattığı icra takibine davalının yaptığı itirazın iptaline ve icra takibinin devamına karar verilmesini istemiştir.

Taraflar 02.08.1986 tarihinde evlenmişler, A.’ın 14.08.2004 tarihinde ölümü ile mal rejimi sona ermiştir (TMK.’nın 225/1. m.). Eşler arasında sözleşmeyle başka mal rejimi seçilmediğinden 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı TMK.’nın 170. maddesi uyarınca <mal ayrılığı> bu tarihten ölüm tarihine kadar ise 4721 sayılı TMK.’nın 202. maddesi uyarınca <edinilmiş mallara katılma> rejimi geçerlidir. Dosya içeriğine, banka, tapu ve nüfus kayıtlarına, bilirkişi raporuna, Hatay Aile Mahkemesi’nin 2008/384 E. 2008/643 K. sayılı dava dosyasına ve tanık anlatımlarına göre; mal rejiminin sona erdiği A.’ın ölüm tarihinde banka hesabında bulunan 47.005,93 TL’nin 46.806,28 TL’sinin eşler arasında edinilmiş mallara katılma rejiminin geçerli olduğu dönemde ölen eş adına bankaya yatırılan edinilmiş mal olduğu, söz konusu paranın kişisel mal olduğu ileri sürülmüşse de davalı tarafça kanıtlanamadığı (TMK.’nın 222/3. m.), bu miktar üzerinde sağ eş davasının 1/2 oranda katılma alacağının bulunduğu (TMK.’nın 231, 236/1. m.) sabittir. Sağ eşinin, mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak hakkı terekeye ait borç olup, bu borç çıktıktan sonra ölen eş A. üzerinde kalan diğer yarı pay mirasçılar arasında miras hukuku hükümlerine göre paylaştırılır. Sağ eş davacının ölen eş A. üzerinde kalan diğer yarı pay üzerinde de miras hakkı bulunmaktadır. Bu açıklamalar doğrultusunda; davalı vekilinin tüm, davacı vekilinin ise aşağıda belirtilenlerin dışındaki diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

Davacı M. vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; az yukarıda açıklandığı gibi, sağ eşinin mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak hakkı terekeye ait ödenmesi gereken borçtur. Buna göre; öncelikle terekeye ait bu borcun sağ eşe ödenmesi, daha sonra kalan miktar üzerinden yine sağ eşin TMK.’nın 499. maddesine göre oluşan miras payının belirlenerek hem mal rejiminin tasfiyesinden, hem de miras payından kaynaklanan alacak miktarlarının toplamı belirlenerek davacının isteği hakkında bir karar verilmesi gerekirken; davacının miras hakkı göz ardı edilerek, sadece davacı sağ eşin katılma alacağının göz önünde bulundurulup yazılı miktara hükmedilmesi doğru görülmemiştir.

Yukarıda açıklanan gerekçeler nedeniyle davacı M. vekilinin yerinde görülen temyiz itirazlarının kabulüyle usul ve kanuna aykırı bulunan yerel mahkeme hükmünün açıklanan bölümünün HUMK.’nın 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA ve peşin harcın istek halinde temyiz edenlere ayrı ayrı iadesine 17.03.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

KATILMA ALACAĞI-MUAVAAZA TAPU İPTAL VE TESCİLİ-- TAPU İPTALİ TESCİL VE ALACAK DAVASI – EVLİLİK BİRLİĞİ İÇİNDE ALINAN TAŞINMAZA YÖNELİK MUVAZAA - FAİZİN KARAR TARİHİNDEN BAŞLATILMASI GEREKİRKEN DAVA TARİHİNDEN BAŞLATILMASI – TAŞINMAZIN DAVALININ KİŞİSEL MALI OLARAK KABULÜ GEREĞİ

T.C. YARGITAY 8.Hukuk Dairesi Esas: 2010/6316 Karar: 2011/1089 Karar Tarihi: 01.03.2011

ÖZET: Dava, evlilik birliği içinde alınan taşınmaza yönelik muvazaa nedeniyle iptal ve tescil ile katılma alacağı isteğine ilişkindir. Taşınmaz, davalı S.’in tasarrufuyla 09.02.2009 tarihinde …-TL bedel ile diğer davalı C.. S..’ye satılıp devir edilmiştir. Her ne kadar faizin karar tarihinden başlatılması gerekirken dava tarihinden başlatılması doğru değilse de bozmanın niteliğine göre bu husus ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır.

(4721 S. K. m. 239)

Dava ve Karar: Y. C. ile S. E. ve C. S. aralarındaki tapu iptali, tescil, tespit ve alacak davasının kısmen kabulüne ve kısmen reddine dair Mersin 1. Aile Mahkemesinden verilen 13.07.2010 gün ve 497/805 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay’ca incelenmesi davalılardan S. E. vekili, duruşmasız olarak incelenmesi ise davacı vekili taraflarından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 01.03.2001 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden davalı S. E. vekili Avukat Ö. K. geldi. Başka kimse gelmedi. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanın sözlü açıklaması dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek dosya incelendi gereği düşünüldü:

Davacı vekili, tarafların 2004 yılında evlenip, 2009 yılında boşandıklarını, evlilik birliği içinde edinilerek davalı eş adına kayıtlanan taşınmazın daha sonra davalı eş tarafından muvazaalı olarak diğer davalı C.’a satıldığını ileri sürerek, davalı C. adına olan kaydın iptali ile taşınmazın yeniden davalı eş adına tapuya tesciline, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla taşınmazın saptanacak değerinin yarısına karşılık olmak üzere şimdilik 10.000,00 TL’nin davalı eşten tahsiline karar verilmesini istemiş; ıslah suretiyle miktarı 40.000,00 TL’ye çıkartmıştır.

Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne, tapu iptal ve tescil isteğinin reddine, (evin değeri 36.000,00 TL kabul edilerek) 18.000,00 TL katılma alacağının dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsiline, fazla istemin reddine karar verilmiş; hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Dava, evlilik birliği içinde alınan taşınmaza yönelik muvazaa nedeniyle iptal ve tescil ile katılma alacağı isteğine ilişkindir

Dosya kapsamına, tanık ifadelerine, tapu ve nüfus kayıtlarına göre; taraflar 18.12.2004 tarihinde evlenmişler, 06.03.2009 tarihinde davalı S. tarafından açılan boşanma davasının kabul edilmesiyle 10.04.2009 tarihinde kesinleşen hükümle boşanmışlardır.

Davacı, taşınmazın 5.000,00 TL emekli ikramiyesi ve evlenmeden önceki birikimleri toplamı miktarla satın alındığını belirtmişse de, bu iddia hayatın olağan akışına, paranın satın alma gücüne göre yeterli ve inandırıcı bulunmamıştır.

Buna karşın, davalı S. babasının bağ niteliğindeki taşınmazını satarak, elde ettiği bedelin 5.000,00 TL’sini uhdesinde alıkoyarak, kalan miktarı beş çocuğuna paylaştırdığını, dava konusu bağımsız bölümün bu para ile satın alındığını savunmuştur.

Bu savunmayı, satımın 260.000,00 TL’ye yapıldığını gösteren 01.02.2007 tarihli taşınmaz satım protokolü ve tanık beyanları doğrulamaktadır. Dosya içeriğinde mevcut bilgiler, davalı S.’in kardeşlerinin babalarının bu tasarrufundan sonraki yaklaşık tarihlerle ve kısa süreli aralıklarla taşınmaz edindiklerini de göstermektedir. Davalı S.’in <babasının verdiği parayı önce evinde tutup, daha sonra davacı koca adına 13.03.2007 tarihinde 45.000,00 TL olarak adına açılan banka hesabına yatırıldığına> ilişkin ifadesi; bu hesabın 27.03.2007 günü paranın çekilmek suretiyle kapatılması, çekişme konusu 2131 parsel, 15 no.lu bağımsız bölümün ise 28.03.2007 tarihinde (bir gün sonra) 24.000,00 TL bedel ile davalı S. tarafından satın alınması olgularıyla doğrulandığından, samimi kabul edilmiştir. Taşınmaz, davalı S.’in tasarrufuyla 09.02.2009 tarihinde 28.000,00 TL bedel ile diğer davalı C. S.’ye satılıp devir edilmiştir. Her ne kadar faizin karar tarihinden başlatılması gerekirken (TMK.nun 239/son) dava tarihinden başlatılması doğru değilse de bozmanın niteliğine göre bu husus ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır.

Sonuç: Yukarıda belirtilen gerekçeler nedeniyle davacı Y. C. vekilinin temyiz itirazlarının REDDİNE, TMK.nun 220/2.maddesi gereğince taşınmazın davalı S.’in kişisel malı olarak kabulü gerektiğinden, davalı vekilinin yerinde görülen temyiz itirazlarının kabulüyle usul ve kanuna aykırı olan mahkeme hükmünün BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.


 

KATKI PAYI ALACAĞI DAVASI – TARAFLARIN TASARRUF MİKTARLARININ TOPLAM TASARRUF MİKTARI İÇERİSİNDEKİ KATKI ORANLARININ NE OLDUĞUNUN SAPTANMASI – MAHKEME VE YARGITAYIN DENETİMİNE AÇIK RAPOR ALINARAK KARARA VARILMASI GEREĞİ

T.C. YARGITAY 8.Hukuk Dairesi Esas: 2011/1028 Karar: 2011/6069 Karar Tarihi: 21.11.2011

ÖZET: Tarafların yurtiçi ve davalının yurtdışındaki çalışma ve gelirlerine ilişkin belgeler ile E… Yapı Kooperatifi’ne ait üyelik kaydı, taksitlerin ödenmesine ilişkin belgeler ile 4 nolu bağımsız bölümün fiilen hangi tarihte teslim edildiğine ve içinde oturmaya başlandığına ilişkin kayıt ve belgelerin bulundukları yerlerden getirtilerek dosya arasına konulması, evlenme tarihi ile kooperatif ödemelerine ilişkin eşlerin ayrı ayrı gelirlerinin olabildiğince gerçeğe uygun olarak belirlenmesine çalışılması, bu gelirlerden tarafların ekonomik ve sosyal durumları, yaşam tarzları, hayat düzeylerine göre kişisel harcamalarının ayrı ayrı tespit edilmesi, davalı kocanın aileyi geçindirme yükümlülüğü de göz önünde bulundurularak yapabilecekleri tasarruf miktarlarının ayrı ayrı bulunması, daha sonra tarafların tasarruf miktarlarının toplam tasarruf miktarı içerisindeki katkı oranlarının ne olduğunun saptanması, davacıya ait katkı oranının taşınmazın dava tarihindeki değeri ile çarpılarak davacının katkı payı alacağının belirlenmesi, bu konuda bir hukukçu, bir mali müşavir ve bir inşaatçıdan oluşan bilirkişi kurulundan yeniden taraflar, mahkeme ve Yargıtay’ın denetimine açık rapor alınması, bağımsız bölüme ait ödemelerin bir bölümü 01.01.2002 tarihinden sonraya sarkmış ise, bu yönde de hesabın yapılması, katılma alacağı bakımından durumun değerlendirilmesi; ondan sonra esas hakkında karar verilmesi gerekir.

