TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI AVUKATLAR- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
YARGITAY HUKUK DAİRELERİ KARARLARI 30(MALÜLLÜK AYLIĞININ HACİZİ-BOŞANMA - YETKİ İTİRAZI - YERLEŞİM YERİ - NÜFUS KAYDI-İŞTİRAK NAFAKASI - MALVARLIĞI VE GELİRİ OLMAYAN KADIN -YOKSULLUK NAFAKASI) / 21-01-2013

 

 MALÜLLÜK AYLIĞININ HACİZİ.( ŞİRKET MÜDÜRÜ)

10. Hukuk Dairesi 2009/16215 E.N . 2011/11350 K.N.

ÖZET:

Dava, davacının şirket yöneticisi olması nedeniyle şirkete ait prim borcundan dolayı Emekli Sandığından almakta olduğu adi malullük aylığına konulan haczin kaldırılması istemine ilişkindir.

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun´un 70. maddesinde ise; haczi caiz olmayan mal ve haklar sayılmış olup, maddenin 7. bendinde "Memleketin ordu ve zabıta hizmetlerinde malül olanlara bağlanan emekli aylıkları ile, bu kabil kimselerin dul ve yetimlerine bağlanan aylıklar ve ordunun hava ve denizaltı mensuplarına verilen uçuş ve dalış ikramiyeleri" nin haczedilemeyeceği öngörülmüştür.

Belirtilen düzenleme, sadece ordu ve zabıta hizmetlerinde malûl olanlara mahsustur. Bunun haricindeki sivil memuriyetlerde malûl olanlara bağlanan emekli aylıkları bu bent kapsamında değerlendirilemeyeceği gibi, maddenin Anayasa´nın 61. maddesi de dikkate alınmak suretiyle yorumlanması sonucu, korunması istenen hukuki menfaatin ordu ve zabıta hizmetlerinin ifası dolayısıyla uğranılan maluliyetlere ilişkin olduğu, ordu ve zabıta olarak görevli şahısların vazife malullüğü kapsamında değerlendirilemeyen maluliyetlerinin bu bent kapsamında değerlendirilemeyeceği açıktır.

İçtihat Metni

Dava, davacının şirket yöneticisi olması nedeniyle şirkete ait prim borcundan dolayı Emekli Sandığından almakta olduğu adi malullük aylığına konulan haczin kaldırılması istemine ilişkindir.

Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hükmün, davalı Avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi Dilek Doğan tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Davacı, Çankırı İl Sigorta Müdürlüğü tarafından Y… E… Konf İş Tur Tic AŞ´nin yöneticisi olması nedeniyle şirketin 1998/10-11-12 aylarına ait prim borçlarından dolayı 19/10/2007 tarihinde yaşlılık aylığı üzerine ihtiyati haciz konulduğunu, haczin kaldırılması için yapılan başvurunun Kurumca reddedildiğini, 6183 sayılı Kanun´un 70. maddesinde "Memleketin ordu ve zabıta hizmetlerinde malul olanlara bağlanan emeklilik aylıklarının haczedilemeyeceği" hükmünün yer aldığını, maluliyetin türü konusunda bir ayırım yapılmadığını bildirerek, haczin kaldırılmasını talep etmiştir.

Mahkemece, yapılan yargılama sonunda 6183 sayılı Kanunda adi malullük, vazife malullüğü ayırımı yapılmadığı, davacı borcun oluştuğu tarihte yönetim kurulu başkanı olarak borçtan sorumlu ise de, Kara Kuvvetleri Komutanlığında astsubay üstçavuş olarak görev yapmakta iken 9/2/1981 tarihinden itibaren adi malul aylığı bağlandığından ve malullük aylığı üzerine haciz konulamayacağından bahisle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Uyuşmazlık, ordudan adi malullük aylığı alan davacının, anonim şirket yöneticisi olması nedeniyle 1998/10-11-12 ayları prim borcundan dolayı 2007 yılında Emekli Sandığından almakta olduğu aylığına konulan haczin; adi malullük aylığının 6183. maddesinin 70. maddesi 7. bendi kapsamında sayılan haczedilemeyecek mal ve haklardan sayılarak kaldırılıp kaldırılamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Konuya ilişkin yasal mevzuatın incelenmesinde; 1982 tarihli Anayasamızın 61. maddesinde "Devletin harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malul ve gazileri koruyacağı ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlayacağı´" hükme bağlanmıştır. Maddenin gerekçesinde; "Madde toplumumuzun, fedakârlıklar yapmış olan bir kesiminin korunmasını bir direktif olarak vermektedir. Şehitlerin geride kalanlarına ve gazilerle ailelerinin korunması toplum için fedakârlıkta bulunan insanlara toplumun vereceği garantiler cümlesindendir" denilmiştir.

6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun´un 70. maddesinde ise; haczi caiz olmayan mal ve haklar sayılmış olup, maddenin 7. bendinde "Memleketin ordu ve zabıta hizmetlerinde malül olanlara bağlanan emekli aylıkları ile, bu kabil kimselerin dul ve yetimlerine bağlanan aylıklar ve ordunun hava ve denizaltı mensuplarına verilen uçuş ve dalış ikramiyeleri" nin haczedilemeyeceği öngörülmüştür.

Belirtilen düzenleme, sadece ordu ve zabıta hizmetlerinde malûl olanlara mahsustur. Bunun haricindeki sivil memuriyetlerde malûl olanlara bağlanan emekli aylıkları bu bent kapsamında değerlendirilemeyeceği gibi, maddenin Anayasa´nın 61. maddesi de dikkate alınmak suretiyle yorumlanması sonucu, korunması istenen hukuki menfaatin ordu ve zabıta hizmetlerinin ifası dolayısıyla uğranılan maluliyetlere ilişkin olduğu, ordu ve zabıta olarak görevli şahısların vazife malullüğü kapsamında değerlendirilemeyen maluliyetlerinin bu bent kapsamında değerlendirilemeyeceği açıktır.

Mahkemece, yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar tesisi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ:Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 14.07.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

BOŞANMA -  YETKİ İTİRAZI  - YERLEŞİM YERİ - NÜFUS KAYDI

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2004/6332 K. 2004/7153 T. 2.6.2004

4721/m. 19/1, 168

1587/m. 4/1

ÖZET : Taraflar evlilikten sonra fiilen bir araya gelmediklerinden ortak ikametleri yoktur. Bu durumda nüfus kaydının olduğu yer yerleşim yerine karine oluşturur.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Boşanma veya ayrılık davalarında yetkili mahkeme, eşlerden birinin yerleşim yeri veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir. ( TMK.168 )

Taraflar Arsin nüfusunda kayıtlıdırlar. Dava, Samsun´da ikame edilmiştir.

Davalı, süresi içinde yetki itirazında bulunmuş, Arsin´i yetkili göstermiştir.

Davacı, kendisinin Almanya´da oturduğunu Türkiye´deki ikametgahının Samsun olduğunu ileri sürerek yetki itirazına karşı çıkmış ve muhtarlıktan alınan ikametgah belgesini delil olarak sunmuştur.

Tanık beyanlarından tarafların resmi nikahtan sonra hiç biraraya gelmedikleri evlilik birliğinin fiilen tesis edilemediği anlaşılmaktadır. Esasen davacı da, nikah kıyıldıktan kısa bir süre sonra Almanya´ya döndüğünü kabul etmektedir. Buna göre eşlerin davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturmaları söz konusu değildir. Nüfus kaydının bulunduğu yer, yerleşim yerinin o yer olduğuna karine oluşturur. ( Nüfus Kanunu mad.4/1 ) Muhtarlık belgesi, Türk Medeni Kanununun 19/1. maddesinde tanımlanan yasal yerleşim yerini göstermez. Davacı kadın evlilik öncesi Kumru nüfusuna kayıtlıdır. Bu bakımdan, davalının yetki itirazının kabulü ile dava dilekçesinin yetkisizlik sebebiyle reddine karar verilmesi gerekirken işin esasının incelenmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma nedenine göre diğer yönlerin incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02.06.2004 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

BOŞANMA DAVASI - YETKİLİ MAHKEME - NÜFUSA KAYITLI OLUNAN YER

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2005/735 K. 2005/2814 T. 24.2.2005

4721/m.19, 168

2675/m.28

ÖZET :Bir kimsenin uzun süre yurt dışında bulunması yerleşim yerinin nakledildiğini göstermez.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Boşanma davasının eşlerden birinin yerleşim yerinde veya davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesinde bakılması gerekmektedir. ( MK. md. 168 ) Yerleşim yeri bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yerdir. ( TMK. md. 19/1 ) Nüfusa kayıtlı olunan yer karine olarak yerleşim yeridir. ( NK. md. 4 )

Toplanan delillerden eşlerin Tavşanlı nüfusuna kayıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Bir kimsenin uzun süre yurt dışında bulunması yerleşim yerinin nakledildiğini göstermez. Davalı yetkili mahkemeyi doğru göstermiştir. Mahkemece dava dosyasının yetkili Tavşanlı Mahkemesine gönderilmesine şeklinde hüküm kurulması gerekirken 2675 Sayılı Yasanın 28. maddesine yanlış anlam verilerek yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24.02.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 SIRA CETVELİNE İTİRAZ -ÖDEME MÜDDETİ İÇİNDE ÖDENMEYEN KAMU ALACAĞI - VERGİ ALACAĞININ TAHSİLİ

T.C. YARGITAY 19. HUKUK DAİRESİ E. 2004/4716 K. 2005/349 T. 27.1.2005

6183/m.54

2004/m.16, 142/III

ÖZET : Dava sıra cetveline itiraz davasıdır. 6183 sayılı Yasanın 54. maddesine göre, ödeme müddeti içinde ödenmeyen kamu alacağı tahsil dairesince cebren tahsil olunur. Karadeniz Vergi Dairesi anılan hüküm uyarınca vergi borçlusu aleyhine takibe geçip, paylaşıma konu alacağa haciz koymuştur. Takibin son aşaması olan sıra cetvelinin, vergi alacağının tahsili için vergi borçlusu aleyhine takibe geçen ve alacağa haciz koyan Vergi Dairesine tebliğinde bir usulsüzlük bulunmamaktadır. Bu nedenle sıra cetveline karşı şikayet süresi cetvelin Karadeniz Vergi Dairesi´ne tebliğinden itibaren başlar.

DAVA : Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : İcra Mahkemesi´nce dosya kapsamı delillere göre, sıra cetvelinin davacı Vergi Dairesi Müdürlüğü´ne 17.11.2003 günü tebliğ edildiği, davanın İİK.nun 16 ve 142/III ncü maddelerinde öngörülen 7 günlük yasal süre geçirildikten sonra, 08.12.2003 günü açıldığı gerekçesiyle reddine karar verilmiş; hüküm davacı ( Hazine ( vekili tarafından temyiz edilmiştir.

6183 sayılı Yasanın 54 ncü maddesine göre, ödeme müddeti içinde ödenmeyen kamu alacağı tahsil dairesince cebren tahsil olunur. Karadeniz Vergi Dairesi anılan hüküm uyarınca vergi borçlusu aleyhine takibe geçip, paylaşıma konu alacağa haciz koymuştur. Takibin son aşaması olan sıra cetvelinin, vergi alacağının tahsili için vergi borçlusu aleyhine takibe geçen ve alacağa haciz koyan Vergi Dairesine tebliğinde bir usulsüzlük bulunmamaktadır. Bu nedenle sıra cetveline karşı şikayet süresi cetvelin Karadeniz Vergi Dairesi´ne tebliğinden itibaren başlar. Aynı gerekçe ile davanın reddine ilişkin hüküm içeren İcra Mahkemesi kararının onanması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA, 27.01.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.




SIRA CETVELİ
- ŞİRKET ORTAĞININ SORUMLULUĞU- VERGİ BORCU

19. Hukuk Dairesi 2007/4412 E., 2007/8194 K.

 “ÖZET”

ŞİRKETE AİT VERGİ BORCUNUN TAHSİLİ İÇİN ŞİRKET HAKKINDAKİ YASAL İŞLEMLER TAMAMLANMADIĞI VE DAVA DIŞI BORÇLU OLAN KİŞİ ALEYHİNE İCRA TAKİBİNE BAŞLANMADIĞI İÇİN, VERGİ DAİRESİNİN BEDELİ PAYLAŞIMA KONU TAŞINMAZ ÜZERİNDEKİ HACZİ GEÇERSİZDİR. SIRA CETVELİNE İTİRAZ DAVALARINDA DAVA SONUCUNDAN YALNIZ SIRA CETVELİNE İTİRAZ EDEN KİŞİ YARARLANIR.

“İçtihat Metni”

Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı vekili, dava dışı borçluya ait taşınmazın satışından sonra düzenlenen sıra cetvelinde ilk sıraya alınan davalı Vergi Dairesinin haczinin müvekkilinin haczinden sonraki tarihli olduğunu, bedeli paylaşıma konu taşınmazın aynından doğmayan vergi alacağının ilk sırada yer alamayacağını ve vergi borçlusu şirkete başvurulmadan şirket yetkilisi hakkında haciz işlemi uygulanmasının hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek sıra cetvelinin iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir

Davalı Hazine temsilcisi, dava dışı borçlunun gerçek usulde vergi mükellefi olduğunu ve geçmiş dönemlerden vergi alacağı bulunduğunu bildirerek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

İcra Mahkemesi’nce davalı Vergi Dairesinin bedeli paylaşıma konu taşınmaz üzerinde haczi bulunduğu, bu itibarla ilk hacze iştirak edebileceği; davacının dördüncü sırada yer alması nedeniyle davalı yararına garameten yapılan paylaştırma neticesinde sıra cetvelinin iptalinin sonucu değiştirmeyeceği gerekçesiyle şikayetin reddine karar verilmiş; hüküm şikayetçi vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Şirket ortak ve yöneticilerinin, şirketin vergi borcundan sorumluluğu hususu 213 sayılı Vergi Usul Kanunu ile 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un mükerrer 35. maddesinde düzenlenmiştir.

Dosyanın incelenmesinde bedeli paylaşıma konu taşınmaz üzerine davalı yanca konulan haczin dayanağının, taşınmaz sahibinin ortağı olduğu limited şirkete ait vergi borcu olduğu; davalı idarenin bu alacağın tahsili için şirket hakkındaki yasal işlemleri tamamlamadığı, bir başka ifade ile şirketin aciz halinde olduğunun tespiti bağlamında yeterli girişimde bulunmadığı; diğer yandan da dava dışı borçlu İbrahim aleyhine takibata başlanmadığı anlaşılmıştır. Mahkemece alınan bilirkişi raporunda da bu iki husus belirlenmiş; şirketin aciz halinde olduğunun davalı yanca belgelenmediği ve dava dışı borçlu hakkında usulüne uygun biçimde icra takibine girişilmediği açıklanmıştır.

Diğer taraftan, sıra cetveline itiraz davalarında dava sonucundan yalnızca sıra cetveline itiraz eden kimse yararlanır.

Bu durumda, mahkemece davalı Vergi Dairesinin bedeli paylaşıma konu taşınmaz üzerindeki haczinin geçersizliği, sıra cetvelinde yer alan diğer alacaklıların herhangi bir itirazının bulunmadığı ve davacı vekilinin temyiz dilekçesinde gösterdiği alacak tutarı da dikkate alınarak bir karar verilmek gerekirken, yazılı gerekçeyle davanın reddinde isabet görülmemiştir.

Sonu ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün (BOZULMASINA),

peşin harcın istek halinde iadesine, 27.09.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İŞTİRAK NAFAKASI - MALVARLIĞI VE GELİRİ OLMAYAN KADIN - BOŞANMA

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2005/12096 K. 2005/14638 T. 24.10.2005

4721/m. 182

ÖZET : Taraflar arasındaki boşanma davasına ilişkin dosya kapsamından kadının herhangi bir işte çalışmadığı, geçimini ailesinin katkısı ile sağladığı, adına kayıtlı menkul ve gayrimenkul olmadığı anlaşılmaktadır. Geliri ve malvarlığı bulunmayan kadın iştirak nafakası ile sorumlu tutulamaz.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm nafaka yönünden temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davacı kadının herhangi bir işte çalışmadığı, geçimini annesi ve kardeşlerinin katkısıyla sağladığı, herhangi bir gelirinin olmadığı adına kayıtlı menkul ya da gayrimenkulü bulunmadığı 19.01.2004 tarihli emniyetçe düzenlenen tutanaktan anlaşılmaktadır. Geliri ve malvarlığı bulunmayan davacı kadının iştirak nafakası ile sorumlu tutulması bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan hükmün gösterilen sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 24.10.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

BOŞANMA - YOKSULLUK NAFAKASI -  ASGARİ ÜCRETLE İŞE GİRMEK - İŞE GİRMEK

T.C. YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ E. 2002/5950 K. 2002/6428 T. 4.6.2002

743/m.144, 145

4721/m.176

ÖZET :Sözleşme veya hüküm ile kendisine maddi tazminat veya nafaka olarak bir irat tahsis edilmiş eşin, yoksulluğunun zail olması, haysiyetsiz hayat sürmesi, bir evlenme akdi olmadan fiilen karı ve koca gibi yaşaması, yeniden evlenmesi veya eşlerden birinin ölmesi halinde, aksi taraflarca kararlaştırılmadıkça bu irat kesilir. İrat şeklinde maddi tazminat veya nafakayı gerektiren sebep ortadan kalkar ya da önemli ölçüde azalır veya borçlunun mali gücü önemli ölçü de eksilirse iradın indirilmesine veya kaldırılmasına karar verilebileceği gibi değişen durumlara göre ve hakkaniyet gerektiriyorsa iradın artırılması da istenebilir.

DAVA : Taraflar arasında görülen "nafaka" davasının yapılan yargılaması sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.

KARAR : Davada davalının asgari ücretle çalışarak gelir temin ettiği, böylece yoksullaktan kurtulduğu ileri sürülerek yoksulluk nafakasının kaldırılması istenilmiş mahmemece iddia sabit görülerek davanın kabulüne karar verilmiştir.

743 sayılı Medeni Kanunun ( 4721 sayılı yasa 176 mad. ) 145. maddesinin üçüncü fıkrasına göre "sözleşme veya hüküm ile kendisine maddi tazminat veya nafaka olarak bir irat tahsis edilmiş eşin yoksulluğunun zail olması haysiyetsiz hayat sürmesi, bir evlenme akdi olmadan fiilen karı koca gibi yaşaması yeniden evlenmesi veya eşlerden birinin ölmesi halinde, aksi taraflarca kararlaştırılmadıkça bu irat kesilir.

İrat şeklinde maddi tazminat veya nafakayı gerektiren sebep ortadan kalkar ya da önemli ölçüde azalır veya boçlunun mali gücü önemli ölçüde eksilirse iradın indirilmesine veya kaldırılmasına karar verilebileceği gibi değişen durumlara göre ve hakkaniyet gerektiriyorsa iradın artırılması da istenebilir."

Somut olayda boşanma nedeniyle yoksulluğa düşen eşe aylık 50.000.000 lira yoksulluk nafakası verilmiş olup, davalının nafaka dışında hiçbir malvarlığı bulunmadığı gibi, daha sonra avukat yanında işe girerek elde ettiği ( 210.000.000 lira ) asgari ücret günün ekonomik koşulları ve paranın alım gücü değerlendirildiğinde O´nu yoksulluktan kurtarmaz. Kaldı ki davalının elde ettiği iş ve gelir her an için sona erebilecek nitelikte olup sabit ve güvenceli de değildir.

Davanın reddi yerine delillerin yanılgılı değerlendirilmesi sonucu yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK. nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 4/6/2002 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

MESKENİYET İDDİASI - BAŞKA İCRA DOSYASINDA BORÇLUNUN MESKENİYET İDDİASININ KABUL EDİLMESİ - HALİNE MÜNASİP EV - İCRA MAHKEMESİNCE HER DAVANIN AÇILDIĞI TARİHTEKİ KOŞULLARDA DEĞERLENDİRİLMESİ

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2011/21041 K. 2012/6493 T. 6.3.2012

2004/m. 82

[u]ÖZET : Şikayetçi borçlunun, başka icra dosyasında aynı taşınmaz için icra mahkemesine yaptığı şikayetin kabul edilmesi nedeniyle duruşma açılmadan hüküm tesisi yoluna gidilmiştir. İcra mahkemesince her davanın açıldığı tarihteki koşullar değerlendirilmesi gerektiğinden duruşma açılıp keşif yapılarak, keşif tarihi itibariyle haczedilen taşınmazın şikayetçi borçlunun haline münasip ev olup olmadığının tespiti gerekir.[/u]

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklılar tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşüldü:

KARAR : İİK´ nun 82/12. maddesinde; "borçlunun haline münasip evinin haczolunamayacağı” belirlendikten sonra aynı maddede "ancak evin kıymeti fazla ise, bedelinden haline münasip bir yer alabilecek miktarı borçluya bırakılmak üzere haczedilerek satılır." hükmüne yer verilmiştir. Mahkemece mahallinde keşif yapılarak meskeniyet şikayetine konu taşınmazın keşif tarihi itibariyle değeri ile borçlunun haline münasip ev alabileceği bedel tespit edildikten sonra tespit edilen bu miktar mahcuzun değerinden az ise mahcuzun satılarak borçlunun haline münasip ev alması için gerekli bedelin kendisine, artanın alacaklıya ödenmesine, satışın borçlunun haline münasip ev alabileceği miktardan az olmamak üzere yapılmasına karar verilmesi gerekir.

Somut olayda, icra mahkemesince şikayetçi borçlunun başka bir icra dosyasında aynı taşınmaz için icra mahkemesine yaptığı şikayetin kabul edilmesi nedeniyle bu davada da duruşma açılmadan hüküm tesisi yoluna gidilmiştir.

İcra mahkemesince her davanın açıldığı tarihteki koşullarda değerlendirilmesi gerektiği göz önünde tutularak duruşma açılıp keşif yapılarak, keşif tarihi itibariyle haczedilen taşınmazın şikayetçi borçlunun haline münasip ev olup olmadığının tespiti gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde dosya üzerinden şikayetin kabulüne dair hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK nun 428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA), 06.03.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

YAŞLILIK AYLIĞI ALAN KİMSENİN- ÇALIŞMASI MAAŞIN KESİLMESİ

T. C. YARGITAY 21. Hukuk Dairesi 2006/11350 E., 2007/8737 K.

"İçtihat Metni"

Davacı, 1.5.2004-1.12.2004 tarihleri arası ödenen yaşlılık aylıklarının geri ödenmesine devir Kurum işleminin iptaline, SSK.ca bağlanan yaşlılık aylığının 1.5.2004 tarihinden itibaren ödenmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin reddine karar vermiştir.

Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.

Dava, davacının kesilen yaşlılık aylığının kesildiği 1.5.2004 tarihinden itibaren aynen ödenmesi gerektiğinin ve davacının davalı, Kuruma ödenen yaşlılık aylıkları nedeniyle 5.304.45 YTL borçlu bulunmadığının tesbiti ile aksi yöndeki davalı Kurum işleminin iptali istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın reddine karar verilmiş ise de bu sonuç dosya içeriğine usul ve yasaya uygun bulunmamaktadır.

Davacının emekli olduktan sonrada 31.05.2004 tarihine kadar tüm sigorta kollarına tabi çalışmaya devam ettiği dosyadaki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır.

Sorunun çözümü yönünde, öncelikle, 506 sayılı Yasa kapsamında yaşlılık aylığı alan sigortalıların yeniden çalışmaları durumunda uygulanacak 63. maddenin kapsam ve geçirdiği evrelerin belirlenmesinde yarar olacaktır. Gerçekten, 506 sayılı Yasa sistemi, 29.4.1986 günlü 3279 sayılı Yasa ile değiştirilen 63.madenin getirdiği düzenlemeden önce, Kurumdan yaşlılık aylığına hak kazanan ve aylık almakta olanların, aylıkların kesilmeden çalışmalarına imkan tanınmamaktaydı. Kısaca, Kurumdan yaşlılık aylığı alanlar ya aylıklarını veya çalışmayı tercih edecekler, iki durumu bir arada sürdüremeyeceklerdi. Ne var ki, bu durum, T.C. Emekli Sandığı iştirakçileri ve Bağ-Kur sigortalıları açısından, 506 sayılı Yasa kapsamında bulunanlar aleyhine haksız bir uygulama ortaya çıkarmış, aynı durumda bulunan, T.C. Emekli Sandığı iştirakçisi ile Bağ-Kur sigortalısı, hem yaşlılık aylıklarını alıp, hemde bu aylıklar kesilmeden çalışma imkanına sahipken 506 sayılı Yasa kapsamında olanlar bu imkandan yoksun kılınmışlardı. İşte yasa koyucu bu eşitsizliği gidermek amacıyla, yukarıda sözü edilen Yasa değişikliğini kabul etmiş ve 63. maddeyi yeniden düzenleyerek 506 sayılı yasaya göre yaşlılık aylığı alanlara, aylıkların kesilmeden çalışma imkanı sağlamıştır. (TBMM 17. Dönem çalışmaları S. Sayısı 432. S.17 ).

Yeni düzenlemeye göre; yaşlılık aylığı alanların yeniden çalışmaya başlamak istemeleri durumunda, kendilerine alternatifli bir sistem getirilmiştir. Yaşlılık aylığı alan; bu sistemlerden birini tercih ederek çalışmasını sürdürebilecektir. Sözü edilen 63. maddenin ( A) bendinde gösterilen birinci sistemde, yeniden çalışmaya başlayan sigortalı yaşlılık aylığını kestirecek ve normal sigortalı gibi çalışmasının sürdürecektir. Bu durumda kendisinden 78. maddede belirtilen kazançlar toplamından 73. maddeye göre prim kesilecek ve sonuçta sigortalı, çalışmasını sona erdirdiğinde, kesilen prim ve çalışma süresi gözönünde tutularak kendisine son durumuna göre yaşlılık aylığı bağlanabilecektir. Böylece sigortalı, kendisine önceden bağlanan yaşlılık aylığının gösterge ve oranını arttırma imkanına sahip kılınmış, önceden mümkün olmayan bir hakka kavuşmuştur. Sözü edilen maddenin ( B ) bendinde belirlenen ikinci durumda ise, yaşlılık aylığı almakta olan kişi yeniden çalışmaya başladığında; aylığını almaya devam edecek Sosyal Güvenlik Destek primi adı altında, %6 yaşlılık aylığı alandan %18´i işverenden alınmak koşuluyla toplam %24 oranında bir katkı payı ödeyecektir. Görüldüğü üzere; yaşlılık aylığı alan kişiye yasa bir tercih hakkı getirmiştir. Hangi sistemi, tercih edeceğini aylık sahibi kendisi belirleyecek ve durumunu ortaya koyacaktır. Kişi, açıkça iradesini ortaya koymadan aylığı kesilmeyecektir. Esasen yasal koşulların gerçekleşmesi sonucu yaşlılık sigortası kolundan aylığa hak kazanan kişinin aylığını keserek ortada bırakmak hem Sosyal Güvenlik ilkesine hem de onun alt yapısını oluşturan Sosyal Sigorta sistemine aykırı olur ve kişiye sağlanan yasal imkanını da işlemez hale getirir.

Dava konusu olayda davacı yaşlılık aylığı bağlandıktan sonra aynı iş yerinde sigortalı olarak 30 gün daha çalışmış ve bu çalışması karşılığı prim tahakkuk ettirilmiştir. Davacı %24 oranında sosyal güvenlik destek primi ödeyeceği yerde bu miktarın çok üzerinde 73. maddeye göre prim ödemiştir. Yine olayda kaçak işçi çalıştırmak ve prim kaybına yol açmak gibi bir durumda söz konusu değilken sırf sigortalı olarak çalışmaya devam ettiği gerekçesi ile davacının yaşlılık aylığının kesilmesi ve aylarca aylıktan yoksun bırakılması yasaya ve adalete uygun düşmez. O nedenle davanın kabulü yerine reddine karar verilmesi doğru değildir.

Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 28.05.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

YETİM MAAŞI KESİLMESİ-HİLELİ BOŞANMA-AYLIĞIN GERİ TALEBİ

YARGITAY 10. Hukuk Dairesi 2010/11457 E.N , 2012/929 K.N.

İçtihat Metni

Dava, boşandığı eşiyle birlikte yaşadığının anlaşılması üzerine, hak sahibi konumunda yer alan davacıya bağlanan ölüm aylığının 5510 sayılı Kanunun 56/2 fıkrası uyarınca kesilmesi sebebiyle; davacıya, davalı Kurum tarafından 24.10.2008-23.10.2009 tarihleri arasında ödenen aylıklara ilişkin olarak davacının, davalı Kuruma borçlu olmadığının ve aylığın kesilme tarihi itibarıyla yeniden bağlanması gerektiğinin tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne şeklinde karar verilmiştir.

Hükmün, davalı Kurum avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi F.... G…… tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Hakkında verilen boşanma kararı 04.05.2011 tarihinde kesinleşen davacıya, yaşamını yitiren sigortalı babası üzerinden 1479 sayılı Kanun hükümlerine göre hak sahibi kız çocuğu sıfatıyla bağlanan ölüm aylığının, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığının belirlendiği gerekçesiyle davalı Kurumca 12.10.2009 tarihinde gerçekleştirilen işlemle 24.10.2008 tarihi itibarıyla kesilerek, 24.10.2008-23.11.2009 döneminde yersiz ödendiği ileri sürülen aylıklar yönünden borç tahakkuku işlemi tesis edildiği anlaşılmakta olup, mahkemece yapılan yargılama sonunda istem aynen hüküm altına alınmıştır.

Davanın, yasal dayanağı 5510 sayılı Sosyal S igortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 56´ncı maddesinin ikinci fıkrası olup, uyuşmazlığın çözümünde, sosyal güvenlik, sosyal güvenliğin amaç ve yöntemleri, sosyal sigortalar, sosyal güvenlik sistemi gibi kavram ve olguların değerlendirilmesine gereksinim bulunmaktadır.

Sosyal güvenlik, toplumda yaşayan her kesimi hiçbir ayırım gözetmeksizin hayatın çeşitli sosyal risklerine karşı ekonomik güvence altına alarak yarın endişesinden kurtarmaya, toplumda yoksul ve muhtaç insanlara yardım ederek onlara insan onuruna yaraşır en az yaşam düzeyi sağlamaya çalışır. Böylelikle bir ülkede, sosyal adaletin ve sosyal devlet ilkesinin gerçekleştirilmesine hizmet eder. ... Sosyal edimler (yardımlar) sağlayan tüm alanlarda olduğu gibi, sosyal sigortalar da sosyal adalet ve sosyal güvenliğin gerçekleştirilmesi amacına hizmet etmeye ve insana, insan onuruna layık bir yaşam düzeyi sağlamaya yöneliktir. Sosyal güvenlik, sadece insanların geleceğini güvence altına almaya yönelik bir kurallar bütünü olmayıp, her şeyden önce bir sosyal program ya da politikadır. Bu politikada asıl hedef, insanların belirli sosyal risklere karşı ekonomik güvenliklerinin ve sosyal adaletin sağlanması ise de, bunun içinde durmadan değişen kural ve ilkeler, türlü yöntemler ve önlemler yer almaktadır. Bu niteliği itibarıyla sosyal güvenlik bir hukuk dalı olmaktan çok, bir sistemdir (Prof.Dr. A.Can Tuncay/Prof.Dr. Ömer Ekmekçi, Yeni Mevzuat Açısından Sosyal Güvenlik Hukukunun Esasları, 2´nci Bası, İstanbul 2009, s. 3, 5, 115). Bununla birlikte, sosyal güvenliği oluşturan birtakım hukuk kuralları bulunmaktadır ve söz konusu kurallar yönünden incelendiğinde sosyal güvenliğin bir hukuk dalı olduğu kuşkusuzdur. Yalnızca sosyal yardım ve hizmetler ile sosyal sigortaları içeren, üniversitelerin ilgili fakülte ve bölümlerinde ders olarak öğrenimi sürdürülen dar anlamda Sosyal Hukuk söz konusu olduğu gibi, Sosyal Güvenlik Hukuku ile beraber konut hakkı, eğitim hakkı, işsizleri koruma ve kendilerine iş bulma, sağlığın, çocukların, tüketicinin, analığın korunması ve benzeri sosyal konuları barındıran geniş anlamda Sosyal Hukuk´tan da söz edilmekte, ülkemizde ise yerleşik olmayan anılan kavramlar yerine Sosyal Güvenlik Hukuku terimi kullanılmaktadır.

Tüm ülkelerin pozitif hukuklarında yer alan ve gelişen sosyal güvenlik kavramı, genel ilkeler düzeyinde, İkinci Dünya Savaşı´ndan sonra kabul edilen birçok anayasada yerine aldıktan sonra, uluslararası düzeyde ilk defa 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi´nde temel bir hak olarak düzenlenmiştir (Prof.Dr. A... Güzel/Prof.Dr. A... Rıza Okur, Sosyal Güvenlik Hukuku, Yenilenmiş 9´uncu Bası, İstanbul 2003, s. 37). Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen Bildirge´nin 22´nci maddesinde, herkesin, toplumun bir bireyi olarak sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu, sosyal güvenliğin, bireyin onuru, kişiliğinin geliştirilmesi için kaçınılmaz ekonomik, sosyal ve kültürel hakların doyurulması temeline dayandığı belirtilmiştir. Ulusal normlar yönünden bakıldığında, anılan belgeden esinlenilerek ülkemizde de 1961 tarihli Anayasa´da sosyal güvenlik, herkes için anayasal hak olarak düzenlenmiştir. 1982 Anayasası´nın 2´nci maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti´nin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilmiş, 5´inci maddesinde, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamanın, kişinin temel hak ve özgürlüklerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli koşulları hazırlamaya çalışmanın devletin temel amaç ve görevleri arasında bulunduğu bildirilmiş, "Sosyal güvenlik hakkı" başlığını taşıyan 60´ıncı maddesinde, herkesin, sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu, devletin bu güvenliği sağlayacak gerekli önlemleri alıp teşkilatı kuracağı, "Sosyal güvenlik bakımından özel olarak korunması gerekenler" başlıklı 61´inci maddesinde, devletin, savaş ve görev şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malûl ve gazileri koruyacağı ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlayacağı, sakatların korunmalarını ve toplum yaşamına intibaklarını sağlayıcı önlemleri alacağı, yaşlıların devletçe korunacağı ve kendilerine yapılacak yardım ile sağlanacak diğer hak ve kolaylıklara ilişkin düzenlemeler yapılacağı, devletin, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü önlemi alacağı, bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kuracağı veya kurduracağı, "Devletin iktisadî ve sosyal ödevlerinin sınırları" başlığını taşıyan 65´inci maddesinde, devletin, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getireceği açıklanmıştır. Tüm ulusal hukuklar için temel model oluşturan Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO) tarafından 28 Haziran 1952 günü benimsenen Sosyal Güvenliğin Asgari Normlarına İlişkin 102 Sayılı Sözleşme´de ise dokuz adet temel sosyal sigorta kolu; hastalık durumunda gelir kaybını karşılayan ödenekler, hastalık halinde sağlık yardımları, iş kazası ve meslek hastalığı, sakatlık, analık, yaşlılık, ölüm, aile yardımları (ödenekleri) ve işsizlik olarak sıralanmış olup, anılan Sözleşme´ye taraf olan ülkemizde de bu sigorta türlerinden aile yardımları (ödenekleri) dışında kalanların tümü, tarihsel süreç içerisinde aşamalı olarak kabul edilerek ilgili sosyal güvenlik kanunlarında düzenlenmiştir.

Sosyal sigorta sistemlerinde sigortalılar veya hak sahipleri belli şartların yerine getirilmesi halinde sosyal edime (yardıma) hak kazanırlar. Sosyal edim ya da sosyal yardım hakkı kişilerin belli bir yardım ya da edim üzerinde yargısal yönden icrası mümkün kamusal talep hakkını ifade eder (Prof.Dr. A.Can Tuncay/Prof.Dr. Ömer Ekmekçi, Yeni Mevzuat Açısından Sosyal Güvenlik Hukukunun Esasları, 2´nci Bası, İstanbul 2009, s. 128). Sosyal sigortalar; sosyal koruma, dayanışma, sosyal denkleştirme, zorunluluk ilkelerine dayanmakta olup, özellikle inceleme konusu 5510 sayılı Kanunun 56´ncı maddesi yönünden önem arz eden sosyal koruma ilkesiyle, toplumun ekonomik ve sosyal yönden en fazla gereksinimi olan bireylerini/gruplarını koruma, güvenceye kavuşturma ve onlara hizmet amaçlanmakta, yaşamlarını sürdürebilmeleri için bu kişilerin sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınması hedefi öne çıkmaktadır. Devletler tarafından amaç olarak benimsenen sosyal güvenlik genellikle, sosyal sigortalar ile sosyal yardım ve hizmetler olarak adlandırılan iki temel yöntem uygulanmak suretiyle sağlanmaya çalışılmaktadır. İki ana rejimden meydana gelen Türk Sosyal Güvenlik Sistemi´nde, yardımların genellikle devlet bütçesinden veya gönüllü özel yapılanmalardan karşılandığı, katılmasız veya primsiz rejim olarak adlandırılan sosyal yardım ve hizmetlerin yanı sıra, sistemin temel dayanağını oluşturan ve ilgililerin herhangi bir maddi katkısının söz konusu olmadığı katılmalı veya primli rejim de bulunmaktadır.

Devletin Anayasa´da güvence altına alınan sosyal güvenlik haklarının yaşama geçirilmesi için gerekli teşkilatı kurması ve diğer önlemleri alması, sosyal güvenlik politikalarını bilimsel verilere göre belirlemesi ve bunun için gerekli yasal düzenlemeleri yapması doğaldır. Sosyal sigorta programlarının sigortacılık ilkeleri ve çağdaş standartlarla uyumu ve malî açıdan sürdürülebilirliği, sosyal sigorta kuruluşlarının idarî ve malî etkinliklerinin artırılması için gerekli rejimin oluşturulmasını zorunlu kılar. Nesnel ve sürekli kurallarla sağlam ve sağlıklı temellere oturtulmayan bir sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilir olması düşünülemez. Bu düzenin korunması Anayasa´nın 60´ıncı maddesinde yer alan sosyal güvenlik hakkının güvenceye alınması için de zorunludur (Anayasa Mahkemesi´nin 26.01.2011 gün ve 2008/109 Esas, 2011/25 Karar sayılı kararı).

Ülkemizde, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu, 1479 sayılı Esnaf Ve Sanatkarlar Ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu, 2925 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu, 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına Ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu, 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu olmak üzere beş ana sosyal güvenlik yasası bulunmakta olup, bu mevzuatlarda düzenlenen sosyal güvenlik hakkı, Sosyal Sigortalar Kurumu, kısaca Bağ - Kur olarak adlandırılan Esnaf Ve Sanatkârlar Ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal S.......lar Kurumu, Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı tarafından yerine getirilmekte iken, öncelikle 20.05.2006 tarihinde Resmi Gazete´de yayımlanarak yürürlüğe giren, örgütlenme yasası niteliğindeki 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu ile kamu tüzel kişiliğine sahip, idari ve mali açıdan özerk Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kurularak, anılan üç kurum tek çatı altında bu Kurum´da birleştirilmiş, sonrasında mevzuat birliğini sağlamaya yönelik olarak, istisnaları dışında 01.10.2008 günü yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun kabul edilmiştir. Tüm modern sosyal güvenlik sistemlerinde yer alan ölüm sigortası, sigortalının yaşamını yitirmesi durumunda geride kalan ve hak sahibi olarak nitelendirilen (tanımlanan) kişilerin geleceklerini güvence altına almayı amaçlamaktadır. Söz konusu kanunlarda iş kazalarıyla meslek hastalıkları sigortası veya ölüm sigortası kollarından hak sahiplerine ölüm geliri, ölüm aylığı, dul ve yetim aylığı bağlanabilmesi için bazı koşullar öngörülmüş, bunlar arasında anne/baba üzerinden hayattaki kız çocuğuna veya eş üzerinden sağ kalan diğer eşe tahsis yapılabilmesi, evli olmama şartına bağlanmıştır. 506 sayılı Kanunun 99´uncu ve 1479 sayılı Kanunun 43´üncü maddelerinde "hakkı doğuran olay tarihi" ibarelerine yer verilmiş, 5510 sayılı Kanunun 35´inci maddesinde "hak sahibi olma niteliğinin kazanıldığı tarih", 97´nci maddesinde "hakkın kazanıldığı tarih" ve "hakkın doğduğu tarih" sözcükleri kullanılmıştır. Kız çocuğuna anne/baba üzerinden ölüm geliri/aylığı veya yetim aylığı bağlanabilmesi için yalnızca ölümün gerçekleşmesi veya evli olunmaması yeterli bulunmayıp, tahsis için her iki olgunun bir arada varlığı gerekmektedir. Evli kız çocuğu kimi zaman boşanmayla, bazen de ölümle hak sahibi sıfatını kazanmakta, başka bir anlatımla, sigortalı anne/baba yaşamını yitirmesine karşın kız çocuğu evli ise hak sahibi olamamakta, evli olmayan kız çocukları ise sigortalı anne/baba hayatta olduğu sürece bu sıfatla anılmamakta ve her iki durumda da gelire/aylığa hak kazanılamamaktadır. Şu durumda, evli kız çocuğu bazen boşanmayla, kimi zaman da ölümle ve hangisi daha sonra ise o tarihte hak sahibi olmaktadır. Dolayısıyla, hak sahibi olma niteliğinin kazanıldığı tarih ( = Hakkın kazanıldığı tarih = Hakkın doğduğu tarih = Hakkı doğuran olay tarihi ) değişkenlik arz etmektedir.

Anılan beş temel kanunda yer almayan inceleme konusu norm, ilk kez 5510 sayılı Kanunun "Gelir ve aylık bağlanmayacak haller" başlığını taşıyan 56´ncı maddesinin ikinci (son) fıkrasında düzenlenerek 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Fıkrada "Eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar, 96´ncı madde hükümlerine göre geri alınır." düzenlemesine yer verilmiştir. Öncelikle belirtilmelidir ki, inceleme konusu hükmün Anayasa´ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi´ne yapılan 2009/86 Esas numaralı başvurunun, 28.04.2011 tarihinde verilen karar ile reddedildiği, dolayısıyla iptal edilmeyen fıkranın yürürlükte olduğu belirgindir. Kamuoyunda uzun yıllardır varlığı konuşulan, yaşamını yitirmiş sigortalı/iştirakçi annesi/babası üzerinden ölüm aylık veya gelirine/yetim aylığına hak kazanabilmek için evlilik bağına son verip boşandığı eşiyle birlikte yaşamayı sürdüren kız çocuklarının veya hayatta bulunmayan sigortalı/iştirakçi eski eşi üzerinden ölüm aylık veya geliri/dul aylığı tahsisi için mevcut evlilik birliğini sonlandırmasına karşın sonraki eşiyle beraberliğini devam ettiren kişilerin durumu etik değerler, ahlaki algı ve kurallar yönünden ele alınabilir, uzun bir sürece yayılmış bu türden birlikteliklerin toplum nezdinde oluşturduğu rahatsızlıklar, varsa tarafların ortak çocuklarının ruhsal dünyasında meydana getirdiği olumsuz etkiler dile getirilebilir ise de, kuşkusuz, bu yönde yapılacak herhangi bir irdeleme, yargının görev, hak ve yetki alanı içerisinde bulunmadığı gibi, yargısal metinlerde bu tür değerlendirmelere yer verilmesinin sakıncaları da ortadadır. İlgili hak sahibinin seçimini, her ne sebeple olursa olsun boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşama yönünde kullanması, mutlak surette bireysel özgürlük çerçevesinde ele alınmalı, bununla beraber, Anayasa´nın 65´inci maddesinde de ifade edildiği üzere, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile saptanan görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri göz önünde bulundurarak mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirme görevi olan devletin, sosyal güvenliğin yaşama geçirilip ülkede yaşayan diğer fertlere de bu hakkın dağıtılmasında sosyal sigorta yardımlarına hak kazanma koşullarını düzenleme yetkisine sahip olduğu gözden uzak tutulmamalı, daha açık anlatımla, boşanılan eşle fiilen beraber yaşama durum ve olgusuna müdahale edemeyecek olan devletin, yöntemince kabul edeceği yasal düzenlemeyle bu tür ilişkiyi sürdürenleri sosyal sigorta yardımından yararlandırmama (yoksun bırakma) yetkisi olduğu benimsenmeli, özellikle Anayasa Mahkemesi tarafından iptal başvurusunun reddedilmesi karşısında, yürürlükteki kanunları uygulamakla yükümlü olan yargı organlarınca görev sınırları içerisinde, sosyal güvenlik hukuku ve onun ilkeleri kapsamında madde hükmü ele alınmalıdır. Anlaşılacağı üzere, söz konusu madde yönünden kanun koyucu tarafından; hak sahibi konumundaki eş veya çocuğun, boşandığı eşiyle eylemli olarak birlikte yaşaması yasaklanmamakta, bu tür ve nitelikte yaşam sürdüren kişinin bir anlamda hak sahipliği sıfatının ortadan kalktığı kabul edilip, gelir ve/veya aylıktan yararlandırılmaması benimsenmektedir.

Konuyla ilgisi bakımından aşağıya alınan kararın, Anayasa Mahkemesi´nin sosyal güvenliğe bakış açısını anlamamız açısından faydalı olduğu düşünülmektedir. 5434 sayılı Kanunun 71´inci maddesinin birinci cümlesinde yer alan "... eşinden 30 yaş veya daha büyük ise ölümünde eşine yarı nispetinde aylık bağlanır." ibaresinin, Anayasa´nın 2., 5. ve 10. maddelerine aykırılığı savıyla iptali istemini görüşen Mahkeme, 28.04.2011 gün ve 2009/93 Esas, 2011/73 Karar sayılı kararında "... Devletin sosyal olması, aktüeryal denge ile sosyal devlet ilkesi arasında uyum olmasını, sosyal güvenlikten kaynaklanan yüklerin gerektiğinde Devlet tarafından karşılanmasını zorunlu kılmaktadır. ... Ancak sosyal güvenlik sisteminin sağlıklı olarak çalışması için aktüeryal dengelerin korunması zorunludur. İtiraz konusu kuralda ..., Türkiye´nin sosyal gerekleri de dikkate alınarak iştirakçinin dul eşine sosyal güvenlik hakkından yoksun kalmaması için yarı nispetinde aylık bağlanmıştır. Kamu yararı amacıyla kabul edilen bu düzenlemede iştirakçinin dul eşine ekonomik bir güvence sağlanarak sosyal devlet ilkesine de bağlı kalınmıştır. Anayasa´nın 10´uncu maddesinde yer verilen "yasa önünde eşitlik ilkesi" hukuksal durumları aynı olanlar için söz konusudur. Bu ilke ile eylemli değil, hukuksal eşitlik öngörülmüştür. Eşitlik ilkesinin amacı, aynı durumda bulunan kişilerin yasalar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayırım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemektir. Bu ilkeyle, aynı durumda bulunan kimi kişi ve topluluklara ayrı kurallar uygulanarak yasa karşısında eşitliğin çiğnenmesi yasaklanmıştır. Yasa önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar farklı kurallara bağlı tutulursa Anayasa´da öngörülen eşitlik ilkesi zedelenmez. Yasa koyucunun aktüeryal dengeleri gözeterek takdir yetkisini kullanmak suretiyle kuralda tespit etmiş olduğu yaş farkı, eşitlik karşılaştırılmasında esas alınamaz." görüşünü belirtip, söz konusu ibareyi Anayasa´ya aykırı bulmayarak iptal başvurusunu oyçokluğuyla reddetmiştir.

5510 sayılı Kanunun 56´ncı maddesinin ikinci fıkrası, oldukça sade biçimde kaleme alınmış, madde başlığında "bağlanmayacak" sözcüğüne yer verildikten sonra fıkra metninde "bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir" ibareleri kullanılmış, böylelikle, daha önceki sosyal güvenlik kanunlarında yer almayan, boşanılan eşle fiilen (eylemli olarak) birlikte yaşama olgusu, gelir/aylık kesme nedeni olarak düzenlendiği gibi, eylemli olarak birlikte yaşama, aynı zamanda gelir/aylık bağlama engeli olarak da benimsenmiştir. Burada, eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun/durumunun tanımlanması, hukuki sınır ve çerçevesinin çizilip ortaya konulması önem arz etmektedir. Taraflar arasında hangi hukuki sebep ve maddi vakıaya dayanmış olursa olsun sona ermiş evlilik birliğinin hak ve yükümlülüklerinin sürdürüldüğü beraberlikler veya kesinleşmiş yargı kararına bağlı olarak gerçekleşmiş boşanmanın var olan/olası sonuçlarını ortadan kaldırıcı/giderici nitelikteki birliktelikler madde kapsamında değerlendirilmeli, ortak çocuk/çocuklar yönünden, boşanma kararına bağlanan veya bağlanmayan kişisel ilişkilerin yürütülmesini sağlamaya yönelik olarak, eşlerin belirli aralıklarda ve günlerde zorunlu şekilde bir araya gelmeleri durumunda ise kanun koyucunun bu türden ilişkinin varlığının gelir/aylık bağlanmaması veya kesilmesi nedeni olarak öngörmediği kabul edilmeli, boşanılan eşle kurulan/yürütülen ilişkinin, eylemli olarak birlikte yaşama kavramı kapsamında yer alıp almadığı dikkatlice irdelenerek saptama yapılmalıdır.

Bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi´nce 3976/05 numaralı davada verilen 02.11.2010 tarihli karar konuya bir nebze olsun ışık tutabilecek niteliktedir. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın nedeni, Şerife Yiğit (başvuran) adlı Türk vatandaşının, 06.12.2004 tarihinde yaptığı başvurudur. Türk Medeni Kanunu hükümleri kapsamında geçerli evlilik (resmi nikah) ilişkisi kurulmaksızın yıllardır birlikte yaşadığı kişinin yaşamını yitirmesi üzerine sosyal güvenlik kurumuna başvurarak ölen kişi üzerinden kendisine sosyal sigorta yardımı yapılmasını isteyen başvuranın bu talebinin Kurum ve mahkemelerce reddedilmesi üzerine gerçekleştirilen başvuruda Mahkeme; "... AİHM´nin yerleşik içtihadına göre, ayrımcılık, tarafsız ve maku l bir gerekçe olmaksızın nispeten benzer koşullardaki kişilere farklı davranmak anlamına gelir ... Farklı muamelenin, meşru bir amaç güdülmüyorsa veya kullanılan araçlar ile gerçekleştirilmek istenen amaç arasında makul bir ilgi yoksa, tarafsız ve makul bir gerekçesi yoktur. ... 14´üncü madde, farklı olgusal koşulların tarafsız olarak değerlendirmesine dayanan, kamu çıkarına dayalı olarak toplumun çıkarlarını koruyan ve Sözleşme´nin güvence altına aldığı hak ve özgürlüklere saygı gösterilmesi arasında adil denge sağlayan muamele farklılıklarının önüne geçmez. ... Yüksek Sözleşmeci Devletler, kanunda benzer durumlardaki farklılıkların farklı bir muameleyi haklı gösterip göstermeyeceği veya ne dereceye kadar haklı göstereceğinin belirlenmesinde belirli bir takdir payını kullanmaktadırlar. ... Bu pay devletin, mali kaynaklarıyla yakından ilintili olan genel mali, ekonomik ve sosyal tedbirlerinin uygulanmasında daha geniştir. ... 8´inci madde, aile hayatına saygı gösterilmesi hakkının güvencesini vererek, ailenin varlığını gerektirir. Aile hayatının var olup olmadığı aslında, yakın kişisel bağların uygulamada da gerçekten var olmasına bağlı olan bir bilinmezdir. 8´inci madde meşru ailenin olduğu gibi, gayrimeşru ailenin, aile hayatı için de geçerlidir. Aile kavramı, yalnızca evliliğe dayalı ilişkilerle sınırlı olmayıp, tarafların evlilik dışı biçimde beraber yaşadığı aile bağlarını da kapsayabilir. Aile hayatı, örneğin çocukların eğitimi çerçevesinde, yalnızca sosyal, ahlaki ya da kültürel ilişkileri kapsamaz; maddi türden menfaatleri de kapsar. Ek olarak, bir ilişkinin aile hayatı olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceğine karar verirken, çiftin beraber yaşaması, ilişkilerinin süresi ve çocukları olup olmadığı gibi birkaç etken önemlidir. Her iki bağlamda da, bireyin ve bütün olarak toplumun rekabet halindeki çıkarlarıyla arasındaki adil denge dikkate alınmalıdır, ayrıca her iki bağlamda da Devletin belirli bir takdir yetkisi olduğu kabul edilir. Ayrıca, Devletin planladığı ve demokratik bir toplumda görüşlerin makul biçimde büyük ölçüde farklılaşabildiği ekonomik, mali ve sosyal politikalar çerçevesinde, bu takdir yetkisi ister istemez daha geniştir." yönündeki görüş ve yaklaşımıyla Sözleşme´ye Ek 1 No´lu Protokol´ün 1´inci maddesiyle birlikte alındığında AİHS´nin 14´üncü maddesinin ve ayrıca 8´inci maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir.

Anılan 56´ncı maddede, oldukça yalın olarak "eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen" ibareleri yer almakta olup, kanun koyucu tarafından örneğin; "sosyal güvenlik kanunları kapsamında ölüm aylığına hak kazanmak amacıyla eşinden boşanan", "hak sahibi sıfatını haksız yere elde etme amacıyla eşinden boşanan", "gerçek boşanma iradesi söz konusu olmaksızın (muvazaalı olarak) eşinden boşanan" veya bunlara benzer ifadelere yer verilmemiş, sade olarak kaleme alınan metinle uygulama alanı genişletilmiştir. Maddede boşanma amacına/saikine yönelik herhangi bir düzenlemeye yer verilmediğinden, gerek Kurumca, gerekse yargı organlarınca uygulama yapılırken; eşlerin boşanma iradelerinin gerçekliğinin/samimiliğinin araştırılıp ortaya konulması söz konusu olmamalı, boşanmanın muvazaalı olup olmadığına ilişkin herhangi bir araştırma/irdeleme ve boşanma yönündeki kesinleşmiş yargı kararının geçerliliğinin sorgulaması yapılmamalı, özellikle, kesinleşmiş yargı organının verdiği karara dayanan "boşanma" hukuki durum ve sonucunun eşlerin gerçek iradelerine dayanıp dayanmadığının araştırılmasının bir başka organın yetki ve görevi içerisinde yer almadığı, kaldı ki, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununda "anlaşmalı boşanma" adı altında hukuki bir düzenlemenin de bulunduğu dikkate alınmalıdır. Şu durumda sonuç olarak vurgulanmalıdır ki, boşanma tarihi itibarıyla gerçek/samimi boşanma iradelerine sahip olan (evlilik birliği temelinden sarsılan) veya olmayan tüm eşlerin, maddenin yürürlük tarihi olan 01.10.2008 tarihinden itibaren her ne sebeple olursa olsun eylemli olarak birlikte yaşadıklarının saptanması durumunda gelirin/aylığın kesilmesi zorunluluğu bulunmaktadır.

