TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR.. SİTEMİZDE YER ALAN BİLGİLERİ İNCELERKEN ARADIĞINIZ SORULARIN CEVABINI BÜYÜK ÖLÇÜDE BULABİLECEKSİNİZ..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
YARGITAY HUKUK DAİRELERİ KARARLARI 19(TASARRUFUN İPTALİ-TAPU KAYDINDAKİ HACİZ ŞERHİNİN TERKİNİ-SÖZLEŞMENİN FESHİ VE ALACAK-TAPU İPTALİ VE TESCİL-RÜCUEN TAZMİNAT-MENFİ TESPİT TÜKETİCİ KREDİSİ HAKSIZ TAKİP) / 07-01-2013


 TASARRUFUN İPTALİ-TAPU KAYDINDAKİ HACİZ ŞERHİNİN TERKİNİ

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu ESAS NO     : 2011/17-616 KARAR NO   : 2011/577

Taraflar arasındaki “tasarrufun iptali-tapu kaydındaki haciz şerhinin terkini” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Gaziantep Asliye 3.Hukuk Mahkemesince davacı-karşı davalı Maliye Bakanlığı’nın davasının reddine, davalı-karşı davacı Adem Uçar’ın talebinin ise idari işleme tahakkuk ettiğinden dava dilekçesinin reddine dair verilen 30.12.2008 gün ve 2008/326 E- 604 K. sayılı kararın incelenmesi davacı-karşı davalı Maliye Bakanlığı ve davalı-karşı davacı Adem Uçar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 17.Hukuk Dairesi’nin 01.04.2010 gün ve 2009/9922-2010/2955 K. sayılı ilamı ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiş; direnme kararının davacı-karşı davalı Maliye Bakanlığı vekilince temyizi üzerine Hukuk Genel Kurulu’nun 18.05.2011 gün ve 2011/17-237 E. 2011/337 K.sayılı ilamıyla yeni hükmün bulunduğuna işaretle, bu hükme yönelik temyiz itirazları incelenmek üzere dosyanın Özel Dairesine gönderilmesine karar verilmiş ve dosya takibi işlemlerin yapılması için mahalline gönderilmiş ise de mahkemece dosya hiçbir işlem yapılmaksızın tekrar Hukuk Genel Kuruluna gönderilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek, dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Bilindiği üzere, direnme kararları üzerine verilen Hukuk Genel Kurulu kararlarına karşı karar düzeltme yolunun açık olup olmadığı hususu, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/1 ve 442/A maddeleri çerçevesinde değerlendirilir.

Hukuk Genel Kurulu kararına mahkemece uyulması zorunluluğu ise, karara karşı tüm yasal yolların tüketilmesinden sonra gözetilecek bir husustur.

Hukuk Genel Kurulu kararına karşı karar düzeltme yolunun açık olması halinde dosya yerel mahkemeye gönderilerek taraflara tebliği ve karar düzeltme hakkının kullanılabilmesi için gerekli sürenin verilmesi sağlanır ve karar düzeltme talebinde bulunulması halinde buna ilişkin işlemler yerel mahkemece tamamlanarak dosya, Hukuk Genel Kuruluna karar düzeltme incelemesi yapılmak üzere gönderilir. Bu inceleme sonunda verilecek karar kesindir.

Yerel Mahkeme, bu halde kararın mahiyetine göre takibi işlemleri yapar; karar bozma ise mahkemece buna uyularak karar verilir; şayet onama ise karar kesinleştirilir. Eğer yeni hükmün varlığı ya da direnmenin uygun bulunmasına ilişkin ise bu halde de kararda işaret olunan daireye gerekli inceleme yapılmak üzere gönderilir.

Hukuk Genel Kurulunun kararına karşı karar düzeltme yolu açık olduğunda kararın taraflara tebliğ edilmeden ve bu yasal yol tanınmadan ne Hukuk Genel Kuruluna ne de Daireye gönderilmesi olanaklı değildir.

Mahkemelerce, yargılamanın usul hükümlerine uygun ve gecikmeksizin sonuçlandırılması, her aşamada gösterilmesi gereken özen ve dikkatle mümkündür.

Yerel Mahkemece, Hukuk Genel Kurulu kararının dosya temyize gönderilirken alınması gereken giderler kullanılarak taraflara tebliği ile karar düzeltme istemlerine olanak sağlanması, bu yola başvurulması halinde karar düzeltme istemlerinin incelenmesi için Yargıtay’a gönderilmesi, gidilmediği takdirde ise diğer takip eden işlemlerin yapılması gerekirken; hiçbir işlem yapılmadan dosyanın Yargıtay’a gönderilmiş olması beklenen özen ve dikkate uygun düşmediği gibi, zaman kaybına ve giderlerin artmasına da neden olmaktadır.

O halde mahkeme; Hukuk Genel Kurulu kararının içeriği “yeni hüküm nedeniyle daireye” şeklinde olsa dahi doğrudan daireye dosyayı göndermeyecek; kararı taraflara tebliğ edecek ve bu karara karşı karar düzeltme talebinde bulunulursa Hukuk Genel Kuruluna; karar düzeltme talep edilmezse de kararda işaret olunan şekilde özel daireye gönderilmesi yönünde işlem yapacaktır. Bu işlemler yapılmaksızın dosyanın Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesi doğru değildir.

Şu hale göre mahkemece yapılacak iş; Hukuk Genel Kurulu kararının taraflara tebliği ile karar düzeltme yoluna başvurma olanağı sağlamak ve bu yola başvurulursa dosyayı Hukuk Genel Kuruluna, başvurulmazsa da Hukuk Genel Kurulu kararının gereği yerine getirilmek üzere Özel Daireye göndermek olmalıdır.

Açıklanan nedenlerle dosyanın mahkemesine iadesi gerekir.

S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle; dosyanın Mahkemesine İadesine, 28.09.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


 

SÖZLEŞMENİN FESHİ VE ALACAK

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu ESAS NO     : 2011/19-498 KARAR NO   : 2011/572

Taraflar arasındaki “ sözleşmenin feshi ve alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Konya 1. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kabulüne dair 17.06.2009 gün ve 2007/600 E. 2009/270 sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 19.Hukuk Dairesinin 18.03.2010 gün ve 2009/8827- 2010/3026 sayılı ilamı ile;

(… Dava, 16.3.2006 tarihli fatura ile davalı Otokoç Otomotiv.Tic ve San.A.Ş’den satın alınan, Ford Otomotiv San.A.Ş.tarafından ithal edilen aracın ayıplı olduğu iddiası ile sözleşmenin feshi ve fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak şimdilik 7.500.00 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek faizi ile tahsili istemine ilişkindir.

Davacı davasını ıslah ederek talebini 30.620.92 TL’ye çıkarmıştır.

Davalı Otokoç Otomotiv Tic.A.Ş.vekili, davacı iddialarının doğru olmadığını, davacının müracaatı üzerine şikayetlerin giderilerek aracın davacıya teslim edildiğini, ticari satışlarda zamanaşımı süresinin 6 ay olduğunu belirterek, davanın reddini istemiştir.

Diğer davalı Ford Otom.A.Ş.vekili, Konya Mahkemelerinin yetkisiz olup, davanın müvekkili şirketin ikametgahı mahkemesi Kartal’da açılması gerektiğini, müvekkilinin garanti veren olup, kendilerine husumet yöneltilemeyeceğini, talebin zamanaşımına uğradığını, taleplerin iyiniyetli olmadığını belirterek,davanın reddini istemiştir.

Mahkemece iddia, savunma, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna göre BK.nun 73.maddesi gereği yetki itirazının reddine, iki yıllık garanti belgesi ve davalının davacıyı sonuç alınamayan tamirlerle oyalaması nedeni ile davada zamanaşımının varlığından söz edilemeyeceği üretim hatasından kaynaklanan gizli ayıp nedeni ile davacının araçtan beklediği yararı elde edemediği gerekçesi ile 30.120,92 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline aynı anda ayıplı aracın davalılara iadesine karar verilmiş, hüküm davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2-Mahkemece, birlikte ifa kuralı gereğince halen davacı elinde bulunan ve davacı tarafından kullanılan aracın davalılara iadesine karar verilmiştir. Dava konusu aracın davacının elinde bulunduğu sürece faiz istenemeyeceği gözetilmeden dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi doğru görülmemiştir...)

gerekçesiyle,yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalılar vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddi ile (2) nolu bentte açıklanan nedenle hüküm davalılar yararına oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, ayıplı çıkan araç nedeni ile satım sözleşmesinin feshi, aracın iadesi ve satış bedelinin dava tarihinden itibaren faizi ile tahsili istemine ilişkindir.

Yerel Mahkemece; üretim hatasından kaynaklanan gizli ayıp nedeni ile davacının araçtan beklediği yararı elde edemediği gerekçesi ile araç bedeli olan 30.120,92 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline; aynı anda ayıplı aracın davalılara iadesine karar verilmiştir.

Davalılar vekilinin temyizi üzerine Özel Daire´ce; yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle hüküm bozulmuştur.

Yerel mahkemece; aracın iadesi borcunun davacıda olması nedeniyle İİK’ nun 24 ve BK’nun 192 ve 205 maddeleri uyarınca aynı anda ifa- birlikte ifa hali gözetilerek hükmün infaz edileceği, aracı iade etmeyen ve kullanan davacı için hem aracın kullanılması ve hem de satış bedelinin dava tarihinden itibaren faizi ile tahsilini gerçekleştirmesi halinde haksız zenginleşmeden söz edilebilir ise de bilirkişi raporuna göre mevcut ayıp sebebiyle araçtan faydalanamama durumunun süreklilik arzettiği, bu nedenle davacının hem aracın kullanılması hem de faize hak kazanma sonucunun bulunmadığı, iyiniyet kuralının uygulanmasında kesin sınırlar çizmek mümkün olmadığından ve her olayın özelliği gözönüne alınıp durumun değerlendirilmesi gerektiğinden davalıların temerrüde düştüğü dava tarihinden itibaren faizle sorumlu olduğu gerekçesiyle, önceki hükümde direnilmiştir. Hükmü davalılar vekili temyize getirmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nda yapılan görüşmede; Mahkemece ilk kararda üretim hatasından kaynaklanan gizli ayıp nedeni ile davacının araçtan beklediği yararı elde edemediği gerekçesi ile davanın kabulü ile araç bedeli 30.120,92 TL´nin dava tarihinden itibaren avans faizi ile tahsiline aynı anda ayıplı aracın davalılara iadesine karar verilmiş ise de bozma ilamından sonra bilirkişi raporlarına göre araçtan faydalanamama halinin süreklilik arz ettiğinin belirlendiği, bu durumda hem aracın kullanılması hem de faize hak kazanılma durumunun mevcut olmadığı, davacının aracı kullanamadığı, haksız zenginleşilmediği, gerekçesiyle verilen direnme kararının yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı ön sorun olarak tartışılmıştır.

Mahkemenin direnme gerekçesi, ilk gerekçesinden tümüyle farklı olmayıp, gerekçenin bozmaya cevap anlamında yasal sınırlarda genişletildiği, yeni bir hükmün değil mahkemece de adlandırıldığı gibi direnme kararının söz konusu oybirliği ile karara bağladıktan sonra işin esasının incelenmesine geçilmiştir.

İşin esasına gelince:

Dosyadaki mevcut belge ve delillere göre; davaya konu Ford Fusion,Comfort 5K 1.4 TDCi MB +ASM 2006 model binek araç, 0 km olarak 30.120,92 TL´ye davacı/alıcı Arslanlar Petrol Ürünleri İnş.Malz.Gıda.Mad.Tic.San.Ltd.Şti. tarafından, 16.03.2006 tarihinde davalılardan satıcı şirketten satın alınmış; trafik siciline davacı şirket adına kaydedilmiştir.

Satın alınan aracın değişik tarihlerdeki arızası nedeniyle birçok kez servise başvurulduğu halde, araçtan yeterli verimin alınamaması nedeniyle davacı/alıcı tarafından davalılara hitaben noter aracılığıyla gönderilen 06.07.2007 tarihli ihtarname ile; 16.03.2006 tarihinde satın alınan ve garanti kapsamında bulunan ayıplı aracın ihtarın tebliğinden itibaren 7 gün içinde değiştirilmesi veya ödenen bedelin iadesi istenmiştir.

Diğer taraftan, satın alınan aracın 5.000 km’de iken şanzıman ikaz lambasının yandığı, 25.000 km iken aynı arızanın tekrar ettiği, tespit bilirkişi raporunda aracın 29.886 km.de olduğu ve araçta şanzıman sorunu bulunduğu, gizli ayıp nedeni ile arızanın devam ettiği ve güvenli sürüş sağlanamayacağı, yargılama aşamasında alınan bilirkişi raporunda ise aracın 51.500 km.de olduğu, üretim hatasından kaynaklanan ayıp nedeniyle arızanın sollama sırasında büyük risk yaratacağı tespit edilmiş, araç, direnme kararının verildiği tarihten sonra, 14.04.2011 tarihinde davalı Otokoç A.Ş tarafından teslim alınmıştır. Davalı yanca, teslim alındığında aracın 118.232 km.de olduğu ileri sürülmüştür.

Yerel mahkeme ile Özel Daire arasında, maddi olgunun gerçekleşme biçimi ve davanın hukuksal nitelikçe ayıplı çıkan araç nedeni ile satım sözleşmesinin feshi olduğu, aracın davalılara iadesi ve satım bedelinin de davacıya aynı anda verilmesi, eş söyleyişle karşılıklı edimlerin aynı anda ifası gerektiği konusunda, uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu´nun önüne gelen uyuşmazlık; araç bedelinin davalılardan tahsili ile aynı anda davacının elinde bulunan aracın davalılara iadesine karar verilmiş olması karşısında, temerrüdün gerçekleştiği hangi tarihte gerçekleştiği ve buna göre de temerrüt faizinin başlangıç tarihinin tespiti, noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle taraflar arasındaki hukuki ilişkinin niteliği, temerrüt olgusu ve faiz kavramları ile bunların birbirleriyle olan ilişkilerinin açıklanmasında yarar vardır:

Satım sözleşmesi, 818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) ´nun 182 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir.

BK’nun 182/1.maddesinde düzenlenen satım sözleşmesiyle; alıcı satış bedeli olarak bir miktar para vermeyi borçlanır; satıcı ise satıma konu malı alıcıya teslim ederek mülkiyeti ona geçirme borcu altındadır. Satıcının belirtilen bu borçları yanında, ayıba karşı tekeffül ve zapta karşı tekeffül borçları da bulunmaktadır.

Ayıba karşı tekeffül borcu, satıcının mülkiyeti geçirme borcunun tamamlayıcısıdır. Zira, satımda alıcının amacı, istediği maksat için kullanabileceği, yararlı bir malın mülkiyetine sahip olmaktır. Satıcı, malın değerini veya yararını azaltan eksikliklerin bulunmadığını ayrıca garanti etmese bile; bu borç kanunen mevcuttur. Bu nedenle satıcının bu borcunu kanuni bir borç olarak nitelendirmek mümkündür (Tandoğan, H.:Borçlar Hukuku (Özel Borç İlişkileri), 4.Bası, Cilt I/1, Ankara 1985, s.163; Yavuz, C.: Türk Borçlar Hukuku Özel Hükümler, İstanbul 1996, s.91).

Ayıba karşı tekeffül borcunun, BK´nun 194 ilâ 201 maddeleri arasında belirtilen koşullarının gerçekleşmesiyle, alıcı; BK´nun 202 ve devamı maddeleri kapsamında kendisine tanınan seçimlik haklarını, satıcıya karşı kullanabilecektir.

Gerçekten, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun "Bey’in feshi yahut semenin tenzili" başlığını taşıyan 202.maddesinde:

"Bayiin tekeffülü altındaki mebiin ayıbı anlaşıldığı zaman müşteri muhayyerdir. Dilerse mebii redde hazır olduğunu beyanla bey´in fesh edilmesini, dilerse mebii alıkoyup kıymetinin noksanı mukabilinde semenin tenzil olunmasını dava eder.

Hakim, müşterinin mebii ret davası üzerine hal icabı bey´in feshini muhik göstermiyorsa semenin tenzili ile iktifa edebilir.

Kıymetinin noksanı mebiin semenine müsavi ise müşteri ancak bey´in feshini talep edebilir."

hükmü yer almaktadır.

Buna göre, satıma konu mal satıcıyı sorumlu kılacak şekilde ayıplı ise, alıcı satım sözleşmesini feshedebileceği gibi satım bedelinin indirilmesini de isteyebilecektir.

Diğer taraftan, BK´ nun 203.maddesine göre de, misli mal satımında; alıcıya, yukarıda sayılan haklara ek olarak, satılanın ayıpsız bir benzeriyle değiştirilmesini talep hakkı da tanınmaktadır.

Aynı Kanunun 202.maddesinde satımın feshinden bahsedilmekle birlikte buradaki feshi, "dönme" olarak anlamak gerekir.Satım sözleşmesinden dönme beyanı, bozucu yenilik doğuran bir hak niteliğinde olup, bir irade açıklaması olarak, satıcıya vardığı anda hükümlerini doğurur ve sözleşmeyi geçmişe etkili olarak ortadan kaldırır. Dönme üzerine sözleşmenin geçmişe etkili olarak ortadan kalkmasının doğal bir sonucu olarak, tarafların edimlerinin karşılıklı olarak aynı anda ifası gerekir.

Şu hale göre, yerel mahkeme satım sözleşmesinin feshinin haklı olduğunu saptamakla birlikte, tarafların edimlerinin aynı anda ifasına da karar vermişse; davacı/alıcı elindeki aracı, davalı/satıcıya fiilen teslim ve tescilini sağlamak şartı ile satım bedelini alabilecektir.

Böyle bir durumda, borçlu temerrüdünün gerçekleşip gerçekleşmediği de, irdelenmelidir:

818 sayılı Borçlar Kanunu’nda borçlu temerrüdü tanımlanmamış; Kanunun 101 ve devamı maddelerinde sadece şartları ve sonuçları düzenlenmiştir.

Borçlunun temerrüdü, ifası mümkün bir borcun borçlu tarafından yasal bir engel bulunmamasına rağmen zamanında ifa edilmemesidir. Borçlu temerrüdünün gerçekleşebilmesi için, ifanın mümkün olması, borcun muaccel hale gelmesi ve uygun bir ihtar ile birlikte, alacaklının temerütte bulunmaması; borçlunun, kendisine ifadan kaçınma yetkisi veren bir def´i ileri sürmemiş olması gerekir.

Öte yandan, tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde borçlunun temerrüdü bakımından BK’nun 106/I maddesine göre, alacaklının borçluya ifa için ek bir süre vermesi de, gerekir.

Yukarıda da belirtildiği üzere, alıcı kendi edimini yerine getirmeden, karşı tarafın edimini yerine getirmesini isteyemez. Aksi takdirde, karşı tarafın (satıcının) ödemezlik def´i ile karşılaşma riski doğar.

Yeri gelmişken, temerrüt faizi hakkında kısa ve genel bir açıklama yapılmasında yarar vardır:

Uygulama ve öğretide baskın görüş olarak, temerrüt (gecikme) faizinin hukuki nitelikçe, borçlunun para borcunu zamanında ödememesi ve temerrüde düşmesi üzerine kanun gereği kendiliğinden işlemeye başlayan ve temerrüdün devamı müddetince varlığını sürdüren, alacaklının zararın varlığını ve miktarını ve borçlunun kusurunu ispat zorunda kalmaksızın borçlunun ödediği ve miktarı yasalarla belirlenmiş asgari, maktu bir tazminat olduğu kabul edilmektedir (Dr. Becker:İsviçre Medeni Kanunu Şerhi, Borçlar Kanunu, Fasikül IV, s.5 Dr. S. Özkök Çevirisi; A.Von Tuhr: Cilt 1-2, s.617, C. Edeğe Çevirisi; Nami Barlas:Para Borçlarının İfasında Borçlunun Temerrüdü ve Temerrüt Açısından Düzenlenen Genel Sonuçlar, Kazancı Hukuk Yayınları, İstanbul 1992, s.127 vd.; Oğuzman, K./Öz, T.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1995, s.373 vd.; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 11.6.1997 gün ve 1997/11-278 E.-529 K.; 31.03.2004 gün ve 2004/12-163 E.-184 K.; 18.11.2009 gün ve 2009/21-435 E. - 544 K.; 23.06.2010 gün ve 2010/19-255 E., 2010/347 sayılı ilamları).

Belirtilmelidir ki, asıl edimin muaccel hale gelmemesi nedeniyle borçlu temerrüdünün gerçekleşmediği durumda, doğal olarak temerrüt faizine de, hükmedilemez. Öyleyse, tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde, karşılıklı edimlerin aynı anda ifasına karar verilmesi halinde, asıl edim niteliğindeki borçlunun para borcunun ifası muaccel hale gelmeden faiz de doğmayacak; dolayısıyla borçlu temerrüdü gerçekleşmeden, daha önceki bir tarihten başlayacak şekilde temerrüt faizine de, karar verilemeyecektir.

O halde, alıcı edimini yerine getirmesine rağmen (satıma konu aracı iade etmesi-somut olayda tescil ve fiili teslimle-), borçlunun (satıcının) para borcunu iade etmemesi durumunda, satıcının para borcunu iadesinde temerrüdü gerçekleşeceğinden temerrüt faizine de, malın iade tarihinden itibaren hükmedilmesi gerekir.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Mahkemece, ayıp nedeniyle davacı/alıcının elindeki satıma konu araç bedeli olan 30.120,92 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline aynı anda ayıplı aracın davalılara iadesine karar verilmiştir.

Bu karar gereğince, davacı/alıcı satıma konu aracı davalılara fiilen teslim borcu altındadır. Alıcının ediminin ifası karşılığında ise, davalı satım bedelini ödemekle yükümlüdür. Direnmeye konu ilk karar tarihi itibariyle, satıma konu araç halen davacı/alıcının elinde bulunmaktadır (direnme kararından sonra temyiz aşamasında teslim edilmiştir).

Görüldüğü üzere, hakim kararıyla tarafların edimlerinin aynı anda ifası söz konusu olduğuna göre, asıl edim (borçlunun yükümlülüğü bakımından satım bedeline ilişkin para borcu) muaccel hale gelmeden, bu tarihten önce borçluyu temerrüde düşürmeye yönelik olarak gönderilen ihtar da, hukuki bir sonuç doğurmaya yeterli ve elverişli sayılamaz. Dolayısıyla, bu ihtar esas alınarak asıl edimin muaccel hale gelmediği bir dönemden başlamak üzere, temerrüt faizine de, hükmedilemez.

O halde, Hukuk Genel Kurulu’nca da, benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 28.09.2011 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

 


 

TAPU İPTALİ VE TESCİL

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu ESAS NO     : 2011/1-470 KARAR NO   : 2011/562

Taraflar arasındaki “Tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Trabzon 3.Asliye Hukuk Mahkemesince son olarak davanın reddine dair verilen 15.10.2009 Tarih ve 250-301 sayılı kararın incelenmesi davacı yan vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 13.4.2010 Tarih,13873-4221 sayılı ilamı ile;

(…Dava,ehliyetsizlik ve hile hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu taşınmazın 26.02.2001 tarihli akitle vesayet altına alınan ve yargılama sırasında vefat eden kısıtlı Süheyla tarafından davalıya temlik edildiği, bu işlemin ehliyetsizlik ve hile ile sakat bulunduğu ileri sürülerek eldeki davanın açıldığı, hükmüne uyulan bozma ilamı uyarınca yapılan soruşturma sonucu, taşınmaz maliki Süheyla’nın temlik tarihinde hukuki ehliyete haiz olduğu Adli Tıp Kurumu 4.İhtisas Dairesinin 17.07.2009 tarihli raporu ile belirlenerek, hukuki ehliyetsizlik iddiası yönünden davanın reddedilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur.

Davacının, bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.

Ne varki, hile iddiası yönünden hükme yeterli bir araştırmanın yapıldığını söyleyebilme olanağı yoktur.

Bilindiği üzere; hile, genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya,özellikle sözleşme yapmaya sevketmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak,veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hata da yanılma hilede yanıltma söz konusudur.B.K’nun 28/1 maddesinde açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse hata esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable Şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir.

Öte yandan, hile her türlü delille isbat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiç bir şekle bağlı değildir. Hilenin öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yöneltilecek bir irade açıklaması, defi yahut dava yoluylada kullanılabilir.

Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan ilkeleri kapsar biçimde, hükme yeterli bir araştırma yapılması davacıların miras bırakanı Süheyla’nın dava konusu taşınmazı temlikinde yanıltılıp, yanıltılmadığının tarafların tüm delilleri toplanarak saptanması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, davada ileri sürülen bu iddia yönünden eksik inceleme ile yetinilerek yazılı olduğu üzere karar verilmesi doğru değildir.

Davacının, temyiz itirazları yerindedir...)

gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Davacı yan vekili, vesayet altındaki Süheyla Dereli’nin 113 ada 4 nolu parseli davalı şirkete temlik ettiğini, ancak Süheyla’nın akıl hastalığı bulunduğunu; ayrıca yapılan işlemin hile ile sakat olduğunu taşınmazın kısıtlının yeğeni Fethi’nin el ve işbirliği sonucu davalı tarafça alındığını ileri sürüp, tapu iptal ve tescil istemiştir.

Mahkemece, davanın gabine dayalı olarak açıldığı ve kanıtlanamadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş; karar Özel Dairece,davanın ehliyetsizlik ve hile hukuksal nedenine dayalı olarak açıldığı,davada ehliyetsizlik iddiasının araştırılmadığı gerekçesi ile bozulmuş; ahkemece bozma ilamına uyularak Adli Tıp Kurumundan alınan rapor neticesinde bu kez de ehliyetsizlik iddiasının ve gabin iddiasının sabit olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.Davacı yanın temyizi üzerine Özel Dairece yapılan incelemede, ehliyetsizlik iddiaları yönünden temyiz itirazları reddedilmiş;ancak davada dayanılan hile iddiasının araştırılmadığı gerekçesi ile hüküm yeniden bozulmuştur.

Yerel Mahkeme, davacı tarafın baştan beri hile iddiasına dayandığı, buna ilişkin tanık dinlendiği, dinlenen tanıkların da hileye ilişkin herhangi bir görgü ya da bilgi aktarmadıkları, taraflara 02/02/2006 tarihli oturumda tüm kanıtlarını ibraz etmeleri için kesin süre verildiği ve buna göre taraf kanıtlarının toplandığı, yargılamada karşılıklı edimler de değerlendirilerek bu doğrultuda edimlerin denkliği göz önüne alınarak davacının davasının reddine karar verildiği, bu haliyle hile iddiasının varlığının ancak tarafa, hatalı işleme sürükleyerek mamelekinde diğer taraf lehine olmak üzere azalmayı sağlamak olan bu eylemin varlığını da bu haliyle kabul etmenin mümkün olmadığı, bu nedenle ve edimlerin denkliği karşısında gabin ve kanıtlanamayan hata ve hilenin bulunmadığı, devredenin de fiil ehliyetini kısıtlayan herhangi bir rahatsızlığının olmadığı gerekçeleri ile direnme olarak adlandırdığı hükmü kurmuş; hüküm davacılar vekilince temyiz edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nda işin esasının incelenmesinden önce, mahkemece direnme olarak adlandırılan hükmün, bozmadan esinlenilerek önceki kararda yer almayan hile değerlendirmesinin yapılmış olması karşısında, kurulan hükmün gerçekte direnme mi, yeni bir hüküm niteliğinde mi olduğu, varılacak sonuca göre de temyiz incelemesinin Özel Dairece mi Hukuk Genel Kurulu’nca mı yapılması gerektiği hususu ön sorun olarak görüşülmüştür.

Bilindiği üzere; direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için mahkeme bozmadan esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de değiştirmemelidir(1086 s. HUMK.429 mad.).

Eş söyleyişle; bozulan ilk kararda yer verilmiş olan hususların direnmeye konu edilmesi ve gerekçenin ancak yine ilk kararda yer alan ana çerçeveden çıkmadan, ilk gerekçeyi güçlendirmeye yönelik yasal sınırlarda genişletilmiş olması, bozmadan sonra bozma içeriğinden esinlenilerek bir araştırma yapılmaması veya karar verilmemesi gerekmektedir.

Mahkemenin yeni bir delile dayanarak veya bozmadan esinlenerek yeni bir inceleme yaparak, gerekçesini değiştirerek veya daha önce üzerinde durmadığı bir hususu bozmada işaret olunan şekilde değerlendirerek karar vermiş olması halinde, direnme kararının varlığından söz edilemez.

Somut olayda ise; mahkemece ilk kararda hileye ilişkin değerlendirmelere ilk kararda hiç yer verilmemiş, bozmadan esinlenilerek ve bozmada işaret olunduğu şekilde sonraki kararda hile konusunda değerlendirme yapılmıştır.

Bu durumda, ortada varlığından söz edilebilecek bir direnme kararı mevcut olmayıp, yeni bir hükmün bulunduğunun kabulü gerekir.

O itibarla dosya yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için Özel Daireye gönderilmelidir.

S O N U Ç: Yukarıda açıklandığı üzere, davacılar vekilinin yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 1. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 28.09.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


 

RÜCUEN TAZMİNAT

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu ESAS NO     : 2011/17-499 KARAR NO   : 2011/557

Taraflar arasındaki “rücuen tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 4. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın reddine dair verilen 30.12.2008 gün ve 2007/823 E., 2008/678 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 17.09.2009 gün ve 3190/5570 E., K. sayılı ilamı ile;

(...Davacı vekili dava dilekçesinde, müvekkili şirkete kasko sigortalı araçta meydana gelen 9.128,52YTL hasar bedelinin sigortalıya ödendiğini belirterek bu meblağın ödeme tarihinden işleyecek ticari faiziyle davalılardan tahsilini talep etmiş; 11.07.2008 tarihli dilekçesiyle davalı Mustafa Şahin hakkındaki davayı müraacata bıraktığını beyan etmiştir.

Davalı Yanardağ Nakliyat Turizm İnşaat Sanayi Limited Şirketi vekili, 2918 sayılı KTK´nun karayolunda uygulanacağını, olayın meydana geldiği mahallin karayolu olmadığını bu nedenle genel hükümlerin uygulanamayacağını, haksız fiil hükümleri gereğince 1 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu, kusuru, hasarı kabul etmediğini belirterek davanın Başak Sigorta A.Ş.´ne ihbarını ve davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, zamanaşımı definin kabulü ile BK. 60. maddesi gereğince davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosya içerisindeki bilgi ve belgelere mahkeme kararının gerekçesinde, dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre davacı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine karar vermek gerekmiştir.

2- Dava TTK´nun 1301.maddesinden kaynaklanan rücuen tazminat davasıdır.

2918 sayılı KTK´nun 2. maddesinde "bu kanun, karayollarında uygulanır. Ancak aksine bir hüküm yoksa; karayolu dışındaki alanlardan kamuya açık alanlar ile park, bahçe, parkyeri, garaj, yolcu ve eşya terminali, servis ve akaryakıt istasyonlarında karayolu taşıt trafiği için faydalanılan yerler dede bu kanun hükümleri uygulanır" hükmü düzenlenmiştir.

Somut olayda, davaya konu trafik kazasının meydana geldiği fabrika sahasının 2918 sayılı KTK´nun 2/a maddesi gereğince karayolu ile bağlantısının olmasına özel izinle girilmesinin, özel güvenliğinin olmasının KTK´nun 2. maddesinin uygulanmasına engel bulunmamasına göre işin esasına girilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu biçimde davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir...)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’ nun 1301. maddesine dayalı rücuen tazminat istemine ilişkindir.