(4721 S. K. m. 178, 202, 225) (743 S. K. m. 152, 170) (4722 S. K. m. 10) (6100 S. K. Geç. m. 3)

Dava: S. ile D. aralarındaki katkı payı alacağı davasının kısmen kabulüne ve kısmen reddine dair Menemen Asliye (Aile) Hukuk Mahkemesi’nden verilen 29.09.2010 gün ve 581/612 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili ile davalı vekili taraflarından süresinde istenilmiş olmakla dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Karar: Davacı S. vekili, tarafların 1986 yılında evlendiklerini, evlilik birliği içinde kooperatif kanalıyla alınan 4 nolu bağımsız bölüm, 35 … 0882 plakalı araç, Y… ve K… Bankası’nda bulunan mevduat hesabı üzerinde tasfiyeden kaynaklanan alacağı bulunduğunu açıklayarak fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak üzere 25.000 TL katkı payı alacağının davalıdan alınmasına karar verilmesini istemiş, adli yardımdan yararlanması nedeniyle harç alınmaksızın verilen 11.03.2009 tarihli ıslah dilekçesinde, alacak talebini 37.500 TL’ye yükseltmiş, 29.10.2010 tarihli son oturumda otomobil ve bankadaki mevduata ilişkin davanın atiye terk edildiğini bildirmiştir.

Davalı vekili, yersiz açılan davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, araç ve bankadaki mevduata ilişkin talep yönünden karar verilmesine yer olmadığına, taşınmaza ilişkin davanın kabulü ile uzman bilirkişi tarafından belirlenen 25.000 TL katkı payı alacağının davalıdan alınmasına karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili ile davalı vekili taraflarından temyiz edilmiştir.

Taraflar, 05.03.1986 tarihinde evlenmiş, 20.03.2006 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 15.09.2006 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Taraflar arasında evlilik tarihinden 01.01.2002 tarihine kadar mal ayrılığı (TMK m. 170), bir yıl içinde başka mal rejimini seçmediklerinden 4721 sayılı TMK’nın yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı 20.03.2006 tarihine kadar yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir (4722 S. K. m. 10/1, 4721 S. K. TMK m. 202/1). Taraflar arasındaki mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiştir (TMK m. 225/2).

Dava konusu 60317 ada 2 parsel üzerindeki 4 nolu bağımsız bölüm, E… Yapı Kooperatifi adına kayıtlı iken 20.11.2003 tarihinde ferdileştirme yoluyla davalı adına tescil edilmiş olup, kooperatif üyeliği 1990 yılında yapılmıştır.

Dava; mal rejiminin tasfiyesine ilişkindir. Mahkemece, boşanma dosyasındaki ekonomik ve sosyal durum araştırması esas alınarak davacının taşınmazın edinilmesine 1/3 oranında katkıda bulunduğu kabul edilerek yazılı şekilde karar verilmiş ise de, yapılan araştırma ve inceleme yeterli olmadığı gibi ulaşılan sonuç da dosya kapsamına uygun bulunmamaktadır.

Davacı vekili, vekil edeni S.’in 1986 yılından itibaren P… K… Makarna Fabrikası ile N… Cıvata Fabrikasında çalışmak suretiyle elde ettiği gelirlerle taşınmazın alınmasına katkıda bulunduğunu açıklayarak istekte bulunmasına karşılık mahkemece, tarafların çalışmalarına ilişkin kayıt ve belgeler ile kooperatif üyeliğine ilişkin, üyelik kaydı, ödeme kayıt ve belgeleri istenilmeden eksik incelemeyle yazılı şekilde karar verilmiştir. O halde; öncelikle iddia ve savunma doğrultusunda tarafların yurtiçi ve davalının yurtdışındaki çalışma ve gelirlerine ilişkin belgeler ile E… Yapı Kooperatifi’ne ait üyelik kaydı, taksitlerin ödenmesine ilişkin belgeler ile 4 nolu bağımsız bölümün fiilen hangi tarihte teslim edildiğine ve içinde oturmaya başlandığına ilişkin kayıt ve belgelerin bulundukları yerlerden getirtilerek dosya arasına konulması, evlenme tarihi ile kooperatif ödemelerine ilişkin eşlerin ayrı ayrı gelirlerinin olabildiğince gerçeğe uygun olarak belirlenmesine çalışılması, bu gelirlerden tarafların ekonomik ve sosyal durumları, yaşam tarzları, hayat düzeylerine göre kişisel harcamalarının ayrı ayrı tespit edilmesi, 743 sayılı TMK’nın 152. maddesinden kaynaklanan davalı kocanın aileyi geçindirme yükümlülüğü de göz önünde bulundurularak yapabilecekleri tasarruf miktarlarının ayrı ayrı bulunması, daha sonra tarafların tasarruf miktarlarının toplam tasarruf miktarı içerisindeki katkı oranlarının ne olduğunun saptanması, davacıya ait katkı oranının taşınmazın dava tarihindeki değeri ile çarpılarak davacının katkı payı alacağının belirlenmesi, bu konuda bir hukukçu, bir mali müşavir ve bir inşaatçıdan oluşan bilirkişi kurulundan yeniden taraflar, mahkeme ve Yargıtay’ın denetimine açık rapor alınması, bağımsız bölüme ait ödemelerin bir bölümü 01.01.2002 tarihinden sonraya sarkmış ise, bu yönde de hesabın yapılması, katılma alacağı bakımından durumun değerlendirilmesi; ondan sonra esas hakkında karar verilmesi gerekirken, bu hususlar gözden kaçırılarak yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir.

Diğer yönden, dava dilekçesinde faiz istenilmemiş ise de adli yardım nedeniyle harç alınmaksızın verilen 11.03.2009 tarihli ıslah dilekçesinde faiz talebinde bulunulmuştur. Davacı tarafça ıslah dilekçesiyle faiz istenilmesine karşın mahkemece bu hususta olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemiş olması da doğru görülmemiştir.

Sonuç: Davacı vekili ile davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle 6100 sayılı HMK’nın geçici 3. maddesi yollamasıyla HUMK’nın 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde temyiz eden davalıya iadesine 21.11.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

KATKI PAYI VE KATILMA ALACAĞI DAVASI – DAVACININ TAŞINMAZA YAPTIĞI BİR KATKISININ BULUNUP BULUNMADIĞI – DAVACININ ÇALIŞTIĞI ÇALIŞMA SÜRESİNİN GÖZ ÖNÜNDE TUTULDUĞU – EDİNİLMİŞ MALLARA KATILMA REJİMİ – FEDAKARLIĞIN DENKLEŞTİRİLMESİ VE HAKKANİYET İLKELERİ

T.C. YARGITAY 8.Hukuk Dairesi Esas: 2010/5612 Karar: 2011/343 Karar Tarihi: 25.01.2011

ÖZET: Uyuşmazlık konusu katkı payı alacağı ile edinilmiş mallara katılma alacağının mahkeme hakimince hesaplandığı, sonuç olarak bağımsız bölüm nedeniyle hesaplanan katkı payı alacağı ve edinilmiş mallara katılma alacağının belirlendiği ve bu miktarların hüküm altına alındığı görülmüştür. İşe giriş bildirgesine göre davacının 1.11.1989 tarihinde işe başladığı ve çalışmasını 2002 yılına kadar sürdürdüğü görülmektedir. Davacının çalıştığı çalışma süresi göz önünde tutulduğunda ve bu çalışmasıyla gelirde elde ettiği gözetildiğinde davacının uyuşmazlık konusu taşınmaza bir katkısının bulunmadığı düşünülemez. Aksi durum hayatın olağan akışına aykırı düşer. Davalı ise Türk silahlı kuvvetler de doktor olarak çalıştığı ve 18.1.2000 tarihinde ayrıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıldıktan sonraki çalışmalarına ilişkin belgeler ise dosya arasında yer almamaktadır.

(4721 S. K. m. 6, 202, 222, 225, 231) (743 S. K. m. 170) (818 S. K. m. 42)

Dava ve Karar: F. A. ile G. A. aralarındaki katkı payı alacağı ve katılma alacağı davasının kısmen kabulüne ve kısmen reddine dair Mersin 3. Aile Mahkemesinden verilen 12.07.2010 gün ve 1205/843 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay’ca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 25.01.2011 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden G. A.bizzat ve vekili Avukat Safiye Aytekin ve karşı taraftan F. A. bizzat ve vekili Avukat Hatice Günay Sarp geldiler. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanların sözlü açıklaması dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek dosya incelendi gereği düşünüldü:

Davacı F. U. (A.) vekili, dava dilekçesinde evlilik birliği içerisinde edinilerek davalı G. A. adına tapuda kayıtlı bulunan 4191 ada 1 sayılı parseldeki 1 nolu bağımsız bölümün edinilmesinde vekil edeninin katkısının bulunduğunu açıklayarak 25000 TL katkı alacağının davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı G. A. vekili, davacının taşınmaza yaptığı bir katkısının bulunmadığını, vekil edeninin gelirinin davacının gelirinden çok çok fazla olduğunu, kooperatife ilişkin ödemelerin 2002 yılında bittiğini, emekli ikramiyesinin de buna harcandığını açıklayarak davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece, …Ankara Sincan 4191 ada 1 sayılı parsel, B blok zemin kat 1. nolu mesken nitelikli bağımsız bölümden kaynaklanan 17.227,52 TL katkı payı alacağı ile 2.425,5 TL katılma payı alacağının kabulüne toplam 19.653,02 TL’nin davalı G. A.’dan (A.’dan) alınarak davacı F. U.’e (A.-A.’ya) verilmesine, bakiye isteğin reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davalı G. A.(A.) vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, 1.1.2002 tarihinden önce edinilen taşınmaza yapılan katkı payı alacağı ile 1.1.2002 tarihinden sonra yapılan ödemelerden doğan edinilmiş mallara katılma alacağı isteğine ilişkindir.(743 s. TKM.m.170, 4721 s. TMK.m 231)

Taraflar 16.7.1990 tarihinde evlenmiş, 21.2.2005 tarihinde açılan boşanma davasının 31.1.2007 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Taraflar başka bir mal rejimini seçmediklerinden (TMK m.202) 743 sayılı TKM’nin 170. maddesi gereğince 1.1.2002 tarihine kadar mal ayrılığı, bu tarihten boşanma davasının açıldığı ve mal rejiminin sona erdiği 21.2.2005 tarihine kadar TMK. nun 225. maddesi uyarınca edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. TMK. nun 6 ve 222. maddeleri gereğince herkes iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Dosyadaki bilgi ve belgelere göre, davalı G. A.’nın (A.) üyesi olduğu Defne Konut Yapı Kooperatifine değişik miktarlarda ödemelerin yapıldığı bu ödemelerin 6.1.1997 tarihinde başlayıp (bazı bilgi ve belgelere göre başlangıç tarihi 2.2.1996 tarihi olarak açıklanmıştır) 9.12.2002 tarihine kadar devam ettiği ve bu süre içinde toplam 4298.5 TL nin kooperatife ödendiği, ödemelerin 1992 yılında başlandığına ilişkin herhangi bir belgenin dosya arasında bulunmadığı, sadece beyandan ibaret olduğu, 6.1.1997 – 28.12.2001 tarihleri arasında yapılan toplam ödemenin ise, 3897.5 TL olduğunun saptandığı, böylece 1.1.2002 tarihi itibariyle davacının yaptığı katkı payına konu ve ödenen miktarın 3.897.5 TL olduğu, 1.1.2002 tarihinden sonra yapılan ödemenin ise 401 TL olarak hesaplandığı anlaşılmıştır.