Maddede "belirlenen" sözcüğü dikkati çekmekte olup, belirlemenin nasıl ve ne şekilde yapılması gerektiği, belirleme yapılırken hangi yöntemin izleneceği, yargı makamları önünde ispat hak ve yükünün kime ait olduğu, boşanılan eşle eylemli birlikte yaşama/yaşamama olgusunun nasıl kanıtlanması gerektiği önem taşımaktadır. Anayasa´nın "Özel hayatın gizliliği" başlığını taşıyan 20´nci maddesinde, herkesin, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahip olduğu, özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamayacağı belirtilmiş; 5510 sayılı Kanunun "Kurumun denetleme ve kontrol yetkisi" başlıklı 59´uncu maddesinde, bu Kanunun uygulanmasına ilişkin işlemlerin denetiminin, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları eliyle yürütüleceği, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarının görevleri sırasında belirledikleri Kurum alacağını doğuran olay ve bu olaya ilişkin işlemlerin, yemin dışında her türlü kanıta dayandırılabileceği, bunlar tarafından düzenlenen tutanakların aksi sabit oluncaya kadar geçerli olduğu, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları görevlerini yaparken, tüm kamu görevlilerinin gerekli kolaylığı göstereceği ve yardımcı olacakları, bu Kanunun uygulanması bakımından, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarının, 4857 sayılı İş Kanununda belirtilen denetim, teftiş ve kontrol yetkisine de sahip oldukları, bu maddenin uygulanmasına ilişkin usûl ve esasların, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği, "Bilgi ve belge isteme hakkı, bilgi ve belgelerin Kuruma verilme usûlü" başlığını taşıyan 100´üncü maddesinde, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu kapsamındaki kuruluşların, döner sermayeli kuruluşlar ile diğer gerçek ve tüzel kişilerin doğrudan, münferit olarak bilgi ve belge istenmesi hariç olmak üzere kamu idareleri ile kanunla kurulan kurum ve kuruluşların ise Kurumla yapılacak protokoller çerçevesinde, Devletin güvenliği ve temel dış yararlarına karşı ağır sonuçlar doğuracak durumlar ile özel hayat ve aile hayatının gizliliği ve savunma hakkına ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla özel kanunlardaki yasaklayıcı ve sınırlayıcı hükümler dikkate alınmaksızın gizli dahi olsa Kurum tarafından kişilerin sosyal güvenliğinin sağlanması, 6183 sayılı Kanuna göre Kurum alacaklarının takip ve tahsili ile bu Kanun kapsamında verilen diğer görevler ile sınırlı olmak üzere istenecek her türlü bilgi ve belgeyi sürekli ve/veya belli aralıklarla vermeye, bilgilerin elektronik ortamda görüntülenmesini sağlamaya, görüntülenen bu bilgilerin güvenliğini sağlamaya, korumak zorunda oldukları her türlü belge ile vermek zorunda oldukları bilgilere ilişkin mikrofiş, mikrofilm, manyetik teyp, disket ve benzeri ortamlardaki kayıtlarını ve bu kayıtlara erişim veya kayıtları okunabilir hale getirmek için gerekli tüm sistem ve şifreleri incelemek için sunmak zorunda oldukları, bu madde kapsamında ilgili kişi, kurum ve kuruluşların Kurumun belirleyeceği süre içerisinde söz konusu isteme cevap vermek ve gereken kolaylığı göstermekle yükümlü oldukları, elektronik ortamda hazırlanacak bilgi ve belgelerin adli ve idari makamlar nezdinde resmi belge olarak geçerli olduğu açıklanmıştır.

Ayrıca, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri Ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 28´inci maddesinde, bu Yasaya göre seçmen olan vatandaşları tek olarak tanımlayan ve seçmenin oturduğu yeri belirleyen bilgileri kapsayan bilgisayar ortamına "Seçmen Kütüğü" denildiği, seçmenin devamlı oturduğu konutun bulunduğu ilçe, muhtarlık, sokak isimleri ile binanın kapı ve varsa daire numarasının "Seçmenin Adresi" olduğu, 45´inci maddesinde, seçmen kütüğünde yazılı seçmenlere ait bilgilerin, her yıl seçmenlerin oturdukları il ve ilçeye göre ayrılmış listeler halinde, il ve ilçe seçim kurulu başkanlıklarına gönderileceği bildirilmiştir. Türk vatandaşları ile Türkiye´de bulunan yabancıların nüfus hizmetlerinin düzenlenmesine, yürütülmesine ve geliştirilmesine ilişkin esas ve usûl hükümlerini kapsayan 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun 3´üncü maddesinde, bu Kanunda geçen "adres"in, herhangi bir toprak parçası veya binanın coğrafî konumu ve işlevi açısından tanımlanmasını, "Adres Paylaşımı Sistemi"nin, ulusal adres veri tabanında tutulan bilgilerin kurumlar ile diğer kişilerce paylaşılması işlemini, "diğer adres"in, yerleşim yeri adresi dışında kalan yerleri, "yerleşim yeri adresi"nin, sürekli kalma niyetiyle oturulan yeri ifade ettiği belirtilmiş, özellikle, 45 ila 53. maddelerinde konu açısından yararlanılabilecek hükümlere yer verilmiştir. 4857 sayılı İş Kanununun 32´nci maddesinde de, çalıştırılan işçilerin ücret, prim ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakın kural olarak, Türk parası ile işyerinde veya özel olarak açılan bir banka hesabına yatırılmak suretiyle ödeneceği yönünde düzenleme yapılmıştır.

Diğer taraftan, 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun "İspat yükü" başlıklı 6´ncı maddesinde, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her birinin, hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlü olduğu, 19´uncu maddesinde, yerleşim yerinin bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yer olduğu, bir kimsenin aynı zamanda birden çok yerleşim yerinin olamayacağı, 20´nci maddesinde, bir yerleşim yerinin değiştirilmesinin, yenisinin edinilmesine bağlı olduğu, önceki yerleşim yeri belli olmayan veya yabancı ülkedeki yerleşim yerini bıraktığı halde Türkiye´de henüz bir yerleşim yeri edinmemiş olan kimsenin halen oturduğu yerin yerleşim yeri sayılacağı belirtilmiştir. Bununla birlikte; 01.10.2011 günü yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 6´ncı maddesinde, yerleşim yerinin 4721 sayılı Kanun hükümlerine göre belirleneceği belirtildikten sonra 24 - 33. maddelerinde yargılamaya hakim olan ilkeler açıklanmış olup, Anayasa´nın 36´ncı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi´nin 6´ncı maddesinde yer alan adil yargılanma hakkının ön önemli unsuru niteliğindeki hukuki dinlenilme hakkının düzenlendiği 27´nci maddede, davanın taraflarının, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip oldukları, bu hakkın, açıklama ve ispat hakkını, mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içerdiği bildirilmiştir. Dürüst davranma ve doğruyu söyleme yükümlülüğünü içeren 29´uncu maddede, 4721 sayılı Kanunun 2´nci maddesinde yer alan dürüst davranma kuralı yinelenerek, tarafların dürüstlük kuralına uygun davranmak zorunda oldukları, davanın dayanağı olan vakıalara ilişkin açıklamalarını gerçeğe uygun bir biçimde yapmakla yükümlü olduklarına ilişkin düzenlemeye yer verilmiştir. Hakimin davayı Aydınlatma ödevine ilişkin 31´inci maddede, hakimin, uyuşmazlığın Aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz ya da çelişkili gördüğü konular hakkında taraflara açıklama yaptırabileceği, soru sorabileceği, kanıt gösterilmesini isteyebileceği belirtilmiştir. Ayrıca; ispatın, taraflar bakımından yalnızca bir yük olmasının ötesinde aynı zamanda yasal bir hak olarak düzenlendiği 189´uncu maddede, tarafların kanunda belirtilen süre ve usule uygun olarak ispat hakkına sahip oldukları, hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan delillerin, mahkeme tarafından bir vakıanın ispatında dikkate alınamayacağı, 4721 sayılı Kanunun 6´ncı maddesine koşut niteliğindeki 190´ıncı maddede, ispat yükünün, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi yararına hak çıkaran tarafa ait olduğu, yasal bir karineye dayanan tarafın, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altında olduğu, kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı tarafın yasal karinenin aksini ispat edebileceği, 191´inci maddede, diğer tarafın, ispat yükünü taşıyan tarafın iddiasının doğru olmadığı hakkında delil sunabileceği, karşı ispat faaliyeti için kanıt sunan tarafın, ispat yükünü üzerine almış sayılmayacağı hüküm altına alınmıştır.

Önemle vurgulanmalıdır ki, 818 sayılı Borçlar Kanununun 53´üncü maddesinde, hukuk mahkemesi hakiminin kusur belirlemesi yaparken ceza hukukunun sorumluluğa ilişkin hükümleri ve ceza mahkemesinden verilen beraat kararı ile bağlı olmadığı, ceza mahkemesi kararının, kusurun takdiri ve zararın miktarının belirlenmesi konusunda dahi hukuk hakimini bağlamayacağı yönünde düzenleme yapılmış olup, anılan maddede hukuk hakiminin ceza kararında kesinleşen maddi olgularla bağlı olduğuna ilişkin herhangi bir açıklık bulunmamasına karşın, öğreti tarafından ve uygulayıcı konumundaki yargı makamlarınca "maddi olgularla bağlılık" ilkesi benimsenmiştir. Bunun temelinde hiç kuşkusuz mahkemelere güven duygusu bulunmaktadır. Bu bakımdan, ceza mahkemesince görülüp kesinleşen dava dosyasındaki boşanan eşlerin eylemli birlikteliklerine ilişkin saptamalar da, anılan ilke gereğince değerlendirmeye alınmalıdır.

Gelirin/aylığın kesilme tarihi ile Kurumun geri alım (istirdat) hakkının kapsamına ilişkin olarak; eylemli birlikte yaşama olgusunun gerçekleşme/başlama tarihi esas alınarak bu tarih itibarıyla gelir/aylık kesme veya iptal işlemi tesis edilip ilgiliye, anılan tarihten itibaren yapılan ödemeler yasal dayanaktan yoksun/yersiz kabul edilmeli, ancak, söz konusu madde 01.10.2008 günü yürürlüğe girdiğinden, eylemli birliktelik daha önce başlamış olsa dahi maddenin yürürlük günü öncesine gidilmemeli, başka bir anlatımla 01.10.2008 tarihi öncesine ilişkin borç tahakkuku söz konusu olmamalı, böylelikle açıklığa kavuşturulacak yersiz ödeme dönemine ilişkin olarak 5510 sayılı Kanunun 96´ncı maddesine göre uygulama yapılmalıdır. İnceleme konusu 56´ncı maddede, "eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle" ibareleri yer aldığından, birden fazla evlilik ve doğal olarak birden fazla boşanmanın gerçekleşmiş olması durumunda, boşanılan herhangi bir eşle eylemli olarak birlikte yaşama durumunda madde hükmünün uygulanacağı gözetilmelidir.

5510 sayılı Kanun, önceki sosyal güvenlik yasalarını birleştiren temel yasa niteliğinde olduğundan, gerek değiştirilen veya yürürlükten kaldırılan, gerekse geçici ve geçiş hükümlerinin yer aldığı maddelerle birlikte ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulması gerekmektedir. Bu yönden bakıldığında Kanunun "Malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortasına ilişkin bazı geçiş hükümleri" başlığını taşıyan geçici 1´inci ve "5434 sayılı Kanuna ilişkin geçiş hükümleri" başlıklı geçici 4´üncü maddesinin irdelenmesi zorunluluğu bulunmaktadır. Geçici 1´inci maddenin ikinci fıkrasında, 506, 1479, 2925 ve 2926 sayılı kanunlara göre bağlanan veya hak kazanılan aylık, gelir ve diğer ödenekler ile 5454 sayılı Kanunun 1´inci maddesine göre ödenmekte olan ek ödemenin verilmesine devam edileceği, bu gelir ve aylıkların durum değişikliği nedeniyle artırılması, azaltılması, kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan ilgili kanun hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiş, geçici 4´üncü maddede, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla 5434 sayılı Kanuna göre; aylık, tazminat, harp malûllüğü zammı, diğer ödemeler ve yardımlar ile 5454 sayılı Kanunun 1´inci maddesine göre ek ödeme verilmekte olanlara, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanunda kendileri için belirtilmiş olan koşullara sahip oldukları sürece bunların ödenmesine devam olunacağı, bu Kanunda aksine bir hüküm bulunmadığı takdirde; iştirakçi iken, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla bu Kanunun 4´üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamına alınanların, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olarak çalışmış olup bu Kanunun 4´üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendine tabi olarak yeniden çalışmaya başlayanlar ile bunların dul ve yetimleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı, bu madde kapsamına girenlerin aylıklarının bağlanması, artırılması, azaltılması, kesilmesi, yeniden bağlanması, toptan ödemeleri, ilgi devamı, ihya ve borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar ile emeklilik ikramiyeleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı açıklanmıştır.

 

Anılan geçici maddelerle kanun koyucu tarafından, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğü öncesinde yukarıda belirtilen beş adet sosyal güvenlik kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle hak sahiplerine bağlanan gelirin/aylığın, durum değişikliği sebebine bağlı olarak kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, yine anılan kanun hükümlerinin esas alınması gerektiğinin benimsendiği anlaşılmaktadır. Söz konusu kanunlarda, boşanılan eşle eylemli olarak birlikte yaşama olgusu, gelirin/aylığın bağlanması engeli veya kesilmesi nedeni olarak öngörülmediğinden, 56´ncı maddenin zaman bakımından uygulanmasında kuşku ve duraksamaya düşülmesi olasılığı bulunmaktadır. Bu durumda, 4721 sayılı Kanunun "Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz." hükmünü içeren ve "Dürüst davranma" başlığını taşıyan 2´nci maddesinde yer alan dürüstlük ( = objektif iyi niyet) kuralı çerçevesinde çözüme gidilmeli, evrensel hukuk ilkeleri arasında yer alan "hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı" ilkesi sosyal güvenlik hukuku alanında da göz önünde bulundurulmalıdır. Nitekim, ilk derece mahkemesince verilen direnme kararının temyiz denetimini yapan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu´nun, 506 sayılı Kanuna tâbi sigortalı konumundaki kocasını kasten öldüren eşe, aynı Kanun kapsamında, öldürdüğü eşi üzerinden ölüm aylığı bağlanıp bağlanamayacağı, bir başka anlatımla eşin, miras bırakan sigortalı kocasını kasten öldürdüğü için mirastan yoksun bırakılmasının, 506 sayılı Kanunda düzenlenen sosyal sigorta hakları kapsamında, ölüm sigortasından eş olarak hak sahipliği sıfatını kazanmasında önleyici nitelik taşıyıp taşımadığı konusunun irdelendiği 15.06.2005 gün ve 2005/10-364 Esas, 2005/390 Karar sayılı kararında; Türk Medeni Kanununun 578´inci maddesinde sayılan mirastan yoksunluk nedenleri ve bu düzenlemeye koşut bulunan 5434 sayılı Kanunun 77´nci maddesinin sosyal güvenlik hukuku alanında da evrensel hukuk ilkeleri arasında yer alan "hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı" ilkesinin gözetilmesini zorunlu kıldığı, sigortalının kasten öldürülmesi durumunda, 506 sayılı Kanunun 68´inci maddesinde öncelikle aranan "ölüm aylığına hak kazanma" olgusunun gerçekleşmediği sonucunu ortaya koyduğu, aksine düşüncenin, yasa koyucunun temel kavramlar yönünden sosyal güvenlik kurumları arasında farklılık yaratmak istediği sonucunu ortaya koyacağı ve bu durumda buna ilişkin düzenlemeye yasa metninde açıkça yer verilmiş olması gerektiği belirtilmiş, sonuç olarak, sigortalı eşini kasten öldüren kadının, öldürdüğü kocası üzerinden ölüm aylığına hak kazanamayacağı görüş ve yaklaşımı benimsenerek ilk derece mahkemesinin direnme kararı oyçokluğuyla onanmıştır. Bu bakımdan, 56´ncı madde açısından 01.10.2008 tarihinden önce hakkın kazanıldığı durumlarda, söz konusu yasal düzenleme öncesinde ilgililer her ne şekilde/amaçla/saikle boşanmış olurlarsa olsunlar, başka bir anlatımla eşlerin boşanma iradeleri gerçek/samimi olsun veya olmasın, eylemli birlikteliklerini 5510 sayılı Kanunla getirilen yeni düzenleme sonrasında da sürdürdüklerinin veya söz konusu düzenlemeden itibaren anılan tür ve nitelikte bir beraberliğe başladıklarının kanıtlanması durumunda, başka bir anlatımla eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun saptandığı durumlarda, anılan 2´nci madde kapsamında hakkın kötüye kullanımının varlığı kabul edilerek ilgililere gelir/aylık tahsisi yapılmaması, bağlanan gelirin/aylığın da kesilmesi gerekmektedir. Kuşkusuz, hak sahibine, eylemli birlikteliğin sona erdiği tarihten itibaren, diğer koşulların da varlığı durumunda gelir/aylık bağlanabileceği kabul edilmelidir.

Sonuç olarak ]; 5510 sayılı Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 56´ncı maddesinin ikinci fıkrasına dayalı açılan bu tür davalarda eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun tüm açıklığıyla ve özellikle taraflar arasındaki uyuşmazlık konusu dönem yönünden ortaya konulması önem arz etmektedir. Bu aşamada, ayrıntıları yukarıda açıklandığı üzere Anayasa´nın 20´nci maddesi ile 5510 sayılı Kanun, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri Ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun, 4857 sayılı İş Kanunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ve diğer ilgili mevzuat hükümleri göz önünde bulundurulmak suretiyle yöntemince araştırma yapılmalı, tarafların göstereceği tüm kanıtlar toplanmalı, bildirilen ve dinlenilmesi istenilen tanıkların ifadeleri alınmalı, davacı ile boşandığı eşinin yerleşim yerlerinin saptanmasına ilişkin olarak; muhtarlıktan ikametgah senetleri elde edilmeli, ilgili Nüfus Müdürlüklerinden sağlanan nüfus kayıt örnekleri ile yerleşim yeri ve diğer adres belgelerinden yararlanılmalı, adres değişiklik ve nakillerine ilişkin bilgilere ulaşılmalı, özellikle ilgili Nüfus Müdürlüğü´nden adres hareketleri, tarihleriyle birlikte istenilmeli, ilgililerin su, elektrik, telefon aboneliklerinin hangi adreste kimin adına tesis edildiği saptanmalı, seçmen bilgi kayıtları getirtilmeli, varsa çalışmaları nedeniyle resmi/özel kurum ve kuruluşlara verilen belgelerde yer alan adresler dikkate alınmalı, boşanan eşler 4857 sayılı Kanun hükümleri kapsamında yer almakta iseler adlarına ödeme yapılabilecek özel olarak açılan banka hesabı bulunup bulunmadığı belirlenmeli, boşanan eşlerin kayıtlı oldukları bölge/bölgeler yönünden kapsamlı Emniyet Müdürlüğü/Jandarma Komutanlığı araştırması yapılmalı, anılan mahalle/köy muhtar ve azalarının tanık sıfatıyla bilgi ve görgülerine başvurulmalı, böylelikle "boşanılan eşle eylemli olarak birlikte yaşama" olgusunun gerçekleşip gerçekleşmediği, toplanan kanıtlar ışığı altında değerlendirildikten sonra elde edilecek sonuca göre karar verilmelidir.

Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu davanın kabulüne karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

S O N U Ç : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 24.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

YETİM,YAŞLIKLIK AYLIĞININ KESİLMESİ-EMEKLİ SANDIĞI-İDARE MAHKEMESİ

ESAS NO : 2012/38 KARAR NO : 2012/76 KARAR TR : 9.4.2012

NOT::::: Aşağıdaki karar yalnızca Emekli Sandığından emekli olan kişiler bakımından İdare Mahkemesinin görevli olduğunu hüküm altına almaktadır

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanlığından:

 (Hukuk Bölümü)

ÖZET :Yaşlılık aylığı alan davacının, bu aylığının kesilmesine ve daha önce ödenen aylıkların geri istenilmesine ilişkin işlemin iptali istemiyle açılan davanın, İDARİ YARGI YERİNDE çözümlenmesi gerektiği hk.

K A R A R

Davacı : H. T.

Vekili : Av. E. K.

Davalı : Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı

Vekili : Av. M. A.

O L A Y : Davacı, 2022 sayılı 65 yaşını Doldurmuş Muhtaç Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun Uyarınca 60.507.005.1 Y sicil no ile 1.7.1981 tarihinden itibaren maluliyet (yaşlılık) aylığıalmaktaykan, davacının Sosyal Sigortalar Kurumuna kaydının olduğunun anlaşıldığından bahisle Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğü Emekli Sandığı Yaşlılık Sosyal Güvenlik Dairesi Başkanlığı (Devredilen)’nın 24.2.2007 gün ve 60.507.005.1 sayı ile Sarıoğlan Kaymakamlığına gönderdiği “yersiz ödeme” konulu yazıda, “2022 sayılı Kanun uyarınca 1.7.1981 tarihinden itibaren aylık bağlanan H. T.’in bu defa 1.7.1981 tarihinden 380101285’494 sicil numarası ile SSK’ya tabi çalışmaya başladığı tespit edildiğinden Genel Müdürlüğümüzün 25.4.2007 gün ve 4145221 sayılı işlemleri ile yaşlılık aylığı 1.7.1981 tarihinden itibaren kesilmiştir.

1.7.1981 – SON.05.2007 tarihleri arasında aylığı hak kazanmadığı halde yersiz ödenen 7.015,83 YTL’nin yönetmeliğin 23.maddesi gereğince ilgili tarafından ikametgahına en yakın Maliye Teşkilatına yatırılması suretiyle tahsilinin sağlanması için gereğini arz ve rica ederiz” denilmiştir.

Davacı vekili, davalı kurumun 20.4.2007 günü “yersiz ödeme” konulu yaşlılık aylığının kesilmesine ilişkin tesis etmiş olduğu işlemin ve aynı zamanda, daha sonra davalı kurumca 5.6.2007 tarihinde başvurularının reddedildiğine ilişkin tesis edilen işlemin iptal edilerek, müvekkiline yaşlılık aylığı bağlanması yönünde karar verilmesi istemiyle adli yargı yerinde dava açmıştır.

Davalı idare vekili savunmasında, davaya bakma görevinin idari mahkemelerinin görevi dahilinde olduğu, 2022 sayılı Kanunun 1.maddesi ile, ayın Kanunun uygulanmasına ilişkin yönetmeliğin 19/ç maddesi ve 22.maddesi hükümleri gereği Sosyal Sigorta Kurumuna tabi olduğunun dolayısıyla davacı hakkında yapılan aylık kesme ve yersiz ödenen aylıkların tahsili cihetine gidilmesi yönünde tesis edilen işlemin hukuka uygun olduğunu belirtmiştir. Kayseri 1. İş Mahkemesi: 14.11.2008 gün ve E:2007/717, K:2008/1186 sayı ile, taraf vekili beyanları, tanık beyanları, bilirkişi raporu ve tüm dosya münderecatının birlikte değerlendirilmesiyle dosya kapsamında davacıya 1.7.1981 tarihi itibariyle 2022 sayılı Yasa gereği aylık bağlandığı, davacının SSK kaydının olduğunun anlaşılması üzerine aylığın başlangıç tarihi itibariyle kesildiği ve ödenen aylık tutarı olan 7.015,83 YTL’nin davacıdan iadesinin istendiği, davacının 1981 yılından 270 gün SSK’lı çalışması olduğu anlaşılmış olup 2022 sayılı Yasadan çalışmaya başlanması halinde aylığın kesileceğine ilişkin bir düzenleme bulunmamakta olup, kaldı ki davacının çalışması 1981 yılındaki 270 gün ile sınırlı olduğundan ve 2022 sayılı Yasa gereği bağlanan aylıklar prim esasına dayanmamakta olup yardım esaslı olup ve davacının muhtaçlık durumunun devam ettiği anlaşıldığından, bu nedenlere istinaden davacıya 2022 sayılı Yasa gereği bağlanan aylığının kesildiği tarihten itibaren yeniden bağlanması gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar vermiş ve bu kararı temyizen inceleyen Yargıtay 21. Hukuk Dairesi 8.4.2010 gün ve E:2009/5964, K:2010/4051 sayı ile, davanın Yasal dayanağının 2022 sayılı Yasa´nın Ek1/1-a maddesi olup anılan madde de başkasının yardımı olmaksızın hayatını devam ettiremeyecek şekilde özürlü olduklarını tam teşekküllü hastanelerden alacakları sağlık kurulu raporu ile kanıtlayan 18 yaşını dolduran ve kanunen bakmakla mükellef kimsesi bulunmayan özürlülerden her ne ad altında olursa olsun her türlü gelirleri toplamının aylık ortalamasına göre bu Kanunun 1. maddesinde belirtilen gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutardan dahi az geliri olanlara, bu Kanunun 1. maddesine göre belirlenecek aylık tutarının %300´ü tutarında aylık bağlanacağının, 2. maddesinde bu aylıklar ve kanunda yazılı diğer ödemeler için her yıl Devlet Bütçesine gerekli ve yeterli ödenek koyulacağı ve aylıkların hak sahiplerine Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı (TC Emekli Sandığı) aracılığıyla bağlanıp ödeneceğinin 1. maddesinin de muhtaçlığın İl veya İlçe İdare Heyetlerinden alınacak belge ile kanıtlanacağının, 8. maddesinde Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığının (TC Emekli Sandığı) İl veya İlçe İdare heyetlerinin soruşturma ve kararları dışında gerektiğinde ilgililerin gelir ve kazanç ve malları hakkında çeşitli soruşturma yaptırmaya, resmi ve özel idare müessese ve ortaklarından ve şahıslarından bilgi istemeye yetkili olduğunun, bu Kanun uyarınca tam teşekküllü hastanelerinden alınan sağlık kurulu raporlarının merkezde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, Sosyal Güvenlik Başkanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı (TC Emekli Sandığı) tarafından görevlendirilecek üç uzman hekimden oluşan bir sağlık kurulunca karara bağlanacağının bildirildiği, 5434 sayılı TC Emekli Sandığı Kanununun 8/son maddesinde tahakkuk ve ödeme işlemleri ve bunlara ilişkin düzeltme, kaldırma, iptal ve ret işlemleri ile yönetmeliklerde belirtilen sair işlerin Genel Müdürlükçe yürütüleceğinin ilgililer hakkında alınmış kararlar ile Genel Müdürlükçe yapılan tahsis işlemlerine ait bildirimlerin ilgililerin adreslerine taahhütlü olarak gönderileceğinin, bunlara karşı ilgililerin idari dava açabileceklerinin 5502 sayılı 15/b maddesinde ise TC Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü tarafından yapılması gereken tazminat ve yardım işlerinin Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğüne yapılacağını bildirildiği, görüldüğü gibi davacı ile SGK Başkanlığı (TC Emekli Sandığı) arasında sosyal güvenlik kurumu-sigortalı ilişkisi bulunmamakta olup SGK Başkanlığı (TC Emekli Sandığı) Devletin 2022 sayılı Yasa gereğince muhtaç durumda bulunan özürlülere yaptığı parasal yardım işinde bu yasanın kendisine açıkça verdiği görev nedeniyle aracılık yapmakta olup SGK Başkanlığının da 2022 sayılı Yasa gereğince yaptığı işlemler teşkilat yasası olan 5502 sayılı Yasa´ya dayandığından SGK Başkanlığının davacının 2022 sayılı Yasa gereğince aldığı yardımı kesmesine ilişkin işlemi idari bir tasarrufa müncer olup, idari işlemlerden doğan ihtilafların çözüm yerinin ise idari yargı olduğu, davaya bakmaya adli yargı yeri görevli olmayıp idari yargı yeri görevli olduğundan dava dilekçesinin yargı yolu bakımından reddine karar verilmesi gerekirken mahkemece işin esasına girilerek karar verilmiş olmasının usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir.

KAYSERİ 1. İŞ MAHKEMESİ: 25.6.2010 gün ve E:2010/382, K:2010/446 sayı ile, Yargıtay bozma ilamı doğrultusunda mahkemelerin görevsizliğine, görevli ve yetkili mahkemenin Kayseri Nöbetçi İdare Mahkemesi olduğu sonuç ve kanaatine varıldığı gerekçesiyle, Mahkemelerinin görevsizliğine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.

Davacı vekili bu kez aynı istemle idari yargı yerinde dava açmıştır.

Kayseri 2. İdare Mahkemesi: 29.1.2010 gün ve E:2010/578, K:2010/916 sayı ile, davacının 1.7.1981-(…)05.2007 tarihleri arasında hak etmediği halde yaşlılık aylığı aldığı gerekçesiyle ödenen aylıkların iadesi istemini içeren 20.4.2007 tarih ve bila sayılı işlemin ve bu işleme yapılan itirazın reddi işleminin iptali istemiyle bakılmakta olan davanın açıldığı anlaşılmakta ise de; genel yetkiye ilişkin 2577 sayılı Yasanın 32/1.maddesi hükmü uyarınca dava konusu uyuşmazlığın çözümünün işlemleri tesis eden Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğü’nün bulunduğu yerdeki Ankara İdare Mahkemelerinin yetkisine girdiği gerekçesiyle 2577 sayılı Kanunun 15.maddesinin 1/a bendi uyarınca davanın yetki yönünden reddine karar vermiştir.

ANKARA 1. İDARE MAHKEMESİ: 7.7.2010 gün ve E:2011/30, K:2011/1319 sayı ile, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu´nun 96. maddesinde yersiz ödemelerin geri alınmasına ilişkin usul ve esaslar düzenlenmiş olup, 1.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren ve "Uyuşmazlıkların Çözüm Yeri" başlığını taşıyan 101. maddesinde; bu Kanunda aksine hüküm bulunmayan hallerde, bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıkların iş mahkemelerinde görüleceği; 106. maddesinin 8. fıkrasında; 8.6.1949 tarihli ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununun konuyla ilgili 121 ve Ek 57 nci maddelerinin yürürlükten kaldırıldığı, 104. maddesinin 1. fıkrasında ise; 8.6.1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanuna yapılan atıflar ile ilgili mevzuatında emeklilik, malullük, vazife malullüğü ve sosyal sigorta haklarına, yardımlarına ve yükümlülüklerine, iştirakçiliğine ve sigortalılığına, dul, yetim ve hak sahipliği şartlarına, emekli ikramiyesine, ek ödemelere, sağlık hizmetleri veya tedavi bedellerinin ödenmesine ilişkin yapılan atıfların bu Kanunun ilgili maddelerine yapılmış sayılacağının kurala bağlandığı, dolayısıyla fazla ve yersiz olarak ödemeyle ilgili borç çıkarılmaya ilişkin olan uyuşmazlığın görüm ve çözümünün adli yargının görev alanına girdiği sonucuna varıldığı gerekçesiyle davanın görev yönünden reddine karar vermiş, bu karar kesinleşmiştir.

Davacı vekilinin olumsuz görev uyuşmazlığının giderilmesi istemiyle Ankara 1. İdare Mahkemesi Başkanlığına yaptığı başvuru üzerine dava dosyaları Mahkememize gönderilmiştir.

İNCELEME VE GEREKÇE :

Uyuşmazlık Mahkemesi Hukuk Bölümü’nün, Serdar ÖZGÜLDÜR’ün Başkanlığında, Üyeler: Mustafa AYSAL, Eyüp Sabri BAYDAR, Sıddık YILDIZ, Nurdane TOPUZ, Sedat ÇELENLİOĞLU ve Ayhan AKARSU’nunkatılımlarıyla yapılan 9.4.2012 günlü toplantısında:

l-İLK İNCELEME: Dosya üzerinde 2247 sayılı Yasanın 27. maddesi uyarınca yapılan incelemeye göre;

Adli ve idari yargı yerleri arasında anılan Yasanın 14. maddesinde öngörülen biçimde olumsuz görev uyuşmazlığı doğduğu, idari yargı dosyasının davacı vekilinin istemi üzerine son görevsizlik kararını veren Mahkemece adli yargı dosyası ile birlikte Mahkememize gönderildiği ve usule ilişkin herhangi bir noksanlık bulunmadığı anlaşıldığından, adli ve idari yargı yerleri arasında doğan görev uyuşmazlığının esasının incelenmesine oybirliği ile karar verildi.

II-ESASIN İNCELENMESİ: Raportör-Hakim Gülşen AKAR PEHLİVAN’ın, davanın çözümünde idari yargının görevli olduğu yolundaki raporu ile dosyadaki belgeler okunduktan; ilgili Başsavcılarca görevlendirilen Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Mehmet BAYHAN ile Danıştay Savcısı Mehmet AKKAYA’nın davada idari yargının görevli olduğu yolundaki sözlü açıklamaları da dinlendikten sonra GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:

Dava, yaşlılık aylığı alan davacının bu aylığının kesilmesine ve daha önce ödenen yaşlılık aylıklarının geri istenilmesine ilişkin Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı Primsiz Ödemeler Genel Müdürlüğünün 20.4.2007 günlü işlemi ile bu işleme karşı yapılan başvurunun reddine ilişkin işlemin iptali isteminden kaynaklanmıştır.

2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanunun 1. maddesinde,

“65 yaşını doldurmuş, kendisine kanunen bakmakla mükellef kimsesi bulunmayan, sosyal güvenlik kuruluşlarının herhangi birisinden her ne nam altında olursa olsun bir gelir veya aylık hakkından yararlanmayan, nafaka bağlanmamış veya bağlanması mümkün olmayan, mahkeme kararıyla veya doğrudan doğruya kanunla bağlanmış herhangi bir devamlı gelire sahip bulunmayan ve muhtaçlığını İl veya İlçe Sosyal Yardımlaşma ve DayanışmaVakıflarından alacakları belgelerle kanıtlayan Türk Vatandaşlarına hayatta bulundukları sürece, 300 gösterge rakamının her yıl bütçe kanunu ile tespit edilecek katsayı ile çarpımından bulunacak tutarda aylık bağlanır.

Herhangi bir şekilde bu maddede yazılı miktardan fazla devamlı gelir sağlayan veya sağlaması mümkün olan kimselerin geçim kaynağı var sayılır ve kendilerine aylık bağlanmaz.

65 yaşın bitiminin tespitinde, ilgililerin, bu kanun yayımlandığı tarihte, nüfus kütük kayıtlarındaki doğum tarihleri esas alınır. Doğum tarihlerinde yapılacak düzeltmeler ile bu kanunun yayımlandığı tarihten geriye doğru bir yıl içinde yapılmış düzeltmeler nazara alınmaz.”

2. maddesinde,

“Bu aylıklar ve kanunda yazılı diğer ödemeler için her yıl Devlet bütçesine gerekli ve yeterli ödenek konur ve aylıklar haksahiplerine Emekli Sandığı aracılığı ile bağlanır ve ödenir.”

3. maddesinde,

“Bu aylıkların başlangıç tarihi, ilgililerin Emekli Sandığına yapacakları yazılı müracaatlarını takip eden aybaşıdır.

Bu aylıklar, Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından belirlenecek ödeme gün ve dönemlerinde peşin olarak ödenir. Aylığa hak kazanma başlangıç tarihi ile ilk aylık ödemesinin yapıldığı ödeme döneminin ilişkin olduğu aya kadar olan haklar için ise defaten ödeme yapılır.

Peşin verilen gelir ve aylıklar durum değişikliği veya ölüm halinde geri alınmaz.

Ancak, aylık bağlama ile ilgili geçim şartının kalkması halinde, aylıklar bu şartın kalktığı tarihi takibeden dönem başından itibaren kesilir.”

8. maddesinde,

“Sosyal Güvenlik Kurumu, İl veya İlçe Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının alacakları muhtaçlık kararlarını esas alarak aylık bağlar. Kurum gerektiğinde, aylık almaya başvuranların gelir, yaşam düzeyi ve varlıkları hakkında, belirleyeceği yöntemlerle inceleme yapmaya ve yaptırmaya, resmi ve özel idare müessese ve ortaklarından ve şahıslardan bilgi ve belge istemeye yetkilidir.

Aylık bağlanmasında İl veya İlçe Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarının alacakları muhtaçlık kararlarıyla birlikte bu Kanunun gerektirdiği hallerde yetkili hastanelerden alınan sağlık kurulu raporları esas alınır. Aylık bağlanmasına esas belgelerin eksik olmaması halinde aylık bağlama işlemi yapılır.

Birinci ve ikinci fıkralar çerçevesinde aylık bağlama işleminden sonra yapılacak incelemeler sonucunda, aylık bağlama kararını etkileyecek durumların tespit edilmesi halinde, tespit edilen eksikliklerin giderilmesi için durum aylık bağlanana iadeli taahhütlü, ilgili idareye de adi posta ile bildirilir. Eksikliklerin giderilmemesi halinde tebligat tarihinden itibaren üç aylık sürenin sona erdiği tarihin içinde bulunduğu ödeme döneminin sonunda aylık kesme veya düzeltme işlemi yapılır ve fazla ödenen tutarlar geri alınır. Gerçeğe aykırı sağlık kurulu raporu düzenlediği veya bu nitelikteki raporlara dayanarak aylık aldığı tespit edilenler hakkında Türk Ceza Kanununun ilgili hükümlerine göre işlem yapılır.

Bu madde kapsamında aylık bağlamaya esas sağlık kurulu raporlarını düzenlemeye yetkili sağlık kuruluşlarının belirlenmesi ile bu raporların alınmasına ilişkin diğer usul ve esaslar Sağlık Bakanlığı ile Kurum tarafından birlikte hazırlanacak yönetmelikle belirlenir.”

Ek 1. maddede,

65 yaşını doldurmamış olmakla birlikte;

a) Başkasının yardımı olmaksızın hayatını devam ettiremeyecek şekilde özürlü olduklarını tam teşekküllü hastanelerden alacakları sağlık kurulu raporu ile kanıtlayan, 18 yaşını dolduran ve kanunen bakmakla mükellef kimsesi bulunmayan özürlülerden; her ne ad altında olursa olsun her türlü gelirleri toplamının aylık ortalamasına göre bu Kanunun 1 inci maddesinde belirtilen gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutardan daha az geliri olanlara, bu Kanunun 1 inci maddesine göre belirlenecek aylık tutarının % 300´ü tutarında,

b) 18 yaşını dolduran, kanunen bakmakla mükellef kimsesi olmayan ve herhangi bir işe yerleştirilememiş olan özürlülerden; her ne ad altında olursa olsun her türlü gelirleri toplamının aylık ortalamasına göre bu Kanunun 1 inci maddesinde belirtilen gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutardan daha az geliri olanlara, bu Kanunun 1 inci maddesine göre belirlenecek aylık tutarının % 200´ü tutarında,

c) Her ne ad altında olursa olsun her türlü gelirleri toplamının aylık ortalamasına göre bu Kanunun 1 inci maddesinde belirtilen gösterge rakamının memur aylık katsayısı ile çarpımı sonucu bulunacak tutardan daha az geliri olduğu halde, kanunen bakmakla yükümlü olduğu 18 yaşını tamamlamamış özürlü yakını bulunanlara, bakım ilişkisi fiilen gerçekleşmek kaydıyla bu Kanunun 1 inci maddesine göre belirlenecek aylık tutarının % 200´ü tutarında,

Aylık bağlanır.

65 yaşın doldurulmasından önce bu madde hükümlerine göre bağlanmış olan aylıkların aynı şekilde ödenmesine devam olunur. Bu Kanunun 1 inci maddesine göre aylık bağlananlardan başkasının yardımı olmaksızın hayatını devam ettiremeyecek kadar özürlü olduklarını tam teşekküllü hastaneden alacakları sağlık kurulu raporu ile kanıtlayanlara da birinci fıkranın (a) bendine göre aylık bağlanır. Aylık bağlanmasına esas özürlülük oranı değişenlerin aylıkları durumlarına göre yeniden tespit olunur. Özürlülük oranı, bu Kanuna göre aylık bağlanması gereken oranın altına düşenler ile birinci fıkrada belirtilen aylık ortama gelir tutarından fazla gelir elde etmeye başlayanların aylıkları kesilir.

Aylık hakkından yararlanan 18 yaşından küçük özürlülerin yalnızca kendileri bu Kanunun 7 nci maddesinde belirtilen tedavi hakkından yararlanır. Ancak, bu madde hükümlerine göre aylık alanlardan herhangi bir sosyal güvenlik kurumunun tedavi yardımı kapsamında bulunanlara tedavi yardımı yapılmaz.

Bu Kanunun 2, 3, 4, 5, 6, 7 ve 8 inci maddeleri birinci fıkra hükümlerine göre aylık ödenecekler hakkında da uygulanır.

(Değişik son fıkra: 17/4/2008-5754/92 md.) Bu maddenin birinci fıkrası hükümlerine göre aylık almaya hak kazanacak şekilde özürlü olduğunu belgeleyen ve herhangi bir sosyal güvenlik kurumundan yetim olarak aylık veya gelir almakta olan çocuklardan bu kurumlardan aldıkları aylık veya gelir toplamı tutarları bu madde gereğince durumlarına göre ödenebilecek tutardan daha az olanlara; aradaki fark ilgili sosyal güvenlik kurumu tarafından (birden fazla sosyal güvenlik kurumundan aylık veya gelir alanlar için yalnızca tercih edecekleri bir sosyal güvenlik kurumu tarafından) ödenir ve bu şekilde ödenen tutarlar Hazineden tahsil edilir.” hükümlerine yer verilmiştir.

2022 sayılı Yasanın 4. maddesine dayanılarak hazırlanan 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Yönetmeliğin işlem tarihinde yürürlükte olan 23/4.maddesinde, “aylık bağlama işleminden sonra yapılacak incelemeler sonucunda, aylık bağlama kararını etkileyecek durumların tespit edilmesi halinde, tespit edilen eksikliklerin giderilmesi için durum aylık bağlanacak ve ilgili idareye tebliğ edilir.Eksikliklerin giderilmemesi halinde tebligat tarihinden itibaren üç aylık sürenin sona erdiği tarihin içinde bulunduğu ödeme döneminin sonunda aylık kesme veya düzeltme işlemi yapılır ve fazla ödenen tutarlar geri alınır” denilmiştir.

31.5.2006 tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu 506, 1479, 2925, 2926 ve 5434 sayılı Kanunlar kapsamındaki hizmet akdine göre ücretle çalışanlar (Sosyal Sigortalılar), kendi hesabına çalışanlar (Bağ-Kur’lular), tarımda kendi adına ve hesabına çalışanlar (Tarım Bağ-Kur’luları), tarım işlerinde ücretle çalışanlar, (Tarım sigortalıları), devlet memurları ve diğer kamu görevlilerini (Emekli Sandığı iştirakçileri), geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal güvenlik ve sağlık hizmetleri yönünden yeni bir sisteme tabi tutmuş, beş farklı emeklilik rejimini aktüeryal olarak hak ve hükümlülükler yönünden tek bir sosyal güvenlik sistemi altında toplamıştır. 5510 sayılı Kanunun iptali amacıyla açılan davada Anayasa Mahkemesi, 15.12.2006 tarih ve E: 2006/111, K: 2006/112 sayılı kararıyla, anılan Kanunun birçok maddesi ile birlikte, bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu hükümlerine tabi olarak görev yapmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlilerini diğer sigortalılarla aynı sisteme tabi kılan (başta 4/c maddesi) hükümlerin iptaline karar vermiş; bu karardan sonra kabul edilen 17.04.2008 tarih ve 5754 sayılı Kanunla 5510 sayılı Kanunda düzenlemeler yapılmış ve anılan Kanuna eklenen Geçici 1 nci ve Geçici 4 ncü maddelerle, 5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 1 Ekim 2008 tarihinden önce 5510 sayılı Kanunun 4ncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında olanlar (memurlar ile diğer kamu görevlileri) ile bunların dul ve yetimleri hakkında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dahil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılacağı hüküm altına alınmıştır. 5754 sayılı Kanunun kimi hükümlerinin iptali istemiyle açılan dava Anayasa Mahkemesi’nin 30.3.2011 tarih ve E: 2008/56, K:2011/58 sayılı kararı ile reddedilmiştir.

5510 sayılı Kanunun 101 nci maddesinde yer alan “… bu Kanun hükümlerinin uygulanmasıyla ilgili ortaya çıkan uyuşmazlıklar İş Mahkemelerinde görülür.” bölümünün iptali istemiyle yapılan itiraz başvurusunda Anayasa Mahkemesi, 22.12.2011 tarih ve E: 2010/65, K: 2011/169 sayılı kararıyla (RG. 25.1.2012, Sayı: 28184) davayı redlesonuçlandırmakla birlikte; söz konusu kararın Mahkememiz önündeki uyuşmazlığa ışık tutacak şekilde şu gerekçeye dayandırmıştır: “… 5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, evvelce olduğu gibi 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacaklar ve bunların emeklileri bakımından da aynı Kanun hükümleri uygulanmaya devam edecek; ancak 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlileri olarak çalışmaya başlayanlar ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacak ve haklarında 5434 sayılı Kanun değil, 5510 sayılı Kanun’un öngördüğü kural ve esaslar uygulanacak; ihtilaf halinde de adli yargı görevli bulunacaktır. 5754 sayılı Kanunun yürürlüğüyle birlikte, artık Sosyal Sigortacılık esasına göre faaliyet gösteren ve yaptığı, tesis ettiği işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak bir sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz etmek gerekli bulunmaktadır. 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçisi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanun’a göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden ise Sosyal Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve yapacağı muameleler idari işlem niteliğini korumaya devam edecek, bunlara ilişkin ihtilaflarda da evvelce olduğu gibi idari yargı görevli olmaya devam edecektir… Bu bakımdan 5510 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra, prim esasına dayalı yani sistemin içeriği ve Kanun kapsamındaki iş ve işlemlerin niteliği göz önünde bulundurulduğunda, itiraz konusu kuralla, yargılamanın bütünlüğü ve uzman mahkeme olması nedeniyle Kanun hükümlerinin uygulanması ile ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümünde iş mahkemelerinin görevlendirilmesinde Anayasa’ya aykırılık görülmemiştir. Ancak, yukarıda açıklandığı üzere 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce statüde bulanan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile ilgili sosyal güvenlik mevzuatının uygulanmasından doğan idari işlem ve idari eylem niteliğindeki uyuşmazlıklarda idari yargının görevinin devam edeceği açıktır…”

Dosyanın incelenmesinden, rahatsızlığından dolayı çalışamayacak durumda olması nedeniyle 1.7.1981 tarihinden itibaren maluliyet(yaşlılık) aylığı alan davacının, Sosyal Sigortalar Kurumuna kaydının olduğunun anlaşılması üzerine, yaşlılık aylığına hak kazanmadığı halde 1.7.1981-(…).5.2007 tarihleri arasında ödenen yaşlılık aylıklarının geri ödenmesinin istenilmesine ilişkin Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı´nın 20.4.2007 gün ve 60.507.005.1 sayılı işlemi ile bu işleme yapılan itirazın reddine ilişkin işlem ile fazla ve yersiz olarak ödemeyle ilgili borç çıkartılmaya ilişkin işlemin iptali istemiyle davanın açıldığı anlaşılmıştır.

5510 sayılı Yasanın “Diğer Kanunlardaki Atıflar” başlıklı 104.maddesinde, 5434 sayılı Kanuna yapılan atıfların bu Kanunun ilgili maddelerine yapılmış sayılacağı belirtilmiş ise de, olayda uyuşmazlığın, davacının 2022 sayılı Yasa uyarınca bağlanmış olan aylığının 2022 sayılı Yasaya dayanılarak hazırlanan Yönetmeliğin 23. maddesi uyarınca kesilmesinden kaynaklandığı ve 5754 sayılı Yasanın yürürlük tarihinden önce (01.10.2008), davacının 5434 sayılı Yasa uyarınca aylık almaya hak kazandığı açıktır.

Yukarıda sözü edilen mevzuat hükümlerinin ve Anayasa Mahkemesi kararının birlikte değerlendirilmesinden, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden önce memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmakta olanlar, daha önce olduğu üzere 5434 sayılı Kanun hükümlerine tabi olacakları gibi bunların emeklilikleri bakımından da aynı Kanun hükümlerinin uygulanmaya devam edileceği; ancak, bu Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra memur ve diğer kamu görevlisi olarak çalışmaya başlayanların ise 5510 sayılı Kanunun 4/c maddesi uyarınca, bu Kanun hükümlerine tabi sigortalı sayılacağı ve haklarında 5434 sayılı Kanunun değil 5510 sayılı Kanunun öngördüğü kural ve esasların uygulanacağı dolayısıyla ihtilafların da adli yargı yerinde çözümleneceği açıktır.

Adli ve idari yargı organlarının görevsizlik kararlarına konu ihtilafın muhatabının memur ya da kamu görevlisi olmadığı, 65 yaşını doldurmuş muhtaç, güçsüz ve kimsesiz Türk Vatandaşlarına bağlanan aylık imkanından istifade eden bir kişi statüsünde bulunduğu anlaşılmaktaysa da; 1.7.1976 tarih ve 2022 sayılı Kanunun 2 nci maddesi uyarınca bu aylıkların T.C. Emekli Sandığınca bağlanacağı gerçeği karşısında, “Emekli Sandığı emeklisi” statüsünde değerlendirilmesi gerektiği kuşkusuzdur.

Bu nedenle, 5754 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 1.10.2008 tarihinden önce sandık emeklisi statüsünde bulunan ilgili hakkında ihtilafın idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği açıktır.

Kaldı ki; T.C. Anayasası’nın 158.maddesindeki “…diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesi’nin kararı esas alınır ” hükmü uyarınca Anayasa Mahkemesi kararının bu uyuşmazlığın çözümünde esas alınacağı tartışmasızdır.

Bu durumda, 5510 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanuna göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliye hak kazanacaklar yönünden Sosyal Güvenlik Kurumunca tesis edilen işlem ve yapacağı muamelelerin “idari işlem” ve “idari eylem” niteliğini korumaya devam edeceği, dolayısıyla, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2/1-a maddesinde belirtilen idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları kapsamında bulunan 2022 sayılı Kanun uyarınca, maluliyet aylığı alan kamu personeli olan davacı tarafından açılan davanın, görüm ve çözümünün idari yargı yerinde görüleceği sonucuna varılmıştır. Açıklanan nedenlerle, İdare Mahkemesi’nce verilen görevsizlik kararının kaldırılması gerekmiştir.

SONUÇ : Davanın çözümünde İDARİ YARGININ görevli olduğuna, bu nedenle Ankara 1. İdareMahkemesi’nin 7.7.2010 gün ve E:2011/30, K:2011/1319 sayılı GÖREVSİZLİK KARARININ KALDIRILMASINA, 9.4.2012 gününde OYBİRLİĞİ İLE KESİN OLARAK karar verildi.


 

TALEPLERİN HER BİRİ HAKKINDA KARAR VERİLECEĞİ - GEREKÇELİ KARAR - TARAFLARA YÜKLENEN HAK VE BORÇLAR - HÜKÜM SONUCU

T.C. YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ E. 2012/13503 K. 2012/13107 T. 17.4.2012

ÖZET : Davacının birden fazla talebi olduğu halde hüküm "Duruşmaların yoğunluğu davanın mahiyeti nedeniyle gerekçesi ve ayrıntıları yazılacak gerekçeli kararda belirtilmek üzere HMK 321. madde uyarınca gerekçeli karar yerine kaim olmak üzere davanın ek rapor üzerinden kısmen kabulüne" denilerek açıklanmıştır. Bu şekilde kurulan ve açıklanan hükümde taraflara yüklenen hak ve borçların açık ve şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde belirtilmediği ortadadır. Açıklanan hüküm sonucunda davacının hangi taleplerinin reddedildiği, yargılama giderlerinin ( masraf ve vekalet ücretleri ) ne şekilde hüküm altına alındığı, kanun yoluna başvurma süresinin ne kadar olduğu Yasanın emredici hükmüne rağmen açıkça belirtilmemiştir. 6100 sayılı HMK.nun 298/2. maddesine göre "Gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz." Yukarıda belirtildiği üzere duruşmada açıklanan hüküm sonucu ile gerekçeli kararın hüküm sonucunun da aynı olduğu söylenemez. Bu nedenlerle 6100 sayılı yasanın 297, 298/2 ve 321. maddelerinde belirtilen zorunlu unsurların hiç birisini taşımadığı anlaşılan hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

DAVA : Davacı, işe başlatmama tazminatı, 4 aylık boşta geçen süre ücreti ile faizi ve ücret alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi A. Günindi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : A ) Davacı İsteminin Özeti:

Davacı, kesinleşen işe iade kararına rağmen işe başlatılmadığını iddia ederek işe başlatmama tazminatı, 4 aylık boşta geçen süre ücreti ile faizi ve ücret alacaklarının tahsili için yapılan icra takibine itirazın iptaline karar verilmesini talep etmiştir.

B ) Davalı Cevabının Özeti:

Davalı, davanın reddini istemiştir.

C ) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece, 22.11.2011 tarihli oturumda "1- Duruşmaların yoğunluğu davanın mahiyeti nedeniyle gerekçesi ve ayrıntıları yazılacak gerekçeli kararda belirtilmek üzere HMK 321. madde uyarınca gerekçeli karar yerine kaim olmak üzere davanın ek rapor üzerinden KISMEN KABULÜNE" şeklinde kısa karar tefhim edilmiş, gerekçeli kararda da davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

D ) Temyiz:

Kararı davalı Vekili temyiz etmiştir.

E ) Gerekçe:

Mahkemece yapılan yargılama sonunda 22.11.2011 tarihli son duruşmada kısa karar "1- Duruşmaların yoğunluğu davanın mahiyeti nedeniyle gerekçesi ve ayrıntıları yazılacak gerekçeli kararda belirtilmek üzere HMK 321. madde uyarınca gerekçeli karar yerine kaim olmak üzere davanın ek rapor üzerinden KISMEN KABULÜNE" şeklinde açıklanmıştır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 297 nci maddesi uyarınca, mahkeme kararlarının;

a ) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini,

b ) Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini,

c ) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri,

ç ) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini,

d ) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını,

e ) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi,

içermesi, hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi zorunludur.

Basit yargılama usulüne tabi yargılamalara ilişkin olarak 6100 sayılı HMK.nun "Hüküm" başlıklı 321. maddesinde aynen;

"Hüküm

MADDE 321- ( 1 ) Tahkikatın tamamlanmasından sonra, mahkeme tarafların son beyanlarını alır ve yargılamanın sona erdiğini bildirerek kararını tefhim eder. Taraflara beyanda bulunabilmeleri için ayrıca süre verilmez.