Yerel mahkemece, davanın reddine dair verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçeyle bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararını, davacı vekili temyize getirmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davaya konu trafik kazasının meydana geldiği fabrika yükleme sahasının 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu (KTK)’nun 2/a maddesi gereğince karayolu sayılıp sayılmayacağı; varılacak sonuca göre eldeki davanın yasal zamanaşımı süresinde açılıp, açılmadığı, noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır:

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu (KTK)’nun:

“Amaç” başlıklı 1.maddesinde:

“Bu Kanunun amacı, karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlamak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemektir.”

“Kapsam” başlıklı 2.maddesinde:

“Bu Kanun, trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri, bunların uygulanmasını ve denetlenmesini, ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsar.

Bu Kanun, karayollarında uygulanır. Ancak aksine bir hüküm yoksa;

a) Karayolu dışındaki alanlardan kamuya açık olanlar ile park, bahçe, park yeri, garaj, yolcu ve eşya terminali, servis ve akaryakıt istasyonlarında karayolu taşıt trafiği için faydalanılan yerler ile,

b) Erişme kontrollü karayolunda ve para ödenerek yararlanılan karayollarının kamuya açık kesimlerinde ve belirli bir karayolunun bağlantısını sağlayan deniz, göl ve akarsular üzerinde kamu hizmeti gören araçların, karayolu araçlarına ayrılan kısımlarında da,

Bu Kanun hükümleri uygulanır.”

Hükümleri yer almaktadır.

Aynı Kanunun “Tanımlar” başlıklı 3.maddesinde bu Kanunda kullanılan terimlerin tanımları düzenlenmiş; diğer tanımlar yanında:

Trafik “Yayaların, hayvanların ve araçların karayolları üzerindeki hal ve hareketleridir”;Karayolu “Trafik için, kamunun yararlanmasına açık olan arazi şeridi, köprüler ve alanlardır”; Karayolu yapısı “Karayolunun kendisi ile karayolunun üstünde, yanında, altında veya yukarısındaki; ada, ayırıcı, otokorkuluk, istinat duvarı, köprü, tünel, menfez ve benzeri yapılardır.”; Park yeri “Araçların park etmesi için kullanılan açık veya kapalı alandır.; ”Karayolu üzeri park yeri “Taşıt yolundaki veya buna bitişik alanlardaki park yeridir.”; Karayolu dışı park yeri “Karayolu sınır çizgisi dışında olan ve bir geçiş yolu veya servis yolu ile taşıt yoluna bağlanan park yeridir.”; Durak “Kamu hizmeti yapan yolcu taşıtlarının yolcu veya hizmetlileri bindirmek, indirmek için durakladıkları işaretlerle belirlenmiş yerdir.”; Garaj “Araçların, genellikle uzun süre durmaları için kullanılan bakım veya servisinin de yapılabileceği kapalı veya açık olan yerlerdir.”; Terminal “İnsan veya eşya taşımalarında, araçların indirme, bindirme, yükleme, boşaltma, aktarma yaptıkları ve ayrıca bilet satışı ile bekleme, haberleşme, şehir ulaşımı ve benzeri hizmetlerin de sağlandığı yerdir.”; Servis istasyonu “Araçların bakım, onarım ve servislerinin yapıldığı açık veya kapalı yerdir.”; Akaryakıt istasyonu “Araçların esas itibariyle akaryakıt, yağ ve basınçlı hava gibi ihtiyaçlarının sağlandığı yerdir.”; Muayene istasyonu “Araçların niteliklerini tespit ve kontrol edebilecek cihaz ve personeli bulunan ve teknik kontrolü yapılan yerdir.”; Trafik kazası “Karayolu üzerinde hareket halinde olan bir veya birden fazla aracın karıştığı ölüm, yaralanma ve zararla sonuçlanmış olan olaydır.”

şeklinde tanımlanmıştır.

“Zamanaşımı” başlıklı 109 maddesinde de:

“Motorlu araç kazalarından doğan maddi zararların tazminine ilişkin talepler, zarar görenin, zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve herhalde, kaza gününden başlayarak on yıl içinde zamanaşımına uğrar.

Dava, cezayı gerektiren bir fiilden doğar ve ceza kanunu bu fiil için daha uzun bir zaman aşımı süresi öngörmüş bulunursa, bu süre, maddi tazminat talepleri için de geçerlidir.

Zamanaşımı, tazminat yükümlüsüne karşı kesilirse, sigortacıya karşı da kesilmiş olur. Sigortacı bakımından kesilen zamanaşımı, tazminat yükümlüsü bakımından da kesilmiş sayılır.

Motorlu araç kazalarında tazminat yükümlülerinin birbirlerine karşı rücu hakları, kendi yükümlülüklerini tam olarak yerine getirdikleri ve rücu edilecek kimseyi öğrendikleri günden başlayarak iki yılda zamanaşımına uğrar.

Diğer hususlarda, genel hükümler uygulanır.”

Düzenlemesi yer almaktadır.

Bütün bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde görülmektedir ki;

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu (KTK)’nun 2.maddesinde hiçbir ayrık durum gösterilmeden kural olarak; bu Kanunun, karayollarında meydana gelen trafik olaylarında uygulanacağı belirtildikten sonra, bu kural biraz daha genişletilerek aynı maddenin (a) ve (b) fıkralarındaki durumlarda da uygulanabileceği öngörülmüş; karayolu tanımına girmediği halde genel trafiğin kullanımına açık olan yerler “karayolu gibi” kabul edilmiştir.

Bu bağlamda, karayolu dışındaki alanlardan kamuya açık olanlar ile park, bahçe, park yeri, garaj, yolcu ve eşya terminali, servis ve akaryakıt istasyonlarında karayolu taşıt trafiği için faydalanılan yerler ile, erişme kontrollü karayolunda ve para ödenerek yararlanılan karayollarının kamuya açık kesimlerinde ve belirli bir karayolunun bağlantısını sağlayan deniz, göl ve akarsular üzerinde kamu hizmeti gören araçların, karayolu araçlarına ayrılan kısımlarında da, bu Kanun hükümlerinin uygulanacağı; bu haliyle, toplu trafiğin bulunduğu yerler ile karayoluyla bağlantısı olan yerlerin de bu kapsama alındığı belirgindir.

Diğer bir deyişle, kamunun yararlandığı tüm yollar kara yolu tanımı içindedir; köy, orman, dağ, tarla ve yayla yolları da karayoludur. Karayolunun sınırı, kamulaştırılmış, kamuya terk ve tahsis edilmiş karayolunda özel mülkle olan sınır çizgisine kadardır. Karayolu dışındaki alanların yalnız trafik için faydalanılan yerlerden olması gerekmez; kamuya açık olması yeterlidir. Ancak, bunun dışında sayılan (park, bahçe gibi) yerlerde gerçekleşen zararlarda işletenin KTK’nun 85/1. maddeye göre sorumlu olabilmesi için bu yerlerden taşıt trafiği için faydalanılması gerekir. Trafiğe kamu yönetimince izin verilip verilmemesi önemli olmamalı, karayolunda olduğu gibi, gelip gitme amacıyla kullanılmış olması yeterli sayılmalıdır (Çetin AŞÇIOĞLU, Trafik Kazalarından Doğan Hukuk ve Ceza Sorumlulukları, 2. Bası, Ankara 2008, s. 58, 59).

Karayolunun taşıt trafiğine açık veya kapalı olmasının önemi yoktur; ayrıca Kanunun uygulanması için, karayolu olarak kabul edilen yerlerin zeminin asfalt, beton veya toprak olması arasında bir fark bulunmamaktadır. Karayolları Trafik Kanunu, kural olarak, karayollarında ve Kanunun ikinci maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen yerlerde uygulanacaktır. Örneğin, deniz ve göllerdeki araba vapurlarında, gerek kontrollü, gerek kontrolsüz hemzemin geçitlerde, bir kamu kurumunun araçlara ayrılan park yeri veya bahçesinde, iki kara parçasını birbirine bağlayan köprülerde, bir işyerinin, otelin veya okulun park yerlerinde, hava alanlarının uçak pistleri dışında kalan ve motorlu araçların kullanılması için ayrılan yerlerde, otobanlarla, otobanların gişelerinde, otobüs terminalleri gibi yerlerde meydana gelen kazalarda Karayolları Trafik Kanunu uygulanacaktır(Ayşe HAVUTÇU- Emre GÖKYAYLA, Karayolları Trafik Kanununa Göre Hukuki Sorumluluk, Ankara 1999, s. 19).

Diğer taraftan, KTK’nun 109/4. maddesi hükmüne göre de; motorlu araç kazalarında tazminat yükümlülerinin birbirlerine karşı rücu hakları, kendi yükümlülüklerini tam olarak yerine getirdikleri ve rücu edilecek kimseyi öğrendikleri günden başlayarak iki yılda zamanaşımına uğrayacaktır.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde:

Davacının sigortalısı araç fabrikanın ambar kısmında yükleme yaptığı sırada davalı şirkete ait aracın çarpması sonucu hasarlanmış; sigorta bedeli dava dışı sigortalıya ödendikten sonra davacı ödediği bu bedelin rücuen tahsilini talep etmiştir.

Yukarıda da açıklandığı üzere; Karayolları Trafik Kanunu’nun uygulanması için kazanın mutlaka karayolunda meydana gelmesi gerekmemekte; karayolu ile bağlantısı olan, karayolu sayılan bir alanda meydana gelmesi halinde de karayolunda meydana gelmiş gibi kabul edilmektedir. Davaya konu trafik kazasının meydana geldiği fabrika sahasının da 2918 sayılı KTK´nun 2/a maddesi gereğince karayolu ile bağlantısının olmasına; özel izinle girilmesinin, özel güvenliğinin olmasının KTK´nun 2. maddesinin uygulanmasına engel bulunmamasına göre, kazanın meydana geldiği yer karayolu sayılan yerlerdendir ve Karayolları Trafik Kanunu uygulanır.

Öte yandan, yukarıda da açıklandığı üzere motorlu araç kazalarında tazminat yükümlülerinin birbirlerine karşı rücu hakları zararı ve faili öğrenmeden itibaren 2 yıl olarak öngörülmüş olup; zarar 27.11.2006 tarihinde öğrenilmiş ve dava 10.12.2007 tarihinde açılmıştır. Fail de olayın başından itibaren belirli olduğundan KTK’nun 109/4. maddesinde öngörülen zamanaşımı süresi de dolmamıştır.

Sonuç olarak, mahkemece, kazanın meydana geldiği fabrikanın ambar bölümünün, yükleme ve boşaltmanın yapıldığı yerlerden olup, KTK’na göre karayolu sayılan yerlerden olduğu; bu nedenle KTK.nun 109/4. maddesinde yer alan zamanaşımı süresinin göz önüne alınması gerektiği; bu hükme göre de zamanaşımı süresinin dolmadan davanın açıldığı göz ardı edilerek, davanın reddine karar verilmesi doğru değildir.

Hal böyle olunca; aynı yöne işaret eden ve Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire Bozma kararına uyulmak gerekirken, yanılgılı gerekçe ile önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup; kararın bozulması gerekir.

S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 28.09.2011 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

 


 

MENFİ TESPİT TÜKETİCİ KREDİSİ HAKSIZ TAKİP.

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu ESAS NO     : 2011/19-500 KARAR NO   : 2011/550

Taraflar arasındaki “menfi tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 12.Asliye Ticaret Mahkemesince asıl ve birleşen davanın kabulüne dair verilen 11.03.2009 gün ve 2008/525 E., 2009/88 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 19.Hukuk Dairesinin 15.03.2010 gün ve 2009/5607 E. – 2010/2870 K.sayılı ilamı ile;

(…Davacı vekili, müvekkili şirketin davalı ile 28.12.2007 tarihli Tüketici Kredisi Sözleşmesi imzaladığını, davalı tarafın borcun ödenmesi için çektiği ihtarnameye karşılık müvekkilinin 04.08.2008 tarihinde borcu ödediğini, ancak davalı tarafından takibe geçildiğini, davalının müvekkiline borcun kalmadığı şeklinde yazı verdiğini ileri sürerek, takipten dolayı borçlu olmadığının tespitini talep ve dava etmiştir.

Birleşen dosyadaki davacı vekili, imzalanan sözleşmede kefil statüsünde olduğunu ve borcun ödendiğini ileri sürerek, davanın kabulünü talep etmiştir.

Davalı vekili, Tüketici Mahkemelerinin görevli olduğunu belirtmiş, esas savunmasında ise, davacının borcun ödendiği iddiasının doğru olduğunu, hukuk servisine intikal eden dosyanın kendilerine borcun kapatıldığı yolundaki bilgi sorulmadan takibe konulduğunu, sonra farkına vararak takipten vazgeçtiklerini, müvekkilinin davacıyı borçtan ibra ettiğini, konusu kalmayan işbu davayı huzura taşımalarının yanlış olduğunu belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Mahkemece, takip tarihi itibariyle davacıların borcu olmadığı anlaşılmakla ve davalı tarafça da kabul edilmekle, asıl ve birleşen davanın kabulü ile davacıların davalıya takip nedeniyle borçlu olmadıklarının tespitine, koşulları bulunmadığından davacılar yararına takdiren tazminata hükmedilmesine yer olmadığına karar verilmiş, hüküm asıl ve birleşen davadaki davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık, taraflar arasında imzalanan Tüketici Kredisi Sözleşmesinden kaynaklanmaktadır.4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanuna göre bu kanunun uygulanmasından doğan ihtilafların Tüketici Mahkemesinde çözümlenmesi gerekir. Göreve ilişkin hususun re’sen gözetilmesi gerekir.

Tüketici Kredisinden kaynaklanan uyuşmazlıklar, Tüketici Mahkemesince karara bağlanmalıdır. Mahkemece görev yönü gözetilmeden işin esasıyla ilgili hüküm kurulmasında isabet görülmemiştir...)

gerekçesiyle bozularak; bozma nedenine göre öteki yönler şimdilik incelenmeksizin dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, borçlu olunmadığının tespiti (menfi tespit) istemine ilişkin olup; icra takibinden sonra Ticaret Mahkemesine açılmıştır.

Ticaret Mahkemesi, görevli olduğunu kabulle işin esasını incelemiş; davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece görev noktasından ve davaya bakmakla görevli mahkemenin “Tüketici Mahkemesi” olduğuna işaretle bozulmuştur.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu´nun önüne gelen uyuşmazlık; davaya bakmakla görevli mahkemenin tespiti noktasındadır.

Eldeki dava, “Tüketici Kredisi Sözleşmesi” başlığıyla düzenlenen sözleşmeye dayalı olarak borçlu şirket ile kefili gerçek kişi tarafından, borçlu ticaret şirketi tarafından araç alımı için kullanılan kredi nedeniyle “borçlu olunmadığının tespiti (menfi tespit)” istemiyle açılmıştır.

Uyuşmazlığın sağlıklı biçimde çözümü için öncelikle, konuya ilişkin kurum ve kavramların yasal dayanakları ile birlikte irdelenip, açıklanmasında yarar vardır:

2822 sayılı Kanunla değişik 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun (TKHK)’un “Tanımlar” başlıklı 3.maddesinde;

“ Bu Kanunun uygulamasında;

e) Tüketici: Bir mal veya hizmeti ticari veya mesleki olmayan amaçlarla edinen, kullanan veya yararlanan gerçek ya da tüzel kişiyi,

h) Tüketici işlemi: Mal veya hizmet piyasalarında tüketici ile satıcı-sağlayıcı arasında yapılan her türlü hukuki işlemi,

k) Kredi veren: Mevzuatları gereği tüketicilere nakit kredi vermeye yetkili olan banka, özel finans kuruluşu ve finansman şirketlerini,

ifade eder.”

“Tüketici Kredisi” başlıklı 10.maddesinde ise;

“Tüketici kredisi, tüketicilerin bir mal veya hizmet edinmek amacıyla kredi verenden nakit olarak aldıkları kredidir. Tüketici kredisi sözleşmesinin yazılı olarak yapılması ve bu sözleşmenin bir nüshasının tüketiciye verilmesi zorunludur. Taraflar arasında akdedilen sözleşmede öngörülen kredi şartları, sözleşme süresi içerisinde tüketici aleyhine değiştirilemez…”

“Tüketici Mahkemeleri” başlıklı 23.maddesinde de;

“Bu Kanunun uygulanmasıyla ilgili olarak çıkacak her türlü ihtilaflara tüketici mahkemelerinde bakılır…”

düzenlemeleri yer almaktadır.

6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)’nun;

14.maddesinin birinci fıkrasında “gerçek kişi tacir” “Bir ticari işletmeyi, kısmen dahi olsa kendi adına işleten kimseye tacir denir.” ;

18. maddesinin birinci fıkrasında “tüzel kişi tacir” “Ticaret şirketleriyle, gayesine varmak için ticari bir işletme işleten dernekler ve kendi kuruluş kanunları gereğince hususi hukuk hükümleri dairesinde idare edilmek veya ticari şekilde işletilmek üzere devlet, vilayet, belediye gibi amme hükmi şahısları tarafından kurulan teşekkül ve müesseseler dahi tacir sayılırlar.”

3.maddesinde “Bu kanunda tanzim olunan hususlarla bir ticarethane veya fabrika yahut ticari şekilde işletilen diğer bir müesseseyi ilgilendiren bütün muamele, fiil ve işler ticari işlerdendir.”

20.maddesinin ikinci fıkrasında “Her tacirin, ticaretine ait bütün faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi hareket etmesi lazımdır.”

21.maddesinde “Bir tacirin borçlarının ticari olması asıldır. Şu kadar ki; hakiki şahıs olan bir tacir, muameleyi yaptığı anda bunun ticari işletmesiyle ilgili olmadığını diğer tarafa açıkça bildirdiği veya muamele, fiil veya işin ticari sayılmasına halin icabı müsait bulunmadığı takdirde borç adi sayılır./Taraflardan yalnız biri için ticari iş mahiyetinde olan mukaveleler, kanunda aksine hüküm olmadıkça, diğeri için de ticari iş sayılır.”

Ticaret Mahkemelerinin iş sahasını düzenleyen 5.maddesinde de:

“Aksine hüküm olmadıkça, dava olunan şeyin değerine göre asliye hukuk veya sulh hukuk mahkemesi ticari davalara dahi bakmakla vazifelidir.

Şu kadar ki; bir yerde ticaret mahkemesi varsa, asliye hukuk mahkemesinin vazifesi içinde bulunan ve bu kanunun 4 üncü maddesi hükmünce ticari sayılan davalarla hususi hükümler uyarınca ticaret mahkemesinde görülecek diğer işlere ticaret mahkemesinde bakılır.

İkinci fıkrada yazılı hallerde, munhasıran iki tarafın arzularına tabi olmıyan işler hariç olmak üzere, bir davanın ticari veya hukuki mahiyeti itibariyle mahkemenin iş sahasına girip girmediği yalnız iptidai itiraz şeklinde taraflarca dermeyan olunabilir. İtiraz varit görüldüğü takdirde dosya ilgili mahkemeye gönderilir; bu mahkeme davaya bakmaya mecburdur; ancak, davanın mahiyetine göre tatbikı gerekli usul ve kanun hükümlerini tatbik eder. Ticari bir davanın hukuk mahkemesi, ticari olmıyan bir davanın ticaret mahkemesi tarafından görülmesi hükmün bozulması için yalnız başına kafi bir sebep teşkil etmez.

Vazifesizlik sebebiyle dava dilekçesinin reddi halinde yapılacak muamelelere ve bunların tabi oldukları müddetlere dair usul hükümleri, iş sahasına ait iptidai itirazın kabulü halinde de tatbik olunur.”

hükümleri yer almaktadır.

Bu düzenlemeler göstermektedir ki, mal veya hizmet piyasalarında tüketici ile satıcı-sağlayıcı arasında yapılan her türlü hukuki işlem tüketici işlemidir. Bu işlemin mutlak tarafını teşkil eden tüketici ise, bir mal veya hizmeti ticari veya mesleki olmayan amaçlarla edinen, kullanan veya yararlanan gerçek ya da tüzel kişidir.

Şu haliyle tüketici kavramının unsurları; tüketicinin işlem yaparken amacının ticari veya mesleki olmaması, tüketicinin bir mal veya hizmeti edinmesi, yararlanması veya kullanması ve son olarak da tüketicinin gerçek veya tüzel kişi olmasıdır.Bir işlemin “tüketici işlemi” olabilmesi için de mutlaka taraflardan birinin tüketici olması ve gerçek ya da tüzel kişinin o işlemi yaparken amacının ticari ve mesleki olmaması gerekmektedir.

Önemle belirtmelidir ki, her alıcı ya da kullanıcı tüketici değildir. Gerçekten kişisel ihtiyaçları dışında, belirli bir meslek icrası, belirli bir üretimde kullanma, yeniden satış, ticari olarak kullanma vs. gibi amaçlarla alıcı ya da kullanıcı olmak mümkündür.

Her alıcı ya da kredi kullanan tüketici olmadığına göre, kişisel ihtiyaçları dışında belirli bir meslek icrası, belirli bir üretimde kullanma, yeniden satış, ticari olarak kullanma ve bunun gibi amaçlarla alıcı olmak ya da kredi kullanmak da mümkün olup, bunların tüketici olarak adlandırılması yukarıda açıklanan hükümler karşısında olanaklı değildir.

Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, “tüketici kredisi”, kanunda, “tüketicilerin” bir mal veya hizmet edinmek amacıyla kredi verenden nakit olarak aldıkları kredi, olarak tanımlandığına göre bu tanıma dahil olabilmenin en önemli unsuru da yine kredi alanın “tüketici” olmasıdır.

Bir sözleşmenin “Tüketici Kredisi Sözleşmesi” başlığını taşıması, doğrudan ve mutlak olarak bu sözleşmenin tüketici kredisine ilişkin bulunduğunu kabule yeterli değildir. Zira, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun 75 ve 76 maddeleri gereğince; davada, maddi olayları açıklamak davanın taraflarına, hukuksal nitelendirilmesini yapmak ve uygulanacak yasa hükümlerini belirlemek ve uygulamak hakime aittir. Sözleşmede “ Tüketici Kredisi” tabiri kullanılsa bile sözleşmenin gerçekten bu niteliği haiz olup olmadığının hakim tarafından değerlendirilmesi gerekir.

Diğer taraftan, 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK)’ nun yukarıya aynen alınan 14 ve 18.maddelerinde tacir sıfatı, gerçek ve tüzel kişiler bakımından ayrı ayrı tanımlanmış; Kanunun 20 ve devamı maddelerinde tacir olmanın hükümleri; 3.maddesinde ticari işler açıklanmış; 5.maddesinde ise Ticaret Mahkemelerinin görev alanı düzenlenmiştir.

Hal böyle olunca; açıklanan hükümler karşısında tüm ticaret şirketlerinin tacir sıfatına sahip olduklarında kuşku duymamak gerekir. Tacir niteliğindeki tüzel kişileri ilgilendiren bütün muamele, fiil ve işlerin ticari olması asıldır. Eğer, bir muamele, fiil veya iş ticari iş ise, bunlara özel ticari kurallar uygulanır. Bir tacirin borçlarının ticari olması asıl olmakla birlikte gerçek kişi olan bir tacir, yaptığı iş ve işlemin veya aldığı hizmetin ticari işletmesiyle ilgili olmadığını diğer tarafa açıkça bildirdiği veya muamele fiil veya işleminin ticari sayılmasına halin icabı, müsait bulunmadığı takdirde, bu işlemlerden doğan borç adi, yani özel sayılacaktır (TTK. madde 21).

Tüzel kişi tacirin barınma, gıda, giyinme ve aile gibi özel insani ihtiyaçları olmadığı için bunların hakiki şahıslar gibi adi borç ilişkileri alanı olmadığı kabul edilir. Ticaret şirketleri bir ticari işletme işletmiyor olsalar dahi TTK.’nun 18/1.maddesi gereğince kanunen tacirdirler. Doğrudan ticari amaçla ya da işletmenin iç ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla olup olmadığına bakılmaksızın bütün hukuki ilişkileri ticari faaliyet kapsamında olup özel hayatlarına ilişkin bir işlem söz konusu olamayacaktır.

Tacir olmanın nimetine göre külfeti de mevcuttur. TTK.’nun 20-25. maddelerinde tacir sıfatına bağlanan yerine göre "hak" yerine göre külfet" niteliği arz eden hukuki sonuçlar düzenlenmiştir. Bunların en önemlilerinden biri basiretli iş adamı gibi davranma zorunluluğudur (TTK. madde 20/II ). Tacirin, ticari işletmesiyle ilgili tüm faaliyetlerinde basiretli bir iş adamı gibi davranması gerekir. Bu cümleden olarak, ticari işletmesiyle ilgili sözleşmeleri yaparken ve bu sözleşmelerden doğan borçlarını yerine getirirken basiretli bir iş adamı gibi davranmak zorunda olan tacirler tüketiciler için düzenlenen yasa hükümleri kapsamına alınamazlar.

Bu nedenle de, bir ticari şirketin altına kaşesiyle birlikte asıl borçlu olarak yetkili temsilcisi eliyle imza koyduğu sözleşmenin “Tüketici Kredisi” başlığını taşıması, salt bu nedenle alınan kredinin tüketici kredisi olarak kabulünü gerektirmemektedir.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olaya gelince:

Davacı Limited Şirket tacir olup, tüzel kişilik adına ticari işletmesinde kullanmak üzere otomobil satın almış; bedelini ödemek üzere kredi kullanmıştır. Davacı tüketici olarak tanımlanamayacağı gibi yaptığı işlem tüketici işlemi değildir ve kullandığı kredinin tüketici kredisi olduğunu kabule de olanak bulunmamaktadır.

Kuşkusuzdur ki, özel amaçlı satın almalar için uygulanan 4822 sayılı Kanunla değişik 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun (TKHK)’un, tacir olan davacı şirketin işletmesi kapsamında alınan araç için kullanılan bu kredi yönünden uygulanması söz konusu olmadığı gibi krediye konu aracın, ticari olup olmaması da varılacak sonuca etkili değildir.

Her ne kadar taraflar arasındaki kredi sözleşmesi “Tüketici Kredisi Sözleşmesi” başlığını taşımakta ise de 4.6.1958 gün ve 15/6 Sayılı Y.İ.B.Kararı ile 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun 75 ve 76 maddeleri gereğince; davada, maddi olayları açıklamak davanın taraflarına, hukuksal nitelendirilmesini yapmak ve uygulanacak yasa hükümlerini belirlemek ve uygulamak hakime ait bir görev olduğuna göre, salt sözleşmede “Tüketici Kredisi” tabirinin kullanılmış olması ticaret şirketi tarafından şirkete alınan ve şirket adına kaydedilen araç nedeniyle kullanılan kredinin tüketici kredisi olduğunu kabulüne olanak sağlamaz ve uygulanacak Kanunun tespitinde de esas alınamaz.

Öte yandan, Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında, kredi sözleşmesini kefil sıfatıyla imzalayan gerçek kişi diğer davacı bakımından tüketici mahkemesinin görevli olduğu yönünde görüş ileri sürülmüş ise de, şirket yetkilisi olan kefil de tacir olup, ticaret şirketine alınan ve şirket adına kaydedilen otomobil nedeniyle verdiği kefaletin şirket lehine olduğu belirgin olmakla, çoğunlukça bu görüşe itibar edilmemiş; kefilin açtığı davaya bakmakla genel mahkemenin görevli olduğu sonucuna varılmıştır.

O halde, yerel ticaret mahkemesince, taraflar ve işlemin niteliğine göre, ortada bir tüketici işleminin bulunmadığı gerekçesiyle, görevli olduğunu kabulle işin esasının incelenmiş olması ve bu kararında direnmesi yerindedir.

Ne var ki, işin esasına yönelik temyiz itirazları Özel Dairece incelenmediğinden, bu incelemelerin yapılabilmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ :Yukarıda açıklanan nedenlerle DİRENME KARARI UYGUN olup, davalı vekilinin işin esasına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 19.HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 21.09.2011 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

 


 

REKABET YASAĞINA DAYALI CEZAİ ŞART

T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu ESAS NO     : 2011/9-508 KARAR NO   : 2011/545

Taraflar arasındaki "rekabet yasağına dayalı cezai şart" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bakırköy 9.İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 09.01.2008 gün ve 2007/76 - 2008/1 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 25.01.2010 gün ve 2008/14902 - 2010/1271 sayılı ilamı ile;

(...1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Davacı şirket davalı işçinin “ satış temsilcisi” olarak çalışırken bildirimsiz ayrıldığı, aynı konuda faliyet gösteren bir başka şirket çalışması nedeniyle ihbar tazminatı ile cezai şart tazminatı isteminde bulunmuştur.

Davalı işçi, evlendiğini bu nedenle ihbar tazminatına hak kazanamayacağını ifade ettikten sonra, güç durumda bulunmamdan dolayı dayatılmış bir koşulun hüküm doğurmayacağını ifade etmiştir.

Mahkemece dava reddolunmuş, karar davacı tarafça temyiz olunmuştur.

Kadının evlendiği tarihten itibaren bir yıl içerisinde iş sözleşmesini kendi arzusuyla feshetmesi halinde kıdem tazminatı alacağından (4857 s. K. m.120 ile yürürlükte bırakılan 1475 sayılı Kanunun 14.maddesi) davacı ihbar tazminatına hükmolunamaz. Karar bu yönü ile doğrudur.

Rekabet yasağına bağlanan cezai şart ayrı bir hukuki kavramdır. Rekabet yasağına bağlı cezai şartta zarar olmasa dahi sözleşmenin ihlali halinde anılan tazminatın istenebileceği söz konusudur.

Normatif dayanağı BK m.159/II dir. Keza BK m.351/II ile işçi cezai şartı ödeyerek rekabet yasağı sözleşmesinden kurtulabilmektedir. Ancak burada BK m.161/III deki indirim kuralları gözönünde tutulur. Karşılılık aranmaz.

Somut olayda, davalı işçi davacı şirketle aynı konuda iş yapan şirkette çalışmaya başlamıştır. Satış temsilcisi olarak “iş sırrına” vakıf olması kaçınılmazdır. İş sözleşmesinde ayrılıştan itibaren altı aylık süre aynı konuda bir işte çalışamayacaktır. Sözleşmeye aykırılık tartışmasızdır.

Mahkemece yapılacak iş cezai şartın BK m.161 açısından değerlendirip sonucuna göre karar vermektir.

Yazılı şekilde karar verilmesi hatalıdır...)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, Borçlar Kanunu 348 ve devamı maddelerinde düzenlenen rekabet yasağına aykırı davranış iddiasına dayalı, sözleşmede kararlaştırılan cezai şartın tahsili istemine ilişkindir.

Yerel Mahkemece davanın reddine dair verilen karar davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece, metni yukarıya aynen alınan ilamla cezai şart yönüyle bozulmuş; Mahkemece önceki kararda direnilmiştir. Hükmü davacı vekili temyize getirmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; belirsiz süreli iş sözleşmesindeki rekabet yasağı kaydına bağlı cezai şart tazminatına hükmedilmesi gerekip gerekmediği, noktasında toplanmaktadır.

Hukuk Genel Kurulu´ndaki görüşme sırasında, işin esasına geçilmeden önce, davanın yasal dayanağını oluşturan Borçlar Kanunu´nun 348 ve devamı maddelerinden kaynaklanan davaların, Türk Ticaret Kanunu´nun 4.maddesinde sayılan mutlak ticari dava niteliğinde bulunmasına göre aynı Kanunun 5.maddesi uyarınca eldeki davaya bakma görevinin ticaret mahkemesine ait olup olmadığı hususu ön sorun olarak ele alınıp; tartışılmıştır.

Bu ön sorunun değerlendirilmesine gelince;

818 sayılı Borçlar Kanunu’nun “Hizmet Akdi” başlıklı 10.Bab’ında “Rekabet Memnuiyeti” başlığı altında düzenlenen 348 ve devamı maddelerinde rekabete ilişkin hükümler yer almaktadır.