Uyuşmazlık konusu katkı payı alacağı ile edinilmiş mallara katılma alacağının mahkeme hakimince hesaplandığı, sonuç olarak 1 nolu bağımsız bölüm nedeniyle hesaplanan katkı payı alacağının 17.227,52 TL ve edinilmiş mallara katılma alacağının ise 2.425,5 TL olarak belirlendiği ve bu miktarların hüküm altına alındığı görülmüştür. Dosyadaki bilgi ve belgeler ile dosya arasında bulunan 16.6.1989 tarih 377498 sayılı, 19862144 sigorta sicil numaralı işe giriş bildirgesine göre davacının 1.11.1989 tarihinde işe başladığı ve çalışmasını 2002 yılına kadar sürdürdüğü görülmektedir. Davacının çalıştığı çalışma süresi göz önünde tutulduğunda ve bu çalışmasıyla gelirde elde ettiği gözetildiğinde davacının uyuşmazlık konusu taşınmaza bir katkısının bulunmadığı düşünülemez. Aksi durum hayatın olağan akışına aykırı düşer. Davalı G. A.’nın (A.) ise Türk Silahlı Kuvvetler de doktor olarak çalıştığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığının 2.6.2005 gün ve 251598 sayılı karşılık yazılarına göre, 18.1.2000 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetler’den ayrıldığı anlaşılmaktadır. Silahlı Kuvvetlerden ayrıldıktan sonraki çalışmalarına ilişkin belgeler ise dosya arasında yer almamaktadır.

Aile hukukundan kaynaklanan mal rejimleri ağırlıklı olarak kamu düzenini ilgilendiren davalar olarak kabul edilmektedirler. Bu tür davalarda fedakarlığın denkleştirilmesi ve hakkaniyet ilkeleri sıkça uygulanabilmektedir. BK.nun 42. maddesinde; <zararın katkı miktarını ispat etmek mümkün olmadığı takdirde hâkim, halen mutad cereyanını ve mutazarrır olan tarafın yaptığı tedbirleri nazarı itibara alarak onu adalete tevfikan tayin eder> denilmektedir. Hâkim hakkaniyete uygun takdir yetkisini işte bu hükümden almaktadır. Öte yandan kararı veren hakim, hal ve duruma göre BK. nun 42. maddesinden yararlanabilmektedir. Her ne kadar mahkemece dosya bilirkişiye verilerek gerekli hesaplama işlemini yapmamış ve bizzat mahkeme hakimince yapılmış ise de yapılan araştırma, inceleme ve değerlendirme az önce açıklanan ilkelere ve belirtilen kanun maddesine uygun olarak yapıldığı görülmektedir.

Bundan ayrı diğer bir konu ise, temyiz incelemesinin temyize konu yapılan istek ve sebeplerle sınırlı olarak yapılması olgusudur. Davalı G. A.(A.) vekili, 13.9.2010 günlü temyiz dilekçesinde; <…hüküm altına alınan 3.897,5 TL’nin yalnızca vekil edeni tarafından kooperatife yapılan ödeme olduğunu, davacının buna yönelik isteğinin reddine karar verilmesi gerektiğini, mahkemece hatalı hüküm kurulduğunu, dosyanın bilirkişiye verilmediğini, kooperatif ödemelerinin yapıldığı 6.1.1997 – 28.12.2001 tarihleri arasında elde ettikleri kazançlar toplamının hesaplanması suretiyle oran tespiti yapılması gerektiğini, bunun yapılmadığını, ödemelerin davalı tarafından yapıldığını…> belirterek temyiz isteğinde bulunmuştur. Görüldüğü gibi hüküm altına alınan 2.425,5 TL ile ilgili herhangi bir temyizi bulunmamaktadır. Bu miktar 1.1.2002 tarihinden sonra edinilmiş mallara katılma rejimi süresi içinde belirlenen katılma alacağı olduğu açıktır. 1.1.2002 öncesi ise az yukarıda açıklandığı gibi davacının çalışmalarına ait belgeler, dosya arasında bulunan bilgi ve belgeler ile banka dekontları göz önünde tutulduğunda davacının katkısının bulunduğunun kabulü gerekir.

Sonuç: Saptanan bu somut ve hukuki olgular ile az yukarıda açıklanan fedakarlığın denkleştirilmesi, hakkaniyet ilkeleri ve BK. nun 42. maddesinin kapsamları gözönünde bulundurulduğunda davalı G. A.(A.) vekilinin temyiz itirazlarının yerinde bulunmadığından reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan yerel mahkeme hükmünün ONANMASINA, Yargıtay duruşmasının yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri uyarınca 825 TL avukatlık ücretinin davalıdan alınarak Yargıtay duruşmasında avukat marifetiyle temsil olunan davacıya verilmesine ve aşağıda dökümü yazılı 291,85 TL peşin harcın onama harcına mahsubu ile kalan 875,53 TL’nin temyiz eden davalıdan alınmasına 25.01.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

KATKI PAYI DAVASI 2002 ÖNCE 10 YILLIK ZAMAN AŞIMINA TABİ- TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI – KATKI PAYI ALACAĞI – TARAFLARIN EVLENME VE BOŞANMA TARİHLERİ İTİBARİYLE MAL AYRILIĞI REJİMİNE TABİ OLMALARI – ZAMANAŞIMININ GENEL HÜKÜMLERE GÖRE ÇÖZÜMLENECEĞİ – DAVANIN SÜRESİNDE AÇILDIĞI

T.C. YARGITAY 8.Hukuk Dairesi Esas: 2010/3082 Karar: 2011/146 Karar Tarihi: 20.01.2011

ÖZET: Taraflar arasında başka bir mal rejimi seçildiği ileri sürülmediğine göre, evlenme ve boşanma tarihleri itibariyle mal ayrılığı rejimine tabidirler. Davacı tarafından katkının yapıldığı ve taşınmazların satın alındığı iddia edilen dönem itibariyle eşler arasında <mal ayrılığı> rejimi geçerlidir. Eşler arasındaki mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibariyle sona ermiştir. Dava konusu taşınmazların edinildiğinin ileri sürüldüğü tarih aralığına göre, uyuşmazlık 01.01.2002 tarihinden önceye ilişkin olup eşler arasında mal ayrılığı rejimi geçerli olduğundan Borçlar Kanunu’nun genel hükümlerine göre çözüme kavuşturulmalıdır. Taraflar arasındaki uyuşmazlıkta on yıllık zamanaşımı süresinin uygulanması gerektiği açıktır. Davanın süresinde açıldığı gözden kaçırılmıştır.

(4721 S. K. m. 178, 179, 225) (818 S. K. m. 125) (743 S. K. m. 5, 170)

Dava ve Karar: H. ile H. aralarındaki katkı payı alacağı, tapu iptali ve tescil davasının reddine dair, Bursa 2. Aile Mahkemesi’nden verilen 11.03.2010 gün ve 1496/242 sayılı hükmün Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı vekili, evlilik birliği içinde edinilen taşınmazlara çalışması karşılığı geliri ve ziynet eşyalarının paraya çevrilmesi suretiyle vekil edeninin katkıda bulunduğunu açıklayarak, halen davalı üzerindeki 3345 ada 1 ve 4251 ada 6 parsellere ilişkin tapu kayıtlarının 1/2 paylarının iptali ile vekil edeni adına tescilini; bu talepleri kabul edilmediği takdirde halen davalı adına tapuya kayıtlı taşınmazlar ile G……..Yapı Kooperatifi’ndeki hisse ve devredilen A…….Yapı Kooperatifi’ndeki villa nedeniyle fazlaya ilişkin hakları saklı tutularak 40.000.-TL alacağın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan alınarak vekil edenine verilmesini istemiştir.

Davalı vekili, davanın 1 yıllık zamanaşımı süresinin geçirilmesinden sonra açıldığını, kaldı ki boşanma davasında tüm hususlarda anlaşma sağlandığını açıklayarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, boşanma davasının kesinleştiği tarihten dava tarihine kadar bir yıllık zamanaşımı süresinin geçtiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dosya içinde mevcut nüfus aile kayıt tablosuna ve tarafların açıklamalarına göre; taraflar 12.03.1987 tarihinde evlenmiş, 03.12.1999 tarihinde kesinleşen hükümle evlilik birliği son bulmuştur. TMK’nun 179. maddesine göre mal rejiminin tasfiyesinde eşlerin bağlı olduğu rejime ilişkin hükümler uygulanır. Dava konusu parsellerin ve kooperatif hisselerinin edinim tarihlerine ilişkin kayıt ve belgeler getirtilmemiş ise de, boşanma hükmünün kesinleştiği tarih itibariyle 1999′dan önce edinildikleri şüphesizdir.

Taraflar arasında başka bir mal rejimi seçildiği ileri sürülmediğine göre, evlenme ve boşanma tarihleri itibariyle 743 sayılı MK’nun 170. maddesine göre mal ayrılığı rejimine tabidirler. Davacı tarafından katkının yapıldığı ve taşınmazların satın alındığı iddia edilen dönem itibariyle eşler arasında <mal ayrılığı> rejimi geçerlidir. Eşler arasındaki mal rejimi TMK’nun 225/2. maddesine göre boşanma davasının açıldığı tarih itibariyle sona ermiştir. Dava konusu taşınmazların edinildiğinin ileri sürüldüğü tarih aralığına göre, uyuşmazlık 01.01.2002 tarihinden önceye ilişkin olup eşler arasında 743 sayılı MK’nun 170. maddesi hükmü uyarınca mal ayrılığı rejimi geçerli olduğundan Borçlar Kanunu’nun genel hükümlerine göre çözüme kavuşturulmalıdır. Bu durumda 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı TMK’nun 178. maddesinde düzenlenen dava zamanaşımına ilişkin düzenleme eldeki davaya uygulanamaz. Taraflar arasındaki uyuşmazlıkta 743 sayılı TKM’nun 5. maddesi yollamasıyla Borçlar Kanunu’nun başka türlü hüküm mevcut olmadığı takdirde her dava için öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresini öngören 125. maddesindeki düzenlemenin uygulanması gerektiği açıktır. Davanın 02.12.2009 tarihinde ve süresinde açıldığı gözden kaçırılmıştır. Mahkemece yapılacak iş; boşanma dosyası ile dava konusu taşınmazların edinim ve üyelik-devir tarihlerine ilişkin tüm kayıtları getirtmek, iddia ve savunma çerçevesinde tüm taraf delillerini toplamak ve uyuşmazlığın esası bakımından karar vermek olmalıdır. Yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmiş olması doğru değildir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile usul ve yasa hükümlerine uygun bulunmayan hükmün HUMK’nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair hususların şimdilik incelenmesine yer olmadığına ve 17,15.-TL peşin harcın istek halinde temyiz eden davacıya iadesine 20.01.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

ISLAH İKİNCİ BİR DAVA ACMA NİTELİĞİNDE OLMAMALI.

T.C. YARGITAY 21. HUKUK DAİRESİ E. 2006/8550 K. 2006/7387 T. 4.7.2006

1086/m.83

ÖZET : Mahkemece, manevi tazminata ilişkin açılmış bir dava olmadığı halde, ıslah dilekçesi ile manevi tazminat istemi dikkate alınarak, manevi tazminatın kısmen kabulüne karar verilmesi yanlıştır. Islah müessesesi, mahkemeye yöneltilmesi gereken tek taraflı ve açık bir irade beyanı ile tarafların dilekçelerinde belirttikleri vakıaları, dava konusunu veya istem sonucunun değiştirebilmesi imkanını sağlamaktadır. Usule ilişkin işlemlerin tamamen ya da kısmen ıslahı mümkündür. Ancak, her iki durumda da usulüne uygun açılmış bir davanın bulunması şarttır. Başka bir anlatımla ıslah, açılmış bir davada taraflarca yapılmış usule ilişkin işlemlere yönelik olarak yapılmalıdır. Bu bağlamda, yargılaması devam eden bir dava içinde ıslah ile ikinci bir davanın açılması olanağı bulunmamaktadır.