( 2 ) Kararın tefhimi, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşir. Ancak zorunlu hâllerde, hâkim bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebilir. Bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir." hükmü düzenlenmiştir.

321. maddedeki "hükme ilişkin tüm hususlar" dan kastedilen HMK.nun 297. maddesindeki unsurlardır. Madde gerekçesinde tefhimin hüküm özetinin yazdırılması olduğu açıklanmıştır.

Bu nedenlerle basit yargılamada da tefhim edilecek hüküm HMK.nun 297/2. maddesindeki unsurları taşımakla birlikte HMK.nun 321. maddesi uyarınca gerekçeli olmak zorundadır. Ancak Mahkemelerin iş yoğunluğu ve buna bağlı olarak duruşma dosyalarının çokluğu nedeni ile gerekçenin duruşmada yazdırılamaması halinde gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir.

Bu yasal şekil yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, hükmün infazında zorluklara ve tereddütlere, yargılamanın ve davaların gereksiz yere uzamasına, davanın tarafı bulunan kişi ve kurumların mağduriyetlerine sebebiyet verecek ve kamu düzeni ve barışını olumsuz yönde etkileyecektir ( Hukuk Genel Kurulu - 2007/14-778 E, 2007/611 K, Dairemizin 01.04.2008 gün ve 2007/38353 Esas, 2008/7142 Karar sayılı ilamı ).

Halen yürürlükte olan 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 8 inci maddesine göre, iş mahkemelerince verilen nihaî kararlara karşı kanun yoluna başvurma süresi, karar yüze karşı verilmişse nihaî kararın taraflara tefhimi, yokluklarında verilmiş ise tebliği tarihinden itibaren sekiz gündür.

Taraflar hükmün tefhiminin HMK.nun 297/2. maddesinde sayılan unsurları taşımaması halinde hak ve borçlarını bilemeyeceklerinden temyiz süresini kaçırmamak, hak kaybına uğramamak için kararı gereksiz yere temyiz etmek zorunda kaldıkları bir gerçektir.

Bu nedenlerle hükmün tefhimi sırasında HMK.nun 297/2. maddesinde belirtildiği üzere "taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.

Somut olayda, davacının birden fazla talebi olduğu halde hüküm "1- Duruşmaların yoğunluğu davanın mahiyeti nedeniyle gerekçesi ve ayrıntıları yazılacak gerekçeli kararda belirtilmek üzere HMK 321. madde uyarınca gerekçeli karar yerine kaim olmak üzere davanın ek rapor üzerinden KISMEN KABULÜNE" denilerek açıklanmıştır.

Bu şekilde kurulan ve açıklanan hükümde taraflara yüklenen hak ve borçların açık ve şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde belirtilmediği ortadadır.

Açıklanan hüküm sonucunda davacının hangi taleplerinin reddedildiği, yargılama giderlerinin ( masraf ve vekalet ücretleri ) ne şekilde hüküm altına alındığı, kanun yoluna başvurma süresinin ne kadar olduğu Yasanın emredici hükmüne rağmen açıkça belirtilmemiştir.

6100 sayılı HMK.nun 298/2. maddesine göre "Gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz."

Yukarıda belirtildiği üzere duruşmada açıklanan hüküm sonucu ile gerekçeli kararın hüküm sonucunun da aynı olduğu söylenemez.

Bu nedenlerle 6100 sayılı yasanın 297, 298/2 ve 321. maddelerinde belirtilen zorunlu unsurların hiç birisini taşımadığı anlaşılan hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, bozma sebebine göre sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 17.04.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

İŞCİ HAKLARI-BOZMA DIŞINDA KALAN HUSUSLARDA HÜKÜM KURULMASI

H.Daire:9 Tarih:2012 Esas No:2012/21654 Karar No:2012/20529

MAHKEMESİ : TARİHİ : 27/03/2012

NUMARASI : 2012/11-2012/198

DAVACI : DAVALI : DAVA Davacı, kıdem, ihbar ve kötüniyet tazminatı, fazla mesai ücreti, hafta tatil ücreti ile genel tatil ücreti alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkeme, isteği hüküm altına almıştır. Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi U.Ocak tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I A)

Davacı İsteminin Özeti: Davacı, iş sözleşmesinin işverence haksız olarak feshedildiğini ileri sürerek, kıdem, ihbar ve kötüniyet tazminatları ile fazla mesai, genel tatil ve hafta tatili ücret alacaklarını talep etmiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davacının işverene ait araçla kaza yaptığını ve zarara sebebiyet verdiğini, haklı nedenle iş akdinin fesh edildiğini savunarak, davanın reddini istemiştir. C) Yerel

Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, hükmüne uyulan bozma ilamı doğrultusunda toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davalı temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Mahkemece yapılan yargılama sonunda 27/03/2012 tarihli son duruşmada kısa karar aynen; “Kıdem ve ihbar tazminatları yönünden davanın kabulüne, diğer hususlar yönünden verilen karar kesinleştiğinden yeni karar verilmesine yer olmadığına” şeklinde açıklanmıştır. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 297 nci maddesi uyarınca, mahkeme kararlarının; a) Hükmü veren mahkeme ile hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin ad ve soyadları ile sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa hükmün hangi sıfatla verildiğini, b) Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası, varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adreslerini, c) Tarafların iddia ve savunmalarının özetini, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususları, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delilleri, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesini, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebepleri, ç) Hüküm sonucu, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini, d) Hükmün verildiği tarih ve hâkim veya hâkimlerin ve zabıt kâtibinin imzalarını, e) Gerekçeli kararın yazıldığı tarihi, içermesi, hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi zorunludur. Basit yargılama usulüne tabi yargılamalara ilişkin olarak 6100 sayılı HMK.nun “Hüküm” başlıklı 321. maddesinde aynen; “Hüküm MADDE 321- (1) Tahkikatın tamamlanmasından sonra, mahkeme tarafların son beyanlarını alır ve yargılamanın sona erdiğini bildirerek kararını tefhim eder. Taraflara beyanda bulunabilmeleri için ayrıca süre verilmez. (2) Kararın tefhimi, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşir. Ancak zorunlu hâllerde, hâkim bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebilir. Bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir.” hükmü düzenlenmiştir. 321. maddedeki “hükme ilişkin tüm hususlar” dan kastedilen HMK.nun 297. maddesindeki unsurlardır. Madde gerekçesinde tefhimin hüküm özetinin yazdırılması olduğu açıklanmıştır. Bu nedenlerle basit yargılamada da tefhim edilecek hüküm HMK.nun 297/2. maddesindeki unsurları taşımakla birlikte HMK.nun 321. maddesi uyarınca gerekçeli olmak zorundadır. Ancak Mahkemelerin iş yoğunluğu ve buna bağlı olarak duruşma dosyalarının çokluğu nedeni ile gerekçenin duruşmada yazdırılamaması halinde gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir. Bu yasal şekil yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir. Aksi hal, hükmün infazında zorluklara ve tereddütlere, yargılamanın ve davaların gereksiz yere uzamasına, davanın tarafı bulunan kişi ve kurumların mağduriyetlerine sebebiyet verecek ve kamu düzeni ve barışını olumsuz yönde etkileyecektir (Hukuk Genel Kurulu - 2007/14-778 E, 2007/611 K, Dairemizin 01.04.2008 gün ve 2007/38353 Esas, 2008/7142 Karar sayılı ilamı). Halen yürürlükte olan 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 8 inci maddesine göre, iş mahkemelerince verilen nihaî kararlara karşı kanun yoluna başvurma süresi, karar yüze karşı verilmişse nihaî kararın taraflara tefhimi, yokluklarında verilmiş ise tebliği tarihinden itibaren sekiz gündür. Taraflar hükmün tefhiminin HMK.nun 297/2. maddesinde sayılan unsurları taşımaması halinde hak ve borçlarını bilemeyeceklerinden temyiz süresini kaçırmamak, hak kaybına uğramamak için kararı gereksiz yere temyiz etmek zorunda kaldıkları bir gerçektir. Bu nedenlerle hükmün tefhimi sırasında HMK.nun 297/2. maddesinde belirtildiği üzere “taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir. Somut olayda, davacının birden fazla talebi olduğu halde hüküm “Kıdem ve ihbar tazminatları yönünden davanın kabulüne, diğer hususlar yönünden verilen karar kesinleştiğinden yeni karar verilmesine yer olmadığına” şeklinde açıklanmıştır. Bu şekilde kurulan ve açıklanan hükümde taraflara yüklenen hak ve borçların açık ve şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde belirtilmediği ortadadır. Açıklanan hüküm sonucunda davacının hangi taleplerinin ne oranda kabul ve reddedildiği, yargılama giderlerinin (masraf ve vekalet ücretleri) ne şekilde hüküm altına alındığı Yasanın emredici hükmüne rağmen açıkça belirtilmemiştir. 6100 sayılı HMK.nun 298/2. maddesine göre “Gerekçeli karar, tefhim edilen hüküm sonucuna aykırı olamaz.” Yukarıda belirtildiği üzere duruşmada açıklanan hüküm sonucu ile gerekçeli kararın hüküm sonucunun da aynı olduğu söylenemez. Bu nedenlerle 6100 sayılı yasanın 297, 298/2 ve 321. maddelerinde belirtilen zorunlu unsurların hiç birisini taşımadığı anlaşılan hükmün bozulmasına karar vermek gerekmiştir. 3. Dosyada sorun bozma üzerine verilen kararda bozma dışında kalan hususlarda yeniden hüküm kurulup, kurulmayacağıdır. Hükmün bir kısmının bozma kapsamı dışında bırakılması bu kısımların bağımsız bir şekilde onandığını göstermez, hükmün bir kısmının bozma kapsamı dışında bırakılmasının amacı bu kısımların doğru olduğunu belirlemek, bozmanın sınırlarını çizmek ve bu şekilde usulü kazanılmış hakları oluşturup, korumaktır. Bozma kararı üzerine önceki hüküm tamamen ortadan kalkar. Bu nedenle bozma kararından sonrada Mahkemece HMK.nun 297. maddesinde belirtilen unsurları taşıyacak şekilde yeni bir karar verilmek zorundadır. Somut olayda; Mahkeme tarafından hükmüne uyulan bozma kararı doğrultusunda yapılan inceleme sonunda bütün talepler hakkında yeniden hüküm kurulması gerekirken “diğer hususlar yönünden verilen karar kesinleştiğinden yeni karar verilmesine yer olmadığına” şeklinde karar verilmesi hatalı olup kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir. 4. Önceki bozma kararında davalı Üniversitenin harçtan muaf olduğu belirtildiği halde davalı yeniden harç yükletilmesi ve ayrıca temyiz aşamasında da harç alınması hatalıdır. F)Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 12.06.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

BOŞANMA KARARI TEBLİĞ EDİLMEDEN TEMYİZDEN FERAGAT OLMAZ

T.C. YARGITAY 2.Hukuk Dairesi Esas: 2005/12335 Karar: 2005/14676 Karar Tarihi: 24.10.2005

ÖZET : Temyiz süresi ilamın usulen taraflara tebliği ile işlemeye başlar ( HUMK. m. 432/1 ). Gerekçeli karar tebliğ edilmeden temyizden feragat sonuç doğurmaz. Tarafların 19.03.2003 tarihli "boşanma kararını aldık, temyiz etmiyoruz" şeklindeki dilekçede belirtilen nedenle geçerli bir temyizden feragat niteliğinde olmadığından karar henüz kesinleşmemiştir.

Davacı, 25.03.2003 hakim havale tarihli dilekçesiyle davasından feragat etmiştir. Bu yönde bir karar verilebilmesi için 19.03.2003 tarihli tarafların boşanmasına dair kararın bozulması gerekir.

(1086 S. K. m. 432/1)

Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm ek karar yönünden temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Mahkemece esas hakkında karar verildikten sonra yeniden dosyanın ele alınarak karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle mahkemenin 25.03.2003 tarihli "ek kararın" bozularak ortadan kaldırılmasına karar vermek gerekmiştir.

Gerekçeli kararın usulüne uygun olarak taraflara tebliğ edilmediği anlaşılmaktadır. Temyiz süresi ilamın usulen taraflara tebliği ile işlemeye başlar ( HUMK. m. 432/1 ). Gerekçeli karar tebliğ edilmeden temyizden feragat sonuç doğurmaz. Tarafların 19.03.2003 tarihli "boşanma kararını aldık, temyiz etmiyoruz" şeklindeki dilekçede belirtilen nedenle geçerli bir temyizden feragat niteliğinde olmadığından karar henüz kesinleşmemiştir.

Davacı, 25.03.2003 hakim havale tarihli dilekçesiyle davasından feragat etmiştir. Bu yönde bir karar verilebilmesi için 19.03.2003 tarihli tarafların boşanmasına dair kararın bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Açıklanan nedenle mahkemenin 19.03.2003 tarihli kararının BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 24.10.2005 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

ÖDEME EMRİ TEBLİĞİ - MİRASÇILAR HAKKINDAKİ TAKİP - YETKİ İTİRAZI -  MİRASÇILARIN İTİRAZI

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2007/2701 K. 2007/5159 T. 19.3.2007

2004/m.53/son,71

ÖZET : Kural olarak bir takipte tek ödeme emri çıkarılır. Mirasçılar hakkındaki takip ilk takibin devamı olduğundan mirasçılar adına ödeme emri çıkarılmasına gerek bulunmamaktadır. Adı geçenlere muhtıra gönderilerek takibin kendilerine karşı da sürdürüleceği dileğinin bildirilmesi ile yetinilmelidir. Ancak, fazladan ödeme emri çıkarılması yeni bir takibin başlatıldığı anlamına gelmez. Bu nedenle de mirasçılar murisin ölümünden önceki işlemlere karşı itiraz edemezler. Mirasçıların itirazı mirasçı olunmadığı, mirasın reddedildiği gibi itirazlarla, imhal, itfa, zamanaşımı ( İİK. 71 ) benzer itirazlar olabilir.

Murisin külli halefi olan mirasçının asıl borçlunun ( murisin ) itiraz hakkı kalmadığı durumlarda yeniden yetki itirazında bulunması mümkün değildir.

O halde, mahkemece mirasçıların yetki itirazı ile imzaya itirazlarının reddi ile sair itirazlarının İİK.nun 71. maddesi kapsamında nicelenerek sonucuna göre bir karar verilmelidir.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : İtiraz eden borçluların murisi Mustafa Coşkun´a ölümünden önce 14.08.1998 tarihinde ödeme emri tebliğ edildiği ve adı geçenin yetki itirazında bulunmadığı anlaşılmaktadır.

İcra takibi sırasında borçlu Mustafa Coşkun´un ölmesinden ve mirasçılarının belirlenmesinden sonra alacaklı vekilinin 01.08.2006 tarihinde mirasçılara ödeme emri tebliğ edilmesini istediği ve icra dairesince bu istemin kabul edildiği tespit edilmiştir.

İİK.nun 53. maddesi gereğince borçlunun ölümü halinde alacaklının takip edebileceği iki yol vardır. Ancak, şu hususu öncelikle vurgulamak gerekir ki aşağıda açıklanacak iki yol da yeni bir takip olmayıp eski takibin devamıdır.

1- Takibi tereke hakkında devam ettirmek;

Bu yolun seçilebilmesi için terekenin henüz taksim edilmemiş veya resmi tasfiyeye tabii tutulmamış yahut mirasçılar arasında aile şirketi tesis edilmemiş olması gerekir. Tereke hakkındaki takipte borçlu hayatta olsaydı hangi usul uygulanacak idi ise o usul uygulanır. Dolayısıyla borçlu hakkında iflas, haciz, rehnin paraya çevrilmesi yollarından hangisi ile takip yapılmışsa takibe o yolla devam edilir.

2- Takibi mirasçılar hakkında devam ettirmek;

Takibin mirasçılar hakkında devamı, haciz yada rehnin paraya çevrilmesi yollarıyla olur. Muris hakkındaki takip iflas yolu ile başlamış ise mirasçılar hakkında iflas yolu ile takibe devam edilemez.

Somut olayda, muris hakları da haciz yoluyla takibe başlanmış ve mirasçılar hakları da takibe devam edilmiştir. Bu takip muris hakkındaki takibin devamıdır. Bu husus İİK.nun 53/son maddesinde ( bu takibin mirasçıya karşı devam edebilmesi ) denmek suretiyle açıkça belirtilmiştir.

Kural olarak bir takipte tek ödeme emri çıkarılır. Mirasçılar hakkındaki takip ilk takibin devamı olduğundan mirasçılar adına ödeme emri çıkarılmasına gerek bulunmamaktadır. Adı geçenlere muhtıra gönderilerek takibin kendilerine karşı da sürdürüleceği dileğinin bildirilmesi ile yetinilmelidir. Ancak, fazladan ödeme emri çıkarılması yeni bir takibin başlatıldığı anlamına gelmez. Bu nedenle de mirasçılar murisin ölümünden önceki işlemlere karşı itiraz edemezler. Mirasçıların itirazı mirasçı olunmadığı, mirasın reddedildiği gibi itirazlarla, imhal, itfa, zamanaşımı ( İİK. 71 ) benzer itirazlar olabilir.

Murisin külli halefi olan mirasçının asıl borçlunun ( murisin ) itiraz hakkı kalmadığı durumlarda yeniden yetki itirazında bulunması mümkün değildir.

O halde, mahkemece mirasçıların yetki itirazı ile imzaya itirazlarının reddi ile sair itirazlarının İİK.nun 71. maddesi kapsamında nicelenerek sonucuna göre bir karar verilmelidir. Eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir. SONUÇ : Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK.nun 428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 19.03.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TEREKENİN TEDBİR MAHİYETİNDE TESPİTİ-SÜREYE TABİ OLMADIĞI- TESBİT İSTEMİ

T.C YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2004/15828 K. 2005/1411 T. 7.2.2005

4721/m.589

ÖZET : Terekenin tedbir mahiyetindeki tesbit istemi süreye bağlı değildir. Her an için tesbit istenebilir. Bu yön nazara alınmadan tesbit isteğinin de bir aylık sürenin geçtiğinden bahisle ret edilmesi doğru değildir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre sair temyiz itirazları yersizdir.

2-Terekenin tedbir mahiyetindeki tesbit istemi süreye bağlı değildir. Her an için tesbit istenebilir. ( TMK.md.589 ) Bu yön nazara alınmadan tesbit isteğinin de bir aylık sürenin geçtiğinden bahisle ret edilmesi doğru değildir. SONUÇ : Temyiz edilen kararın 2. bentte gösterilen sebeplerle tesbit talebinin reddi yönünden BOZULMASINA, hükmün diğer bölümlerinin ise 1. bentteki nedenlerle ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 07.02.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TEREKENİN TEDBİR MAHİYETİNDE TESPİTİ-SÜREYE TABİ OLMADIĞI- TESBİT İSTEMİ

 

T.C YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2004/15828 K. 2005/1411 T. 7.2.2005

4721/m.589

ÖZET : Terekenin tedbir mahiyetindeki tesbit istemi süreye bağlı değildir. Her an için tesbit istenebilir. Bu yön nazara alınmadan tesbit isteğinin de bir aylık sürenin geçtiğinden bahisle ret edilmesi doğru değildir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1-Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre sair temyiz itirazları yersizdir.

2-Terekenin tedbir mahiyetindeki tesbit istemi süreye bağlı değildir. Her an için tesbit istenebilir. ( TMK.md.589 ) Bu yön nazara alınmadan tesbit isteğinin de bir aylık sürenin geçtiğinden bahisle ret edilmesi doğru değildir. SONUÇ : Temyiz edilen kararın 2. bentte gösterilen sebeplerle tesbit talebinin reddi yönünden BOZULMASINA, hükmün diğer bölümlerinin ise 1. bentteki nedenlerle ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 07.02.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TEREKENİN MİRASÇILARA İNTİKALİ -İŞTİRAK HALİNDE MÜLKİYET - MİRAS ORTAKLIĞI -TEREKEYE TEMSİLCİ TAYİNİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2005/5701 K. 2005/8247 T. 26.5.2005

4721/m.640,488

ÖZET : Birden çok mirasçı bulunması halinde, mirasın geçmesiyle birlikte paylaşmaya kadar mirasçılar arasında terekedeki bütün hak ve borçları kapsayan bir ortaklık meydana gelir. Mirasçılar terekeye elbirliğiyle sahip olurlar.Mirasçılardan birinin isteği üzerine miras bırakanın yerleşim yeri Sulh Hakimi miras ortaklığına paylaştırmaya kadar temsilci atayabilir.Tereke temsilcisi özel kayyım niteliğinde olup, mal varlığının yönetimine özen göstermek zorundadır.

DAVA : Davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Birden çok mirasçı bulunması halinde, mirasın geçmesiyle birlikte paylaşmaya kadar mirasçılar arasında terekedeki bütün hak ve borçları kapsayan bir ortaklık meydana gelir. Mirasçılar terekeye elbirliğiyle sahip olurlar. Mirasçılardan birinin isteği üzerine miras bırakanın yerleşim yeri Sulh Hakimi miras ortaklığına paylaştırmaya kadar temsilci atayabilir. Terekedeki mallar, alacak ve borçlar temsilci tarafından tutulan deftere göre yöneltiliri. Temsilci yönetimine verilen malların belgelere dayanan hesabını üç ayda bir mirasçılara ve bu hesabın bir örneğini de Sulh Hakimine verir. Şikayet halinde hesap bilirkişiye incelettirilerek, belirlenen duruma göre vasi hakkındaki hükümler uyarınca temsilci hakkında da işlem yapılır.

Tereke temsilcisi özel kayyım niteliğinde olup, mal varlığının yönetimine özen göstermek zorundadır. Vesayet makamının ( Sulh Mahkemesinin ) kararlarına karşı denetim makamına ( Asliye Mahkemesine ) itiraz edilebilir. Denetim makamı gerektiğinde duruşmada yaparak bu itirazı kesin karara bağlar. Mahkemece bu yönde işlem yapılmak üzere dosyanın geri çevrilmesine karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : Açıklanan sebeple dilekçenin görev yönünden reddi ile dosyanın mahkemesine GERİ ÇEVRİLMESİNE, 26.05.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TEREKENİN İHTİYATİ TEDBİR NİTELİĞİNDE DEFTERİNİN TUTULMASI - MİRASI KORUMA ÖNLEMLERİ -ZAMANAŞAMI

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2003/4780 K. 2003/5851 T. 22.4.2003

743/m.532, 559

ÖZET :Mirası koruma önlemleri çerçevesinde miras defterinin tutulmasına itiraz, mirasın tutulan deftere göre reddinde olduğunun aksine zamanaşımına tabi değildir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : İstem, Türk Kanunu Medenisinin 559. maddesine ( 4721 S. TMK. 619 ) dayalı mirasın tutulan deftere dayalı reddine ilişkin olmayıp Türk Kanunu Medenisinin 532/3. maddesine ( 4721 S. TMK. 590 ) dayalı, terekenin ihtiyati tedbir niteliğinde defterinin tutulmasına ilişkindir. Bu istem herhangi bir süreye tabi değildir. Mahkemece işin esasının incelenerek bir karar verilmesi gerekirken talebin yazılı gerekçelerle reddi bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan hükmün açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, bozma nedenlerine göre sair hususların incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatıran davacıya geri verilmesine, 22.04.2003 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

TEREKE TASFİYESİ-YETKİLİ VE GÖREVLİ MAHKEME- MURİSİN SON İKAMETGAHI MAHKEMESİ -  İKAMETGAH KARİNESİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2001/5823 K. 2001/7150 T. 7.5.2001

1086/m.11

1587/m.4

ÖZET : Resmi tasfiye yetki ve görevi miras bırakanın son ikametgahı Sulh Hakimine aittir. Nüfus Kanununun 4. maddesinde yer alan kural gereğince bu, kayıtlar ikametgaha karinedir. Bu konudaki yetki kesin yetki olup yargılamanın her safhasında kendiliğinden nazara alınır.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Resmi tasfiye yetki ve görevi miras bırakanın son ikametgahı Sulh Hakimine aittir ( MY. md. 518, 574, HUMY. md. 11, Türk Medeni Kanunun vesayet ve miras hükümlerinin uygulanmasına dair tüzük md. 50, Yargıtay 2. H.D.nin 23.6.1994 tarihli 6064-6425 sayılı kararı). Miras bırakan Şarkikaraağaç ilçesi nüfusuna kayıtlıdır. Nüfus Kanunun 4. maddesinde yer alan kural gereğince bu kayıtlar ikametgaha karinedir. Murisin ikametgahını Ankara´ya naklettiği de kanıtlanmamıştır. Bu konudaki yetki kesin yetki olup yargılamanın her safhasında kendiliğinden nazara alınır. Dava dilekçesinin yetki yönünden reddi gerekirken davaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.

SONUÇ : Temyiz olunan hükmün açıklanan nedenlerle ( BOZULMASINA) bozma nedenlerine göre sair hususların incelenmesine yer olrnadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 7.5.2001 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

TEREKE MALLARININ KORUNMASI-KORUNMA TEDBİRİNİN ALINMASI- MİRAS BIRAKANIN YERLEŞİM YERİ SULH HAKİMİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2002/12663 K. 2002/13059 T. 25.11.2002

4721/m.531

ÖZET : Miras bırakanın yerleşim yeri Sulh Hakiminin istem üzerine veya kendiliğinden tereke mallarının korunması ve hak sahiplerine geçmesini sağlamak üzere gerekli olan bütün önlemeleri alır. Gerekli giderlerin ileride terekeden alınmak üzere başvuran kişiden, önlem alınmasına hakimin kendiliğinden karar verdiği hallerde devlet tarafından karşılanır. Miras bırakanın yerleşim yerinden başka bir yerde ölmesi halinde ise, o yerin Sulh Hakiminin, ölümü yerleşim yeri Sulh Hakimine gecikmeksizin bildirir ve miras bırakanın ölüm yerinde bulunan mallarının korunması için gerekli tedbirleri alır.

DAVA : Yukarıda tarihi, numarası, konusu ve tarafları gösterilen hükmün; Dairenin 9.7.2002 gün ve 8363 - 9179 sayılı ilamıyla dilekçenin reddine karar verilmişti. Sözü geçen Dairemiz kararının düzeltilmesi istenilmekle, evrak okundu, gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davacı hazinenin terekenin tesbitini istemede hukuki yararı mevcuttur.

Miras bırakanın yerleşim yeri Sulh Hakiminin istem üzerine veya kendiliğinden tereke mallarının korunması ve hak sahiplerine geçmesini sağlamak üzere gerekli olan bütün önlemeleri alır. Gerekli giderlerin ileride terekeden alınmak üzere başvuran kişiden, önlem alınmasına hakimin kendiliğinden karar verdiği hallerde devlet tarafından karşılanır. Miras bırakanın yerleşim yerinden başka bir yerde ölmesi halinde ise, o yerin Sulh Hakiminin, ölümü yerleşim yeri Sulh Hakimine gecikmeksizin bildirir ve miras bırakanın ölüm yerinde bulunan mallarının korunması için gerekli tedbirleri alır. Bu tedbirlerin terekede bulunan mal ve hakların yazımı, mühürlenmesi, resen yönetilmesi, vasiyetnamenin açılması gibi işlemlerdir.

Önlem ( tedbir ) alma isteğinin yetki yahut başka bir sebeple reddedilmesi tereke mallarının kaybına sebep olabileceği gibi hak sahiplerine intikal etmemesi sonucunu da doğurur. Her ne kadar Medeni Kanunun 531. maddesi ile ilgili kararların kesin olduğu Dairemizce açıklanmış ise de ( 2. H.D. 17.2.1999 gün ve 13769/1173, 6.6.2002 gün 6574/7631 sayılı kararları ) bu kararlar tedbirlerin alınmasına ilişkin olup, yetki veya başka bir sebeple reddini içermemektedir. Bu itibarla da kesin olduğu kabul edilemez.

Gerçekleşen bu durum karşısında mahkemece gerekli önlemlerin alınması gerekirken isteğin reddedilmesi isabetsizdir.

İşin temyiz incelemesi sırasında bu yönün gözden kaçtığı görülmekle; hazinenin karar düzeltme isteğinin kabulüne, Dairemizin kararının kaldırılmasına ve hükmün esasının incelenmesine gelince de; yukarıda açıklanan gerekçe ile bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ : Hukuk Usulü Muhakemeleri Yasasının 440 - 442 maddeleri uyarınca davacının karar düzeltme isteğinin kabulü ve dairemizin redde ilişkin kararının kaldırılmasına, işin esasının ise yazılı gerekçe ile BOZULMASINA, 25.11.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TEREKE-EKSİK HASIMLA KARAR VERİLMESİ-YETKİLİ MAHKEME

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2002/6691 K. 2002/7367 T. 3.6.2002

1086/m.11/1, 73

ÖZET : 1-Tüm mirasçılar davaya dahil edilmeden eksik hasımla karar verilmesi yasaya aykırıdır.

2-Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun madde 11/1´e göre müteveffanın ikametgahı mahkemesi yetkili olup buradaki yetki kesin yetkidir, hakim tarafından kendiliğinden dikkate alınması gerekir.</B>-

DAVA : Davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1-Tüm mirasçılar davaya dahil edilmeden eksik hasımla karar verilmesi yasaya aykırıdır.

2-Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun madde 11/1´e göre müteveffanın ikametgahı mahkemesi yetkili olup buradaki yetki kesin yetkidir, hakim tarafından kendiliğinden dikkate alınması gerekir. Muris´in Maçka nüfusuna kayıtlı olduğu ve ikametgahın Trabzon´a nakledildiğine ilişkin bir iddia ve delil de bulunmadığı halde murisin ikametgahının neresi olduğu araştırılmadan işin esası hakkında karar verilmesi de doğru değildir.

SONUÇ : Temyiz edilen kararın ( 1 )nolu bentte gösterilen nedenle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, oybirliğiyle karar verildi.


 

MİRAS BORCA BATIKLIK-SGK,VERGİ DAİRESİ-HASIM GÖSTERİLMESİ

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi Esas No: 2010/15095 Karar No: 2011/4530

Davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Davacı vekili tarafından hasımsız olarak açılan mirasın reddi davasında, davacının babasının mirasını borca batık olduğundan reddettiği, bu hususta karar verilmesini talep ettiği, mahkemece davanın kabulüne karar verildiği ve kararın temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmıştır.

Dava, mirasbırakanın ölüm tarihindeki terekesinin borca batık olması nedeniyle mirasın hükmen (kendiliğinden) reddedilmiş sayılmasına (M.K.m.605/2) ilişkin olup, davanın terekeden alacaklı

olanlara karşı açılması ve 23/12/1942 gün 24/29 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre görevli mahkemenin tereke alacaklılarının alacak miktarına göre belirlenmesi gerekir.

Mahkemece, davacının babasının Sosyal Güvenlik Kurumuna 21.893,66 YTL. ve Ziyapaşa Vergi Dairesine 5.679,99 YTL. vergi borcu olduğu belirlenmekle, dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmesi gerekirken, görev unsuru göz önünde bulundurulmadan davanın esasının incelenmesi,

Kabule göre de; tereke alacaklılarına husumet yöneltilmeden eksik hasımla yazılı şekilde karar verilmesi doğru bulunmamıştır.

SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 14/3/2011

 


MİRASCILIK BELGESİ İSTEMİ TALEBE BAĞLILIK İLKESİ 6100M-24

YARGITAY 7. Hukuk Dairesi ESAS NO : 2011/3738 KARAR NO : 2011/5974

KONU : Mirasçılık Belgesi İstemi, Taleple Bağlılık İlkesi (6100 S. HMK 24. md)

Hasımsız olarak görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtayca incelenmesi davacı Hazine tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

Dava, mirasçılık belgesinin verilmesi istemine ilişkindir.

Davacı Hazine tarafından miras bırakan H… mirasçısı olmadığı gerekçesiyle Hazine´nin mirasçılığına karar verilmesi istemi ile açılan davada mahkemece başka mirasçılar olduğundan bahisle davanın reddine karar verilmiş ise de verilen karar usul ve yasaya uygun düşmemiştir.

HUMK.nun 73 ve yeni 6100 sayılı HUMK.nun 24. maddesi hükmüne göre hâkim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz. Kural olarak mahkemenin istek olmaksızın bir davayı inceleyip karara bağlaması olanak dışıdır. Davacı tarafından mirasçılık belgesi istemi ile dava açılmış, mahkemece 17.06.2010 günü düzenlenen tensip zaptında duruşmanın 15.09.2010 gününe bırakılmış olmasına rağmen talep olmadan ve duruşma yapılmadan 05.07.2010 günü gerekçeli karar yazıldığı anlaşılmıştır.

O halde mahkemece yukarıdaki hukuki olgular dikkate alınarak davacının usulüne uygun çağrılarak yargılamanın duruşmalı yapılması, basit yargılama usulüne göre yürütülerek sonuçlandırılması gerekirken, duruşma yapılmadan yazılı şekilde karar verilmesi isabetsiz, davacı Hazine´nin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 13.10.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

MİRASIN HÜKMEN REDTİ-MİRASCIYA RUCU

. Hukuk Dairesi 2002/11232 E., 2002/12852 K.

"ÖZET"

MİRAS BIRAKANIN ÖLÜMÜ ANINDA TEREKENİN BORCA BATIK OLDUĞU HERKESÇE BİLİNİYOR VE SABİT İSE MİRAS REDDEDİLMİŞ SAYILIR. MİRASÇILAR TMK.NUN 550. MADDESİNDE YAZILI EYLEMLERDE BULUNMADIKÇA, BAŞKA BİR İFADEYLE RET HAKKINDAN YOKSUN KALMADIKÇA HER ZAMAN TEREKENİN BORCA BATIK OLDUĞUNUN TESHİLİNİ İSTEYEBİLİR.

"İçtihat Metni"

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Müteveffanın vefatı anında terekenin borca batık olduğu herkesçe biliniyor ve sabit ise miras reddedilmiş sayılır. (TKM. m. 545) Mirasçılar Medeni Kanunun 550. maddesinde yazılı eylemlerde bulunmadıkça, başka bir ifade ile ret hakkından yoksun kalmadıkça her zaman terekenin borca batık olduğunun tesbitini isteyebilirler.

Olayda; davacıların murisi (oğlu) Mehmet 5.1.1993 tarihinde, davalı ..... Demir ve Çelik A.Ş.´ye ait stok sahası içindeki hemzemin geçitte müterafık kusuruyla yol açtığı kazada ölmüştür. Aynı kazada ölen iki yolcunun,

geride kalan hak sahipleri tarafından davalı (...... Demir ve Çelik A.Ş.´ye) karşı Dörtyol Asliye Hukuk Mahkemesinde iki ayrı tazminat davası açılmış, bu davalar sonucunda mahkemece; davalı şirketin, ölenlerin hak sahiplerine tazminat ödenmesine karar verilmiştir.

Davalı şirket ödediği tazminatların, muris Mehmet´in kusuru oranında rücuan tahsili için "mirasçıları" olan davacılar aleyhine iki ayrı dosya ile 15.9.2000 tarihinde ilamsız icra takibinde bulunmuştur.

İcra takiplerinin kesinleşmesinden sonra davacılar 22.1.2001 tarihinde terekenin borca batık olduğu ileri sürerek mirasın hükmen reddedilmiş sayıldığının tesbitine ve takiplerden dolayı da kendilerinin borçlu olmadıklarının tesbitine karar verilmesini istemişlerdir.

Davacıların murisinin sebep olduğu kazada ölenlerin, geride kalan hak sahipleri tarafından, davalı (........ Demir ve Çelik A.Ş.) ye karşı açılan tazminat davalarının, davalı tarafça o davalarda "üçüncü kişi" durumunda olan davacılara İHBAR edilmiş olması (HUMK. 49, 52), ihbardan sonra; ihbar olunanların, herhangi bir müdahale talebi bulunmadığı gibi, ihbar edenin yerine geçerek ve onun temsilcisi olarak davayı takip etme iradelerine ilişkin bir beyanları da bulunmadığına göre; mirası sahiplenme anlamına gelmez. Davanın ihbarı sadece, üçüncü kişiye karşı açılacak bir rücuan tazminat davasında ihbar edeni, davanın kaybedilmiş olmasından dolayı sorumlu tutulmasına mani olur.

Öte yandan, davalının, ödediği tazminatların rücuan tahsili için davacılar aleyhine yürüttüğü icra takibinin kesinleşmiş olmasından sonra "borca bataklığın tesbiti davası" açılamayacağına ilişkin yasalarımızda bir kural da bulunmamaktadır. Hükmen redde bir süreye tabi değildir, icra takibi kesinleşmeden önce de borca batıklığın bildirilmiş bulunmasına göre, o halde hükmen redde karar verilmiş olmasında bir yanlışlık bulunmamaktadır.

Sonuç : Temyiz edilen kararın gösterilen nedenlerle (ONANMASINA), harcın temyiz edene yükletilmesine, peşin harcın mahsubuna 21.11.2002 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

İŞ KAZASI SONUCU MALULİYETTEN KAYNAKLANAN TAZMİNAT- BİNA MALİKİNİN KUSURSUZ SORUMLULUĞU

YARGITAY 21. Hukuk Dairesi 2009/14579 E.N , 2010/12886 K.N.

DAVALI, BİNA MALİKİ OLARAK BİR ŞEYİN FENA YAPILMASI VE KÖTÜ BAKIMI SONUCU MEYDANA GELEN ZARARDAN KUSURSUZ SORUMLU OLDUĞU GİBİ, KUSURSUZ OLSA DAHİ ASIL İŞVEREN OLARAK TAŞERONUNUN KUSURUNDAN DOLAYI DA DAVACIYA KARŞI TAŞERONU İLE BİRLİKTE MÜŞTEREKEN VE MÜTESELSİLEN SORUMLUDUR.

İçtihat Metni

Davacı, iş kazası sonucu maluliyetinden doğan maddi ve manevi tazminatın ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kısmen kabulüne karar vermiştir.

Hükmün davacı ile davalılardan Ç…taş Çelik İml. Montaj ve Tes. A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Dava, davacının davalı işverenlere ait işyerinde çalışmakta iken uğradığı iş kazası sonucu meslekte kazanma gücünün kaybı nedeni ile uğradığı manevi zararın giderimine ilişkin olup, davanın davalılardan Ç…tek A.Ş. yönünden reddine, diğer davalı yönünden ise kısmen kabulüne ilişkin olarak verilen karar davacı ve davalılardan Ç…taş A.Ş. tarafından temyiz edilmiştir.

Dosya içindeki bilgi ve belgelerden davalı Ç…tek A.Ş. işyerinde yemekhane taşeronu olan davalı Ç…taş A.Ş. çalışanı olan ve aşçı yardımcısı olarak görev yapan davacının yemekhane katındaki asansörün onarımı ile ilgili görev yapan personele yardım için aşçı tarafından ve kendi işi olmayan bir işle görevlendirildiği, onarılan asansörün de işyeri binasına ait olduğu hususu tartışmasızdır.

Öte yandan davalı Ç…tek A.Ş. gerek Borçlar Kanunu´nun 58. maddesi gereğince bina maliki olarak bir şeyin fena yapılması ve kötü bakımı sonucu meydana gelen zarardan ötürü kusursuz sorumlu olduğundan, gerekse Ç…tek A.Ş. kusursuz olsa dahi asıl işveren olarak taşeronu olan Ç…tek A.Ş.´nin kusurundan dolayı davacıya karşı taşeronu Ç…taş A.Ş. ile birlikte müştereken ve müteselsilen sorumlu olacağından davacı vekilinin 12.06.2008 tarihli duruşmada "ceza dosyasında alınan kusur raporunun yeterli olduğu, yeniden kusur incelemesi yapılmasına gerek bulunmadığı" yönündeki beyanı davalı Ç…tek A.Ş.´nin sorumlu tutulmaması sonucunu doğurmayacaktır.

Mahkemece olayla ilgili olarak aynı heyetten alınan her iki kusur raporunda da davalı Ç…taş A.Ş.´nin %75, davalılardan Ç…tek A.Ş.´nin ise %25 oranında kusurlu olduğu belirlendiği halde, farklı gerekçe ile ceza davası ile davacının taraf olmadığı kurum alacaklarını ilgilendiren rücuen tazminat davasındaki kusur raporlarına gönderme yapılarak davalılardan Ç…tek A.Ş. yönünden davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.

S o n u ç: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), bozma nedenine göre davacının diğer davalı Ç…taş A.Ş.´nin tüm temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 21.12.2010 tarihli oturumda oybirliğiyle karar verildi.


 

TEDAVİ GİDERLERİNİN KURUMDAN TAHSİLİ-FAİZ

YARGITAY 21. Hukuk Dairesi 2009/14873 E.N , 2010/11500 K.N.

Özet

DAVACI, BAKMAKLA YÜKÜMLÜ OLDUĞU KIZININ BÖBREK NAKLİ AMELİYATINDA KULLANILAN MALZEME BEDELİNDEN DAVALI KURUM TARAFINDAN ÖDENMEYEN PARANIN ÖDEME TARİHİNDEN İTİBAREN YÜRÜTÜLECEK TİCARİ FAİZİ İLE BİRLİKTE DAVALI KURUMDAN TAHSİLİNİ TALEP ETMİŞTİR. MAHKEMECE HÜKÜM FIKRASINDA FAİZ BAŞLANGIÇ TARİHİNİN AÇIKÇA BELİRTİLMEYİP KISMİ ÖDEME SAVUNMASI DA ARAŞTIRILMADIĞINDAN, FAİZ BAŞLANGICINA ESAS OLMAK ÜZERE, KURUMUN TEMERRÜDE DÜŞTÜĞÜ TARİH İLE KISMİ ÖDEME YAPILIP YAPILMADIĞI BELİRLENMELİDİR. KISMİ ÖDEME MİKTARI DA NAZARA ALINARAK, KURUM DAVACI TARAFINDAN TEMERRÜDE DÜŞÜRÜLDÜ İSE TEMERRÜT TARİHİNDEN, AKSİ HALDE DAVA TARİHİNDEN İTİBAREN FAİZE HÜKMETMEK GEREKİR.

İçtihat Metni

Davacı, kızına yapılan 9.504,00 TL tedavi giderinin yasal faiziyle birlikte Kurumdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kabulüne karar vermiştir.

Hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici nedenlere göre davalı kurumun aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazlarının reddine,

2- Davacı bakmakla yükümlü olduğu kızının böbrek nakli ameliyatında kullanılan malzeme bedelinden davalı kurum tarafından ödenmeyen 9.504,00 TL´nin ödeme tarihinden itibaren yürütülecek ticari faizi ile birlikte davalı kurumdan tahsilini talep etmiş, mahkemece davanın kabulüne ilişkin karar verilmiş ise de, hüküm fıkrasında faiz başlangıç tarihinin açıkça belirtilmemiş olması ve davalı tarafın kısmi ödeme savunmasının araştırılmamış olması isabetsiz olmuştur.

Davalı kurum vekili kullanılan malzemenin protokol kapsamında bulunmadığını, piyasa fiyat araştırması yapılarak belirlenen fiyat üzerinden 1.108,35 TL´nin ödenmesi hususunda kurumun ilgili birimine yazı yazıldığını savunmuş ise de, davalı vekilinin savunmasında belirttiği kısmi ödemenin yapılıp yapılmadığı, yapıldı ise hangi tarihte yapıldığı kurumun temerrüt tarihi veya davacı tarafından ödeme başvurusunun yapıldığı tarih dosya içeriğinden anlaşılamamaktadır.

Yapılacak iş; faiz başlangıcına esas olmak üzere; davacının ödeme talebi ile kuruma başvurduğu, bir başka deyişle kurumun temerrüde düştüğü tarih ile kısmi ödeme yapılıp yapılmadığını belirlemek, kısmi ödeme miktarı da nazara alınarak, kurum davacı tarafından temerrüde düşürüldü ise temerrüt tarihinden, bu yapılmadı ise dava tarihinden itibaren faize hükmetmekten ibarettir.

Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

O halde davalının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.

S o n u ç: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), 23.11.2010 tarihli oturumda oybirliğiyle karar verildi.


 

TAPU KAYITLARINDA YAPILAN HATALARDAN DEVLETİN SORUMLULUĞU- SIFAT- TAPU KAYDININ MAHKEME KARARI İLE İPTALİ NEDENİYLE TAZMİNAT- ZAMANAŞIMI

YARGITAY 20. Hukuk Dairesi 2011/10548 E.N , 2012/222 K.N.

Özet

TMK´NIN 1007. MADDESİ GEREĞİNCE AÇILAN DAVADA, DAVALI SIFATI HAZİNE´NİNDİR. ALEYHİNE DAVA AÇILANLARIN DAVALI SIFATININ BULUNMAMASI HALİNDE DAVA, SIFAT YOKLUĞUNDAN REDDEDİLMELİDİR. DAVA DİLEKÇESİNDE TARAFLARIN VE VARSA KANUNİ TEM-SİLCİLERİNİN AD VE ADRESLERİNİN BİLDİRİLMESİ GEREKİR. BU BİLDİRİM ESNASINDA YAPILAN YANLIŞLIKLARDAN BAZILARI, DAVANIN SIFAT YOKLUĞUNDAN REDDİ SONUCUNU DOĞURMAYIP, OLUŞAN HATALARIN GİDERİLMESİ MÜMKÜN OLMAKTADIR. TAPU KADASTRO GENEL MÜDÜRLÜ-ĞÜ´NÜN DAVALI GÖSTERİLMESİNİN VE HAZİNE VEKİLİ TARAFINDAN TEMSİL EDİLMİŞ OLMASININ TEMSİLCİDE YANILGI OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİ, DAVANIN HAZİNE´YE YÖNLENDİRİLMESİ İÇİN DAVACI TARAFA OLANAK VERİLMESİ GEREKİR.

TAPU İŞLEMLERİ, KADASTRO TESPİT İŞLEMLERİNDEN BAŞLAYARAK BİRBİRİNİ TAKİP EDEN İŞLEMLER OLUP TAPU KÜTÜĞÜNÜN OLUŞUMU AŞAMASINDAKİ KADASTRO İŞLEMLERİ İLE TAPU İŞLEMLERİ BİR BÜTÜN OLUŞTURDUĞUNDAN, BU KAYITLARDA YAPILAN HATALARDAN DEVLETİN KUSURSUZ SORUMLULUĞU KABUL EDİLMELİDİR. BU İŞLEMLER NEDENİYLE ZARAR GÖRENLER, 10 YILLIK ZAMANAŞIMI SÜRESİ İÇİNDE ZARARLARININ TAZMİNİ İÇİN ADLİ YARGIDA DAVA AÇABİLİRLER.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davacı şirket ile katılan şirket tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı S… S… Sentetik Dokuma Sanayi ve Tic. A.Ş. 03.10.2005 tarihli dilekçesiyle, şirketlerinin önceki unvanının T… Sınai ve Ticari Yatırımlar A.Ş. olduğu, tapuda bu şirket adına kayıtlı Ç… köyü 409, 412, 414 ve 64 sayılı parselleri iyi niyetle tapuya güvenerek satın aldıkları, iyi niyetle ellerinde bulundurdukları, bu parsellerin Mayıs 1937 tarih 20, Aralık 1937 tarih, Mayıs 1937 tarih 22 sıra numaralı tapu kayıtlarından geldiği, tüm olarak bakıldığında S… B… V… H… Vakfı şerhi dışında başka şerh bulunmadığı, bu tapuların kapsamındaki 2296 hektar araziden sadece 100 paydan 28 payının kamulaştırıldığı, Hazine´nin tutunduğu Nisan 1954 tarih 12 sıra numaralı tapu kaydının mükerrer olarak oluşturulduğu, bu nedenle değer verilemeyeceği halde, Silivri Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 09.03.2004 gün ve 2003/427-380 sayılı, kendilerine ait tapu kayıtları kapsamında kalan taşınmazların kamulaştırılarak Hazine adına kayıt edilen Nisan 1954 tarih 12 sıra numaralı tapu kaydı kapsamında kaldığı, daha sonra kesinleşmiş 2/B uygulamasıyla Hazine adına orman sınırları dışına çıkarıldığı, devlet ormanı sınırları içinde kalan taşımazlara ait tapu kayıtlarının değerini yitirdiği gerekçesiyle tapu kayıtlarının iptali ve Hazine adına tesciline ilişkin kararının Yargıtay denetiminden de geçtikten sonra kesinleştiği, bu şekilde uğradığı 296.000,00 TL (YTL) zararın davalı yönetimlerden tahsili ile kendisine verilmesini istemiş, 28.07.2006 tarihli dilekçeyle davasını ıslah ederek faiz isteminde bulunmuştur. T… S… K… Bankası A.Ş. davacı S… S… Sentetik Dokuma Sanayi ve Ticaret A.Ş. ile aralarındaki kredi sözleşmesi gereği davacı şirketin kendilerine borcu bulunduğu, davacı şirket hakkında icra takibi başlattıkları iddiasıyla davaya aslen katılma isteminde bulunmuştur. Mahkemece kesinleşmiş orman kadastro sınırları içinde kaldığı için değerini yitirmiş tapu kaydı esas alınarak oluşan tapu kayıtlarının hukuki değerinin bulunmadığı, uyuşmazlığın tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanmayıp, hatalı kadastro işlemlerinden kaynaklandığı, bu nedenle Medeni Yasa´nın 1007. maddesindeki tapu kaydının tutulmasından kaynaklanmadığı için 1007. madde hükümlerinin uygulanamayacağı gerekçesiyle davanın REDDİNE karar verilmiş, hüküm davacı şirket ile katılan şirket tarafından temyiz edilmiştir.

Dava dilekçesindeki açıklamaya ve dosya kapsamına göre dava, tapu kaydının mahkeme kararı ile iptali nedeniyle, Medeni Yasa´nın 1007. maddesi gereğince açılan tazminata ilişkindir.

Medeni Yasa´nın 1007. maddesi gereğince açılan tazminat davalarında davalı sıfatı Hazine´nin olup, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü´nün davalı sıfatı yoktur. Yüksek Hukuk Genel Kurulu´nun HGK 2010/7-70-86 sayılı kararında da değinildiği gibi, aleyhine dava açılanların davalı sıfatının bulunmaması halinde dava, sıfat yokluğundan (husumet yönünden) reddedilecektir. HUMK 179/1. maddesi gereğince dava dilekçesinde tarafların ve varsa kanuni temsilcilerinin ad ve adreslerinin bildirilmesi gereklidir. Bu bildirim esnasında yapılan yanlışlıklardan bazıları, davanın sıfat (husumet) yokluğundan reddi sonucunu doğurmamakta, oluşan hataların giderilmesi, davalının temsilcisinde yanılmış olması halinde olduğu gibi olanak dahilindedir. Somut olayda, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü´nün davalı gösterilmesinin ve Hazine vekili tarafından temsil edilmiş olmanın temsilcide yanılgı olarak değerlendirilmesi, davanın Hazine´ye yönlendirilmesi için davacı tarafa olanak verilmesi gereklidir.

Diğer taraftan, mahkemece kesinleşmiş orman kadastro sınırları içinde kaldığı için değerini yitirmiş eski tarihli tapu kayıtları esas alınarak kadastro yoluyla oluşan tapu kayıtlarının hukuki değerinin bulunmadığı, uyuşmazlığın tapu sicilinin tutulmasından kaynaklanmayıp, hatalı kadastro işlemlerinden kaynaklandığı, bu nedenle Medeni Yasa´nın 1007. maddesindeki tapu kaydının tutulmasından kaynaklanmadığı için 1007. madde hükümlerin uygulanamayacağı gerekçesiyle davanın REDDİNE karar verilmiştir.

Ne var ki; mülkiyet hakkı Anayasa´nın 35. maddesi ve bu maddeye uygun olarak çıkarılan yasalarla korunduğu gibi, 5170 sayılı Yasa ile değişik Anayasa´nın 90. maddesi ile kanun hükmünde olduğu kabul edilen, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 1 Numaralı Protokolün 1. maddesiyle de güvence altına alınmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi´nin (AİHM), TURGUT VE DİĞERLERİ-TÜRKİYE Davası kararında, Devlet tarafından tazminat ödenmeksizin taşınmazın geri alınmasının, orantısız bir müdahale olduğunu ve söz konusu davada tazminat ödememeyi gerektirecek istisnai şartların bulunmadığına işaret ederek, kamu yararı ile bireysel haklar arasındaki adil dengenin kurulamamasını ihlal nedeni olarak saymış, KÖKTEPE-TÜRKİYE davasında ise, başvuranlara uygulanan mülkiyetten yoksun bırakma işlemine gerekçe olarak, gösterilen tabiatın ve ormanların korunması amacının 1 No´lu Ek Protokol´ün 1. maddesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiğine dikkat çekmekle birlikte, mülkiyetten yoksun bırakma halinde, ihtilaf konusu tedbirin arzu edilen dengeye riayet edip etmediğinin ve bilhassa da başvuranlara orantısız bir yük yükleyip yüklemediğinin belirlenmesi için, iç hukukta öngörülen telafi yöntemlerinin dikkate alınması gerektiğini hatırlatarak, mülkün değerine karşılık gelen makul bir meblağın ödenmeden, mülkten mahrum bırakmanın aşırı bir müdahale teşkil edeceğini ifade etmiştir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu´nun 18.11.2009 gün ve 2009/4-383 E., 2009/517 K.; 16.06.2010 gün ve 2010/4-349 E., 2010/318 K. sayılı kararlarında da vurgulandığı gibi; tapu işlemleri kadastro tespit işlemlerinden başlayarak birbirini takip eden işlemler olduğundan ve tapu kütüğünün oluşumu aşamasındaki kadastro işlemleri ile tapu işlemleri bir bütün oluşturduğundan, bu kayıtlarda yapılan hatalardan TMK m. 1007 anlamında Devletin sorumlu olduğunun kabulü gerekir. Burada Devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Bu işlemler nedeniyle zarar görenler, Borçlar Yasası´nın 125. maddesinde yer alan 10 yıllık zamanaşımı süresi gözetilerek Medeni Yasa´nın 1007. maddesi gereğince, zararlarının tazmini için Hazine aleyhine adli yargıda dava açabilirler.

Diğer taraftan, tapusu iptal edilen taşınmazların arazi niteliğinde olduğu yönünde uyuşmazlık yoktur. Uyuşmazlık bu taşınmazların değerinin ve dolayısıyla davacı şirketin gerçek zararının ne şekilde hesaplanacağına ilişkin olup, arazide değer net gelir esas alınarak belirlenmelidir.

Açıklanan hususlar gözetilerek, tarafların iddia ve savunmaları ile toplanan delillere göre karar verilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçeler ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı şirketin ve katılan şirketin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, temyiz harcının temyiz eden şirketlere iadesine 17.01.2012 günü oybirliği ile karar verildi.


 

KİRA VE BAYİLİK SÖZLEŞMESİ, SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME, VEKALET

YARGITAY 19. Hukuk Dairesi 2011/1931 E.N , 2011/11014 K.N.