Türk Ticaret Kanunu’nun 4.maddesinde ise;“…Tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın:…3. Borçlar Kanununun, …rekabet memnuiyetine dair 348 ve 352,…maddelerinde…tanzim olunan hususlardan doğan hukuk davaları ticari dava sayılır.” hükmü bulunmakta; aynı Kanunun 5.maddesinde de, ticari davalara bakma görevinin ticaret mahkemelerine ait olduğu ifade edilmektedir.

Öte yandan, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu 1.maddesinde; İş Kanununa göre işçi sayılan kişilerle işverenler arasında iş akdinden ya da İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk davalarına iş mahkemelerinde bakılacağı belirtilmiştir.

Anılan Kanun hükümleri gözetildiğinde öncelikle, Borçlar Kanunu´nun 348 ve devamı maddelerinden kaynaklanan davalara bakmakla görevli mahkemenin belirlenmesi gerekmektedir.

Türk hukukunda iş ve çalışma hayatı ilk olarak 1924 yılında yürürlüğe giren ve hafta tatiline ilişkin Kanun ile düzenlenmiş, bu Kanun sonrasında ise 1926 yılında yürürlüğe giren 818 sayılı Borçlar Kanunu ile ayrıntılı düzenleme getirilmiştir.

Çalışma hayatında meydana gelen değişiklikler ve işçilerin özel ihtiyaçları nedeniyle, Anayasa’nın sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak, kanun koyucunun gittikçe artan oranda bu alana düzenleyici olarak müdahalesi gereğinin doğması ile birlikte ilk olarak 1967 yılında 931 sayılı İş Kanunu çıkartılmış; bu Kanunun Anayasa Mahkemesince iptali üzerine de 1971 yılında 1475 sayılı Kanun ve son olarak da 2003 yılında 4857 sayılı İş Kanunu yürürlüğe girmiştir.

Özel nitelikteki bu Kanunların hiçbiri Borçlar Kanununun iş ve çalışma hayatına ilişkin hükümlerini yürürlükten kaldırmamış, aksine İş Kanunu hükümlerine aykırı olmamak üzere iş akdinden kaynaklanan uyuşmazlıklara ve İş Kanunları kapsamı dışında kalan hizmet akitlerine uygulanacağı hususu kanun koyucu tarafından açıkça vurgulanmıştır.

İş akdinin kurulması ile doğan sadakat borcu, işçi tarafından işverenin çıkarlarını koruma ve gözetme borcudur. Rekabet etmeme borcu ise, iş akdinin sonuçlarından olan; işçinin, işverene sadakat borcunun olumsuz yönünü ifade eder.

Hemen belirtmelidir ki, iş akdinin devamı süresince işçinin işverenle rekabet etmemesi sadakat borcu içinde yer alan bir yükümlülüktür. Buna karşılık, taraflar iş ilişkisi devam ederken sözleşmenin bitiminden sonra işçinin rekabet etmeyeceğine ilişkin bir hükmün iş akdine konulmasını veya bu konuda ayrı bir sözleşme (rekabet yasağı sözleşmesi) yapılmasını kararlaştırabilirler. İş akdi sona erdikten sonra işçinin işverenle rekabet etmeme borcu ancak böyle bir yükümlülük sözleşme ile kararlaştırıldığı takdirde söz konusu olmaktadır (Sarper, Süzek: İş Hukuku, Beta Yayınları, 2005, s.277).

Hizmet sözleşmesinde işçi, diğer tarafa (iş sahibine) nazaran zayıf durumda bulunduğu için, kanun, iş sahibinin haksız menfaatler sağlayarak işçiyi ezmesini önlemek amacıyla hizmet sözleşmesine eklenecek rekabet yasağı hakkındaki hükümleri özel bir şekilde düzenleme gereğini duymuştur. Borçlar Kanunu 348-352 düzenlemesinin getirdiği hükümler, sadece hizmet sözleşmesi zımnında yapılan rekabet yapmama sözleşmelerine uygulanabilirler (Cevdet, Yavuz:Borçlar Hukuku Dersleri-Özel Hükümler, Beta Yayınları, 2006, s.276).

İşçiyi korumaya yönelik olan bu maddede yazılı olan sınırlamalar, bu durumda öteki sözleşmelere uygulanamazlar (Hıfzı Veldet Velidedeoğlu: Türk Borçlar Kanunu Şerhi, Yargıtay Yayınları 1987, s.561).

Her hizmet sözleşmesinin mutlaka bir ticari işletmeyi ilgilendireceğini kabul etmek mümkün değildir. Dolayısıyla esnaf düzeyindeki kişinin yaptığı hizmet sözleşmesinde yer alan rekabet yasağının ihlalinden doğan davanın da bu hüküm gereğince mutlak ticari dava sayılması anlamsızdır. Bu tür bir sözleşmeden doğan uyuşmazlık “öz ticaret hayatına” ilişkin olmadığı gibi çözümü de ayrı bir uzmanlığı gerektirmez (Sabih, Arkan:Ticari İşletme Hukuku, 9.Baskı, Banka Ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü 2005, s.94-95).

Borçlar Kanununun 348.maddesinde düzenlenen rekabet yasağı asli yükümlülük doğuran bir sözleşme olmayıp; iş akdine bağlı olarak fer’i nitelikte bir yükümlülük doğurmaktadır. İş ilişkilerinden doğan rekabet yasağının düzenlenmesinin dayanağı iş ilişkisidir.

Devletin, iş ilişkilerini düzenlerken nasıl işçiyi koruma amacıyla özel mahiyette maddi hukuk kuralları vazetmesi gerekiyorsa, bir hukuk uyuşmazlığı olarak iş uyuşmazlıklarının çözümünde de genel yargıdan ayrılarak, İş Hukukuna has yani bu hukukun amacına hizmet edecek şekilde kolay, hızlı ve ekonomik usul kurallarıyla yargılayan uzman özel (spesifik) bir yargıya bırakması gerekmektedir. İşte bu gerek, çoğu ülkede olduğu gibi Türkiye’de de iş davalarının, bu alanda uzman, özel mahkemelerde; iş mahkemelerinde ve genel yargılama usullerinden farklı bir usule göre görülmesini, yani bir iş yargısının varlığını, zorunluluğunu ifade eder (Hamdi, Mollamahmutoğlu:İş Hukuku, Turhan Yayınları 2004, s.103).

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu’nun 29.06.1960 gün, 1960/13 ve 1960/15 sayılı kararına göre; “…İş mahkemeleri iş akdinden doğan münasebetlerden çıkan davaların bu konularda özel bilgiye sahip mahkemelerde görülmesi amacıyla…” kurulmuş olup; işçi sayılan kimselerle (Kanunla değiştirilen 2. maddesinin C, D ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) işveren arasında iş akdinden veya iş kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuki uyuşmazlıklar bu mahkemelerde çözümlenecektir.

Bu kapsamda çıkarılan ve 1950 yılında yürürlüğe giren 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu uyarınca; bir uyuşmazlığın iş mahkemelerinde görülebilmesi için işçi sayılan kişilerle işveren arasında iş akdinden veya iş kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuki uyuşmazlığın bulunması gerekir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 05.02.2003 gün ve 2003/82-65 sayılı kararı).

Bu bağlamda, dava konusu rekabet yasağının dayanağı, işçinin hizmet akdinden kaynaklanan sadakat borcundan kaynaklanmakta olup, hizmet akdinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda görevli mahkeme iş mahkemesidir.

Öte yandan; iş uyuşmazlıkları, özel nitelikte hukuk uyuşmazlıklarıdır. 5521 sayılı Kanunun 1. maddesinde iş mahkemelerinin görev alanına giren iş uyuşmazlıkları, “İş kanununa göre işçi sayılan kimselerle…işveren veya vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıkları…” olarak belirtilmektedir. Şu halde iş mahkemelerinin görev alanına giren hukuk uyuşmazlıkları olarak iş uyuşmazlıkları, tarafları ve konusu kanunla belirlenmiş; yani belirli nitelikte uyuşmazlıklar olup, görev kuralları kamu düzenine ilişkin olduğunda, içeriği keyfi surette doldurulamayacak uyuşmazlıklardır. Bu nedenle bir hukuk mahkemesi olarak iş mahkemeleri, iş sözleşmesi veya İş Kanunundan doğmuş olsa dahi idari ve cezai uyuşmazlıklara doğal olarak bakamayacağı gibi İş Kanunu kapsamı dışında kalan işçilerle onları çalıştıran işverenler arasındaki uyuşmazlıklara da, iş sözleşmesinden kaynaklanmış olsalar dahi, bakamayacaktır. Bu sonuncu türden uyuşmazlıklar, tarafları işçi ve işveren, kaynağı iş sözleşmesi olduğu halde iş uyuşmazlığı olarak nitelenemez ve bu itibarla da bu uyuşmazlıkları konu edinen davalar iş davası olarak değerlendirilemez; genel olarak hukuk uyuşmazlıkları ve hukuk davaları içinde yer alırlar (Hamdi, Mollamahmutoğlu:İş Hukuku, Turhan Yayınları 2004, s.104-105).

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu, 3008 sayılı İş Kanunu yürürlükteyken çıkarılmış olduğundan 1.maddesinde “O kanunun değiştirilen ikinci maddesinin Ç, D ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) olmak üzere işçi sayılan kimseler işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan uyuşmazlıkların çözülmesi ile görevli olarak lüzum görülen yerlerde iş mahkemeleri kurulur” hükmü bugün 4857 sayılı İş Kanununa göre tanımlanan ve 4. maddede sayılanlar dışında kalan işçiler olarak anlaşılmalıdır. 5521 sayılı Kanunda yer alan “işçi sayılan” ifadesi İş Kanunu kapsamında bulunan işçi olarak yorumlanmalıdır. Bu durumda, 4857 sayılı İş Kanunu´nun “İstisnalar” başlıklı 4.maddesinde sayılan kişiler ile belirtilen işlerde çalışanlar tarafından açılacak davalarda iş mahkemeleri değil, genel mahkemeler görevlidir.

Nitekim, yukarıda görevli mahkeme ilgili olarak yapılan açıklamalar ve ortaya konulan ilkeler Hukuk Genel Kurulu´nun 22.09.2008 gün ve E:2008/9-517, K:566 sayılı ilamında da, aynen benimsenmiştir.

Sonuçta; 818 sayılı Borçlar Kanunu´nun 348 ve devamı maddelerine dayalı olarak İş Kanunu kapsamında işçi sayılan kişinin, rekabet yasağı sözleşmesinin ihlali nedeniyle açılan cezai şartın tahsiline ilişkin davalarda iş mahkemelerinin görevli olduğu kabul edilerek ön sorun oyçokluğu ile aşıldıktan sonra işin esasının incelenmesine geçilmiştir.

İşin esasının incelenmesinde;

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, 21.09.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


İBRAZ MÜDDETİ GEÇEN ÇEK - ÖDENECEK MİKTARDA TEREDDÜT HALİ - YAZILI MİKTARIN ESAS ALINMASI

T.C. YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ E. 1992/6479 K. 1992/10597 T. 16.11.1992

6762/m.588,711,724

ÖZET : İbraz müddeti geçmiş olsa bile cayılmadıkça çek ödenir. Ödenecek miktarda tereddüt halinde, yazılı miktar esastır.

DAVA : Taraflar arasındaki davadan dolayı Alanya Asliye 1. Hukuk Mahkemesince verilen 27.11.1990 tarih ve 219-397 sayılı hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ancak 19.10.1992 tarihli müzekkere ile duruşmadan vazgeçtiğini bildirmesi üzerine temyiz dilekçesininn süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili müvekkilininn 3.4.1990 tarihli ( 5.000.000- ) TL. ve ( 20.000.000- ) TL. bedelli 2 adet hamiline yazılı çek ile yine aynı tarihli rakamla ( 5.000.000- ) TL. yazı ile elli milyon TL. bedelli çekin tanzim tarihinden 1 ay 3 gün geçtikte sonra muhatap tarafından davalı bankaya ibraz edilmesi üzerine; bankanın müvekkili olan keşideciden teyit almadan çek bedellerini ödediğini, çeklerin birisinde rakamla ( 5.000.000- ) TL. yazı ile elli milyon TL. çek karşılığı olarak elli milyon TL. ödediğini oysa bankann müvekkili nezdide tevsike yönelmiş olsaydı farklılığı gidermek içi bakanın zamanında ikaz edileceğini bu nedenle davalı bankanın tedbirsiz ve dikkatsiz davrandığını ileri sürerek müvekkilininn malvarlığında azalmaya neden olan davalıdan 3 adet çek tutarı toplam ( 75.000.000- ) TL.sı´nın dava tarihinden itibaren reeskont faizi ile birlikte tahsilini istemiştir. Delil olarak çek fotokopilerine, banka hesap cetvellerinen vs. dayanmıştır. Davalı vekili 13.6.1990 tarihli savunma dilekçesinde çekin bankaya ibraz müddetinden sonra ibraz olunduğunu ancak keşidecinin hiçbir zama çekte caydığını veya çekin elinden rızası dışında çıktığı belirterek muhatap bankayı ödemeden men etmediğini, rakam ve yazıyla bedeller arasında fark bulunduğu takdirde yazıya itibar edileceği; müvekkili bankanınn davacının hesabında yeterli karşılığın bulunması nedeniyle çek bedellerinni ödediğini taraflar arasında imzalanan çek taahhütnamesi gereğince ( TTK. md. 724 ) çekte tahrifat olsa bile müvekkil bankanın sorumlu tutulamayacağını ileri sürerek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece TTK. 711/2. madde uyarınca çekten cayma yok ise ibraz müddeti geçse bile çekin ödeneceğini; 588. maddeye göre ise çek üzerinde yazılı miktarlarda farklılık varsa yazı ile gösterilen miktara itibar edileceği gerekçesiyle davanın reddinen karar verilmiştir.

Hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasınna göre davacı vekilinnin bütün temyiz itirazları yerinde değildir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedennlerden dolayı davacı vekilininn bütün temyiz itirazlarını reddiyle usül ve kanua uygu bulunan hükmün onanmasına aşağıda yazılı bakiye ( 4.100- ) TL. temyiz ilam harcının temyiz edenden alımasıa, 16.11.1992 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

ÇEKTEN CAYMA - ÇEKE KOYULAN VADE - ÇEKE KONULAN ÇEK GÜNÜNDE MUTEBERDİR KAYDI - ÇEKİN İBRAZINDA ÖDENECEĞİ KURALI

T.C.YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ E. 1981/1850 K. 1981/2241 T. 7.5.1981

6762/m.599,692,711,730

ÖZET : Çeke koyulan vade koyulmamış hükmündedir ve çekin geçerliliğini etkilemez. çekten cayma ancak ibraz süresinin geçmesinden sonra mümkündür. Bu nedenle keşide tarihi olarak gösterilen tarihten önce çekten cayma geçerli değildir. Muhatap bankanın bu yöndeki talimata uyma zorunluluğu yoktur.

DAVA : Taraflar arasındaki davadan dolayı ( Kayseri Dördüncü Asliye Hukuk Hakimliği )nce verilen 13.11.1980 tarih ve 741/657 sayılı hükmün duruşmalı olarak temyizen tekiki davalı avukatı tarafından istenmiş olmakla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, vekil edinince dava dışı Mahmut emrine edilip 21.8.1979´da davalıya ciro edilen ve ön yüzünde "çek gününde muteberdir" kaydı ile 1.10.1979 ve 1.11.1979 tarihleri bulunan ( 100000 )er liralık iki çekin, Yasal on günlük ibraz süresinde muhatap bankaya ibraz edilmemesi nedeniyle, TTK. nun 711. maddesi uyarınca cayma hakkı da kullanıldığından hükümsüz bulunduğunu bildirerek takip konusu çeklerin iptallerine karar verilmesini istemiştir. Davalı vekili derdestlik itirazıyla birlikte dava konusu çeklerin TTK.nun 692. maddesinde öngörülen yasal koşulları içerdiğini anılan Yasanın 729. maddesi uyarınca ibraz süresinin çeklerin üzerinde yazılı 1.10.1979 ve 1.11.1979 keşide günlerini izleyen günden itibaren işlemeğe başlayacağını bildirerek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, çeklerin 21.8.1979´da ciro edildiğine göre ön yüzlerindeki 1.10.1979 ve 1.11.1979 tarihlerinin keşide değil vade tarihi niteliğinde olduğu, ancak çeklerde vade tarihi geçerli olmadığına göre, ibraz süresinin ciro tarihinden itibaren işlediğinin kabulü gerektiği, bu kabule göre çeklerin yasal on günlük süreden sonra ibraz edildiği ve keşidecinin de cayma hakkını kullandığının anlaşıldığı gerekçesiyle, cayma hakkı kullanıldığından takip konusu çeklerin iptalerine karar verilmiştir.

Hüküm, davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık hakkında sağlıklı bir sonuca ulaşabilmek için; öncelikle, kıymetli evrak hukuku açısından tartışılması gereken konuların saptanması gerekir.

Olayımızda bu sorunları:

a ) Emre yazılı çek hamiline yöneltilebilecek defiler;

b ) Keşide tarihinden önce lehdarına verildiği ve ciro edildiği anlaşılan dava konusu çeklerde, ibraz süresi başlangıcının ne olacağının ya da eş anlatımla, senedin sonraki tarihli bir çek biçiminde düzenlenmesi durumunun, onun görüldüğünde ödenecek senet niteliği etkileyip, etkilemiyeceği;

c ) Çek ön yüzüne konan "çek gününde muteberdir" kaydının, senedin çek niteliğinin yitirmesi sonucunu doğurup doğurmadığı, biçiminde belirliyebiliriz.

a ) Emre yazılı nitelikteki çeklere de , yasaca öngörülen kayıtlar konabileceğine göre, senedi görünen bu şekliyle devralan ve bu durumu bilen hamile karşı, "senet metninden anlaşılan" ya da "senedin hükümsüzlüğüne ilişkin" defilerin ileri sürülebilmesi olanaklıdır ( TTK. 737/1. ). Olayımızda, bile bile borçlu zararına davranış iddiası ileri sürülmediğine göre, kişisel defilere ilişkin hükümlerin tartışılması gereği bulunmamaktadır ( TTK. 737/2 ve 730/5 yoluyla 599 ). Böylece, davalı hamile karşı, "çeklerin görüldüğünde ödeneceği kuralına karşın", senedin ön yüzüne yazılan "çek gününde muteberdir" kaydına ilişkin def´inin ileri sürülebileceği gözetilerek, bu kaydın geçerliliği ya da etkisinin tartışılması gerekmektedir.

b ) TTK.nun 692/5. maddesi hükmü uyarınca; çekte keşide gününün belirtilmesi zorunludur. Keşide gününü içermeyen senedin, çek niteliği kazanmasına olanak yoktur. Bu zorunluk, anılan Yasanın 708/son fıkrasında görülen, "yukarıda yazılı müddetler, çekte keşide günü olarak gösterilen tarihten itibaren işler", yolundaki hükmün doğal bir sonucudur.

Senette keşide tarihinin gerçeğe aykırı biçimde gösterilmiş olmasının, çekin geçerliliğine etkisi konusunda Ticaret Yasamızın "vade" kenar başlıklı 707. maddesi hükmünün gözönünde tutulması gerekir. Anılan maddenin, "çek görüldüğünde ödenir. Buna aykırı herhangi bir kayıt yazılmamış hükmündedir. Keşide günü olarak gösterilen günden önce ödenmek için ibraz olunan bir çek ibraz günü ödenir" yolundaki hükmüyle, Yasa koyucu, sonraki tarihli çeklerin geçerliliğini açık biçimde kabul etmektedir. Yasal ibraz sürelerinin ( m. 708 ) başlangıç tarihi; çekte keşide günü olarak gösterilen tarihtir. Gerçek ihdas tarihi, ibraz süresi hesabının başlangıcı olamaz. bilimsel öğretide de kabul edildiği gibi, keşide tarihi senedin gerçekten tedavüle çıkarıldığı tarih olmayıp, üzerinde yazılı bulunan tarihtir. Bu durum, çekin, üzerinde yazılı keşide tarihinden önce ya da sonra tedavüle çıkarılmasına olanak vermekte, dolayısıyla ibraz sürelerini kısaltmak ya da uzatmak olanağı doğmaktadır. Böylece, keşide tarihi olarak ilerideki bir tarihin gösterilmesi suretiyle düzenlenen sonraki tarihli çekin geçerliliğini koruyacağı, bu tür çeklerde ibraz süresinin, senet üzerinde gösterilen tarihten işlemeğe başlıyacağı; hamilin, böyle bir çeki ibraz süresinin son gününde ödenmek üzere bankaya ibraz edebileceği gibi, senedi ele geçirmez de ibraz olanağı bulunduğunun kabulü gerekir ( Bkz. Doç. Dr. Fırat Öztan, "Kıymetli Evrak Hukuku" Ankara 1976, sh. 706.707, 710.711 - Ayrıca aynı görüş için: Prof. Dr. Reha Poroy, "Kıymetli Evrak Hukuku Esasları" İstanbul 1977 Sh. 230; Prof. Dr. Hayri Domaniç, "kıymetli Evrak Hukuku" İstanbul 1975 Sh. 382, 385; İsmali Doğanay, "Türk Ticaret Kanunu Şerhi" Ankara 1981, C. 2. Sh. 1959 ).

İleriki tarihli çek ( Post date çek ) sorunu Cenevre Konferansı´nda da tartışma konusu yapılmış ve Cenevre Yeknesak Kanunun 28/2. maddesiyle, çekin üzerinde düzenleme tarihi olarak, henüz gelmemiş bir gün bulunsa dahi, çekin hamilin eline geçtiği andan itibaren ödeme için ibraz edilebileceği kabul edilmiştir. Ayrıca, Post date çek düzenlenmesinin olanaklı bulunduğu ve bu tür senetlerin geçerliliklerini koruyacakları sonucuna varılmıştır ( Bkz. Prof. Dr. Reha Poroy, age., Sh. 230; Doç. Dr. Fırat Öztan, age., sh. 710 ).

Böylece, sonraki tarihli çeklerin geçerliliğinin yasa hükmüyle kabul edildiği; bu tür çeklerde ibraz süresinin başlangıcının, senedin gerçekte tedavüle çıkarıldığı tarih değil, çekte keşide günü olarak gösterilen tarih bulunduğu ve ibraz süresinin, senet üzerinde yazılı tarihten itibaren işlemeğe başladığını kabul zorunluğu doğmaktadır.

Dava konusu çeklerin, 1.10.1979 ( ibraz süresinin başladığı ve çekte gösterilen keşide günü ) ve 24.10.1979 ( çekteki keşide gününden önce, TTk. 707/2 ) olan ibraz tarihlerine göre; söz konusu ibrazların, yasal ( TTK. 70/1 ) süreden sonra yapıldığını ileri sürme olanağı yoktur. İbraz süresi içinde de çekten cayma hükümsüz sayıldığına göre ( m. 711/1 ) muhatap bankanın, böyle bir cayma beyanına uymak zorunda olmadığını kabul etmek gerekir.

c ) Yasa koyucu, çeklerde sadece bir tür vade kabul etmiştir. "Çek görüldüğünde ödenir. Buna aykırı herhangi bir kayıt yazılmamış hükmündedir" ( m. 707/1 ). Bilimsel öğretide de baskın biçimde kabul edildiği gibi; çekte, vadenin görüldüğünde olacağına ilişkin bu buyurucu hükme aykırı herhangi bir kayıt, yazılmamış sayılır ve aykırı nitelikli bu kayda karşın, çek görüldüğünde ödenir. Ayrıca, vade kaydı çek olma niteliğini etkilemez. Tüm bu nedenlerle, çekte aslında teknik anlamda bir vade olduğu söylenemez ( Bkz. Prof. Dr. Reha Poroy, age., Sh. 299; Doç. Fırat Öztan age., Sh. 651; İsmail Doğanay age., Sh. 1562; Prof. Dr. Hayri Domaniç, age., sh. 382 ).

Yukarıda da değinildiği gibi senedin sonraki tarihli bir çek şeklinde düzenlenmesi durumu onun görüldüğünde ödenecek senet niteliğini etkilemeyeceğinden buyurucu nitelikli sözkonusu yasa hükmüne aykırı düşecek biçimde anlaşma yapılamayacağı gibi bu tür kayıtlar yazılmamış hükmündedir ( m. 707/1 ).

Bu durumda, çekin ancak, senette gösterilen keşide gününden itibaren ödenebileceği yolundaki anlaşmayı ifade eden, "çek gününde muteberdir" kaydı, hüküm ve sonuç yaratmıyacaktır. Böylece öğretide, de kabul edildiği gibi ( Bkz. Fırat Öztan age., sh. 711 ) Çekin ibrazından ödeneceği kuralı, senedin keşide tarihinden önce tedavüle çıkarılmasının dolaylı yaptırımı ( müeyyidesi ) olmaktadır.

Tüm bu nedenlerle, her iki çekin de yasal sürelerinde ibraz olundukları ve çekten caymanın ancak, söz konusu ibraz süreleri geçtikten sonra hüküm ifade edeceği gözetilerek, davanın reddine karar vermek gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemşitir.

SONUÇ : Yukarıda yazılı nedenlerle, davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle, hükmün davalı yararına BOZULMASINA, davalı vekili geldiğinden ( 3000 ) lira duruşma vekillik ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine ve ödediği temyiz peşin harcının isteği halinde temyiz edene iadesine 7.5.1981 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


GAYRİ MENKUL ÜZERİNE KONAN HACİZ-SÜRESİZ ŞİKAYETE TABİ - İSTİHKAK İDDİASINA İLİŞKİN KOŞULLARIN MENKULLERE UYGULANMASI -  ŞİKAYETE KONU OLMA

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2001/16802 K. 2001/17963 T. 5.11.2001

ÖZET : Kooperatif borcundan dolayı haciz konulan taşınmazın mülkiyetinin davacıya ait olduğu yönündeki şikayet, hacizle ilgili icra müdürlüğü kararı bir hakkın yerine getirilmesine yönelik bulunduğundan süreye tabi değildir. İstihkak iddiasına ilişkin koşullar menkul mallar için uygulanacağından taşınmaz üzerine konulan haczin kaldırılması istemi şikayetle ilgili kurallar dairesinde çözümlenmelidir.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı merci kararının müddeti içinde temyizen tetkiki Alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü :

KARAR : Kooperatif borcundan dolayı haciz konulan taşınmazın mülkiyetinin davacıya ait olduğu yönündeki şikayet, hacizle ilgili icra müdürlüğü kararı bir hakkın yerine getirilmesine yönelik bulunduğundan İİK.nun 16/2. maddesi gereğince süreye tabi değildir. İİK.nun 96 ve bunu izleyen maddelerinde düzenlenen istihkak iddiasına ilişkin koşullar menkul mallar için uygulanacağından taşınmaz üzerine konulan haczin kaldırılması istemi şikayetle ilgili kurallar dairesinde çözümlenmelidir. ( HGK 24/09/1997 tarih ve 1997/15-461 E. 1997/729 K, HGK 13/06/2001 tarih ve 2001/12-461 E. 2001/516 K. )

Ayrıca, taşınmaz haciz tarihinde borçlu adına tapuda kayıtlı olduğundan icra memurunun haciz işleminde usulsüzlük bulunmamaktadır. Şikayetçinin dayanak yaptığı Silivri Asliye Hukuk Mahkemesinin 28/02/2000 tarih ve 329-78 sayılı kararında, sadece iptal ve tescil ile yetinilmiş, hacizlerin kaldırılması ile ilgili bir hükme yer verilmemiştir. Şikayetçinin sözünü ettiği harici satış sözleşmesi ise tapuya kaydedilmediğinden kişisel hakkı ayni nitelik kazanmamıştır. Dolayısıyla, Medeni Kanunun 919, Tapu Kanunun 26. maddesine göre bu hakkın 5 yıl süreyle 3. kişilere karşı ileri sürülebilmesi koşullarının da olayda uygulanma yeri yoktur.

O halde şikayetin reddi yerine kabulü isabetsizdir. SONUÇ : Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile merci kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 05/11/2001 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

ACİZ BELGESİ TARAF OLMAYAN 3. KİŞİYE VERİLMEYECEĞİ.

YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ  Esas No: 2002/3364 Karar No: 2002/4613 Tarih: 07.03.2002

DAVA :

Yukarıda tarih ve numarası yazılı merci kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR :

Takipte taraf olmayan şikayetçi üçüncü kişinin, borçluya icra müdürlüğünce geçici aciz belgesi verilmesine ilişkin kararı şikayete hakkı bulunmadığından mercice şikayetin aktif husumet yönünden reddi yerine yazılı şekilde istemin kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

SONUÇ :

Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile merci kararının yukarıda açıklanan nedenle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca bozulmasına, 7.3.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN ŞİKAYETİ- GEÇİCİ ACİZ BELGESİ VERİLMESİ - AKTİF HUSUMET

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2002/3364 K. 2002/4613 T. 7.3.2002

2004/m.105, 277

ÖZET : Takipte taraf olmayan şikayetçi üçüncü kişinin, borçluya icra müdürlüğünce geçici aciz belgesi verilmesine ilişkin kararı şikayete hakkı yoktur.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı merci kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Takipte taraf olmayan şikayetçi üçüncü kişinin, borçluya icra müdürlüğünce geçici aciz belgesi verilmesine ilişkin kararı şikayete hakkı bulunmadığından mercice şikayetin aktif husumet yönünden reddi yerine yazılı şekilde istemin kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

SONUÇ : Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile merci kararının yukarıda açıklanan nedenle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca bozulmasına, 7.3.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


KADASTRO TESPİTİNE İTİRAZ - AYNI PARSEL HAKKINDA İKİ AYRI DAVA AÇILMIŞ OLMASI - DAVALARIN BİRLEŞTİRİLMESİ 

T.C. YARGITAY 20.Hukuk Dairesi Esas: 2005/1926 Karar: 2005/1433 Karar Tarihi: 21.02.2005

ÖZET : Aynı parsel hakkında açılan davaların maddi ve hukuki irtibat nedeniyle infaza olanak verecek biçimde H.Y.U.Y.´nın 45. maddesi uyarınca birleştirilip birlikte görülmesi yasanın amir hükmün olduğundan birbirine yanlış etkiler biçimde farklı sonuçlara meydan vermemek için her iki dosyanın ve aynı parsel hakkında açılmış başka davalar varsa bütün dosyaların, Orman Yönetiminin açtığı dava dosyasında birleştirilmesi, bundan sonra oluşacak sonuç çerçevesinde hüküm kurulması gerekir.

Kabule göre de, çekişmeli 230 ada 45 parsel kadastroda 679.283.92 m2 olarak mera niteliğinde tespiti yapılmıştır. Mahkemenin dayandığı uzman orman bilirkişi ve fen bilirkişinin düzenlediği 06.06.2003 tarihli rapor ve krokide orman sayılan ( A ) bölüm, orman sayılmayan ve mera kabul edilen ( B ) bölüm ile tarım alanı kabul edilen ( C ) bölümlerinin toplamı parselin kadastro tespitinden daha az hesaplandığı anlaşılmaktadır. Bu maddi yanılgı da giderilerek, oluşacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmelidir.

(1086 S. K. m. 45) (3402 S. K. m. 30)

Dava: Taraflar arasındaki kadastro tespitine itiraz davasının yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi Hazine vekili tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:

Karar: Kadastro sırasında, Adaklı İlçesi, Merkez Mahallesi 230 ada 45 parsel sayılı 679.283, 92 m2 yüzölçümündeki taşınmaz, belgesizden, mera niteliğiyle tapu ve vergi kaydı ile orta malı olarak tespit edilmiştir. Davacı, 104 ada 28 parselin 10.09.1973 tarih 71 nolu tapu kaydı ile yine 247 ada 1 parsel 10.09.1973 tarih 72 nolu tapu kaydı ile adına kayıtlı olduğu halde, mera olarak tespiti yapıldığını ve yine 230 ada 45 parsel içerisinde iki dönüm kadar bir yeri mera olarak yazıldığını, esasen mera olmayıp tarım arazisi olduğu iddiasıyla dava açmıştır. Mahkemece davanın kısmen kabulüne ve dava konusu 247 ada 1 parsel ile ilgili dava, bu dosyadan tefrik edildiğinden ve yine 104 ada 28 parseli ile ilgili davadan davacı feragat ettiğinden, 104 ada 28 parselle ilgili davanın feragat nedeniyle reddine, 230 ada 45 parselde fen bilirkişinin 06.06.2003 tarihli rapor ve krokisinde ( C ) ile gösterilen 1434.17 m2´lik kısmın iptali ile davacı adına tapuya tesciline karar verilmiş, hüküm davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, kadastro tespitine itiraz niteliğindedir.

Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde tespit tarihinden önce orman kadastrosu yapılmamıştır.

İncelenen dosya kapsamına, kararın dayandığı gerekçeye, 10.06.2003 tarihli uzman orman bilirkişi raporu ve 06.06.2003 tarihli fen bilirkişi raporundan çekişmeli taşınmazın A=478391.74 m2´lik bölümünün orman sayılan, B=194.701.52 m2´lik bölümünün de orman sayılmayan mera niteliğindeki yerlerden olduğu saptanmak suretiyle davanın kısmen kabulü yolunda kurulan hükümde bir isabetsizlik yoksa da fen bilirkişi krokisinde ( C ) harfiyle gösterilen ve orman sayılmayan alanda tarım toprağı olarak belirlenen ve davacı gerçek kişi adına tesciline karar verilen C=1434.17 m2´lik bölüm her ne kadar resmi belgelere dayalı olarak yapılan incelemede orman sayılmayan yer olarak saptanmışsa da, esasen krokide ( B ) harfiyle belirlenen ve güneyde kalan mera bütünlüğü içinde olup, 1434.17 m2´lik taşınmazın eylemli olarak kuzey doğusu orman parseli olup, güneyi ve batı hududu ise, mera parseli ile bütünlük arzettiğinden, bu kadar küçük bir alanın gerçek kişiler adına tescili halinde mera bütünlüğünün bozulacağından, kamu malı niteliğindeki bu tür yerlerin esasen zilyetlik yoluyla kazanılması mümkün değildir. Bu nedenle, gerçek kişinin davasının reddi gerekir.

Çekişmeli 230 ada 45 parsel numaralı taşınmaz Dairece aynı gün incelemesi yapılan 2004/11110 Esas ( Mahkemenin 2003/1 Esas 15 Karar ) sayılı dosyasında davalı olduğu ve derdest bulunduğu anlaşılmaktadır. Aynı parsel hakkında açılan davaların maddi ve hukuki irtibat nedeniyle infaza olanak verecek biçimde H.Y.U.Y.´nın 45. maddesi uyarınca birleştirilip birlikte görülmesi yasanın amir hükmün olduğundan birbirine yanlış etkiler biçimde farklı sonuçlara meydan vermemek için her iki dosyanın ve aynı parsel hakkında açılmış başka davalar varsa bütün dosyaların, Orman Yönetiminin açtığı dava dosyasında birleştirilmesi, bundan sonra oluşacak sonuç çerçevesinde hüküm kurulması gerekir.

Kabule göre de, çekişmeli 230 ada 45 parsel kadastroda 679.283.92 m2 olarak mera niteliğinde tespiti yapılmıştır. Mahkemenin dayandığı uzman orman bilirkişi ve fen bilirkişinin düzenlediği 06.06.2003 tarihli rapor ve krokide orman sayılan ( A ) bölüm, orman sayılmayan ve mera kabul edilen ( B ) bölüm ile tarım alanı kabul edilen ( C ) bölümlerinin toplamı parselin kadastro tespitinden daha az hesaplandığı anlaşılmaktadır. Bu maddi yanılgı da giderilerek, oluşacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmelidir.

Yukarıda açıklanan gerekçelere göre; Hazinenin temyiz itirazlarının kabulü ile; gerçek kişinin mera parseline yönelik davasının REDDİNE, parselin orman sayılan ve mera sayılan bölümlerine yönelik 3402 Sayılı Yasanın 30. maddesine göre gerçek malikler belirlemek üzere, H.Y.U.Y.´nın 45. maddesi bağlamında davalar birleştirilmek suretiyle hüküm kurulmak üzere usul ve yasaya aykırı bulunan hükmün bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle; Hazinen vekili temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA 21.02.2005 günü oybirliği ile karar verildi.

 


 

KADASTRO TESPİTİNE İTİRAZ,KAYITLARIN UYGULANMASI

YARGITAY KARARI Daire: 7. Hukuk Dairesi Esas No: 2009/7206 Karar No: 2010/2677 Karar Tarihi: 3 Mayıs 2010 Pazartesi

ÖZET

BAKIMINDAN YETERLİ BİÇİMDE ZİLYETLİK ARAŞTIRMASI YAPILMALI, SONUCUNA GÖRE HÜKÜM KURULMALIDIR. TARAFLAR ARASINDAKİ KADASTRO TESPİTİNE İTİRAZ DAVASINDA; İLKÖNCE TAPU KAYITLARI TÜM TEDAVÜLLERİ İLE BİRLİKTE GE-TİRTİLMELİ, TAPU KAYITLARININ REVİZYON GÖRÜP GÖRMEDİĞİ SAP-TANMALI, REVİZYON GÖRMÜŞ İSE İLGİLİ TÜM TAŞINMAZLARI GÖSTEREN GENİŞ KAPSAMLI HARİTASI İLE KOMŞU TAŞINMAZLARIN TESPİT TUTANAKLARI VE DAYANAK KAYITLARI GETİRTİLMELİ, BUNDAN SONRA TESPİT VE UZMAN BİLİRKİŞİLER DE HAZIR OLDUĞU HALDE TAŞINMAZIN BAŞINDA YÖNTEMİNCE KEŞİF YAPILMALI, TAŞINMAZIN YERİ BELİRLENMELİ, TAPU KAYITLARI YERLERİNE UYGULANMALI, TAŞINMAZIN MER´A TAHSİS HARİTASI KAPSAMINDA KALIP KALMADIĞI VEYA ÖTEDEN BERİ MER´A OLARAK KULLANILIP KULLANILMADIĞI BELİRLENMELİ, MER´A OLMAYAN YERLER BAKIMINDAN YETERLİ BİÇİMDE ZİLYETLİK ARAŞTIRMASI YAPILMALI, SO-NUCUNA GÖRE HÜKÜM KURULMALIDIR.

KARAR

Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay´ca incelenmesi davalı Hazine tarafından istenilmekle, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dosya incelendi, dosyadaki belgeler okundu. Tetkik hakiminin açıklamaları dinlendi. Gereği görüşüldü:

Kadastro sırasında dava konusu 106 ada 25 parsel sayılı 199, 98 m2 yüzölçümündeki taşınmaz tapu kaydına dayanılarak davalı Hazine adına tespit edilmiştir. Davacı İ.Halil miras yolu ile gelen hakka ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğine dayanarak dava açmıştır. Mahkemece davanın kabulüne, dava konusu taşınmazın davacı İ.Halil adına tapuya tesciline karar verilmiş; hüküm, davalı Hazine tarafından temyiz edilmiştir.

Mahkemece davalı Hazine´ye ait 1963 yılında 4753 sayılı Yasa ile Hazine adına oluşturulan 08.11.1963 tarih ve 482 sayılı tapu kaydının taşınmazı kapsadığı, tapunun tesisinden geriye doğru davacı taraf yararına 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 14 ve 46. madde sinde öngörülen 20 yıl süre ile malik sıfatıyla zilyetlik koşullarının gerçekleştiği kabul edilmek suretiyle hüküm kurulmuş ise de; mahkemece yapılan araştırma, inceleme ve uygulama hüküm vermeye yeterli bulunmamaktadır.

Taşınmazın bulunduğu bölgede Toprak Komisyonunca 4753 ve 5618 sayılı Yasalar uyarınca çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalarda kadastro tespiti sırasında taşınmaza uygulanan ve uyduğu tespit edilen 08.11.1963 tarih ve 482 sayılı tapu kaydı ile taşınmaz davalı Hazine adına tescil edilmiştir. Davalı Hazine´ye ait tapu kaydının dayanağını teşkil eden 20.07.1963 tarihli be-lirtmelik tutanağında 86 sayılı tevzi parselinin kanunları uyarınca Hazine´ye intikal ettiği, 1937 tarih 23-30 tahrir sayılı vergi kayıtları ile Hazine adına kayıtlı olduğu, 1951 yılında köye gelen şahısların Hazine´ye icar ödeyerek kullandığı belirtilmek suretiyle Hazine adına tapu kaydı oluşturulmuştur. Mahkemece kadastro tespiti sırasında uygulanan 08.11.1963 tarih ve 482 sayılı tapu kaydının tevzi haritası getirtilmemiş, keşifte uygulanmamış, haritası yoksa kaydın"Hazine, taşlık, Tiloran yolu"olan hudutları ile gayri sabit hudutlu olması nedeniyle miktarına göre kapsamı belirlenmemiştir. Yine bu tapu kaydının kadastro tespiti sırasında revizyon gördüğü parseller bulunup bulunmadığı, Kadastro Müdürlüğü´nden de sorularak revizyon görmüş ise dıştan komşu parsellerin kadastro tespit tutanak örnekleri getirtilerek değerlendirilmemiştir. Belirtmelik tutanağında uygulandığı vurgulanan 1937 tarih 23-30 tahrir numaralı vergi kayıtlarının Hazine adına oluşma nedeni araş-tırılmamış ve buna ilişkin belgeler de getirtilmemiş, dosyaya getirtilen nüfus kayıt örneğinden belirtmelik bilirkişilerinin ölü olduğu anlaşılmakta ise de, belirtmelik tutanağında muhtar ve aza olarak imzası bulunan şahısların ölü olup olmadıkları araştırılmamış, sağ iseler belirtmelik tutanağının içeriği hakkında tanık olarak bilgilerine başvurulmamıştır. 3402 sayılı Kadastro Ka-nunu´nun 30/1. maddesi hükmüne göre tutanak bilirkişilerinin beyanları ile mahalli bilirkişi ve tanık beyanları çeliştiği takdirde tüm tutanak bilirkişilerinin dinlenmesi gerekirken tüm tutanak bilirkişileri dinlenmemiştir. Yine belirt-melikte geçen ve taşınmaza zilyet olan şahısların kim olduğu ve icara olup olmadığı üzerinde durulmamıştır. Ayrıca dava konusu taşınmaza uygulanan ve yargılama sırasında dava konusu taşınmazı kapsadığı belirlenen Hazine´ye ait 1937 tarih ve 23 tahrir sayılı vergi kaydının niteliğinin mer´a olduğu halde yöntemince mer´a araştırması yapılmamıştır.

Böylesine eksik inceleme ile karar verilemez. Mahkemece sağlıklı bir sonuca varılabilmesi için, öncelikle belirtmelik tutanağında uygulanan Hazine adına tapuda kayıtlı 08.11.1963 tarih ve 482 sayılı tapu kaydının varsa haritası, tapu kaydı revizyon görmüş ise revizyon gördüğü parsellerin kadastro tespit tutanak örnekleri, 1937 tarih 23-30 tahrir sayılı vergi kayıtları ile Hazine adına kayıt edilmesinin nedenini oluşturan oluşum belgeleri, belirtmelikte imzası bulunan tüm muhtar ve azaların nüfus kayıt örnekleri ile getirtilmeli, taşınmazın bulunduğu bölgede yetkili idari merciler tarafından 4753 ve 5618 sayılı Yasalar uyarınca mer´a tahsisi yapılıp yapılmadığı Özel İdare Müdürlüğü´nden, 4342 sayılı Yasa uyarınca mer´a tahsisi yapılıp yapılmadığı Mülki Amirlik´ten sorulup saptanmalı, yapılmış ve bu yönetimsel işlemler kesinleşmiş ise mer´a tahsis haritası ve eki belgeler yerinden getirtilerek dosyada tüm deliller toplandıktan sonra taşınmaz başında komşu köylerden seçilerek elverdiğince yaşlı, taraflarla akrabalığı olmayan yerel bilirkişiler, taraf tanıkları, belirtmelik ve tespit bilirkişileri ve teknik bilirkişi katılımı ile keşif yapılmalı, keşifte yerel bilirkişiler yardımı ile 08.11.1963 tarih ve 482 sıra numaralı tapu kaydı uygulanarak, hudutları zeminde tek tek göstertilmeli, gösterilen hudutlar incelenip irdelenmeli, dava konusu taşınmazın tapu kaydının kapsamı dışında kaldığı ve mer´a olmadığı saptandığı takdirde zilyetlik hükümlerine göre inceleme yapılmalı, özellikle uzman bilirkişi fen memurundan keşfi izlemeye, bilirkişi sözlerini denetlemeye, uzman ziraatçı bilirkişiden ise mahkemenin keşif tutanağına geçen gözlemini yansıtmaya elverişli ayrıntılı, gerekçeli rapor alınmalı, bundan sonra toplanan ve toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir hüküm kurulmalıdır. Eksik inceleme ile yazılı olduğu şekilde hüküm kurulması isabetsiz, davalı Hazine´nin temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün (BOZULMASINA), 03.05.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


KADASTRO TESPİTİNE İTİRAZ,ORMAN KADASTROSU,ORMAN SAYILAN YER

Daire: 20. Hukuk Dairesi Esas No: 2008/1099 Karar No: 2008/6087 Karar Tarihi: 18 Nisan 2008 Cuma

ÖZET

Taraflar arasındaki kadastro tesbitine itiraz davasının yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi Orman Yönetimi, Hazine ile D.. S.. ve L.. S.. tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR

Çekişmeli Akdam Köyü 312 parsel sayılı taşınmaz, yörede 1961 yılında yapılan tapulama sırasında 40 nolu vergi kaydı ile K.Sani 310 tarih 18 nolu tapu kaydı ve intikalleri uygulanmak suretiyle tarla ve üç ahşap ev niteliğinde 59100 m2 miktarla Yakup Sarıaslan mirasçıları adına tesbit edilmiştir. Bu tespite Orman Yönetimi orman sayılan yerlerden olduğu, Hazine ise Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki yerlerden olduğu, M.. T.. ve M.. Ç.. kendilerinin de payı bulunduğunu ileri sürerek komisyona itirazda bulunmuşlar, komisyonca 766 Sayılı Yasanın 29. madde si gereğince yetkisizlik kararı verilerek tutanak ve ekleri kadastro mahkemesine aktarılmıştır.

Aynı yer 195 parsel 99970 m2 tarla ve bahçeli evler niteliği ile, 313 parsel 31360 m2 miktarla tarla ve iki adet ahşap ev niteliği ile, 314 parsel 123.500 m2 miktarla tarla ve yedi ahşap ev niteliği ile, 315 parsel 18880 m2 miktarla tarla ve iki kagir ev niteliğinde, 316 parsel 126640 m2 miktarla, tarla ve yedi ahşap ev niteliğinde aynı tapu ve vergi kayıtları uygulanmak suretiyle yine Yakup Sarıaslan mirasçıları adına tesbit edilmiştir. 195 parselde M.. Ç., Vahap, Elif, Osman, Mustafa, Mehmet, Merdan, Fevzi, Ahmet, Hazine ve Orman Yönetimi tarafından, 313 parselde Hazine ve Orman Yönetimi tarafından, 314 parsel de Hazine, Cafer Tutsoy ve Orman Yönetimi tarafından, 315 parselde Hazine ve Orman Yönetimi tarafından, 316 parselde Mustafa, Mehmet, Mehmet, Orman Yönetimi ve Hazine tarafından komisyona yapılan itirazlar üzerine komisyonca 766 Sayılı Yasanın 29. madde si gereğince yetkisizlik kararı verilerek tapulama tesbit tutanak ve ekleri tapulama mahkemesine devredilmiş, açılan tüm davalar birleştirilmiştir.

Yapılan yargılama sonucunda davacılar Ahmet oğlu Cafer, Merdan . ve Abdulvahap .´ün davalarının feragat nedeniyle; davacılar Orman Yönetimi ve Hazine ile Fettah oğlu Musta, Mehmet kızı Elif, Mehmet oğlu Osman, İbrahim Hakkı oğlu Mustafa, İbrahim oğlu Mehmet, Mehmet oğlu Fevzi, İbiş oğlu Ahmet, Ahmet oğlu Mehmet, Osman oğlu Mehmet, Davut oğlu Mehmet .´ın davalarının ispatlanamadığından reddine, çekişmeli A. Köyü 195, 312, 313, 314, 315 ve 316 sayılı parsellerin tarla niteliği ile teknik bilirkişi Tahsin . tarafından düzenlenen 23.09.2002 tarihli raporda belirtilen hisseleri oranında adı geçen kişiler adına tapuya tesciline karar verilmiş, hüküm Orman Yönetimi, Hazine ile Dürdane Sarıaslan ve Lütfiye Sarıaslan tarafından temyiz edilmiştir.

Çekişmeli taşınmazların bulunduğu yörede davanın devamı sırasında 1997 yılında orman kadastro çalışmalarına başlanmış; 11.02.1999 tarihinde ilan edilmiş, temyize konu dava nedeniyle kesinleşmemiştir.

1) Mahkeme hükmü Dürdane Sarıaslan ve L. Sarıaslan vekiline 05/06/2003 tarihinde tebliğ edilmiş, temyiz dilekçesi ise, H.Y.U.Y.nın 432. madde sinde öngörülen 15 günlük yasal süre geçirildikten sonra bu kişiler tarafından 27/02/2006 tarihinde verilmiştir. Süresinden sonra yapılan temyiz istemleri hakkında mahkemece bir karar verilebileceği gibi, 01.06.1990 gün ve 3/4 Sayılı İnançları Birleştirme Kararı uyarınca, Yargıtayca da bu yolda karar verilebileceğinden, süresinden sonra yapılan temyiz isteminin reddi gerekmiştir.

2) Hazine ve Orman Yönetiminin temyiz itirazlarına gelince; mahkemece çekişmeli taşınmazların orman sayılmayan yerlerden oldukları ve dayanılan tapu kayıtlarının bu yerleri kapsamına aldığı kabul edilmişse de yapılan inceleme ve araştırma hüküm kurmaya yeterli ve elverişli değildir. Orman bilirkişilerce taşınmazların eylemli biçimde tarım alanı oldukları ve 1948 tarihli hava fotoğrafı ile 1956 tarihli memleket haritalarında açık alanda kaldıkları bildirilmiş ve konumları bu haritalar üzerinde gösterilmiştir. Temyize konu dava dosyası ile birleştirilmiş bulunan mahkemenin 1996/61 esas sayılı dosyasında bilirkişi raporuna eklenen memleket haritasındaki yeşil alan ile tarım alanlarının sınırı bir cetvelle çizilmişçesine düz bir hatta sahiptir. Bu şekilde bir orman- tarım alanı sınırının bulunması hayatın olağan akışına aykırıdır. Yapılan uygulama bu nedenle duraksama yaratmaktadır. Davanın devamı sırasında orman kadastrosunun yapılmış olması nedeniyle dava aynı zamanda orman kadastrosuna itiraza dönüşmüş olup çekişmeli yerlerin bu uygulamada ne olarak işlem gördüğü de açıklanıp kesinleşmeyen orman kadastrosuna göre konumları gösterilmemiştir. Taşınmaz başında dinlenen yerel bilirkişiler taşınmazların öncesinde “fundalık” olduğundan söz etmektedirler. Bilirkişilerce taşınmazların eğimi klizimetre ile teknik yöntemlerle belirlenmemiş; 6831 Sayılı Yasanın 1/J maddesi gereğince eğimi %12yi geçen maki ve fundalıkların devlet ormanı sayılan yerlerden olduğu düşünülmemiştir.

Mayıs 1314 tarih 18 numaralı sicilden gelen, 100 dönüm yüzölçümlü revizyon tapu kaydının sınırları Doğusu: Sultan döğülen dere, Batısı: Çömleğinden gelen dere, Kuzeyi: Akçay, Güneyi: Dikilitaş şeklindedir ve değişir sınırlar içermektedir. Paftasında taşınmazlar doğu ve batı sınırlardan “fundalık” yazılı alana bitişiktir. Mahkemece 3402 Sayılı Yasanın 20/C maddesi hükmünün somut olayda uygulanması gerekip gerekmediği düşünülüp, tartışılmamıştır. Yöreye ait 1960-1970 yıllara ait memleket haritası, hava fotoğrafı ve amenajman planları uygulanarak taşınmazların o yıllardaki aktüel durumu belirlenmemiş, o tarihlerde tarımda kullanılan yerler olup olmadıkları denetlenmemiştir.

Çekişmeli 195, 312, 313, 316 sayılı parseller güneyden 125, 126, 193 ve 194 sayılı mera parsellerine bitişiktir. Tespitte esas alınan tapunun güneyindeki nokta sınır olan Dikilitaş fen bilirkişisi Tahsin Evcan’ın 12/02/2001 tarihli krokisinde 126 numaralı mera parselinin güney sınırında gösterilmiştir. Yine bu yerlere uygulanan 40 nolu vergi kaydının sınırları da tapu kaydı sınırları ile aynı iken düzeltilerek “Doğusu: Sultan döğülen dere iken çömlekten gelen dere, Batısı: Çömlekten gelen dere iken Sultan döğülen dere, Kuzeyi: Akçay, Güneyi: Dikilitaş” şeklini almıştır. Tapu kaydının doğu sınırındaki “Sultan döğülen dere”nin çekişmeli parsellerin batısında ve uzağında bulunan dere, keza tapu kaydının batı sınırında yazılan “Çömleğinden gelen dere”nin ise doğu sınırında bulunduğu, dosya arasında bulunan orijinal memleket haritasında görülen bir derenin de çekişmeli 312 ve 314 parsellerin ortasından geçtiği, bu üç derenin de isimsiz dere olduğu anlaşılmaktadır. Bilirkişiler de tapunun batı sınırında yazılı olan “Çömleğinden gelen dere”nin 316 parselin doğusundaki dere olduğunu bildirmişlerdir. Derenin doğusundaki arazi orman kadastrosunca da “Çömelin Devlet Ormanı” olarak sınırlandırılmıştır. 316 parselin doğusundaki derenin tapu kaydının batısında yazılı olan “Çömleğinden gelen dere “ olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda batıdaki isimsiz derelerden “Çömleğinden gelen dere”ye en yakın derenin 312 ve 314 ortasından geçen dere olup olmadığı düşünülmemiştir. Taşınmazlar sınırında mera olarak kesinleşen parseller ile paftasında “fundalık” olarak gösterilen, orman kadastrosunca da devlet ormanı olarak sınırlandırılan yerler bulunduğu, tapu kaydının açık yön bırakmadan parselleri kapsamadığı, tapu kaydının miktarı 100 dönüm (tahvilen 91900m2) olup çekişmeli taşınmazların toplam yüzölçümünün 459 450m2 olduğu gözönünde bulundurularak miktar fazlasının sınırda bulunan mera yada

ormandan açılıp açılmadığı düşünülmemiş, yöntemince mera araştırması yapılmamış, kayıt miktar fazlası olan bölüm zilyetlik yoluyla kazanılacak yerlerden olduğu takdirde bu zilyetliğin tespit tarihi olan 1961 yılından önce 20 yıl sürüp sürmediği araştırılmamıştır.

Mahkemece, eski tarihli memleket haritası ile 1960 ve 1970li yıllara ait memleket haritası, hava fotoğrafları ve varsa amenajman planı ilgili yerlerden getirtilip, önceki bilirkişiler dışında halen Çevre ve Orman Bakanlığı ve bağlı birimlerinde görev yapmayan bu konuda uzman yüksek orman mühendisleri arasından seçilecek üç mühendis ve bir fen elemanı aracılığıyla yeniden yapılacak inceleme ve keşifte, çekişmeli taşınmaz ile birlikte çevre araziye de uygulanmak suretiyle taşınmazın öncesinin bu belgelerde ne şekilde nitelendirildiği belirlenmeli; 3116, 4785 ve 5658 Sayılı Yasalar karşısındaki durumu saptanmalı; tapu ve zilyetlikle ormandan toprak kazanma olanağı sağlayan 3402 Sayılı Yasanın 45. madde sinin ilgili fıkraları, Anayasa Mahkemesinin 01.06.1988 gün ve 31/13 E.K.; 14.03.1989 gün ve 35/13 E.K. ve 13.06.1989 gün ve 7/25 E.K. sayılı kararları ile iptal edilmiş ve kalan fıkraları da 03.03.2005 gününde yürürlüğe giren 5304 Sayılı Yasanın 14. madde si ile yürürlükten kaldırılmış olduğundan, bu yollarla ormandan yer kazanılamayacağı, öncesi orman olan bir yerin üzerindeki orman bitki örtüsü yok edilmiş olsa dahi, salt orman toprağının orman sayılan yer olduğu düşünülmeli; toprak yapısı, bitki örtüsü ve çevresi incelenmeli; orman kadastrosu kesinleşmediğine göre, fen ve uzman orman bilirkişiler eliyle yerine uygulanacak kesinleşmemiş tahdit haritası ile irtibatlı, taşınmazın konumunu gösteren orijinal-renkli (renkli fotokopi) memleket haritasının ölçeği kadastro paftası ölçeğine, yine kadastro paftası ölçeği de memleket haritası ölçeğine çevrildikten sonra, her iki harita komşu ve yakın komşu parselleri de içine alacak şekilde birbiri üzerine aplike edilmek suretiyle, çekişmeli taşınmazın konumunu çevre parsellerle birlikte haritalar üzerinde gösterecekleri ayrı renklerle işaretli ve bilirkişilerin onayını taşıyan, duraksamaya yer vermeyecek nitelikte kroki düzenlettirilmeli; yalnız büro incelemesine değil, uygulamaya ve araştırmaya dayalı, bilirkişilerin onayını taşıyan krokili bilimsel verileri bulunan yeterli rapor alınmalı, tapu kaydının sınırında okunan derelerin gerçek yerleri belirlenmeli, tapu kaydı değişir sınırlar içerdiğinden ve taşınmazların sınırında orman ve mera bulunduğundan 3402 Sayılı Yasanın 20/C maddesinin somut olayda uygulama yeri olup olmadığı tartışılmalı, kayıt miktar fazlasının zilyetlikle kazanılabilecek yerlerden olduğunun belirlenmesi halinde ise tespit tarihi olan 1961 yılına kadar 20 yıllık zilyetliğin kanunun aradığı şartlara uygun biçimde sürdürülüp sürdürülmediğinin araştırılması toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilerek oluşacak sonuca göre bir hüküm kurulmalıdır. Değinilen yönler gözetilmeksizin kurulan hüküm usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: 1) Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle Durdane ve Lütfiye Sarıaslan’ın temyiz itirazlarının süreden REDDİNE,

2) Yukarıda 2. bentte açıklanan nedenlerle Hazine ve Orman Yönetiminin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA,

peşin alınan temyiz harcının istek halinde yatıranlara iadesine 18/04/2008 günü oybirliği ile karar verildi.

 


 

KADASTRO TESPİTİNE İTİRAZ

Daire: Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2008/7-699 Karar No: 2008/714 Karar Tarihi: 26 Kasım 2008 Çarşamba

ÖZET

Taraflar arasındaki"Kadastro tespitine itiraz"davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Edremit Kadastro Mahkemesince asıl davanın kısmen kabulüne birleşen davanın reddine dair en son verilen 12.05.2006 gün ve 2004/13 E- 2006/1 K. sayılı kararın incelenmesi, asıl davacı Hazine vekili ve birleşen dava davacısı Kooperatif tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 7.Hukuk Dairesinin 03.04.2007 gün ve 2006/3831-2007/1172 sayılı ilamı ile; (“...1-Kadastro sırasında 145 ve 155 parsel sayılı taşınmazlar tapu kaydına dayanılarak davalı Zişan Kiraz ve arkadaşları adına tespit edilmiştir. İtirazı komisyonca reddedilen Hazine, taşınmazlarda kayıt yüzölçüm fazlalığı bulunduğunu öne sürüp dava açmış, S.S. Altınoluk Tatil Köyü Turizm Geliştirme Kooperatifi taşınmazların eski Yönetim Kurulu üyelerinin yolsuz işlemi sonucu davalılara satıldığını, satışın geçersiz olduğunu, tapu iptal ve tescil davası açıldığını öne sürüp davaya katılmıştır.

Mahkemece daha önce 1990/37 Esas, 1997/13 Karar sayılı 21.05.1997 günlü kararla davacı hazinenin 155 parsel sayılı taşınmaza yönelik olarak açtığı davanın reddine, taşınmazın tespitteki hisseleri oranında davalı Zişan Kiraz ve arkadaşları adına tesciline, 145 parsel sayılı taşınmaza yönelik davanın ise kısmen kabulü ile, 25.04.1997 günlü fen bilirkişi rapor ve krokisinde A ve B harfleri ile işaretli toplam 302, 75 M2 taşınmaz bölümünün tescil harici bırakılmasına, geri kalan bölümün tespit gibi davalı Zişan Kiraz ve arkadaşları adına tesciline karar verilmiş, hüküm davacı hazine ve müdahil kooperatif tarafından temyiz edilmiş, Yargıtay 17. Hukuk Dairesinin 1998/4915-2861 esas ve karar sayılı ilamı ile davacı Hazinenin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddine karar verilerek hüküm müdahil davacı kooperatif yararına bozulmuş, mahkemece bozma kararına uyulmuştur.

Kural olarak bozma kararına uyulmakla orada belirtilen biçimde işlem yapılması yolunda lehine bozma yapılan taraf yararına kazanılmış hak aynı doğrultuda işlem yapılması yolunda yerel mahkeme için zorunluluk doğar. Öte yandan bozma dışında kalan yönler ise kesinleşir. Yargıtay 17. Hukuk Dairesi´nin bozma kararı ile davacı Hazinenin temyiz itirazlarının reddine karar verilmekle, davalılar ve müdahil kooperatifin tutunduğu tapu kayıtlarının değişmez sınırlı oldukları, davaya konu 155 parsel ile 145 parselin bir bölümünü kapsadığı, tapu kayıt kapsamı içinde kalan bu taşınmazların kıyı kenar çizgisi içinde kalmadığı gibi miktar fazlası olarak da değerlendirilemeyeceği, Hazinenin tapu kapsamında kalan bu yerlerle ilgili davasının haksız olduğu kesinleşmiştir. Davacı hazinenin temyiz itirazları davalılar adına tescile karar verilen taşınmazlara yönelik olup mahkemece verilen son hükümde Hazine aleyhine yeni bir hukuksal durum yaratılmamıştır. Hal böyle olunca kesinleşmiş bir hususu yeniden temyize getirmekte hukuki yararı bulunmadığından davacı hazinenin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının REDDİNE,

2-Müdahil S.S.Altınoluk Tatil Köyü Turizm Geliştirme Kooperatifinin temyiz itirazlarına gelince;

Mahkemece dairemizin 10.02.2004 günlü bozma kararına uyulduktan ve S.S.Altınoluk Tatil Köyü Turizm Geliştirme Kooperatifi tarafından Zişan Kiraz ve arkadaşları aleyhine açılan Edremit Asliye Hukuk Mahkemesinin 1992/125 esas sayılı dosyası bu dosya ile birleştirildikten sonra müdahil davacı kooperatifin davasının reddine, davacı Hazinenin davasının önceki hüküm gibi kısmen kabulüne karar verilmiş ise de, varılan sonuç toplanan delillere uygun düşmemiştir.

1163 sayılı Kooperatifler Kanununun 42. madde si hükmüne göre Genel Kurul kooperatifin en yetkili organıdır. Aynı Kanunun 59. madde si hükmüne göre de kooperatifi üçüncü kişilere karşı Yönetim Kurulu temsil eder. Kooperatifler ancak Ana sözleşmelerinde açıklanan amaçlar doğrultusunda faaliyette bulunabilecekleri gibi Genel Kurul da ancak bu amaçlar doğrultusunda karar alabilir. Kooperatifler Ana sözleşmesinde belirtilen amaçlar dışında faaliyette bulunamayacağından Genel Kurulun amaç dışı bir konuda karar alabileceğinden ve Yönetim Kurulunun da böyle bir kararın yerine getirilmesi hususunda kooperatifi temsil edebileceğinden söz edilemez.