DAVA : Davacı, iş kazası sonucu maluliyetinden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesi davasının yapılan yargılaması sonunda; ilamda yazılı nedenlerle gerçekleşen 26.032.74.-YTL.nin maddi ve manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacılara verilmesine ilişkin hükmün süresi içinde temyizen incelenmesi davalılar vekilince istenilmesi ve duruşma talep edilmesi üzerine dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 24.01.2006 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü davalılar vekili Avukat U G geldi. Karşı taraf adına kimse gelmedi. Duruşmaya başlanarak hazır bulunan Avukatın sözlü açıklaması dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek aynı gün Tetkik Hakimi R. Mustafa Şimşek tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okundu, işin gereği konuşulup düşünüldü, ve aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : 1-Dosyadaki yazılara toplanan delillere kararın dayandığı gerektirici sebeplere göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2-Dava, iş kazası sonucu beden tamlığı bozulan davacı işçinin maddi zararının giderilmesi istemine ilişkindir. Yargılama sırasında davacı dava dilekçesini ıslah ile maddi tazminat miktarını artırmış ve ayrıca dava dilekçesinde yer almayan manevi tazminat isteminde bulunmuştur.Mahkemece, manevi tazminata ilişkin açılmış bir dava olmadığı halde, ıslah dilekçesi ile manevi tazminat istemi dikkate alınarak, manevi tazminatın kısmen kabulüne karar verilmesi yanlıştır. HUMK.’nun 83. ve devam maddelerinde düzenlenmiş olan ıslah müessesesi, mahkemeye yöneltilmesi gereken tek taraflı ve açık bir irade beyanı ile tarafların dilekçelerinde belirttikleri vakıaları, dava konusunu veya istem sonucunun değiştirebilmesi imkanını sağlamaktadır. Usule ilişkin işlemlerin tamamen ya da kısmen ıslahı mümkündür. Ancak, her iki durumda da usulüne uygun açılmış bir davanın bulunması şarttır. Başka bir anlatımla ıslah, açılmış bir davada taraflarca yapılmış usule ilişkin işlemlere yönelik olarak yapılmalıdır. Bu bağlamda, yargılaması devam eden bir dava içinde ıslah ile ikinci bir davanın açılması olanağı bulunmamaktadır. Davacı isterse dava dilekçesini tamamen ıslah ederek dava konusunu değiştirebilirse de, yeni dava konusu önceki dava konusunun yerine geçer ve yine tek bir dava söz konusu olur. Öte yandan harca tabi davalarda her dava açılırken davalıdan başvurma harcı ile nispi harca tabi davalarda nispi karar ve ilam harcının dörtte biri peşin olarak alınır. Gerekli harçlar alındıktan sonra dava dilekçesi esas defterine kaydedilir ve dava, dava dilekçesinin esas defterine kayıt edildiği tarihte açılmış sayılır. İnceleme konusu olan bu olayda manevi tazminata ilişkin dilekçenin nispi harç yatırılmak suretiyle mahkemeye verildiği ve ancak başvuru harcının yatırılmadığı anlaşılmaktadır. Dilekçenin bu haliyle bir ek dava dilekçesi olarak kabulü dahi mümkün değildir.

Islahta dava konusu olmayan bir istemin dava kapsamına alınması mümkün değildir. Bu nedenle davacının ayrıca dava açma hakkı saklı kalmak üzere manevi tazminata ilişkin ıslah isteminin reddine” şeklinde karar verilmesi gerekirken “davacının manevi tazminat talebinin kısmen kabulü ile 16.000,00.YTL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine” peklinde hüküm kurularak söz konusu ıslaha değer verilmesi doğru bulunmamıştır.

Mahkemece, yukarda belirtilen maddi ve hukuksal olgular gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ : Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, Davalılar yararına takdir edilen 450.00 YTL duruşma Avukatlık parasının karşı tarafa yükletilmesine, temyiz harcının istek halinde davalılara iadesine, 04.07.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İŞE-İADE KESİNLEŞMEDEN İCRAYA KOYMA.

T.C. YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2007/1628 Karar: 2007/4593 Karar Tarihi: 13.03.2007

ÖZET: Borçlu, borca itiraz niteliğindeki başvurusunu icra dairesi yerine icra mahkemesine yapmıştır. Bu durumda adı geçenin yanlış yere başvurmasının sonuç doğurmayacağı gözetilerek mahkemece isteminin bu gerekçe ile reddi gerekir. Verilen işe iadeye ilişkin ilamların kesinleşmeden icraya konulamayacağına ilişkin özel bir hüküm bulunmadığı halde Mahkemece ilamın kesinleşmeden icraya konulamayacağı gerekçesi ile takibin iptaline karar verilmesi de doğru değildir.

(2004 S. K. m. 62) (4857 S. K. m. 21)

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Alacaklı vekili tarafından borçlu hakkında genel haciz yolu ile icra takibine geçilmiş ve borçluya (7) örnek ödeme emri 13.04.2006 tarihinde tebliğ edilmiştir. Takibin şekline göre uygulanması gereken İİK. nun 62/1. maddesi uyarınca borçlu, tüm itiraz nedenlerini kendisine ödeme emrinin tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde <icra dairesine> bildirmek zorundadır.

Somut olayda borçlu, borca itiraz niteliğindeki başvurusunu 18.04.2006 tarihinde icra dairesi yerine icra mahkemesine yapmıştır. Bu durumda adı geçenin yanlış yere başvurmasının sonuç doğurmayacağı gözetilerek mahkemece isteminin bu gerekçe ile reddi yerine işin esası incelenerek yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

Kabule göre de; 4857 sayılı İş Kanunu’nun 21. maddesinde, bu maddeye göre verilen işe iadeye ilişkin ilamların kesinleşmeden icraya konulamayacağına ilişkin özel bir hüküm bulunmadığı halde Mahkemece ilamın kesinleşmeden icraya konulamayacağı gerekçesi ile takibin iptaline karar verilmesi doğru değildir.

Sonuç: Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK. nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 13.03.2007 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

BOŞANMA -  FERAGAT - AİLE MAHKEMELERİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2003/13053 K. 2003/14056 T. 22.10.2003

1086/m.91

4787/m.4/1,Geç.1

ÖZET : Feragat haktan vazgeçmeyi içerir. İradenin açıklandığı anda kesin bir hükmün sonuçlarını kendiliğinden meydana getirir. Önceki açılan davadan 18.09.2000 tarihinde feragat edildiğine göre bu tarihten önceki hadiselere dayanılarak boşanmaya karar verilemez. Aradan geçen iki günlük süre içinde de boşanmayı gerektiren maddi bir hadisenin varlığı kanıtlanamadığına göre davanın bu nedenle reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması bozma nedenidir.

DAVA VE KARAR : 1. Her dava açıldığı günkü şartlarına tabidir. Dava 14.09.2000′de açılmıştır. Evlilik birliğinin sarsılması sebebiyle daha önce 12.09.2000′de açılan davadan 18.09.2000′de feragat edilmiştir. Feragat haktan vazgeçmeyi içerir. İradenin açıklandığı anda kesin bir hükmün sonuçlarını kendiliğinden meydana getirir. ( HUMK md. 91-95 ) 18.09.2000′de feragat edildiğine göre bu davadan önceki hadiselere dayanılarak boşanmaya karar verilemez. Aradaki iki günlük süre içerisinde de boşanmayı gerektiren maddi bir hadisenin varlığı ispat edilmemiştir. Davanın bu sebeple reddi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

2. 4787 sayılı Aile Mahkemeleri’nin Kuruluş ve Yargılama Usullerine Dair Kanun’un 4/1 maddesi; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun ikinci kitabından ( MK md. 118-494 ) kaynaklanan bütün davaların Aile Mahkemesi’nde bakılacağını, geçici 1. maddesi de; sonuçlanmamış davaların yetkili ve görevli aile mahkemesine devredileceğini hükme bağlamıştır.

SONUÇ : Karar bozulmakla sonuçlanmamış hale gelmiştir. Bu açıklama karşısında işin görev yönünün de düşünülmesi zorunludur.


 

ISLAH DİLEKÇESİNDE- ZAMAN AŞIMI DEFİNDE BULUNMA

T.C. YARGITAY 9.Hukuk Dairesi Esas: 2006/5032 Karar: 2006/26967 Karar Tarihi: 12.10.2006

ÖZET: Davalı vekili, davacının ıslah dilekçesine karşı süresinde zamanaşımı definde bulunmuştur. Islah yeni bir talep olduğundan, davalının ıslaha karşı zamanaşımı definde bulunması mümkündür. Bu nedenle ıslahla talep edilen fazla çalışma ve genel tatil alacakları yönünden ıslah tarihinden geriye doğru son beş yıl içinde oluşan anılan alacakların bilirkişiden ek rapor alınarak belirlenmesi ve sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Ayrıca, Davacı işçi aylık maktu ücretle çalıştığına göre aylık ücretinin içinde genel tatil ücretinin olduğu kabul edilir. Bu nedenle bayram ve genel tatil ücreti hesaplanırken bir katı dikkate alınarak hesaplama yapılması gerekir. Bunun yanında duruşmada, davacıya <yıllık izinlerini kullandığına dair> yemin teklifinde bulunmuş, aynı celsede davacı vekili davalının yemin teklifini kabul etmediklerini bildirmiştir. Mahkemece yıllık izin ücretinin reddine karar yerilmesi gerekir.

(1475 S. K. m. 42) (1086 S. K. m. 83, 337) (4857 S. K. m. 53)

Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır. Hüküm süresi içinde davalılar avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY KARARI

1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Davalı vekili, davacının ıslah dilekçesine karşı süresinde zamanaşımı definde bulunmuştur. Islah yeni bir talep olduğundan, davalının ıslaha karşı zamanaşımı definde bulunması mümkündür. Bu nedenle ıslahla talep edilen fazla çalışma ve genel tatil alacakları yönünden ıslah tarihinden geriye doğru son 5 yıl içinde oluşan anılan alacakların bilirkişiden ek rapor alınarak belirlenmesi ve sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Davalının süresinde ıslah işlemine karşı yaptığı zamanaşımı definin mahkemece nazara alınmaması doğru değildir.

3- 1475 sayılı İş Kanunun 42. maddesinde, çalışılan genel tatil ücretlerinin işçiye bir kat fazlasıyla ödeneceği hüküm altına alınmıştır. Davacı işçi aylık maktu ücretle çalıştığına göre aylık ücretinin içinde genel tatil ücretinin olduğu kabul edilir. Bu nedenle bayram ve genel tatil ücreti hesaplanırken bir katı dikkate alınarak hesaplama yapılması gerekirken hesap bilirkişisince iki kat üzerinden hesaplanan alacağın hüküm altına alınması hatalıdır.

4- Davalı vekili, 11.11.2004 tarihli duruşmada, davacıya <yıllık izinlerini kullandığına dair> yemin teklifinde bulunmuş, aynı celsede davacı vekili davalının yemin teklifini kabul etmediklerini bildirmiştir. Mahkemece yıllık izin ücretinin reddine karar yerilmesi gerekirken anılan isteğin kabulü de isabetli olmamıştır.

Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 12.10.2006 gününde oybirliği ile karar verildi


 

İŞCİ ALAÇAKLARINDA ZAMAN AŞIMI.

T.C. YARGITAY 9. Hukuk Dairesi ESAS NO : 2010/20075 KARAR NO : 2012/169

A) Davacı İsteminin Özeti:

Davacı, iş sözleşmesinin hatalı mal üretimi gerekçesiyle işverence feshedildiğini ileri sürerek, kıdem ve ihbar tazminatları ile fazla mesai ve hafta tatili ücreti alacaklarını istemiştir.