Özet

TARAFLAR ARASINDAKİ AKDİN FESHEDİLMEDİĞİ VE GEÇERLİ OLDUĞU GEREKÇESİYLE VERİLEN RED KARARI ESASA İLİŞKİN NİHAİ KARAR OLUP, AVUKATLIK ASGARİ ÜCRET TARİFESİ´NE GÖRE HESAPLANACAK NİSBİ VEKALET ÜCRETİNE HÜKMEDİLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde taraf vekillerince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı vekili, davalılar ile taşınmazları üzerinde kurulu bulunan akaryakıt satış ve servis istasyonunun 15 yıl süre ile kiralanması hususunda anlaşma yapıldığını, kira bedelinin peşin olarak ödendiğini, taraflar arasında bayilik sözleşmesi imzalandığını ve müvekkilinin davalılara ait işyerine çeşitli yatırımlar yaptığını ancak Rekabet Kurulu´nun aldığı kararlar doğrultusunda, 18.09.2005 tarihinden önce yapılmış ve süresi 5 yılı aşan sözleşmelerin 18.09.2010 tarihine kadar muafiyetten yararlanabileceği, bu tarihten sonra muafiyet koşullarının ortadan kalkacağının düzenlendiğini, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun´un 56. maddesi uyarınca aynı Kanun´un 4. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle Rekabet Kurulu tarafından geçersiz sayılan anlaşmalar nedeni ile tarafların birbirine verdikleri şeyin BK´nın 63, 64. maddeleri uyarınca iadesi gerektiğini belirterek müvekkili tarafından peşin ödemenin, bedelsiz kalan kira parası ile müvekkilinin yaptığı yatırımlar ve bayiye ödenen primlerin denkleştirici adalet ilkesine göre alacağının davalılardan sorumlulukları nispetinde tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekili, taraflar arasında akdedilen 05.04.2005 tarihli bayilik sözleşmesinin feshedilmediğini, halen yürürlükte olduğunu, feshedilmeyen bir sözleşmeye dayalı davacının talepte bulunamayacağını bildirerek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, taraflar arasındaki kira ve bayilik sözleşmesinin henüz ayakta iken, sözleşmelerin geçersiz hale geleceğinden bahisle sebepsiz zenginleşme hukuksal nedenine dayalı olarak alacak davası açılamayacağı, dava tarihi itibariyle ve halen de taraflar arasındaki sözleşmesel ilişkinin devam ettiği, henüz iddia edilen sebepsiz zenginleşme olgusunun işlemeye başlamadığı, dava ön koşulunun henüz oluşmadığı ve davanın zamansız açıldığı gerekçesiyle reddine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacı vekilinin itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Davalı vekilinin temyizi, lehlerine eksik vekalet ücreti takdir edilmesine ilişkindir.

Mahkemece, taraflar arasındaki akdin feshedilmediği ve geçerli olduğu gerekçesiyle verilen red kararı esasa ilişkin nihai karar olup, buna göre davalı yararına Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi´nin üçüncü kısmına göre hesaplanacak nisbi vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde maktu vekalet ücretine hükmolunması isabetsizdir.

S o n u ç: Yukarıda (1) sayılı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddine, (2) sayılı bentte açıklanan nedenle hükmün davalı yararına (BOZULMASINA), peşin harcın istek halinde iadesine, 19.09.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

SİTEDEKİ TÜM BLOKLARIN ORTAK KULLANDIĞI YER GİDERLERİ

YARGITAY 18. Hukuk Dairesi 2011/1537 E.N , 2011/4475 K.N.

Özet

BİRDEN FAZLA BLOKTAN OLUŞAN ANATAŞINMAZDA SADECE BİR BLOKLA İLGİLİ GİDERLERDEN O BLOK MALİKLERİ SORUMLU OLUP, TÜM BLOKLARIN ORTAK YERLERİYLE İLGİLİ GİDERLERİ ANATAŞINMAZDAKİ TÜM KAT MALİKLERİ ÖDEMEKLE YÜKÜMLÜDÜR.

İçtihat Metni

Dava dilekçesinde icra takibine yapılan itirazın iptali ile takibin devamına karar verilmesi istenilmiştir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Davacı vekili dava dilekçesinde; kat irtifaklı anataşınmazdaki B blokta bulunan bağımsız bölümler maliki olan davalının ortak gider borcunu ödemediğini, bu nedenle hakkında icra takibine girişildiğini, yapmış olduğu itiraz üzerine takibin durduğunu ileri sürerek haksız itirazının iptalini, %40´dan aşağı olmamak üzere icra inkar tazminatına mahkum edilmesini istemiş, mahkemece B bloğun yönetiminin ayrı olduğu ve davalıdan ortak gider talep edilmesinin iyiniyet kurallarına aykırı bulunduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içerisindeki bilgi ve belgelerin incelenmesinden; B blokun 15 adet bağımsız bölümden oluşup tamamının malikinin davalı olduğu, bunlardan 10 adet bağımsız bölüm için ortak gider ve aidat borcunun ödenmemesi sebebiyle davalı aleyhine icra takibi yapıldığı anlaşılmaktadır.

Birden fazla bloktan oluşan anataşınmazda sadece bir blokla ilgili giderlerden o blok malikleri sorumlu olup, tüm blokların ortak yerleriyle ilgili giderleri ise 634 sayılı Kat Mülkiyeti Yasası´nın 20. maddesi gereğince anataşınmazdaki tüm kat malikleri ödemekle yükümlüdür. Somut olayda anataşınmazın (B) blokunda birden fazla bağımsız bölümün maliki olan davalının ödememekte direndiği borç, bütün siteyi ilgilendiren ve sitenin ortak alanlarının bakım vs. gibi gereksinimlerini karşılamak için ödenmesi gereken ortak gider ve aidat borcudur. Buna göre 05.08.2007 tarihli anataşınmazın kat malikleri kurulu toplantısında ortak giderler için 50 TL aidat belirlendiği, bu giderlerden davalının da sorumlu olduğu gözönönde bulundurularak tüm deliller toplanıp davalının borçlu olduğu miktar kesin olarak belirlenip oluşacak sonuç doğrultusunda bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK´nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 04.04.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

MÜLHAK VAKIFLAR ALEYHİNE AÇILACAK DAVALARDA YETKİLİ MAHKEME

YARGITAY 18. Hukuk Dairesi 2011/740 E.N , 2011/3562 K.N.

Özet

İNTİFA HAKLARININ TESPİT VE TAHSİLİ İÇİN, MÜLHAK VAKIFLAR ALEYHİNE AÇILACAK DAVALARDA YETKİLİ MAHKEME, VAKFIN YERLEŞİM YERİ; MAZBUT VAKIFLARDA İSE BUNLAR VAKIFLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ TARAFIN”DAN YÖNETİLDİĞİNDEN VAKIFLAR GENEL MÜDÜR-LÜĞÜ´NÜN YERLEŞİM YERİ OLAN ANKARA MAHKEMELERİ YETKİLİDİR.

İçtihat Metni

Dava dilekçesinde, galleye müstahak vakıf evladı olduklarının tespiti istenilmiştir. Mahkemece yetkisizlik kararı verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

5737 sayılı Vakıflar Kanunu´nun 3. maddesine göre, mülhak vakıf: mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi´nin yürürlük tarihinden önce kurulmuş olan yönetimi vakfedenlerin soyundan gelenlere şart edilmiş ve bu kişiler tarafından; mazbut vakıf; bu kanun uyarınca Genel Müdürlükçe yönetilecek ve temsil edilecek vakıflar ile mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi´nin yürürlük tarihinden önce kurulmuş ve 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince Vakıflar Genel Müdürlüğü´nce yönetilen vakıflar olarak tanımlandıktan sonra, aynı Kanun´un 6. ve 7. maddelerinde ise mazbut vakıfların Vakıflar Genel Mü-dürlüğü tarafından yönetilip temsil edileceği hükme bağlanmıştır.

İntifa haklarının (tevliyet, sükna ve galle) tespit ve tahsili için; mülhak vakıflar aleyhine açılacak davalarda yetkili mahkeme, vakfın yerleşim yeri (kurulduğu yer); mazbut vakıflarda ise bunlar Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yönetilmekte olup yerleşim yeri ile bir ilgilerinin kalmadığından ve Vakıflar Genel Müdürlüğü´nün yerleşim yeri de Ankara olduğundan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 9. maddesi de dikkate alınarak Ankara Mahkemeleri yetkilidir. Kaldı ki, somut olayda fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak galle alacağının tahsili istenilmektedir.

Bu açıklamalar karşısında, davaya devamla tarafların göstereceği deliller toplanıp oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, mazbut vakıfların kurulduğu yer mahkemelerinin yetkili olduğu gerekçesi ile dava dilekçesinin yetki yönünden reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK´nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 15.03.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ALACAKLILARDAN MAL KAÇIRILMASI, TASARRUFUN İPTALİ- İPTAL DAVASININ ÖN KOŞULU- MAHKEME KARARLARININ GEREKÇELİ OLMASI

YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 2011/572 E.N , 2011/1621 K.N.

Özet

MAHKEME KARARLARI GEREKÇELİ OLMALIDIR. HAKİMİN UYUŞMAZLIK KONUSU OLAN OLAY HAKKINDA TÜM KANITLARI TOPLAMASI, TARTIŞMASI, BU KANITLARDAN HANGİSİNE DEĞER VERDİĞİNİ, KANITLARDAN HANGİSİNE DEĞER VERMEDİĞİNİN NEDENİ, HANGİLERİNİ ÜSTÜN TUTTUĞUNUN DAYANAKLARINI DEĞERLENDİRDİKTEN SONRA BİR SONUCA VARMASI ZORUNLUDUR.

İPTAL DAVASINDA, ALACAĞIN TAHSİLİNİ TEMİN İÇİN BORCUN DOĞUMUNDAN SONRA YAPILAN TASARRUFLARIN BUTLANINA HÜKMETTİRİLİR. BU DAVANIN ÖN KOŞULU, BORÇLU HAKKINDA ALINMIŞ KESİN VEYA GEÇİCİ ACİZ BELGESİNİN BULUNMASIDIR.

TASARRUFA KONU OLAN TAŞINMAZ BORÇLU DAVALI TARAFINDAN 3. KİŞİYE, ONUN TARAFINDAN DA BİR BAŞKA KİŞİYE SATILMIŞTIR. MAHKEMECE DAVANIN RED GEREKÇESİ YETERİNCE AÇIKLANMAMIŞ, DAVALI YÖNÜNDEN DAVANIN HANGİ NEDENLE REDDEDİLDİĞİ BELİRTİLMEMİŞ, DİĞER DAVALI YÖNÜNDEN İSE TAŞINMAZI DEĞERİNİN ÜZERİNDE BİR BEDELLE SATIN ALMASI NEDENİYLE DAVANIN REDDİ GEREKTİĞİ BİLDİRİLMİŞTİR. ÜÇÜNCÜ KİŞİ KONUMUNDAKİ DAVALI İLE BORÇLU DAVALI ARASINDA AKRABALIK, ARKADAŞLIK, İŞ ORTAKLIĞI VE KOMŞULUK GİBİ BİR YAKINLIĞIN OLUP OLMADIĞI VE İİK´NIN 278-280. MADDELERİNDE YAZILI İPTAL KOŞULLARININ VARLIĞI ARAŞTIRILIP TARTIŞILMALIDIR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı vekili davalılardan Ş.Engin´in müvekkiline olan borcu nedeniyle hakkında yaptıkları icra takibi sırasında borçlarına yetecek haczi kabil malının bulunmadığını, ancak alacaklılardan mal kaçırmak amacı ile kendisine ait taşınmazı davalılardan Semih´e sattığını, onun da diğer davalı Hüseyin´e sattığını öne sürerek yapılan tasarrufun iptalini talep etmiştir.

Davalılardan Hüseyin davanın reddini savunmuş, diğer davalılar cevap vermemiştir.

Mahkemece iptal koşullarının oluşmaması nedeniyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava İİK´nın 277 ve devamı maddeleri uyarınca açılan tasarrufun iptali isteğine ilişkindir. Anayasa´nın 141. maddesinde mahkeme kararlarının gerekçeli olarak yazılacağı açıklanmış, aynı zorunluluk HUMK´nın 388. maddesinde de düzenlenmiştir. Bu maddede, hakimin uyuşmazlık konusu olan olay hakkında tüm kanıtları toplaması, tartışması, bu kanıtlardan hangisine değer verdiğini, kanıtlardan hangisine değer vermediğinin nedeni, hangilerini üstün tuttuğunun dayanaklarını değerlendirdikten sonra bir sonuca varmasının zorunlu ve gerekli olduğu vurgulanmıştır. Zira böyle bir yöntemin izlenmesi durumunda ancak kararın gerekçeli olduğu kabul edilebilir. Hükmü kuran hakimin böyle bir yöntemi izlemesi halinde maddi olgularla hüküm fıkrası arasında bir bağlantı kurulmuş olabilecektir. Ayrıca gerekçe sayesinde kararın doğruluğu denetlenmiş ve davanın tarafları tatmin ve inandırılmış olacaktır. Tüm bunlardan başka adil bir yargılamanın yapıldığı sonucuna varılacaktır. Yerel mahkeme kararında öncelikle belirtilen bu hükümlere uyulmamış, mahkeme gerekçesi eksik ve yetersiz bulunmuştur. Ayrıca iptal davasından maksat İİK´nın 278, 279 ve 280. maddelerinde yazıldığı gibi alacağın tahsilini temin için borcun doğumundan sonra yapılan tasarruflarının butlanına hükmettirmektir. Bu davanın önkoşulu ise, borçlu hakkında alınmış kesin veya geçici aciz belgesinin bulunmasıdır. Ön koşulun bulunması halinde ise, İİK´nın 278, 279 ve 280. maddelerinde yazılı iptal şartlarının bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır. Özellikle İİK´nın 278. maddede akdin yapıldığı sırada kendi verdiği şeyin değerine göre borçlunun ivaz olarak pek aşağı bir fiyat kabul ettiği ve yasanın bağışlama hükmünde olarak iptale tabi tuttuğu tasarrufların iptali gerektiğinden mahkemece ivazlar arasında fark bulunup bulunmadığı incelenmelidir. Aynı maddede sayılan akrabalık derecesi vs. araştırılmalıdır. Keza İİK´nın 280. maddesinde malvarlığı borçlarına yetmeyen bir borçlunun alacaklılarına zarar vermek kastıyla yaptığı tüm işlemler, borçlunun içinde bulunduğu mali durumu ve zarar verme kastının işlemin diğer tarafınca bilindiği veya bilinmesini gerektiren açık emarelerin bulunduğu hallerde tasarrufun iptal edileceği hususu düzenlendiğinden yapılan işlemde mal kaçırma kastı irdelenmelidir. Öte yandan İİK´nın 279. maddesinde de iptal nedenleri sayılmış olup, bu maddede yazılan iptal nedenlerinin gerçekleşip gerçekleşmediği de takdir olunmalıdır. Somut olayda tasarrufa konu olan taşınmazın 04.10.2006 tarihinde borçlu davalı Ş.Engin tarafından üçüncü kişi konumundaki davalı Semih´e satıldığı, onun tarafından da diğer davalı Hüseyin´e satılmış olduğu anlaşılmaktadır. Ancak mahkemece davanın red gerekçesi yeterince açıklanmamış, davalı Semih yönünden davanın hangi nedenle reddedildiği belirtilmemiş, davalı Hüseyin yönünden ise taşınmazı değerinin üzerinde bir´ bedelle satın alması nedeniyle davanın reddi gerektiği bildirilmiştir. Bu durumda davalı Semih ile borçlu davalı Ş.Engin arasında akrabalık, arkadaşlık, iş ortaklığı ve komşuluk gibi bir yakınlığın olup olmadığının araştırılması ve bu davalılar yönünden davada İİK´nın 278, 279 ve 280. maddelerde yazılı iptal koşullarının oluşup oluşmadığının tartışılması, yine Hüseyin´in borçlu davalı Ş.Engin´in kiracısı olması da gözönünde bulundu-rularak İİK´nın 280. maddesinde yazılı iptal koşullarının bulunup bulunmadığının ayrıntılı bir şekilde tartışılıp değerlendirilmesi ondan sonra toplanan ve toplanacak olan tüm deliller hep birlikte değerlendirilerek hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yetersiz gerekçe ile ve eksik araştırma inceleme sonucu davanın reddine karar verilmiş olması doğru bulunmamıştır.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün (BOZULMASINA) ve peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 24.02.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İHALENİN FESHİ-VEKİL YERİNE ASİLE YAPILAN TEBLİGAT.

T.C. YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2008/7759 Karar: 2008/10748 Karar Tarihi: 27.05.2008

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: HUMK´un 62, Avukatlık Kanunu 41 ve Tebligat Kanununun 11. maddeleri gereğince vekille takip edilen işlerde vekile tebligat zorunludur.

Borçlu vekili Avukat İ.S. vekaletnamesini mahkemeye ibraz ederek 08.01.2008 tarihli taşınmaz ihalesinin feshini talep etmiştir. İcra dosyası incelendiğinde, borçlu vekilinin 14.05.2007 tarihinde kıymet takdirine itiraz ettiği, Bayramiç İcra Mahkemesinin 21.06.2007 tarih 2007/45 Esas, 2007/58 karar sayılı kıymet takdirinin 39.972,56 YTL olarak tespitine ilişkin kararının alacaklı vekiline tefhim edildiği böylece alacaklı vekilinin, borçlunun hakkındaki takibi vekille sürdürdüğünü öğrendiği anlaşılmaktadır. Ayrıca borçlu vekilinin icra dosyasına vekaletnamesini ibraz etmesine gerek yoktur. Bu halde satış ilanı tebligatının borçlu vekiline yapılması gerekirken borçlu asile yapılması usulsüz olup bu husus tek başına ihalenin feshi nedeni olduğundan mahkemece ihalenin feshi yerine yazılı gerekçe ile istemin reddine karar verilmesi isabetsizdir.

Sonuç: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK´un 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 27.05.2008 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

İHTİYATİ HACİZ KARARI İLAM NİTELİĞİNDE OLMADIĞINDAN TAKİP- GEÇİCİ TEDBİR OLARAK İHTİYATİ HACİZ- İLAMLI İCRA TAKİBİ

Daire : HD Daire No : 12 Esas No : 10507 Karar Yılı : 2005 Karar No : 13864 Karar Tarihi : 27.06.2005

ÖZET: İhtiyati haciz karan, niteliği itibariyle borçlunun malları üzerinde geçici bir tedbir uygulanması amacına yönelik olduğundan, İİK´nın 257. madde koşullarında alınan ihtiyati haciz karan ilam niteliğinde bulunmadığından, buna dayanılarak müstakilen ilamların icrası yoluyla takip yapılamaz.

(2004 S. K. m. 257)

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki taraf vekilleri tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

1- Alacaklı vekilinin temyiz isteminden 21.03.2005 havale tarihli dilekçesiyle feragat ettiği görülmekle vaki feragat nedeniyle alacaklı vekilinin temyiz isteminin reddine,

2- Borçlular vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde; Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;

İhtiyati haciz kararı, niteliği itibariyle borçlunun malları üzerinde geçici bir tedbir uygulanması amacına yönelik olduğundan İİK.nun 257. madde koşullarında alınan ihtiyati haciz kararı ilam niteliğinde bulunmadığından buna dayanılarak müstakilen ilamların icrası yoluyla takip yapılamaz. Ancak, 4. İcra Müdürlüğünün 1998/1229 esas sayılı dosyasıyla başlatılan ilk takipte borçlu itirazlarının iptali için alacaklının Asliye Hukuk Mahkemesinden itirazın iptaline ilişkin karar alması sonucunda anılan takip dosyasında alacaklı, takibine devam edebilecekken itirazın iptali kararı nedeniyle İİK.nun 257. maddesi koşullarında ihtiyati haciz alarak ikinci kez birinci takipten müstakil olarak ilamların icrası yoluyla takip yapması doğru değildir. 24.12.2003 tarihli ihtiyati haciz kararının asıl alacak ile ilgili olarak verildiği de nazara alınarak, bu aşamada ikinci kez geçerli bir takip olmadığından bu takipte ihtiyati haczin uygulanması yerinde olmadığından Mahkemece ihtiyati haciz işlemlerinin iptaline karar vermek gerekirken reddi isabetsizdir.

SONUÇ: Borçlular vekilinin temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda (2) numaralı bentte yazılı nedenlerle İİK. 366. ve HUMK 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 27.06.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


İHTİYADİ HACİZ-DERDES DAVA ESNASINDADA KARAR ALINA BİLECEĞİ- BANKANIN İHTİYATİ HACİZ TALEBİ

T.C. YARGITAY 19. HUKUK DAİRESİ E. 2005/9183 K. 2005/12547 T. 15.12.2005

ÖZET : Alacak rehinle temin edilmemişse ve muaccel hale gelmişse alacaklı ihtiyati haciz isteyebilir. Alacak muaccel değilse aynı maddenin 2.fıkrasında öngörülen koşulların varlığı halinde ihtiyati haciz istenebilir. Borçluya karşı genel haciz yoluyla takip yapmış olan alacaklıların takip kesinleşmeden önce hakkının tehlikeye girmesi halinde ihtiyati haciz talep etmesine engel bulunmamaktadır.

Davacı alacaklı vekili, ihtiyati haciz istemini kredi sözleşmeleri, ihtarname ve hesap özetleri ile gazete küpürlerine dayandırmıştır. Mahkemece yukarıda açıklanan ilkeler gözetilerek ihtiyati haciz talebi yönünden bir karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki ihtiyati haciz talebinin incelenmesi sırasında kararda yazılı nedenlerden dolayı talebin REDDİNE yönelik olarak verilen kararın süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, E...... Tekstil A.Ş.nin müvekkili bankadan kredi kullandığını, diğer borçluların kredi sözleşmelerinin müteselsil kefili olduğunu, müvekkili bankanın 31.7.1997 tarihli sözleşme kapsamında 2.2.2005 tarihi itibariyle 22.835.677.94 YTL alacağı bulunduğunu, alacağın tahsili amacıyla başlatılan takibe davalıların 23.2.2005 tarihinde itiraz ettiğini, itirazın iptali için açılan davanın derdest olduğunu, borçluların taahhütlerinden kurtulmak amacıyla mallarını gizleme ve kaçırma eğilimleri içinde olduğunu, borçlu şirketlerin yetkilisi olan kişinin hileli işlemlerinin gazetelerde yer aldığını ileri sürerek borçluların mallarına ve alacaklarına ihtiyati haciz konulmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece alacaklı banka tarafından borçlular aleyhine ilamsız icra takibine geçildiği, takibin itiraz üzerine durduğunu, alacağın çekişmeli hale geldiğini, alacağın yargılamayı gerektirdiği gerekçesiyle ihtiyati haciz talebinin REDDİNE karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

İhtiyati haczin koşulları İİK.nun 257. maddesinde düzenlenmiştir. Alacak rehinle temin edilmemişse ve muaccel hale gelmişse alacaklı ihtiyati haciz isteyebilir. Alacak muaccel değilse aynı maddenin 2.fıkrasında öngörülen koşulların varlığı halinde ihtiyati haciz istenebilir. Borçluya karşı genel haciz yoluyla takip yapmış olan alacaklıların takip kesinleşmeden önce hakkının tehlikeye girmesi halinde ihtiyati haciz talep etmesine engel bulunmamaktadır.

Davacı alacaklı vekili, ihtiyati haciz istemini kredi sözleşmeleri, ihtarname ve hesap özetleri ile gazete küpürlerine dayandırmıştır. Mahkemece yukarıda açıklanan ilkeler gözetilerek ihtiyati haciz talebi yönünden bir karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçeyle hüküm tesisi isabetli görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 15.12.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

NOT---FAKAT BİR KERE İHTİYATİ HACİZ KARARI ALINDIKTAN SONRA TAKİBE İTİRAZ ÜZERİNE VE TAKİBİN DURMASI ÜZERİNE İİK 264 /2 PROSÜDÜRÜ GEREĞİNCE İHTİYATİ HACİZ DEVAM EDECEĞİNDEN AYNI KONUDA VE AYNI ALACAK İÇİN İLK İHTİYATİ HACİZ HÜKMÜNÜ KANUN DEVAM ETTİRDİĞİ SÜRECE TEKRAR İHTİYATİ HACİZ KARARI ALMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR. AYNI ALACAK İÇİN İKİ KEZ İHTİYATİ HACİZ KARARI ALINAMAZ . İKİNCİ İHTİYATİ HACİZ KARARINI VEREN MAHKEMEYE AYNI ALACAK İÇİN İHTİYATİ HACİZ KARARI ALINDIĞI İÇİN İKİNCİ İHTİYATİ HACİZ KARARININ SEBEPLERİ BULUNMADIĞINDAN DOLAYI İİK 265 E GÖRE DAVA SÜRESİNİ KAÇIRMAMAK KAYDI İLE DAVA AÇILABİLİR.

BU KARAR OLSA GEREK.

GEÇİCİ TEDBİR OLARAK İHTİYATİ HACİZ- İLAMLI İCRA TAKİBİ

Daire : HD Daire No : 12 Esas Yılı : 2005 Esas No : 10507 Karar Yılı : 2005 Karar No : 13864 Karar Tarihi : 27.06.2005

ÖZET: İhtiyati haciz karan, niteliği itibariyle borçlunun malları üzerinde geçici bir tedbir uygulanması amacına yönelik olduğundan, İİK´nın 257. madde koşullarında alınan ihtiyati haciz karan ilam niteliğinde bulunmadığından, buna dayanılarak müstakilen ilamların icrası yoluyla takip yapılamaz.

(2004 S. K. m. 257)

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki taraf vekilleri tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

1- Alacaklı vekilinin temyiz isteminden 21.03.2005 havale tarihli dilekçesiyle feragat ettiği görülmekle vaki feragat nedeniyle alacaklı vekilinin temyiz isteminin reddine,

2- Borçlular vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde; Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;

İhtiyati haciz kararı, niteliği itibariyle borçlunun malları üzerinde geçici bir tedbir uygulanması amacına yönelik olduğundan İİK.nun 257. madde koşullarında alınan ihtiyati haciz kararı ilam niteliğinde bulunmadığından buna dayanılarak müstakilen ilamların icrası yoluyla takip yapılamaz. Ancak, 4. İcra Müdürlüğünün 1998/1229 esas sayılı dosyasıyla başlatılan ilk takipte borçlu itirazlarının iptali için alacaklının Asliye Hukuk Mahkemesinden itirazın iptaline ilişkin karar alması sonucunda anılan takip dosyasında alacaklı, takibine devam edebilecekken itirazın iptali kararı nedeniyle İİK.nun 257. maddesi koşullarında ihtiyati haciz alarak ikinci kez birinci takipten müstakil olarak ilamların icrası yoluyla takip yapması doğru değildir. 24.12.2003 tarihli ihtiyati haciz kararının asıl alacak ile ilgili olarak verildiği de nazara alınarak, bu aşamada ikinci kez geçerli bir takip olmadığından bu takipte ihtiyati haczin uygulanması yerinde olmadığından Mahkemece ihtiyati haciz işlemlerinin iptaline karar vermek gerekirken reddi isabetsizdir.

SONUÇ: Borçlular vekilinin temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda (2) numaralı bentte yazılı nedenlerle İİK. 366. ve HUMK 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 27.06.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İKRAMİYE-DÖNER SERMAYE-SADECE 1/4 HACİZ EDİLEBİLECEĞİ

T.C. YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2006/11847 Karar: 2006/13146 Karar Tarihi: 16.06.2006

NOT:1/4 ten fazla miktarın haczine karar verilse bile bence iş yasasının 35 inci maddesi karşısında bu haczin işveren tarafından uygulanması KESİNLİKLE doğru değil. Zira, madde 35 emredici bir hüküm ve 1/4 ten fazlasının haczini, devir ve temlikini çok açık şekilde yasaklamış.

İŞ KANUNU

Ücretin saklı kısmı

MADDE 35.- İşçilerin aylık ücretlerinin dörtte birinden fazlası haczedilemez veya başkasına devir ve temlik olunamaz. Ancak, işçinin bakmak zorunda olduğu aile üyeleri için hakim tarafından takdir edilecek miktar bu paraya dahil değildir. Nafaka borcu alacaklılarının hakları saklıdır.

Bakınız Maddeye dikkat edildiğinde Birikmiş nafaka ve cari aylık nafaka hacizlerinde şu nöansa dikkat ediniz önce birikmiş nafakadan maaş haczini yaptırıp geri kalan kısmından nafakayı kesilirse daha avantajlı olacağı düşünüle bilir  .Zira nafaka kesildikten sonra geri kalan rakamın 1/4 ü daha az bir tutar teşkil etmektedir.bu nedenlede , önce haczi yapılıp sonra geri kalandan nafakanın kesilmesini telep edilebilir.nafaka 1/4 e tabi olmadığından maaş kesintisi daha fazla olduğu düşünülerek bu yola baş vurulması durumunda İcra tetkik merciine itiraz yapıla bilir.

ÖZET: Borçlu ikramiyesinin dörtte biri haczedilebileceğine göre şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekir.

(4857 S. K. m. 28, 32, 35)

Dava: Yukarıda gün ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içerisinde temyizen incelenmesi borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Borçlu vekili müvekkili aleyhine yapılan icra takibi ile, müvekkilinin almakta olduğu maaşının 1/4´ü ile ikramiyesinin tamamına haciz konulduğunu, bunun kanuna aykırı olduğunu, ancak, 1/4´ü oranında kesinti yapılabileceğini bu sebeple şikayetinin kabulü ile haczin kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir.

4857 S. İş Yasasının 35. maddesinde; <işçilerin aylık ücretlerinin dörtte birinden fazlası haczedilemez.> hükmü yer almaktadır. Ayrıca, Yasanın 32. maddesinde ücretin genel anlamda tanımlanması yapılmış olup, ikramiyenin de ücretten sayılacağı anlaşılmaktadır.

Bu halde adı geçen Kanun maddesi uyarınca borçlu ikramiyesinin 1/4´ü haczedilebileceğine göre şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekirken aksine düşünce ile 4875 S. Kanunun 28. maddesine paralel olarak düzenleme yapıldığı gözardı edilerek yazılı biçimde şikayetin reddine karar verilmesi isabetsizdir.

Sonuç: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarda yazılı sebeplerle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 16.06.2006 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

SIRA CETVELİNE İTİRAZ - KAMU ALACAKLARININ TAHSİLİ - SATIŞ İSTEME SÜRESİ

T.C. YARGITAY Ondokuzuncu Hukuk Dairesi Esas No : 1995/07341 Karar No : 1995/07301 Tarih : 13.09.1995

NOT:Aslında yargıtaydada bu konuda kesin bir görüş birliği var diyemeyiz.

Netice olarak 3 aylık süre dahilinde satış istenmezse 6183´e göre konulmuş haczin düşmeyeceğini; ancak aynı kanunda yer alan ve amme alacağının tahsili için öngörülen 5 yılık genel zamanaşımı süresinin sonunda haczin kalkacağını yolunda işlem devam etmektedir.

ÖZET:

Şikayetçi Vergi Dairesi, satışa konu mal üzerindeki haczinin düşmediğim öne sürerek, birinci sırada olacak şekilde sıra cetvelinin iptalini istediğine göre, husumetin, satış bedelinin tamamı kendisine ayrılan alacaklı kişiye yöneltilerek, taraf teşkili sağlandıktan sonra, şikayet hakkında bir karar verilmesi gerekir.

Motorlu taşıl vergisi, satış ve bedelin paylaşıma ´konu malın aynından doğan bir vergi olması sebebiyle, 6183 sayılı ´Yasanın 21/2. maddesi uyarınca, rehinli alacaklardan önce ödenmesi gerekir. Malın ayrımından doğan vergi alacağı için, ayrıca takip yapılması ve. mala haciz konulması gerekli değildir.

6183 sayılı Yasa, özel bir yasa olup, bu yasada haciz tarihinden itibaren belli bir sürede satış istenmediği takdirde haczin düşeceğine dair hüküm bulunmamaktadır.

Bu Yasanın 84. maddesindeki süre, satış süresi olmadığından Vergi Dairesinin haczinin devam ettiğinin kabulü gerekir.

Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı hazine vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacı vekili, Bucak İcra Müdürlüğünce düzenlenen 14.05.1992 tarihli sıra cetvelinde; Vergi Dairesinin 3. sıraya alındığını, Vergi Dairesinin haczinin düşmediği halde düştüğünün kabulünün usul ve yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek, Vergi Dairesinin 1. sırada olacak şekilde sıra cetvelinin iptalini talep ve dava etmiştir.

Mercii Hakimliğince, Vergi Dairesinin satışa konu aracı 19.10.1990 tarihinde haczettiği, bir yıl içerisinde satış talep edilmediğinden haczinin düştüğü, Vergi Dairesinin süresiz olarak satış talep edebileceğinin kabul edilemeyeceği gerekçesiyle, şikayetin reddine karar verilmiş, hüküm davacı hazine vekilince temyiz edilmiştir.

Şikayetçi Vergi Dairesi, satışa konu mal üzerindeki haczinin düşmediğini ileri sürerek, birinci sırada olacak şekilde sıra cetvelinin iptalini istemiştir. Vergi Dairesi birinci sırada yer almak için bu şikayeti yaptığından, husumetin satış bedelinin tamamı kendisine ayrılan alacaklı Salih Şengül´e yöneltilerek, taraf teşkili sağlandıktan sonra şikayet hakkında karar verilmesi gerekir. Mercii Hakimliğince bu yönün gözden kaçırılması usule aykırıdır.

Motorlu Taşıt Vergisi, satış ve bedelin paylaşıma konu malın aynından doğan bir vergi olması nedeniyle, 6183 Sayılı Yasanın 21/2. maddesi uyarınca rehinli alacaklardan da önce ödenmesi gerekir. Malın aynından doğan vergi alacağı için ayrıca takip yapılması ve mala haciz konulması gerekli değildir.

6183 Sayılı Yasa kamu alacaklarının tahsil usulünü düzenleyen özel bir yasa olduğundan, vergi alacağı için yapılan hacizden sonra satış isteme süresi ile ilgili bu yasanın uygulanması gerekir. 6183 Sayılı Yasada; haciz tarihinden itibaren belli bir süre de satış istenmediği takdirde haczin düşeceğine dair hüküm bulunmamaktadır. Anılan yasanın 84. maddesinde öngörülen süre satış süresi olmadığından, Vergi Dairesinin haczinin devam ettiğinin kabulü gerekir. Mercii Hakimliğince Vergi Dairesinin haczinin düştüğüne ilişkin gerekçesi kabul şekli yönünden doğru değildir.

Sonuç: Yukarıda 3 bent halinde açıklanan nedenlerle hükmün (BOZULMASINA), peşin harcın istek halinde iadesine, 13.09.1995 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

RİZİKONUN TEMİNAT DIŞINDA KALDIĞI İDDİASINI İSPAT YÜKÜ

YARGITAY 17. Hukuk Dairesi 2010/11355 E.N , 2011/9768 K.N.

Özet

KURAL OLARAK RİZİKONUN TEMİNAT DIŞINDA KALDIĞI İDDİASINI SİGORTACI İSPATLAMALIDIR.

SİGORTALI, SİGORTACININ İSTEĞİ ÜZERİNE RÜCU HAKKININ KULLANILMASINA YARARLI BİLGİ VE BELGELERİ GECİKMEKSİZİN SİGORTACIYA VERMEKLE YÜKÜMLÜDÜR.

SİGORTALI, RİZİKONUN GERÇEKLEŞTİĞİNE DAİR DOĞRU İHBAR MÜKELLEFİYETİNİN KASTEN YERİNE GETİRMEZ VEYA İYİNİYET KURALLARINA AÇIKÇA AYKIRI ŞEKİLDE, SİGORTA TEMİNATI DIŞINDA KALAN BİR HUSUSU SANKİ, TEMİNAT İÇİNDE KALMIŞ GİBİ İHBAR EDİLDİĞİ SİGORTACI TARAFINDAN SOMUT DELİLLERLE KANITLANIRSA, İSPAT KÜLFETİ YER DEĞİŞTİRİP SİGORTALIYA GEÇER.

MAHKEMECE TRAFİK KAZASI SONRASI ARAÇ SÜRÜCÜSÜNÜN DEĞİŞTİRİLİP DEĞİŞTİRİLMEDİĞİ, TANIKLAR YENİDEN BİRLİKTE DİNLENEREK GEREKİRSE OLAY YERİNDE KEŞİF YAPILARAK VARSA OLAY MAHALLİNDEKİ KAMERALARDAKİ GÖRÜNTÜLER DE GETİRTİLEREK SONUCUNA GÖRE İSPAT YÜKÜNÜN YER DEĞİŞTİRİP DEĞİŞMEDİĞİ KONUSU TARTIŞILIP HÜKÜM KURULMASI GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Davacı vekili, müvekkiline ait aracın davalı şirkete kasko sigorta poliçesi ile sigortalı olduğunu, aracın tek taraflı kazada hasar gördüğünü, hasar bedelinin sigorta şirketi tarafından ödenmediğini belirterek 30.000 TL tazminatın avans faizi ile davalıdan tahsilini talep etmiştir.

Davalı vekili, kazadan sonra sürücü değişikliği yapıldığını, sigortalının doğru ihbar yükümlülüğünün yerine getirmediğini belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece toplanan deliller ve benimsenen bilirkişi raporuna göre; davacının ihbar yükümlülüğünü iyiniyet kurallarına uygun şekilde yerine getirmediği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.

Mal sigortası türünden olan kasko sigorta sözleşmeleri gerek kuruluşlarında, gerek devamı sırasında ve gerekse rizikonun gerçekleşmesi aşamasındaki ihbar yükümlülükleri bakımından iyiniyet esasına dayalı sözleşme türlerindendir.

Kasko Sigortası Genel Şartlarının A/1 maddesine göre, gerek hareket gerekse durma halinde iken sigortalının veya aracı kullananın iradesi dışında araca ani ve harici etkiler neticesinde sabit veya hareketle bir cismin çarpması veya aracın böyle bir cisme çarpması, müsademesi, devrilmesi, düşmesi, yuvarlanması gibi kazalar ile üçüncü kişilerin kötüniyet ve muziplikle yaptıkları hareketler, aracın yanması, çalınması veya çalınmaya teşebbüs sonucu oluşan maddi zararların bu tür sigortanın teminat kapsamında olduğu anlaşılmaktadır.

Diğer taraftan, TTK 1282. maddesi uyarınca, sigortacı, geçerli bir sigorta ilişkisi kurulduktan sonra oluşan rizikolardan sorumlu olduğu gibi, aynı Yasa´nın 1281. maddesi hükmüne göre, kural olarak rizikonun teminat dışında kaldığına ilişkin iddianın sigortacı tarafından kanıtlanması gerekmektedir. Olayın sigortalının ihbar ettiği şekilde değil de, sigortacının iddia ettiği şekilde gerçekleşmesi halinde ise, bu oluş şeklinin Kasko Sigortası Genel Şartlarının A.5. maddesinde sayılan "teminat dışında kalan zararlardan" olması gerekmektedir.

Keza, Kasko Sigortası Genel Şartları B.1.5 maddesine göre, sigortalı, sigortacının isteği üzerine rizikonun gerçekleşmesi nedenlerini ayrıntılı şekilde belirlemeye, zarar miktarı ile delilleri saptamaya ve rücu hakkının kullanılmasına yararlı bilgi ve belgeleri gecikmeksizin sigortacıya vermekle yükümlüdür.

Görüldüğü gibi, ihbar yükümlülüğünün gereği gibi yerine getirilmemesi durumunda, müeyyidesi genel şartlarda düzenlenmediği gibi, bu husus rizikonun teminat dışında kaldığı haller arasında da sayılmamıştır. Bu halde, konunun TTK´nın 1290 ve 1292/son madde hükümlerine göre çözümlenmesi gerekir. Buna göre, sigorta ettiren kimse kasten ihbarda bulunmamış ise, sigorta haklarını zayi edeceği, kusurunun bulunması halinde ağırlığına göre sigortacının ödemekle yükümlü olduğunun kabulü gerekmektedir. Diğer bir anlatımla, sigortalı rizikonun gerçekleştiğine dair doğru ihbar mükellefiyetini kasten yerine getirmez veya iyiniyet kurallarına açıkça aykırı şekilde, sigorta teminatı dışında kalan bir hususu sanki, teminat içinde kalmış gibi ihbar edildiği sigortacı tarafından somut delillerle kanıtlanılırsa, ispat külfeti yer değiştirip sigortalıya geçer.

Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olaya bakıldığında, kaza tespit tutanağına göre tek taraflı kazanın 01.02.2009 tarihinde saat 03.30´da sürücü Halil tarafından tek taraflı trafik kazasını yaptığı belirtilmiş; zabıt mümzisi Bülent de mahkemede verdiği ifadesinde, kaza tespit tutanağının içeriğini doğrulayarak araç sürücüsünün Halil olduğunu beyan etmiştir. Davalı tanığı Uğur ise, 14.04.2009 tarihli dilekçesinde ve mahkemeye verdiği ifadesinde, kaza esnasında görevli bulunduğunu, bir aracın çok hızlı olarak geldiğini, bariyerlerinin açık olduğunu, kasise girdiğini, fren yaptığını ve direksiyon hakimiyetini kaybedip direklere çarpıp devrildiğini, kazadan hemen sonra aracın yanına gittiğini, araç içinden genç, orta boylu birini araçtan çıkardığını, arkadan gelen Mercedes marka araçtan biri bayan iki bey indiğini, beylerden biri olay yerinde sürücü olarak kaldığını, araçtan çıkarılan sürücünün Mercedes araçla gittiğini, kalan sürücü ile Jandarma gelene kadar beklediğini beyan etmiştir.

Taraflar arasındaki uyuşmazlık trafik kaza sonrası araç sürücüsünün değiştirilip değiştirilmediği, araç sürücünün Halil mi, yoksa başka bir kişi mi olduğu noktasında toplanmaktadır.

Kaza tespit tutanakları aksi ispat edilene kadar geçerli resmi belge niteliğindedir. Zabıt mümzisi Bülent sürücünün Halil olduğunu söylemiş ise de, davalı tanığı Uğur ise sürücünün genç, orta boylu bir kişinin olduğunu ifade etmiştir. Tanıklar arasındaki çelişki giderilmeden, sürücünün kimliği tespit edilmeden eksik inceleme ile hüküm kurulamaz.

Bu durumda mahkemece, yukarıda açıklanan ilkeler ışığında, tanıklar Bülent ve Uğur yeniden birlikte dinlenerek Bülent olay mahalline geldiği sırada, Uğur´un olay mahallinde bulunup bulunmadığı, Uğur ile konuşup konuşmadığı, gerektiğinde olay yerinde keşif yapılarak olayı gördüğünü beyan eden Uğur´un bulunduğu yerden kazanın meydana gelmesini ve sonradan gelişen durumları görebilecek konumda olup olmadığı belirlenmeli, varsa olay mahallindeki kameralardaki görüntüler de getirtilerek, sonucuna göre ispat yükünün yer değişip değişmediği konusu tartışılıp TTK´nın 1281, 1282 ve 1292/son maddeleri uyarınca hüküm kurulması gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenle davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile usul ve yasaya aykırı bulunan hükmün (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 25.10.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ÖDEME TAAHHÜTÜNÜ İHLAL-TAKİBİN TAKİBİN KESİNLEŞMEMESİ- BORÇLU SIFATI

YARGITAY 16. Hukuk Dairesi 2011/1204 E.N , 2011/4027 K.N.

Özet

SANIK VE ALACAKLI VEKİLİNİN BİRLİKTE İCRA DAİRESİNE GİDEREK, SANIĞIN BORCUN TAMAMINI FAİZİ VE TÜM MASRAFLARI İLE ÖDEYECEĞİNİ TAAHHÜT ETTİĞİ HALDE, TAAHHÜDÜNÜ YERİNE GETİRMEDİĞİNDEN BAHİSLE CEZALANDIRILMASINA KARAR VERİLMİŞ İSE DE, İCRA MÜDÜRLÜĞÜ TARAFINDAN ÇIKARILAN ÖDEME EMRİNİN BORÇLUYA TEBLİĞ EDİLMEDEN İADE EDİLMİŞ OLMASI VE SANIĞIN İCRA DAİRESİNDEKİ TAAHHÜDÜNDE DE TÜM SÜRELERDEN FERAGAT ETTİĞİ VE TAKİBİN KE-SİNLEŞTİRİLMESİ YÖNÜNDE BİR BEYANININ BULUNMAMASI KARŞISINDA, BORÇLU SANIK YÖNÜNDEN TAKİBİN KESİNLEŞMEMESİ NEDENİYLE HENÜZ BORÇLU DURUMA DÜŞMEDİĞİ, ÖDEME ŞARTINI İHLAL SUÇUNUN SANIĞININ İSE BORÇLU OLMASI GEREKTİĞİ GÖZETİLMEDEN MAHKUMİYETE KARAR VERİLMESİ İSABETSİZDİR.

İçtihat Metni

Ödeme şartını ihlal suçundan sanık Özcan´ın, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu´nun 340. maddesi uyarınca 3 aya kadar tazyik hapsi ile cezalandırılmasına dair, (Soma İcra Mahkemesi)´nin 14.05.2010 tarihli, 2009/422 esas ve 2010/312 sayılı kararını kapsayan dosya aleyhine Adalet Bakanlığı´ndan verilen 29.12.2010 gün ve 76716 sayılı kanun yararına bozma talebini içeren Yargıtay C.Başsavcılığı´nın 10.01.2011 gün ve K.Y.B. 2011/1578 sayılı tebliğnamesi ile dava dosyası Daireye gönderilmekle incelendi,

Tebliğnamede, sanık hakkında Soma İcra Müdürlüğü´nün 2008/2251 sayılı dosyası üzerinden yapılan icra takibi sırasında, sanık ve alacaklı vekilinin birlikte icra dairesine giderek, sanığın borcun tamamını faizi ve tüm masrafları ila birlikte ödeyeceğini taahhüt ettiği halde, taahhüdünü yerine getirmediğinden bahisle mahkumiyetine karar verilmiş ise de, Soma İcra Müdürlüğü tarafından borçlu-sanığa çıkarılan ödeme emrinin sanığa tebliğ edilemeden iade edilmiş olması ve sanığın icra dairesinde taahhütte bulunmadan önce, tüm sürelerden feragat ettiği ve takibin kesinleştirilmesi yönünde bir beyanının bulunmaması karşısında, taahhüdün geçerli olmayacağı ve atılı suçun oluşmayacağı gözetilmeden, sanığın beraatı yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi isabetsiz olduğundan anılan hükmün 5271 sayılı Ceza Mu-hakemesi Kanunu´nun 309. maddesi uyarınca bozulması gereğine işaret edilmiştir. Gereği görüşüldü:

Dosya kapsamına göre; Soma İcra Müdürlüğü´nün 2008/2251 sayılı dosyası ile yapılan icra takibinde, sanık ve alacaklı vekilinin birlikte icra dairesine giderek, sanığın borcun tamamını faizi ve tüm masrafları ile birlikte ödeyeceğini taahhüt ettiği halde, taahhüdünü yerine getirmediğinden bahisle İİK´nın 340. maddesi uyarınca üç aya kadar tazyik hapsi ile cezalandırılmasına karar verilmiş ise de, Soma İcra Müdürlüğü tarafından çıkarılan ödeme emrinin borçluya tebliğ edilemeden iade edilmiş olması ve sanığın icra dai-resindeki taahhüdünde de tüm sürelerden feragat ettiği ve takibin kesinleştirilmesi yönünde bir beyanın bulunmaması karşısında, borçlu sanık yönünden takibin kesinleşmemesi nedeniyle adı geçen sanığın henüz borçlu durumuna düşmediği, anılan yasa metninden de anlaşılacağı üzere ödeme şartını ihlal suçunun sanığının borçlu olmasının gerektiği, eş anlatımla henüz borçlu sıfatı yüklenilmeden yapılan taahhüdün de geçerli olmadığı ve atılı suçun oluşmadığı gözetilmeden, yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi isabetsizdir.

Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı´nca düzenlenen tebliğname yerinde görülmekle, Soma İcra Mahkemesi´nin 14.05.2010 tarihli, 2009/422 esas ve 2010/312 sayılı kararının 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu´nun 309. maddesi uyarınca (BOZULMASINA),

Bozma kararı üzerine 5271 sayılı CMK´nın 309/4-d maddesi gereğince yeniden hüküm kurulması gerekmekle;

 

Borçlu sanık Özcan´ın ödeme şartını ihlal suçundan dolayı cezalandırılmasına yer olmadığına, hakkındaki cezanın çektirilmemesine, dosyanın mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı´na tevdiine, 04.07.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

DAVANIN İDDİANAME İLE AÇILMASI, DURMA KARARI- GÖREVLİ MAHKEME- HÜKMEN TESLİM EDİLEN TAŞINMAZA ELATMAK

YARGITAY 16. Hukuk Dairesi 2010/7543 E.N , 2011/6 K.N.

Özet

DAVANIN, CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI´NCA YAPILACAK SORUŞTURMA SONUNDA İDDİANAME İLE İCRA CEZA MAHKEMESİNE AÇILMASI GEREKİR. SANIKLAR HAKKINDA ŞİKAYET DİLEKÇESİYLE İCRA MAHKEMESİNDE DAVA AÇILDIĞI ANLAŞILMAKLA, MAHKEMECE DURMA KARARI VERİLEREK GEREĞİNİN TAKDİR VE İFASI İÇİN DOSYANIN CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI´NA GÖNDERİLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Hükmen teslim edilen taşınmaza elatmak suçundan sanıklar Sezai ve Osman´ın ayrı ayrı beraatlerine karar verilmiş; hüküm, yasal süresi içerisinde şikayetçi vekili tarafından temyiz edildiğinden, Yargıtay C.Başsavcılığı´nın bozma istemli tebliğnamesi ile dosya Daireye gönderilmiş olmakla, inceleme raporu ve dosyadaki belgeler okunarak gereği görüşüldü:

Sanıklara isnat edilen eylemin oluşması halinde haklarında İİK´nın 342. maddesi yollamasıyla TCK´nın 290/1. maddesinin uygulanması ihtimali nedeniyle, Cumhuriyet Başsavcılığı´nca yapılacak soruşturma sonunda davanın iddianame ile icra ceza mahkemesine açılması gerekmektedir. Somut olayda, sanıklar hakkında şikayet dilekçesiyle icra mahkemesinde dava açıldığı anlaşılmakla, mahkemece CMK´nın 223/8. maddesi uyarınca durma kararı verilerek gereğinin takdir ve ifası için dosyanın C.Başsavcılığı´na gönderilmesi gerektiği gözetilmeksizin yargılamaya devamla sanıkların ayrı ayrı beraatlerine karar verilmesi isabetsiz olduğundan hükmün istem gibi (BOZULMASINA), 24.01.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ESER SÖZLEŞMESİ- GAYRİMENKUL SATIŞ VAADİ SÖZLEŞMESİ- GECİKME GİDERİMİ- KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ

YARGITAY 15. Hukuk Dairesi 2011/5829 E.N , 2011/6794 K.N.

Özet

AKDİN İCRASINDAN VE GECİKMESİ SEBEBİYLE ZARAR VE ZİYAN TALEBİNDEN VAZGEÇTİĞİNİ DERHAL BEYAN EDEREK BORCUN İFA EDİLMEMESİNDEN DOĞAN ZARAR VE ZİYANI TALEP ETMEYE İLİŞKİN HAKKIN KULLANILMASI, KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMELERİNDE, DA-VACILARA DÜŞEN BAĞIMSIZ BÖLÜMLERE AİT ARSA PAYLARININ DAVALI YÜKLENİCİYE GEÇİRİLMESİ KARŞILIĞINDA O BAĞIMSIZ BÖLÜMLERİN TESLİMİ GEREKEN TARİHTEKİ BİTMİŞ HALDEKİ RAYİÇ BEDELLERİNİN (MÜSPET ZARAR) İSTENMESİDİR.

DAVA KONUSU 20 NOLU BAĞIMSIZ BÖLÜMÜN TAPUDA ÜÇÜNCÜ KİŞİYE DEVRİ NEDENİYLE DEĞERİ TALEP EDİLMİŞ, YARGILAMA SONUCUNDA RAYİÇ BEDELE HÜKMEDİLDİĞİNDEN MÜSPET ZARAR KAPSAMINDA TALEP EDİLEN GECİKME GİDERİMİ İSTEMİNİN REDDİNE KARAR VERİLMESİ İSABETLİDİR. 11 NOLU BAĞIMSIZ BÖLÜM AÇISINDAN, GECİKME GİDERİMİ İNŞAATIN TESLİM TARİHİNDEN İFANIN GERÇEKLEŞTİĞİ TARİHE KADAR HESAPLANMALI, TALEPLE BAĞLI KALINARAK HÜKÜM KURULMALIDIR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemece verilen hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

Dava, Borçlar Yasası´nın 355 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesinden kaynaklanan gecikme giderimi istemine ilişkindir.

Yerel mahkemede görülen davanın yapılan açık yargılaması sonucunda davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafça temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.

2- Davacının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

D… ili K… mahallesi İ… mevkiinde bulunan tapunun ada no 496 parsel no 4´de kayıtlı 428 m2 tutarındaki taşınmaz arsa davacı Nevriye ile dava dışı Ahmet ve H.İbrahim´e aittir. Arsa malikleri ile davalı yüklenici şirket arasında Denizli Dördüncü Noterliği´nde 21.05.1992 tarih ve 15517 yevmiye sayılı kat karşılığı inşaat sözleşmesi ve gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi düzenlenmiştir. Sözleşme uyarınca taşınmaz arsaya anahtar teslimi inşaat yapılacağı, inşaata tadilat projelerinin tamamlanması ve ruhsatın alınmasından itibaren başlanacağı, 24 ayda bitirilip teslim edileceği, tayin edilen sürede bitirilemediği takdirde 6 aylık daha ek süre verileceği kararlaştırılmıştır.

Davalı yüklenici inşaata başlamış, edimini önemli oranda ifa etmiştir. Yapılan paylaşıma göre 11-12-18 ve 20 nolu bağımsız bölümler davacıya isabet etmiştir.

Somut olaya ilişkin temel uyuşmazlık 11 ve 20 nolu bağımsız bölümlerin süresinde teslim edilmediğinden dolayı gecikme giderimi istemine ilişkindir.

Denizli Üçüncü Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 2006/100 Esas 2006/172 Karar sayılı dava dosyasında 11 nolu bağımsız bölümle ilgili tapu iptali tescil davası görülmüş, yapılan yargılama sonucunda davanın kabulü ile davalılar adına yazılı tapu kayıtlarının iptaline, davacı Nevriye adına tesciline karar verilmiş, hüküm 19.06.2007 tarihinde kesinleşmiştir. Bu durumda 11 nolu bağımsız bölüm açısından ifanın gerçekleştiği tarih 19.06.2007 günü olmaktadır.