743 sayılı Medeni Kanun, ayni hakkın kazanılmasında tescilin haklı ve hukuki bir sebebe dayanmasını zorunlu tutmuş, geçersiz bir işleme dayanılarak yapılan tescili yolsuz tescil olarak nitelendirip 933. madde si ile de yolsuz tescil sonucu ayni hakkı zarara uğrayan kimseye tapu iptal ve tescil davası açma hakkı tanımıştır. Medeni Kanunun 931 ve 933/2. maddeleri yolsuz tescile güvenerek iyiniyetle taşınmaz mülkiyetini kazanan kişinin hakkını korunmakta ise de, bu korumadan ancak tapudaki yolsuz tescile güvenerek malik görünen kişiden taşınmaz mülkiyetini devralan üçüncü kişilerin yararlanacağı kuşkusuzdur.

Yine, Borçlar Kanununun 53.madde si hükmüne göre de, kural olarak ceza mahkemesince verilen beraat kararı hukuk hakimini bağlamaz. Ancak hukuk hakiminin bu bağımsızlığı sınırsız değildir. Öğreti ve uygulamada ceza mahkemesinin kararı ister beraat isterse mahkumiyete ilişkin olsun hukuk hakiminin maddi olayları saptayan ceza mahkemesi kararı ile bağlı olduğu ve ceza mahkemesinin tespit hükmünün taraflar yönünden de kesin delil oluşturacağı duraksamasız kabul edilmektedir.

Toplanan delillerden, müdahil davacı kooperatifin Anayasası hükmünde olan ve 05.06.1984 günlü Genel Kurul toplantısının yapıldığı gün yürürlükte bulunan 08.10.1980 günlü Ana Sözleşmenin 3.madde sinde"Ortakların ve mahalli turizm potansiyelinin ihtiyaçlarını sağlamak amacıyla turizme yönelik tesisler kurmak"amaçlar arasında sayıldıktan sonra aynı maddenin (a) bendinde kooperatifin bu amaçların gerçekleştirilebilmesi için yapabileceği işler arasında"turistik tesisler yapmak için gerekli arsa ve arazileri satın almak ve kiralamak"da belirtilmiş, gerek amaç ve gerekse yapılabilecek işler arasında kooperatife ait taşınmazların satışı gösterilmemiştir. Buna rağmen kooperatifin 05.06.1984 günlü Genel Kurul toplantısında"Arazinin satışı konusunda genel kurul oybirliği ile kooperatif arazisinin satışını kararlaştırdı ve satılması yolunda yönetim kuruluna görev verildi. (Cezai şart uyarınca kooperatife yük getirmemek kaydıyla) Yönetim Kurulu Genel Kurulun kararına uyarak piyasa araştırması sonucu en yüksek değeri verenlerle anlaşma yapacak ve Genel Kurul onayını alarak tasfiye işlemine gidecektir."şeklinde karar alındığı, aynı toplantıda Hayati Kaya, Cengiz Kaymanlı, Selahattin Çetinel, Ergün Baki ve Ahmet Durmuş´un Yönetim Kurulu üyeliklerine getirildiği, bu kararın 27.07.1984 günlü Ticaret Sicil Gazetesinde"Arazi satışı konusunda Genel Kurul oybirliği ile kooperatif arazisinin satışını kararlaştırdı ve satılması yolunda Yönetim Kuruluna görev verildi.Cezai şart uyarınca kooperatife yük getirmemek koşuluyla.Yönetim Kurulu Genel Kurul Kararına uyarak piyasa araştırması sonucu için yüksek değer verenlerle anlaşma yapacak ve Genel Kurul onayını alacak, kooperatifin tasfiye işlemine gidecektir."şeklinde yayınlandığı, gerek toplantı tutanağında ve gerekse yayınlanan metinde"ve yetki"sözleri bulunmadığı halde Genel Kurul Tutanağına bu sözlerin sonradan eklendiği, Yönetim Kurulunun bundan sonra kooperatif taşınmazlarını satışa çıkardığı, verilen çok sayıda teklif arasında bir kısmı peşin, kalanı vadeli 60.000.000 TL, tamamı peşin 50.000.000 TL bedel içeren tekliflerin de bulunduğu ve bu tekliflerin 20.9.1984 tarihinde karar defterine de geçirildiği, anılan genel kurul toplantısında Anasözleşme değişikliği konusunda bir karar alınmamasına ve daha sonra da bir genel kurul toplantısı yapılmamasına rağmen Yönetim Kurulunca hazırlanan Anasözleşme değişikliğinin 19.11.1984 tarihinde Ticaret Bakanlığından izin alınarak notere tasdik ettirildiği, bu değişiklikle Anasözleşme´nin 3.madde sinin (a) bendine"veya satmak"sözlerinin, yine Genel Kurulun görevlerine ilişkin 21.madde nin(f) bendine de, "Kooperatifin menkul ve gayrimenkullerini satmak"sözlerinin eklendiği ancak değişikliğin Ticaret Sicil Gazetesinde ilan ettirilmediği, 1985 yılı Mart ayı sonuna kadar yapılması zorunlu olmasına rağmen Genel Kurul toplantıya çağırılmadığı, daha yüksek ve uygun teklif bulunmasına rağmen 02.06.1985 günlü kararla daha önce yapılan ön sözleşme doğrultusunda kooperatif taşınmazlarının 5.000.000 TL´si peşin, 45.000.000 TL´si taksit olmak üzere toplam 50.000.000 TL bedelle davalılar Zişan Kiraz ve arkadaşlarına satılmasının kararlaştırıldığı ve 13.06.1985 tarihinde de tapuda satış işleminin gerçekleştirildiği, bunun öğrenilmesi üzerine 26.03.1986 tarihinde çok sayıda ortağın kooperatif arsalarını yetkisiz biçimde ve düşük fiyata satarak kooperatifi zarara uğrattıkları gerekçesiyle Yönetim Kurulu Başkan ve üyeleri hakkında C.Savcılığına şikayette bulundukları, ortakların ihtar ve baskısı üzerine yapılan 15.06.1986 günlü Genel Kurul toplantısında Yönetim Kurulu üyeleri hakkında sorumluluk davası ve taşınmazları alanlar hakkında da tapu iptal davası açılmasının kararlaştırıldığı, yapılan soruşturma üzerine Burhaniye Ağır Ceza Mahkemesinin 1990/157 esas sayılı dosyasında Yönetim Kurulu Başkan ve üyeleri hakkında; başka iddialarla birlikte"kooperatif taşınmazlarını Genel Kurul onayını almadan sınırlı yetki hudutlarını aşarak peşin ve daha yüksek fiyat var iken daha düşük fiyat verene satmak için resmi evraka ek ilave koyarak sahtekarlık yaptıkları"suçlamasıyla evrakta sahtekarlık suçundan da ceza davası açıldığı, uzman bilirkişi kurulundan alınan raporda satış tarihi itibarıyla taşınmazların gerçek değerinin 1.506.870.000 TL olduğunun bildirildiği, ayrıca diğer bir bilirkişi kurulundan alınan rapor ve ek raporda da; Yönetim Kurulu üyesi sanıkların Genel Kurulu zamanında yapmamakla ve Anasözleşme değişikliğini Ticaret Sicil Gazetesinde ilan ettirmemekle görevi ihmal ettiklerinin, Genel Kurul tutanağına sonradan eklenen sözler tutanak ve yapılan ilanda bulunmadığından Yönetim Kurulunun satışa yetkili olmadığını kabul etmek gerektiğinin, kendilerine çıkar sağladıklarına ilişkin delil bulunmamakla birlikte Yönetim Kurulu üyelerinin 1, 5 milyar değerindeki arsayı 50 milyon TL´ye satarak görevi kötüye kullandıklarının, geçerli olan Ticaret Sicil Gazetesi olduğundan Genel Kurul Tutanağına yapılan ilavenin sahtecilik olarak mütalaa edilemeyeceğinin açıklandığı, mahkemece bu raporlar benimsenerek Yönetim Kurulu üyesi sanıklar Hayati Kaya, Cengiz Kaymanlı, Selahattin Çetinel´in Evrakta Sahtekarlık suçundan beraatlerine, görevi ihmal ve Görevi Kötüye Kullanma suçlarından cezalandırılmalarına karar verildiği, kararın Yargıtay 6.Ceza Dairesince"sanıkların eylemlerinin kül halinde görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğu"gerekçesiyle bozulduğu ve mahkemece bozmaya uyularak sanıklar hakkında görevi kötüye kullanma suçundan mahkumiyet hükmü kurulduğu ve verilen bu kararın da kesinleştiği anlaşılmaktadır.

Ceza mahkemesinin kesinleşmiş kararı, diğer maddi olaylar ile birlikte Yönetim Kurulu başkan ve üyeleri olan sanıkların"kooperatif taşınmazlarını satma konusunda yetkileri olmadığı halde taşınmazları satabilmek için Genel Kurul tutanağına ekleme yaptıkları, taşınmazları yetki sınırlarını aşarak değerinden çok aşağı bir bedele sattıkları"gerçeğini de kapsamaktadır. Ceza mahkemesinin bu saptamasının az yukarıda açıklanan hukuki olgu dikkate alındığında hukuk hakimini bağlayacağı kuşkusuzdur.

Genel Kurulun yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Ana sözleşmede taşınmaz satışının kooperatifin amaçları ve yapabileceği işler arasında sayılmaması, Ana sözleşmede değişiklik yapma Genel Kurulun görevi olmasına rağmen Genel Kuruldan bu konuda bir karar alınmaksızın Yönetim Kurulunca Ana sözleşmenin 3. ve 21.madde leri değiştirilerek bu maddelere taşınmaz satışının eklenmesi ve bu eklenti ve değişikliğe dayanılarak da taşınmazların daha yüksek ve uygun teklif verenler varken taşınmazların gerçek değerinin çok altında bir bedelle davalılara satılması, zorunlu olmasına rağmen Yönetim Kurulunca Genel Kurulun 1985 yılı Mart ayı sonuna kadar toplantıya çağrılmayarak gelişmelerin ortaklardan gizlenmesi, ortakların şikayetinden sonra yine ortakların baskısı üzerine ancak 15.06.1986 tarihinde toplantı yapılması ve bu toplantıda da Yönetim Kurulu hakkında sorumluluk ve taşınmazları alanlar hakkında da tapu iptal ve tescil davası açılmasının kararlaştırılması ve ceza mahkemesinin mahkumiyet hükmü birlikte değerlendirildiğinde; Genel Kurulca 05.06.1084 günlü toplantıda taşınmazların satışı konusunda kesin bir karar alınmadığını, Yönetim Kuruluna taşınmazları istediği fiyatla satma konusunda bir yetki verilmediğini, sadece fiyat konusunda piyasa araştırması yapma ve Genel Kurulca onay verilmemesi ihtimali göz önüne alınarak yapılan anlaşmanın kabul edilmemesi halinde cezai şart uygulanmamasını sağlama koşuluyla en yüksek teklifi verenle ön anlaşma yapma ve ön anlaşmayı Genel Kurul onayına sunma konusunda görev verildiğini, Yönetim Kurulu başkan ve üyelerinin bu durumu bildikleri halde kötü niyetli olarak davalı Zişan Kiraz ve arkadaşları ile anlaşmak suretiyle iş ve elbirliği içerisinde kendilerine verilen yetkiyi aşıp görevlileri de yanıltarak taşınmazları gerçek değerinin çok altında bir bedelle davalılara sattıklarını kabul etmek gerekir.

Yönetim Kurulu kooperatifin temsilcisi, bir yerde de vekilidir. Vekil, temsil yetkisini kasten, vekillik verenin zararına, kendisinin veya elbirliği ile hareket ettiği başka birinin yararına kullandığı taktirde yapılan iş, temsil yetkisinin sınırları içinde kalsa bile böyle bir işlemin vekillik vereni bağlamasından ve yapılan işlemin geçerli olduğundan söz edilemez. Davalılar iyiniyet savunmasında bulunmuşlarsa da, davalılar yolsuz tescile güvenerek taşınmaz mülkiyetini iktisap eden üçüncü kişi olmayıp, bizzat yolsuz tescile esas satış işleminin tarafı olduklarından iyiniyetli olup olmadıkları bu davada önemli olmadığı gibi, taşınmazları gerçek değerinin çok altında bir bedelle satın aldıkları dikkate alındığında Yönetim Kurulu üyeleri ile iş ve elbirliği içinde hareket ettiklerini kabul etmek gerektiğinden iyiniyetli oldukları da söylenemez.

Hal böyle olunca mahkemece az yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular dikkate alınarak müdahil davacı S.S. Altınoluk Tatil Köyü Turizm Geliştirme Kooperatifinin davasının kısmen kabulü ve tespitin iptaline, 145 parsel sayılı taşınmazın 25.04.1997 günlü bilirkişi raporu ve krokisinde A ve B harfleri ile işaretli toplam 302, 75 M2 bölümünün tescil harici bırakılmasına, 155 parsel sayılı taşınmazın tamamının ve 145 parsel sayılı taşınmazın geri kalan bölümünün müdahil davacı kooperatif adına tapuya tesciline, muhtesatların tapu kütüğünün beyanlar hanesinde gösterilmesine karar verilmesi gerekirken delillerin taktirinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsiz, müdahil davacı SS.Altınoluk Tatilköyü Turizm Geliştirme Kooperatifinin temyiz itirazlarının kabulünün gerektiği...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Birleşen dava davacısı Kooperatif vekili

KARAR

Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Birleşen dava ile davacı kooperatif vekili, dava konusu taşınmazların davalılara satışı için kooperatif genel kurulu tarafından yönetim kuruluna yetki verilmediğini, taşınmazların raiçlerinin çok altında bir bedelle satıldığını, davalılar adına oluşan tescilin yolsuz olduğunu ileri sürerek, tapu iptal ve kooperatif adına taşınmazların tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; Özel Daire bozma ilamında da belirtildiği üzere, 06.05.1984 günü yapılan davacı kooperatifin genel kurul toplantı tutanakları ve Ticaret Sicili Gazetesinde yayınlanan metin incelendiğinde; dava konusu taşınmazların satışına dair yönetim kuruluna açıkça verilmiş bir yetki bulunmamaktadır. Kaldı ki, dava konusu taşınmazın satışının yapıldığı akit tarihinde yürürlükte bulunan davacı kooperatifin ana sözleşmesinde kooperatifin amaçları arasında taşınmaz satımına ilişkin bir hüküm de yoktur. Her ne kadar 19.11.1984 tarihinde yönetim kurulu ana sözleşmede değişiklik yapmış ve kooperatifin amaçları arasına taşınmaz satımına ilişkin hüküm konulmuşsa da ki bu satım dahi kooperatifi tasfiye amacına yönelik değildir, bu değişiklik ticaret sicil gazetesinde yayınlanmış da değildir. Bunun yanı sıra ana sözleşme değişikliğine de genel kurul yetkilidir. Yönetim kurulu’nun ana sözleşmeyi bu şekilde değiştirme yetkisi de yoktur.

Ayrıca Hukuk Genel Kurulu´nun 24.1.2007 gün 2007/11-49 Esas 2007/22 Karar sayılı ilamında da belirtildiği gibi “…Kural olarak genel kurul kararlarının sonuçları içe dönük olup, bu kararlar iyiniyetli üçüncü kişiler yönünden sonuç doğurmazlarsa da; bilimsel görüşlerde de ifade edildiği üzere (Bkz. Poroy/Tekinalp/Çamoğlu; Ortaklıklar ve Kooperatif Hukuku, Güncelleştirilmiş 9. Baskı, Beta Yayınları, İstanbul, 2003, sayfa:410 ve devamı Zafer Saka, Anonim Ortaklıklarda Genel Kurul, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2004, sayfa: 204) genel kurul kararının, kooperatif ile üçüncü kişiler arasındaki sözleşmenin geçerlilik koşulu veya unsuru niteliğinde olduğu durumlarda dışa dönük sonuçlar da doğurabilmesine; 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 42/6.maddesi uyarınca, kooperatife ait taşınmazın satılabilmesi için kooperatif genel kurulunun bu konuda karar almasının gerekli olmasına ve böyle bir kararın varlığının, alıcı üçüncü kişi ile yapılacak satış sözleşmesinin geçerlilik koşulunu oluşturmasına göre…” denilmek suretiyle genel kurul kararı olmaksızın taşınmazın satışının üçüncü kişiler yönünden geçerli olmayacağı belirtilmiştir.

Buna göre, 13.6.1985 tarihli akitle dava konusu taşınmazların satışını gerçekleştiren yönetim kurulu temsilcilerinin taşınmazları satış yetkisinin bulunmadığı ve tescilin yolsuz olduğu, davalıların da yolsuz tescile konu işlemin tarafı ve satış işleminin ilk eli durumunda bulunduklarından, taşınmazı edinimlerinde iyi niyetli olup olmadıkları hususunun irdelenmesine gerek bulunmamaktadır.Kaldı ki, davalılar genel kurul toplantı tutanağının ticaret sicili gazetesinde yayınlanan metni incelendiğinde taşınmaz satış yetkisi verilmediğini bilebilecek durumdadırlar.

Her ne kadar genel kurul görüşmeleri sırasında davalıların ödediği bedel gündeme getirilmiş ise de, bu konuda bir talep olmadığından bu husus şimdilik tartışılmamıştır.

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, yukarıda belirtilen ve bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu´nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Birleşen dava davacısı Kooperatif vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.madde sl gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 26.11.2008 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY

Direnme yoluyla Yüce Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davacı ve katılma yoluyla davada taraf durumunu alan SS.Altınoluk Tatil Köyü Turizmi Geliştirme Kooperatifi Altın-Tur tarafından davalılar Necati Eker ve arkadaşları aleyhine açılan kadastro tespitine itiraz davasının reddine, dava konusu parsellerin davalılar adına tesciline ilişkin hüküm bölümüne ilişkindir.

Hazine tarafından davalı gerçek kişiler aleyhine açılan kadastro tespitine itiraz davası daha önce çözüme bağlanmış ve Yargıtay incelenmesinden geçmek suretiyle kesinleşmiş olup, direnme konusu değildir.

Hemen belirtelim ki, sonuca etkili olmadığı ve bu nedenle hukuki yarar görülmediği için direnme konusu hükümden önceki aşamaların tekrarından kaçınılmıştır.

Kısaca İddia, Savunma ve Hüküm

Davacı ve davaya katılan kooperatif vekili, eski yönetim kurulu üyelerinin piyasa araştırması sonucu en yüksek değer verenlerle ön sözleşme yapılmasından sonra genel kurulun onayına sunulmasını öngören 6.5.1984 günlü genel kurul kararına uyulmadan ve satış yetkisi verilmediği halde tutanak üzerinde sahtecilik yapılarak “ yetki” sözcüğünün eklendiğini, yetki aşımı sonucu taşınmazların gerçek değerleri altında düşük bir bedelle el ve işbirliği yaptığı iyi niyetli olmayan davalılara satıldığını ileri sürerek tespitin iptaline, vekil edeni kooperatif adına tapuya tesciline karar verilmesini istemiştir.

Davalı gerçek kişiler dava konusu parsellere uygulanan tapu kayıtlarını usulüne uygun olarak devraldıklarını, davanın reddine karar verilmesini savunmuşlardır.

Mahkemece, kadastro tespiti sırasında nazara alınan davalılara ait tapu kayıtlarının geçerli bir hukuki sebebe dayanılarak oluşturulduğunu, tespitlerin doğru olduğu gerekçesiyle davacı kooperatifin davasının reddine, dava konusu parsellerin tespit gibi davalı gerçek kişiler adına tapuya tesciline, üzerindeki zeytinlerin muhtesat olarak Narlı Köyü Tüzel Kişiliği adına beyanlar hanesinde gösterilmesine karar verilmiştir.

Hükmün davacı kooperatif vekilleri tarafından temyizi üzerine, yüksek özel dairece satışın yapıldığı tarihte taşınmaz satışının kooperatifin amaçları ve yapacağı işler arasında sayılmadığını, yönetim kurulu üyelerinin alıcılarla ön anlaşma yapmadan ve genel kurulun onayına sunmadan taşınmazları düşük bedelle devrettiği gerekçesiyle hüküm bozulmuş, dosyanın mahkemesine geri çevrilmesi üzerine mahkemece önceki gerekçelerle direnilmiştir. Ayrıntıları, dava dilekçesi ve bozma ilamında yazılı olduğu üzere yüksek özel daire iyi niyet dışındaki iddia dışında davacı kooperatifin ileri sürmüş olduğu iddiaları benimsemek suretiyle hükmü bozmuştur.

Sağlıklı bir hukuki nitelendirme ve sonuca ulaşılması bakımından dava konusu parsellerin tespiti ve bu parsellere revizyon gören davalılara ait tapu kayıtlarının oluşumunun bilinmesindeki yarar göz ardı edilemez.

Dava Konusu 145 ve 155 Parsellerin Tespiti

145 parsele ait kadastro tutanağındaki açıklamalara göre, 37.647 m2 yüzölçümlü zeytinlik vasıflı taşınmaz 14.11.1983 gün, 29 numaralı ve 477 tahrir numaralı vergi kaydına dayanılarak 29.11.1984 tarihinde davacı kooperatif adına tespit edilmiş, askı ilan tarihinden önce dava konusu parselin davacı kooperatif tarafından 13.6.1985 tarihinde davalı Necati Eker ve arkadaşlarına satılması üzerine oluşan 13.6.1985 günlü tapu kaydı uyarınca aynı tarihte davalılar adına paylı mülkiyet şeklinde tespit edilmiş, tutanağın beyanlar hanesinde taşınmaz üzerindeki zeytin ağaçlarının Narlı köyü tüzel kişiliğine ait olduğu açıklanmıştır.

27.760 m2 yüzölçümlü parsele ait kadastro tutanağında ise, 14.11.1983 gün ve 28 nolu tapu kaydına dayanılarak 145 parselin tespiti gibi önce davacı kooperatif adına tespit edilmiş, daha sonra davalılara yapılan satış üzerine 13.6.1985 gün ve 8 numaralı tapu kaydına dayanılarak 145 parsel gibi davalılar adına tespit edilmiş, beyanlar hanesine muhtesat şerhi verilmiştir.

Davalılara Ait Tapu Kayıtlarının Oluşumu

Tapu kaydı ve akit tablosundaki açıklamalara göre, davacı kooperatife ait ilk tespit sırasında nazara alınan tapu kayıtlarının kapsamında kalan her iki taşınmazın satışı için Ticaret Sicili Memurluğunca bildirilen yetki yazısı ile davacı kooperatifi temsile, satış ve devre yetkili olan yönetim kurulu başkan ve üyeleri tarafından 50.000.000 TL.satış parası karşılığında 13.6.1985 tarihinde davalılara satılıp, 13.6.1985 gün 8 ve 9 numaralarıyla paylı mülkiyet şeklinde tapuya tescil edilmişlerdir.

Hukuki Nitelendirme

Görülmekte olan davada uyuşmazlığın özü, dava konusu parsellere uygulanan davalılara ait yukarıda tarih ve sayıları yazılı tapu kayıtlarının geçerli bir hukuki sebebe dayanıp dayanmadığı, kooperatif yönetim kurulunun yetki aşımında bulunup bulunmadığı ve taşınmazların tam karşılığı olan bedelle satılıp satılmadığı noktasında toplanmaktadır.

Ayni hakların kazanılmasında TMK.nun kabul ettiği sisteme göre tescil isteğinin geçerli bir hukuki nedene dayanması zorunludur. (TMK.nun 1025) haksız yada lüzum ifade etmeyen bir işleme dayanılarak yapılan tescil geçersiz ve yolsuzdur. İlke bazındaki bu açıklamalar karşısında kooperatif yönetim kurulunun satış yetkisinin olup olmadığı ve tescil isteğinin geçerli bir hukuki sebebe dayanıp dayanmadığının 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu ve TMK.nun hükümleri karşısında ayrı ayrı irdelenmesi gerekir.

1163 Sayılı Kooperatifler Kanuna göre;

Bozma kararında satışın yapıldığı tarihte, taşınmaz satışının kooperatifin amaçları ve yapacağı işler arasında sayılmadığı vurgulanmıştır. Gerçekten de 13.6.1985 tarihinde kooperatif ana sözleşmesinde bu konuda bir açıklama yok ise de taşınmazların satışı için bir çok üyenin yazılı başvuruda bulunduklarına ve 6.5.1984 günlü genel kurulca oybirliği ile alınan kararla kooperatife ait dava konusu taşınmazların oybirliği ile satışına karar verildiğine ve bu kararda iptal edilmemiş bulunduğuna göre bu hususun kooperatifin amaçları arasında yer aldığı hususunda duraksamamak gerekir.

1163 sayılı Kooperatifler Kanunun 59.madde si hükmüne göre, yönetim kurulu kooperatifi temsile ve amacının gerektirdiği bütün hukuki işlemleri yapabilir. 6.5.1984 günlü genel kurul toplantısında alınan ve hükümet komiserinin imzasını taşıyan gündem tutanağı ve kararda aynen “…kooperatif arazisinin satışı kararlaştırıldı ve satılması yolunda yönetim kuruluna görev-çıkıntı yapılmak suretiyle (yetki) verildi. Cezai şart uyarınca kooperatife yük getirmemek koşuluyla yönetim kurulu genel kurulun karara uyularak piyasa araştırması sonucu için yüksek değer verenlerle ön anlaşma yapacak ve genel kurul onayını alacak kooperatifin tasfiye işlemine gidilecektir.” Somut olayda yönetim kurulu genel kurulda alınan karar uyarınca ön sözleşmeyi genel kurulun onayına sunmamış ise de, bu eksiklik 1163 sayılı kooperatifler kanununun 59/2.fıkrası hükmü karşısında satışı geçersiz hale getirmez. Anılan hükümde “Bu temsil yetkisinin sınırlandırılması iyi niyet sahibi üçüncü şahıslara karşı hiçbir hüküm ifade etmez.” Gerçekten de genel kurulda alınan karar yönetim kurulu kararının sınırlandırılması niteliğinde olup bu yön tescil ve ilan edilmediği gibi kötü niyetli oldukları, yönetim kurulu üyeleriyle el ve işbirliği şeklinde hareket ettikleri kanıtlanmayan davalılara karşı bu sınırlama hukuken geçerli bir sonuç doğurmaz.

Eski yönetim kurulunun piyasa araştırması yapmadan taşınmazları gerçek bedellerini karşılamayan düşük bedelle devredildiği sorununa gelince; dosya arasındaki belgelere, kooperatif üyelerine taahhütlü olarak gönderilen 4.4.1986 gün ve 35 sayılı kararda “Arazimizin satışı için Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde aralıklı olarak geniş şekilde satış ilanı verilmiştir. Gazete ilanları dışında olmak üzere ayrıca Türkiye’nin önde gelen özel ticari kuruluşları, bankaları ve diğer özel şahıs firmaları ve emlak komisyonlarına geniş bilgileri havi, özenle hazırlanan pek çok sayıda satış dosyaları gönderilmiş ve telefonlarla verilen diğer bilgiler haricinde gerek kendilerine gerekse arazi üzerinde yeterli bilgiler verilmiştir.” Ayrıca dosya arasında bulunan davacı kooperatife ait 20.9.1984 gün ve 20 numara ile işlenen kararda 38 firma ve gerçek kişinin teklif veren kişilerin bir kısmının taşınmazın değerini yüksek bulmaları nedeniyle teklifini geri aldıkları, ileri sürülen tekliflerin ayrıntılı olarak işlendiği görülmüştür. Karar defterindeki açıklamalara göre en yüksek teklifin 60.000.000 TL.seviyesinde olduğu görülmüştür. Kısaca temas edilen bu bilgiler karşısında yönetim kurulunun piyasa araştırması yapmadan düşük bedelle taşınmazları satmış olduğu yolundaki iddia ve bozma nedeni dosya içeriğine uygun düşmemektedir.

Az yukarıda da açıklandığı üzere, yönetim kurulunun genel kurulun onayını almadan taşınmazları satmış olması 1163 sayılı Kanunun 59/2.maddesi hükmü karşısında satışı geçersiz hale ve sonuçta tescilin yolsuzlaşması sonucunu doğurmaz.

Akit tablosunun incelenmesinden de anlaşılacağı üzere, 2644 sayılı Tapu Kanununun 2. madde si hükmü uyarınca Ticaret Sicilin Memurluğunca verilen yetki yazısında da yönetim kurulunun davacı kooperatifi temsile ve taşınmazları satma yetkisinin bulunduğu belirtilmiştir.

Tüm bu açıklamalar karşısında yönetim kurulu 1163 sayılı Kooperatifler Kanununun 59 ve genel kurulca alınan 6.5.1985 günlü karar karşısında geçerli temsil yetkisi içerisinde hareket ettiğinin kabulü gerekir.

TMK.nu ve BK.nu hükümleri karşısında;

Dava konusu taşınmazların gerçek bedellerini karşılamayan düşük bedelle satıldığı ileri sürülmüş ve bu yön bozma nedeni yapılmıştır. Gerçekten de BK.nun 21.madde sinde bir sözleşmede edimler arasında açık bir dengesizlik bulunduğu taktirde eğer gabin (aşırı faydalanma) zarar görenin müzayaka (darda bulunmasından) veya hiffetinden (düşüncesizliğinden) yada tecrübesizliğinden yararlanılarak meydana gelmiş ise zarar gören bir yıl içerisinde sözleşmeyi sona erdirdiğini açıklayarak verdiğini geri isteyebilir. Anılan madde uyarınca gabinden söz edebilmekiçin maddede öngörülen objektif ve subjektif ögelerin gerçekleşmiş olması gerekir.

Edimler arasındaki açık dengesizliğin bulunması objektif unsuru oluşturur. Diğer yönden bu dengesizliğin sözleşmenin kurulduğu tarihe göre gözönünde tutulması gerekir. Sözleşmenin kurulmasından sonraki dengesizlik gabin yönünden objektif ögeyi oluşturmaz. Bu öge yönünden olaya bakıldığında karar defterinde teklif veren firma ve gerçek kişilerin ileri sürdüğü miktarlar ve dosya arasındaki belgeler ve yukarıda tarih ve sayısı açıklanan tüm üyelere gönderilen kooperatif yazısında aynen;

“…Arazinin ortaya çıkardığı Bakanlıkça onaylanan pürüzler içerisinde;

a) Arazide, yalnızca turistik motel üniteleri yapılanabileceği,

b) Parselasyon işleminin kesinlikle yapılamayacağı,

c) Kooperatif ortaklarına hisseli dahi olsa, tapu verilemeyeceği,

d) Mülkiyetin kooperatifte kalacağı,

e) Arazi ve yapılacak motel ve diğer tesislerin tümüyle halka açık olacağı,

f) Müstahdem odaları, yatakhaneleri, PTT binası, revir, gazino, duşlar, tuvaletler gibi tesisler ve bunların içlerinin tefriş ve kullanıma gerekli malzemeler tamamlanmadan kullanma ve işletme belgesi verilemeyeceği,

g) Yukarıdaki maddeler haricinde, kıyı yönetmenliği hükümlerinin tapuya tescil edilmeden inşaat ruhsatı verilemeyeceği, gibi hususları, alıcı adayları, Belediyeye gittiklerinde plan hükümlerinde gördüklerinde değil almak, pazarlık yapmaktan da vazgeçmişlerdir…” denilmiştir.

Bu açıklamalar karşısında taşınmazların düşük bedelle satıldığı iddiası kooperatife ait belgeler ve dosya içeriğine uygun düşmemektedir.