B) Davalı Cevabının Özeti:

Davalı, davacının hatalı mal üretimi sonucu 30 günlük brüt ücretinin üzerinde zarara sebep olduğunu savunarak, davanın reddini istemiştir.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davalının iş sözleşmesini fesihte haksız olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

D) Temyiz:

Kararı davalı temyiz etmiştir.

E) Gerekçe:

1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Taraflar arasında, işçilik alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.

Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır.

Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu incelemesi mümkün değildir.

Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkâr olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir.

Zamanaşımı, bir maddi hukuk kurumu değildir. Diğer bir anlatımla zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden göz önünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur. Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp, istenmesini önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır.

Yasalarda öngörülen zamanaşımı sürelerinin işlemeye başlayabilmesi için öncelikle talep konusu hakkın istenebilir bir konuma, duruma gelmesi gerekmektedir. Yasalarda hakkın istenebilir konumuna, diğer bir anlatımla yerine getirilmesinin gerektiği güne, ödeme günü denmektedir. Bir hak, var olsa bile, o hakkın istenmesi için gerekli koşullar gerçekleşmedikçe istenemez.

Genel olarak savunma nedenlerinin ve bu arada zamanaşımı savunmasının esasa cevap süresi içinde bildirilmesi gereklidir. Ancak, savunma nedenlerinin ve savunma nedenlerinden olan zamanaşımının yasanın öngördüğü cevap süresi geçtikten sonra ileri sürülmesi, diğer bir ifade ile (savunmanın genişletilmesi), bazı kayıt ve şartlarla mümkündür. Bu tek şart, savunmanın genişletilmesine karşı tarafın (hasmın) muvafakatidir. Eğer karşı taraf savunmanın genişletilmesine muvafakat etmez ve dolayısıyla (savunmanın genişletildiği) yollu bir itirazda bulunursa, o takdirde ancak mahkemenin ileri sürülen savunma nedenlerini (bu arada zamanaşımı savunmasını) incelemesi olanağı yoktur; bu durumda ise mahkeme hemen savunma nedenlerini reddetmelidir. Özetle belirtmek gerekirse, savunmanın genişletildiği itirazı ile karşılaşılmadığı sürece zamanaşımı savunmasının geç ileri sürülmesi, incelenmesine engel değildir.

Hemen belirtmelidir ki, gerek İş Kanununda, gerekse Borçlar Kanununda, kıdem ve ihbar tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir.

Uygulama ve öğretide kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, Borçlar Kanununun 125 inci maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımına tabi tutulmuştur. Keza tazminat niteliğinde olmaları nedeni ile sendikal tazminat, kötüniyet tazminatı, işe başlatmama tazminatı, 4857 sayılı İş Kanununun; 5 inci maddesindeki eşit işlem borcuna aykırılık nedeni ile tazminat, 26/2 maddesindeki maddi ve manevi tazminat, 28 inci maddedeki belgenin zamanında verilmemesinden kaynaklanan tazminat, 31/son maddesi uyarınca askerlik sonrası işe almama nedeni ile öngörülen tazminat istekleri on yıllık zamanaşımına tabidir.

Bu noktada, zamanaşımı başlangıcına esas alınan kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet aktinin feshedildiği tarihtir.

Zamanaşımı, harekete geçememek, istemde bulunamamak durumunda bulunan kimsenin aleyhine işlemez. Bir hakkın, bu bağlamda ödence isteminin doğmadığı bir tarihte, zamanaşımının başlatılması hakkın istenmesini ve elde edilmesini güçleştirir, hatta olanaksız kılar.

İşveren ve işçi arasındaki hukuki ilişki iş sözleşmesine dayanmaktadır. İşçinin sözleşmeye aykırı şekilde işverene zarar vermesi halinde, işverenin zararının tazmini amacı ile açacağı dava Borçlar Kanununun 125 inci maddesi uyarınca on yıllık zaman aşımına tabidir.

4857 sayılı Kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı Yasada ücret alacaklarıyla ilgi olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanunun 32/8 maddesinde, işçi ücretinin beş yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu Kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacaklarının, Borçlar Kanununun 126/1 maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabi olacağı tartışmasız öğreti ve uygulama tarafından kabul edilmiştir. İşverence işçiye fazladan ödenen ücret ve ücret eklerinin geri alınmasında da uyuşmazlığın temelinde sözleşme ilişkisi olmakla zamanaşımı süresi beş yıl olarak uygulanmalıdır. Dairemizin kararları da bu yöndedir (Yargıtay 9.HD. 20.4.2010 gün 2008/23521 E, 2010/11354 K).

Türk Ticaret Kanununun 1259 uncu maddesinin birinci fıkrasında yazılı bir yıllık zamanaşımı, aynı Kanunun 1235 inci maddesi uyarınca gemi adamlarının hizmet ve iş mukavelelerinden doğan alacaklarının bir rüçhan hakkı olarak gemi bedeli üzerindeki talebi ile ilgili olup, genel anlamda hizmet ve iş mukavelelerinden doğan ücret alacaklarının Borçlar Kanununun 126 ncı maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir.

Kanundaki zamanaşımı süreleri, Borçlar Kanununun 127 nci maddesi gereğince tarafların iradeleri ile değiştirilemez.

İş sözleşmesi devam ederken kullanılması gereken ve iş sözleşmesinin feshi ile alacak niteliği doğan yıllık izin ücreti alacağının zamanaşımı süresinin fesih tarihinden başlatılması gerekir (HGK. 05.07.2000 gün ve 2000/9-1079 E, 2000/1103 K).

Sözleşmeden doğan alacaklarda, zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. (BK. m. 128). Borçlar Kanununun 101 inci maddesi uyarınca, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan da söz edilemez.

Müteselsilen borçlu olan kişilerin birbirlerine rücuu ve bunun zamanaşımını, aralarındaki hukuki ilişkinin niteliği belirler. Zira müteselsilen borçluluk muhtelif hukuki ilişkiler sonucu doğabilir. Ancak rücu hangi hukuki ilişki veya yasal nedenle doğmuş olursa olsun rücu zamanaşımı, rücua neden olan ödemenin yapıldığı andan itibaren işlemeye başlar ve bu zamanaşımı süresi de, yukarıda açıklandığı üzere, ödemeyi yapan ve rücu eden ile edilen kişi arasındaki hukuki ilişkiye göre saptanır.

Borçlar Kanununun 128 inci maddesinde zamanaşımının nasıl hesaplanacağı belirtilmiştir. Bu maddenin birinci fıkrası, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu anda başlayacağı kuralını getirmiştir. Belirtmek gerekir ki, borç belirli bir vadeye bağlanmış ise bu vadenin bittiği tarihte muacceliyet kesbedeceğinden, aynı Yasanın 130 uncu maddesi hükmü göz önünde tutularak, zamanaşımı süresinin dolup dolmadığının hesap edilmesi gerekir. Kanun koyucu burada borçlunun temerrüde düşürülmesi esasından ayrılarak alacağın muaccel olmasını kâfi görmüştür. Zamanaşımının başlaması için ayrıca borçlunun sözü geçen Yasanın 101 inci maddesinde yazılı şekilde temerrüde düşürülmesine lüzum yoktur.

Alacağın muacceliyeti bir ihbar vukuuna tabi olan halleri 128 inci maddenin ikinci fıkrası düzenlemiştir. Bu hükme göre zamanaşımı haberin verilebileceği günden itibaren işlemeye başlayacaktır. Kanun koyucu burada haberin verileceği değil, verilebileceği günün zamanaşımına başlangıç olarak kabul edilmesi gerekeceğini öngörmüştür. O halde, bu durumda zamanaşımının başlayabilmesi için fiilen haberin verilmesi şart olmayıp verilmesi mümkün olan zamanın tespitini yeterlidir. Haber verebilme ihtiyari bir olaydır. Bu husus alacaklı tarafa bırakılmış ise alacaklı verdiği tarihten itibaren bu hakkını kullanma olanağına her zaman sahiptir. Yani verdiği tarihten itibaren her zaman borçluya verdiği şeyin ödenmesi için ihbar yapabilir. Bu itibarla borçlunun temerrüt haline düşürülüp düşürülmediği ve fiili ihbarın yapılıp yapılamadığı hususları araştırılmadan ödenmesi ihbar yapılması esasına bağlı borç ilişkilerinde zamanaşımının bu haberin verilebileceği yani para ve diğer alacakların verildiği tarihin zamanaşımına başlangıç olarak alınması gerekir.

Borçlar Kanunun 131 inci maddesi gereğince, asıl alacak zaman aşımına uğradığında faiz ve diğer ek haklar da zamanaşımına, uğrar. Diğer bir deyişle faiz alacağı asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olur. Borçlar Kanununun 133/2 maddesi uyarınca, alacaklının dava açmasıyla zamanaşımı kesilir. Ancak zaman aşımının kesilmesi sadece dava konusu alacak için söz konusudur.

Borçlar Kanununun 132/4 maddesinde “Hizmet mukavelesinin devam ettiği müddetçe hizmetçilerin, istihdam edenlere karşı olan alacakları hakkında” zamanaşımının işlemeyeceği ve duracağı belirtilmiştir. Bu maddenin iş sözleşmesiyle bağlı her kişiye uygulanması olanağı bulunmamaktadır.

Hizmetçiden kastedilen, kendisine ev işleri için ücret ödenen, iş sahibiyle aynı evde yatıp kalkan, aileden biriymiş gibi ev halkı ile sıkı ilişkileri olan kimsedir.

Borçlar Kanununun 133 üncü maddesinde, zamanaşımını kesen nedenler sınırlama getirmeksizin gösterilmiştir. Bunlardan borçlunun borcunu ikrar etmesi (alacağı tanıması), bu nedenlerden biridir. Borcun tanınması, tek yanlı bir irade bildirimi olup; borçlunun, kendi borcunun devam etmekte olduğunu kabul anlamındadır. Borç ikrarının sonuç doğurabilmesi için, eylem yeteneğine ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan borçlunun veya yetkili kıldığı vekilinin, bu iradeyi alacaklıya yöneltmiş bulunması ve ayrıca zamanaşımı süresinin dolmamış olması gerekir. Gerçekte de borç ikrarı, ancak, işlemekte olan zamanaşımını keser; farklı anlatımla zamanaşımı süresinin tamamlanmasından sonraki borç ikrarının kesme yönünden bir sonuç doğurmayacağından kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır.

Borçlar Kanununun 139 uncu maddesi, zamanaşımından feragati düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre, borçlunun zamanaşımı defini ileri sürme hakkından önceden feragati geçersizdir. Önceden feragatten amaç, sözleşme yapılmadan önce veya yapılırken vaki feragattir. Oysa daha sonra vazgeçmenin geçersiz sayılacağına ilişkin yasada herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. O nedenle borç zamanaşımına uğradıktan sonra borçlu zamanaşımı defini ileri sürmekten feragat edebilir. Zira, burada doğmuş bir defi hakkından feragat söz konusudur ve hukuken geçerlidir. Bu feragat; borçlunun, ileride dava açılması halinde zamanaşımı definde bulunmayacağını karşılıklı olarak yapılan feragat anlaşmasıyla veya tek yanlı iradesini açıkça bildirmesiyle veyahut bu anlama gelecek iradeye delalet edecek bir işlem yapmasıyla mümkün olabileceği gibi, açılmış bir davada zamanaşımı definde bulunmamasıyla veya defi geri almasıyla da mümkündür.

Zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya yöneltilen borç ikrarının, zamanaşımı definden zımni (örtülü) feragat anlamına geldiği, öğretideki baskın görüşlerle ve yargı inançlarıyla da doğrulanmaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 19/11/1963 T. 5924-6419 sayılı kararı). Dahası, zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya karşı bir borç ikrarında bulunan borçlunun, bu borç ikrarına dayanılarak açılan davada zamanaşımı defini ileri sürmesi, çelişkili davranış yasağını oluşturur. Bu durum Medeni Kanunun 2 nci maddesine aykırı olup, hukuken korunamaz ( HGK. 23.02.2000 gün ve 2000/15-71 E, 2000/116 K).

Borçlar Kanununun 133/2 maddesi hükmü uyarınca, dava açılması veya icra takibi yapılması zamanaşımını kesen nedenlerdendir. Yasanın 135 inci maddesi ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Madde açıkça düzenlemediğinden ihtiyati tedbir istemi ile mahkemeye başvurma veya işçilik alacaklarının tespiti ve ödenmesi için Bölge Çalışma İş Müfettişliğine şikâyette bulunma zamanaşımını kesen nedenler olarak kabul edilemez. Ancak işverenin, şikâyet üzerine Bölge Çalışma Müdürlüğünde alacağı ikrar etmesi, zamanaşımını kesen bir neden olacaktır.

Zamanaşımı, dava devam ederken iki tarafın yargılamaya ilişkin her işleminden ve hâkimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar ve kesilmeden itibaren yeni bir süre işler (BK. m. 135-136).

Borçlar Kanununun 133/2 maddesi gereğince, takas def’i zamanaşımını keser ve 136 ncı madde gereğince de dava devam ettiği sürece hâkimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar.

Borçlar Kanunun 134 üncü maddesi hükmü, “Müruruzaman müteselsilen borçlu olanlardan veya taksimi kabil olmayan bir borcun müşterek borçlularından birine karşı katedilmiş olunca diğerlerine karşı da katedilmiş olur” kuralını içermektedir. Bu maddeye göre, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi diğer müteselsil borçlulara karşı da zamanaşımını keser.

Bu hükmün haksız fiillerden doğan müteselsil sorumlulukta, sadece tam teselsülde yani Borçlar Kanununun 50 nci maddesine dayanan müteselsil sorumlulukta uygulanacağı; buna karşın eksik teselsülde yani 51 inci maddeye dayanan müteselsil sorumlulukta uygulama alanı bulmayacağı kabul edilmelidir. Yine halefiyette borçlu alacaklının yerine geçtiğinden, alacaklının alacak hakkının tabi olduğu zamanaşımı süresinden yararlanır.

Borçlar Kanununun 137 nci maddesinde, hangi hallerde zamanaşımına ilaveten altmış günlük munzam müddetten yararlanılacağı sınırlı bir biçimde sayılmış, ayrıca sayılan hususlardan dolayı daha önce davanın reddedilmiş olması koşulu öngörülmüştür. Bu düzenlemede davanın açılmamış sayılma ile sonuçlanması haline yer verilmemiştir.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 7 nci maddesinde, iş mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Bu nedenle zamanaşımı def’i ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir.

Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda, ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder.

Somut olayda, davacı vekili talep sonucunu 04.02.2010 harç tarihli dilekçesi ile ıslah etmiştir.

Islah dilekçesi davalı vekiline 05.02.2010 tarihinde tebliğ edilmiştir. Davalı vekili ıslah edilen miktarlara karşı tebliği takip eden ilk duruşmada süresi içerisinde zamanaşımı itirazında bulunduğu halde bu savunma değerlendirilmeden sonuca gidilmesi hatalıdır.

3- Davalı tarafça davacıya yemin teklif edilmesine rağmen yemin talebinin gerekçesiz olarak reddedilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

F) Sonuç:

Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenlerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 16.01.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

DOSYASININ İNFAZ EDİLMİŞ SAYILMASI İSTEMİ – ALACAKLARIN KARŞI TARAF ALACAKLARINA MAHSUP EDİLMESİ – TAKASA KONU ALACAKLA İLGİLİ OLARAK İCRA DOSYASINDALİ TAKİBİN KESİNLEŞMESİ – BORÇLUNUN TAKAS MAHSUP TALEBİNİN İNCELENMESİ GEREĞİ

T.C. YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2010/9167 Karar: 2010/22190 Karar Tarihi: 05.10.2010

ÖZET: Borçlu şirketin takasa konu alacakla ilgili olarak icra dosyasında genel haciz yoluyla yapmış olduğu ilamsız icra takibi, talep tarihi itibariyle kesinleşmiştir. Mahkemece, gerektiğinde bilirkişiden de yararlanılmak suretiyle borçlunun takas-mahsup talebinin incelenerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekir.

(2004 S. K. m. 68) (1086 S. K. m. 275) (YHGK. 12.10.1994 T. 1994/12-251 E. 1994/593 K.)

Dava ve Karar: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Bakırköy 1. İcra Müdürlüğü’nün 2006/1305 Esas sayılı dosyasında alacaklı bulunan Bilgi Dış Ticaret A.Ş tarafından borçlu Kar-Mer Granit Mermer Ve Madencilik Ltd. Şti. hakkında 10.02.2006 tarihinde genel haciz yoluyla ilamsız takip yapıldığı ve takibin kesinleştiği, İstanbul 8 İcra Müdürlüğü’nün 2002/1043 Esas sayılı dosyasında ise bu kez alacaklı Kar-Mer Granit Mermer Ve Madencilik Ltd. Şti. tarafından borçlu Bilgi Dış Ticaret A.Ş hakkında 22.1.2002 tarihinde genel haciz yoluyla ilamsız takip yapıldığı ve bu takibin de kesinleşmiş olduğu görülmektedir.

Borçlu vekili icra mahkemesi’ne başvuru dilekçesinde, alacaklı şirket hakkında Bakırköy 1. İcra Müdürlüğü’nün 2006/1305 Esas sayılı dosyasında takip başlatıldığını, alacaklı şirketin de İstanbul 8. İcra Müdürlüğü’nün 2002/1043 Esas sayılı dosyasında müvekkili hakkında takip başlattığını, her iki icra dosyasında da takibin kesinleşmiş olduğunu, müvekkilinin alacaklı olduğu dosyadan 05.01.2007 tarihinde yazılan müzekkereye istinaden İstanbul 8. İcra Müdürlüğü’nün 2002/1043 sayılı dosyasındaki alacağa haciz konulduğunu, kendi alacaklı oldukları dosyasındaki alacak miktarının diğer dosyadaki borçtan daha fazla olduğundan alacaklarının karşı taraf alacaklarına mahsup edilmesine ve Bakırköy 1. İcra Müdürlüğü’nün 2006/1305 Esas sayılı dosya alacağından mahsup edilen miktar kadar ödenmiş sayılmasına kendi alacaklarının daha fazla olması nedeniyle İstanbul 8. İcra Müdürlüğü’nün 2002/1043 Esas sayılı dosyasının infaz edilmiş sayılmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece yapılan inceleme neticesinde, İstanbul 8. İcra Müdürlüğü’nün 2002/1043 Esas sayılı dosyasındaki alacağın tereddütsüz mahkeme kararı ile belirlenmiş olması, davalı vekilinin Bakırköy 1. İcra Müdürlüğü’nün 2006/1305 Esas sayılı dosyasındaki alacağa ve ilamsız tebligata yönelik itirazları karşısında takas ve mahsubun koşulları bulunmadığı gerekçesiyle şikayet reddedilmiştir.

HGK’nun 12.10.1994 tarih ve 1994/251-593 sayılı kararında da benimsendiği üzere, icra mahkemesinde takas ve mahsup iddiası kural olarak;

1- Takasa konu alacağın İİK’nun 68. maddesindeki belgelere dayalı bulunması,

2- Bu alacakla ilgili olarak icra takibinin yapılmış ve takibin kesinleşmiş olması,

3- Alacağın ilama bağlanması hallerinde nazara alınabilir. Bu istem, takibin her safhasında ileri sürülebilir.

Somut olayda borçlu şirketin takasa konu alacakla ilgili olarak Bakırköy 1. İcra Müdürlüğü’nün 2006/1305 Esas sayılı dosyasında genel haciz yoluyla yapmış olduğu ilamsız icra takibi, talep tarihi itibariyle kesinleşmiştir. O halde, mahkemece, gerektiğinde bilirkişiden de yararlanılmak suretiyle borçlunun takas-mahsup talebinin incelenerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

Sonuç: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İ.İ.K. 366 ve HUMK.nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 05.10.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

ECRİMİSİL DAVASI – ECRİMİSİLİN NİTELİĞİ – ALACAĞIN TEMLİKİNİN YAZILI OLMAK ŞARTIYLA GEÇERLİ OLACAĞI – DAVACININ DİĞER PAYDAŞLARIN PAYI YANINDA ECRİMİSİL HAKKINI DA TEMELLÜK ETTİĞİ – TEMLİKİN BORÇLUYU BAĞLAYICI OLDUĞUNUN GÖZETİLMESİ GEREĞİ

T.C. YARGITAY 3.Hukuk Dairesi Esas: 2010/2045 Karar: 2010/5165 Karar Tarihi: 25.03.2010

ÖZET: Ecrimisil, kötüniyetli zilyedin hak sahibine ödemekle yükümlü bulunduğu bir tür haksız fiil tazminatı olduğu kabul edildiğine ve alacağın temliki ister sözleşmeye, ister yasa hükmüne isterse yargı kararına dayansın yalnızca yazılı olma şekil şartına uyulmakla geçerli olacağına göre davacının sair paydaşların payını tapuda devralmasının yanısıra ayrıca ve açıkça yazılı belge ile ecrimisil hakkını da temellük ettiği, bu temlikin borçlu (davalıyı) bağlayıcı olduğu gözetilerek 1/4 pay karşılığı ecrimisile hükmedilmesi gerekir.

(4721 S. K. m. 995) (818 S. K. m. 162, 163, 164, 165, 166, 167, 168, 169, 170, 171, 172) (YHGK. 01.03.2006 T. 2006/21-5 E. 2006/33 K.)

Dava: Dava dilekçesinde 4.500 TL. ecrimisilin faiz ve masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içerisinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki tüm kağıtlar okunarak gereği düşünüldü.

Karar: Davada, kök muristen intikal eden taşınmazın davalı paydaş tarafından tümüyle kullanıldığı, davacı ve sair paydaşların intifadan men edildiği, davacının sair paydaşların paylarını da tapuda devraldığı ve ayrıca bu paylara ait ecrimisil haklarının davacıya temlik edildiği belirtilerek 1/4 pay için 5 senelik ecrimisil istenilmiş; mahkemece, ihtarla intifadan men olgusunun gerçekleştiği, davacının ancak veraset ilamındaki payı oranında ecrimisil isteyebileceği, dava yoluyla ileri sürülebilecek bir hakkın (ecrimisilin) temlikle pay devri suretiyle kendiliğinden devralana geçemeyeceği gerekçesiyle istemin kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasal gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, diğer temyiz itirazları yerinde değildir.