Davacıya isabet eden 20 nolu bağımsız bölüm davalı yüklenici tarafından Mücahit adlı dava dışı üçüncü kişiye satılmıştır.

Denizli Üçüncü Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 2003/618 Esas 2007/408 Karar sayılı dava dosyasında davacı Nevriye tarafından davalı yüklenici G… İnşaat Mühendislik Turizm ve Ticaret Ltd. Şti. aleyhine açılan davadaki 20 nolu bağımsız bölümün bedeli olarak fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak 50.000,00 TL istenmiş, yapılan yargılama sonucunda davanın kabulü ile 50.000,00 TL´ye hükmedilmiştir.

Borçlar Yasası´nın 106/II. maddesinde düzenlenen akdin icrasından ve teehhürü sebebiyle zarar ve ziyan talebinden vazgeçtiğini derhal beyan ederek borcun ifa edilmemesinden mütevellit zarar ve ziyanı talep etmeye ilişkin hakkın kullanılması demek, kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde, davacılara düşen bağımsız bölümlere ait arsa paylarının davalı yükleniciye geçirilmesi karşılığında o bağımsız bölümlerin teslimi gereken tarihteki bitmiş haldeki rayiç bedellerinin (müspet zarar) istenmesi demektir. Başka bir anlatımla; mülkiyet hakkı, eksik ayıplı işler bedeli, kira mahrumiyeti ve cezai şart yerine, davacılara isabet eden dairelerin bitirilmiş haldeki rayiç bedeline ve dairelerin de yüklenici adına tesciline hükmedilir.

Dava konusu somut olayda 20 nolu bağımsız bölümün tapuda 3. kişiye devri nedeniyle değeri talep edilmiş, yargılama sonucunda rayiç bedele hükmedilmiştir. O halde 20 nolu bağımsız bölüm için müspet zarar kapsamında talep edilen gecikme giderimi isteminin reddine karar verilmesi usul, yasaya ve yönteme uygun görülmüştür. 11 nolu bağımsız bölüm açısından davacı yanın isteminin kısmen yerinde olduğu anlaşılmıştır. Şöyle ki;

Taraflar arasındaki kat karşılığı inşaat sözleşmesinin 2 ve 3. maddeleri uyarınca inşaatın teslim tarihi tadilat ruhsatının alındığı tarihten itibaren 24 ay olduğu, 30. madde gereğince inşaatın 3. maddenin 3. şıkkında tayin edilen sürede bitirilememesi halinde 6 aylık ilave süre verileceği hüküm altına alınmıştır. İnşaat ruhsatı 16.03.1993 günü alınmış olup 24 ay + 6 aylık bu süreler eklendiğinde inşaatın teslim tarihi 16.09.1995 günü olmaktadır. 11 nolu bağımsız bölüm açısından gecikme giderimi de 16.09.1995 tarihinden ifanın gerçekleştiği 19.06.2007 tarihine kadar hesaplanmalıdır. Ancak davacı 1999 yılından başlamak üzere talepte bulunduğundan taleple bağlı kalınarak 01.01.1999 tarihinden 19.06.2007 tarihine kadarki döneme ait gecikme giderimi belirlenip hüküm altına alınmalıdır.

Açıklanan olgular gözden uzak tutularak davanın tümden reddine karar verilmesi isabetli olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.

S o n u ç: Yukarıda 1. bentte yazılı nedenlerle davacının sair temyiz itirazlarının reddine, 2. bent uyarınca kabulü ile kararın temyiz eden davacı yararına (BOZULMASINA), fazla alınan temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, 23.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ESER SÖZLEŞMESİ , İYİNİYET, ZAMANAŞIMI

YARGITAY 15. Hukuk Dairesi 2011/6282 E.N , 2011/7054 K.N.

Özet

TARAFLARIN YAPTIKLARI PROTOKOL RESMİ BİR ŞEKİLDE YAPILMADIĞI İÇİN GEÇERSİZ İSE DE, TAPUDA PAY DEVRİNİ DE İÇERDİĞİNDEN VE PAY DEVRİ DE YAPILDIĞINDAN GEÇERSİZLİĞİN İLERİ SÜRÜLMESİ DÜRÜSTLÜK İLKESİNE AYKIRIDIR. UYUŞMAZLIK SATIŞ SÖZLEŞMESİ HÜKÜMLERİNE GÖRE DEĞİL, ESER SÖZLEŞMESİNDEKİ DÜZENLEMELERE GÖRE ÇÖZÜMLENMELİDİR. DAVA KONUSU OLAYDA AKİT İFA İLE SONUÇLANMADIĞINDAN TESLİM SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. ESER SÖZLEŞMELERİNDE ZAMANAŞIMININ BAŞLADIĞI TARİH, ESERİN SÖZLEŞMESİNE UYGUN BİR ŞEKİLDE TESLİM EDİLDİĞİ VEYA TARAFLARIN FESİHTE İRADELERİNİN BİRLEŞTİĞİ TARİHTEN İTİBAREN 5 YILDIR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemece verilen hükmün temyizen tetkiki davacılar vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış, eksiklik nedeniyle mahalline iade edilen dosya ikmal edilerek gelmiş olmakla dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacılar murisleri Abdullah´ın da aralarında bulunduğu arsa sahipleri ile davalı arasında imzalanan 14.04.1998 tarihli protokol uyarınca A…-G… Kaplıcası´nda bulunan ve tapunun 1 pafta 151, 144, 145, 156 ile İ… mevkiindeki 384 ve 385 parsel nolu taşınmazlar üzerine villa yapımı konusunda anlaşma yaptıklarını, tapuların davalıya devredildiğini, ancak davalının inşaatı yapmadığı gibi arsaları da başkasına sattığını ileri sürerek arsa bedelinden kaynaklanan alacaklarının tahsilini talep ve dava etmişlerdir.

Davalı süresinde verdiği cevap dilekçesinde alacağın zamanaşımına uğradığını, esasen 16.07.2009 tarihinde düzenlenen protokol ile tarafların birbirlerini ibra ettiklerini savunarak davanın reddini istemiş, mahkemece 14.04.1998 tarihli protokol ile dava tarihi arasında 10 yıllık zamanaşımı süresinin geçtiğinden bahisle davanın reddine karar verilmiş, karar davacılar vekilince temyiz edilmiştir.

BK´nın 355 ve devamı maddelerinde düzenlenen bu ihtilafta arsa sahipleri açısından uygulanması gereken zamanaşımı süresi BK´nın 126/IV. maddesi uyarınca 5 yıldan ibarettir. Eser sözleşmelerinde zamanaşımının başladığı tarih ise eserin sözleşmesine uygun biçimde teslim edildiği tarih veya yanların fesihte iradelerinin birleştiği tarihtir. 14.04.1998 tarihli protokol resmi şekilde yapılmadığı için geçersiz ise de, tapuda pay devrini de içerdiğinden ve payın devri de yapıldığından geçersizliğin ileri sürülmesi MK´nın 2. maddesi ile bağdaşmaz. O halde uyuşmazlığın satış sözleşmesi hükümlerine değil, eser sözleşmesindeki düzenlemelere göre çözümlenmesi gerekir. Dava konusu olayda akit ifa ile sonuçlanmadığından teslim söz konusu değildir. Akdi ilişkinin 16.07.2009 tarihinde protokol ile sonlandığı kabul edilse bile zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması gereken bu tarih ile dava tarihi arasında davada uygulanması gereken 5 yıllık süre dolmadığından mahkemece davalının zamanaşımı def´inin reddi ile işin esasının incelenerek davanın sonuçlandırılması yerine zamanaşımından red kararı verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması uygun görülmüştür.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacılar yararına (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacılara geri verilmesine, 30.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ARSA BEDELİNİN TAHSİLİ- İNANÇ SÖZLEŞMESİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİL- İNANÇ SÖZLEŞMESİNİN YAZILI OLMASI- İNANÇLI İŞLEMLER- SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME

YARGITAY 14. Hukuk Dairesi 2011/3650 E.N , 2011/4757 K.N.

Özet

İNANÇLI İŞLEMLER, İNANANIN TEMİNAT OLUŞTURMAK VEYA YÖNETİLMEK ÜZERE MAL VARLIĞI KAPSAMINDAKİ HAKKINI, İNANILANA DEVRETMESİ VE İNANILANIN DA İNANÇ ANLAŞMASINDAKİ KOŞULLARA UYGUN OLARAK İNANÇ KONUSU ŞEYİ KULLANMASINI, AMAÇ GERÇEKLEŞTİĞİNDE BELİRLENEN ŞEKİLDE İNANANA İADE ETMESİNİ İÇERİR. İNANÇLI İŞLEMİN TARAFLARINI İNANAN VE İNANILAN OLUŞTURUR. İNANÇ SÖZLEŞMESİ ANCAK YAZILI DELİLLE KANITLANABİLİR.

MEVCUT HİSSE ÜZERİNDE 4 KATLI BİNA OLUP, BU BİNANIN BİR KISIM DAİRELERİNİN DAVACI ÜZERİNDE, BİR KISMININ İSE BİR BAŞKASINA AİT OLDUĞU, BU DAİRELERLE DAVACININ BİR İLGİSİNİN BULUNMADIĞI VE DAHA SONRA İMAR GEÇTİĞİNDE YARISININ TAPUSUNU DEVREDECEĞİNE İLİŞKİN YAZILI SÖZLEŞME ŞAHİTLER HUZURUNDA İMZALANMIŞTIR. DAVACI BU SÖZLEŞMEYE DAYANARAK MÜLKİYET AKTARIMI İSTEMİNDE BULUNABİLİR. ANCAK İMAR PLANI DIŞINDA OLAN TAŞINMAZIN MÜCAVİR SAHA İÇİNDE KALMASI NEDENİYLE, İMAR PLANI OLMAYAN YERLERDE YAPILAŞMA AMACIYLA ARSA VE PARSELLERİN HİSSELERE AYRILARAK PAYDAN PAY DEVRİ ENGELLENDİĞİNDEN DAVACI MÜLKİYET TALEBİNDE BULUNAMAZ. BİNADA TALEP ETTİĞİ DİĞER BAĞIMSIZ BÖLÜMLERİN DAVALI UHDESİNDE KALMASI, DAVALININ SEBEPSİZ ZENGİNLEŞMESİNE NEDEN OLACAĞINDAN BU BÖLÜMLERİN DEĞERİNİ İSTEYEBİLİR.

İçtihat Metni

Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 18.08.2009 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde alacak istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; alacak isteminin kabulüne dair verilen 23.11.2010 günlü hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davacı vekili ve davalı tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil, ikinci kademedeki istek arsa bedelinin 1/2´si ile 132 ada 25 sayılı parsel üzerine yapılan binanın 3 ve 4 numaralı bağımsız bölümlerinin bedelinin tahsili taleplerine ilişkindir.

Davalı, yargılamaya katılmamıştır.

Mahkemece, tapu iptali ve tescil istemi, inanç sözleşmesi mülkiyetin geçirilmesinden sonra düzenlendiği, binadaki 3 ve 4 numaralı bağımsız bölümlerin davacı değil onun eşi tarafından yapıldığı gerekçesiyle reddedilmiş, arsanın 1/2 oranındaki değeri olarak bilirkişinin saptadığı 12.700,00 TL´nin davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Hükmü, davacı temyiz etmiştir.

İnançlı işlemler, inananın teminat oluşturmak veya yönetilmek üzere mal varlığı kapsamındaki bir şey veya hakkını, inanılana devretmesi ve inanılanın da inanç anlaşmasındaki koşullara uygun olarak inanç konusu şeyi kullanmasını, amaç gerçekleştiğinde ise belirlenen şekilde inanana iade etmesini içeren işlemlerdir.

İnançlı bir işlem ile inanan, sahibi olduğu bir mülkiyet veya alacak hakkını inanılana kazandırıcı bir işlemle devretmekte, ancak borçlandırıcı bir sözleşme ile de onu bazı yükümlülükler altına sokmaktadır.

İnançlı işlemin taraflarını, inanan ve inanılan oluşturur. Bir hakkı ya da nesneyi, güvendiği bir kişiye inançlı olarak devreden kimseye "inanan" adı verilir. Devredilen hak veya nesneyi, kendisine ait bir hak olarak kendi yararına, doğrudan doğruya ve dolaylı olarak kullanan kişiye de "inanılan" denir. İnananın, inanılana inançlı olarak kazandırdığı hak ya da nesne ise "inanç konusu şey" olarak nitelenir. İnançlı bir işlemde, kazandırıcı işlemin tarafları ile borç doğuran anlaşmanın tarafları aynıdır.

İnançlı işlemde inanılan, hakkını kullanırken kararlaştırılan koşullara uymayı, amaç gerçekleşince veya süre dolunca hak veya nesneyi tekrar inanana (veya onun gösterdiği üçüncü kişiye) devretmeyi yüklenmektedir. İnançlı işlem, kazandırmayı yapan kişiye yani inanana belirli şartlar gerçekleşince, kazandırmanın iadesini isteme hakkı sağlayan bir sözleşmedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir.

İnanç sözleşmesi, 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca ancak, yazılı delille kanıtlanabilir. Bu yazılı delilin, mülkiyetin bir tarafa geçmesinden önce veya sonra düzenlenmiş olmasının bir önemi yoktur. Zira 05.02.1947 tarih ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında bu yönde bir sınırlama getirilmemiş, sadece iddianın yazılı delille kanıtlanmasının mümkün olduğu belirtilmiştir. Kaldı ki, Dairemizin ve Yüksek Hukuk Genel Kurulu´nun uygulamaları da bu doğrultudadır.

İnanç sözleşmesine ilişkin bu genel açıklamalardan sonra, somut olaya gelince;

25.05.2007 tarihli sözleşmedeki tarafların imzası ve içeriğinde bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davacının dayandığı bu sözleşmede aynen "işbu mevcut hisse üzerinde 4 katlı bina olup, bu binanın zemin ve 1. kat olmak üzere 2 kat benim üzerimde kalıp, diğer 2. kat 3 no´lu ve 3. kat 4 no´lu daireler arsayı aldığımızda beraber yaptığımız Sadık kızı Sevgil´e ait olup, benim bu 3 ve 4 no´lu daireler ile ilgim olmadığından ve ilerde bu yer imar geçtiğinde yarısının tapusunu devredeceğimden bu sözleşmeye şahitler huzurunda imza ederim" sözlerine yer verilmiştir. Görülüyor ki bu sözleşmede davalı, arsanın davacı ile birlikte alındığını, arsa üzerindeki binanın 3 ve 4 numaralı bağımsız bölümlerinin onun tarafından yapılmış olduğunu kabul et-miştir. Dolayısıyla iddia 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında vurgulandığı şekilde yazılı delille kanıtlanmıştır. Davacı, bu sözleşmeye dayanarak mülkiyet aktarımı isteminde bulunabilir.

Ne var ki incelenen tapu kaydında, taşınmazın imar planı dışında olduğu, ancak mücavir saha içinde kaldığı anlaşılmaktadır. 3194 sayılı İmar Kanunu´nun 18/son maddesi imar planı olmayan yerlerde yapılaşma amacıyla arsa ve parsellerin hisselere ayrılarak paydan pay devrini engellediğinden, davacının bu aşamada mülkiyet talebinde bulunmasına olanak yoktur. Fakat davada ikinci kademedeki istek olarak binadaki 3 ve 4 numaralı bağımsız bölümlerin bedellerinin tahsili de talep edilmiştir. Davacı mülkiyet talebinde bulunamayacağından, davalının da kabul ettiği binadaki 3 ve 4 numaralı bağımsız bölümlerin davalı uhdesinde kalması sebepsiz zenginleşmesine neden olur. Davalının, sebepsiz zenginleştiği bu değeri bedel olarak davacıya iade etmesi gerekir.

Mahkemece yapılması gereken iş, 132 ada 25 sayılı parsel üzerindeki binanın 3 ve 4 numaralı bağımsız bölümlerinin değerini dava tarihine göre hesaplatmak, davadaki ikinci kademe istemi bunun sonucuna uygun şekilde hükme bağlamak olmalıdır. Değinilen yönün gözardı edilmesi doğru olmamış, bu sebeple kararın bozulması gerekmiştir.

S o n u ç: Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), peşin yatırılan harcın istek halinde iadesine, 11.04.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


ELATMANIN ÖNLENMESİ, HUKUKİ YARAR, ORTAK SINIRIN TESPİTİ

YARGITAY 14. Hukuk Dairesi 2010/7468 E.N , 2010/6109 K.N.

Özet

DAVACININ, DAVA AÇMAKTA HUKUKİ YARARI BULUNMASI ASILDIR. YARGI YOLUNA BAŞVURABİLMEK İÇİN HALEN MEVCUT BİR HAK SALDIRIYA UĞRAMALIDIR. KURAL OLARAK GELECEKTEKİ YARARLARA DAYANILARAK DAVA AÇILAMAZ. ÖZEL BİR HUKUKİ YARAR ORTAYA KONMADIKÇA BAĞIMSIZ TESPİT DAVASI DİNLENİLEMEZ.

TARAFLARA AİT TAŞINMAZLARIN ORTAK SINIRININ TESPİTİ, İDARİ KURUMLARCA BELİRLENEBİLECEĞİNDEN TEK BAŞINA BİR DAVA KONUSU YAPILARAK YARGI YERİNDEN TESPİT İSTEMİNDE BULUNULAMAZ. ANCAK YETKİLİ KURUMLARCA BELİRLENEN DURUMA GÖRE ELATMANIN VARLIĞI TESPİT EDİLİRSE HUKUKİ KORUMA İSTENEBİLİR. HAKKIN SALDIRIYA UĞ-RAMASI OLASILIĞI, KURAL OLARAK HAK SAHİBİNE ERKEN DAVA AÇMA HAKKI TANIMAZ. DAVA İLERİDE HAKKIN TECAVÜZE UĞRAMASI HALİNDE EDA DAVASI OLARAK AÇILABİLECEĞİNDEN ELDEKİ DAVANIN HUKUKİ YARAR YOKLUĞU NEDENİYLE REDDİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 29.06.2009 gününde verilen dilekçe ile sınırın tespiti ve elatmanın önlenmesi istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kabulüne dair verilen 23.02.2010 günlü hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davalı tarafından istenilmekle, süresinde olduğu an-laşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

Davacı, 17 parsel sayılı taşınmazı ile davalıya ait 19 parsel sayılı taşınmaz arasındaki ortak sınırın tespitini ve kendisinin sınır tespiti yapmasına engel olan davalının elatmasının önlenmesini istemiştir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece davaya konu taşınmazların sınırının tespitine ve davalının elatmasının önlenmesine karar verilmiştir.

Hükmü davalı temyiz etmiştir.

Dava, kişilerin var olduğuna inandığı haklarının ihlal edilmesi halinde onların yargı yerine başvurarak hakkın korunmasını istemeleridir. Yargı yoluna başvurabilmek için davacının halen mevcut bir hakkı saldırıya uğramalıdır. Kural olarak gelecekteki yararlara dayanılarak dava açılamaz. Doktrinde ve uygulamada bu olgu "hukuki yarar" şeklinde ifade edilmektedir. Davacının o davayı açmakta hukuki yararı bulunması asıldır. Diğer bir deyimle davacılık sıfatının varlığı, hukuki yarar ile yakından ilgilidir. Sübjektif hakkı ihlal edilen kişinin mahkemeden hukuki koruma istemiyle dava açmasında hukuki yararı vardır.

Usul hukukunda tespit davaları müstakilen düzenlenmemiş ise de uygulama ve doktrinde dava açan kişinin korunması gereken mevcut bir hakkı varsa bu hakkın himayesi için mahkemeden tespit hükmü talep edebileceği kabul edilmektedir. Özel bir hukuki yarar ortaya konmadıkça bağımsız tespit davası dinlenemez.

Bu açıklamalardan sonra somut olaya dönüldüğünde; taraflara ait taşınmazların ortak sınırının tespiti, ilgili idari kurumlarca belirlenebileceğinden tek başına bir dava konusu yapılarak yargı yerinden tespit isteminde bulunulamaz. Ancak yetkili kurumlarca belirlenen duruma göre elatmanın varlığı tespit edilirse hukuki koruma istenebilecektir. Dosyada mevcut 28.01.2010 tarihli fen bilirkişisi raporunda taşınmazların sınırları işaretlenmiş olup, davalının elatmasına ilişkin bir belirleme yapılmamıştır. Görülüyor ki; davacının ortada henüz tecavüze uğrayan bir hakkı, korunması gereken bir hukuki menfaati yoktur. Hakkın saldırıya uğraması olasılığı ise kural olarak hak sahibine erken dava açma hakkı tanımaz. Dava, ileride hakkın tecavüze uğraması halinde eda davası olarak açılabileceğinden eldeki davanın hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddi gerekir.

Açıklanan nedenlerle davanın reddi yerine olaya uygun düşmeyen biçimde davanın kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, hükmün bozulması gerekmiştir.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalının temyiz itirazlarının kabulü ile kararın (BOZULMASINA), peşin harcın istek halinde yatırana geri verilmesine, 12.07.2010 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

DAVALILAR ARASINDA YAPILAN SÖZLEŞMENİN DAVACIYI BAĞLAMAMASI- KONUTLARIN GEÇ TESLİM EDİLMESİ NEDENİYLE MAHRUM KALINAN KİRA BEDELİ

YARGITAY  13. Hukuk Dairesi 2011/4202 E.N , 2011/14042 K.N.

Özet

DAVACI İLE DAVALI BELEDİYE ARASINDA YAPILAN SÖZLEŞMEDE BELEDİYE İLE TOKİ ARASINDA YAPILAN PROTOKOLE EKLİ LİSTEDE YAZILI OLDUĞU GİBİ KURA SONUCU BELİRLENECEK KONUTLARIN DAVACIYA TESLİMİ KOŞULU İLE ŞARTLI BAĞIŞ YAPILMIŞ İSE DE, BU SÖZLEŞMEDE AÇIKÇA SÖZ KONUSU PROTOKOLDEKİ ŞARTLARIN BU BAĞIŞ SÖZLEŞMESİ İÇİN DE GEÇERLİ OLACAĞI YÖNÜNDE BİR HÜKÜM BULUNMADIĞI GİBİ, ŞARTLI BAĞIŞ SÖZLEŞMESİNDE GEREK BELEDİYE VE GEREKSE TOKİ YÖNÜNDEN YAPILACAK KONUTLARIN HANGİ SÜRE İÇİNDE YAPILIP TESLİM EDİLECEĞİNE DAİR AÇIK VE BAĞLAYICI BİR HÜKME DE YER VERİLMEMİŞTİR. DAVALI TOKİ İLE DAVALI BELEDİYE ARASINDA TANZİM EDİLEN SÖZLEŞMENİN TESLİM YÜKÜMLÜLÜĞÜ İLE İLGİLİ MADDESİ DAVACIYI BAĞLAMAYACAĞINDAN, DAVACININ BU SÖZLEŞMEYE DAYANARAK TALEPTE BULUNMASI VE DAVANIN KABUL EDİLMESİ USUL VE YASAYA AYKIRIDIR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davalı G… Belediye Başkanlığı yönünden davanın kabulüne, diğer davalı hakkındaki davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı ve davalı Belediye avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı arsa maliki, taşınmazına konut yapılması konusunda davalılar G… Belediye Başkanlığı ile Toplu Konut İdaresi Başkanlığı´nın kendi aralarında "K…-G… Toplu Konut Projesi kapsamında Arsa Bedeli karşılığı Konut Devrine" ilişkin 31.05.2006 tarihli sözleşme imzaladıklarını, arsa maliki olarak taşınmazını tapuda 03.07.2006 tarihli şartlı bağış sözleşmesi ile davalı G… Belediyesi´ne devrettiğini, davalı Belediyenin de bu taşınmazı diğer davalı Toki´ye konut yapması için devrettiğini, davalıların kendi aralarında imzaladıkları protokolde konutların tesliminin ruhsat alım tarihinden itibaren 16 ay içinde yapılmasının kararlaştırıldığı halde konutların halen teslim edilmediğini ileri sürerek geç teslim nedeni ile mahrum kalınan kira bedeli olan 17.507,00 TL´nin faizi ile tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalılar, davanın reddini dilemişlerdir.

Mahkemece, davalı Toki aleyhine açılan davanın husumet nedeni ile reddine, diğer davalı aleyhine açılan davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davacı ve davalı Belediye Başkanlığı tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının bütün temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2- Davalı G… Belediye Başkanlığı´nın temyiz itirazlarının incelenmesinde;

Davacı, eldeki dava ile davalıların konutları teslim etmediklerinden geç teslim nedeni ile mahrum kalınan kira bedelinin tahsilini istemiştir. Davacı ile davalı Belediye arasında yapılan 03.07.2006 tarihli sözleşmede G… Belediyesi ile Toki arasında yapılan 31.05.2006 tarihli protokole ekli listede yazılı olduğu gibi kura sonucu belirlenecek konutların davacıya teslimi koşulu ile şartlı bağış yapılmış ise de, bu sözleşmede açıkça söz konusu protokoldeki şartların bu bağış sözleşmesi için de geçerli olacağı yönünde bir hüküm bulunmadığı gibi, şartlı bağış sözleşmesinde gerek G… Belediyesi ve gerekse Toki yönünden yapılacak konutların hangi süre içinde yapılıp teslim edileceğine dair açık ve bağlayıcı bir hükme de yer verilmemiştir. Davalılar arasında yapılan protokolde belirlenen 16 aylık sürenin davacı ile davalı Belediye arasında geçerli olduğu kabul edilemez. Davacı, teslim yükümlüğü konusunda davalı Belediye´yi de ayrıca temerrüde düşürmediği dosya kapsamı ile de sabittir. Davalı Toki ile davalı Belediye arasında tanzim edilen 31.05.2006 tarihli sözleşmenin teslim yükümlüğü ile ilgili maddesi davacıyı bağlamayacağından, davacının bu sözleşmeye dayalı olarak talepte bulunması ve davanın kabul edilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

S o n u ç: Yukarıda (1) no´lu bentte açıklanan nedenlerle davacının bütün temyiz itirazlarının reddine, (2) no´lu bentte açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davalı G… Belediye Başkanlığı yararına (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, 06.09.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

BORÇLU OLMADIĞININ TESPİTİ - HAKSIZ ŞART - YERİNE BAŞKA ÖĞRENCİ ALINIP ALINMADIĞININ ARAŞTIRILMASI

YARGITAY 13. Hukuk Dairesi 2011/5685 E.N , 2011/12249 K.N.

Özet

SENEDİN, DAVACININ KARDEŞİNİN YURTTA KALMA ÜCRETİNE İLİŞKİN DÜZENLENDİĞİ, DAVACI TARAFINDAN İMZALANDIĞI, SÖZLEŞME HÜKÜMLERİNE GÖRE DAVACININ SENETTE YAZILI BORÇ MİKTARINDAN SORUMLU OLDUĞU KABUL EDİLMİŞ İSE DE, YURTTAN AYRILAN ÖĞRENCİNİN SÖZLEŞME SÜRESİ BOYUNCA VE ÜCRETİN DE TAMAMINDAN SORUMLU OLACAĞINA İLİŞKİN SÖZLEŞME HÜKMÜ, HAKSIZ ŞART MAHİYETİNDEDİR. MAHKEMECE, DAVACININ KARDEŞİNİN YURTTAN AYRILDIĞI TARİHTEN SONRA YERİNE BİR BAŞKA ÖĞRENCİNİN KAYDEDİLME OLASILIĞI VE SÜRESİ ARAŞTIRILARAK BU SÜREYLE ORANTILI OLARAK DAVACI SORUMLU TUTULMALIDIR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki menfi tespit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı, davalı tarafından hakkında yapılan icra takibine konu senedin teminat senedi niteliğinde olduğunu, kardeşinin üniversite nedeniyle yurda kayıt yaptırarak sağlık sebepleriyle yurtta sadece bir gün kaldığını, davalıdan hizmet almadıkları halde icra takibine konu senedin hizmet karşılığı verildiğini, senet üzerindeki yazı ve rakam miktarının da birbirinden farklı olduğunu ileri sürerek, icra takibine konu senetten dolayı borçlu olmadığının tespiti ile %40 kötü niyet tazminatının davalıdan tahsilini istemiştir.

Davalı, icra takibine konu senedin borç senedi niteliğinde olduğunu savunarak, davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, hizmetin ayıplı olduğunun ispat edilemediği, davacıdan kaynaklanan nedenden dolayı hizmet sözleşmesinin tek taraflı olarak feshedildiği, yurt sözleşmesi gereğince "...her ne sebeple olursa olsun, ayrılan öğrencinin tahsil edilen ücretinin iade edilmeyeceği ve 1 yıllık öğrenci ücretinin tahsil edileceği" yönünde bir düzenleme bulunduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafça temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının aşağıdaki 2. bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2- Dava konusu 03.10.2006 düzenleme tarihli senedin, davacının kardeşinin yurtta kalma ücretine ilişkin olarak düzenlendiği anlaşılmakta olup, mahkemenin kabulü de bu yöndedir. Her ne kadar mahkemece davacı tarafından imzalanan sözleşme hükümlerine göre davacının senette yazılı borç miktarından sorumlu olduğu kabul edilmiş ise de, yurttan ayrılan öğrencinin sözleşme süresi boyunca ve ücretin de tamamından sorumlu olacağına ilişkin sözleşme hükmü haksız şart mahiyetindedir. Böyle olunca, mahkemece davacının kardeşinin yurttan ayrıldığı tarihten sonra yerine bir başka öğrencinin kaydedilme olasılığının ve süresinin araştırılması ve bu süreyle orantılı olarak davacının sorumlu tutulması gerekirken, mahkemece yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.

S o n u ç: Birinci bentte açıklanan nedenlerle davacının sair temyiz itirazlarının REDDİNE, ikinci bentte açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün davacı yararına (BOZULMASINA), 14.09.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İCRA DAİRESİNİN MÜKELLEFİYETİ, KATMA DEĞER VERGİSİ

YARGITAY 12. Hukuk Dairesi 2011/7192 E.N , 2011/26510 K.N.

Özet

MÜZAYEDE MAHALLERİNDE YAPILAN SATIŞLAR KATMA DEĞER VERGİSİNE TABİDİR. İCRA YOLUYLA YAPILAN SATIŞLARDA VERGİNİN MÜKELLEFİ, SATIŞI GERÇEKLEŞTİREN İCRA DAİRELERİDİR. İCRA MÜDÜRLÜĞÜ´NCE KATMA DEĞER VERGİSİNİN TARH VE TAHAKKUK İŞLEMLERİ, ANILAN VERGİNİN MÜKELLEFİ SIFATI İLE YAPILMAKTA OLUP, BU İŞLEMLERDEN DOĞAN İHTİLAFLARIN ÇÖZÜM YERİ DE VERGİ MAHKEMELERİDİR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemece verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki şikayetçi tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Katma Değer Vergisi Kanunu´nun 1/3-d maddesine göre; müzayede mahallerinde yapılan satışlar katma değer vergisine tabidir. Burada satılan malın ait olduğu kişinin KDV mükellefi olup olmamasının bir önemi bulunmamaktadır. Kanun koyucu tarafından bu yerlerdeki satışlar özel olarak KDV´ye tabi tutulmuştur. KDV Kanunu´nun 40. maddesine 4108 sayılı Kanun´la eklenen (5) numaralı fıkra ile Kanun´un 17. maddesinin 1. fıkrasında sayılan kurum ve kuruluşlara, sadece vergiye tabi işlemlerinin bulunduğu dönemler için beyanname verdirme, beyanname yerine kaim olmak üzere işleme esas belgeleri kabul etme, bu mükelleflere ait verginin beyan ve ödeme zamanı ile tahsiline ilişkin usul ve esasları belirleme konusunda Maliye Bakanlığı´na yetki verilmiş bulunmaktadır. Söz konusu yetki çerçevesinde Kanun´un 1/3-d maddesi uyarınca müzayede yoluyla satış yapan icra dairelerinin, bu satışlarıyla ilgili KDV´nin beyan ve ödenmesi ile ilgili işlemleri, KDV genel tebliğlerinde yer alan açıklamalara uygun yürütülür. Bu bağlamda 48 seri no´lu KDV genel tebliğinin (D) bölümünde, icra yoluyla yapılan satışlarda verginin mükellefinin satışı gerçekleştiren icra daireleri olduğu düzenlemesi yer almaktadır.

Buna göre İcra Müdürlüğü´nce, KDV´nin tarh ve tahakkuk işlemleri, anılan verginin mükellefi sıfatı ile yapılmakta olup, bu işlemlerden doğan ihtilafların çözüm yeri de vergi mahkemeleridir.

O halde mahkemece yargı yolu nedeniyle şikayet dilekçesinin reddine karar verilmesi gerekirken işin esası incelenerek yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz ise de, sonuçta istem reddedildiğinden sonucu doğru mahkeme kararının onanması gerekmiştir.

S o n u ç Şikayetçinin temyiz itirazlarının reddi ile sonucu doğru mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366. ve HUMK 438. maddeleri uyarınca (ONANMASINA), 01.12.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

KIDEM TAZMİNATININ EN YÜKSEK BANKA FAİZİ İLE TAHSİLİ- FAİZİN HESAPLANMASI

YARGITAY 12. Hukuk Dairesi 2011/5337 E.N , 2011/22110 K.N.

Özet

TAKİP DAYANAĞI İLAMDA, KIDEM TAZMİNATININ DAVA TARİHİNDEN İTİBAREN MEVDUATA UYGULANAN EN YÜKSEK BANKA FAİZİ İLE BİRLİKTE TAHSİLİNE HÜKMEDİLDİĞİNE GÖRE; İLAMDAKİ HAKKIN DOĞUM TARİHİNDEN İTİBAREN BİRER YILLIK DÖNEMLER İTİBARİYLE, TARAFLARIN BİLDİRDİĞİ BANKALARIN FİİLEN UYGULADIĞI EN YÜKSEK FAİZ ORANI TESPİT ETTİRİLDİKTEN SONRA İSTENEBİLECEK FAİZ MİKTARI HESAPLANMALIDIR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemece verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Takip dayanağı Hatay İş Mahkemesi´nin 22.04.2009 tarih ve 2006/724 E.-2009/79 K. sayılı ilamında 10.993,15 TL kıdem tazminatının dava tarihi olan 12.05.2006 tarihinden itibaren mevduata uygulanan en yüksek banka faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. İcra emri tebliğinden sonra borçlu vekili icra mahkemesine başvurarak kıdem tazminatı alacağına uygulanması gereken en yüksek banka mevduat faiz oranlarının kamu bankalarından sorulup faiz hesabı yapılarak, kıdem tazminatına işlemiş faiz yönünden icra emrinin iptaline karar verilmesini talep etmiştir.

HGK´nın 20.09.2006 tarih, 12-594/534 sayılı kararında da vurgulandığı üzere bu durumda mahkemece yapılacak iş; tarafların bildirdikleri bankalardan hakkın doğum tarihinden itibaren birer yıllık devreler halinde bankalarca mevduata fiilen uygulanan en yüksek faiz oranının sorulması ve hakkın doğum tarihinden itibaren takip tarihine kadar istenebilecek faiz miktarının bilirkişiye hesaplattırılması şeklinde olmalıdır. Bu ilkeye uygun olmayan yalnızca kamu bankaları faiz oranlarına göre hesaplama yapan bilirkişi raporu ile sonuca gidilmesi isabetsizdir.

S o n u ç: Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK´nın 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 15.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

KEŞİDECİNİN SORUMLULUĞU-YETKİSİZ TEMSİLLE İMZALANAN ÇEKLERE DAYALI ÇEK BEDELİ VE TAZMİNAT İSTEMİ

YARGITAY11. Hukuk Dairesi 2010/683 E.N , 2011/8676 K.N.

Özet

TEMSİL YETKİSİ BULUNMAYAN BİR KİMSENİN MUHATABIN TEMSİLCİSİYMİŞ GİBİ ONUN ADINA SENEDİ İMZALAMASI HALİNDE SORUMLULUĞU, KABUL ETMİŞ MUHATABINKİ GİBİ OLACAKTIR.

BİRLİKTE İMZA İLE DÜZENLENEN ÇEK KARŞILIĞI BORÇ YÜKÜMLÜLÜĞÜ DOĞABİLECEK ŞİRKET ADINA, DAVALININ TEK İMZA İLE BİZZAT DÜZENLEDİĞİ VE İMZALADIĞI KARŞILIKSIZ ÇEKE DAYALI OLARAK DAVACIYA KARŞI KEŞİDECİ GİBİ SORUMLU OLMASI VE ÇEK TAZMİNATINDAN SO-RUMLULUĞUNA HÜKMEDİLMESİ GEREKİRKEN, ALACAĞIN ŞAHSİ SORUMLULUKTAN KAYNAKLANAN BİR ALACAK OLDUĞU GEREKÇESİYLE ÇEK TAZMİNATINA İLİŞKİN TALEBİN REDDİNE KARAR VERİLMESİ İSABETLİ OLMAMIŞTIR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada (Kayseri Asliye Ticaret Mahkemesi)´nce verilen 09.09.2009 tarih ve 2008/167-2009/476 sayılı kararın Yargıtay´ca incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenmiş ve temyiz dilek-çesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili, dava dışı Ak… Asansör A.Ş. tarafından Ar… Ltd. Şti.´ye verilen ayrı ayrı 27.500 TL bedelli 3 adet çekin ciro yolu ile B… Tekstil Ltd. Şti.´ye oradan da ciro yolu ile müvekkili bankanın Kayseri Kurumsal Şubesine geçtiğini, çeklerin karşılığı ödenmediği için Kayseri İkinci İcra Müdürlüğü´nün 2007/8632 esas sayılı dosyası ile takibe konu edildiğini, ancak keşideci şirket Ak… A.Ş. anasözleşmesinde yetkili kılınan üç kişiden en az ikisinin imzası ile ilzam olunabileceği ve takibe konu çeklerdeki tek imzanın eksik temsille atıldığı belirtilerek İkinci İcra Mahkemesi´nin 2007/738 Esas sayılı dosyası ile itirazda bulunulduğunu ve itirazın kabulüne şirket hakkındaki takibin durdurulmasına, 16.500 TL tazminata karar verildiğini, takibe konu çekleri yetkisiz ve tek kişi imzalayan şirket yetkilisi H.Adnan´ın TTK 730-590. maddeleri gereğince şahsen sorumlu olduğu için 2007/946 D.İş sayılı kararla ihtiyati haciz kararı alınarak Kayseri Birinci İcra Müdürlüğü´nün 2007/9109 esas sayılı dosyası ile icra takibi başlattıklarını, bu takibe de davalı tarafından Üçüncü İcra Mahkemesi´ne mükerrerlik iddiası ile itiraz edildiğini ve takibin iptaline ve banka aleyhine 32.800 TL tazminata karar verildiğini, kararın temyiz aşamasında olduğunu ileri sürerek davalı tarafından yetkisiz olarak keşide edilen çek nedeni ile ödemek zorunda kaldıkları 19.381,44 TL´nin ödeme tarihi olan 23.11.2007 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile, davalının yetkisiz olarak imzaladığı, bu nedenle şahsen sorumlu olduğu üç adet çek bedeli olan 82.500 TL alacağın ibraz tarihinden itibaren işlemiş ve işleyecek yasal faizi ile ve %5 çek tazminatıyla birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davaya konu çeklerin kambiyo senedi vasfında olmadığını, keşidecinin imzasının zorunlu unsur olduğunu, eksik imzalı çekin TTK 540 maddesine göre geçerli evrak niteliği taşımadığını ve eksik unsurlu çek olduğunda adi havale niteliğinde kabul edilebileceğini, kambiyo senedi vasfında bulunmayan çeklerin ciro yolu ile devrinin mümkün olmadığını, davacının alacağını ispat etmesi gerektiğini, müvekkili ile davalı arasında hiçbir ticari ilişki bulunmadığını, Ak… A.Ş. lehine hükmedilen tazminatın müvekkilinden tahsilinin talep edilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu, çeklerin B… Ltd. Şti. tarafından İ… Bankası´na devredilmesine rağmen B… Ltd. Şti.´den sonra İ… Bankası Kayseri Şubesi´nin cirosunun çeklerde bulunmamasının ciro silsilesinin kopmasına neden olduğunu, hamil olmayan davalının müvekkili aleyhine dava açmasının mümkün olmadığını, ticari mümessil olan banka şube müdürünün İ… Bankası A.Ş. kaşesi altına imza atmadığını, çeklerin kurumsal şube kaşesi altında imzalandığını savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, dava konusu çeklerdeki keşideci kısmında bulunan imzanın davalıya ait olduğu, çekleri şirket kaşesi altında imzalayan davalının tek başına şirketi temsil ve ilzama yetkili olmadığı, bu durumda TTK 730/3. maddesi göndermesi ile çekler hakkında da uygulanması gereken TTK 590. maddesi gereğince davalının kişisel sorumluluğunun bulunduğu, sadece davalı tarafından imzalanan bu çeklerin şirketi sorumluluk altına sokmayacağı ancak, davacıya ciro yolu ile gelen ve unsurları tam olan çeklerdeki imzaların iki yerine tek imzalı olması nedeniyle davacı bankanın kusurlu kabul edilemeyeceği, alacağın TTK 590. maddesi gereğince şahsi sorumluluktan kaynaklanan bir alacak olduğu, bu nedenle TTK 695/3. maddesindeki çek tazminatına hükmedilemeyeceği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, davalının şahsen imzaladığı çek bedellerinin ibraz tarihlerinden itibaren değişen oranlarda yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline, davacının icra mahkemesi kararı doğrultusunda ödediği tazminata ilişkin talebinin ve %5 çek tazminatı ödenmesine ilişkin istemin reddine karar verilmiştir.

Kararı, taraf vekilleri temyiz etmiştir.

1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre davalı vekilinin tüm, davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.

2- Dava, yetkisiz temsille imzalanan çeklere dayalı çek bedeli ve tazminat istemine ilişkindir. TTK´nın 590. maddesindeki, "Temsile salahiyetli olmadığı halde bir şahsın temsilcisi sıfatıyla bir poliçeye imzasını koyan kimse, o poliçeden dolayı bizzat mesul olur ve poliçeyi ödediği takdirde temsil olunanın haiz olabileceği haklara sahip olur. Salahiyetini aşan temsilci için dahi hüküm böyledir" hükmü gereği karşılığı bulunmayan ve davalı tarafından tek imza ile imzalanan şirkete ait çeklerden davalının şahsen sorumlu olduğuna mahkemece karar verilmiştir. TTK 695/3. maddesinde ise, "Gösterilen paraya mukabil muhatap nezdinde karşılığı bulunmadan bir çek keşide eden kimse; çekin kapatılmayan miktarının yüzde beşini ödemekle mükellef olduktan başka hamilin bu yüzden uğradığı zararı tazmine mecburdur" hükmü bulunmaktadır. TTK 695/3. maddesinde belirtilen "tazminat", bir "zarar" karşılığı ödenmesi gereken bir zarar değildir. Bu, bir nevi "medeni ceza"dır. Dolayısıyla hamilin zarar görmüş olmasına dahi gerek yoktur (İsmail Doğanay, Türk Ticaret Kanunu Şerhi, 2. Cilt, 2004, s. 2118).

TTK 590. maddesine göre, temsil yetkisi bulunmayan bir kimsenin muhatabın temsilcisiymiş gibi, onun adına senedi imzalaması halinde, sorumluluğu, kabul etmiş muhatabınki gibi olacaktır (Prof. Dr. Fırat Öztan, Kıymetli Evrak Hukuku, 1997, s. 884).

TTK 590. maddesinde yer alan özel hüküm uyarınca, temsile yetkili olmadığı halde bir şahsın temsilcisi sıfatıyla poliçeye imzasını (bu imza keşide, kabul, ciro, aval, araya girme imzası olabilir) koyan kimse, o poliçeden dolayı bizzat sorumlu ve poliçeyi ödediği takdirde de temsil olunanın haiz olduğu haklara sahip olur. Bu kural, BK 39. maddesinde öngörüldüğü şekilde, yetkisiz temsilcinin tazminatla yükümlü olması değil, poliçeden bizzat sorumlu tutulması, yani yetkisiz temsilcinin keşide, kabul, ciro, aval, araya girme gibi kambiyo işleminin bizzat alacaklısı ve borçlusu sayılması, temsil edilenin ise anılan işlemler dolayısıyla herhangi bir hakkı ve borcunun bulunmamasıdır. Birlikte imzanın şart edildiği durumlarda tüzel kişinin unvanı altında tek başına imza atan yetkili TTK 590. maddesi uyarınca sorumlu olur (Poroy/Tekinalp, Kıymetli Evrak Hukuku Esasları, 2007, s. 132-133).

Yukarıdaki açıklamalar ışığında, çift imza ile düzenlenen çek karşılığı borç yükümlülüğü doğabilecek şirket adına, davalının tek imza ile bizzat düzenlediği ve imzaladığı karşılıksız çeke dayalı olarak davacıya karşı keşideci gibi sorumlu olması ve TTK 695/3. maddesi gereği çek tazminatından sorumluluğuna hükmedilmesi gerekirken, alacağın TTK 590. maddesi gereğince şahsi sorumluluktan kaynaklanan bir alacak olduğu gerekçesiyle çek tazminatına ilişkin talebin reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir.

S o n u ç: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin tüm, davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının REDDİNE, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz eden davacıya iadesine, 11.07.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

İŞCİ ALACAĞI-EK DAVA- VEKALET ÜCRETİ HÜKMEDİLMESİ

T.C. YARGITAY 9. Hukuk Dairesi ESAS NO : 2011/53901 KARAR NO : 2012/1608 TARİH:24.01.2012

YARGITAY İLAMI

MAHKEMESİ : KDZ.Ereğli 1. İş Mahkemesi

TARİHİ : 12/10/2011

NUMARASI : 2011/6218-2011/1037

DAVACI : S. K, ADINA AVUKAT METİN BÜYÜKYILMAZ

DAVALI : EREĞLİ DEMİR VE ÇELİK FABRİKALARI TAŞ ADINA,AVUKAT CANAN ERGUN

DAVA Davacı, kıdem ve ihbar tazminatı alacağının ödetilmesine karar

verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteği hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde taraflar avukatlarınca temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi U.Ocak tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY KARARI

A) Davacı İsteminin Özeti:

Davacı, iş sözleşmesinin işverence haksız feshedildiğini ileri sürerek, bakiye kıdem ve ihbar tazminatı alacaklarını talep etmiştir.

B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, davanın reddini istemiştir.

C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece, davanın kabulüne ancak, kısmi davada davacı lehine 1.100,00 TL vekalet ücretine hükmedilmiş olması dikkate alınarak, ek dava niteliğindeki bu davada ikinci kez vekalet ücretine hükmedilmesi TMK. 2. maddesi uyarınca "hakkın kötüye kullanılamaması" kuralına aykırı olacağından davacı lehine vekalet ücretine hükmedilmesine yer olmadığına karar verilmiştir.

D) Temyiz:

Kararı taraflar temyiz etmiştir.

E) Gerekçe:

1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının tüm ve davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz

itirazları yerinde değildir.

2- Yargılama giderlerinden sayılan ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 323 üncü, Avukatlık Kanunu´nun 169 uncu ve Avukatlık Ücret Tarifesinin linçi maddelerinde düzenlenen, ancak müstakil bir varlığı olmayan ve ait olduğu davanın konusunu teşkil eden hak ve alacağa sıkı sıkıya bağlı bulunan avukatlık ücretinin, davada haksız çıkan tarafa yükletilmesi gerekir. Zira, haksız davranışta bulunan bir kimsenin, bu haksız davranışının bütün sonuçlarından sorumlu tutulması, hukukun genel kurallarındandır. Konuya ilişkin 6100 sayılı Yasanın 329 uncu maddesinin birinci fıkrası bu ilkeye dayanmaktadır. Değinilen Yasanın 330 uncu maddesi uyarınca, vekâlet ücretine yönelik hüküm fıkrasının taraf lehine kurulması gerekir. Kural olarak, davada haklı çıkan taraf kendisini vekil ile temsil ettirmiş ise, vekâlet ücreti diğer yargılama giderleri gibi haksız çıkan taraftan alınarak haklı çıkan tarafa verilir. Her iki tarafın kısmen haklı kısmen haksız çıkması durumunda, her iki taraf ayrı ayrı vekâlet ücretinden sorumlu tutulacak, vekâlet ücreti kabul edilen miktara göre davacı yararına, reddedilen miktara göre ise davalı yararına hüküm altına alınacaktır.

Vekâlet ücretinin, Adalet Bakanlığı tarafından onaylanarak her yıl Aralık ayında Türkiye Barolar Birliği tarafından yayımlanan Avukatlık Ücret Tarifesine göre belirlenmesi gerekir.

4667 sayılı .Yasanın 77 nci maddesiyle değişik 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 164/son maddesinde, tarifeye dayalı olarak karşı tarafa yüklenecek vekâlet ücretinin avukata ait olacağı belirtilmiş, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 3 üncü maddesinde de "Yargı yeri erince avukata ait olmak üzere karşı tarafa yükletilecek vekâlet ücreti ..." biçiminde anılan yasal hükme paralel bir düzenlemeye yer verilmiştir. Yukarıda açıklandığı üzere, gerek Avukatlık Yasası gerekse Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde yer alan düzenlemeler, hükmün kimlere yönelik olarak kurulacağına ilişkin Hukuk Muhakemeleri Kanununun hükümlerini bertaraf edici nitelikte değildir. Aksine, hükmün ve ayrıntısı niteliğindeki yargılama giderlerinin ve yargılama giderlerine dahil bulunan vekâlet ücretinin davanın tarafları hakkında kurulması gerekir. Avukatlık Yasasındaki "vekâlet ücreti avukata aittir" biçimindeki düzenleme, hükmü kuran mahkemeye değil, vekil ile vekil edene yönelik bir kuraldır. Bu yorum ve varılan sonuç aynı maddedeki "bu ücret, iş sahibinin borcu nedeniyle takas ve mahsup edilemez, haczedilemez" biçimindeki kural ile de doğrulanmaktadır.

Avukatlık (vekâlet) ücreti, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 323/1-ç maddesinde açıkça belirtildiği üzere yargılama giderlerindendir. Bu itibarla, diğer yargılama giderleri gibi müstakil bir varlığı olmayan ve ait olduğu davanın konusunu teşkil eden hak ve alacağa sıkı bir surette bağlı feri haklardandır. Feri hakların sonuçlandırılması ve karara bağlanması, asıl hakkın sonuçlandırılmasına ve karar verilmesine bağlı olacaktır.

Hukuk Muhakemeleri Kanununun 297 nci maddesine göre, hüküm kısmında iki tarafa yükletilen hak ve borçların tereddüde yer vermeyecek şekilde belirtilmesi zorunludur. Bu nedenle davaların birleştirilmesi durumunda, asıl ve birleşen davaların birbirinden bağımsız, müstakil davalar olması nedeniyle, her bir dava hakkında o davaya ilişkin vekâlet ücretleri ve mahkeme masraflarıyla birlikte ayrı ayrı hüküm kurulması gereklidir.

Gerek yasal, gerekse hakkaniyet ve takdiri indirimler nedeniyle davanın kısmen kabul edilmesi halinde, indirimden dolayı reddedilen kısım yönünden davalı yararına vekâlet ücreti takdir edilip edilmeyeceği önem kazanmaktadır. Dairemizin önceki kararlarında, fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinden yapılan indirimler sebebiyle davalı tarafın kendisini avukat ile temsil ettirmesi durumunda, reddedilen kısım için davalı yararına avukatlık ücretine hükmedilmesi gerektiği ifade edilmekteydi (Yargıtay 9.HD. 11.02.2010 gün 2008/17722 E, 2010/3192 K). Ancak, davanın açıldığı veya ıslah yoluyla dava konusunun artırıldığı aşamada, mahkemece ne oranda ve miktarda indirim yapılacağı işçi tarafından bilenememektedir. Dairemizce 2011 yılı itibarıyla maktu ve nispi vekâlet ücretlerinin yüksek oluşu da dikkate alınarak, konunun yeniden ve etraflıca değerlendirilmesine gidilmiş ve her türlü indirimden kaynaklanan ret sebebiyle davalı yararına avukatlık ücretine karar verilmesinin adaletsiz sonuçlara yol açtığı sonucuna varılmıştır. Özellikle seri davalarda indirim sebebiyle kısmen reddine karar verilen az bir miktar için dahi, her bir dosyada zaman zaman işçinin alacak miktarını da aşan maktu avukatlık ücretleri ödetilmesi durumu ortaya çıkmaktadır. Yine daha önceki kararlarımızda fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinden yapılan indirim sebebiyle ret vekâlet ücretine hükmedilmekte, buna karşın Borçlar Kanununun 325/son, 16l/son maddeleri ile 43 ve 44. maddelerine göre ve yine 5953 sayılı Yasada öngörülen yüzde beş fazla ödemelerden yapılan indirim sebebiyle reddine karar verilen miktar için avukatlık ücretine karar verilmemekteydi. Bu durum uygulamada hakkaniyete aykırı sonuçlara yol açmaktadır. Konuyla ilgili olarak Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinde de herhangi bir kurala yer verilmediğinden, Dairemizce önceki uygulamadan vazgeçilmiş ve fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücretlerinden indirim yapılması durumunda, reddine karar verilen miktar bakımından kendisini vekille temsil ettirmiş olan davalı yararına avukatlık ücretine hükmedilemeyeceği kabul edilmiştir. Bu itibarla, Borçlar Kanununun 43, 44, 161/son ve 325/son maddelerinin uygulanmasından kaynaklanmış olsa dahi, kısmen reddedilen miktar için davalı yararına vekâlet ücreti takdir edilemez.

Somut olayda mahkemece kısmi davada davacı lehine 1.100,00 TL vekalet ücretine hükmedilmesi dikkate alınarak, ek dava niteliğindeki bu davada ikinci kez" vekalet ücretine hükmedilmesi TMK. 2. maddesi uyarınca "hakkın kötüye kullanılamaması" kuralına aykırı olacağı gerekçesi ile davacı lehine vekalet ücretine hükmedilmemiştir.

Kıdem ve ihbar tazminatına ilişkin daha önce Kdz. Ereğli 1. iş Mahkemesi 2009/301 E. 20010/1143 K. Sayılı dosyasında açılan 1 TL talepli alacakların kabulüne karar verilmiştir.

Karar davalı tarafın temyizi üzerine Dairemiz 2011/13360 E. 2011/8996 K. Sayılı ilamıyla 28.03.2011 tarihinde onanmıştır. Onama ile hükmedilen 223,90 TL onama harcı davalı tarafından 18.04.2011 tarihinde mahkeme veznesine yatırılmıştır.