Diğer yönden; davacı kooperatifin darda kalmasından, düşüncesizliğinden ve tecrübesizliğinden yararlanılarak satışın yapıldığı iddia edilmediği gibi bu yönde kanıtlanmamıştır. Kooperatifin üyeleri olması nedeniyle yeminsiz olarak dinlenen davacı tanıkları yönetim kurulu üyelerinin davalılarla el ve işbirliği içerisinde hareket ettikleri hususunda herhangi bir anlatımda bulunmamışlardır.

Tüm bu açıklamalar karşısında gabin iddiasının kanıtlanmadığı ve taşınmazların gerçek bedelleriyle davalılar tarafından satın ve devralındığı, tescil isteminin esası olan satış işleminin TMK.nun hükümlerine uygun olduğu belirlenmiştir.

Gabin iddiası kanıtlanmadığına göre davanın öncelikle BK.nun 21.madde sinde belirtilen bir yıllık hak düşürücü sürenin geçmiş olması nedeniyle reddine karar verilmesi gerekir. Gerçekten de anılan madde de BK.nun 31.madde sinden ayrı olarak bir yıllık süre öngörülmüşve maddenin son fıkrasında da bu sürenin sözleşmenin kurulduğu tarihten itibaren cereyan edeceği açıklanmıştır. Dava konusu parseller 13.6.1985 tarihinde satıldığına, bu tarihten davanın açıldığı 19.9.1986 dava tarihi ve 23.5.1992 katılma tarihlerine göre öngörülen olumsuz dava koşulu olan süre geçmiş bulunmaktadır. Hak düşürücü sürenin geçmiş olması halinde işin esasına girilmeksizin davanın bu noktadan reddine karar verilmesi gerekirken ileri sürülen gabin olgusu dikkate alınmadan yazılı şekilde bozma sevk edilmiş olması doğru görülmemiştir.

Görülmekte olan davada 13.6.1985 tarihinde yapılan satıştan elde edilen 50 milyon TL satış parası tüm üyelere ödenmiş ve itirazı kayıt ileri sürülmeksizin alınmıştır. Son yıllarda bölgede turizm sektörünün gelişmesi ve bu nedenle taşınmazların değer kazanması nedeniyle açılmış olan bir davadır.

Sonuç : Yukarıdan beri izah edilen sebep ve gerekçeler karşısında usul ve kanuna uygun bulunan yerel mahkeme kararının onanması düşüncesiyle Yüce Genel Kurulun bozma yolunda oluşan kararına katılmıyorum.

Süleyman SAPANOĞLU

8.H.D.Başkanı

KARŞI OY

Yerel mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık, davacı kooperatife ait taşınmazın kooperatifin eski yönetim kurulu üyelerince davalılara yaptığı satışın geçerli olup olmadığı, tescilin yolsuz tescil olup olmadığı hususunda toplanmaktadır.

Davacı kooperatif ana sözleşmesinin “amacı ve tanımlama” başlıklı 3.madde sinde; “kooperatif, ortaklarının ve mahalli turizm potansiyelinin ihtiyaçlarını sağlamak amacı ile turizme yönelik tesisler kurmak, bunları günün koşullarına uygun işletmek” …… denildikten sonra devamında; “Bu amaç ile ortaklarına ve genel kullanıma açık turistik tesisler yapmak için gerekli arsa ve arazileri, bölgenin turistik özelliği göz önüne alınarak yasalara uygun bu şekilde satın almak, kiralama, …..“ olarak düzenleme yapılmıştır. Ancak, kooperatif 06.05.1984 tarihinde yaptığı genel kurul toplantısında kooperatife ait taşınmazın satılmasına karar verilmiş ve bu hususta yönetim kuruluna görev verildikten sonra satışın usul ve esasları ile ilgili yönetim kuruluna yükümlülükler getirilmiştir.

Hemen belirtmek gerekir ki, 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun 99.madde si delaletiyle somut olayda uygulanan TTK’nun 137.madde sindeki “Ticaret Şirketleri hükmü şahsiyeti haiz olup, şirket mukavelesinde yazılı işletme mevzunun çevresi içinde kalmak şartıyla bütün hakları iktisap ve borçları ilzam edebilirler. Bu husustaki kanuni istisnalar mahfuzdur.” Şeklindeki düzenlemeden maksat, ticari şirketin faaliyet alanı dışında faaliyet göstermelerini engellemeye yönelik ve kamu düzenine ilişkin bir düzenlemedir. Yani bir örnek vermek gerekirse, ortaklarını konut sahibi yapmak amacıyla kurulan bir kooperatif taşıma işi yapamayacaktır veya faiz ile para alıp, satamayacaktır. Yoksa, somut olayda olduğu gibi önce kooperatifin amacını gerçekleştirebilmek için satın alınan taşınmazın kooperatifin en yetkili organı olan genel kurul kararı ile satılmasına karar verilmiş olması bu yasaklama kapsamında mütalaa edilemez. Kooperatifin 6.5.1984 tarihli genel kurulunda taşınmazın satışına ilişkin oybirliği ile verilen karar iptal edilmemiş ve hala ayaktadır.

Öte yandan, genel kurul kararını icra etmekte görevlendirilen yönetim kurulu üyelerinin temsil yetkilerinin sınırlandırılması iyiniyetli üçüncü kişilere karşı hüküm ifade etmeyecektir. (1163 Sayılı Koop. K. Md. 59) Davacı kooperatifin eski yöneticileri evrakta sahtecilik suçundan beraat etmiş olup, ticaret sicil memurluğundan gelen cevabi yazıda yöneticilerin satışa yetkili olduklarının açıkça belirtilmiş olması karşısında taşınmazı satın alanların basiretsiz davrandığı söylenemeyeceği gibi, yöneticilerle el ve iş birliği içinde hareket ettikleri yolunda somut delil de yoktur. Davalıların 6-7 kişi bir araya gelerek 1984 yılına göre oldukça büyük meblağ olan 50.000.000 TL gibi bir bedel ödedikleri de sabittir. Biran taşınmazın genel kurul kararına aykırı olarak kısmen ucuza satıldığı düşünülse bile bu husus olsa olsa yönetim kurulu üyelerinin şahsi sorumluluklarını gerektiren bir husus olup, satış ve tescilin yolsuz tescil olarak nitelenmesi olanaklı değildir. Kooperatif genel kurul kararı uygulanmış satış bedeli kooperatifçe muhasebeleştirilmiş ve ortaklara dağıtılmıştır. Böyle olunca, yerel mahkeme kararının onanması düşüncesinde olduğumuzdan sayın çoğunluğun aksi yöndeki kararına katılamıyoruz.

 


 

TAKİP HUKUKUNDA TEMYİZİN İCRA İŞLEMLERİNE ETKİSİ- İCRA HUKUKUNDA TEMYİZ İSTEĞİNİN REDDİ KARARININ KABUL EDİLMEMESİ - TEMYİZ YOLUNA BAŞVURULMASI - İCRA İŞLEMLERİNİN TEMYİZ - SATIŞIN DURMASI

T.C. YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME GENEL KURULU E. 1966/23 K. 1968/5 T. 21.2.1968

1086/m.443

2004/m.364,169,365

ÖZET : 1 - Temyiz; kanuni süre geçtikten sonra yapılmış veya temyizi kabil olmayan bir karara taalluk etmiş veya vazgeçme sebebiyle itiraz ve şikayetin reddine yahut süresi geçmiş bir şikayete taalluk edip, merci hakimi yalnız bu sebeplerle temyiz isteğini reddetmiş ise, temyiz isteyenin isteği üzerine temyiz dilekçesinin, karar örneği ve diğer tarafın verdiği cevap layihasıyla beraber, temyiz incelemesi yapılması için Yargıtay`a sevk edilmiş olmasının, satış işlemi dahil olmak üzere hiçbir icra işlemini durdurmayacağına,

2 - Kanuni şartları haiz, usulüne göre ve süresinde yapılmış temyiz isteğinin, yalnız satış işlemlerini durdurup diğer icra işlemlerine etki yapamayacağına, karar verilmiştir.

DAVA : İcra tetkik merciinin takip hukukuna müteallik kararları aleyhine temyiz yoluna müracaat halinin, borçlunun üzerinde veya üçüncü şahıs zimmetinde iken haciz veya sair suretlerle tahsil edilerek icra veznesine konulan paraların alacaklıya verilmesine engel olup olmayacağı hususunda Yargıtay İcra ve İflas Dairesi`nin çoğunlukla verilmiş 30.12.1944 tarihli, 3856/3953 sayılı ve 24.3.1958 tarihli 1894/1843 sayılı ilamları arasında içtihat uyuşmazlığı bulunduğu bildirilmiş, sözü edilen ilamlar ve daire başkanının yazılı mütalaası, Birinci Başkan tarafından Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Kısmı Genel Kurulu`nca tevdi edilmiş olmakla, 21.2.1968 Çarşamba günü toplanan Kurul`da ilamlar ve yazılı mütalaa okunduktan ve ilamlar arasında içtihat uyuşmazlığı bulunduğu oybirliği ile kararlaştırıldıktan sonra, gereği görüşülüp konuşuldu, neticede :

KARAR : Söz konusu Yargıtay ilamlarındaki içtihat uyuşmazlığı ; borçlunun üzerinde veya üçüncü şahıs zimmetinde iken ( İcra ve İflas Kanunu, Mad.89 ) haczedilerek icra veznesine alınan veya sair suretlerle tahsil olunan paralara inhisar etmektedir. Mahcuz malın satılması suretiyle elde edilen paranın, ihale kesinleşmeden alacaklıya teslim edilip edilemeyeceği haline, bu ilamların şümulü bulunmadığı için bu cihet tartışma ve oylama konusu yapılmamıştır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu`nun 443`üncü maddesinde ; temyiz yoluna başvurmanın, gayri menkule ve buna müteallik ayni haklara, aile ve şahsın hukukuna taalluk edenler müstesna olmak üzere, hükmün icrasını durdurmayacağı, ancak; temyiz yoluna başvuran, neticede haksız çıktığı takdirde, hüküm altına alınan parayı ödeyeceğine veya malı teslim edeceğine dair kuvvetli kefalet göstermek veyahut hükmedilmiş olan para ve eşyayı resmi bir mevkiye yatırmak veya hasmı tarafından malları ve emlaki haczettirilmiş olmak şartıyla Yargıtay`ın, istek üzerine, ivedilikle icranın durmasına karar verebileceği belirtilmiştir. Bu hüküm, umumi mahkemelerin menkul mallara ,para ve teminat alacaklarına ilişkin nihai kararlarının infaz şekli ile alakalıdır. Böyle bir ilamın kesinleşmeden dahi icrası mümkündür. Mücerret hükmün temyiz edilmiş olması, Yargıtay`dan "İcranın durdurulması" kararı alınmadıkça, satış da dahil olmak üzere, hiçbir takip işlemini durdurmaz.

Takip hukukuna ait icra işleri ile tetkik mercii kararlarına gelince ; bu gibi kararların temyiz edilmesi halinin hukuki sonuçları, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu`nun 443`üncü maddesi hükmüne bağlanmamıştır. Bu hal, İcra ve İflas Kanunu`na konulmuş hükümlerle çözülmüştür. Olay ile ilgili aynı Kanun`un 364`üncü maddesinin üçüncü fıkrasında; "temyiz yoluna başvurmanın, satıştan başka icra işlemlerini durdurmayacağı" gösterilmiş, fakat Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu`nun 443`üncü maddesinde olduğu gibi, Yargıtay`ın teminat karşılığında icranın durdurulmasına karar verebileceğine dair bir hüküm sevk eylememiştir. 18.2.1965 tarihinde kabul edilen 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu`nun bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına ve bazı madde ve fıkralar eklenmesine dair 538 sayılı Kanun`un kambiyo senetlerine mahsus haciz yoluyla takibe yöneltilen "borca itiraz" halinin incelenmesi usulünü tespit eden 169a. maddesinin son fıkrasında her ne kadar, "kambiyo senedine mahsus takipte borca itirazın reddi kararının hiçbir icra işlemini durdurmayacağı, şu kadar ki; borçlu 33`üncü maddenin üçüncü fıkrasına göre teminat gösterirse icranın duracağı" hükmü konulmuş ise de, bu husus, içtihadı birleştirme konusu dışında kalmaktadır.

İcra ve İflas Kanunu`nun 365`inci maddesinde ; "takip hukukuna müteallik karar aleyhindeki temyiz, kanuni süre geçtikten sonra yapılmış veya temyizi kabil olmayan bir karara veya vazgeçme sebebiyle itiraz ve şikayetin reddine veyahut müddeti geçmiş bir şikayete taalluk etmiş ise, tetkik merciinin bu sebeplerle temyiz isteğinin reddine karar vereceği, temyiz eden kişi bu kararı kabul etmediği takdirde, temyiz dilekçesi diğer tarafa tebliğ edildikten sonra, karar örneği ve verilirse cevap layihasıyla birlikte Yargıtay`a gönderileceği, bu halde, satış da dahil hiçbir icra işleminin durmayacağı" belirtilmiştir. Kanun koyucu, takip ve icra işlerini sınırlandırmak ,olur olmaz sebeplerle takibi aksatmamak gayesini güttüğünden, tetkikat için icra dosyasının değil, karar örneğinin ve temyiz layihalarının Yargıtay`ca gönderilmesini uygun bulmuştur.

İcra ve İflas Kanunu`nun takip hukukuna ait kararların temyiz edilmesi haline münhasır hukuki sonuçlarını tespit eden maddeleri hükümlerini, takip hukukunun özelliğini, gerektirdiği emniyet ve sürati, alacaklının mevcut belgelere ilaveten hakimin kararıyla da teeyyüt eden hakkının sürüncemede bırakılmaması gibi hususları da göz önünde tutarak, kendi bünyesi içinde yorumlamak ve uygulamak zorunluğu vardır. 30.12.1944 tarihli Yargıtay ilamında her ne kadar, satışın durdurulmasındaki sebepler ve gaye göz önünde tutularak, 364 üncü maddenin 3`üncü fıkrasındaki istina hükmünün sair sebeplerle icra veznesine girmiş paralara da teşmil edilmesi ve temyiz sonuna kadar bekletilmesi lüzumuna işaret edilmiş ise de, bu, istisnai hüküm halinde, telafisi imkansız neticeler doğuracak, gerek borçluyu ve gerekse müşteri durumundaki üçüncü şahısları büyük zararlarla karşı karşıya bırakacak "satış muamelesi"ne hasredilmek lazımdır. Madde metni açık ve kesin olup, bu madde, yorum veya benzetme yoluyla, satış niteliği arz etmeyen ve maddenin kabulündeki maksat ve sebeplere dayanmayan sair icra muamelelerine uygulanamaz.

SONUÇ : 1 - Temyiz; kanuni süre geçtikten sonra yapılmış veya temyizi kabil olmayan bir karara taalluk etmiş veya vazgeçme sebebiyle itiraz ve şikayetin reddine yahut süresi geçmiş bir şikayete taalluk edip, merci hakimi yalnız bu sebeplerle temyiz isteğini reddetmiş ise, temyiz isteyenin isteği üzerine temyiz dilekçesinin, karar örneği ve diğer tarafın verdiği cevap layihasıyla beraber, temyiz incelemesi yapılması için Yargıtay`a sevk edilmiş olmasının, satış işlemi dahil olmak üzere hiçbir icra işlemini durdurmayacağına,

2 - Kanuni şartları haiz, usulüne göre ve süresinde yapılmış temyiz isteğinin, yalnız satış işlemlerini durdurup diğer icra işlemlerine etki yapamayacağına, İcra ve İflas Dairesi`nin 24.3.1958 tarihli, 1894/1843 sayılı ilamında beliren içtihadın doğru olduğuna, ilk görüşme ve toplantıya ait 21.2.1968 tarihinde, mevcudun üçte ikisini aşan çoğunlukla karar verildi.

 


HACZEDİLMEZLİK İSTEMİ-MERCİİ KARARININ TEMYİZİ - SATIŞ

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2002/1259 K. 2002/2524 T. 7.2.2002

2004/m.364/3

ÖZET : Merci kararlarına yönelik temyiz, satıştan başka icra muamelelerini durduramayacağından haczedilmezlik isteminin kabulüne ilişkin Merci kararının kesinleşmeden infazı mümkündür.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı merci kararının müddeti içinde temyizen tetkiki Borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü :

KARAR : İİK.nun 364/3. maddesi uyarınca Merci kararlarına yönelik temyiz satıştan başka icra muamelelerini durduramayacağından haczedilmezlik isteminin kabulüne ilişkin Merci kararının kesinleşmeden infazı mümkündür. Mercice bu nedenle şikayetin reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde kabulü isabetsizdir. SONUÇ : Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile merci kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 7.2.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

SATIŞA GİDİLMESİ-İTİRAZ - ŞİKAYET

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2002/3526 K. 2002/4486 T. 5.3.2002

2004/m.364/3

ÖZET: Satışa esas olan takiple ilgili itiraz ve şikayetler ihale tarihinden öncedir. Bu konularla ilgili mercii kararları ihale tarihinden sonra verilmiş olsa dahi satışa gidilmesi için kesinleşmesi gerekir.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı merci kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Hükmüne uyulan Daire bozmasında takibe yönelik itiraz ve şikayetler hakkında verilen Mercii Kararları kesinleşmeden satışa gidilemeyeceği vurgulanarak bu itiraz ve şikayetlerle ilgili dosyaların celp edilerek satışa engel bir durumunun kalıp kalmadığının incelenmesi ve sonucuna göre karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Satışa esas olan takiple ilgili itiraz ve şikayetler ihale tarihinden öncedir. Bu konularla ilgili mercii kararları ihale tarihinden sonra verilmiş olsa dahi satışa gidilmesi için İİK.nun 364/3.maddesine göre kesinleşmesi gerekir. Bozmaya yanlış anlam verilerek şikayetin reddine karar verilmesi isabetsizdir. SONUÇ : Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile merci kararının yukarıda açıklanan nedenle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca bozulmasına, 5.3.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

İTİRAZ VE ŞİKAYETLERLE İLGİLİ MERCİ KARARI- TEMYİZ - SATIŞ

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2002/7479 K. 2002/8636 T. 25.4.2002

2004/m.364/3

ÖZET : Temyiz satıştan başka icra işlemlerini durdurmaz. Takibe yönelik itiraz ve şikayetler hakkında verilen merci kararı kesinleşmeden satışa gidilemez. Ancak bu durum satıştan başka icrai işlemlerin yapılmasına engel teşkil etmez.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı merci kararının müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : İİK´ nun 364/3. maddesi uyarınca temyiz satıştan başka icra işlemlerini durdurmaz. Bu hükme göre takibe yönelik itiraz ve şikayetler hakkında verilen merci kararı kesinleşmeden satışa gidilemez. Ancak satıştan başka icrai işlemlerin yapılmasına engel teşkil etmez. Somut olayda Mercii Hakimliği´nin borçlunun yetki itirazının kaldırılmasına ve Ankara İcra Dairesi´nin yetkili olduğuna dair kararı kesinleşmeden infaz edilebileceğinden, alacaklının haciz istemine engel hal bulunmamaktadır. İcra Müdürlüğü´nün aksine işlem yapması doğru olmadığından, mercice şikayetin kabulüne karar vermek gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir. SONUÇ : Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile merci kararının yukarıda açıklanan nedenle İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 25.4.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


İCRA İŞLEMİNİ ŞİKAYET-DSİ PARASINI HACİZ TALEBİ

T.C. YARGITAY 12. Hukuk Dairesi Esas : 2005/23 Karar : 2005/3680 Tarih : 25.02.2005

KARAR METNİ :

YARGITAY İLAMI

Yukarıda gün ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içerisinde temyizen incelenmesi şikayetçiler vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü :

İİK.nun 79 ve 85. maddeleri ifadesinden ortaya çıkan sonuç icra müdürüne haciz uygulaması konusunda bir takdir yetkisi tanınmadığıdır. 85. maddede yalnızca alacaklara yetecek miktarın saptanması konusunda icra müdürüne bir takdir hakkı tanınmaktadır. Bir başka anlatımla, icra müdürüne alacaklının haciz isteminin yerine getirilmesi konusunda takdir yetkisi tanımamıştır. (Hukuk Genel Kurulu 2004/12-2002-196 31.03.2004 tarihli) kararında da benimsendiği gibi.

Somut olayda, gözlendiği gibi icra müdürünün bankadaki borçlu idareye ilişkin paranın devlet malı niteliğinde olduğundan bahisle haczi uygulamaması doğru değil ise de, bu karar alacaklının şikayeti üzerine İcra Mahkemesi önüne gelerek hakim denetiminden geçmiştir. Borçlu DSİ´nin bankadaki paraları devlet malı niteliğinde bulunduğundan (İİK.nun 82/1) İcra Mahkemesince icra müdürü işleminin yerinde olduğuna ait kararı bu gerekçe ile yerinde bulunmasına, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, temyiz edilen kararda yazılı gerekçelere göre yerinde bulunmayan temyiz sebeplerinin reddiyle usul ve yasaya uygun mahkeme kararının İİK. 366. ve HUMK. 438. maddeleri uyarınca (ONANMASINA), 10.10 YTL onama harcı alındığından mahsubuna bakiye, 1.10 YTL harcın temyiz edenden alınmasına, 25.02.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

ELBİRLİĞİ MÜLKİYETİ , KAYYIM ATANMASI

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/19715 E.N , 2011/8468 K.N.

Özet

ELBİRLİĞİ MÜLKİYETİNİN PAYLI MÜLKİYETE ÇEVRİLMESİNİ, YASADA ÖNGÖRÜLEN AYRIK HÜKÜMLER DIŞINDA ANCAK MİRASÇILAR TALEP EDEBİLİR,

AÇILMIŞ BİR MİRASTA MİRASÇININ PAYINI DEVRALAN ÜÇÜNCÜ KİŞİNİN YA DA ONUN HALEFİNİN ELBİRLİĞİ MÜLKİYETİNİN PAYLI MÜLKİYETE ÇEVRİLMESİNİ İSTEMESİ MÜMKÜN OLMADIĞI GİBİ, BU İŞ İÇİN KAYYIM ATANMASINI İSTEME HAKKI DA BULUNMAMAKTADIR

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı tarafından temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Sulh Hukuk Mahkemesince verilen "kayyım atanmasına" ilişkin karar, davalı Ayşen´e 22.03.2010 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ edilmiştir. Davalı Ayşen, 22.03.2010 tarihinde verdiği dilekçesiyle; hem kayyım atanmasıyla ilgili kararın esasına ilişkin itirazlarını, hem de atanan "kayyımın sıfatına" ilişkin itirazlarını bildirerek hükmün bozulmasını istemiş; bu dilekçe üzerine Sulh Hukuk Mahkemesince dosya, itirazla ilgili karar verilmek üzere denetim makamı olan aynı yer Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesinin "denetim makamı" sıfatıyla yaptığı inceleme sonucu tesis ettiği 21.04.2010 tarihli karar, atanan kayyımın sıfatına yönelik itirazın yerinde görülmediğine ilişkindir. Davalı, bu kararı da süresinde temyiz etmiş, kayyım atanması kararının usul ve yasaya aykırı olduğuna ilişkin temyiz itirazlarını burada da yinelemiştir.

Davalının, Sulh Mahkemesince verilen kayyım atanması kararının esasına ilişkin itirazlarını inceleme görevi "denetim makamı" olan Asliye Mahkemesine ait değil, Yargıtay´a aittir. Davalının süresinde verdiği dilekçe ile ileri sürdüğü kararın esasına yönelik temyiz itirazları incelenmemiş olup, halen ayaktadır. Bu sebeple davalının Gebze Birinci Sulh Hukuk Mahkemesi´nin 17.09.2009 tarihli 2009/874-1070 sayılı kararına yönelik temyiz itirazları incelenmiştir.

1- Davalı Ayşen´e ait, taksim edilmemiş miras payının haczi ve satışıyla ilgili herhangi bir icra takibi bulunmamaktadır. Davacı mirasçı da değildir. Ayşen´e ait miras payını gayrimenkul satış vaadi sözleşmesiyle devralan üçüncü kişi Yunus´tan, bu sözleşmeden doğan şahsi hakkı temellük eden Fuat tarafından bu dava açılmıştır. Elbirliği mülkiyetinin paylı mülkiyete çevrilmesini, yasada öngörülen ayrık hükümler dışında ancak mirasçılar talep edebilir (TMK m. 644). Açılmış bir mirasta mirasçının payını devralan üçüncü kişinin ya da onun halefinin elbirliği mülkiyetinin paylı mülkiyete çevrilmesini istemesi mümkün olmadığı gibi, bu iş için kayyım atanmasını isteme hakkı da bulunmamaktadır. Ortada İcra İflas Kanunu´nun 121. maddesi çerçevesinde bir işlem bulunmadığına ve paylaşmaya ilişkin bir dava da olmadığına göre, davanın "davacının aktif dava ehliyeti bulunmadığından" reddi gerekirken, yasal olmayan gerekçe ile elbirliği mülkiyetinin paylı mülkiyete çevrilmesi işlemlerinde mirasçı Ayşen´in hissesini temsil etmek üzere kayyım atanması usul ve yasaya aykırıdır.

2- Kamu vesayetinde denetim makamı, ancak atama kararının kesinleşmiş olması halinde atananın sıfatına ilişkin İtirazları ve ileri sürülen kaçınma sebeplerini İnceleyip karara bağlayabilir (TMK m. 422). Bu halde denetim makamının verdiği kararlar "kesin" niteliktedir. Kayyım atanmasına İlişkin vesayet makamınca verilen karar henüz kesinleşmeden veya bu karara yönelik temyiz itirazları Yargıtay´ca İncelenip sonuca bağlanmadan denetim makamının görevi başlamaz ve böyle bir durumda "sıfata itirazı" ya da "kaçınma sebeplerini" incelemesi ve sonuçlandırması, tesis ettiği karara "kesinlik" vasfını vermez ve kanun yolu denetimine engel olmaz. O nedenle kayyımın atanmasına ilişkin kararın esasına ilişkin temyiz itirazları İncelenmeden denetim makamının atananın sıfatına ilişkin itirazları inceleyip sonuca bağlaması da isabetsiz olup, bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Temyiz edilen Gebze Birinci Sulh Hukuk Mahkemesi´nin 17.09.2009 tarihli 2009/874-1070 sayılı kararının yukarıda (1.) bentte gösterilen sebeple, aynı yer Asliye Hukuk Mahkemesinin 21.04.2010 tarihli 2010/161-159 sayılı kararının yukarıda (2.) bentte gösterilen sebeple (BOZULMASINA), 16.05.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

AİLE KONUTU:HUKUKİ EHLİYETİ BULUNMAYANDAN VEKALET ALINMASI

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/18764 E.N , 2011/8256 K.N.

Özet

MAHKEMECE DAVACININ DAVA EHLİYETİ BULUNMADIĞI BELİRLENDİĞİNE GÖRE, DAVACIYA BİR VASİ ATANMASI TEMİN EDİLEREK, VASİNİN DE VESAYET MAKAMINDAN DAVAYA İCAZET ALMASI SAĞLANARAK DAVANIN SÜRDÜRÜLMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, hastanede psikiyatri bölümünde tedavi gördüğü sırada davalı Ahmet´in kendisi ile ilgilenerek zaman zaman tedavisine yardımcı olduğunu ve yaptığı masrafları ileri sürerek kendisine senet imzalattığını ve sonrasında bu davalının yanına gelerek senet bedeli karşılığı olarak evinin devri için kendisine baskı ve tehdit uyguladığını, hastaneden gizlice çıkartarak vekaletname aldığını ve anılan vekaletin kullanılarak 34 ada 130 parsel sayılı taşınmazdaki 1 nolu bağımsız bolümün davalı Sıtkı´ya, bu şahsın da diğer davalı Ayşe´ye temlik ettiğini, senedin tanzim ve vekaletin verildiği tarihlerde hukuki eh-liyetinin olmadığı gibi davalı Ayşe´nin de vekilin eşi olup iyiniyetli olmadığını ileri sürerek, tapu iptal ve tescil ile senedin iptali isteminde bulunmuştur.

Davalılar, davacının hukuki ehliyetinin bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, iddianın sabit olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalılar vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakiminin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, ehliyetsizlik hukuksal nedenine dayalı tapu İptal ve tescil ile senedin iptali isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davacının gerek vekaletin veriliş tarihinde gerekse işlem tarihinde 2659 sayılı Yasa´nın 7. ve 16. maddeleri gereğince Adli Tıp Kurumu Dördüncü İhtisas Dairesi´nden elde edilen rapor gereğince ehliyetsiz olduğu belirlenmek ve 2. el durumunda bulunan davalılardan Ayşe´nin de TMK´nın 1024. maddesi hükmü uyarınca durumu bilen ve bilmesi gereken konumda olduğu ve aynı Yasa´nın 1023. maddesinin koruyuculuğundan yararlanamayacağı saptanarak bu olgu mahkemece benimsenmek suretiyle davanın kabul edilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik yoktur.

 

Ancak, bir davada mümeyyiz olan gerçek kişiler ile hükmi şahsiyete haiz olan tüzel kişilerin davacı ve davalı olmaları asıldır. (Taraf olmaları)

Somut olayda; ehliyetsiz olduğu Adli Tıp Raporu ile saptanan davacı Serpil davayı bizzat kendisi açmış ve yürütmüştür. Adı geçenin ehliyetsiz olduğu mahkemece belirlendiğine göre, öncelikle vesayet makamına davayı yürüten hakimin ihbarda bulunarak davacıya bir vasi atanmasını temin etmek ve atanacak vasinin de TMK´nın 462/8. maddesi hükmü uyarınca vesayet makamından davaya icazetin sağlanması bakımından izin almak ve vasi huzuruyla davanın sürdürülmesi ve karara bağlanması gerekirken bu usuli işlemler ikmal edilmeden hukuki ehliyete haiz olmayan kişi huzuru ile davanın tedvir ve intaç edilmiş olması isabetsizdir.

Öyle ise, davalıların bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK´nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 16.03.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

EVLİLİĞİN TESPİTİ, GÖREV

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/5750 E.N , 2011/7526 K.N.

Özet

EVLİLİĞİN TESPİT VE TESCİLİNE YÖNELİK DAVALARDA GÖREVLİ MAHKEME AİLE MAHKEMESİDİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, evliliğin tespitine ve tesciline yöneliktir. Görev kamu düzenine ilişkindir. Mahkemece yargılamanın her aşamasında kendiliğinden dikkate alınması gerekir. 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun´un 4. maddesi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu´nun ikinci kitabından üçüncü kısım hariç olmak üzere (TMK m. 118-395) kaynaklanan bütün davaların Aile Mahkemesinde bakılacağını hükme bağlamıştır. Şu halde görevsizlik kararı verilmesi gerekirken, yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiştir.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (BOZULMASINA), bozma sebebine göre diğer temyiz isteklerinin şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 03.05.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

ÇOCUK MALLARININ KORUNMASI

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/17939 E.N , 2011/5497 K.N.

Özet

ANA VE BABANIN ÇOCUĞUN MALLARIM YÖNETMEKTE HER NE SEBEPLE OLURSA OLSUN YETERİNCE ÖZEN GÖSTERMEMELERİ DURUMU MEVCUT OLMADIKÇA; HAKİM, ÇOCUK MALLARININ KORUNMASI KONUSUNDA ANA VE BABANIN YÖNETME HAKKINA MÜDAHALE EDEMEZ VE BU SONUCU DOĞURACAK BİR KARAR VEREMEZ.

İçtiht Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

İlçe Nüfus Müdürlüğü evliliğin babanın 27.05.2010´da ölümüyle sona ermesi üzerine; Türk Medeni Kanunu´nun 353. Velayet, Vesayet ve Miras Hükümlerinin Uygulanmasına İlişkin Tüzüğün 4. maddesi gereğince, sağ kalan eşin yerleşim yeri Aile Mahkemesine bildirimde bulunmuştur.