Ancak ecrimisil, kötüniyetli zilyedin hak sahibine ödemekle yükümlü bulunduğu bir tür haksız fiil tazminatı (TMK. md. 995) olduğu kabul edildiğine ve Borçlar Yasasının 162-172. maddeleri arasında düzenlenen alacağın temliki ister sözleşmeye, ister yasa hükmüne isterse yargı kararına dayansın yalnızca yazılı olma şekil şartına uyulmakla geçerli olacağına göre (Bkz. H.G.K. nun 1.3.2006 gün; 21-5 E. 33 s. kararı) davacının sair paydaşların payını tapuda devralmasının yanısıra ayrıca ve açıkça yazılı (12.03.2009 tarihli) belge ile ecrimisil hakkını da temellük ettiği, bu temlikin borçlu (davalıyı) bağlayıcı olduğu gözetilmeden 1/4 pay karşılığı ecrimisile hükmedilmesi gerekirken delillerin yanılgılı değerlendirilmesi sonucu veraset ilamındaki daha az paya göre hüküm kurulması bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Bu itibarla yukarda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı biçimde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu sebeplerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK. nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istem halinde temyiz edene iadesine, 25.03.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

SÖZLEŞMENİN FESHİ DAVASI – KOOPERATİFİN SÖZLEŞME ŞARTLARINI YERİNE GETİRMEDİĞİ İDDİASI – DAVANIN TAŞINMAZIN TÜM MALİKLERİNE AÇILIP AÇILMADIĞI – SÖZLEŞMENİN ARSA SAHİPLERİ VE DAVALIYI BAĞLAYICI OLUP OLMADIĞI BELİRLENMESİ GEREĞİ

T.C. YARGITAY 15.Hukuk Dairesi Esas: 2007/3130 Karar: 2008/2495 Karar Tarihi: 15.04.2008

ÖZET: Somut olayda, sözü edilen arsa payı karşılığı sözleşmenin tüm taraflarının davada yer aldığı saptanamadığı gibi, davacılara dava açılmasına ya da açılan davaya devam olunmasına yönelik olarak yetki verilip verilmediği anlaşılamamaktadır. Sözleşmenin iptali ya da feshi davası hukuksal niteliğince bir tespit davası olmayıp, eda davasıdır. Mahkemece, feshi istenen sözleşmenin, sözleşme konusu taşınmazın tüm maliklerine açılıp açılmadığı veya açılan davaya onay verilip verilmediği saptanmadan, sözleşmenin tümü getirtilerek incelenip zorunlu şekil koşuluna uygun şekilde yapılıp yapılmadığı ya da arsa sahipleri ve davalıyı bağlayıcı olup olmadığı belirlenmeden davanın reddine karar verilmesi isabetsizdir.

(818 S. K. m. 213, 355) (4721 S. K. m. 692, 706) (2644 S. K. m. 26) (1512 S. K. m. 60)

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacılar vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

Karar: Dava, yanlar arasında yapıldığı ileri sürülen ve İzmir 16. Noterliğince doğrudan düzenlendiği bildirilen 25.10.2001 gün ve 28581 yevmiye numaralıbaşlıklı sözleşmenin, yüklenici kooperatifin sözleşme şartlarını yerine getirmediği ve süresi içinde de getiremeyeceği iddiasıyla feshi istemine ilişkindir.

Davalı vekili, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden sonra davacılar ile ek sözleşme yapıldığını ve 48 aylık ek süre verildiğini, sözleşmenin feshi koşullarının oluşmadığını savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece tespit davasında akdin feshi uyuşmazlığının incelenemeyeceği gerekçesiyle dava reddedilmiş ve verilen karar davacılar vekilince temyiz edilmiştir.

Yanlar arasında yapıldığı ileri sürülen arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinin İzmir 16.Noterliğincedüzenlenmiş olduğu bildirilmiş ise de; dosya kapsamındaki sözleşme metni incelendiğinde anılan noterlikçe düzenlemeyi gösterir metin ya da metinlerin sözleşmeye ekli olmadığı anlaşılmıştır. Bilindiği üzere, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi, Borçlar Yasasının 355. maddesi hükmünde tanımlanan eser sözleşmesinin bir türü olup, taraflara karşılıklı olarak haklar sağlayan ve borçlar yükleyen iki taraflı sözleşmelerdendir. Borçlar Kanunu’nun 213., T. Medeni Kanunun 706., Tapu Kanunu’nun 26 ve Noter Kanununun 60. maddeleri hükümleri gereğince tapulu taşınmaz payı ya da tapulu taşınmazın kayden temlikini içerdiğinden; arsa payı karşılığı inşaat sözleşmeleri, zorunlu şekil koşuluna uygun olarak yapılmalıdır. Zorunlu şekil koşullarına uygun olarak yapılmayan bu tür sözleşmeler, istisnai hallerde taraflarını bağlayıcı olabilir. Az yukarıda açıklandığı üzere, mahkemenin, öncelikle yanlar arasındaki sözleşmenin zorunlu şekil koşullarına uygun olarak yapılıp yapılmadığını belirlemesi gerekmektedir.

Dosya kapsamındaki sözleşme ile dava dilekçesi ve mahkeme kararı karşılaştırıldığında, arsa sahibi sıfatıyla sözleşmeyi imzalayanların tamamının davada yer almadıkları görüldüğü gibi; sözleşmede arsa sahibi olarak isimleri yazılı bulunmayan gerçek kişilerin de davacı oldukları saptanmıştır. Türk Medeni Kanunu’nun 692. maddesi gereğince, paylı taşınmaz malın özgülendiği amacın değiştirilmesi, korumanın veya olağan şekilde kullanmanın gerekli kıldığı ölçüyü aşan yapı işlerine girişilmesi olağanüstü tasarruflardan sayıldığından oybirliği ile aksi kararlaştırılmış olmadıkça, bütün paydaşların kabulüne bağlıdır. Anılan yasa hükmüne uygun şekilde yapılan sözleşmenin feshi ya da iptali davası da, “olağanüstü tasarruf” niteliğinde olduğundan tüm paydaşların birlikte dava açması veya açılan davaya onay vermesi, vermedikleri durumda davaya katılmalarının sağlanması zorunludur.

Somut olayda, sözü edilen arsa payı karşılığı sözleşmenin tüm taraflarının davada yer aldığı saptanamadığı gibi, davacılara dava açılmasına ya da açılan davaya devam olunmasına yönelik olarak yetki verilip verilmediği de anlaşılamamaktadır.

Sözleşmenin iptali ya da feshi davası hukuksal niteliğince bir tespit davası olmayıp, eda davasıdır. Mahkemece, yukarıda açıklanan hususlar soruşturularak feshi istenen sözleşmenin, sözleşme konusu taşınmazın tüm maliklerine açılıp açılmadığı veya açılan davaya onay verilip verilmediği saptanmadan, sözleşmenin tümü getirtilerek incelenip zorunlu şekil koşuluna uygun şekilde yapılıp yapılmadığı ya da arsa sahipleri ve davalıyı bağlayıcı olup olmadığı belirlenmeden yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.

O halde; mahkemece yapılacak iş; az yukarıda açıklanan eksik soruşturma tamamlanarak uyuşmazlığın esasının incelenmesi ile sözleşmenin feshi ya da iptali koşulları gerçekleşmiş ise, davanın kabulüne aksi halde davanın reddine karar vermekten ibaret olmalıdır.

Açıklanan sebeplerle karar bozulmalıdır.

Sonuç: Yukarıda açıklanan sebeplerle davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacılara geri verilmesine, 15.04.2008 gününde oybirliği ile karar verildi


 

KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİNDEN KAYNAKLANAN UYUŞMAZLIK – BİRLİKTE İFA – TEK TARAFLI İRADE BEYANI İLE VE MAHKEME KARARI OLMAKSIZIN KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİNİN FESHEDİLEMEYECEĞİ

T.C. YARGITAY 15.Hukuk Dairesi Esas: 2007/546 Karar: 2007/2750 Karar Tarihi: 25.04.2007

ÖZET: Davacıların kat karşılığı inşaat sözleşmesi gereği davalı kooperatife vermeyi kabul ettikleri … ada … parsel numaralı taşınmaz halen davacılar adına kayıtlı ise, davacıların kat karşılığı inşaat sözleşmesini sürdürme iradeleri de dikkate alınarak, … ada … parselin davalı kooperatif adına tescili karşılığı -birlikte ifa suretiyle- kat karşılığı inşaat sözleşmesi gereği davacılara verilmesi gereken … ada … parsel üzerindeki yapının … no.lu bağımsız bölümlerinin dava dilekçesindeki istemleri doğrultusunda davacılar adına tesciline karar verilmesi gerekirken, tek taraflı irade beyanı ile ve mahkeme kararı olmaksızın kat karşılığı inşaat sözleşmesinin feshedilemeyeceği gözden kaçırılarak davanın reddedilmesi doğru olmamıştır.

(15. HD.21.03.2006 T. 2005/1712 E. 2006/1639 K.)

Yukarıda gün ve numarası yazılı hükmün duruşmalı olarak temyizen incelenmesi davacılar vekili tarafından istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen günde davacılar vekili avukat Sefer Gök geldi. Davalı SS Göçoğlu Konut Yapı Kooperatifi ve Yakup Kökten vekili ile davalılar Halil Koç ve Havva Can gelmediler. Temyiz dilekçesinin süresi içerisinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan davacı avukatı dinlendikten sonra eksiklik sebebiyle mahalline iade edilen dosya ikmal edilerek gelmiş olmakla dosyadaki kağıtlar okundu işin gereği konuşulup düşünüldü:

Taraflar arasındaki uyuşmazlık Kat karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanmaktadır. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, kararı davacı arsa sahipleri vekili temyiz etmiştir.

Arsa sahibi davacılar ve davalılardan Halil Koç ile davalı yüklenici arasındaki 20.02.1998 günlü sözleşme kat karşılığı inşaat yapımına ait olup, noterde düzenleme biçiminde yapılmıştır. Davacı arsa sahipleri bu sözleşme uyarınca kendilerine verilmesi gereken 4. normal kattaki 14, 15 ve 16 no.lu dairelerin kat irtifakı tesisi sırasında sair arsa sahibi olan davalı Halil Koç adına kat irtifakının kurulduğunu, davalı Halil’in de 15 no.lu daireyi davalı Havva Can’a, 16 no.lu daireyi de davalı Yakup Kökten’e 20.02.2003 gününde tapudan devrettiğini, davalıların bu dairelerin Halil Koç’a ilişkin olmadığını, davacılara ilişkin olduğunu bilerek kötüniyetle daireleri satın aldıklarını belirterek 14, 15 ve 16 no.lu taşınmazların adlarına tesciline karar verilmesini istemişlerdir.

Eser (istisna) sözleşmelerinde akdin feshi iradesinin karşı tarafa ulaşmasıyla fesih olanaklı ise de, kat karşılığı inşaat sözleşmeleri arsa payının devrini içermesi sebebiyle Dairemizin yerleşmiş içtihatları gereğince karşı tarafın kabulü yoksa, tek taraflı feshedilemez, feshe hakim karar verir (15.H.D. 30.03.1992 tarih E.5811 K.1630 s. kararı, 10.06.1999 tarih 1999/1658 E.-1999/2437 K., Y.K.D. Mart 2000 s-404-405, 21.03.2006 tarih 2005/1712 E.-2006/1639 K. Y.K.D. Ekim 2006 s.1634-1635). Bu sebeple mahkemenin davalı yüklenicinin keşide ettiği 26.11.2001 günlü ihtarla sözleşmenin tek taraflı olarak feshedildiğine dair görüşünde isabet bulunmamaktadır.

Davacı arsa sahipleri feshi kabul etmediklerini, sözleşme uyarınca kendi edimleri olan 177 ada 11 parselin yüklenici şirket adına tesciline hazır olduklarını gerek yargılama sırasında gerekse temyiz dilekçesinde açıklamışlardır. Görüldüğü gibi fesih konusunda taraf iradeleri birleşmemiştir. Davalı yüklenici sözleşmenin feshini sağlamak amacıyla dava açtığını veya elinde feshe ait bir yargı kararı bulunduğunu iddia ve ispat edememiştir. O durumda noterde düzenleme biçiminde yapılan 20.02.1998 tarihli sözleşmenin yürürlükte olduğunun kabulü gerekir.