Bakiye alacaklara yönelik bu dava 27.05.2011 tarihinde açılmıştır. Davalının bilirkişi raporu ile tespit edilen alacakları karar harcının yatırdığı 18.04.2011 tarihi ile davanın açıldığı 27.05.2011 tarihi arasında yatırması imkanı varken ödeme yoluna gitmemiş dava açıldıktan sonra da bu alacakları ödememiştir.

Davalının kesin yargı kararma dayanan alacakları ödeme imkanı varken davanın açılmasına sebebiyet verdiği gözetilmeden davacının yasal hakkını yargı yoluyla araması halini hakkın kötüye kullanması olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Davacı lehine hükmedilen miktar üzerinden vekalet ücreti takdiri gerekirken yazılı gerekçeyle reddi hatalı olup kararın bozulması gerekmiştir.

F) Sonuç:

Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebepten dolayı BOZULMASINA, peşin alman temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 24.01.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

ÇEKTEKİ DEĞİŞİKLİLİK- PARAFIN GERÇEK OLMADIĞI-İBRAZ SÜRESİ

T.C. YARGITAY 12. Hukuk Dairesi ESAS NO : 2011/11749 KARAR NO :2011/30663 TARİH:26.12.2011

YARGITAY İLAMI

İNCELENEN KARARIN

MAHKEMESİ : Ankara 5. İcra Hukuk Mahkemesi

. TARİHİ : 10/03/2011

NUMARASI : 2010/1044-2011/143

DAVACI : BORÇLU :.............. Yapı Uyg. İnş. Mak. Turz. Mim. San ve Tiç.

Ltd. Şti.

DAVALI : ALACAKLI :............... Bank A.Ş.

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki taraflarca istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´nun 207. maddesinde: "Senetteki çıkıntı, kazıntı veya silinti ayrıca onanmamışsa, inkâr hâlinde göz önünde tutulmaz. Bu tür çıkıntı, kazıntı veya silinti mahkemece senedin geçerliliğine ve anlamına etkili olacak nitelikte görülürse, senet kısmen veya tamamen hükümsüz sayılabilir." hükmü yer almaktadır (1086 S. HUMK. 298. madde). Yani, senette mevcut olan çıkıntı veya senet metni altındaki hak ve silinti ayrıca tasdik edilmemiş ise inkarı halinde yok hükmündedir. Bu nedenle senet üzerinde yapılan değişikliklerin, geçerli olabilmesi için, düzenleyen tarafından imza veya paraf edilmek suretiyle onaylanması gerekir. Bu şekilde yapılan imzaya veya paraf imzasına itiraz halinde, mahkemece, yöntemince imza incelemesi yapılmalıdır. Düzeltmenin onaylı Olmaması veya imzanın keşideciye ait olmadığının anlaşılması halinde, düzeltme yok hükmünde olup, senedin düzeltme öncesi durumuna göre değerlendirme yapılır.

Somut olayda, çekin keşide tarihinin 25.05.2010 iken üzerinin çizilerek 26.10.2010 olarak değiştirildiği, alınan bilirkişi raporunda da takip konusu çekin keşide tarihinde yapılan değişikliğe ilişkin paraf imzasının keşideci şirket yetkilisine ait olmadığı belirtildiğine göre, söz konusu değişiklik , yukarıda açıklanan madde gereğince, geçerli değildir. Bu durumda çek, keşide tarihi olarak kabul edilmesi gereken tahrifattan önceki tarih olan 25.05.2010 tarihinden itibaren 10 günlük ibraz süresi geçtikten sonra 26.10.2010 tarihinde ibraz edilmekle TTK´nun 708/1.maddesi uyarınca çek niteliğini kaybetmiş bulunmaktadır.

O halde mahkemece, İIK´nun 170/a maddesi uyarınca takibin iptaline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde imza itirazının kabulüne ve takibin durdurulmasına karar verilmesi

isabetsizdir.

SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), Bozma nedenine göre alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, 26/12/2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ÇEKTE YAPILAN TAHRİFAT-AYNI GÜN BANKAYA İBRAZI-HUKUKİ SONUÇ

T.C. YARGITAY 12. Hukuk Dairesi ESAS NO : 2011/11491 KARAR NO : 2011/29620 TARİH:20.12.2011

YARGITAY İLAMI

İNCELENEN KARARIN

MAHKEMESİ : İstanbul 18. İcra Hukuk Mahkemesi

TARİHİ :21/12/2010

NUMARASI : 2010/92-2010/1507 *

DAVACI : BORÇLU: ......... İletişim Ve Bilişim Tek. İht. Ve İhr. San. Tic. Bb,Mehmet

Kaya

DAVALI : ALACAKLI:........ Akaryakıt Uluslar Arası Nak. Ve Otom. İnş. Lojistik

İth. İhr. San. Ve İte. Ltd.Şti

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Alacaklı tarafından borçlu hakkında kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile icra takibi başlatılmıştır. Borçlunun mahkemeye başvurusu; takip dayanağı çekin keşide tarihinde değişiklik yapıldığı, bu nedenle de çek vasfını yitirdiğine ilişkindir.

6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´nun 207. maddesinde: "Senetteki çıkıntı, kazıntı veya silinti ayrıca onanmamışsa, inkar halinde göz önünde tutulmaz. Bu tür çıkıntı, kazıntı veya silinti mahkemece senedin geçerliliğine ve anlamına etkili olacak nitelikte görülürse, senet kısmen veya tamamen hükümsüz sayılabilir." hükmü yer almaktadır (1086 S. HUMK. 298. madde). Buna göre senette mevcut olan çıkıntı veya senet metni altındaki hak ve silinti ayrıca tasdik edilmemiş ise inkar halinde yok hükmündedir. Senet üzerinde yapılan değişikliklerin, geçerli olabilmesi için, düzenleyen tarafından imza veya paraf edilmek suretiyle onaylanması gerekir. Bu şekilde yapılan imzaya veya paraf imzasına itiraz halinde, mahkemece, yöntemince imza incelemesi yapılmalıdır. Düzeltmenin onaylı olmaması veya imzanın keşideciye ait olmadığının anlaşılması halinde, düzeltme yok hükmünde olup, senedin düzeltme öncesi durumuna göre değerlendirme yapılır.

Takibe konu edilen çekin keşide tarihinde tahrifat yapılması halinde, tahrifat yapılmadan önceki haliyle, çek; TTK´nun 708/1. maddesi uyarınca yasal (10) günlük süresinde bankaya ibraz edilmişse, bu durumda tahrifat çek yönünden hüküm ifade etmez.

Somut olayda; takip konusu çekin keşide tarihinde bir imza veya paraf bulunmamaktadır. Mahkemece alınan bilirkişi raporuna göre de çekin keşide tarihi "05.09.2009" iken "05.08.2009" olarak değiştirilmiştir. Bu durumda yapılan bu değişiklik yukarıda açıklanan madde gereğince geçerli değildir.

Tahrifatsız hali ile çekin keşide tarihi 05.08.2009 olup aynı gün (05.08.2009 tarihinde) -süresinde- muhatab bankaya ibraz edildiği anlaşıldığından yapılan tahrifat bir hukuki sonuç doğurmaz. Bu durumda mahkemece takibin iptali talebinin reddine karar vermek gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK´nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 20/12/2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

KOMBİYO SENEDİNDE TAHRİFAT-DÜZELTMENİN PARAFLANMAMASI

T.C. YARGITAY 12. Hukuk Dairesi ESAS NO :2011/10281 KARAR NO :2011/28978

YARGITAY İLAMI

İNCELENEN KARARIN

MAHKEMESİ :Ankara 8.İcra Hukuk Mahkemesi

TARİHİ :22/02/2011

NUMARASI :2011/33-2011/185

DAVACI :Borçlu:K. O

DAVALI :Alacaklı:A. D

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü :

6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´nun 207. maddesinde "Senetteki çıkıntı, kazıntı veya silinti ayrıca onanmamışsa, inkar halinde göz önünde tutulmaz. Bu tür çıkıntı, kazıntı veya silinti mahkemece senedin geçerliliğine ve anlamına etkili olacak nitelikte görülürse, senet kısmen veya tamamen hükümsüz sayılabilir." hükmü yer almaktadır (1086 Sayılı HUMK 298. madde). Buna göre mevcut olan çıkıntı veya senet metni altındaki hak ve silinti ayrıca tasdik edilmemiş inkar halinde yok hükmündedir. Senet üzerinde yapılan değişikliklerin geçerli olabilmesi için, düzenleyen tarafından imza ve paraf edilmek suretiyle onaylanması gerekir. Bu şekilde yapılan imzaya veya paraf imzasına itiraz halinde, mahkemece yöntemince imza incelemesi yapılmalıdır. Düzeltmenin onaylı olmaması veya imzanın keşideciye ait olmadığının anlaşılması halinde, düzeltme yok hükmünde olup senedin düzeltme öncesi durumuna göre değerlendirme yapılır. TTK´nun 688. maddesinde bononun zorunlu unsurları sayılmış maddenin 5. fıkrasında; "Kime kimin emrine ödenecek ise onun ad ve soyadını" ihtiva etmesi lüzumuna yer verilmiştir. Bu durumda bononun gerçek veya tüzel kişi olarak bir lehtarının bulunması gereklidir.

Somut olayda, 30.10.2009 tanzim 31.10.2010 vade tarihli senette lehtar Abdullah Doğanay´m ismi çizilmiş olup, yeniden yazılan Hüseyin Fırat ismi ise, paraflanmadığından senedin kambiyo vasfı taşımadığının ve bu yöndeki borçlu şikayetinin kabulü gerekir. Takibe dayanak yapılan 30.10.2009 tanzim ve 30.11.2010 vadeli senette ise, tanzim ve vade tarihlerinde tahrifat yapıldığı iddia edilmiştir. Bu senet yönünden bilirkişi aracılığı ile senette tahrifat bulunup bulunmadığı belirlenmeli tahrifatın varlığı tespit edildiği takdirde senedin tahrifattan önceki haline göre kambiyo vasfı niteliği tartışılarak sonucuna göre bir karar verilmelidir. Mahkemece eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK´nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 12/12/2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

SENET VE ÇEKLERDE,ÇIKINTI,SİLİNTİ,KAZINTI-PARAFLA ONAYLANMA

T.C. YARGITAY 12. Hukuk Dairesi ESAS NO : 2011/7224 KARAR NO : 2011/24222

YARGITAY İLAMI

İNCELENEN KARARIN

MAHKEMESİ : Çorlu İcra Hukuk Mahkemesi

TARİHİ : 02/12/2010

NUMARASI : 2010/688-2010/788

DAVACI : BORÇLU : .................. MAKİNE SAN.VE TİC. LTD.ŞTİ

DAVALI : ALACAKLI : HAKKI TURGUT

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü :

Alacaklı tarafından başlatılan çeke dayalı kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takibe karşı borçlunun, dayanak senetteki keşide tarihi değiştirildiğinden çek vasfı bulunmadığını ve zamanaşımına uğradığını belirterek takibin iptali istemi ile icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece, şikayetin kabulü ile takibin iptaline karar verildiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´nun 207. maddesinde: "Senetteki çıkıntı, kazıntı veya silinti ayrıca onanmamışsa, inkâr hâlinde göz önünde tutulmaz. Bu tür çıkıntı, kazıntı veya silinti mahkemece senedin geçerliliğine ve anlamına etkili olacak nitelikte görülürse, senet kısmen veya tamamen hükümsüz sayılabilir." hükmü yer almaktadır (1086 S. HUMK. 298. madde). Yani, senette mevcut olan çıkıntı veya senet metni altındaki hak ve silinti ayrıca tasdik edilmemiş ise inkar halinde yok hükmündedir. Bu nedenle senet üzerinde yapılan değişikliklerin, geçerli olabilmesi için, düzenleyen tarafından imza veya paraf edilmek suretiyle onaylanması gerekir. Bu şekilde yapılan imzaya veya paraf imzasına itiraz halinde, mahkemece, yöntemince imza incelemesi yapılmalıdır. Düzeltmenin onaylı olmaması veya imzanın keşideciye ait olmadığının anlaşılması halinde, düzeltme yok hükmünde olup, senedin düzeltme öncesi durumuna göre değerlendirme yapılır.

Somut olayda, dayanak çekin keşide tarihinde yapılan düzeltmenin paraf edildiği ve şikayet dilekçesinde parafın borçlu şirket yetkilisine ait olmadığı yönünde bir iddia ileri sürülmediği görülmektedir.O halde, mahkemece, yukarıda açıklanan ilkeler gereğince, keşide tarihindeki düzeltmenin geçerli olduğu kabul edilerek bu yöndeki şikayetin reddi ile sair itiraz nedenleri incelenerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile kabulü isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK´nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 24/11/2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

İMZA İNCELEMESİ- BİLİRKİŞİ RAPORUNA İTİRAZ-ADLİ TIPA GÖNDERİ

T.C. YARGITAY 12. Hukuk Dairesi ESAS NO :2011/4363 KARAR NO :2011/20418 TARİH:25.11.2011

YARGITAY İLAMI

İNCELENEN KARARIN

MAHKEMESİ :Ümraniye 1.İcra Hukuk Mahkemesi

TARİHİ :28/09/2010

NUMARASI :2008/615-2010/907

DAVACI :BORÇLU :A. S

DAVALI :ALACAKLI :Y. Y

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü :

Borçlu Aydın Sancar kendisine gönderilen örnek 10 ödeme emri tebligatının usulsüz olduğunu takip dayanağı bonodaki imzanın kendisine ait olmadığını icra mahkemesine verdiği dilekçede ileri sürerek takibin durdurulmasını ve ödeme emri tebliğ tarihinin tebligata ıttıla tarihi olan 28.6.2008 olarak düzeltilmesini talep etmiştir.

Mahkemece 15.3.2010 tarihli duruşmada verilen ara kararında imza yönünden bilirkişi incelemesi yapılmasına, bilirkişi olarak grafolog İsmail Özkan´ın görevlendirilmesine karar verilmiş anılan bilirkişi 16.7.2010 tarihli raporunda senetteki borçlu imzasının, A. S´ın elinden çıkmış samimi imzaları olduğu kanaatine varılmıştır. Borçlu vekili Av.Abdulkadir Sarakıya 24.8.2010 tarihli rapora itiraz dilekçesinde, bilirkişi İ. Ö hakkında Şişli Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/16219 esas sayılı soruşturma dosyası ile yaptıkları şikayetlerinin olduğunu bilirkişinin tarafsızlığım yitirme ihtimali sözkonusu olduğundan bilirkişiyi reddettiklerini ve dosyanın Adli Tıp Kurumu Fizik inceleme ihtisas Dairesi Başkanlığına gönderilerek yeniden rapor alınmasını talep etmiştir. Alacaklı ise davanın reddini talep etmiştir. Mahkeme bilirkişinin reddi talebi konusunda herhangi bir karar vermeden raporun yeterli ve gerekçeli olduğundan söz ederek davanın reddine karar vermiştir. Temyize eklenen Cumhuriyet Savcılığına verilen şikayet dilekçesinin tarafları farklı olan Şişli 8. icra Müdürlüğünün dosyası ile ilgili olarak Av.Abdulkadir Sarıkaya tarafından düzenlendiği görülmektedir. 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu yürürlükten kaldıran Hukuk Muhakemeleri Kanunu 1.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiş olup, bilirkişinin 15.5.2010 tarihinde mahkemece kendiliğinden seçildiği tarih dikkate alındığında olaya uygulanması gereken 1086 Sayılı Kanunun 276. maddesi hükmü uyarınca bilirkişi ancak iki taraf ittifak edemedikleri takdirde tahkikat hakimi tarafından seçilir. Mahkemece taraflara üzerinde anlaştıkları bilirkişi olup olmadığı sorulmadan resen bilirkişi seçilmesi anılan madde hükmüne aykırıdır. Ayrıca bilirkişi raporuna itiraz dilekçesinde raporu veren bilirkişi hakkında Şişli Cumhuriyet Başsavcılığına şikayet dilekçesi verildiği, bilirkişi ret talebi ile birlikte yeniden bilirkişi incelemesi yapılması talep edildiğinden, mahkemece bilirkişinin reddi ile ilgili olumlu veya olumsuz bir karar verilmemesi ayrıca yeniden farklı bilirkişiden rapor alınarak itirazın değerlendirilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

 

SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İ.İ.K. 366 ve H.U.M.K.´nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 25.10.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

FAR-İ MÜDAHALE - ASLİ MÜDAHALE-MENFİ TESPİT

T.C YARGITAY 15.HUKUK DAİRESİ Esas : 2011/4385 Karar: 2012/291 TARİH:25.01.2012

YARGITAY İLAMI

Mahkemesi :Anamur Asliye Hukuk Hakimliği

Tarihi :26.08.2008

Numarası :2007/40-2008/419

Davacı :A, D Vek. Av. Halil ibrahim Ozyurt

Davalı :M. K Vek. Av. Aytaş Aktaş

Dahili davalılar : 1-İ. A, 2-M .K Vek. Av. Ayşe Yıldız,

3-H. T Vek. Av. Emrah Oğul

Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış, eksiklik nedeniyle mahalline iade edilen dosya ikmal edilerek gelmiş olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

-KARAR-

Dava, eser sözleşmesi ilişkisi nedeniyle verilen çeklerden dolayı işin bitirilmemesi, eksik ve ayıplı yapılmasından dolayı borçlu bulunulmadığının tesbiti istemine ilişkindir. Mahkemece davanın dahili davalı M. K yönünden feragat nedeniyle, davalı M. K ile dahili davalılar İ. A ve H. T yönünden esastan reddine dair verilen karar, davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Dava, iptali istenen çeklerin lehdari olan Mehmet Kurt hasım gösterilerek açılmıştır. Davacı vekili, dava dilekçesinde M. K ile sera yapım sözleşmesi imzaladıklarını, iş bedelinin 153.000,00 TL olup kendisine ait araçlar ve çekler vererek bedeli ödediğini, yüklenicinin 30.09.2006 günü teslim etmesi gereken işi tamamlamadığı ve teslim etmediğini ileri sürerek dilekçesinde banka, hesap numarası, keşide tarihleri ile meblağlarını gösterdiği çeklerin ödenmesinin ihtiyati tedbir yoluyla durdurulmasını ve çeklerin iptaline karar verilmesini talep etmiştir.

Dava dilekçesinde çek iptali denilmiş olmakla birlikte iddia ve ileri sürülen maddi vakıalara göre dava, İİK´nm 72. maddesinde düzenlenen menfi tesbit davasıdır. Menfi tesbit davaları keşideci tarafından sadece lehdara karşı açılabileceği gibi, hamil ya da hamillere veya lehdar ile birlikte hamillere karşı açılması da mümkündür. Lehdar ile hamiller arasında zorunlu dava arkadaşlığı bulunmadığından bunların davada birlikte yer almaları mecburiyeti yoktur. Az yukarıda belirtildiği gibi eldeki dava sadece lehdar-yüklenici M .K aleyhine açılmıştır.

Çek hamilleri İ A, H T ve M K dahili davalı olma talebinde bulunan olarak dilekçe vermiş iseler de; zorunlu dava arkadaşlığı bulunmayan hallerde davalı olabilecek tüm kişileri hasım gösterip göstermemek davacının iradesine bağlı olduğu, davacı tarafından bu şahısların davaya katılması için bir dilekçe verilmesi ya da bu dava ile birleştirilmek üzere hamiller aleyhine açılıp birleştirilen dava sözkonusu olmadığından, hamillerin verdikleri dilekçe ile dahili davalı oldukları ve davada taraf olduklarının kabulü mümkün değildir. Davanın açılıp yürütüldüğü tarihte yürürlükte bulunan HUMK´da tanımlanmamış olmakla birlikte, öğreti ve Yargıtay içtihatlarında feri müdahale "davayı kazanmasında menfaati bulunan davacı ya da davalı yanında davaya katılma", asli müdahale ise, "kişi ya da kişilerin açılmış bir davada kendi yararlarına hakkın tesbitini istemeleri" olarak tanımlanmıştır. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´nun 65. maddesinde asli müdahale 66. maddesinde feri müdahale düzenlenmiştir. Katılma dilekçesi veren kişiler bağımsız bir hak talep etmedikleri, dava konusu hakkın kendilerine ait olduğunu iddia etmedikleri, istemlerinin hamili oldukları çeklerle ilgili verilen ihtiyati tedbirin kaldırılması ve kendileri yönünden davanın reddini sağlamak olduğundan dilekçeleri feri müdahale niteliğindedir. Feri müdahale halinde harç yatırılmasına gerek olmadığı gibi, yer aldıkları davada hüküm sadece taraflar hakkında verilir. Feri müdahilin lehine veya aleyhine hüküm kurulamaz.

Bu durumda mahkemece öncelikle davacının çeklerin iptali istemi menfi tesbit (borçlu bulunulmadığının tesbiti) talebi niteliğinde olduğu, sadece lehdar aleyhinde davası açılması mümkün bulunduğu ve dava bu şekilde açıldığı, davacının bilahare hamilleri davaya katma hali sözkonusu olmadığı, hamillerin davada taraf olmaması sebebiyle onların yaptığı icra takibinin ihtiyati tedbir yoluyla durdurulamayacağı gözönünde tutularak dilekçelerinin ihtiyati tedbire itiraz ve feri müdahale niteliğinde değerlendirilip, bunlar yönünden sadece ihtiyati tedbir konusunda karar vermekle yetinilmesi, feri müdahil olan bu şahısların leh ya da aleyhlerine hüküm tesis edilmemesi, davalı yüklenici M K ile ilgili sunulan sözleşme, yaptırılan delil tesbiti, toplanan kanıtlara göre ve gerekirse konusunda uzman teknik bilirkişiden gerçekleştirilen imalât ve yapılan ödemelere göre dava konusu çeklerin bedelsiz kalıp kalmadığı konusunda rapor alınıp sonucuna uygun olarak ve sadece davacı ile davalı M K yönünden karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ve yanlış değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru olmamış, kararın bozulması uygun bulunmuştur.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacı yararına BOZULMASINA, fazla alman temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, 25.01.2012 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

- KARŞI OY YAZISI -

Dava, İİK´nm 72. maddesi uyarınca takipten önce senet lehtarı aleyhinde açılmıştır. Mahkeme kararıyla sonradan yapılan icra takibi tedbiren durdurulmuştur. İcra takibini yapanlar davaya asli müdahil olarak katıldıklarından davada taraf sıfatını almışlardır. Esasen duran icra takibini yürütmek için başka imkânları da yoktur. Bu durumda hamiller hakkında dava açma zorunluluğu bulunmamakla beraber, hamiller davada taraf sıfatını aldıklarından hem senet lehtarı ve hem de takip yapan izzet ve Hüseyin hakkında da işin esasının incelenmesi, sera yapımında eksik ve kusur varsa o oranda davacının senet lehtarına borçlu olmadığının tespitine karar verilmesi, hamillerin de senedi keşidecinin zararına bilerek aldıkları usulen ispat edilemediği takdirde davacıya bu kişilere yemin teklifine hakkı olduğu hatırlatılıp dava sonuçlandırılmalıdır.

Davanın bu şekilde incelenmesinde hem takibi durdurmaya çalışan keşideci davacının ve hem de tedbir kararını kaldırıp icra takibinin devamını isteyen senet hamillerinin hukuki yararları bulunduğundan aksine oluşan çoğunluk görüşüne katılmıyorum.


 

İHTİYATİ TEDBİRİN KALDIRILMASI-TAKİPTEN SONRA MAHKEMESİNDEN

T.C. YARGITAY 9. Hukuk Dairesi ESAS NO : 2012/4891 KARAR NO : 2012/3111

TARİH:

YARGITAY İLAMI

MAHKEMESİ : Üsküdar 1. İş Mahkemesi

TARİHİ : 10710/2011

NUMARASI : 2011/3

İHTİYATİ HACİZ

İSTEYEN DAVACI : Z. G ---ADINA AVUKAT SALİH YALÇI

İTİRAZ EDEN : .............. İNŞ OTOMOTİV TEKST.TUR SAN TIC LTD

ŞTİ ADINA AVUKAT AHMET ERGÜN ÇİFTÇİ

DAVA ;Davacı vekili, davacının Üsküdar 4. İş Mahkemesinin 2011/1 Esas, 2011/239 karar sayılı ilamı ile işçilik alacaklarının belirlendiğini, borçlu şirketin borcu ödemekten kaçınmaya çalışmasından dolayı alacaklarının tahsilinin tehlike altında olduğunu, alacağın tahsili için borçlunun borca yetecek kadar taşınır ve taşınmaz malları ile 3. kişideki hak ve alacaklarına İİK´nun 257. maddesi uyarınca ihtiyati haciz konulmasına karar verilmesini istemiştir.

Dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda, işçilik

alacaklarının kesinleşmeyen karara dayandığı, işçi alacağı olması ve ilama dayanması nedeni ile teminat olmaksızın istemin kabulüne karar verilmiştir.

Davalı vekilinin tehiri icra kararı için icra dosyasına

teminat mektubu koyduklarını, alacağın tamamının garanti altında olduğu ve ihtiyati haczin kaldırılması istemi ile yaptığı itiraz üzerine duruşmalı olarak yapılan yargılama sonunda, takibe konu alacağın teminat altına alındığı gerekçesi ile İİK.´nun 259/2 maddesi uyarınca itirazın kabulüne ve ihtiyati haciz kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.

Davacı vekili, ihtiyati haciz kararının kaldırılması kararını 6100 sayılı HMK,un geçici 3/1 maddesi uyarınca süresinde kanun yoluna getirmiş olup, Dairemizin Hukuk Muhakemeleri Kanunu´nun 341, geçici 3 ve icra iflas Kanunu´nun 265/son maddeleri uyarınca kanun yoluna tabi ihtiyati haczin kaldırılması kararını denetleme görevi nlaşılmakla dava dosyası için Tetkik Hakimi B.Kar tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY KARARI

İcra İflas Kanunu´nun 257. Maddesine göre "Borçlunun muayyen yerleşim yeri yoksa veya borçlu taahhütlerinden kurtulmak maksadıyla mallarını gizlemeğe, kaçırmağa veya kendisi kaçmağa hazırlanır yahut kaçar ya da bu maksatla alacaklının haklarını ihlal eden hileli işlemlerde bulunursa, rehinle temin edilmemiş ve vadesi gelmiş bir para borcunun alacaklısı, borçlunun yedinde veya üçüncü şahısta olan taşınır ve taşınmaz mallarını ve alacaklarıyla diğer haklarını ihtiyaten haczettirebilir". Aynı kanunun takip eden 258. Maddesinde ise, "ihtiyati hacze 50 nci maddeye göre yetkili mahkeme tarafından karar verileceği, alacaklı alacağı ve icabında haciz sebepleri hakkında mahkemeye kanaat getirecek deliller göstermeğe mecbur olduğu belirtilmiş, 265 maddesinde de "borçlunun kendisi dinlenmeden verilen ihtiyati haczin dayandığı sebeplere, mahkemenin yetkisine ve teminata karşı; huzuriyle yapılan hacizlerde haczin tatbiki, aksi halde haciz tutanağının kendisine tebliği tarihinden itibaren yedi gün içinde mahkemeye müracaatla itiraz edebileceği, itiraz üzerine verilen karara karşı istinaf yoluna başvurulabileceği, Bölge adliye mahkemesinin bu başvuruyu öncelikle inceleyeceği ve verdiği kararın kesin olduğu" düzenlenmiştir.

İhtiyati haciz kararı vermede yetkili ve görevli mahkeme İcra ve İflas Kanunu´nun 50. maddesinde düzelenmiş olup buna göre "Para veya teminat borcu için takip hususunda Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun yetkiye dair hükümleri kıyas yolu ile tatbik olunur".

Dava tarihinde yürürlükte ve kıyasen -uygulanacak olan 6100- sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ise 290. maddesinde ise açıkça "İhtiyati tedbirin, dava açılmadan önce, esas hakkında görevli ve yetkili olan mahkemeden; dava açıldıktan sonra ise ancak asıl davanın görüldüğü mahkemeden talep edileceği" belirtilmiştir.

Keza, IIK.nun 266. Maddesi uyarınca "Borçlu, para veya mahkemece kabul edilecek rehin veya esham yahut tahvilat depo etmek veya taşınmaz rehin yahut muteber bir banka kefaleti göstermek şartı ile ihtiyati haczin kaldırılmasını mahkemeden isteyebilir. Takibe başlandıktan sonra bu yetki, icra mahkemesine geçer".

icra Hakimliğinin görevi, talebin İİK.nun 266. maddesinde yazılı olan ihtiyatı haczin teminat karşılığında kaldırılmasına yönelik olması halinde ve takibe başlanmasından sonra ileri sürülmesi haline münhasırdır.

Dosya içeriğine göre davacı vekili, davalı borçlu işverenin taşınır ve taşınmaz malları ile üçüncü kişilerdeki hak ve alacaklarına davacının kesinleşmeyen işçilik alacaklarının belirlenen miktarı kadar ihtiyati haciz konmasına karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece bu istek kabul edilmiştir. Ancak ihtiyati haciz isteyen davacı işçi vekili aracılığı ile itiraz eden davalı işveren aleyhine 05.10.2011 tarihinde icra takibine başlamış ve 12.10.2011 tarihinde de alman ihtiyati haciz kararının uygulanmasını talep etmiştir.

İtiraz eden davalı işveren vekili, icra takibi aşamasında, icra dosyasına teminat koyduklarını belirterek ihtiyati haczin kaldırılmasını istemiştir.

itiraz İİK.nun 266. maddesinde yazılı olan ihtiyati haczin teminat karşılığında kaldırılmasına yönelik olup, takibe başlanmasından sonra ileri sürüldüğünden, yetkili ve görevli mahkeme anılan madde uyarınca icra Hukuk Mahkemesi´dir.

Mahkemece itirazın kaldırılmasına yönelik uyuşmazlığı çözümlenmesi için dosyanın yetkili ve görevli Üsküdar İcra Mahkemesine gönderilmesi gerekirken, görevsizlik kararı yerine yazılı şekilde ihtiyati haczin kararının kaldırılmasına karar vermesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenden dolayı BOZULMASINA, peşin alman temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 13.02.2012 tarihinde İİK.´nun 265. Maddesi uyarınca kesin olarak oybirliğiyle karar verildi.


 

İCRA TAKİBİNDEN SONRA-SATIŞIN DURDURULMASI-İHTİYATİ TEDBİR...

T.C. YARGITAY 9. Hukuk Dairesi ESAS NO : 2012/3094 KARAR NO : 2012/3110 TARİH:06.02.2012

YARGITAY İLAMI

ESAS NO : 2012/3094

KARAR NO : 2012/3110

MAHKEMESİ : Antalya 2. İş Mahkemesi

TARİHİ : 15/12/2011

NUMARASI : 2011/628

İHTİYATİ TEDBİR . . .

İSTEYEN DAVACILAR: 1- Y. A----- 2-F. E ADLARINA

AVUKAT LİDER TANRIKULU

DAVALI : MEHMET DEDEOĞLU

DAVA TÜRÜ : MENFİ TESPİT

Davacılar vekili, davacı Yılmaz´dan diğer davacı annesinin kefil olarak imzaladığı senedin işe girerken davalı şirket temsilcisi tarafından alınarak icraya konulduğunu, icra takibi sonrası yaşadığı evin satışa çıkarıldığını, borçlu olmadığının tespiti ile evin satışının durdurulması için tedbir kararı verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece, tensiple boşanma ve nafaka davaları dışında ancak aynı davada çekişmede olan taşınır ve taşınmaz mallar hakkında ihtiyati tedbir kararı verilebileceği, dava konusu dikkate alındığında tedbir talebinin yasaya uygun bulunmadığı, davacının talebinin muhtemel alacağını güvenceye almaya yönelik ihtiyati haciz talebi olarak nitelendirilebilir ise de sözkonusu alacağın mevcudiyetinin ve miktarının yargılamaya muhtaç bulunduğu ve yasa da öngörülen şartlar bulunmadığı gerekçesi ile ihtiyati tedbir isteminin reddine karar verilmiştir.

Verilen ret kararının davacı vekili tarafından kanunun

yoluna getirilmiş olup, Dairemizin Hukuk Muhakemeleri Kanununun 341 ve geçici 3/1 maddesi uyarınca kanun yoluna tabi ret kararını denetleme görev olduğu anlaşılmakla dava dosyası için Tetkik Hakimi B.Kar tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY KARARI

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle mahkemenin satışın durdurulması konusunda verdiği kararın gerekçesi icra İflas Kanunumun 72/3 maddesi uyarınca "icra takibinden sonra açılan menfi tesbit davasında ihtiyati tedbir yolu ile takibin durdurulmasına karar verilemez. Ancak, borçlu gecikmeden doğan zararları karşılamak ve alacağın yüzde onbeşinden aşağı olmamak üzere göstereceği teminat karşılığında mahkemeden ihtiyati tedbir yolu ile icra veznesindeki paranın alacaklıya verilmemesini istiyebilir" hükmü karşısında hatalı ise de, icra takibinden sonra takibin durdurulması için ihtiyati tedbir kararı verilemeyeceği, icra takibi nedeni ile satışın ihtiyati tedbir yolu ile durdurulması isteminin bu gerekçe ile reddinin gerektiği anlaşıldığından ret kararı sonuç itibari ile usul ve yasaya uygun olduğundan, davacının kanunu yoluna başvurusunun REDDİNE, aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine 06.02.2012 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 

BOŞANMA-KARŞI DAVA SÜRESİNDE ACILMAMIŞ OLSADA TEFRİK EDİLMESİ

T.C. YARGITAY 2.HUKUK DAİRESİ ESAS NO : 2010/18530 KARAR NO :2011/19756 TARİH 24.11.2011

YARGITAY İLAMI İNCELENEN KARARIN :

MAHKEMESİ:Eyüp 1. Aile Mahkemesi

TARİHİ:26.05.2010

NUMARASI:Esas no:2009/557 Karar no:2010/44

DAVACI-DAVALI:M. S

DAVALI-DAVACI:H. S

KARŞILIKLI BOŞANMA

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm her iki boşanma davası ve ferileri yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Mahkemece karşı davanın süresinde açılmadığı gerekçesiyle reddine karar verilmiştir. Karşı dava süresinde açılmamış olsa dahi ret kararı verilmeyip esasen tefrik edilmesi gerekir. Ancak karşı dava da boşanmaya ilişkin olduğuna göre davalardan biri hakkında verilecek hüküm diğerinin sonucunu etkileyecektir. Bu itibarla aralarındaki bağlantı nedeniyle tefrik edilse dahi birleştirilmesi gerekecektir. O nedenle dava ve karşı davanın birlikte görülmesi ve delillerin birlikte değerlendirilerek sonuca gidilmesi usul ekonomisine uygun düşecektir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunundaki düzenleme ( md. 133/2, 166/1-4) davaların birleştirilmesine ve birlikte görülmesine engel değildir. Bu sebeple tefrik kararı da verilmeyip davaların birlikte görülmesi ve taraf delillerinin birlikte değerlendirilerek sonuca gidilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiş, hükmün bu sebeple bozulması gerekmiş, bozma sebebine göre de karşı davacı kadının sair yönlere ilişkin temyiz itirazları ile davacı -karşı davalı kocanın temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre davalı-karşı davacı kadının sair yönlere dair temyiz itirazları ile davacı-karşı davalı kocanın temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gür içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.24.11.2011 (Per.)


 

USULSÜZ TEBLİGAT´IN ACIKCA DİLEKÇEDE BELİRTİLMESİ.

YARGITAY 12. Hukuk Dairesi ESAS NO : 2011/2856 KARAR NO : 2011/18899

İNCELENEN KARARIN

MAHKEMESİ :Kadıköy 1.İcra Hukuk Mahkemesi

TARİHİ :09/12/2010

NUMARASI :2010/1434-2010/1700

DAVACI :BORÇLU

DAVALI :ALACAKLI:

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Alacaklı vekili tarafından başlatılan kira alacağına ilişkin takibe karşı borçlunun, ödeme emri tebliğ tarihinde şehir dışında olduğunu belirterek borca itirazının İIK.’nun 65 maddesi gereğince kabulü ile takibin durdurulması ve hacizlerin kaldırılması istemi ile icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece, talebin ödeme emri tebliğinin usulsüzlüğü şikayeti olarak değerlendirilerek istemin kabulü ile tebliğ tarihinin düzeltilmesine ve hacizlerin kaldırılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

İİK´nun 65. maddesine dayanan gecikmiş itirazda, tebligatın usulüne uygun olarak yapılmış olması, ancak, muhatabın bir engel nedeniyle süresinde itiraz edememesi halinde gecikmiş itirazda bulunacak kişinin mazeretini gösterir delillerle birlikte, esasla ilgili itirazlarını ve dayanaklarını, engelin kalktığı günden itibaren üç gün içinde icra mahkemesine bildirmesi gerekir. Maddeden de anlaşılacağı üzere, gecikmiş itirazın ön koşulu, usulüne uygun bir tebligatın yapılmış olmasıdır.

Usulsüz tebligatta ise, İİK.’nun 65. maddesine göre yapılacak incelemeden farklı olarak, tebligat usulüne uygun olarak yapılmamıştır. Bu durumda, mahkeme, tebliğ işleminin 7201 Sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak yapılıp yapılmadığını inceleyecek ve aynı kanunun 32. maddesi gereğince öğrenme tarihine göre tebliğ tarihini düzeltecektir.

Borçlunun dilekçesinde, gecikmiş itirazdan söz etmesi sonuca etkili değildir. Zira, HMK.’nun 33. maddesi gereğince, hukuki sebebin ve uygulanacak yasa maddesinin tespiti hakimin görevine giren bir konudur (HGK.5.6.1991-1991/12-258E-344K).

Somut olayda, borçlunun başvuru dilekçesinde, ödeme emri tebligatı usulsüzlüğünü ileri sürmediği, ödeme emri tebliğ tarihinde şehir dışında olduğundan bahisle tebligattan ancak, döndükten sonra haberdar olduğunu belirterek İİK.’nun 65.maddesine göre itirazının kabulünü talep ettiği görülmektedir. Yukarıda açıklandığı üzere, mahkemece, tebligat usulsüzlüğüne ilişkin hukuki tavsif yapılması hali, bu hususun iddia edilmesine bağlıdır.

O halde, mahkemece, borçlunun tebligatın usulsüzlüğüne yönelik şikayeti bulunmadığı dikkate alınarak İİK.nun 65.maddesi muvacehesinde işin esası incelenerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde sonuca gidilmesi isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK´nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, 13/10/2011 gününde oybirliğiyle karar

verildi.


TEMERRÜT NEDENİYLE KİRALAYANIN TAHLİYESİ DAVASI - KİRA PARALARININ EKSİK ÖDENMESİ - KİRACININ TEMERRÜDÜ KOŞULLARI - İCRA TAKİBİ İÇİN GÖNDERİLEN ÖDEME EMRİNİN İHTAR YERİNE GEÇECEĞİ

T.C. YARGITAY 6.Hukuk Dairesi Esas: 1999/2591 Karar: 1999/2573 Karar Tarihi: 22.03.1999

ÖZET: Borçlar kanununun 260. maddesi gereğince kiracının temerrüdünden bahsedilmek için muacceliyet kesbeden kiraların ihtarname ile verilecek yasal süre içerisinde kiracı tarafından ödenmesi için kiracıya yasal içerikli bir ihtar gönderilmesi gerekir. İcra yoluyla yapılan takiplerde de gönderilen ödeme emri ihtar yerine geçeceği için ve taraflar arasında düzenlenmiş kira sözleşmesi de tarafların beyanına göre 6 aydan daha uzun süreli bulunduğunun anlaşılmasına göre ihtarda borcun verilecek 30 günlük yasal süre içerisinde ödenmesi gerektiğinin açıkça belirtilmesi lazımdır. Olayımızda davanın dayanağını teşkil eden 21.5.1998 tarihli ödeme emrinde belli bir süre gösterilmediği için bunun geçerli bir ihtar olarak kabulü mümkün değildir. Bu yönden davanın reddine karar vermek gerekirken yazılı şekilde kabul kararı verilmesi usul ve yasaya uygun bulunmadığından hükmün bozulması icap etmiştir.

(818 S. K. m. 260)

Dava: Mahalli Mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı tahliye davasına dair karar davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Dava temerrüt nedeniyle kiralananın tahliyesi isteğine ilişkindir. Mahkemece istem gibi karar verilmiş ve hüküm davalı vekili tarafından temyiz olunmuştur.

Davacı, davalının 1994 yılından beri kiracı olup, 1997 yılında Ocak, Şubat, Mart, Nisan ve Mayıs ayları kiralarını ödemediğinden icra takibi yapıldığını yine de eksik ödediğini bildirerek akdin feshi ile kiralanandan tahliyesini talep etmiştir.

Davalı ise kiraları ödediğini, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Borçlar kanununun 260. maddesi gereğince kiracının temerrüdünden bahsedilmek için muacceliyet kesbeden kiraların ihtarname ile verilecek yasal süre içerisinde kiracı tarafından ödenmesi için kiracıya yasal içerikli bir ihtar gönderilmesi gerekir. İcra yoluyla yapılan takiplerde de gönderilen ödeme emri ihtar yerine geçeceği için ve taraflar arasında düzenlenmiş kira sözleşmesi de tarafların beyanına göre 6 aydan daha uzun süreli bulunduğunun anlaşılmasına göre ihtarda borcun verilecek 30 günlük yasal süre içerisinde ödenmesi gerektiğinin açıkça belirtilmesi lazımdır. Olayımızda: Davanın dayanağını teşkil eden 21.5.1998 tarihli ödeme emrinde belli bir süre gösterilmediği için bunun geçerli bir ihtar olarak kabulü mümkün değildir. Bu yönden davanın reddine karar vermek gerekirken yazılı şekilde kabul kararı verilmesi usul ve yasaya uygun bulunmadığından hükmün bozulması icap etmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile HUMK.nun 428. maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 22.3.1999 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


NAFAKA DAVASI - DAVACININ ÜNİVERSİTE EĞİTİMİ YAPMAK İSTEDİĞİ - ÜLKE ŞARTLARI - DAVACININ ÜNİVERSİTE SINAVLARINI KAZANMASI İÇİN BABASININ EKONOMİK DESTEĞİNE İHTİYACI OLDUĞU - DAVANIN KABULÜ GEREĞİ

T.C. YARGITAY 3.Hukuk Dairesi Esas: 2008/15718 Karar: 2008/16244 Karar Tarihi: 07.10.2008

ÖZET: Ülke şartları gözönüne alınarak üniversite eğitimi yapmak isteyen davacının bu isteği olağan karşılanarak üniversite sınavlarını kazanması için babasının ekonomik desteğine ihtiyacı olduğu gözetilerek yardım nafakası alması gerektiğinin gözetilmesi gerekir.

(4721 S. K. m. 328, 364)

Dava: Taraflar arasında görülen nafaka davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içerisinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki tüm kağıtlar okunarak gereği düşünüldü.

Karar: Davada; davacının davalının oğlu olduğu, önceki iştirak nafakası olan 125 YTL davacının reşit olmasıyla son bulduğu şimdi ise davacının liseyi bitirdiği, üniversiteye hazırlandığı, hazırlık için dersaneye gittiği, davalıdan (babadan) aylık 400 YTL yardım nafakası talep edilmiş, mahkemece; davacının liseyi bitirdiği, üniversiteyi kazanamadığı gerekçesiyle davanın reddi cihetine gidilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

TMK 364. maddesi, <Herkes yardım etmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan üstsoyu ve altsoyu ile kardeşlerine nafaka vermekle yükümlüdür.> yasanını 328. maddesinde <çocuk ergin olduğu durumda eğitimine devam ediyorsa ana ve baba durum ve koşullara göre kendilerinden beklenecek ölçüde olmak üzere, eğitim sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlüdür.> hükmünü getirmiştir.

Somut olayda davacı 20.07.1989 doğumlu olup, 19 yaşında lise mezunu bir işte çalışmaz ve üniversite hazırlık kursuna devam etmektedir.

Ancak; davacının üniversite sınavlarını kazanıp, üniversite eğitimi yapabilmesi için üniversite hazırlık kursuna gitmesi gerektiği gözönüne alındığında bir süre daha ekonomik olarak babasının yardımına ihtiyacı vardır.

O durumda mahkemece; ülke şartları gözönüne alınarak üniversite eğitimi yapmak isteyen davacının bu isteği olağan karşılanarak üniversite sınavlarını kazanması için babasının ekonomik desteğine

ihtiyacı olduğu gözetilerek yardım nafakası alması gözetilmeden yazılı gerekçelerle davanın reddi doğru görülmemiş bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Bu itibarla yukarda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı biçimde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu sebeplerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK. nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istem halinde temyiz edene iadesine, 07.10.2008 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

İSTİRDAT DAVASI-HİLE İDDİASI TANIKLA İSPAT EDİLEBİLİR

19. Hukuk Dairesi 2008/8464 E.N 2008/11318 K.N.

Özet

Hile iddiası tanıkla ispat edilebilir.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki istirdat davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı vekilince duruşmalı, davalı vekilince de duruşmasız olarak temyiz edilmesi üzerine, temyiz dilekçelerinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı vekili, davalının Tavas İcra Müdürlüğü´nün 2005/182 sayılı takip dosyasından 2 adet bonoya dayanarak müvekkili aleyhine takibe geçtiğini, 75 yaşında olan ve işitme kaybı bulunan müvekkilinin davalıya borcu bulunmadığını, senetlerin hile ile alındığını, davalının kötüniyetli olduğunu ileri sürerek müvekkilinin davalıya borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili cevabında, iddianın gerçek dışı olduğunu, davacının borçlu olmadığını yazılı delille kanıtlaması gerektiğini belirterek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece iddia, savunma ve toplanan delillere göre, davacının senedin teminat olarak verildiğini kanıtlayamadığı, yemin teklif etmeyeceğini beyan ettiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Davacı, dava konusu senedin gerçek bir borcu yansıtmadığını, dava dışı Mustafa ve Tafire´nin borcu için hile ile alındığını, bu nedenle davalıya borcu bulunmadığını ileri sürerek borçlu olmadığının tespitini talep etmiştir. Buna karşılık davalı, dava konusu senedin davacıya verilen borç para karşılığında düzenlendiğini savunmuştur.

Davacı delil olarak protokol, icra dosyası ve tanık beyanlarına dayanmıştır. HUMK´nın 293/5. maddesine göre hile iddiası tanıkla ispat edilebilir. Davacının dayandığı protokol fotokopi olup, 07.02.2005 tarihini taşımaktadır. Davalının alacaklı olduğu dosyadan alacaklı vekili Av. Yücel 07.02.2005 tarihinde borçluların menkullerinin satışının düşürülmesini talep etmiş, İcra Müdürlüğünce satış işlemi yapılmamasına karar verilmiştir. Davacının dayandığı protokolde alacaklı vekili Av. Yücel´in isim ve imzası da bulunduğundan, HUMK´nın 335. maddesine göre protokolün ibrazı veya nerede bulunduğunu beyan etmek üzere tanık sıfatıyla dinlenmek için vekilinin çağrılıp, beyanı alındıktan sonra tüm deliller birlikte değerlendirilerek varılacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar verilmelidir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün (BOZULMASINA),

bozma nedenine göre davalının temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, peşin harçların istek halinde iadesine, 20.11.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

MARKA HAKKINA TECAVÜZ- HAKSIZ REKABETİN ÖNLENMESİNE İLİŞKİN İLAMIN İCRASI- HAKSIZ REKABET

12. Hukuk Dairesi 2006/24548 E. N. 2007/1635 K.N.

1086 s. HUMK/443

ÖZETİ

Haksız rekabetin önlenmesine ilişkin ilamlar şahsın hukukuna ait olması nedeniyle, kesinleşmeden takip konusu yapılamaz. HUMK gereğince bu nitelikteki kararlar, kesinleşmeden İcra olunamazlar.

İçtihat Metni

Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlular vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

İ. 2 No´lu Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesi´nin 21.09.2006 tarih 2005/176 E., 2006/236 K. sayılı marka hakkına tecavüz ve haksız rekabetin tespiti, önlenmesi kararına dayalı olarak ilamlı takip yapılmaktadır.

Haksız rekabetin önlenmesine ilişkin ilamlar şahsın hukukuna ait olması nedeniyle, kesinleşmeden takip konusu yapılamaz. HUMK´nun 443/4. maddesi gereğince bu nitelikteki kararlar, kesinleşmeden İcra olunamazlar (12. HD. 15.04.1997 tarih, 4159 E., 4679 K.)

Karardaki veka1et ücreti ve yargılama giderleri gibi ilamın fer´i nitelikteki bölümlerin de takibe konulabilmesi için asla bağlı olarak kesinleşmesi gerekir.

Açıklanan nedenle borçluların şikayetinin kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde reddine dair hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Borçlular vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK´nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 01.02.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

BORCLUDAN FAZLA TAHSİL EDİLEN PARANIN İADESİ. - İCRA HUKUKU- İLAMLARIN İCRASI - KESİNLEŞME KOŞULU- İCRA MAHKEMESİ KARARI

 

12. Hukuk Dairesi 2008/16170 E.N. 2008/16127 K.N.

 (İİK m. 361,; HUMK m. 443/4)

Özet

Taşınmaza ve buna ilişkin ayni haklara ve aile ve şahsın hukukuna ait ilamlar kesinleşmedikçe infaz olunamaz. İcra Mahkemesi kararlarının infazı için kesinleşme koşulu aranmaz.

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü;

İcra Mahkemesince 11.07.2007 tarihinde dosya üzerinde karar verilmiş olup, anılan karar borçlu vekiline 20.07.2007 tarihinde tebliğ edilmiştir. Borçlu vekilinin ise İzmir 9.1cra Mahkemesine 25.07.2007 tarihinde temyiz dilekçesini verdiği ve anılan mahkemece aynı gün 2007/212 muhabere numarası ile muhabere defterine kaydının yapıldığı anlaşılmıştır. Bu durumda alacaklı vekilinin 25.07.2007 tarihli temyiz istemi 10 günlük yasal sürededir. Dairemizce maddi yanılgı sonucu süre aşımı nedeniyle temyiz isteminin reddine karar verilmesi doğru olmadığından borçlu vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemiz 30,11.2007 tarih ve 2007/19570-22541 sayılı temyiz isteminin reddine ilişkin kararının kaldırılmasına oybirliği ile karar verildikten sonra 11.07.2007 tarih ve 2007/101-94 sayılı mahkeme kararma yönelik temyiz incelemesine geçildi;

İİK.’in 361. maddesi gereğince icra dairelerince borçludan fazla para tahsil olunarak alacaklıya verildiği yahut yanlışlıkla bir tarafa para tediye olunduğu hesap neticesinde anlaşılırsa verilen para ayrıca hükme hacet kalmaksızın o kimseden geri alınır.

Somut olayda alacaklı vekili tarafından ilama dayalı olarak ilamlı icra takibi yapıldığı, borçlunun itirazı takibi durdurmadığı için adı geçenin dosya borcunu ödediği daha sonra Bergama İcra Mahkemesinin 08.03.2007 tarih ve 2006/152 esas, 2007/31 karar sayılı karan ile borçlunun şikâyetinin kabul edilerek takibin İptaline karar verildiği görülmektedir.

HUMK’un 443/4. Maddesi gereğince gayrimenkule ve buna müteallik ayni haklara ve aile ve şahsın hukukuna mütedair hükümler kesinleşmedikçe infaz olunamaz. Ayrıca, İİK’in 363 ve sonraki maddelerinde, İcra Mahkemesince verilecek kararlardan temyizi kabil olanlar belirlenmiş, bunların infaz edilebilmesi için kesinleşmesi gerektiğine dair bir hükme yer verilmemiştir. Bir başka deyişle icra mahkemesi kararlarının infazı için kesinleşmesi zorunlu bulunmamaktadır.

Bu durumda, İİK’in 361. Maddesinde belirtilen koşullar oluşmuş ve borçlu ödenmemesi gereken parayı ödemiş olduğundan bu meblağı herhangi bir hükme hacet kalmadan alacaklıdan ve bu takip dosyasında isteyebilir. (HGK.nun 06.12.1995 tarih ve 1995/12-860E. 1995/1078K). O halde, Mahkemece şikayetin kabulüne karar verilmesi gerekirken takibin iptali kararının kesinleşmediği gerekçesi ile istemin reddi isabetsizdir.

SONUÇ: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK.’un 428. Maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 23.09.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

KATKI PAYI ALACAĞI-İLAM KESİNLEŞMEDEN TAKİBE KONULABİLECEĞİ

12. Hukuk Dairesi 2009/22399 E.N 2010/3825 K.N. 22.02.2010 K.T

Özet

TAKİBE KONU KATKI PAYI ALACAĞINA İLİŞKİN İLAM, TARAFLARIN ŞAHSI YA DA AİLEVİ YAPILARINA İLİŞKİN HUKUKİ DURUMLARINDA BİR DEĞİŞİKLİK YARATMAYAN, SONUÇLARI İTİBARİYLE ANCAK TARAFLARIN MAL VARLIĞINI ETKİLEYEBİLEN, BOŞANMA İLAMININ FER´İ NİTELİĞİNDE OLMAYIP ONDAN BAĞIMSIZ OLAN EDAYA İLİŞKİN BİR İLAM OLUP, KESİNLEŞMEDEN İCRAYA KONULMASI MÜMKÜNDÜR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemece verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;

HUMK´nın 443/4. maddesi gereğince "...aile ve şahsın hukukuna mütedair hükümler katiyet kesp etmedikçe icra olunamaz". Anılan maddede belirtilen hükümler, Medeni Kanun´un "Kişiler Hukuku" ve "Aile Hukuku" kitaplarında yer alan konulara ilişkin tüm hükümler olmayıp, kişinin doğrudan şahsı ya da ailevi yapısı ile ilgili hukuki durumunda değişiklik yaratan ilamlar ile bu ilamların fer´i (eki) niteliğindeki hükümlerdir. (Örneğin ad, soyad, yaş tashihi, velayetin nez´i, babalık davası, nesep tashihi, boşanma ve bunun fer´i niteliğindeki hükümler gibi...)

Somut olayda takibin dayanağı olan ilam, Medeni Kanun´un 227 ve devamı maddelerine dayalı katkı payı alacağına ilişkin olup, bu nevi ilamlar konu olarak anılan Kanun´un "Aile Hukuku" kitabında yer alsa da, tarafların şahsı ya da ailevi yapılarına ilişkin hukuki durumlarında bir değişiklik yaratmayan, sonuçları itibariyle ancak tarafların mal varlığını etkileyebilen, boşanma ilamının fer´i niteliğinde olmayıp ondan bağımsız olan edaya ilişkin ilamlardır. Bu nitelikleri itibariyle de katkı payı alacağına ilişkin ilamların, diğer edaya ilişkin ilamlar gibi, kesinleşmeden icraya konulmaları mümkündür. O halde mahkemece şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

Sonuç: Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK´nın 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 22.02.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi


 

TEDBİR NAFAKASI -  YAŞAMA HAKKINA DAYALI TEDBİR NAFAKASI

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2006/18876 K. 2006/22114 T. 24.11.2006

4721/m. 169, 197

ÖZET : Dosya kapsamından müstakilen açılan tedbir nafakası davasının daha sonra açılan boşanma davası ile birleştirildiği, yargılama sonunda boşanma davasının reddine, birleştirilen nafaka davası nedeni ile de tedbir nafakasına karar verildiği anlaşılmaktadır. Söz konusu tedbir nafakası, ayrı yaşama hakkına dayalı olup ayrı yaşama devam ettiği sürece devam eder. Hükmedilen bu nafaka MK´nın 169. maddesinde öngörülen nafaka değildir.