Ana ve baba, velayetleri devam ettiği sürece, çocuğun mallarını yönetme hakkına sahip ve bununla yükümlüdürler. Kural olarak hesap ve güvence vermezler. Ana ve babanın yükümlülüklerini yerine getirmedikleri durumlarda hakim müdahale eder (TMK m. 352).

Ana ve baba, çocuğun mallarını yönetmekte her ne sebeple olursa olsun yeterince özen göstermezlerse, hakim, malların korunması için uygun önlemleri alır (TMK m. 360, Tüzük m. 4/2). Bu önlemlerin neler olduğu Türk Medeni Kanunu´nun 360/2. ve 361. maddelerinde gösterilmiştir.

Bu yasal düzenleme karşısında Aile Mahkemesince yapılacak iş; sağ kalan eşi çağırmak; bir süre belirleyerek belirleyeceği bu süre içinde, sağ kalan eşten çocuğun, varsa malvarlığını gösteren bir defter vermesini istemek ve bu malvarlığında veya yapılacak yatırımlarda ilerde gerçekleşecek önemli deği-şiklikleri de bildirmesi için uyarmaktan ibarettir. Türk Medeni Kanunu´nun 352/2. ve Tüzüğün 4/2. maddesi koşulları bulunmadıkça; başka bir ifade ile, ana ve babanın çocuğun mallarını yönetmekte her ne sebeple olursa olsun yeterince özen göstermemeleri durumu mevcut olmadıkça; hakim, çocuk mallarının korunması konusunda ana ve babanın yönetme hakkına müdahale edemez ve bu sonucu doğuracak bir karar veremez. Türk Medeni Kanunu´nun 336/son maddesi gereğince, velayet hakkına sahip olan annenin çocuğun mallarını yönetmekte yeterli özeni göstermediği iddia ve ispat edilmemişken; annenin kanundan doğan yönetim hakkını sınırlayacak müdahale niteliğinde yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeplerle (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün İçinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 29.03.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

EKSİK HASIMLA YAZILI ŞEKİLDE KARAR VERME HUSUMET REDDİ MİRAS

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/15095 E.N , 2011/4530 K.N.

HUSUMET

REDDİ MİRAS

İçtihat Metni

Davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Davacı vekili tarafından hasımsız olarak açılan mirasın reddi davasında, davacının babasının mirasını borca batık olduğundan reddettiği, bu hususta karar verilmesini talep ettiği, mahkemece davanın kabulüne karar verildiği ve kararın temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmıştır.

Dava, mirasbırakanın ölüm tarihindeki terekesinin borca batık olması nedeniyle mirasın hükmen (kendiliğinden) reddedilmiş sayılmasına (M.K.m.605/2) ilişkin olup, davanın terekeden alacaklı olanlara karşı açılması ve 23/12/1942 gün 24/29 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre görevli mahkemenin tereke alacaklılarının alacak miktarına göre belirlenmesi gerekir.

Mahkemece, davacının babasının Sosyal Güvenlik Kurumuna 21.893,66 YTL. ve Ziyapaşa Vergi Dairesine 5.679,99 YTL. vergi borcu olduğu belirlenmekle, dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmesi gerekirken, görev unsuru göz önünde bulundurulmadan davanın esasının incelenmesi,

Kabule göre de; tereke alacaklılarına husumet yöneltilmeden eksik hasımla yazılı şekilde karar verilmesi doğru bulunmamıştır.

SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 14/3/2011

 


 

MÜLKİYETİN ÖZGÜLENMESİ, ÖZGÜLENME BEDELİNİN BELİRLENMESİ

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/13492 E.N , 2011/3734 K.N.

Özet

TÜRK MEDENİ KANUNU ´NUN 652. MADDESİNE DAYANAN DAVALARDA ÖZGÜLEME, ÖZGÜLENEN MAL ÜZERİNDEKİ MİRASÇILARIN ELBİRLİĞİ HALİNDEKİ ORTAKLIĞINI SONA ERDİRDİĞİNE VE PAYLAŞMA SONUCUNU HASIL ETTİĞİNE GÖRE, ÖZGÜLEME DEĞERİNİN KARARA EN YAKIN TARİH ESAS ALINARAK BELİRLENMESİ GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

1- Davacı sağ eş, mülkiyeti ölen eşine ait birlikte yaşadıkları konut üzerinde miras hakkına mahsuben kendisine mülkiyet hakkı tanınmasını istemiş; mahkemece, taşınmazın davacının miras payı dışında kalan payının 2005 yılında belirlenen değerinden, davacının talebi üzerine kayınvalidesine bakmış olması karşılığı tespit edilen bakım giderleri indirildikten sonra, kalan miktar depo ettirilmek suretiyle, taşınmazın davacı adına tesciline karar verilmiştir.

Türk Medeni Kanunu´nun 652. maddesine göre sağ eş, ölen eşine ait birlikte yaşadıkları konut üzerinde miras hakkına mahsuben mülkiyetin kendisine özgülenmesini isteyebilir. Mirasbırakan 06.09.2003 tarihinde altsoy bırakmadan ölmüştür. Davacı sağ eş, mirasbırakanın ana ve baba zümresiyle birlikte mirasçı olduğuna göre mirasın yansı üzerinde hak sahibidir (TMK m. 499/2). Şu halde davacının taşınmazdaki miras hakkı dışındaki diğer mirasçılara ait payın tam karşılığını ödemesi halinde özgülemenin yapılması zorunludur. Davacının terekeden ve mirasçılardan (Leman)´dan mirasın açıldığı tarihte muaccel i ye t kazanmış bir alacağı bulunmadıkça veya davalılarca açıkça kabul edilmedikçe Yasa´nın 652. maddesine dayanan davalarda özgüleme değerinden herhangi bir mahsup yapılamaz. Bu husus gözetilmeden bakım giderlerinin özgüleme değerinden mahsup edilmesi doğru görülmemiştir.

2- Türk Medeni Kanunu´nun 652. maddesine dayanan davalarda, özgüleme değeri üzerinde mirasçıların uyuşmazlık içinde olmaları durumunda bu değerin hakim tarafından belirleneceği tartışmasızdır (TMK m. 658). Özgüleme, özgülenen mal üzerindeki mirasçıların elbirliği halindeki ortaklığını sona erdirdiğine ve paylaşma sonucunu hasıl ettiğine göre, özgüleme değerinin karara en yakın tarih esas alınarak belirlenmesi gerekir. Nitekim bozmadan önce alınan 31.05.2005 tarihli bilirkişi raporunda da bu esasa göre değer belirlenmiştir. Ne var ki ilk hükmün bozulmuş olması karşısında belirlenen bu değer güncelliğini yitirmiştir. Öyleyse taşınmazın ölüm tarihindeki nitelikleri dikkate alınarak karara en yakın tarihteki değeri konusunda yeniden bilirkişiden rapor alınıp özgüleme değerinin belirlenen bu değer üzerinden hesaplanması gerekir. Bu husus gözetilmeksizin hüküm tesisi de doğru bulunmamıştır.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeplerle (BOZULMASINA), istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 03.03.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

KARŞILIKLILIK, TENFİZ KARARI ,TENFİZ ŞARTLARI

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/11237 E.N , 2011/2718 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü

1-Dosyadaki yazılıra, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle tanımada 5718 sayılı Yasanın 54.maddesinin (a) bendinde yer alan "karşılıklılık" koşulunun aranmamasına göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışındaki yabancı mehkemece verilen boşanma kararının tanınmasına ilişkin karara yönelik temyiz itirazları yersizdir.

2-Yabancı mahkemece verilen velayete ilişkin kararın Türkiye´de icra olunabilmesi, tenfiz kararı verilmesine bağlıdır (5718 s.MÖHUK.md.50/1). Tenfiz kararı verilmesinin koşulları yasanın 54.maddesinde sayılmıştır. Tenfiz kararı verilebilmesi için, Türkiye Cumhuriyeti ile ilamın verildiği devlet arasında, karşılıklılık esasına dayanan bir anlaşma yahut o devlette Türk mahkemelerinden verilmiş ilamların tenfizini mümkün kılan bir kanun hükmünün veya fiili uygulamanın bulunması şarttır (5718 s.MÖHUK.md.54/1-a). Bu koşul gerçekleşmedikçe yabancı ilamın tenfizine karar verilemez. Tenfizi talep edilen velayete ilişkin ilam Amerika Birleşik Devletleri (North Carolina) Eyaleti Genel Adalet (Asliye) Mahkemesinden verilmiştir. İlamın verildiği devletle Türkiye Cumhireyeti arasında ilamların tenfizini mümkün kılan ikili veya her iki Devletin taraf olduğu çok taraflı bir anlaşma bulunmamaktadır. Kanuni karşılıklılık ve fiili uygulama ile ilgili olarak Türkiye´de tenfiz edilecek kararın türü ve hukuki niteliği açısından özel bir engelin olup olmadığı hususu araştırılmalıdır.

Bu bakımdan Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünce dosyaya gönderilen 22.12.2009 tarihli cevap; kararın verildiği Eyalet itibarıyla, Türkiye´de tenfiz edilecek kararın türü ve hukuki niteliği bakımından yasal bir engelin bulunup bulunmadığını ve fiili uygulamanın ne yönde olduğunu gösterir mahiyette değildir.

Öyleyse Amerike Birleşik Devletlerindeki yasal düzenlemeye göre ilamın verildiği North Carolina (Kuzey Karolina) Eyeletinde, yabancı ilamların tenfizi mümkün kılan bir kanun hükmü veya fiili uygulamanın bulunup buhmadığının, ilamların türü ve hukuki niteliği bakımından bir engel olup olmadığının ayrıntılı olarak sorulup tespiti ve hasıl olacak sonucu uyarınca karar verilmesi gerekirken açıklanan yönler gözetilmeden eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2.bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma kapsamı dışında kalan bölümlerinin yukarıda 1.bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.16.02.2011

 


 

HAYSİYETSİZ YAŞAM SÜRME SEBEBİNE DAYALI BOŞANMA

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2011/1829 E.N , 2011/23825 K.N.

Özet

MÜNHASIRAN "HAYSİYETSİZ HAYAT SÜRME" SEBEBİNE DAYALI BOŞANMA DAVASINDA HAYSİYETSİZ HAYATIN VARLIĞINDAN SÖZ EDİLEBİLMESİ VE BU SEBEPLE BOŞANMA KARARI VERİLEBİLMESİ İÇİN, BAŞKALARIYLA İLİŞKİNİN BİR YAŞAM TARZI OLARAK BENİMSENMİŞ OLMASI VE BU ŞEKİLDE YAŞAMANIN DEVAMLILIK GÖSTERMESİ GEREKİR. BİR BAŞKA ERKEKLE CEP TELEFONU İLE KONUŞAN VE MESAJLAŞAN DAVALI KADININ EYLEMİ, KOCA BAKIMINDAN EŞİYLE BİRLİKTE YAŞAMAYI ÇEKİLMEZ HALE GETİRİRSE DE HAYSİYETSİZ YAŞAM OLARAK KABUL EDİLEMEZ.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki boşanma davalarının birleştirilerek yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı-davacı(kadın) tarafından; her iki dava yönünden temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davalı-davacı(kadın)´ın kendi açtığı birleştirilen boşanma davası hakkında kurulan hükme yönelik temyiz itirazları yersizdir.

2- Kocanın boşanma davasına ilişkin temyiz itirazlarına gelince;

Davacı-davalı kocanın boşanma davası münhasıran "haysiyetsiz hayat sürme" sebebine (TMK md. 163) dayanmaktadır. Haysiyetsiz hayatın varlığından söz edilebilmesi ve bu sebeple boşanma kararı verilebilmesi için, başkalarıyla ilişkinin bir yaşam tarzı olarak benimsenmiş ve bu şekilde yaşamanın devamlılık göstermesi gerekir. Davalı-davacı kadının bir başka erkekle cep telefonu ile konuştuğu ve mesajlaştığı toplanan delillerle ve dinlenen tanık beyanlarıyla anlaşılmaktadır. Gerçekleşen bu eylem koca bakımından, eşiyle birlikte yaşamayı çekilmez hale getirirse de haysiyetsiz yaşam olarak kabul edilemez. Öyleyse davanın reddi gerekirken, yetersiz gerekçe ile Türk Medeni Kanunu´nun 163. maddesindeki boşanma sebebi sabit kabul edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.

S o n u ç: Temyiz edilen hükmün yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple (BOZULMASINA), bozma kapsamı dışında kalan bölümlerinin ise yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple (ONANMASINA), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 28.12.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

GÖREVLİ MAHKEME, VASİ TAYİNİ

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2011/12203 E.N , 2011/23747 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Ergin olan 1984 doğumlu E....; Selçuk Sulh Hukuk Mahkemesinin 06.12.2007 tarihli kararı ile kısıtlanarak annesi Z....´in velayeti altına konulmuştur. Veli, yerleşim yerinin değiştiğini öne sürerek vesayet dosyasının Kırşehir Sulh Hukuk Mahkemesine gönderilmesini istemiştir. Vesayet makamı olan Selçuk Sulh Hukuk Mahkemesi, veli Z....´i görevden alarak yerine kısıtlının kız kardeşi S....´i vasi olarak atamıştır. Karar, kısıtlının velisi olan anne tarafından temyiz edilmiştir. Türk Medeni Kanununun 419/3. maddesine göre velayet altında bırakılmasına karar verilen çocuklar hakkındaki uyuşmazlıklarda velayet hükümleri uygulanacaktır. Bu hükümleri uygulayacak görevli mahkeme ise 4787 sayılı Kanunun 4. maddesi uyarınca Aile Mahkemeleridir. Görev kuralları kamu düzeniyle ilgili olduğundan yargılamanın her aşamasında tüm mahkemelerce uygulanmak zorundadır. Vesayet makamınca bu nedenle görevsizlik kararı verilmesi gerekirken işin esasının incelenmesi usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: Temyiz edilen kararın yukarıda açıklanan sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına oyçokluğuyla karar verildi. 27.12.2011

KARŞI OY YAZISI

Ergin çocuk Türk Medeni Kanununun 405.maddesinde yer alan sebeple kısıtlanmış, annesinin velayeti altına konulmuştur. Veli, kısıtlının yerleşim yerinin değiştirilmesi için vesayet makamından izin talebinde bulunmuştur. Buna göre istek, Türk Medeni Kanununun 412. ve 462/14.maddesine dayanmaktadır. Bu hususta velinin izin almasına gerek bulunup bulunmadığı da dahil olmak üzere karar verme yetkisi, vesayet makamına aittir. Bu sebeple işin esası incelenmelidir. Değerli çoğunluğun uyuşmazlığın aile mahkemesinin görevine girdiğini kabul eden bozma görüşüne katılmıyorum.

 


 

KÜÇÜKLÜK, VESAYETİ GEREKTİREN HALLER

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2011/12018 E.N , 2011/22739 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa, 31/3/2011 tarihli 6217 sayılı Kanunun 3. maddesiyle ilave edilen Geçici 3. maddenin (1.) fıkrası gereğince; 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmiştir.

Davacı M….. T…. tarafından davalı A…… T….´e karşı açılan velayet davasında, 20/2/2000 tarihinde doğan küçük U..T.´in velayetinin davalı babadan alınarak davacı babaanneye verilmesinin talep edildiği, mahkemece davanın kabulüne karar verildiği, hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmıştır.

Türk Medeni Kanununun 335 vd. maddelerinde düzenlenen velayete ilişkin hükümler gereğince, velayetin anne ve/veya baba dışındaki kimselere verilmesinin mümkün olmadığı, gerekli görülen hallerde aynı Kanunun 404 ve devamı maddelerince vasi tayin edilebileceği öngörülmüştür.

Bu itibarla, mahkemece yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 19/12/2011

 


 

YETKİ İTİRAZI -YETKİSİZ MAHKEMEYE İTİRAZ.

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2011/21381 E.N , 2011/22264 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Davalı vekili 28.05.2009 havale tarihli dilekçesi ile yetki itirazında bulunmuş, bu itiraz hakkında bir karar verilmemiştir. Yetki itirazı hakkında karar verilmiş olmadığından; yetki itirazının incelenmesinde 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun (HMK) hükümlerinin uygulanması gerekir. Mahkemelerin yetkisine yönelik itirazlar ilk itirazlardan olup (HUMK. md. 187/2; HMK. md. 116) bu husus mahkemece öncelikle ve esasa girilmeden ön sorun gibi incelenerek sonuçlandırılır. (HUMK. md. 117, 164/1-2) Hakim ön sorun hakkındaki kararını derhal verir ve iki tarafa bildirir (HUMK. md. 164/3). Belirtilen bu kurallara uyulmadan yetki konusunda olumlu olumsuz bir karar verilmeden davanın esasına girilerek hüküm kurulması doğru değildir.

SONUÇ:Temyiz olunan hükmün yukarıda gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 15.12.2011

 


 

YABANCI MAHKEME VE HAKEM KARARLARININ TENFİZİ VE TANINMASI

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/20334 E.N , 2011/20292 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa, 31/3/2011 tarihli 6217 sayılı Kanunun 3. maddesiyle ilave edilen Geçici 3. maddenin (1.) fıkrası gereğince; 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmiştir.

Davacı vekilinin davalı aleyhine açtığı davada, boşanmaya ilişkin Münih Asliye Hukuk (aile) Mahkemesinin 13/8/2009 tarih ve 518F 11995/2008 sayılı kararının tenfizine karar verilmesini istediği, mahkemece davanın kabulüne karar verildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.

5718 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve Usul Hukuku Hakkında Kanunun 53. maddesinde tenfiz dilekçesine eklenecek belgeler belirtilmiş olup, bu hükme göre yabancı mahkeme ilamının o ülke makamlarınca usulen onanmış aslı veya ilamı veren yargı organı tarafından onanmış örneği ve onanmış tercümesi ile, ilamın kesinleştiğini gösteren ve o ülke makamlarınca usulen onanmış yazı veya belge ile onanmış tercümesinin dilekçeye eklenmesi zorunludur.

Mahkemece, kararın onaysız fotokopisi ile yine onaysız tercümenin Kanundaki koşulları taşımadığı gözetilmeksizin, eksik belgeye dayanılarak hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.

SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 30/11/2011

 


 

ORTAK KONUTUN BELİRLENMESİ TERK EDEN EŞİN DAVET EDİLDİĞİ

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/684 E.N , 2011/2020 K.N.

Özet

TÜRK MEDENİ KANUNU´NUN 188. MADDESİNDEKİ KOŞULLARIN OLUŞMASI HALİNDE EŞLERDEN BİRİ KONUTUN SEÇİMİNE HAKİM TARAFINDAN YETKİLİ KILINABİLECEĞİ GİBİ; ORTAK KONUT TÜRK MEDENİ KANUNU ´NUN 195. MADDE GEREĞİNCE HAKİM TARAFINDAN DA BELİRLENEBİLİR. TÜRK MEDENİ KANUNU´NUN 164/1 MADDE GEREĞİNCE TERK İHTARINDA EŞİN DAVET EDİLDİĞİ KONUTUN EŞLERİN BİRLİKTE SEÇMİŞ OLDUKLARI VEYA AÇIKLANAN HAKİM MÜDAHALESİYLE SEÇİLMİŞ/BELİRLENMİŞ KONUT OLMASI GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Eşler oturacakları konutu birlikte seçerler (TMK m. 186/1). Türk Medeni Kanunu´nun 188. maddesindeki koşulların oluşması halinde eşlerden biri konutun seçimine hakim tarafından yetkili kılınabileceği gibi; ortak konut Türk Medeni Kanunu´nun 195. madde gereğince başvuru üzerine bizzat hakim tarafından da belirlenebilir. Türk Medeni Kanunu´nun 164/1. madde gereğince terk ihtarında eşin davet edildiği konutun eşlerin birlikte seçmiş oldukları veya açıklanan hakim müdahalesiyle seci I m iş/belirlenmiş konut olması gerekir. Davacı kocanın terk ihtarında davalıyı davet ettiği Adana´da bulunan konutun yasanın aradığı bu niteliklere sahip ve ortak konut niteliğinde olmadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle terk ihtarı biçimsel olarak yasaya uygunsa da; davalı kadın ortak konut niteliğinde olmayan eve dönmemekte, ihtar kararına uymamakta haklıdır. Mahkemenin taraflar arasında mevcut tedbir nafakasının arıtırımı davası sırasında eve dön ihtarının yapılmasının samimi olmadığı gerekçesi isabetli değilse de; davanın reddine karar verilmiş olması sonucu itibariyle doğru olduğundan; hükmün onanmasına karar verilmiştir.

Sonuç: Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle (ONANMASINA), işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 09.02.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

EVLİLİK BİRLİĞİNİN SARSILMASI- BOŞANMADA YARGILAMA USULÜ

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/19546 E.N , 2011/20063 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa, 31/3/2011 tarihli 6217 sayılı Kanunun 3. maddesiyle ilave edilen Geçici 3. maddenin (1.) fıkrası gereğince; 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmiştir.

Davacı G.. T……. vekili tarafından davalı N…. T……. aleyhine 23/3/2007 tarihinde açılan boşanma davasında, tarafların boşanma ve mali sonuçları ile velayet konusunda anlaştıklarına dair imzaladıkları protokol ve vekillerinin duruşmadaki beyanları doğrultusunda davanın kabulüne karar verildiği, hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi hükmüne göre, en az bir yıl sürmüş evliliklerde eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu halde dahi boşanma kararı verilebilmesi için, hakimin bizzat tarafları dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması gerekmektedir.

Taraflar hazır bulunup, bizzat anlaştıklarını açıklamaz veya hakim tarafların anlaşmalarını uygun bulmaz ise, taraflardan delilleri sorulup, toplanması sonucunda evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olup olmadığının anılan Kanunun 184. maddesi çerçevesinde takdiri gerekirken, davacı asil dinlenilmeksizin vekilinin beyanı ile boşanma hükmü kurulmuş olması usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 28/11/2011

 


 

KÜÇÜKLÜK, VESAYETİ GEREKTİREN HALLER

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2011/4715 E.N , 2011/19616 K.N.

İçtihat Metni

Davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa, 31/3/2011 tarihli 6217 sayılı Kanunun 3. maddesiyle ilave edilen Geçici 3. maddenin (1.) fıkrası gereğince; 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmiştir.

Çameli Kaymakamlığı tarafından hasımsız olarak açılan vasi tayini davasında G….. Ş….´ın evlilik dışı doğduğu, babasının belli olmadığı, velayeti altında bulunduğu annesi N….. Ş….´ın ise Çameli Sulh Hukuk Mahkemesinin 25/6/2003 tarih ve 2003/39 esas, 2003/68 karar sayılı kararı ile yasal kısıtlılık altına alındığı belirtilerek, Kocaeli K….. G…… Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezine yerleştirilebilmesi için vesayet altına alınmasına karar verilmesinin talep edildiği, mahkemece davanın kabulü ile G…. Ş…..´ın vesayet altına alınmasına ve İ… A…..´un vasi olarak atanmasına karar verildiği, hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmıştır.

Dosyada mevcut nüfus kaydı ile vasi adayının beyanından, 5/2/1999 doğumlu Güllü´nün evlilik dışı ilişkiden doğduğu ve babasının belli olmadığı, annesinin sağ olduğu ancak Çameli Sulh Hukuk Mahkemesinin 25/6/2003 tarih 2003/39 esas, 2003/68 karar sayılı kararı ile yasal kısıtlılık altına alındığı görülmüştür.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 226´ncı maddesinde;

"Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velayeti birlikte kullanırlar.

Ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hali gerçekleşmişse hakim, velayeti eşlerden birine verebilir.

Velayet, ana ve babadan birinin ölümü halinde sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan tarafa aittir" hükmü mevcuttur.

Türk Medeni Kanununun 404. maddesinde de velayet altında bulunmayan küçüklerin vesayet altına alınacağı düzenlenmiştir.

İncelenen dosya içeriğine göre, küçük Güllü´nün babasının belli olmaması sebebiyle sağ kalan annesine ait olan velayet hakkının annenin kısıtlılık altına alındığı gerekçesiyle kaldırıldığına ilişkin herhangi bir bilgi ve belge bulunmamaktadır.

Mahkemece küçük G…..´nün babasının belli olmadığı da dikkate alınarak velayet durumunun araştırılması, sağ ve ergin olduğu anlaşılan annesinin kısıtlılık halinin devam edip etmediğinin veya velayetinin kaldırılmasına ilişkin bir karar bulunup bulunmadığının tespit edilmesi, vasi atanması konusunda haklı sebeplerin olup olmadığının değerlendirilmesi sonunda, velayetin anneden alınması gerektiği yönünde bir kanaatin oluşması halinde, Medeni Kanun hükümlerine göre re´sen yasal prosedürün işletilerek velayet konusunda bir hüküm alınması, oluşacak sonuca göre vesayet konusunun değerlendirilmesi gerekirken, bu incelemelere girilmeksizin vesayet altına alınmasına ve İ... A.....´un vasi olarak tayinine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 24/11/2011

 


 

BOŞANMA DAVASI TEMYİZ AŞAMASINDA DELİL İLERİ SÜRÜLEBİLİR.

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/13511 E.N , 2011/19364 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; duruşma için belirlenen 22.11.2011 günü temyiz eden davalı O.... G.... geldi.Karşı taraf davacı Z..... G.... ile vekili gelmedi. Gelenin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Hükmü temyiz eden davalı, mürafaa sırasında temyiz dilekçesini tekrarla, eşinin karardan sonra bir başka erkekle beraber yaşadığını ve bu erkekten çocuk sahibi olduğunu ileri sürmüş, eşinin doğum yaptığına dair belgeyi ibraz etmiştir. Her ne kadar, yargılama sırasında ileri sürülmeyen hususlar temyizde dikkate alınmaz ise de, eşlerin sadakat yükümlülüğü (TMK.185/3), boşanma yönünde oluşan karar kesinleşinceye kadar devam edeceğine göre, davacı kadının bu yükümlülüğüne aykırı davranışı, kanıtlanması halinde tarafların boşanmadaki kusur durumlarına ve boşanmanın fer´i sonuçlarına etkili olacaktır. Öyleyse, sonuca etki edecek olan bu yeni vakıaya ilişkin davalıdan delilleri sorulup, göstermesi halinde toplanması ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek hasıl olacak sonucuna göre karar verilmek üzere hükmün bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre davalının diğer yönlere ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oyçokluğuyla karar verildi.22.11.2011 (Salı)

KARŞI OY YAZISI

Yerel mahkeme tarafından 17.03.2010 tarihinde tarafların boşanmalarına karar verildiği, hükmün 09.06.2010 tarihinde davalı erkek eş tarafından temyiz edildiği, temyiz süresi de geçtikten sonra 22.11.2011 tarihinde davalı erkek eş tarafından eşinin doğum yaptığına ilişkin raporun Yargıtay´da mürafaada sunulduğu konusunda değerli çoğunluk ile aramızda "görüş birliği" vardır.

Çekişme nedir?

Boşanma davalarında yerel mahkeme işten el çektikten ve temyiz süresi de sona erdikten sonra Yargıtay´da mürafaa sırasında "yeni delil" sunulabilir mi? Sunulan bu yeni delil hükme esas alınabilir mi?

Değerli çoğunluk Yargıtay´a mürafaada sunulan yeni delilin "hükme esas alınabileceği" düşüncesiyle boşanma kararını "sadece bu sebeple" bozulmasına karar vermiştir.

Bu uygulamaya aşağıdaki sebeplerle katılabilme olanağım bulunmamaktadır.

1-Boşanma hukukunda "birden fazla delil listesi" sunulabilmesi hakkında Türk Medeni Kanunu ve Hukuk Muhakemeleri Kanununda bir hüküm bulunmadığı gibi bilimsel öğretide bu konuda bir görüş de bulunmamaktadır.

2-Boşanma davalarında yargılama sırasında sunulmayan bir delilin Yargıtay´da mürafaada sunulabilmesi konusunda Hukuk Muhakemeleri Kanununda bir hüküm bulunmamaktadır.

3-Boşanma davalarında uyuşmazlıkların Kanunda belirlenmiş şekil ve usullere uygun olarak çözülmesi zorunludur.

Türk Medeni Kanununun 185. maddesi hükmü boşanma davalarında hüküm kesinleşinceye kadar "yargılamanın her aşamasında" yeni delil sunma hakkı verdiğine ilişkin bir "usul kuralını" bünyesinde bulundurmamaktadır.

Başka bir deyişle eşlerden her biri Türk Medeni Kanununun 185. maddesi hükmünü referans alarak boşanma davalarında "dilediği her an ve aşamada" delil sunma hak ve yetkisine sahip değildir.

Delil sunma usulü konusunda diğer davalardan farklı olarak boşanma davalarına özgü ayrıcalık taşıyan bir usul hükmü pozitif hukukta mevcut değildir.

4-Yargıtay, boşanma davalarında "her aşamada" yeni delil sunma hakkının yoluna açarsa devam eden bütün boşanma davalarının kilitleneceğini şimdiden söylemek mümkündür.

Türk Medeni Kanununun 185. maddesi hükmü referans alınırsa temyiz aşamasında, karar düzeltme aşamasında, kesin bozma kararlarından sonra bile delil sunulabilir. Çünkü evlilik birliği devam etmektedir.

Sonuç olarak;

Davalı eşin boşanma davasında hüküm verildikten, temyiz süresi sona erdikten sonra Yargıtay´da mürafaa sırasında "yeni delil sunma" hak ve yetkisi bulunmamaktadır.

Açıkladığım gerekçelerle farklı düşünüyorum.

Yargıtay 2.Hukuk Dairesi 2010/21386 Esas 2012/2205 Karar (Karar Tarihi : 09.02.2012)

Türk Medeni Kanunu´nun 185/3. maddesinde yer alan eşlerin sadakat yükümlülüğü evlilik birliği süresince geçerlidir ve boşanma yönünde oluşan karar "kesin hüküm halini alıncaya kadar" bu yükümlülük devam eder.

Dava: Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı-karşı davacı (kadın) tarafından; her iki dava yönünden temyiz edilerek; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılması istenilmekle; dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Mahkemece, "davalı tam kusurlu" kabul edilerek karşı boşanma davası reddedilmiştir. Oysa davacı-karşı davalı (koca)´nın, kendi davasının kabulü ile verilen boşanma kararı henüz kesinleşmeden bir başka kadınla birlikte yaşamaya başladığı ve bu kadından bir çocuğunun bulunduğu ileri sürülmüş ve bu iddia temyiz aşamasında sunulan nüfus kaydı ve diğer delillerle doğrulanmıştır. Türk Medeni Kanunu´nun 185/3. maddesinde yer alan eşlerin sadakat yükümlülüğü evlilik birliği süresince geçerlidir ve boşanma yönünde oluşan karar kesin hüküm halini alıncaya kadar bu yükümlülük devam eder. Davacı-karşı davalı (koca)´nın bu yükümlülüğünü ihlali, diğer taraf bakımından boşanma sebebi oluşturur. Ortaya çıkan bu yeni hadise, kadının davasının sonucunu ve tarafların kusur durumları ile boşanmanın fer´i sonuçlarını etkileyecek niteliktedir. Öyleyse bu husus nazara alınarak, diğer delillerle birlikte değerlendirilmesi ve hasıl olacak sonucuna göre karar verilmek üzere hükmün bozulması gerekir. Açıklanan sebeple kararın bozulmasına, bozma sebebine göre kadının kocanın boşanma davası ile fer´ilerine ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına karar verilmesi gerekmiştir.

KARAR : Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre, davalı-karşı davacı (kadın)´ın kocanın davası ile fer´ilerine ilişkin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 09.02.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.

İlgili Mevzuat Hükmü : Türk Medeni Kanunu MADDE 185 :Evlenmeyle eşler arasında evlilik birliği kurulmuş olur.

Eşler, bu birliğin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak ve çocukların bakımına, eğitim ve gözetimine beraberce özen göstermekle yükümlüdürler.

Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar.