Anılan sözleşme hükümleri bir tüm olup, davacı arsa sahiplerine ilişkin 177 ada 11 parselin yükleniciye verilmesi karşılığında, davacılara verilecek bağımsız bölümlerin sair arsa sahibi Halil Koç’a ilişkin 352 ada 1 parsel üzerine yapılacak binadan verileceği sözleşmede yazılıdır. Aynı biçimde davacılara ilişkin arsa üzerine yapılacak binadaki bağımsız bölümlerde arsa sahibi Halil ile davalı kooperatif arasında paylaşılacaktır. 352 ada 1 parselin maliki davalı Halil Koç ile yüklenici kooperatif arasında daha sonra düzenlenen 08.02.2002 günlü asıl ve 14.03.2002 günlü ek sözleşmelerle anılan parsel üzerinde yapılan inşaattaki bağımsız bölümlerin paylaşılması, davacılar ile davalı kooperatif arasında geçerliliğini sürdüren 20.02.1998 günlü sözleşme gereğince, davalı kooperatifi 352 ada 1 parsel üzerindeki binadan 14, 15 ve 16 no.lu bağımsız bölümleri davacılara verme yükümlülüğünden kurtarmaz.

Dava konusu dairelerden 14 no.lu bağımsız bölümün davalı Halil Koç, 15 no.lu bağımsız bölümün davalı Havva Can, 16 no.lu bağımsız bölümün davalı Yakup Kökten adına tapuda kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Davalı Havva Can 15 no.lu bağımsız bölümü kooperatif üyesi olan kocası Hasan Can’ın payı olarak tapuda devralmıştır. Bu halde dosyadaki 27.04.2002 günlü Samsun 5. Noterliği’nce düzenlenmişda dikkate alındığında, davalılar Havva Can ve Yakup Kökten’in kooperatif ortaklığı sebebiyle bağımsız bölümlerin tapularını edindikleri sonucuna varılmaktadır. Davacılarla yapılan kat karşılığı inşaat sözleşmesinde davalı Halil Koç’un arsa sahibi olarak imzasının bulunduğu ve davalı kooperatifin de yüklenici olduğu dikkate alındığında, davalı Halil Koç ve kooperatif halefi olarak bağımsız bölüm tapusunu edinen davalılar Yakup Kökten ve Havva Can’ın iyiniyetli olduklarından söz edilemez.

O halde, davacıların kat karşılığı inşaat sözleşmesi gereği davalı kooperatife vermeyi kabul ettikleri 177 ada 11 parsel numaralı taşınmaz halen davacılar adına kayıtlı ise, davacıların kat karşılığı inşaat sözleşmesini sürdürme iradeleri de dikkate alınarak, 177 ada 11 parselin davalı kooperatif adına tescili karşılığı -birlikte ifa suretiyle- kat karşılığı inşaat sözleşmesi gereği davacılara verilmesi gereken 352 ada 1 parsel üzerindeki yapının 14, 15 ve 16 no.lu bağımsız bölümlerinin dava dilekçesindeki istemleri doğrultusunda davacılar adına tesciline karar verilmesi gerekirken, tek taraflı irade beyanı ile ve mahkeme kararı olmaksızın kat karşılığı inşaat sözleşmesinin feshedilemeyeceği gözden kaçırılarak yazılı biçimde davanın reddedilmesi doğru olmamıştır.

Mahkemece yapılacak iş, davacılar adına kayıtlı olduğu iddia edilen Alanlı Köyü 177 ada 11 parsel numaralı taşınmazın tapu kaydı getirilerek, bu taşınmaz davacılar adına tapuda kayıtlı ise birlikte ifa kuralı gereği kooperatif adına tescili ile birlikte dava dilekçesindeki istek doğrultusunda dava konusu Alanlı Köyü 352 ada 1 parsel numaralı taşınmaz üzerindeki yapının 14, 15 ve 16 numaralı bağımsız bölümlerinin de davalı hakiki şahıslar adına kayıtlı olan tapularının iptal edilerek davacılar adına tapuya kayıt ve tescilinden, şayet 177 ada 11 parsel numaralı taşınmaz davacılar tarafından elden çıkarılmış ve bu sebeple davacılar adına kayıtlı değilse davanın reddedilmesinden ibarettir.

Kararın bu sebeplerle bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Yukarda açıklanan sebeplerle kararın davacılar yararına BOZULMASINA, 450,00 YTL duruşma vekalet ücretinin davalılardan alınarak Yargıtay duruşmasında vekille temsil edilen davacılara verilmesine, ödedikleri temyiz peşin harcının istem halinde temyiz eden davacılara geri verilmesine, 25.04.2007 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

YAPI KOOPARATİFİ-TAPU TESCİL DAVASI- ESER SÖZLEŞMESİNDEN DOĞAN DAVA – ARSA PAYI KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ UYARINCA DAVALI ADINA OLAN TAPU KAYDININ İPTALİ İSTEMİ – DAVANIN AÇILMASINA ARSA SAHİPLERİ SEBEBİYET

T.C. YARGITAY 15.Hukuk Dairesi Esas: 2009/5709 Karar: 2011/920 Karar Tarihi: 17.02.2011

VERMEDİKLERİ VE TAPUYU DEVRETMEMEKTE HAKLI OLDUKLARI – HÜKMÜN BOZULDUĞU

ÖZET: Mahkemece yapılması gereken iş, arsa sahiplerine ait 24 nolu parselde yapılması gereken inşaatın dava tarihindeki piyasa fiyatlarına ve sözleşme koşullarına göre imalat bedelini bilirkişilerden ek rapor alarak hesaplatmak, bundan ruhsatsız olması nedeniyle yıkılan inşaatın dava tarihindeki piyasa fiyatıyla maliyet bedeli bulunarak mahsup etmek, böylece saptanacak miktara karşı davada hükmetmek, bunun ödenmesi kaydıyla asıl davadaki tapu iptali ve tescil talebini kabul etmekten ibarettir. Ayrıca, temerrüde düşenin yüklenici kooperatif olduğu, davanın açılmasına arsa sahipleri sebebiyet vermedikleri, tapu devretmemekte haklı oldukları anlaşıldığından, asıl davada yargılama giderlerinden sorumlu olmadıklarının kabulü gerekirken aksine hüküm kurulması da doğru olmamıştır.

(818 S. K. m. 97, 364)

Dava ve Karar: Yukarıda tarih ve numarası yazılı hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiş, davacı-k.davalı kooperatif vekili tarafından duruşma istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen günde davacı-k.davalı vekili Avukat A.D. ile davalı-k.davacılar vekili Avukat M. E. geldi. Temyiz dilekçelerinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan taraflar avukatları dinlendikten sonra vaktin darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması başka güne bırakılmıştı. Bu kere dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği konuşulup düşünüldü:

Dava, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca davalı adına olan tapu kaydının iptali ile kendi adlarına tesciline karar verilmesi istemiyle açılmıştır. Davalı, kendilerine ait parseldeki inşaatın yapılmadığını, bu nedenle akdin feshini veya inşaat yapım bedelinin ödenmesini karşı davasında istemiş, daha sonra davasını inşaat yapım bedelinin tahsili yönünde ıslah etmiştir.

Mahkemece davacıya ait parselin tapu kaydının iptali ile davacı adına tesciline, karşı davada ise, tapusunun iptali kabul edilen arsa bedelinin tahsiline karar verilmiş, karar, taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Taraflar arasında imzalanan 29.01.1997 tarihli sözleşmeyle, davalıya ait çeşitli parsellerin tevhid ve ifrazıyla oluşacak arsa üzerine kooperatifçe inşaat yapılması, bunun %50 oranında paylaştırılması kararlaştırılmıştır. Parsellerin tevhidinden sonra oluşan 19 ve 24 parselden, 19 parselin kooperatife, 24 parselin davalıya bırakılması kabul edilmiş, arsa sahibine ait inşaatın ruhsatının da arsa sahibince alınması ek sözleşmeyle uygun görülmüştür. Davacı kooperatif, kendi payına isabet eden parseldeki inşaatı tamamlamış, arsa sahiplerinin inşaat ruhsatı alınmadığından bahisle 24 nolu parselde, bir kısım imalatı ruhsatsız yapmış, mevcut hali ile bırakmıştır. Taraflarca imzalanan 22.09.2000 tarihli ek sözleşmede, ruhsatla ilgili sorumluluğun arsa sahibine ait olduğu, mevcut imalatın yıkılması halinde tüm maliyetin ve yıkılan blokun inşaat bedelinin arsa sahibi tarafından kooperatife ödeneceği kabul edilmiştir. Kural olarak eser sözleşmesinin bir türü olan arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde, yüklenicinin bedele hak kazanabilmesi için, eseri (inşaatı) sözleşmesine ve amacına uygun tamamlayıp teslim etmesi zorunludur (BK. 364. md.). Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi karşılıklı edimleri içerdiğinden, yüklenici kendi edimini yerine getirmeden inşaat bedeli karşılığı verilmesi gereken tapu payının devrini isteyemez. Somut olayda yüklenici kooperatif, arsa sahiplerine verilecek 24 nolu parsel üzerine inşaat yapmadığından ve böylece sözleşme ifa edilmediğinden temerrüde düşen yüklenici arsa sahibinden tapu payı isteyemez ise de, davalı ve karşı davacı arsa sahibince karşı davada inşaatın yapım bedeli, kısaca nama ifa istenildiğinden istemi kabul edilmelidir (BK. 97. md.). Ancak, arsa sahipleri kendilerine ait parsele ilişkin inşaatın yapım ruhsatını almayı yükümlenmiştir. Yüklenici emlak vergilerini ödemediği için ruhsatın alınamadığını savunmuşlardır. Gerçekten dosyaya giren makbuz örneklerinden emlak vergilerinin kooperatif tarafından 15.09.2006 tarihinde ödendiği anlaşılmaktadır. Bu arada imar değişikliği sonucu arsa sahiplerinin parselinde inşaat alanı küçüldüğünden ve sözleşmedeki %50 paylaşım oranı aleyhe değişmiş olacağından, inşaat ruhsatının geç alınmasında tarafların kusuru incelenerek, arsa sahibinin kusurlu olması durumunda 4290 m2 inşaat alanına göre yüklenicinin kusurlu olması halinde 4500 m2 inşaat maliyeti hesaplanmalıdır. O halde mahkemece yapılması gereken iş, arsa sahiplerine ait 24 nolu parselde yapılması gereken inşaatın dava tarihindeki piyasa fiyatlarına ve sözleşme koşullarına göre imalat bedelini bilirkişilerden ek rapor alarak hesaplatmak, bundan ruhsatsız olması nedeniyle yıkılan inşaatın dava tarihindeki piyasa fiyatıyla maliyet bedeli bulunarak mahsup etmek, böylece saptanacak miktara karşı davada hükmetmek, bunun ödenmesi kaydıyla asıl davadaki tapu iptali ve tescil talebini kabul etmekten ibarettir. Ayrıca, temerrüde düşenin yüklenici kooperatif olduğu, davanın açılmasına arsa sahipleri sebebiyet vermedikleri, tapu devretmemekte haklı oldukları anlaşıldığından, asıl davada yargılama giderlerinden sorumlu olmadıklarının kabulü gerekirken aksine hüküm kurulması da doğru olmamıştır.

Karar bu nedenlerle bozulmalıdır.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın taraflar yararına BOZULMASINA, 825,00 TL duruşma vekalet ücretinin taraflardan alınarak karşı tarafa verilmesine, fazla alınan temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden taraflara geri verilmesine, 17.02.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


 

 

 
                                  Sayaç