DAVA : Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dayanak ilamdan anlaşılacağı üzere alacaklı ve borçlunun eş oldukları ancak, alacaklının ayrı yaşaması nedeniyle borçlu aleyhine açmış bulunduğu müstakilen tedbir nafakası davasının daha sonra borçlunun açmış bulunduğu boşanma davası ile birleştirildiği ve ilgili mahkemece boşanma davasının reddine, birleştirilen nafaka davası nedeni ile alacaklı lehine 19.11.2004 tarihinden itibaren aylık 400.- YTL nafakaya hükmedildiği görülmektedir. İşbu tedbir nafakası TMK´nun 197. maddesine dayanmakta olup, alacaklı ayrı yaşadığı sürece devam edeceği gerek dairemizin, gerekse Yüksek Yargıtay 2. Hukuk Dairesi´nin uygulamaları ile sabittir. Diğer bir anlatımla, mahkemesince hükmedilen işbu nafaka TMK´nun 169. maddesinde öngörülen tedbir nafakası olmadığından, mahkemenin aksine görüşünde isabet yoktur. O halde, şikayetin reddi yerine kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

SONUÇ : Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 336 ve HUMK. 428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 24.11.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.


ŞİKAYET DAVASI - TAHSİL HARCI YATIRILMASI KARARININ İPTALİ İSTEMİ - AYNI ALACAK İÇİN TAHSİLDE TEKERRÜR OLMAMAK KAYDIYLA BİRDEN FAZLA TAKİP YAPILMASININ MÜMKÜN OLMASI - TAHSİL HARCININ TAHSİLAT YAPILAN TAKİP DOSYASINDAN VE BİR DEFA ALINACAĞI

T.C. YARGITAY 12.Hukuk Dairesi Esas: 2011/3662 Karar: 2011/19138 Karar Tarihi: 18.10.2011

ÖZET: Aynı alacak için tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla birden fazla takip yapılması mümkündür. Bu durumda icra takiplerinden birinde alacağın tahsil edilmesi halinde, diğer takip dosyası da infaz edilmiş olacağından tahsil harcı yalnızca tahsilat yapılan takip dosyasından ve bir defa alınır.

(492 S. K. m. 23) (2004 S. K. m. 16)

Dava: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Alacaklı vekilinin icra mahkemesine başvurusunda borçlu aleyhine başlatılan Adana İcra Müdürlüğü’nün 2010/1226 ve 2010/1227 Esas sayılı icra takiplerinin aynı alacak için tahsil de tekerrür olmamak kaydıyla yapıldığını, borcun 2010/1226 Esas sayılı icra takip dosyasında ödendiği ve bu dosyada tahsil harcı alındığını belirterek 2010/1227 Esas sayılı icra takip dosyasında da bu dosyada borçlu olan Ş. K. adına kayıtlı taşınmazlar üzerindeki hacizlerin tahsil harcı alınmaksızın kaldırılması talebi üzerine icra müdürlüğünce tahsil harcı yatırılması gerektiğine ilişkin verilen kararın iptalini istediği anlaşılmıştır.

492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 23. maddesi uyarınca <Her ne sebep ve suretle olursa olsun, icra takibinden vazgeçildiğinin zabıtnameye yazılması için vazgeçilen miktara ait tahsil harcının yarısı alınır. Ancak haczedilen mal, satılıp paraya çevrildikten sonra vazgeçilirse tahsil harcı tam olarak alınır.> Öte yandan, hacizlerin kaldırılması istemi, alacağın haricen tahsil edildiğine teşkil edeceğinden, hacizlerin kaldırılması için anılan yasa hükmüne uygun olarak tahsil harcının ödenmesi zorunludur.

Aynı alacak için tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla birden fazla takip yapılması mümkündür. Bu durumda icra takiplerinden birinde alacağın tahsil edilmesi halinde, diğer takip dosyası da infaz edilmiş olacağından tahsil harcı yalnızca tahsilat yapılan takip dosyasından ve bir defa alınır.

O halde mahkemece borçlu tarafından aynı alacak için tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla yapılan 2010/1227 Esas sayılı icra takip dosyası için tahsil harcı alınması açıklanan nedenlerle yerinde olmadığından şikayetin kabulü gerekirken yazılı gerekçe ile reddi isabetsizdir.

Sonuç: Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366. ve HUMK.´nun 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 18.10.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

İŞÇİLERE HAZIRLANMIŞ MAKTU İŞTEN AYRILMA BELGESİ GEÇERSİZDİR

T.C YARGITAY 9.HUKUK DAİRESİ Esas No: 2007/273 Karar No: 2007/8421 Tarihi: 26.03.2007

MAKTU OLARAK HAZIRLANIP İŞÇİLERE İMZALATTIRILAN İŞTEN AYRILMA BELGELERİ GEÇERSİZ FESİH

ÖZETİ: Dosya içeriğine göre, davalı işverence tanzim edilen işten ayrılma bildirgesinde, davacının iş sözleşmesinin 4857 sayılı İş Kanunu´nun 17. maddesi uyarınca işveren tarafından feshedildiğinin belirtildiği anlaşılmaktadır. Davacı, davalı işveren tarafından ibraname ve işten ayrılma dilekçesi sunulmadan önce, bu belgelerin matbu,tarihsiz, işe giriş ve çıkış tarihleri ile ücret hanesi boş bulunan, ancak önceden imzalatıldığını belirterek, bu hali ile onaylı örneklerini dava dilekçesi ekinde sunmuştur. Davalı işveren tarafından sunulan belgelerde ise, boşluk bulunan yerlerin kalemle doldurulduğu görülmektedir. Bu olgu, davacının iddiasını doğrulamaktadır. Ayrıca işverenin sunduğu bu kayıtlar kuruma bildirilen işten ayrılma bildirgesi ile çelişki teşkil etmektedir. İş sözleşmesinin davalı işveren tarafından feshedildiğinin kabulü gerekir. Davalı işveren fesih bildiriminde 4857 sayılı İş Kanunu´nun 19 maddesindeki koşullara uymadığından, fesih geçersizdir. Davanın kabulü yerine yazılı şekilde reddi hatalı bulunmuştur.


 

İŞÇİ ALACAKLARI DAVASI - İHBAR VE KIDEM TAZMİNATI TALEBİ - DAVACIDAN ALINAN İBRANAMEYE DAYANILARAK TALEBİN REDDEDİLMİŞ OLMASI - DÜZENLEME TARİHİ BULUNMAYAN İBRANAMENİN GEÇERSİZ OLMASI - TALEBİN KABULÜ GEREĞİ

T.C. YARGITAY 9.Hukuk Dairesi Esas: 2006/22037 Karar: 2007/8814  Karar Tarihi: 29.03.2007

ÖZET:

İstekler davacıdan alman ibraname dikkate alınarak reddedilmiştir. Borcu sona erdiren bir belge olan ibranamelerde düzenleme tarihinin bulunması gerekmektedir. Hükme esas alman ibraname ise tarihsiz olup geçersizdir. Kıdem ve ihbar tazminatlarının bir değerlendirmeye tabi tutularak hüküm altına alınması gerekir. 

(1086 S. K. m. 438) (1475 S. K. m. 14) (4857 S. K. m. 17)

Dava: Davac

ı, ihbar, kıdem tazminatı, yıllık izin, fazla mesai ile bayram gündeliklerinin ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde taraflar avukatlarınca temyiz edilmiş ve davalı avukatınca da duruşma talep edilmiş ise de; HUMK. nun 438. maddesi gereğince duruşma isteğinin miktardan reddine ve incelemenin evrak üzerinde yapılmasına karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Karar: 1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının tüm, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Uyuşmazlık, kıdem ihbar tazminatı, istekleri noktalarında toplanmaktadır. Söz konusu istekler davacıdan alınan ibraname dikkate alınarak reddedilmiştir. Borcu sona erdiren bir belge olan ibranamelerde Dairemizin kökleşmiş içtihatları uyarınca düzenleme tarihinin bulunması gerekmektedir. Hükme esas alınan ibraname ise tarihsiz olup geçersizdir. Kıdem ve ihbar tazminatlarının bir değerlendirmeye tabi tutularak hüküm altına alınması gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 29.03.2007 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

MAL REJMİ--TASARRUFUN KISITLANMASI TEDBİR TALEBİ

T.C. YARGITAY 2.Hukuk Dairesi Esas: 2010/21219 Karar: 2010/21853 Karar Tarihi: 23.12.2010

ÖZET: Olayda, mahkemece yapılacak iş, davalıya ait taşınmazların değerleri konusunda gerektiğinde bilirkişiden görüş almak, belirlenen değerlere göre, evlilik birliğinden doğan mali yükümlülüğün kapsamını ve gerektirdiği ölçüyü tespit etmek ve ulaşılacak sonuç uyarınca karar vermek gerekirken, eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.

(4721 S. K. m. 199)

Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Türk Medeni Kanunu´nun 199. maddesi gereğince tasarruf yetkisinin sınırlanmasına karar verilebilmesi için, ailenin ekonomik varlığının korunması ve evlilik birliğinden doğan mali yükümlülüğün yerine getirilmesinin bunu gerektirmesi zorunludur. Bu koşulların varlığı halinde, eşlerden birinin istemi üzerine hakim belirleyeceği malvarlığı değerleriyle ilgili tasarrufların istemde bulunan eşin rızasıyla yapılabileceğine karar verebilir. Taraflar arasında görülmekte olan bir boşanma davası bulunmamaktadır. Gerek işbu dosyadaki gerekse reddedilen vesayet davasındaki delillerden davalının evlilik birliğinden doğan mali yükümlülüğü yerine getirmediği anlaşılmaktadır. Bu bakımdan davalının tasarrufunun davacının rızasına bağlanması gerektiği esas itibarıyla doğrudur. Ancak, mahkeme davalıya ait tüm taşınmazlar üzerindeki tasarruf yetkisini sınırlamıştır. Taşınmazların değerleriyle ilgili bir araştırma yapılmadığı gibi, evlilik birliğinden doğan mali yükümlülüğün yerine getirilmesinin gerektirdiği ölçü de tespit edilmemiştir. Mahkemece yapılacak iş, davalıya ait taşınmazların değerleri konusunda gerektiğinde bilirkişiden görüş almak, belirlenen değerlere göre, evlilik birliğinden doğan mali yükümlülüğün kapsamını ve gerektirdiği ölçüyü tespit etmek ve ulaşılacak sonuç uyarınca karar vermek gerekirken, açıklanan husus gözetilmeden eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan sebeple BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 23.12.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

AÇIĞA İMZA - SENEDİN ANLAŞMAYA AYKIRI DOLDURULMASI - TANIK BEYANI

T.C. YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ E. 1985/5422 K. 1986/6629 T. 25.12.1986

818/m.289,290

ÖZET : Açığa imza atılması yoluyla düzenlenen senedin anlaşmalara aykırı olarak doldurulduğu kanıtlanamazsa bu senet hukuken geçerlidir. Yazılı delil karşısında tanık dinletilmesi istemi karşı tarafın açık onayı olmadan kabul edilemez.

DAVA : Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda; ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı, davalıya kuracağı sermaye şirketinde kullanılmak üzere 3.12.1982 tarihli taahhütname ve borç senedi başlıklı bege ile 5.000.000 TL. para verdiğini 10.4.1984 tarihinde ödenmemesi halinde 1.000.000 TL. ceza koşulunun kararlaştırlıdığını, yaptığı icra takibine itiraz edildiğini söz ederek 6.000.000 TL.`sının % 15 icra inkar tazminatı ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, taahütname ve borç senedindeki imzanın kendisine ait olduğunu kabul etmiş, bu belgeyi B. isimli şahsa boş olarak imzalayıp verdiğini sonradan üzerinin doldurulduğunu savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece belgedeki metin aralıklarının imzaya denk düşürülmek için birer satır atlanarak sayfanın doldurulduğu satırların metinde muntazam ve aynı çizgi üzerinde gibi yazılmasına rağmen isimlerin aynı çizgi üzerinde kalmadıkları bu nedenle metnin imzadan sonra yazılmıs olabileceği şeklindeki bilirkişi raporu benimsenerek davanın reddine karar verilmiştir.

Hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davalı boş kağıda attığı imzanın üst tarafının aleyhine doldurulup, borçlandarıldığını savunmuştur. Bu durum itibariyle uyuşmazlık itimadi muameleden doğduğu açıktır. Açığa imza atılmak suretiyle tanzim olunan senet anlaşmalara aykırı biçimde doldurulduğu usulen ve yasal delillerle kanıtlanmadığı takdirde hukuken geçerlidir.

Yazılı delil karşısında tanık dinletilmesine ilişkin istem karşı tarafın açık muvafakatı olmaksızın kabul edilemez.

İmzalı boş kağıdı karşısındakine veren kimse onun üzerine kendisini zararlandırıcı mahiyette ilaveler yapılabileceğini bilir. Bu nedenle doğacak tehike ve rizikoları ilk başta kabul etmiş sayılır. Mahkemenin bu yönü gözden kaçırarak hukuken geçerli senede rağmen bilirkişi görüşüne dayanarak davanın reddetmesi usule ve yasaya aykırıdır, hükmün bozulması gerekir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan nederlerle davacı yararına BOZULMASINA, 25.12.1986 gününde oybirliğiyle karar verildi.




MENFİ TESBİT DAVASI - TARAF YEMİNİNİN KESİN DELİL NİTELİĞİ -  BOŞ SENEDE İMZA ATILDIĞI VE SENEDİN AKDE AYKIRI DOLDURULDUĞU İDDİASINA DAYALI MENFİ TESBİT DAVASI - YEMİNİN KESİN DELİL NİTELİĞİ

T.C. YARGITAY 19. HUKUK DAİRESİ E. 2002/4074 K. 2003/6530 T. 18.6.2003

2004/m.72

1086/m.344

ÖZET avacı davalıdan borç para aldığını, karşılığında süt vererek borcunu ödediğini, parayı alırken davalıya boş bono imzalayarak verdiğini, daha sonra davalının bonoyu doldurarak icra takibine konu yaptığını, borçlu olmadığının tesbitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili, takip konusu senet karşılığının nakten borçluya verildiğini, boş senede imza attığı iddialarının ve senedin taraflar arasındaki anlaşmaya aykırı doldurulduğunun yazılı delille ispat edilmesi gerektiğini, davacının tanık dinletmesine muvafakatlarının olmadığını savunmuştur. Mahkemece, davacının davalı tarafa yemin teklif ettiği ve davalının da yemini eda ettiği, taraf yeminin kati delil olduğu, davalının icra takibini davacının imzasını taşıyan bono gereği yaptığını, davacının bononun bedelsiz kaldığını kanıtlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine ilişkin verilen karar usul ve yasaya uygun olup onanması gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki menfi tesbit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı davalıdan 600.000.000.TL aldığını, karşılığında süt vererek borcunu ödediğini, parayı alırken davalıya boş bono imzalayarak verdiğini, daha sonra davalının bonoyu doldurarak icra takibine konu yaptığını, borçlu olmadığının tesbitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, takip konusu senet karşılığının nakten borçluya verildiğini, boş senede imza attığı iddialarının ve senedin taraflar arasındaki anlaşmaya aykırı doldurulduğunun yazılı delille ispat edilmesi gerektiğini, davacının tanık dinletmesine muvafakatlarının olmadığını savunarak davanın reddine ve alacağın %40´ı oranında icra inkar tazminatına hükmedilmesi istenmiştir.

Mahkemece, davacının davalı tarafa yemin teklif ettiği ve davalının da yemini eda ettiği, taraf yeminin kati delil olduğu, davalının icra takibini davacının imzasını taşıyan bono gereği yaptığını, davacının bononun bedelsiz kaldığını kanıtlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

SONUÇ : Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacının yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edenden alınmasına, 18.6.2003 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

VESAYET MAKAMININ GÖREVLERİ-  VASİNİN DAVAYI TAKİBİ -  MANEVİ TAZMİNAT-  MADDİ TAZMİNAT

4. Hukuk Dairesi 2008/3977 E.N , 2008/14550 K.N.

Özet

VASİNİN VESAYET ALTINDAKİ KİŞİ ADINA DAVA AÇABİLMESİ VESAYET MAKAMININ İZNİNE TABİ OLUP, VASİNİN İZİN ALMAKSIZIN DAVA AÇMASI DURUMUNDA, MAHKEME VASİYE BU YÖNDE İLAM ALIP SUNMAK ÜZERE UYGUN BİR SÜRE VERMELİDİR.

İçtihat Metni

Davacı Hatice (Buğra ve T.Barış´a vesayeten) vekili tarafından, davalı A.Sancak vd. aleyhine 23.06.2000 gününde verilen dilekçe ile maddi ve manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 24.12.2007 günlü kararın Yargıtay´ca incelenmesi taraflar vekillerince süresi içinde istenilmekle, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

Dava, maddi ve manevi tazminat talebine ilişkindir.

Davacı küçükler Buğra ve T.Barış´a vesayeten Hatice vekili tarafından açılan 23.06.2000 tarihli dava dilekçesinde; küçüklerin anne ve babasının 17.08.1999 tarihinde meydana gelen deprem sırasında vefat ettiklerini beyanla, yıkılan ev ve içindeki eşyalar için maddi tazminat, anne ve babalarını birlikte kaybeden küçüklere manevi tazminat talebinde bulunulmuş, işbu dosya ile birleştirilen tarafları ve dava sebebi aynı olan 24.06.2005 tarihli dava dilekçesi ile de destek tazminatı talebinde bulunulmuştur.

Davalılar davanın reddine karar verilmesini istemişlerdir.

Mahkemece, asıl ve birleşen dosyadaki davaların kısmen kabul, kısmen reddine karar verilmiştir.

Dava, küçük Buğra ve T.Barış vasisi Hatice´nin genel vekaletnamesine istinaden vekil tarafından açılmıştır. Vasi tayinine ilişkin Yalova Sulh Hukuk Mahkemesi´nin 1999/858-867 esas karar sayılı ilamı dosyaya sunulmuş ise de, vasinin görülmekte olan davayı açma konusunda izin aldığı ileri sürülmediği gibi, buna ilişkin bir karar da ibraz edilmemiştir.

Vesayet altına alınan küçüklerin vasileri tarafından temsil edileceği kuşkusuzdur. 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi´nin 391. maddesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu´nun 448. maddesi düzenlemeleri bu yöndedir. 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi´nin 405/8. maddesi, sulh mahkemesinin iznine tabi tuttuğu işler arasında husumeti de saymış; böylece, gerek vesayet altındaki kişi adına vasi tarafından dava açılabilmesini ve gerekse kendilerine karşı açılmış bir davada vasi tarafından temsil edilebilmelerini vasinin sulh mahkemesinden izin alması koşuluna bağlamıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu´nun 462/8. maddesi de, vasinin vesayeti altındaki kişi adına dava açabilmesini vesayet makamının iznine tabi kılmış; öncekinden farklı olarak, vesayet altındakine karşı açılmış olan davalar yönünden bu izin koşulunu kaldırmıştır.

Böylece, anılan her iki Kanuna göre de, konusu ve türü ne olursa olsun, vasinin, vesayeti altındaki kişi adına herhangi bir davayı açabilmesi, her halükarda, bu konuda izin almış olması koşuluna bağlıdır. Bu konu kamu düzenine ilişkin olduğundan herhangi bir davada vasinin bu yönde izin almış olup olmadığı hususu, mahkemece ve Yargıtay´ca re´sen gözetilmelidir. Hukuk Genel Kurulu´nun 2005/21-195 Esas, 2005/209 Karar sayılı ilamları da aynı hususa işaret etmekte olup, vasinin izin almaksızın dava açması durumunda, davayı gören mahkemenin, vasiye bu yönde ilam alıp sunmak üzere uygun bir süre vermesi gerekir; bu husus yerine getirilmeden yargılama yapılarak davanın sonuçlandırılması kanuna aykırıdır. Böylesi bir kanuna aykırılık ise, Yargıtay´ın temyiz incelemesi sırasında re´sen dikkate alması gereken bir bozma nedenidir.

Somut olay bu açıklamalar çerçevesinde değerlendirildiğinde; vesayet altındaki davacılara temsilen açılan davayı açma konusunda, dava tarihinde

yürürlükte 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi´nin 405/8. maddesi ya da davanın yargılaması sürerken yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu´nun 462/8. maddesi uyarınca vesayet makamından izin alındığına dair bir ilam sunulmadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, mahkemece yapılması gereken iş; vasiye, eldeki davayı açması konusunda vesayet makamından izin alması ve buna dair ilamı dosyaya sunması için uygun bir sürenin verilmesi; bu nitelikte bir ilam alınıp sunulduğu takdirde davaya devamla esas hakkında hüküm kurulması; aksi takdirde, esasa girişilmeksizin davanın salt bu nedenle reddine karar verilmesidir.

Mahkemece, kamu düzenine ilişkin bu gereklilik gözardı edilerek, yargılama yapılmak suretiyle işin esası hakkında karar vermiş olması usul ve yasaya aykırı olup, bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenden dolayı (BOZULMASINA), bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına ve temyiz eden taraflardan peşin alınan harçların istekleri halinde geri verilmesine 24.11.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

DENETİM MAKAMI - VASİ SIFATINA KARŞI YAPILAN İTİRAZLARI İNCELEME GÖREVİ - VASİ TAYİNİ - VASİNİN İLERİ SÜRDÜĞÜ KAÇINMA SEBEPLERİ - VESAYET MAKAMI

T.C. YARGITAY Ikinci Hukuk Dairesi Esas No : 2005/18551 Karar No : 2006/6248 Tarih : 25.4.2006

ÖZET :

Vasi tayini için kişinin mal varlığının kötü yönetilmesi sebebiyle gerek kendisini ve gerekse ailesini darlık ve yoksulluğa düşürme tehlikesine yol açan eylemlerin varlığının gerçekleşmesi gerekir.

Vasinin sıfatına karşı yapılan itirazları veya vasinin ileri sürdüğü kaçınma sebeplerini inceleme görevi öncelikle vesayet makamı Sulh Mahkemesine, onun kabul etmemesi halinde denetim makamı Asliye Mahkemesine aittir.

DAVA :

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hükmün temyizen murafaa icrası suretiyle tetkiki istenilmekle duruşma için tayin olunan bugün temyiz eden S.T. vekili Av. F.G. ve karşı taraf Av. F.K. geldiler. Gelenlerin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonra bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR :

1. Davalı vekilinin 7.7.2005 tarihli dilekçesinde yer alan reddi hakim talebinin inandırıcı hiçbir delile dayanmadığına, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 35. maddesi gereğince, bu halde, ret isteğinin, reddi talep edilen hakimin kendisi tarafından geri çevrilmesinin mümkün bulunmasına ( HUMK. m. 35/2 ), bu durumda reddi hakim talebinin, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 33. maddesinde gösterilen inceleme merciine gönderilmemiş olmasında bir usulsüzlük bulunmadığına göre, davalı vekilinin bu yöne ilişkin temyiz itirazları yersizdir.

2. Vasi tayinine ilişkin kararın esasına yönelik temyizine gelince,

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle malvarlığının kötü yönetilmesi sebebiyle kendisini ve ailesini darlık ve yoksulluğa düşürme tehlikesine yol açan eylemlerin varlığının gerçekleşmiş bulunmasına, davacının mahkemeye başvurusu ihbar niteliğinde olup, ihbar edenin vazgeçmesinin sonuç doğurmayacağına göre yerinde bulunmayan temyiz isteğinin reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün onanmasına karar vermek gerekmiştir.

3. Davalı vasinin sıfatına yönelik itirazına gelince,

Türk Medeni Kanununun 422. maddesi gereğince vasinin sıfatına karşı yapılan itirazları veya vasinin ileri sürdüğü kaçınma sebeplerini ( özürleri ) inceleme görevi öncelikle vesayet makamı Sulh Mahkemesine onun kabul etmemesi halinde denetim makamı Asliye Mahkemesine aittir. ( 5133 S.K. md. 2-3, TMK md 397 ) Öyle ise vasinin şahsına yönelik itiraza ilişkin dilekçenin açıklanan kurallar çerçevesinde değerlendirilip, vasiyet makamınca itiraz ve özür nedenleri yerinde görülmediği takdirde dilekçenin görev yönünden reddi ile denetim makamınca bu konuda kesin bir karar verilmek üzere dosyanın geri çevrilmesine karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ :

Davalı vekilinin reddi hakim talebiyle ilgili temyiz itirazlarının yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple REDDİNE, hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, davalının vasinin sıfatına karşı itirazıyla ilgili olarak da 3. bentte gösterilen sebeple dilekçenin görev yönünden reddi ile dosyanın mahkemesine GERİ ÇEVRİLMESİNE, 25.04.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

VESAYET İLE İLGİLİ VERİLEN NİHAİ KARARLARIN TEMYİZİ MÜMKÜNDÜR- VESAYET DAVASI -  VESAYETİ GEREKTİREN HALLER -  VESAYET MAKAMININ KARARLARINA İTİRAZ -  AKIL HASTALIĞI VE AKIL ZAYIFLIĞI -  KENDİSİNE VASİ ATANMASI TALEP OLUNANIN RIZASI

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2002/5555 K. 2002/6108 T. 9.5.2002

4721/m.488,405

743/m.432,355

ÖZET : 1. Vesayet makamının, vesayeti gerektiren hallerin varlığının ileri sürülmesi halinde, bu hususta verdiği nihai kararların temyizi mümkündür.

2. Fiziksel yetersizliği sebebiyle kendi işini göremeyecek durumda olmasına rağmen bu durumun idrak ve muhakeme melekelerini bozmayan kişi ancak kendi istemesi halinde vesayet altına alınabilir.

DAVA : Taraflar arasındaki ( vesayet ) davasının yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hükümle 27.2.2002 tarihli ek kararda ( Davacı tarafından ) temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davacı, Medeni Kanunun 355. maddesindeki sebebin varlığını ileri sürerek 1322 doğumlu olan halası Ayşe Çekli´nin vesayet altına alınmasını kendisinin de vasi atanmasını istemiştir.

Mahkemece; dava reddedilmiştir.

Kararı davacı temyiz etmiş; vesayet makamı olan Sulh Hukuk Mahkemesi 27.2.2002 tarihli ek kararı ile davacının temyiz isteğini, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun 488. maddesine dayanarak kararın temyizi kabil olmadığından bahisle reddetmiştir. Bu ret kararı da süresi içinde temyiz edilmiştir.

1 - Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 488. maddesi, yürürlükten kaldırılan Medeni Kanunun 432. maddesini karşılamaktadır. ( madde gerekçesi ) Sözü edilen madde; vesayet makamının hafif yolsuzluklarda vasiyi görevden alınacağı hususunda uyarma, gecikmesinde tehlike bulunan hallerde vasiye geçici olarak işten el çektirme, gerektiğinde vasinin mallarına haciz koyma ve tevdii ettirme şeklinde oluşan önlemi almaya ilişkin kararlarına karşı ilgililerce itiraz edilebileceğine, bu nitelikteki kararlara itirazı inceleyen denetim merciinin kararının kesin olacağına ilişkindir. 488. madde, vesayet makamının vesayetin esası hakkında verdiği nihai kararlara karşı temyiz yolunu kapatan bir düzenleme değildir.

Vesayet makamının vesayeti gerektiren hallerin varlığının ileri sürülmesi halinde bu hususta verdiği nihai kararlar temyizi kabildir. Bu bakımdan vesayet makamının "temyiz isteğinin reddine" ilişkin 27.2.2002 tarihli ek kararının yukarıda açıklanan sebeple bozulmasına, işin esasının incelenmesine karar verildi.

2 - Vesayet altına alınması talep edilen Ayşe Çekli´nin 1322 ( Miladi: 1906 ) doğumlu olduğu; yaşlı olması ve ayaklarının sakat olması sebebiyle fiziksel yetersizlikten dolayı kendi işlerini göremeyecek durumda olduğu, bu fiziksel yetersizliğinin ve geniliteye bağlı kognitif fonksiyonlardaki kısmı azalma nedeniyle bakıma muhtaç olduğu; bu durumun idrak ve muhakeme melekelerini bozmadığı, akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bulunmadığı, toplanan delillerle alınan raporlarla sabittir. Açıklanan ve kişide saptanan bu olgular, kişinin kendisinin istemesi halinde vesayet altına alınmasını gerektiren sebeplerdir. 355. maddede ( yeni Yasanın 405. maddesindeki ) sebeple kanıtlanmamıştır.Ret kararı doğrudur.

SONUÇ : Temyize konu hükmün gösterilen sebeplerle ONANMASINA, oybirliğiyle karar verildi.


 

VASİ TAYİNİ-MAHKEMENİN İŞİ İNCELEYİP SONUCLANDIRMASI GEREKTİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 1985/1349 K. 1985/1612 T. 21.2.1985

743/m.369

ÖZET : Vasi tayini, kamu düzeni ile ilgili olup; sulh mahkemeleri kendilerine yapılan ihbar üzerine işi inceleyip sonuçlandırmakla görevlidirler.

DAVA VE KARAR : Zennur Soğucaklı tarafından açılan vasi tayini davasının yapılan muhakemesi sonunda davanın reddine dair verilen hüküm davacı tarafından temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Vasi tayini, kamu düzeni ile ilgili olup durumları incelenmesi için bir dava biçiminde ilgililer tarafından başvurulması gerekli değildir. Medenî Kanunun 354, 355 ve 357. maddelerinde Sulh Mahkemelerinin kendilerine yapılacak ihbar üzerine işi inceleyip sonuçlandırmaları açıkça öngörülmüştür. Bu durumda vesayet altına alınması istenilen kişinin bulunup mahkeme önüne getirilmesi ve muayenesinin yaptırılması gerekir. Mahkemeye ait bulunduğu halde aksine düşüncelerle bu yönden davacıya yüklenmesi ve sonuçta davanın reddine karar verilmesi Usul ve Kanun’a aykırıdır.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın gösterilen sebeple ( BOZULMASINA ), oybirliğiyle karar verildi.


 

KOOPERATİF BORCU İÇİN ÜYELERE HACİZ İHBARNAMESİ GÖNDERİLEMEZ

YARGITAY 16. Hukuk Dairesi 2007/2457 E.N 2007/3532 K.N.

Özet

KOOPERATİF BORCU İÇİN ÜYELERE HACİZ İHBARNAMESİ GÖNDERİLMESİ USULSÜZDÜR.

İçtihat Metni

İİK’nın 338/1. maddesine muhalefet etmek ve tazminat istemli olarak sanık S.Feride hakkında açılan davada, gerçeğe aykırı beyanda bulunmak suçundan İİK’nın 338. maddesi gereğince 3 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, tazminat isteminin ise tefrik edilmesine karar verilmiş, hüküm yasal süresi içerisinde sanık tarafından temyiz edildiğinden, Yargıtay C.Baş-savcılığı’nın bozma istemli tebliğnamesiyle dosya Daireye gönderilmiş olmakla, inceleme raporu ve dosyadaki belgeler okunarak, gereği görüşüldü:

Müşteki gerçeğe aykırı beyanda bulunmak suçundan cezalandırılması ve tazminat istemiyle sanık hakkında şikayette bulunmuş olmasına, ceza davası ile birlikte tazminat davasının da genel hükümlere göre yargılanmasının mümkün olduğu düşünülmeden tazminat davasının tefrikine karar verilmesi doğru bulunmamış ise de, bu konu temyiz sebebi yapılmadığından inceleme dışı bırakılmıştır.

Sanığın sair temyiz itirazlarının reddine, ancak;

Kooperatifin kuruluş amacı gözetildiğinde, kural olarak alacaklılarına karşı sadece kooperatifin sorumlu olması ve ortağın kooperatifle olan münasebetleri bakımından kooperatife karşı üçüncü kişi sayılamayacağı hususları gözetildiğinde, kooperatif borcu için üyelerine haciz ihbarı gönderilmesi usulsüzdür. Bu nedenle sanığın beraatine karar verilmesi gerekirken mahkumiyetine karar verilmesi nedeniyle hükmün istem gibi (BOZULMASINA), 03.10.2007 gününde oybirliği ile karar verildi.


 

FERAGAT´IN FESHİ-FERAGAT İCİN HİLEYE ALDATMAYA BAŞ VURULMASI

T.C. YARGITAY 1. Hukuk Dairesi Esas: 2008/7643 Karar: 2008/12182 Tarih: 21.11.2008

ÖZET: Feragat, kesin hükmün hukuksal sonuçlarını doğurur.

Rızayı ifsat eden bir nedenle malul olduğu ileri sürülerek feragatın feshi davası açılabilir. Bu nedenle, hataya dayalı ise feragatın feshine karar verilmesi gerekir.

(818 sayılı BK. m. 23, 28) (1086 sayılı HUMK. m. 91, 95)

KARAR METNİ:

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı vekili, müvekkili adına ve davalılar aleyhine (Bala Asliye Hukuk Mahkemesi)´nin 1998/276 esas s. dosyası ile tapu iptal davası açtığını, davalılar vekilinin yargılamanın başlangıcından beri müvekkili davacıya ilişkin olan 616 no.lu parsel ile davalılara ilişkin olan 583 notu parselin farklı yerler olduğunu beyan etmesi karşısında, 17.04.2003 günlü oturumda davalılar vekilinin dürüstlüğüne ve iyiniyetine güvenerek feragatin gerçekleştiğini, ancak davalılar vekilinin iyiniyetli olmadığını (Bala Asliye Hukuk Mahkemesi)´nin 2003/132 esas s. dosyasında açmış oldukları elatmanın önlenmesi davasında yapılan keşif sonunda alınan rapor ile öğrendiğini, davalıların hile ve hatası ile feragatin yapıldığını ileri sürerek, Borçlar Yasası´nın 23 ve 28. maddeleri gereğince feragatin iptal edilmesine karar verilmesi isteminde bulunmuştur.

Davalılar, davanın hakdüşürücü süre sebebiyle reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, Borçlar Kanunu´nun 23 ve 28. maddelerinde ön görülen koşulların oluşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; tetkik hakiminin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.

Dava, davadan feragatin iptali (feshi) isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden özellikle Bala Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 17.04.2003 tarih, 1998/276 esas, 2003/106 s. tapu iptali, yine taraftan aynı ve karşılıklı olarak aynı yer Asliye Hukuk Mahkemesinde açılıp rüy´et edilen elatmanın önlenmesi istekli dava dosyalarının tetkikinden; öncesi Hazine´ye ilişkin 64.600 m2 yüzölçümlü 616 parsel s. taşınmazın 4753 s. Kanun hükümleri gereğince Recep´e, keza 44.800 m2 mesahadaki 583 parsel s. taşınmazın da 1997 gününde Hazine´ce Nazım´a satış suretiyle temlik edildiği, Nazım´ın 583 parseldeki 1/3 payını üzerinde ipka ederek 2/3´ünü her birine 1/3´er olmak üzere Üçler ve Orhan´a temlik ettiği, 616 parsel maliki Recep´in 02.10.1998 gününde 583 parsel maliklerine yönelik çifte tapu (mükerrer kayıt) olgusunun varlığından bahisle davalıların tapusunun sicilden terkini istekli davanın Bala Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 17.04.2008 tarih, 1998/276 esas, 2003/106 s. kararı ile feragat sebebiyle sonuçlanıp kesinleştiği, sonradan aynı yer mahkemesinde Recep aleyhine 583 parsel maliklerince elatmanın önlenmesi davası açıldığı ve bunun üzerine Recep vekili Av. Sabite´nin "iptal davasındaki davalılar vekili Av. Sadık´ın, Recep´in malik olduğu tapu ile müvekkillerine ilişkin tapunun aynı yere ilişkin olmadığı, ayrı ayrı yerleri kapsadığını bildirmesi" üzerine iptal davasından feragat ettiğini, oysa haktan vazgeçme gibi bir düşünce ve irade beyanının bulunmadığı durumda müvekkili Recep aleyhine açılan elatmanın önlenmesi davasının mahkemece iptal davasındaki feragatin haktan feragat olarak nitelendirilmek suretiyle aleyhlerinde karara bağlandığını ileri sürerek eldeki feragatin iptali konusundaki davayı açtığı ve mahkemece feragatin hata ürünü olmadığı haktan feragat olduğu kabul edilerek davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

Gerçekten de, 1998/276 s. tapu iptal davasında Recep vekili Av. Sabite´nin 17.04.2003 günlü oturumda vekaletnamedeki haiz olduğu feragat yetkisine istinaden davadan feragat ettiği ve usulünce feragatin imzası ile tevsik edildiği oturum zaptıyla sabit olduğu gibi her iki tarafın dayandığı tapuların 40.618.66 m2´lik bölümünün iç içe girdiği ve bu yer için mükerrer tapu oluştuğu, elatmanın önlenmesi davalarıyla da sabittir.

Hemen belirtilmelidir ki, vazgeçme kesin hükmün hukuksal sonuçlarını doğurur. Ancak, feragatte hasıl olan neticenin buna sebep olan feragatin rızayı ifsat eden bir nedenle malul olduğu kanıtlanırsa, doğurduğu netice bakımından hileye, hataya maruz kalan kimseye talep hakkı bahşedeceğinde kuşku bulunmamaktadır. Somut olayda Av. Sabite iptal davasındaki feragat iradesi açıklamasını, sair taraf vekili Av. Sadık´ın "her iki tarafın adlarına kayıtlı tapuların ayrı ayrı yerlere ilişkin olduğu ve çifte tapunun bulunmadığı" beyanı üzerine yaptığı biçiminde savunmada bulunmuş, mahkemece bu kabule itibar edilmemişse de, müvekkili Recep´in bu nedenle yaptığı şikayeti üzerine hakkında görevi kötüye kullanmak fiilinden dolayı açılan kamu davasında Ankara Yedinci Ağır Ceza Mahkemesi´nin 24.07.2006 gün 2006/182 esas, 2006/267 s. kararında Av. Sadık´ın her iki tarafın tapu kaydının aynı yere ilişkin olmadığı, ayrı ayrı yerlere ait bulunduğuna dair beyanı hükme esas alınmak suretiyle beraatle sonuçlanmıştır. Esasen, eldeki davanın 01.06.2006 günlü oturumunda da Av. Sadık´ın dava edilen yerlerin ayrı ayrı yerler olduğunu, tarafların tapularının başka başka yerlere ait bulunduğu şeklindeki beyanı sonradan taraflar arasında karşılıklı olarak açılıp görülen elatmanın önlenmesi davalarında ortaya çıkan her iki tarafın dayandığı tapuların 40.618.66 m2´lik yeri için mükerrer oluşturulan (çifte) tapu olgusu ile örtüşmüyor ise de bu maddi gerçek karşısında davadan feragatin sair taraf vekilinin beyanından kaynaklanan hataya bağlı olduğu kabul edilmelidir. Kaldı ki, varlığı sabit olan bahse konu bildirim karşısında feragatin davaya konu edilen haktan değil, davanın takibinden feragat olduğu biçiminde değerlendirilmelidir. Zira çifte kayıt olgusu nedeniyle açılan dava sebebiyle sonradan varlığı ortaya çıkan kayıtların tedahül ettiği (iç içe girdiği) gerçeği karşısında davadan feragatin taraflar arasındaki çıkacak her türlü çekişmeyi çözümsüz bırakacağı kuşkusuzdur. Kaldı ki, esas haktan feragat usul hükümlerine değil, taalluk ettiği esas hakkın tabi olduğu hükümlere bağlıdır. Sair taraftan, haktan feragat için bir sebebin varlığı da iddia ve ispat edilmiş değildir.

O halde, iptal davasındaki feragatin hataya dayalı olduğu gözetilmek suretiyle davanın kabulüne ve feragatin feshine (iptaline) karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu üzere karar verilmesi doğru değildir.

Davacının, temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK.nun 428. maddesi hükümü gereğince (BOZULMASINA), alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 21.11.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi


 

KOMŞULUK HUKUKU-SIVA YAPMAK İCİN YANDAKİ BİNAYA İSKELE KURMA

T.C. YARGITAY 1.Hukuk Dairesi Esas: 2010/283 Karar: 2010/1989 Karar Tarihi: 24.02.2010

ÖZET: Olayda, davacı ve müdahilin bina duvarının yağmur suları ve rutubetten korunmak için sıva yaptırmak zorunda kaldığı ve bunun için de mutlak surette davalı taşınmazına iskele kurmak ve onun taşınmazına zorunlu olarak müdahale etmesi gerektiği belirlendiği sabit olduğundan istek de gözetilmek suretiyle bir karar verilmesi gerekir.

(4721 S. K. m. 737, 750) (1086 S. K. m. 73)

Dava: Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, 127 ada, 7 parsel sayılı taşınmazın kayıt maliki dava dışı Hediye ile davacı şirketin kat karşılığı inşaat sözleşmesi yaptığını, inşaatın Ç... Belediyesi tarafından alınan inşaat plan ve ruhsatına uygun olarak inşaatın tamamlandığını, inşaatın komşu 6 sayılı parsele bakan cephenin dış yüzeyinin sıvanmasına davalı 6 parsel malikinin izin vermediğini, duvarın dış yüzeyinin sıvanamaması nedeniyle bağımsız bölümlerin rutubetlendiğini, davanın komşuluk hukuku ilkelerine aykırı hareket ettiğini ileri sürerek el atmanın önlenmesine ve sıva yapılmasına izin verilerek muarazanın giderilmesine karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; husumet yokluğundan davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı ve müdahil davacı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; tetkik hakiminin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.

Karar: Dava; el atmanın önlenmesi ve sıva yapılmasına izin verilmesi isteğine ilişkindir.

Mahkemece; husumet yokluğu nedeniyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 7 sayılı parselde davacı şirketin mülkiyetten kaynaklanan bir hakkı bulunmadan taşınmazda tasarruf ettiği binanın davalının maliki bulunduğu taşınmaza bakan duvarına sıva ve boya yapmak istediği halde davalının müsaade etmediği ve gerekli izni vermediği ileri sürülerek eldeki davayı açtığı ve dava sırasında taşınmazda bağımsız bölüm maliki olan Cevdet´in harcını yatırmak suretiyle davaya asli müdahale talebinde bulunduğu ve mahkemece müdahale talebinin reddine, asıl davanın da 7 sayılı davacının kullanımında bulunulan binanın çekme mesafesine uygun yapılmadığı, davalının 7 sayılı taşınmazla ilgili inşaat ruhsatının iptali konusunda dava açtığını gerekçe yapmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki; gerçekten de hukukumuzda asli müdahale yoluyla bir kimsenin taraf olacağına dair yasal bir düzenleme bulunmamakla beraber açılmış bir davaya harcını da ikmal etmek suretiyle müdahale talebinde bulunarak müstakilen hak iddia etmesi ve Yasa’nın kendisine tanıdığı imkanları elde etmesine engel bir hüküm bulunmamaktadır.

Bu sebeple, Cevdet´in asli müdahale talebinin ara kararı ile reddine karar verilmiş olmasının doğru olduğu söylenemez.

Diğer taraftan 7 nolu taşınmazda yer alan binanın davalının taşınmazına komşu olduğu ve bu yere bakan duvarın korunması ve tabiat hadiselerinden etkilenerek binanın bir zarar görmemesi için sıvanması ve boyanmasında zaruret bulunduğu elde edilen bilirkişi raporunda belirtilmiştir. Taşınmazda bulunan binanın çekme mesafesine uyulmaması veya kaçak yapılması idareyi ve idari yaptırımı gerektiren hususlardır. Oysa, eldeki davada istek, 4721 sayılı TMK´nın komşuluk hukuku ile ilgili yasal düzenlemelere dayanmaktadır. Keza TMK´nın 750. maddesine göre komşuluk haklarının kullanılması için gerekli olan işlerin yapılması için komşu taşınmaz maliki birtakım vecibelere katlanmak zorundadır.

O halde, gerek mahkeme gerekçesinde gerekse davalının savunmasında ileri sürüldüğü gibi, davacı ve asli müdahilin isteğini kötü niyet olarak nitelemek olanak dışıdır.

Hal böyle olunca, davacı ve müdahilin bina duvarının yağmur suları ve rutubetten korunmak için sıva yaptırmak zorunda kaldığı ve bunun için de mutlak surette davalı taşınmazına iskele kurmak ve onun taşınmazına zorunlu olarak müdahale etmesi gerektiği belirlendiği dosya kapsamı ile sabit olduğundan istek de gözetilmek suretiyle bir karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması doğru değildir.

Sonuç: Davacı ve müdahil davacının, temyiz itirazları açıklanan nedenlerden ötürü yerindedir. Kabulüyle hükmün HUMK´nın 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 24.02.2010 tarihinde oybirliği ile karar verildi


 

İCRA EMRİNİN VEKİLE DEĞİL ASİLE TEBLİĞİ YASAYA AYKIRILIĞI

Y.12.Hukuk Dairesi. E: 2010/15248 K: 2010/28616 T: 2.12.2010

ÖZET: Vekil ile takip edilen işlerde vekile tebligat yapılması gerekir. İcra emrinin vekile değil asile tebliğ edilmesi yasaya aykırıdır. Bu nedenle borçlu asile gönderilen tebligat işlemi iptal edilmelidir.

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlular vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Alacaklı tarafından borçlular hakkında ilama dayalı olarak icra takibi başlatılmış, borçlular vekili, icra emrinin vekil yerine borçlu asillere tebliğ edilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek icra emrinin iptali istemiyle icra mahkemesine başvurmuş, mahkemece, borçluların icra emrinin geri bırakılması gibi taleplerinin olması halinde, bu taleplerini de aynı şikayet dilekçesinde yapma imkanları olduğu halde, bunun yapılmadığı, şikayet dilekçesinde ileri sürülen bu sebebe bağlı olarak icra emrinin iptal edilemeyeceği gerekçesiyle şikayetin reddine karar verilmiştir.

7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 11, Avukatlık Kanunu’nun 41 ve HUMK’un 62 ve 68. maddeleri gereğince vekil ile takip edilen işlerde tebligatın vekile yapılması zorunludur.

Takip dosyasında icra emrinin vekil yerine asillere tebliğ olunması anılan yasa hükümlerine aykırıdır. Vekile çıkarılmış bir tebligat bulunmadığına göre usulsüz tebliğ ile ilgili 7201 sayılı Tebligat Yasası’nın 32. maddesinin somut olayda uygulama yeri de bulunmamaktadır.

O halde mahkemece borçlu asillere çıkartılan icra emri tebliğ işleminin iptaline karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçelerle şikâyetin reddine dair hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ: Borçlular vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK’un 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 02.12.2010 gününde


 

USULSÜZ TEBLİGAT-ÖĞRENME TARİHİNİN TEBLİGATA GÖRE BELİRLENMESİ-GECİKMİŞ İTİRAZ.

Y12HD Esas : 2011/2856 Karar : 2011/18899 Tarih : 13.10.2011

İİK.32, 65

HMK.33

Usulsüz tebligatta ise, İİK.’nun 65. maddesine göre yapılacak incelemeden farklı olarak, tebligat usulüne uygun olarak yapılmamıştır. Bu durumda, mahkeme, tebliğ işleminin 7201 Sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak yapılıp yapılmadığını inceleyecek ve aynı kanunun 32. maddesi gereğince öğrenme tarihine göre tebliğ tarihini düzeltecektir.fk

DAVA VE KARAR:

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Alacaklı vekili tarafından başlatılan kira alacağına ilişkin takibe karşı borçlunun, ödeme emri tebliğ tarihinde şehir dışında olduğunu belirterek borca itirazının İIK.’nun 65 maddesi gereğince kabulü ile takibin durdurulması ve hacizlerin kaldırılması istemi ile icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece, talebin ödeme emri tebliğinin usulsüzlüğü şikayeti olarak değerlendirilerek istemin kabulü ile tebliğ tarihinin düzeltilmesine ve hacizlerin kaldırılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

İİK`nun 65. maddesine dayanan gecikmiş itirazda, tebligatın usulüne uygun olarak yapılmış olması, ancak, muhatabın bir engel nedeniyle süresinde itiraz edememesi halinde gecikmiş itirazda bulunacak kişinin mazeretini gösterir delillerle birlikte, esasla ilgili itirazlarını ve dayanaklarını, engelin kalktığı günden itibaren üç gün içinde icra mahkemesine bildirmesi gerekir. Maddeden de anlaşılacağı üzere, gecikmiş itirazın ön koşulu, usulüne uygun bir tebligatın yapılmış olmasıdır.

Usulsüz tebligatta ise, İİK.’nun 65. maddesine göre yapılacak incelemeden farklı olarak, tebligat usulüne uygun olarak yapılmamıştır. Bu durumda, mahkeme, tebliğ işleminin 7201 Sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak yapılıp yapılmadığını inceleyecek ve aynı kanunun 32. maddesi gereğince öğrenme tarihine göre tebliğ tarihini düzeltecektir.

Borçlunun dilekçesinde, gecikmiş itirazdan söz etmesi sonuca etkili değildir. Zira, HMK.’nun 33. maddesi gereğince, hukuki sebebin ve uygulanacak yasa maddesinin tespiti hakimin görevine giren bir konudur (HGK.5.6.1991-1991/12-258E-344K).

Somut olayda, borçlunun başvuru dilekçesinde, ödeme emri tebligatı usulsüzlüğünü ileri sürmediği, ödeme emri tebliğ tarihinde şehir dışında olduğundan bahisle tebligattan ancak, döndükten sonra haberdar olduğunu belirterek İİK.’nun 65.maddesine göre itirazının kabulünü talep ettiği görülmektedir. Yukarıda açıklandığı üzere, mahkemece, tebligat usulsüzlüğüne ilişkin hukuki tavsif yapılması hali, bu hususun iddia edilmesine bağlıdır.

O halde, mahkemece, borçlunun tebligatın usulsüzlüğüne yönelik şikayeti bulunmadığı dikkate alınarak İİK.nun 65.maddesi muvacehesinde işin esası incelenerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde sonuca gidilmesi isabetsizdir.

SONUÇ: Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle ( BOZULMASINA ), bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 12. Hukuk Dairesi Esas No : 2010/27844 Karar No : 2011/8259

Mahkemesi : İcra Hukuk Mahkemesi

Borçlu : ... Üniversitesi

Alacaklı : ... A.Ş.

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Alacaklı tarafından "… Üniversitesi Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğü" aleyhine genel haciz yoluyla yapılan takipte örnek 7 numaralı ödeme emri adı geçen müdürlüğe 17/5/2010 tarihinde tebliğ edilmiş, … Üniversitesi Rektörlüğü´nce 28/5/2010 tarihinde asıl alacağın bir kısmına, ayrıca faiz oran ve miktarına itiraz edilmiş, ancak icra müdürlüğünce 04/06/2010 tarihinde itirazın süre yönünden reddine karar verilmiştir.

Şikayetçi … Üniversitesi Rektörlüğü Vekili, 10/06/2010 tarihinde İcra Mahkemesine verdiği başvuru dilekçesinde, takibin Üniversite Rektörlüğü yerine temsilcide hata yapılarak ayrı bir tüzel kişiliği ve taraf ehliyeti bulunmayan … Üniversitesi Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğü´ne tebliğ edildiğini, bu tebligatın usulsüz olduğunu, bu nedenle tebliğ tarihinin öğrenme tarihi olan 24/05/2010 tarihi olarak düzeltilmesine ve icra müdürlüğünün 04.06.2010 tarihli red işleminin iptali ile itirazlarının süresinde yapıldığının kabulüne karar verilmesini talep etmiştir.

Hukuk davalarında olduğu gibi icra takibinde de tarafların, taraf ehliyetine sahip olmaları gerekir. Yalnız gerçek ve tüzel kişilerin taraf ehliyeti vardır. Borçlu olarak gösterilen … Üniversitesi Döner Sermaye İşletmesi Müdürlüğü, … Üniversitesi’ne bağlı bir birim olup, ayrı bir tüzel kişiliği olmadığından takipte taraf ehliyeti bulunmamaktadır. HUMK´nun 76. maddesine göre hukuki tavsif hakime ait olup, şikayetçi vekilinin icra mahkemesine başvurusu Döner Sermaye İşletme Müdürlüğüne ödeme emri çıkarılamayacağına yönelik şikayet niteliğinde kabul edilip tüzel kişiliği olmayan Müdürlük hakkında takip yapılması usulsüz olduğundan ve bu durumun kamu düzeni ile ilgili olması nedeniyle mahkemece re´sen gözetilerek takibin iptaline karar verilmemesi temyiz edenin sıfatına göre bozma nedeni sayılmamış, kararın onanması gerekmiştir.

Sonuç : Alacaklının temyiz itirazlarının reddi ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.366. ve HUMK.438. maddeleri uyarınca (ONANMASINA), 17.15.TL onama harcının mahsubuna bakiye 1,25 TL harcın temyiz edenden alınmasına, 03/05/2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

ÖDEME EMRİNİN TEBLİĞİNİN USULSÜZLÜĞÜ-GECİKMİŞ İTİRAZ

Y12HD Esas : 2011/2856 Karar : 2011/18899 Tarih : 13.10.2011

HMK.33

Usulsüz tebligatta ise, İİK.’nun 65. maddesine göre yapılacak incelemeden farklı olarak, tebligat usulüne uygun olarak yapılmamıştır. Bu durumda, mahkeme, tebliğ işleminin 7201 Sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak yapılıp yapılmadığını inceleyecek ve aynı kanunun 32. maddesi gereğince öğrenme tarihine göre tebliğ tarihini düzeltecektir.fk

DAVA VE KARAR:

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Alacaklı vekili tarafından başlatılan kira alacağına ilişkin takibe karşı borçlunun, ödeme emri tebliğ tarihinde şehir dışında olduğunu belirterek borca itirazının İIK.’nun 65 maddesi gereğince kabulü ile takibin durdurulması ve hacizlerin kaldırılması istemi ile icra mahkemesine başvurduğu, mahkemece, talebin ödeme emri tebliğinin usulsüzlüğü şikayeti olarak değerlendirilerek istemin kabulü ile tebliğ tarihinin düzeltilmesine ve hacizlerin kaldırılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

İİK`nun 65. maddesine dayanan gecikmiş itirazda, tebligatın usulüne uygun olarak yapılmış olması, ancak, muhatabın bir engel nedeniyle süresinde itiraz edememesi halinde gecikmiş itirazda bulunacak kişinin mazeretini gösterir delillerle birlikte, esasla ilgili itirazlarını ve dayanaklarını, engelin kalktığı günden itibaren üç gün içinde icra mahkemesine bildirmesi gerekir. Maddeden de anlaşılacağı üzere, gecikmiş itirazın ön koşulu, usulüne uygun bir tebligatın yapılmış olmasıdır.

Usulsüz tebligatta ise, İİK.’nun 65. maddesine göre yapılacak incelemeden farklı olarak, tebligat usulüne uygun olarak yapılmamıştır. Bu durumda, mahkeme, tebliğ işleminin 7201 Sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak yapılıp yapılmadığını inceleyecek ve aynı kanunun 32. maddesi gereğince öğrenme tarihine göre tebliğ tarihini düzeltecektir.

Borçlunun dilekçesinde, gecikmiş itirazdan söz etmesi sonuca etkili değildir. Zira, HMK.’nun 33. maddesi gereğince, hukuki sebebin ve uygulanacak yasa maddesinin tespiti hakimin görevine giren bir konudur (HGK.5.6.1991-1991/12-258E-344K).

Somut olayda, borçlunun başvuru dilekçesinde, ödeme emri tebligatı usulsüzlüğünü ileri sürmediği, ödeme emri tebliğ tarihinde şehir dışında olduğundan bahisle tebligattan ancak, döndükten sonra haberdar olduğunu belirterek İİK.’nun 65.maddesine göre itirazının kabulünü talep ettiği görülmektedir. Yukarıda açıklandığı üzere, mahkemece, tebligat usulsüzlüğüne ilişkin hukuki tavsif yapılması hali, bu hususun iddia edilmesine bağlıdır.

O halde, mahkemece, borçlunun tebligatın usulsüzlüğüne yönelik şikayeti bulunmadığı dikkate alınarak İİK.nun 65.maddesi muvacehesinde işin esası incelenerek oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde sonuca gidilmesi isabetsizdir.

SONUÇ: Alacaklının temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle ( BOZULMASINA ), bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, oybirliğiyle karar verildi.

Y12HD 13.10.2011 - K.2011/18899


 

KAÇAK ELEKTRİK KULLANMA -İSPAT YÜKÜ-TAZMİNAT

7. Hukuk Dairesi 2006/1597 E., 2006/1617 K.

4721 S. TÜRK MEDENİ KANUNU [ Madde 6 ]

818 S. BORÇLAR KANUNU (Madde 104)

3095 S. KANUNİ FAİZ VE TEMERRÜT FAİZİNE İLİŞKİN KANUN [ Madde 1 ]

3095 S. KANUNİ FAİZ VE TEMERRÜT FAİZİNE İLİŞKİN KANUN [ Madde 2 ]

"İçtihat Metni"

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın Yargıtay´ca incelenmesi taraflarca istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı, dosya incelendi. Dosyadaki belgeler okundu. Tetkik hâkiminin açıklamaları dinlendi, gereği görüşüldü:

1- Dava, niteliği ve içeriği itibariyle tacir ya da (tacir sayılan) taraflar arasında kaçak elektrik kullanmadan bir başka deyişle haksız fiilden kaynaklanan tazminat alacağının tahsili için başlatılan icra takibine karşı öne sürülen itirazın iptali istemine ilişkindir.

Mahkemece, davalı tarafça öne sürülen yetki ve işbölümü itirazı ve zamanaşımı defi konusunda bir karar verilmeksizin, davanın esasına girilerek hüküm kurulmuş ise de; dava dilekçesinin davalı tarafa 13.07.2005 günü tebliğ edildiği, davalı şirket adına vekaletname ibraz eden Av. Necati´nin yasal süresi içinde verdiği 25.07.2005 havale günlü dilekçesi ile davanın esasına cevap verdiği, daha sonra vekaletname ibraz eden Av. Özgen´in ise 14.09.2005 havale günlü dilekçesi ile itiraz ve defi öne sürdüğü dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Yasal (10) günlük cevap süresi içinde, öne sürülmeyen yetki ve işbölümü itirazlarının ve yine savunmanın genişletildiği itirazı ile karşılanması halinde yasal cevap süresi içinde öne sürülmeyen zamanaşımı definin dikkate alınmasına imkân bulunmamaktadır. Davacı vekili davalı tarafından esasa cevap verildikten ve yasal cevap süresi de geçtikten sonra verdiği davalı tarafa ait dilekçenin duruşma sırasında kendisine verilmesi üzerine savunmanın genişletildiği itirazında bulunmuştur. Hal böyle olunca mahkemece davalı tarafından öne sürülen bu savunma nedenleri konusunda olumlu veya olumsuz bir karar verilmemesi neticeye etkili görülmemiş, davalının bu konuyu açıkça temyize getirmemesi de dikkate alınarak bu yanılgı bozma sebebi yapılmamıştır.

2- İddia ve savunmaya, duruşma tutanaklarına yansıyan bilgi ve belgelere, bu yolla saptanan dava niteliğine ve özellikle iddia ve savunmanın kıymetlendirilmesi yönünden bilgilerine başvurulan ve hükme dayanak yapılan uzman bilirkişi raporunun niteliği, içeriği ve dosya kapsamında toplanıp değerlendirilen delillere, delillerin takdir, tahlil ve tartışımına ilişkin hükümde gösterilen gerekçelere, 4077 sayılı Kanuna göre Tüketici Mahkemelerinin ancak tüketiciler tarafından açılacak bu kanunda düzenlenen mal ve hizmet alımlarına ilişkin konularda açılacak davalara bakmak üzere kurulmuş bulunmasına, davacı ve davalı tarafın tacir olması nedeniyle görülmekte olan davanın genel mahkemelerin görevine girmesine göre davacı tarafın tüm ve davalı tarafın aşağıdaki bentler dışında kalan yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının (REDDİNE), alınması gereken harç peşin ödendiğinden davacı taraftan yeniden harç alınmasına yer olmadığına,

3- Mahkemece, iddia ve savunma, davacı tarafından dosyaya ibraz edilen delil ve belgeler ile özellikle benimsenen uzman bilirkişi raporuna göre davanın kısmen kabulüne karar verilmiş ise de, varılan sonuç davanın niteliğine uygun düşmediği gibi mahkemece yapılan araştırma ve soruşturma da hüküm vermeye yeterli değildir. Dava haksız eylemden kaynaklanmaktadır. Davalı tarafın kaçak elektrik kullandığı iddiasını kabul etmemesi karşısında, davalının kaçak elektrik kullandığını ve uğradığı zararı ispat yükü davacı taraf üzerindedir. Davacı tarafından dosyaya ibraz edilen, kaçak elektrik tutanağı, tespit tutanağı, abone dosyası gibi deliller davacının tek taraflı olarak düzenlediği belgeler olup, davalı şirket yetkililerinin imzasını içermediğinden ve davalı tarafça da kabul edilmediğinden bu belge ve deliller davalının kaçak elektrik kullandığını kabule yeterli değildir. Hal böyle olunca, öncelikle ispat yükünün davacı taraf üzerinde olduğu davacı tarafa hatırlatılarak tarafların tüm delillerinin sorulup saptanması, gösterdikleri ve gösterecekleri delillerin eksiksiz toplanması, toplanan ve toplanacak tüm delillere göre davalının kaçak elektrik kullandığı kanısına varıldığı taktirde Enerji Tarifeleri Yönetmeliği ve Elektrik Tarifeleri hükümleri doğrultusunda davalı tarafın sorumlu tutulabileceği kaçak elektrik bedelinin ve takip tarihi itibarıyla işlemiş gecikme faizlerinin hesaplanması için konusunda uzman bilirkişi veya bilirkişi kurulundan rapor alınması ve sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken henüz taraf teşkili dahi sağlanmadan yaptırılan inceleme sonucunda alınan uzman bilirkişi raporu benimsenerek ve deliller tümü ile toplanmadan eksik araştırma ve soruşturma ile yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir.

4- Kabule göre de; davanın niteliği, dosyanın içeriği, tarafların sıfatı dikkate alındığında davacı tarafın haksız fiilin meydana geldiği günden 01.01.2000 gününe kadar değişken oranlı reeskont faizi, bu tarihten sonra da 3095 sayılı Kanunun 2. maddesi hükmünde yazılı değişken oranlı avans faizi isteme hakkı bulunduğu ancak, icra takibinde değişken oranlı olduğunu dahi açıklamaksızın % 48 oranında reeskont faizi istediği anlaşılmaktadır. HUMK´nın 74. maddesi hükmüne göre talebin (isteğin) aşılamayacağı göz önünde bulundurularak takip tarihinden önceki döneme ait işlemiş faiz hesabının yıllık % 48 oranını aşmayacak biçimde ve reeskont faizine göre yaptırılması, takip tarihinden sonraki dönem için de yine yıllık % 48 oranı ile sınırlı reeskont faizine hükmedilmesi gerekirken istemi aşacak biçimde hesap yapan uzrnan bilirkişinin raporu esas alınarak yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz olduğu gibi haksız fiilden kaynaklanan alacakların likid olmadığı, miktarının ancak yargılama sonucunda belirleneceği, likit olmayan alacaklar için başlatılan icra takiplerine itiraz edilmesi halinde açılacak itirazın iptali davalarında icra inkâr tazminatına hükmedilemeyeceği dikkate alınmaksızın davacı tarafın icra inkâr tazminatı isteminin de kabul edilerek hüküm kurulması dahi isabetsiz, davalı tarafın temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde davalı tarafa iadesine, 17.05.2006 günü oybirliği ile karar verildi.


 

HAKİM SORUMLULUĞU - HAKİM SORUMLULUĞUNA DAYALI MANEVİ TAZMİNAT -  GÖREV

T.C. YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ E. 2004/16718 K. 2005/404 T. 27.1.2005

1086/m.573, 575

ÖZET : HUMK.nun 573 ve 575 maddelerinde hakimlerin sorumluluğu ve hakimlerin görevleri gözetilerek aleyhlerine açılacak davaların nerede açılacağı düzenlenmiştir. HUMK.nun 575/II. fıkrasındaki düzenleme gözetilerek karar verilmesi gerekir.

DAVA : Davacı Bilim Araştırma Vakfı temsilcisi Oben Karatepe tarafından, davalı Orhan Sezgin aleyhine 6.10.2004 gününde verilen dilekçe ile tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; mahkemenin görevsizliğine dair verilen 20.10.2004 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili ve davacı temsilcisi taraflarından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:

KARAR : Dava HUMK.nun 573. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkindir. Davacı, davalının Fatih 4. Asliye Hukuk Mahkemesi hakimi olarak yargılama yaptığı bir davada anılan yasa maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle 2.000.000.000 lira manevi tazminat isteminde bulunmuş, yerel mahkemece evrak üzerinde yapılan inceleme sonunda dava konusu miktar gözetilerek Sulh Hukuk Mahkemesinin görevli olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiştir.

HUMK.nun 573 ve 575 maddelerinde hakimlerin sorumluluğu ve hakimlerin görevleri gözetilerek aleyhlerine açılacak davaların nerede açılacağı düzenlenmiştir. HUMK.nun 575/11. fıkrasındaki düzenleme gözetilerek karar verilmesi gerekir. Davalı tarafa dava dilekçesi tebliğ edilmeden ve yasal düzenlemeler gözetilmeden yukarıda açıklanan gerekçelerle görevsizlik kararı verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın taraflar yararına BOZULMASINA ve temyiz eden taraflardan peşin alınan harçların istekleri halinde geri verilmesine 27.1.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

TRAFİK KAZASI NEDENİYLE TAZMİNAT, ZAMANAŞIMI- ZARARLI SONUÇ BAKIMINDAN GELİŞEN DURUM

YARGITAY 4. Hukuk Dairesi 2011/11890 E.N , 2011/13090 K.N.

Özet

DAVA, YARALAMALI TRAFİK KAZASINA DAYALI HAKSIZ EYLEMDEN KAYNAKLANAN ZARARLI SONUÇ BAKIMINDAN GELİŞEN DURUM SONUCUNDA OLUŞAN KALICI SAKATLIK NEDENİYLE YENİDEN MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT İSTEMİNE İLİŞKİNDİR.

HAKKINDA KAMU DAVASI AÇILIP MAHKUMİYETLE SONUÇLANAN DAVALININ EYLEMİ, OLAY TARİHİNDE YÜRÜRLÜKTE BULUNAN 765 SAYILI TCK´NIN 459/2 HÜKMÜ KAPSAMINDADIR. 2918 SAYILI YASA 109/2. MADDE VE BK 60/2. MADDE HÜKÜMLERİ GEREĞİNCE MADDİ TAZMİNAT DAVASINDA UZAMIŞ CEZA ZAMANAŞIMI SÜRESİ UYGULANMALIDIR.

MAHKEMECE, DAVACININ DAVA KONUSU TRAFİK KAZASI SONUCU SÜREKLİ MALULİYETİNİN OLUŞUP OLUŞMADIĞI HUSUSUNDA ADLİ TIP KURUMU ÜÇÜNCÜ İHTİSAS KURULU´NDAN RAPORUNUN ALDIRILMASI; DAVACILARIN, MANEVİ TAZMİNAT TAKDİRİNDE SON AMELİYATLARININ DA GÖZÖNÜNE ALINMASINA YÖNELİK KESİNLEŞEN DAVADAKİ BEYANLARI DİKKATE ALINARAK, DAVACININ ALINACAK RAPORUNA GÖRE MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT KOŞULLARININ OLUŞUP OLUŞMADIĞININ DEĞERLENDİRİLMESİ VE UYGUN SONUÇ ÇERÇEVESİNDE BİR KARAR VERİLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Davacı Mehmet ve Gülsen vekili tarafından, davalı Semiha ve diğerleri aleyhine 16.04.2009 gününde verilen dilekçe ile yaralamalı trafik kazasına dayalı oluşan maluliyet nedeniyle maddi ve manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın zamanaşımı nedeniyle reddine dair verilen 09.06.2011 günlü kararın Yargıtay´ca incelenmesi davacılar vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.

Dava, yaralamalı trafik kazasına dayalı maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın esastan ve ayrıca zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar tarafından temyiz edilmiştir.

Davacılar, davaya konu trafik kazası nedeniyle maddi ve manevi zararlarının tazmini için açılan ilk davada davanın kısmen kabulüne karar verildiğini, bu kararın kesinleştiğini, ancak bu dava devam ederken 24.08.2007 ve 12.09.2007 tarihlerinde 3. ve 4. ameliyatları olduğunu, bu ameliyatların sonunda sakat kalıp, sürekli maluliyetinin oluştuğunu beyan ederek maddi ve manevi tazminat talep etmiştir.

Davalılar, süresinde zamanaşımı def´inde bulunmuş, ayrıca ilk davada davacının maddi ve manevi zararlarının kesinleşerek hüküm altına alındığı gerekçesiyle esastan da davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkemece, davacının 3. ve 4. ameliyatları ile ilgili belgelerin kesinleşen 2009/180 E.-2009/237 K. sayılı dosyada sunulup bilirkişi incelemesinin yapılmış olduğu, bu nedenle eldeki davada belirtilen taleple ilgili olarak dava açamayacağı gibi ameliyatların 24.08.2007 ve 12.09.2007 tarihlerinde yapıldığı, dava tarihine karar 1 yıldan fazla süre geçtiği gerekçesi ile davanın zamanaşımı nedeniyle de reddine karar verilmiştir.

Dosya kapsamına göre: Davacıların yaralanmasına neden olan trafik kazası 17.04.2004 gününde meydana gelmiştir. Davacılar tarafından 25.08.2005 tarihinde açılan ve mahkemenin 2009/180 E.-237 K. sayılı dosyasında verilen 25.02.2008 tarihli kararda, davacıların dava tarihine kadar yapılan tedavi ve ulaşım gideri ile manevi tazminata hükmedilmiştir. Kararın davacılar tarafından temyizi üzerine Dairemizin 26.01.2009 gün ve 2008/5775 E.-2009/1116 K. sayılı ilamı ile "Dava dilekçesinde fazlaya ilişkin hakların saklı tutularak tedavi giderine yönelik istemde bulunulmuş, tedavinin halen devam ettiği belirtilmiştir. Davacılar, dava tarihinden sonra yapılan tedavi giderini harcını yatırmak suretiyle 20.08.2008 tarihli ıslah dilekçesinde talep etmiştir. Dava dilekçesinde fazlaya ilişkin hakkın saklı tutulmuş olması, tedavinin devam ettiğinin açıklanması ve harcı yatırılan ıslah dilekçesinin ek dava niteliğinde olduğu kabul edilerek dava tarihinden sonra yapılan tedavi giderlerine yönelik de karar verilmelidir." gerekçesi ile karar bozulmuştur. Yargılamaya devamla, bozma ilamına uyularak verilen 08.06.2009 tarihli karar ile davacıların dava tarihinden sonra yapılan tedavi giderleri de hüküm altına alınmış ve karar kesinleşmiştir. Özetlenen bu dosyada da, davacı Mehmet´in 3. ve 4. ameliyatlarının yapıldığı, buna ilişkin raporların dosyaya sunulduğu ve bu ameliyatlara ilişkin tedavi giderinin ıslah dilekçesi ile talep edildiği anlaşılmaktadır.

Temyiz incelemesine konu dava ise, 16.04.2009 tarihinde açılmıştır. Aynı olay nedeniyle davacı Mehmet´in 3. ve 4. ameliyatlarından sonra oluşan kalıcı sakatlık sonucu maluliyet zararı ve manevi tazminat talep edilmektedir.

Şu durumda, haksız eylemden kaynaklanan zararlı sonuç bakımından gelişen durumun söz konusu olduğu açıktır. Davacılar da, gelişen durum sonucunda oluşan kalıcı sakatlık nedeniyle yeniden maddi ve manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Davaların tarafları aynı olmakla birlikte, dayanılan maddi olgular (vakıalar) anlamında dava sebepleri bir olmadığı gibi; dava konusu (talep sonucu) da aynı değildir. Mahkemenin, davacının 3. ve 4. ameliyatları ile ilgili belgelerin daha önce kesinleşen 2009/180 E.-2009/237 K. sayılı dosyasına sunulup bilirkişi incelemesi yapıldığından bu ameliyatlarla ilgili dava açılamayacağına ilişkin gerekçesi bu bakımdan yerinde görülmemiştir.

Yine, davaya konu tazminat talepleri yaralamalı trafik kazasına dayanmaktadır. Davalı hakkında kamu davası açılıp mahkumiyetle sonuçlanmıştır. Davalının eylemi, olay tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK´nın 459/2 hükmü kapsamında olup; 2918 sayılı Yasa 109/2. madde ve BK 60/2. madde hükümleri gereğince uzamış ceza zamanaşımı süresinin uygulanması söz konusudur. Ceza zamanaşımı süresi dikkate alındığında, dava tarihi itibariyle henüz zamanaşımı da gerçekleşmemiştir. Mahkemece yapılacak iş; yukarıdaki açıklamalar ışığında davacı Mehmet´in dava konusu trafik kazası sonucu sürekli maluliyetinin oluşup oluşmadığı hususunda Adli Tıp Kurumu Üçüncü İhtisas Kurulu´ndan raporunun aldırılması; davacıların, manevi tazminat takdirinde son ameliyatlarının da gözönüne alınmasına yönelik kesinleşen davadaki beyanları dikkate alınarak, davacının alınacak raporuna göre maddi ve manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığının değerlendirilmesi ve uygun sonuç çerçevesinde bir karar verilmesinden ibarettir. Yanılgılı değerlendirme ve yetersiz gerekçeye dayalı olarak davanın reddi doğru görülmemiş ve bozmayı gerektirmiştir.

S o n u ç: Temyiz edilen kararın yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA) ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 07.12.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 

DAVA DİLEKÇESİNDE ADRES EKSİKLİĞİ-DİLEKÇENİN İPTALİ

6100 (HMK)Dava dilekçesinin içeriği

MADDE 119-

(1) Dava dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur:

a) Mahkemenin adı.

b) Davacı ile davalının adı, soyadı ve adresleri.

c) Davacının Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası.

ç) Varsa tarafların kanuni temsilcilerinin ve davacı vekilinin adı, soyadı ve adresleri.

d) Davanın konusu ve malvarlığı haklarına ilişkin davalarda, dava konusunun değeri.

e) Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri.

f) İddia edilen her bir vakıanın hangi delillerle ispat edileceği.

g) Dayanılan hukuki sebepler.

ğ) Açık bir şekilde talep sonucu.

h) Davacının, varsa kanuni temsilcisinin veya vekilinin imzası.

(2) Birinci fıkranın (a), (d), (e), (f) ve (g) bentleri dışında kalan hususların eksik olması hâlinde, hâkim davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre verir. Bu süre içinde eksikliğin tamamlanmaması hâlinde dava açılmamış sayılır.




DAVA DİLEKÇESİNDE ŞEKİL KOŞULU - DİLEKÇEDE DAVACI ADRESİNİN BULUNMAMASI - DAVACI ADRESİNİN TAMAMLANMASI İÇİN DAVACIYA SÜRE VERİLMESİ GEREĞİ -  DAVACI ADRESİNİN VEKALETNAMEDE BULUNMASI

T.C. YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ E. 2006/10317 K. 2007/8766 T. 27.6.2007

1086/m.179/1, 187/7

ÖZET : Dava dilekçesinde davacı adresi yazılmamış ise ilk itiraz yoluyla dava dilekçesinin iptali istenebilir. Ancak, iptal kararından önce adres eksikliğinin giderilmesi için davacıya süre verilmemiş olması isabetli değildir.

DAVA : Davacı vekili tarafından, davalı H. AŞ vd. Aleyhine 19.04.2006 gününde verilen dilekçe ile yayın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davacının açık adresi bulunmadığından HUMK´un 179. maddelerine göre dava dilekçesinin iptaline dair verilen 1.06.2006 günlü kararın Yargı tayca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, basın yolu ile kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat isteğine ilişkindir. Davalı cevabında ileri sürülen ilk itiraz üzerine dava dilekçesinde davacının adresinin bulunmaması nedeniyle dava dilekçesinin iptaline karar verilmiş ve karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.

HUMK´un 179/1 maddesi uyarınca, dava dilekçesinde davacının adresinin yazılı olması gerekir. Aynı Kanunun 187/7. Maddesine göre dava dilekçesinde davacının adresi yoksa davalı bunu ilk itiraz olarak ileri sürerek dava dilekçesinin iptalini isteyebilir. Ancak bunun için önce davacı ya dava dilekçesindeki adres noksanlığını gidermesi için süre verilmeli, buna rağmen giderilmez ise dava dilekçesinin iptaline karar verilmelidir. Kaldı ki, dava dilekçesi ekindeki vekaletname örneğinde davacının adresi de bulunmaktadır. Bu duruma göre öncelikle davacıya adres için beyanda bulunma imkanı verilerek bunun sonucuna göre bir karar verilmelidir. Yerel mahkemece bu yön üzerinde durulmadan ilk duruşmada yazılı şekilde karar verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarıda gösterilen nedenle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine, 27.06.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

DAVA DİLEKÇESİNDE DAVACININ ADRESİNİN BULUNMAMASI -DAVACININ ADRESİNİN DAVA DİLEKÇESİNDE BULUNMAMASI - ADRESİN DAVA DİLEKÇESİNDE BULUNMASI MECBURİYETİ - VEKALETNAMEDE DAVACININ AÇIK ADRESİNİN BULUNMASI

1086/m.179, 187

ÖZET : Dava dilekçesinde davacı adresinin de yazılı olması gerekir. Dava dilekçesinde kanuni eksiklik bulunması halinde davalı ilk itirazda bulunabilir. Somut olayda dava, vekil tarafından açılmıştır. Dilekçe ekindeki vekaletnamede, davacının açık adresi bulunmaktadır. Bu durumda dava dilekçesinde davacı adresinin bulunmaması kanuni eksiklik sayılamaz.

DAVA : R. ile N. aralarındaki tapu iptali ve tescil davasında dava dilekçesinin iptaline dair Konya 1. Asliye Hukuk Hakimliği´nden verilen 08.04.2004 gün ve 1219/158 sayılı hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresinde istenilmiş olmakla, dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, 17771 ada 7 nolu parselin davalı adına kayıtlı 1/2 payının iptali ile vekil edeni adına tapuya tesciline, olmadığı takdirde satış bedeli olarak ödenen 65.896 USD´nin dava tarihinden itibaren dövize uygulanan en yüksek mevduat faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı vekili, cevabında öncelikle dava dilekçesinde davacı adresinin olmaması nedeniyle dava dilekçesinin iptaline karar verilmesini istemiş, esas yönünden de davanın reddine karar verilmesini savunmuştur.

Mahkemece dava dilekçesinde davacı adresinin bulunmaması nedeniyle dava dilekçesinin iptaline karar verilmesi üzerine hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, harici satın alma yoluyla oluşan zilyetliğe dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde ödenen bedelin iadesi isteğine ilişkindir.

Mahkemece, HUMK´nun 179/1. maddesi hükmüne dayanılarak dava dilekçesinde davacının açık adresinin belirtilmemiş olduğu gerekçesiyle dava dilekçesinin iptaline karar verilmiştir. HUMK´nun 179/1. maddesi uyarınca dava dilekçesinde davacının adresinin de yazılı olması gerekir. Aynı kanunun 187/7. maddesine göre de dava dilekçesinde davacı adresi yoksa davalı dava dilekçesinin düzenlenmesinde kanuni noksanlık bulunduğunu bildirerek ilk itirazda bulunabilir. Somut olayda, dava dilekçesi davacı vekili tarafından düzenlenmek suretiyle dava açılmış olup, dava dilekçesi ekinde davacı vekilinin vekaletnamesi dosyaya sunulmuştur. Dava dilekçesinde davacının adresinin bulunmamasına karşın, davacı vekilinin dava dilekçesi ekinde mahkemeye verdiği vekaletnamede davacı adresi yazılı ise artık bu husus kanuni bir noksanlık sayılamaz. Zira, dava dilekçesinde davacı adresinin yazılması zorunluluğu usulünce ve sağlıklı bir şekilde tebliğ yapılabilmesi amacına yöneliktir. Davacı vekilince düzenlenen dava dilekçesi ekindeki vekaletnamede davacının açık adresi belirtilmiştir. Bu bakımdan, dava dilekçesinin düzenlenmesinde kanuni hır eksiklik söz konusu değildir. Açıklanan nedenlerle mahkemece yazılı gerekçe ile da´a dilekçesinin iptaline karar verilmiş olması doğru değildir.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazları bu bakımdan yerinde olduğundan kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle ve HUMK´nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA ve 10, 10 YTL peşin harcın istek halinde temyiz edene iadesine 11.1.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 


DAVA DİLEKÇESİNDE BULUNMASI GEREKEN UNSUR - SIRA CETVELİNE KARŞI YAPILAN İTİRAZ - DAVA ŞARTI - DAVANIN AÇILMAMIŞ SAYILMASINA KARAR VERİLMESİ

T.C.YARGITAY 23. HUKUK DAİRESİ - E. 2012/3148 K.2012/4621 T. 4.7.2012

6100/m.114, 119/b

ÖZET : Sıra cetveline yapılan şikayetin yapılan yargılaması sonunda; şikayet olunanın adresinin yazılı olmaması nedeniyle yasa düzenlemesi gereği mahkemece davalı kişi ya da kişilerin adreslerinin araştırılması zorunluluğu olmadığı gerekçesiyle, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Şikayet dilekçesine ekli haciz ihbarnamesinde şikayet olunanın adresinin yazılı olduğu görülmekle, mahkemece dava şartlarının incelenmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki sıra cetveline şikayetin yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı şikayete ilişkin davanın açılmamış sayılmasına yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde şikayetçi vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Şikayetçi vekili, şikayet olunan aleyhine 6183 Sayılı Yasa gereği icra takibine giriştiklerini, 25.01.2001 ve 11.10.2001 tarihlerinde üç parça taşınmazın haczedildiğini, Karacabey İcra Müdürlüğü´nün 1999/1699 E sayılı dosyası kapsamında 17.10.2011 tarihli sıra cetvelinin davacı kuruma 24.10.2011 tarihinde tebliğ edildiğini, ancak sıra cetvelinde 6183 sayılı yasa gereği amme alacaklarının rüçhan hakkı olmasına rağmen pay verilmediğini, bunun yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek, sıra cetvelinin iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece, iddia ve dosya kapsamına göre, HMK´nun 119/b maddesine göre, şikayet olunanın adresinin dava dilekçesinde bulunması gereken zorunlu unsurlardan olduğu, dava dilekçesinde şikayet olunanın adresinin bulunmadığı, şikayetçiye, adresi bildirilmesi, aksi halde HMK´nun 119/b maddesi gereğince davanın açılmamış sayılmasına karar verileceği ihtarını içerir davetiye tebliğ edilmesine rağmen adresin bildirilmediği, yasa düzenlemesi gereği mahkemece davalı kişi ya da kişilerin adreslerinin araştırılması zorunluluğu olmadığı gerekçesiyle, davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

Karar, şikayetçi vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1 ) Şikayet, sıra cetvelinin iptali istemine ilişkindir. Şikayet dilekçesine ekli haciz ihbarnamesinde şikayet olunanın adresinin yazılı olduğu görülmekle, mahkemece HMK´nun 114 ´üncü maddesi gereği dava şartlarının incelenmesi gerekirken, davanın HMK´nun 119/b maddesi gereği açılmamış sayılmasına karar verilmesi doğru olmamıştır.

2 ) Bozma nedenine göre, şikayetçi vekilinin diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine gerek görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda ( 1 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, şikayetçi vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün, şikayetçi yararına BOZULMASINA, ( 2 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 04.07.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.




KISMİ DAVA -KIDEM VE İHBAR TAZMİNATI/ÜCRET VE FAZLA ÇALIŞMA ALACAĞI -TEMEL ÜCRETİN BELİRLENMESİ -HESAP RAPORU ALINMASI GEREKEN ALACAK - HAKİMİN TAKDİRİ VEYA YASAL NEDENLERLE İNDİRİM YAPILARAK BELİRLENEN ALACAK
-HUKUKİ YARAR - DAVA ŞARTI - TALEP SONUCUNUN AÇIKÇA BELLİ OLMAMASI - EK DAVA - ISLAH - KESİN SÜRE

T.C. YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ - E. 2012/1757 K.2012/5742 T. 27.2.2012

6100/m.107/son, 109/1-2, 114/1-h, 115, 119/1-ğ, 176, 177

4857/m. 8/3, 17, 25/II-g, 32, 41, 67

1475/m.14

ÖZET : Davacı fazla mesai ücretlerinin ödenmediğini, iş sözleşmesinin haksız feshedildiğini, son ay ücreti bulunduğunu belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı olmak kaydı ile kıdem ve ihbar tazminatının, ücret ve fazla çalışma ücretinin tahsili amacı ile kısmi dava açmıştır. Tazminat ve alacaklar tartışmalı ve açıkça belirli değildir. Yargılama sırasında hesap raporu alınması, tazminat ve alacaklara esas hizmet süresi ile ücretin tespit edilmesi gerekmektedir. Kısmi dava açılmasında yasanın aradığı unsurlar ve hukuki yarar şartı gerçekleştiğinden davanın görülmesi gerekir. Aksi gerekçe ile davanın usulden reddi hukuka aykırıdır. Kabule göre ise: Dava dilekçesinde talep sonucu açıkça bellidir. Kaldı ki talep sonucunun açık olmadığı kabul edilse dahi HMK m. 119/2 maddesi uyarınca bu eksikliğin tamamlanması için süre verilmesi gerekirken bu kurala da uyulmamıştır. Dava şartı olan hukuki yarar şartı tamamlanması gereken şartlardandır. Bu kabule göre ise yine davacı vekiline davasını tam dava olarak devam etmesi ve dava şartı olan hukuki yarar şartında eksikliği gidermesi için HMK.’un 115/2 maddesi uyarınca bir haftalık kesin süre verilmesi gerekirken, kesin süre verilmeden davanın usulden reddi de hukuka aykırıdır.

DAVA : Davacı vekili, davacı işçinin iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından haksız olarak feshedildiğini belirterek, kıdem ve ihbar tazminatı ile ödenmeyen son ay ücret ve fazla mesai ücret alacağının davalı işverenden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece davacının hukuki yararı olmadığından usulden davanın reddine karar verilmiştir.

Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi B. Kar tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : A )Davacı İsteminin Özeti:

Davacı vekili, davacının davalıya ait işyerinde 22.01.2009 tarihinden 28.08.2011 tarihine kadar hafta haftanın 6 günü 08.00 - 20.00 saatleri arası satış elemanı olarak haftalık 45 saati aşan çalışması olmasına rağmen fazla mesai ücretlerinin ödenmediğini, iş sözleşmesinin haksız feshedildiğini, son ay ücreti bulunduğunu belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı olmak kaydı ile 1.000.00 TL kıdem tazminatının 500.00 TL ihbar tazminatının, 1.000.00 TL ücret ve 500.00 TL fazla çalışma ücretinin davalı işverenden tahsili amacı ile kısmi dava açmıştır.

B )Davalı Cevabının Özeti:

Davalı vekili, davacının 30.10.2009 tarihinde işe başladığını, asgari ücretle çalıştığını, hizmet tespiti için dava açtığını, 22.11.2011 tarihinde işe geç geldiğini, nedeni sorulduğunda işyerinden ayrıldığını, işe davet edilmesine rağmen gelmediğini, devamsızlık yaptığını, iş sözleşmesinin devamsızlık nedeni ile 30.09.2011 tarihinde 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/II-g maddesi uyarınca haklı nedenle feshedildiğini, davacının yeni bir iş bulduğunu, kıdem ve ihbar tazminatına hak kazanmadığını, fazla mesai ücret alacağı da bulunmadığını, fazla mesai ücretinin imzalı bordro ile ödendiğini, davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

C )Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Mahkemece ön inceleme aşamasında davacının çalıştığı süreyi ve ücretini bildiği, kullandırılmayan fazla çalışma süresini de bildiği, bu bilgiler doğrultusunda alacağının tamamını bildiği halde, HMK. 109/1 maddesi anlamında kısmi dava açtığı, aynı madde 2. fıkrasına göre alacak açıkça belli olduğundan kısmi dava açmasının mümkün olmadığı, HMK. 114/1-h maddesine göre hukuki yararın dava şartı olduğu, bunun yanında davacının talep sonucunu dava dilekçesinde HMK.nın 119/1-ğ maddesine göre açıkça bildirmek başka ifade ile taleplerini somutlaştırmak zorunda olduğu, bu zorunluluğu yerine getirmeyen davacının dava açmakta hukuki yararının varlığından söz edilemeyeceği gerekçesi ile HMK. 109/2 maddesine aykırı davanın usulden reddine karar verilmiştir.

D )Temyiz:

Karar davacı vekili tarafından tazminata ve alacağa esas ücretin belirlenmesi gerektiği, ayrıca fazla mesaide hakkaniyet indirimi yapıldığı, hak arama özgürlüğünün kısıtlandığı, kısmi davanın belirsiz alacak davasına göre daha geniş kapsamlı olduğu, kararın hatalı olduğu gerekçesi ile temyiz edilmiştir.

E )Gerekçe:

Uyuşmazlık davanın niteliği üzerinde toplanmaktadır.

Davacının aynı hukuki ilişkiden kaynaklanan alacağının veya hakkının tümünü değil, belirli bir kısmını talep ederek açtığı davaya kısmi dava denir.

Bir davanın kısmi dava olarak nitelendirilmesi için, alacağın tümünün aynı hukuki ilişkiden ( örneğin iş sözleşmesinden )doğmuş olması ve bu alacağın şimdilik bir kesiminin dava edilmesi gerekir ( Kuru/Arslan/Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, 22 Bası, Ankara, 2011, s. 286 )

Kısmi dava 6100 sayılı HMK’un 109. maddesinde tanımlanmıştır. Maddenin birinci fıkrasına göre Talep konusunun niteliği itibarıyla bölünebilir olduğu durumlarda, sadece bir kısmı da dava yoluyla ileri sürülebilir. İkinci fıkrasına göre ise Talep konusunun miktarı, taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılmaz.

Belirtilen düzenleme karşısında kısmi dava açılabilmesi için:

1 )Talep konusunun niteliği itibari ile bölünebilir olması,

2 )Talep konusunun miktarının, taraflar arasında tartışmalı veya açıkça belirli olmaması gerekir.

Talep konusu taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirlenebilir ise kısmi dava açılamayacaktır. ( Pekcanıtez/Atalay/Özekes: Medeni Usul Hukuku, 10. Bası, Ankara, 2011, s. 313 )

Dava konusu edilen alacak, yargılama sırasında hesap raporu alınmasını gerektiriyor ( Kuru/Budak, Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Getirdiği Başlıca Yenilikler, İstanbul Barosu Dergisi, Cilt 85, Sayı 2011/5, s. 13 )veya miktar veya değerinin belirlenmesi yargılama sırasında başka bir olgunun tespit edilmesini gerektiriyor ise talep konusu alacağın tartışmalı veya açıkça belirlenemeyeceği kabul edilmeli ve kısmi dava olarak görülmelidir.

Keza alacak miktarı veya değerinin hakimin takdiri veya yasal nedenlerle indirim yapılarak belirlendiği durumlarda da alacak belirsizdir. Fazla mesai ve tatil çalışmalarının kayda dayanmadığı durumlarda Dairemiz istikrarlı olarak hastalık, izin gibi nedenlerle çalışılamayacak günler olduğu düşünülerek bu tür alacaklarda hakkaniyet indirimi yapılması gerektiğini kabul etmektedir.

Diğer taraftan, işçilik tazminat ve alacaklarının belirlenmesinde ispat yükü dışında ilgili yasalarda hesabın unsurları olarak bazı kriterlere yer verilmiştir.

İşçilikte bu hesabın unsurlarında hizmet süresi ile işçinin aldığı gerçek ücret önemli kriterlerdir. Kıdem ve ihbar tazminatı giydirilmiş ücretten hesaplanırken, diğer tazminat ve alacaklar çıplak ücretten hesaplanmaktadır. Giydirilmiş ücrette, işçinin asıl ücretine ek olarak sağlanan para veya para ile ölçülebilen menfaatlerde dahil edilmektedir. Keza yıllık izin ücreti dışında çalışma olgusuna bağlı diğer işçilik alacakları muaccel oldukları tarihteki ücret üzerinden hesaplanmaktadır.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, tazminat ve alacakların belirlenmesine ilişkin kayıtlar ise genelde işveren tarafından tutulmaktadır. Dava konusu edilen alacağın ( talep sonucunun )miktar olarak belirlenmesi, karşı tarafın vereceği ( elindeki belgelerle )bilgi sonucu mümkün ise alacağın tartışmalı ve belirli olmadığı sonucuna varılmalıdır. ( Kılıçoğlu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu El Şerhi, Legal Yayınevi, İstanbul, 2012 s. 582 )

4857 sayılı İş Kanunu’nun 67. maddesi uyarınca, günlük çalışmanın başlama ve bitiş saatleri ile dinlenme saatleri işyerlerinde işçilere duyurulur. Aynı kanunun 8/3 maddesine göre ise Yazılı sözleşme yapılmayan hallerde işveren işçiye en geç iki ay içinde genel ve özel çalışma koşullarını, günlük ya da haftalık çalışma süresini, temel ücreti ve varsa ücret eklerini, ücret ödeme dönemini, süresi belirli ise sözleşmenin süresini, fesih halinde tarafların uymak zorunda oldukları hükümleri gösteren yazılı bir belge vermekle yükümlüdür. Özellikle fazla mesai ve tatil çalışmaları karşılığı ücret alacaklarının belirlenmesi için işverenin bu yükümlülüğünü yerine getirmesi şarttır.

HMK.nun 107/son maddesine göre ise kısmi eda davasının açılabildiği hallerde, tespit davası da açılabilir ve bu durumda hukuki yararın var olduğu kabul edilir. Davacının kısmi dava açılabilmesi için hukuki yararının olması şarttır. Buradan hareketle bir davanın kısmi dava olarak görülebilmesi için dava şartı olan davacının hukuki yararının bulunması gerekir.

Hukuki yarar, kanunun 114/h maddesi uyarınca dava şartı olarak kabul edilmiştir. Takip eden 115/2 maddedeki kurala göre ise Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder. Düzenleme gereğince, eksik olan bir dava şartı, belirli bir süre verilerek giderilebilecek ise, hakim tarafından eksikliğin giderilmesi için kesin süre verilmesi gerekir. Bu süre içinde dava şartı eksikliği tamamlanamaz ise dava, dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedilmelidir.

Diğer taraftan kanunun 119. maddesinde dava dilekçesinde bulunması gereken hususlar sayılmış ve açık bir şekilde talep sonucunun da bulunacağı belirtilmiş ve maddenin ikinci fıkrasında ise talep sonucunun açık olmaması halinde hakimin davacıya talebini açıkça belirlemesi için süre vermesi gerektiği belirtilmiştir. Gerek 115 ve gerekse 119. maddelerde verilen kesin sürenin bir haftalık süre olacağı da belirtilmiştir.

Dosya içeriğine göre davacı vekili, davacı işçinin aldığı ücreti ve çalışma süresini belirterek, iş sözleşmesinin davalı işveren tarafından haksız olarak feshedildiğini belirterek, kıdem ve ihbar tazminatı ile ödenmeyen son ay ücret ve fazla mesai ücret alacağının fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak ve her bir talebine ilişkin miktar belirterek kısmi dava olarak davalı işverenden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı işveren vekili, işe öncelikle davacının aldığı ücretin ve çalıştığı sürenin dava dilekçesinde belirtilen süre ve ücret olmadığını savunmuştur.

Davacının istenilen alacağın türü ve hukuki niteliği belli olmasına rağmen miktarını dava açarken tam olarak saptaması, belirlemesi olanaklı olamayabilir. Hesap raporu alınmasını, yargılama yapılmasını gerektiren bu durumda davacı fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak kısmi dava yoluna başvurabilir. Kısmi dava olarak açılan bu davada yargılama sırasında belirlenen bakiye alacağı için davalının muvafakat etmemesi halinde, ek dava yolu ile ayrı bir davada isteyebileceği gibi, aynı davada ıslah sureti ile dava ettiği miktarları arttırarak talepte bulunabilir.

 

Kısmi dava olarak açıldığı uyuşmazlık dışı olan davada yukarıda belirtilen somut maddi ve hukuki olgulara göre;

1. Somut uyuşmazlıkta dava konusu edilen tazminat ve alacaklara esas hizmet süresi ve ücret taraflar arasında uyuşmazlık konusudur. Diğer taraftan fazla mesai ücretinin belirlenmesine esas kayıtlar sunulmadığı gibi, davalı işveren İş Kanunu’nun 8. ve 67. maddesindeki yükümlülüklerini de yerine getirdiğini savunmamıştır.

Tazminat ve alacaklara hak kazanma ve hesap yönlerinden hizmet süresi pek çok etkene bağlı olarak değişkenlik göstermektedir. En başta işçinin işe giriş ve fesih tarihlerinin taraflar arasında uyuşmazlık konusu olması halinde tazminata ve alacağa esas süre daima tartışmalı olacaktır. Bu durumdaki belirsizlik, yargılama ile giderilir.

İş davalarına yansıyan yönüyle işçi ve işveren arasında en temel uyuşmazlık temel ücretin belirlenmesi noktasında ortaya çıkmaktadır.

Yargıtay uygulamasına göre işçinin iddia ettiği temel ücret miktarı işverence kabul edilmediğinde meslek kuruluşlarından olası ( adet-emsal olan )ücret yönünden araştırmaya gidilmekte ve çoğunlukla meslek odasının bildirdiği ücret hesaplamaya esas tutulmaktadır. Bu ihtimalde işçi iddia ettiği ücreti kanıtlayamamış olmaktadır. Zira ücretle ilgili tüm deliller işveren uhdesindedir ve işçinin çoğu kez bu delillere ulaşmasına imkan tanınmamaktadır. Bu yönüyle temel ücretin tespitindeki ve ispatındaki ülkemize has güçlükler sebebiyle kısmi davanın açılmasında işçinin hukuki menfaatinin olduğu kabul edilmelidir. Ayrıca kıdem tazminatı giydirilmiş ücretten, fazla mesai alacağı da muaccel olduğu tarihteki ücret üzerinden hesaplanacak, fazla mesai alacağı kayda dayanmadığı takdirde indirime tabi tutulacaktır.

Tazminat ve alacaklar tartışmalı ve açıkça belirli değildir. Yargılama sırasında hesap raporu alınmasını, tazminat ve alacaklara esas hizmet süresi ile ücretin tespit edilmesini gerektirmektedir. Kısmi dava açılmasında yasanın aradığı unsurlar ve hukuki yarar şartı gerçekleştiğinden davanın görülmesi gerekir. Aksi gerekçe ile davanın usulden reddi isabetsizdir.

2. Kabule göre ise:

a )Dava dilekçesinde talep sonucu açıkça belli olduğundan, mahkemenin davacının talep sonucunu dava dilekçesinde HMK. nun 119/1-ğ maddesine göre açıkça bildirmek başka ifade ile taleplerini somutlaştırmak zorunda olduğu, bu zorunluluğu yerine getirmeyen davacının dava açmakta hukuki yararının varlığından söz edilemeyeceği gerekçesi yerinde değildir. Kaldı ki talep sonucunun açık olmadığı kabul edilse dahi 119/2 maddesi uyarınca dava dilekçesindeki bu eksikliğin tamamlanması için süre verilmesi gerekirken bu kurala da uyulmamıştır.

b )Diğer taraftan mahkemece dava konusu alacağın belli olduğu, kısmi dava açılmasında davacının hukuki yararının olmadığı kabul edilmiştir.

Dava şartı olan hukuki yarar şartı tamamlanması gereken şartlardandır. Bu kabule göre ise yine davacı vekiline davasını tam dava olarak devam etmesi ve dava şartı olan hukuki yarar şartında eksikliği gidermesi için HMK.’un 115/2 maddesi uyarınca bir haftalık kesin süre verilmesi gerekirken, Mahkemece kesin süre verilmeden yazılı şekilde davanın usulden reddi de isabetsizdir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı nedenlerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 27.02.2012 tarihinde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY :

Davada, iş akdinin haksız feshi nedeniyle fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak, kıdem ve ihbar tazminatı ile ödenmeyen aylık ücret ve fazla mesai ücretlerinin kısmen tahsili istemiş; mahkemece davacının kısmi dava açmakta hukuki menfaatinin bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

 

Yerel mahkemece karar gerekçesinde de açıkça belirttiği üzere; işçi, çalıştığı süreyi ve ücretini ( subjektif olarak )en doğru şekilde bilen kişidir. Böyle olunca yasal bağlarda, ne kadar ücret, kıdem ve ihbar tazminatı, fazla mesai alacağı olduğunu açıkça belirleyebilecek konumdadır. Dolayısı ile davanın konusu olan işçilik alacakları açıkça belirli bulunmakla, kısmi dava ya da belirsiz alacak davasına değil, aksine belirli bir alacak davasına konu edilebilir. Zira 6100 sayılı yasanın 107/1. maddesine göre; davanın açıldığı tarihte alacağın miktarının yahut değerinin tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkansız olduğu hallerde belirsiz alacak davası açılabileceği kabul edilmiştir. Aynı şekilde HMK’nun 109/2. maddesinde de; dava konusunun miktarı taraflar arasında tartışmasız veya açıkça belirli ise kısmi dava açılamayacağı benimsenmiştir.

Böylece dava açılmadan önce alacağının varlığını ve miktarını açıkça bilen ya da bilebilecek durumda bulunan davacı işçi yönünden belirli bulunan dava konusunun dava açılmakla ( doğal olarak )çekişmeli ve tartışmalı hale gelmesi ya da ispat sorunu ile karşılaşılması da iş bu davanın belirsiz ya da kısmi dava olarak açılmasına haklı gerekçe yapılamaz. Çünkü kural olarak tüm davalarda mahkemeye müracaatla taraflar arasında bir çekişme, tartışma, belirsizlik ve ispat sorunu bulunmaktadır.

Bu nedenle sayın çoğunluğun davacının taleplerinin kısmi davaya konu edilebileceğine ilişkin bozma düşüncesine katılmamaktayım.


 

ALACAK- BANKA VASITA KILINMAK SURETİYLE DOLANDIRICILIK- HUSUMET

YARGITAY 11. Hukuk Dairesi 2010/9176 E.N , 2011/300 K.N.

Özet

YEREL MAHKEME KARARINDAN SONRA CEZA MAHKEMESİNDE DAVALI BANKANIN KÜLLİ HALEFİ OLAN BANKANIN VE DİĞER DAVALI HOLDİNG´İN YÖNETİCİSİ OLAN DAVALI HAKKINDA "OFFSHORE HESAPLARI ÜZERİNDEN BANKA VASITA KILINMAK SURETİYLE DOLANDIRICILIK" SUÇUNDAN MAHKUMİYET HÜKMÜ KURULMUŞ VE BU CEZA KESİNLEŞMİŞTİR. HALEF BANKANIN YÖNETİCİLERİ TARAFINDAN DAVACI VE ONUN DURUMUNDAKİ DİĞER OFFSHORE HESABI AÇTIRANLARIN İRADELERİNİN FESADA UĞRATILDIĞI VE BU SURETLE OFFSHORE HESAPLARINA PARA YATIRAN KİŞİLERİN HAKSIZ VE HUKUKA AYKIRI BİR FİİLE MARUZ BIRAKILDIĞI AÇIKÇA ORTAYA KONMUŞTUR. DAVACININ ALACAĞINI, HAKKINDAKİ DAVA KABUL EDİLEN ŞİRKETTEN TAHSİL EDEMEYECEĞİNİN ANLAŞILMASI KARŞISINDA, DİĞER DAVALILAR HAKKINDAKİ DAVANIN CEZA MAHKEMESİNİN MAHKUMİYET KARARININ HUKUKİ SONUÇLARI GÖZETİLMEK SURETİYLE DAVALI BANKA SAHİBİ İLE HESAP AÇILAN BANKANIN KÜLLİ HALEFİ OLAN BANKANIN HUKUKİ DURUMUNUN BU ÇERÇEVEDE SAPTANMASI GEREKİRKEN, BU DAVALILAR HAKKINDA AÇILAN DAVANIN REDDİNE KARAR VERİLMESİ İSABETSİZDİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada (Ankara Altıncı Asliye Ticaret Mahkemesi)´nce verilen 12.03.2003 tarih ve 2000/1003-2003/94 sayılı kararın Yargıtay´ca incelenmesi davacı tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı, davalı Y…bank A.Ş.´nin Ç… Şubesi´nde vadeli hesabının bulunduğunu, ancak vade bitiminden sonra parasının Y… S… Off-Shore Ltd.´ye aktarılarak kendisine hesap cüzdanı verildiğini, ancak gerçekte paranın davalı bankanın bünyesinde kaldığını ileri sürerek, 150.000.000.000 TL´nin temerrüt faizi ile birlikte davalılardan tahsilini talep ve dava etmiştir.

Davalı Y… S… Off-Shore, davaya cevap vermemiştir.

Diğer davalılar vekilleri, davanın reddini istemişlerdir.

Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davacının kendi iradesi ile davalı bankadaki parasının davalı Y… S… Off-Shore Ltd. Şti. hesabına aktarıldığı, davalı bankanın paranın geri ödenmemesinde sorumluluğunun bulunmadığı gerekçesiyle, davalı banka ve Ali hakkındaki davanın husumetten reddine, davacının Y… S… Off-Shore Ltd. hesabında bulunan 112.252.929.080 YTL´nin temerrüt faizi ile birlikte davalı Y… S… Off-Shore Ltd.´den tahsiline karar verilmiştir.

Kararı, davacı temyiz etmiştir.

Dava, davalı O…bank A.Ş.´nin külli halefi olduğu Y…bank A.Ş. Ç… Şubesi´nde bulunan davacı mevduatının, davacının iradesi fesada uğratılarak Y… S… Offshore Bank Ltd. hesabına gönderildiği iddiasına dayalı olarak açılmış olup, mahkemece, davacının kendi iradesi ile davalı Y… S… Offshore Bank Ltd. hesabına parayı yatırdığı kabul edilerek bu davalı dışındaki davalılar yönünden davanın reddine karar verilmiş ise de, yerel mahkeme kararından sonra İstanbul Sekizinci Ağır Ceza Mahkemesi´nce verilen 29.11.2005 tarihli karar ile davalı bankanın külli halefi Y…bank A.Ş.´nin ve diğer davalı Holding´in yöneticisi olan davalı Ali hakkında, "offshore hesapları üzerinden banka vasıta kılınmak suretiyle dolandırıcılık" suçundan mahkumiyet hükmü kurulmuş ve işbu ceza hükmü Yargıtay Yedinci Ceza Dairesi´nin 19.10.2006 gün ve 1600-16357 sayılı kararıyla onanarak kesinleşmiştir. Ceza mahkemesince verilen ve kesinleşen kararın gerekçesinde, davalı Ali ve Y…bank A.Ş.´nin diğer bir kısım yöneticilerinin, Y…bank A.Ş. aracılığıyla offshore hesabı açtıran 4204 kişiyi, bankayı vasıta kılmak suretiyle dolandırdıkları ve bu suretle topladıkları paraların B… Holding A.Ş. bünyesindeki şirketlere ucuz kredi olarak aktarıldığı, offshore bankasının paravan bir şirket olarak davalı Ali tarafından yakınlarına kurdurulduğu açıklanmıştır. Bir başka söyleyişle, Y…bank A.Ş.´nin söz konusu yöneticileri tarafından davacı ve onun durumundaki diğer offshore hesabı açtıranların iradelerinin fesada uğratıldığı ve bu suretle offshore hesaplarına para yatıran kişilerin haksız ve hukuka aykırı bir fiile maruz bırakıldıkları açıkça ortaya konmuştur. Bu durumda, gerek ceza mahkemesindeki belirlemeler ve gerekse de Dairemize intikal eden emsal dosyalardaki aciz vesikaları da gözetildiğinde, davacının alacağını hakkındaki dava kabul edilen Y… S… Offshore Ltd.´den tahsil edemeyeceğinin anlaşılması karşısında, diğer davalılar hakkındaki davanın ceza mahkemesinin mahkumiyet kararının hukuki sonuçları BK´nın 53. maddesi çerçevesinde gözetilmek suretiyle, BK´nın 41, TTK´nın 321/son ve 336/5. maddeleri uyarınca, gerek davalı Ali´nin ve gerekse Y…bank A.Ş.´nin külli halefi olan O…bank A.Ş.´nin hukuki durumunun bu çerçevede saptanması gerekirken, bu davalılar hakkında açılan davanın reddine karar verilmesi doğru olmamıştır.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacının temyiz itirazlarının kabulü ile davalılar Ali ve O…bank A.Ş. aleyhine açılan davanın reddine ilişkin kararın davacı yararına (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 18.01.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

 

 

 
                                  Sayaç