 


BOŞANMADA YARGILAMA USULÜ, EVLİLİK BİRLİĞİNİN SARSILMASI

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/18621 E.N , 2011/19302 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa, 31/3/2011 tarihli 6217 sayılı Kanunun 3. maddesiyle ilave edilen Geçici 3. maddenin (1.) fıkrası gereğince; 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmiştir.

Davacı vekilinin davalı aleyhine 23/12/2008 tarihinde açtığı anlaşmalı boşanma davasında, tarafların boşanma ve diğer hususlarda anlaştıklarına ilişkin ibraz edilen protokol ve taraf vekillerinin duruşmadaki beyanları doğrultusunda davanın kabulüne karar verildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi hükmüne göre, en az bir yıl sürmüş evliliklerde eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır. Bu halde dahi boşanma kararı verebilmesi için, hakimin bizzat tarafları dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi ve boşanmanın mali sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması gerekmektedir.

Taraflar hazır bulunup, bizzat anlaştıklarını açıklamaz veya hakim tarafların anlaşmalarını uygun bulmaz ise, taraflardan delilleri sorulup, toplanması sonucunda evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olup olmadığının Türk Medeni Kanununun 166/1-2 maddesi çerçevesinde takdiri gerekirken (TMK.md.184), davacı ve davalı asiller dinlenilmeksizin taraf vekillerinin beyanları ile boşanma hükmü kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.

SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 22/11/2011


BOŞANMADA YARGILAMA USULÜ - EVLİLİK BİRLİĞİNİN SARSILMASI

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/15097 E.N , 2011/15909 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa, 31/3/2011 tarihli 6217 sayılı Kanunun 3. maddesiyle ilave edilen Geçici 3. maddenin (1.) fıkrası gereğince; 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmiştir.

Davacı A….. İ… tarafından davalı B…. İ…. aleyhine 26/5/2008 tarihinde açılan boşanma davasında, 2007 yılında evlendikleri, davalının 21/5/2008 tarihinde evi terk ettiği, evlilik birliğini devam ettirmenin mümkün olmadığı belirtilerek boşanmanın talep edildiği, mahkemece davanın kabulüne ve tarafların Medeni Kanunun 166/3. maddesi gereğince boşanmalarına karar verildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmaktadır.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 166/3. maddesi "evlilik en az bir yıl sürmüş ise, eşlerin birlikte başvurması ya da bir eşin diğerinin davasını kabul etmesi halinde evlilik birliği temelinden sarsılmış sayılır" hükmünü içermektedir.

 

Dosyadaki nüfus kaydından tarafların 20/6/2007 tarihinde evlendikleri ve davanın açıldığı 26/5/2008 tarihinde henüz bir yıllık sürenin dolmadığı anlaşılmıştır.

Mahkemece tarafların gösterdikleri delillerin toplanarak, Medeni Kanunun 166/1-2. maddesindeki şartların oluşup oluşmadığı araştırılıp sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yasal şartlar oluşmadan tarafların kabulüne dayanılarak boşanmaya karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 17/10/2011

 


 

TANIK DİNLEMEDEN HÜKÜM KURMA, TEBLİĞAT

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/1504 E.N , 2011/1609 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm 25.06.2010 tarihli ek karar ile esas hükümde reddedilen boşanma davası, kabul edilen kadının nafaka davası ve ziynet eşyası alacağı davasından vekalet ücreti yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

1-Tebligat Kanununun 41. maddesi gereğince Adli Yargı yerinde mahkemeler, mahkemelerde görevli memurları vasıtasıyla tebligat yapabilir. Ancak, tebligat mazbatasında tebliğ memurunun adı , soyadı ve imzasının gösterilmesi gerekir (Tebligat Kanunu md. 23/8). Mahkemece davanın esası hakkında verilen hükmün kalemde memur vasıtasıyla tebliğ edildiği halde, tebligatı yapan memurun kimliğinin açıklanmadığı görülmektedir. Bu nedenle, hükmün tebliği usule uygun olmadığından tebligat geçersiz ve temyizin süresinde olduğu anlaşıldığından; 25.06.2010 tarihli ek kararın bozularak kaldırılmasına karar verilmiştir.

2-Hükmün esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

Tanıkların dinlenmesi konusunda verilen ara kararları ve kesin sürenin taraflarda duraksamaya neden olmayacak açıklıkta olması gerekir. Mahkemece davacı tanıklarının dinlenmesi konusunda kesin süre verilmişse de; tanık dinleme giderlerinin miktarı ara kararında açıkça gösterilip bildirilmemiştir. Tarafın tanığını duruşmaya getirme yükümlülüğü de bulunmamaktadır. Bu nedenle, davacının bildirdiği tanıklarının duruşmaya usulünce çağrılıp, dinlenilme işlemi yapılmadan, eksik incelemeyle hüküm oluşturulması (6100 S. HMK. md. 240 vd. HUMK. md. 253 vd) usul ve yasaya aykırı olup ; bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz edilen 25.06.2010 tarihli ek kararın yukarıda l. bentte gösterilen nedenle kaldırılmasına, temyiz edilen davanın esası hakkındaki hükmün ise yukarıda 2. bentte açıklanan nedenle BOZULMASINA, bozma sebebine göre davacı-davalı kocanın davalı -davacı kadının nafaka davası ve ziynetlerden dolayı vekalet ücretine yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliğiyle karar verildi. 17.10.2011

 


 

BOŞANMA, MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT, ÖLÜM, TEDBİR NAFAKASI

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2011/16598 E.N , 2011/15889 K.N.

Özet

BOŞANMA DAVASI DEVAM EDERKEN DAVACININ ÖLMESİ NEDENİYLE EVLİLİK BİRLİĞİNİN SONA ERMESİ HALİNDE, MAHKEMECE DAVACININ MİRASÇILARI LEHİNE TÜRK MEDENİ KANUNU´NUN 174. MADDESİ UYARINCA MADDİ VE MANEVİ TAZMİNATA HÜKMEDİLMESİ YASAYA AYKIRIDIR. ANCAK, TAHAKKUK EDEN VE MUACCELİYET KAZANAN TEDBİR NAFAKASINI TALEP HAKKI ÖLENİN MİRASÇILARINA GEÇER.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davalı tarafından, tedbir nafakası, maddi ve manevi tazminat yönünden temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

1- Türk Medeni Kanunu´nun 174. maddesi gereğince boşanma sebebiyle maddi ve manevi tazminata, evliliğin boşanma ile sona ermesi halinde hükmedilebilir. Evlilik birliği boşanma ile değil, davacının 04.06.2010 tarihinde ölümüyle sona erdiğine göre, ölen davacının mirasçısı olan anne ve babası lehine Türk Medeni Kanunu´nun 174/1-2. maddesi uyarınca maddi ve manevi tazminat takdir edilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

2- Davacı, boşanma davası devam ederken 04.06.2010 tarihinde ölmüştür. Ölüm halinde, tahakkuk eden ve muacceliyet kazanan nafakaları talep hakkı ölenin mirasçılarına intikal eder. Yargılama sırasında 04.03.2009 tarihli oturumda ara kararı ile davacı lehine dava tarihinden itibaren aylık 200 TL tedbir nafakasına hükmedilmiştir. Ara kararı ile takdir edilmiş olan tedbir nafakasının infazı mümkündür. O halde, dava tarihinden davacının ölüm tarihine kadar geçen süreye kadarki tedbir nafakası, muaccel hale gelmiş demektir. Muacceliyet kazanan nafakayı talep hakkı ölenin mirasçılarına intikal etmiştir. Davalı da ölenin mirasçısı olduğuna göre, takdir edilen aylık 200 TL tedbir nafakasının tamamından davalı sorumlu olacak şekilde hüküm tesisi doğru bulunmamıştır.

S on u ç: Temyiz edilen hükmün yukarıda 1. ve 2. bentlerde gösterilen sebeplerle (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 17.10.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

BOŞANMA DAVASI, İYİ NİYET, ŞİDDETLİ GEÇİMSİZLİK, TERK-  İHTAR

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2010/13905 E.N , 2011/14908 K.N.

Özet

TERK VE EVLİLİK BİRLİĞİNİN TEMELİNDEN SARSILMASI SEBEPLERİ AYNI DAVADA BİRLEŞEMEZ. ÇÜNKÜ DAVACI, İHTAR İSTEĞİNDE BULUNMAKLA, O TARİHTEN ÖNCEKİ OLAYLARI HOŞGÖRÜ İLE KARŞILAMIŞ, AİLE BİRLİĞİNİN TEMELLİ SARSINTIYA UĞRAMADIĞINI, ORTAK HAYATIN ÇEKİLEBİLİR OLDUĞUNU KABUL ETMİŞ SAYILIR. AFFEDİLEN VE HOŞGÖRÜ İLE KARŞILANAN OLAYLARA DAYANILARAK DA TÜRK MEDENİ KANUNU´NUN 166/1-2. MADDESİ GEREĞİNCE BOŞANMA KARARI VERİLEMEZ. AYNI YASA´MN 166/3. MADDESİNDE YER ALAN "ANLAŞMALI BOŞANMA" DURUMU SÖZ KONUSU OLMADIKÇA DA DAVALININ DAVAYI KABUL AÇIKLAMASI SONUÇ DOĞURMAZ.

ÖTE YANDAN, EŞİYLE GEÇİNEMEDİĞİNİ, BİRLİKTE YAŞAMALARININ ARTIK İMKÂNSIZ OLDUĞUNU İLERİ SÜREREK BOŞANMAK İSTEYEN KİŞİNİN, ORTAK HAYATI DEVAM ETTİRMEK ÜZERE EŞİNE İHTARDA BULUNMASI İYİ NİYETLE BAĞDAŞMAZ. HAKLAR İYİ NİYETLE KULLANILMADIKÇA SONUÇ DOĞURMAZ. BU İTİBARLA HER İKİ SEBEBE DAYANAN BOŞANMA DAVASININ REDDİNE KARAR VERİLMESİ GEREKTİĞİ GÖZETİLMELİDİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm davacı tarafından, gerekçe ve davalı yararına takdir edilen nafaka yönünden temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

1- Davacı, dava dilekçesinde hem "terk" (TMK m. 164) hem de "evlilik birliğinin temelinden sarsılması" (TMK m. 166/1) hukuki sebebine birlikte dayanarak boşanmalarına karar verilmesini istemiş, mahkemece de "davanın her iki sebebe birlikte dayandığı" kabul edilmiş, "davacının davalıyı ihtarla eve çağrısının samimi olmadığı, davalıya fiziki şiddet kullandığı ve hakaret ettiği sabit görülerek, evlilik birliğinin temelinden sarsılmasında davacı sorumlu bulunmuş, ancak davalının da boşanmayı istediğinden" bahisle tarafların evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebiyle boşanmalarına karar verilmiştir. Davacı, boşanma kararının doğru olduğunu, ancak boşanma sebebinin şiddetli geçimsizlik olarak kabul edilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğunu belirterek hükmü gerekçesi ve davalı yararına takdir edilen nafakalar yönünden temyiz etmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki; terk ve evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebepleri aynı davada birleşemez. Çünkü davacı, ihtar İsteğinde bulunmakla, o tarihten önceki olayları hoşgörü ile karşılamış, aile birliğinin temelli sarsıntıya uğramadığını, ortak hayatın çekilebilir olduğunu kabul etmiş sayılır. Affedilen ve hoşgörü ile karşılanan olaylara dayanılarak da Türk Medeni Kanunu´nun 166/1-2. maddesi gereğince boşanma kararı verilemez. Aynı Yasa´nın 166/3. maddesinde yer alan "anlaşmalı boşanma" durumu söz konusu olmadıkça da davalının davayı kabul açıklaması sonuç doğurmaz (TMK m. 184/3). Öte yandan, eşiyle geçinemediğini, birlikte yaşamalarının artık imkansız olduğunu İleri sürerek boşanmak isteyen kişinin, ortak hayatı devam ettirmek üzere eşine ihtarda bulunması da iyiniyetle bağdaşmaz. Haklar iyiniyetle kullanılmadıkça da sonuç doğurmaz (TMK m. 2). Bu itibarla her iki sebebe dayanan boşanma davasının reddine karar verilmesi gerekirken, davacı tam kusurlu olduğu halde, davalının davayı kabul açıklamasının sonuç doğurmayacağı gözetilmeksizin tarafların boşanmalarına karar verilmiş olması doğru değil ise de, boşanma hükmü davalı tarafından temyiz edilmediğinden ve temyiz edenin aleyhine de hüküm bozulamayacağından, bu yön bozma sebebi yapılmamış yanlışlığa değinilmekle yetinilmiştir.

2- Temyiz sebeplerine hasren yapılan incelemeye gelince:

Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle evlilik birliğinin temelli olarak sarsıldığını, ortak hayatın devamına imkan kalmadığını ileri süren davacının, eşini eve davetinin iyiniyetli sayılamayacağına göre davacının bu yöne ve diğer yönlere ilişkin temyiz itirazları yerinde görülmediğinden reddi ile açıklanan sebeple usul ve kanuna uygun olan hükmün onanmasına karar verilmesi gerekmiştir.

Sonuç: Davacının temyiz itirazlarının yukarıda (2.) bentte gösterilen sebeple reddi ile usul ve kanuna uygun olan hükmün (ONANMASINA), İşbu kararın tebliğinden itibaren onbeş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 05.10.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

VASİ TAYİNİ, VESAYET MAKAMI

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2011/578 E.N , 2011/14771 K.N.

Özet

VESAYET MAKAMI GEREKEN DURUMLARDA, VESAYET GÖREVİNİ BİRLİKTE VEYA AYRI AYRI YERİNE GETİRMEK ÜZERE BİRDEN ÇOK VASİ ATAYABİLİR. VESAYET GÖREVİNİ AYRI AYRI YERİNE GETİRECEKLERSE, YETKİLERİNİN VESAYET MAKAMI TARAFINDAN BELİRLENMESİ ZORUNLUDUR. RIZALARI BULUNMADIKÇA BİRDEN ÇOK KİMSE VESAYETİ BİRLİKTE YÜRÜT-MEKLE GÖREVLENDİRİLEMEZ.

KISITLANAN KİŞİYE, ÖNCEKİ VASİNİN YANINDA "BİRLİKTE GÖREV YAPMAK" ÜZERE İKİNCİ VASİ ATANMASINA İLİŞKİN VESAYET MAKAMINCA VERİLMİŞ OLAN KARARLAR, İTİRAZA DEĞİL TEMYİZE TABİ KARARLARDANDIR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

1- Vesayet makamınca "akıl hastalığı" sebebiyle kısıtlanan Zihni´ye kızı Ayla vasi olarak atanmış, bu karar kesinleşmiştir. Aynı kişiye, önceki vasinin yanında "birlikte görev yapmak" üzere ikinci vasi atanmasına ilişkin vesayet makamınca verilmiş olan kararlar, itiraza değil temyize tabi kararlardandır. Denetim makamı ancak "vasinin sıfatına ve kaçınma sebebine" ilişkin itirazları inceleyip karara bağlayabilir ve vesayetin idaresine matuf kararları denetim makamı olarak inceleyebilir. Bunun dışında temyize tabi olan bir kararı incele-yemez. Bu husus gözetilmeden Asliye Mahkemesinin itirazın reddine karar vermesi, usul ve yasaya aykırıdır. Bu itibarla bu kararın bozularak kaldırılmasına, vesayet makamının ikinci vasi atanmasına ilişkin kararına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesine karar verilmesi gerekmiştir.

2- Vesayet makamı gereken durumlarda, vesayet görevini birlikte veya ayrı ayrı yerine getirmek üzere birden çok vasi atayabilir. Vesayet görevini ayrı ayrı yerine getireceklerse, yetkilerinin vesayet makamı tarafından belirlenmesi zorunludur (TMK md. 413/2). Rızaları bulunmadıkça birden çok kimse vesayeti birlikte yürütmekle görevlendirilemez (TMK md. 413/3). Yasal düzenleme böyle olduğuna göre, ilgililerin rızaları alınmadan birden çok kimsenin vesayeti birlikte yürütmekle görevlendirmesi doğru bulunmamıştır.

Sonuç: Yukarıda 1. bentte açıklanan sebeple Asliye Mahkemesinin "denetim makamı" sıfatıyla verdiği 27.09.2010 tarihli 2010/28 D. iş sayılı kararın bozularak kaldırılmasına, yukarıda 2. bentte gösterilen sebeple vesayet makamınca verilen 10.08.2010 tarihli 2010/70-1221 sayılı kararın (BOZULMASINA), 03.10.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

AYRILIK NEDENİYLE BOŞANMA ORTAK HAYATIN YENİDEN KURULAMAMASI

YARGITAY 2. Hukuk Dairesi 2011/10841 E.N , 2011/11274 K.N.

Özet

DAVACININ, ÖNCELİKLE RETLE SONUÇLANIP KESİNLEŞMİŞ BİR BOŞANMA DAVASININ VARLIĞINI VE KESİNLEŞME TARİHİNDEN İTİBAREN ÜÇ YIL İÇİNDE TARAFLARIN BİRARAYA GELMİŞ OLMADIKLARIM; TÜRK MEDENİ KANUNU ´NUN 166/SON MADDESİNE DAYALI BU DAVANIN ÜÇ YILLIK SÜRE GEÇİRİLEREK AÇILMIŞ OLDUĞUNU KANITLAMASI GEREKİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava, eylemli ayrılık nedeniyle boşanma davası niteliğindedir. (TMK m. 166/son). Bu davada boşanma sebeplerinden biriyle açılmış bulunan davanın reddine karar verilmesi ve kararın kesinleştiği tarihten başlayarak üç yıl geçmesi halinde, her ne sebeple olursa olsun ortak hayat yeniden kurulamamışsa; evlilik birliği temelden sarsılmış sayılır. Bu durumda, eşlerden birinin açacağı boşanma davası sonucu boşanmaya karar verilir. Bu nedenle, davacının, öncelikle retle sonuçlanıp kesinleşmiş bir boşanma davasının varlığını ve kesinleşme tarihinden itibaren üç yıl içinde tarafların evlilik birliğini devam ettirmek üzere biraraya gelmiş olmadıkları; Türk Medeni Kanunu´nun 166/son maddesine dayalı bu davanın üç yıllık süre geçirilerek açılmış olduğunu kanıtlaması gerekir. Mahkemece, üç yıllık süre geçirilerek açılmış olduğu anlaşılan davada tarafların bu sürede biraraya gelmiş olup olmadıkları yönünde hiçbir inceleme yapılmadan karar verilmiştir.

Kaldı ki, davalı kadın davaya verdiği 20.01.2010 havale tarihli cevap dilekçesi ile reddedilen boşanma davasından sonra bir süre ayrı yaşadıklarını ve sonra tekrar biraraya geldiklerini, sonrasında yine evi terk etmek zorunda bırakıldığını ileri sürmüş, duruşmada da cevap dilekçesini tekrarladığını bildirmiş olduğuna göre; taraflara iddialarını kanıtlama için delillerini bildirmek üzere süre verilmesi ve gösterdikleri deliller toplandıktan sonra sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken; eksik İnceleme İle yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup; bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Temyiz olunan hükmün yukarıda gösterilen sebeplerle (BOZULMASINA), bozma kapsamına göre temyize konu diğer bölümlerin incelenmesine ise şimdilik yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 23.06.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

EHLİYETSİZLİK VE MUVAZAA NEDENİYLE TAPU İPTALİ VE TESCİL

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/8715 E.N , 2011/9655 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki davadan dolayı E... 2. Asliye Hukuk Hakimliğinden verilen 10.03.2010 gün ve 2009/326 esas 2010/181 karar sayılı hükmün onanmasına ilişkin olan 16.02.2011 gün ve 1968-1544 sayılı kararın düzeltilmesi süresinde davacı vekili tarafından istenilmiş olmakla, dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR

Dava, ehliyetsizlik ve muvazaa hukuksal nedenlerine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, satış işleminin yapıldığı dönemde kayıt maliki Zeki´nin mümeyyiz olduğu ayrıca davacının dava açma sıfatının olmadığı gerekçeleri ile davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden , davacının kayıt maliki olan babasının hukuki ehliyetten yoksun olduğunu , aynı zamanda işlemin muvazaalı olduğunu, babasına vasi tayini için dava açtığını ileri sürerek tapunun iptali ile babası adına tescilini istediği,yargılama sırasında kayıt malikine dava dışı 2. Eşi Şenel´in vasi atandığı, hükümden sonra ise mahcurun vefat ettiği anlaşılmaktadır.

Gerçekten de, 6100 sayılı HMK´nun 50,52. maddesi(1086 Sayılı HUMK 38. maddesi) ve 6100 sayılı HMK´nun 114/d maddesi hükmü gereğince taraf ve dava ehliyeti dava şartıdır. Başlangıçta ve dava açılırken bulunmayan dava şartının davanın devamı sırasında gerçekleşmesi halinde davanın esasına girilerek sonuçlandırılması gerekeceği gerek dokrin gerekse Yargıtay´ın istikrar kazanmış içtihatlarıyla kabul edilmiştir.

Öte yandan, dava karara bağlanmadan önce adına dava açılan Zeki´ye vasi tayin edilmiş olduğuna göre vasiye tebligat yapılarak davaya iştirakinin sağlanması açılan davaya Türk Medeni Kanununun 462/ 8. maddesi hükmü gereğince vesayet makamından izin alınarak işin esasının incelenip, sonucuna göre karar verilmesi gerekeceği açıktır.

Ne var ki, kendisine vasi atanan Zeki Karardan sonra 19.8.2010 tarihinde ölmüş olup, yukarıda değinilen usuli işlemlere gerek kalmamıştır.

Bu durumda, mirasçıların davaya dahil edilerek veya Türk Medeni Kanununun 640. maddesi hükmü uyarınca terekeye temsilci atanması suretiyle tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda delillerin toplanarak işin esası yönünden bir krarar verilmek üzere hüküm bozulmalıdır.

Yerel mahkemenin 10.3.2010 tarih 2009/326-2010/181 sayılı kararı Dairece, onanmışsa da, onama kararı maddi yanılgıya dayalı olduğu davacının karar düzeltme isteği üzerine bu kez yapılan inceleme sonucu anlaşılmakla , karar düzeltme isteğinin HUMK´nun 440. Maddesi ( 6100 Sayılı Yasanın geçici 3.md uyarınca) kabulü ile Dairenin 10.3.2010 tarih 2011/1968 esas 1544 sayılı kararının kaldırılmasına,yerel mahkemenin 10.3.2010 tarih 2009/ 326-1815 kararının açıklanan nedenlerden ötürü HUMK´nun 428. maddesi (6100 Sayılı Yasanın 3 md.) gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 03.10.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

TAPU KAYDININ İPTALİNDEN KAYNAKLANAN TAZMİNAT

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/4667 E.N , 2011/9468 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, kayden maliki olduğu 1047 parsel sayılı taşınmazın 1499.62 m²´lik kısmının tapu kaydının, kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığı gerekçesiyle iptal edildiğini ve bu nedenle zarara uğradığını, ayrıca anılan davanın yargılama giderlerinin de kendisine yüklendiğini, oysa tapu kaydına güvenerek iyiniyetli malik iken mülkiyet hakkını anılan kararla kaybettiğini ileri sürerek, tazminat isteğinde bulunmuştur.

Davalı, davanın reddini savunmuş, aksi halde B.K.´nun 44.maddesi uyarınca tazminattan indirim yapılması gerektiğini beyan etmiştir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Karar, taraflarca süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 27.09.2011 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Murat ile temyiz edilen Hazine vekili Avukat Dilara geldiler duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Sevinç Türközmen tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR

Dava, tapu kaydının iptalinden kaynaklanan tazminat isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillere göre; davacı Hüseyin´in kayden maliki olduğu 1047 parsel sayılı taşınmaz hakkında hazine tarafından 11.11.2005 tarihinde açılan dava sonucunda "1047 sayılı parselin 1499.62 m²´lik kısmının kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığından bu kısmın tapusunun iptali ile bu bölüme yönelik elatmanın önlenmesi ve bu kısımdaki saha betonunun yıkımına" dair verilen Pazar Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 30.11.2006 tarih ve 2005/729 esas, 2006/318 sayılı kararının deracattan geçmek suretiyle 27.12.2007 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki; davacı da, tapu kaydının iptaline dayalı olarak tazminat ve anılan davadaki giderlerden kaynaklanan zarar ve ziyan istemiyle eldeki davayı açmış olup, mahkemece aşağıda belirtilen husus dışındaki ilgili taleplerin reddedilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur.

Ancak; mahkemece hüküm altına alınan tazminatın belirlenme tarzı itibariyle, yapılan araştırma ve incelemenin hüküm kurmaya elverişli olduğu söylenemez.

Bilindiği üzere; mülkiyet hakkı gerek Anayasa ve yasalarla iç hukuk yönünden, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ek 1 nolu protokol 1.madde ile kabul edilmiş temel haklardandır. (Anayasa Md. 35/1, AİHS Ek Prot. 1-1). Türk Medeni Yasasının 683. maddesinde de bir şeye malik olan kimsenin hukuk düzeninin sınırları içerisinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisi belirtilmiş, malikin malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava konusu edebileceği hüküm altına alınmıştır.

 

Bilindiği ve yukarıda sözü edilen yasa ve sözleşmelerin hakkı tanımlayan maddelerini takip eden fıkralarda ifade edildiği gibi, mülkiyet hakkı da kamu yararının bulunduğu hallerde sınırlandırılabilir veya tamamen kaldırılabilir.

Ne varki, bu sınırlandırma veya kaldırma gerçekleştirilirken; T.C.Anayasasının 90/5.maddesi ile iç hukuk normu sayılan AİHS. Hükümlerince AİHM tarafından oluşturulan 30.5.2006 tarih 1262/02 sayılı kararda ifade edildiği üzere; "… bir kişiyi mülkünden yoksun bırakan bir önlemin…", "kamu yararına meşru bir amaç gütmesi gerektiği…", bu önlem alınırken "… başvurulan yollar ve gerçekleştirilmesi amaçlanan hedef arasında makul bir oransallık ilişkisi olması gerektiği…", kişinin "… kişisel ve haddinden fazla yük taşıma zorunda kalması halinde gerekli dengenin kurulamayacağı…" açıktır.

Diğer bir anlatımla, kamu yararı ile mülkiyet hakkından kısmen veya tamamen yoksun bırakılan kişinin hakkı arasında makul, kabul edilebilir, hak ve adalet dengesini sağlayacak bir oranın kurulması asıldır. 

Bu arada, üzerinde durulması gereken konulardan biri de; çekişme yaratılan tapu kaydına bağlanan ve böylece kişi adına mülkiyet hakkı oluşturulan yere ait tapunun niteliğinin belirlenmesidir.

Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı tapu ile sağlanan mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Böyle bir yer, temel vasfı yani kamu malı olma niteliği değişmemekle birlikte, kişinin söz konusu tapuya dayalı hakkının yukarıda ifade edildiği gibi korunması gerekeceği muhakkaktır.

Aksi düşünce tarzının, devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek, hiçbir karşılık ödemeksizin iptalini istemesi, geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi, devletin saygınlığını zedeler nitelikte bir tutum olacaktır.

Öte yandan, Anayasa´nın 40 ncı maddesinin 3.fıkrasında " kişinin resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da kanuna göre Devletçe tazmin edilir." Hükmü öngörülmüş, keza Anayasanın 129 ncu maddenin 5 nci fıkrasında " memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının ancak idare aleyhine açılabileceği" açıklanmıştır.M.K.nun 1007 nci maddesi bu bağlamda yorumlandığında, tapu sicillerinin tutulmasından ve bundan doğan zararlardan devletin sorumlu olacağı ilkesinin benimsendiği anlaşılmaktadır.Yasanın bu açık hükmünün kaynak olduğu devletin sorumluluğu tapu sicilinin tutulması sırasında, sicil memurunun hukuka aykırı işlemi ile sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekli ise de eylem yada işlemin kusura dayanması gerekmez.Zira devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Anılan ilke 27.3.1957 tarih ve 1/3 sayılı İnançları Birleştirme Kararı ile benimsenmiş, B.K.nun 55 nci maddesindeki sorumluluğun kusura dayanmadığı 22.6.1966 tarih 7/7 sayılı İnançları Birleştirme kararı ile de tekrarlanmıştır. Adam çalıştıran (somut olayda devlet) objektif özen eksikliğinin doğurduğu zarardan sorumludur. Çalışanın seçiminde,talimat vermede ve denetlenmesindeki eksiklik yada bozukluk nedeniyle çalışan çevre ve ilgililer için hakların kazanılması ve kullanılması açısından özel bir tehlike oluşturur. Kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu sicile güven ilkesi yönünden değişmesi yada yitirilmesi bu haklardan yoksun kalınması temeline

dayanır.Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden devlet, aykırı kayıtlardan doğan zararları da ödemeyi taahhüt etmektedir. Dayanaksız ya da hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemek taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmak da aynı kapsamda düşünülmelidir.

Diğer taraftan, Tapu Sicil memurlarının sicilin hatalı tutulmasından sorumlu bulunacakları ilkesi yanında, sicilde yapılması gereken işlemi yapmamaları suretiyle ortaya çıkan olumsuz eylemlerin de aynı kapsamda düşünülmesi gerekeceğinde kuşku yoktur.

O halde, olayda davalı Tapu Sicil Müdürlüğünün dolayısıyla Hazinenin Türk Medeni Kanunun 1007 (Medeni Kanunun 917) maddesinden kaynaklanan sorumluğunun dikkate alınması zorunludur. Bu bağlamda, çekişmeli taşınmazın değerinin belirlenmesi önem taşımaktadır.    

Ancak, mahkemece, bu bağlamda yapılan soruşturma ve değerlendirmenin hüküm vermeye yeterli olduğu söylenemez.

Bilindiği üzere; davanın konusu olan bir taşınmazın değeri belirlenirken; cins ve nev´i, yüzölçümü, değeri etkileyebilecek tüm nitelik ve unsurlar, varsa imar durumu vergi beyanı, resmi kurumlarca yapılmış değer takdirleri, arazilerde taşınmaz malın mevki ve koşullarına göre olduğu gibi kullanılması durumunda getirebileceği net gelir; arsa ise emsal satışlara göre olması gereken satış değeri, taşınmazda yapı var ise, resmi birim fiatları, maliyet hesapları ve yıpranma payı ile bedelin saptanmasında etkili olacak diğer objektif ölçülerin gözönüne alınmasında zorunluluk vardır.

Bunun sonucu olarak, arsa niteliğindeki taşınmazın emsalinin üstün ve eksik yönleri belirlenip karşılaştırma yapılarak zeminine; resmi birim fiatları esas alınıp yıpranma payının düşülerek üzerindeki muhdesat durumuna göre değerinin saptanması; taşınmazın tarım arazisi olması halinde net gelir üzerinden bilimsel yollarla değerinin belirlenmesi; her iki halde de yıpranma payının varsa değer kaybının düşülmesi, emsalin zorunluluk olmadıkça yakın ve benzer bölge ve yüzölçümlü olması, bu konuda taraflara emsal gösterme olanağının tanınması; bu yönden mahkemece de re´sen araştırma yapılması, bilirkişi kurullarının açıklanan hususları irdelemeye, saptamaya ve değerlendirmeye yetkin, sıfat ve yeteneğe sahip uzman bilirkişilerden oluşturulması icap eder.

Esasları yukarıda gösterilen tespitler yapılırken çekişmeli taşınmazın niteliğinin diğer deyişle arsa veya arazi olduğunun 17.4.1998 tarih 1996/3 esas ve 1998/1 sayılı İnançları Birleştirme Kararı içeriği ve sonucu ile birlikte gözetilmesi gerekeceği de kuşkusuzdur. Diğer yandan, Bakanlar Kurulunun 28.02.1983 gün ve 1983/6122 sayılı kararında değinildiği gibi, Belediye ve mücavir alan sınırları içinde kalan bir taşınmazın arsa niteliğinde olduğunun kabulü için uygulamalı (1/1000 ölçekli) imar planı ile iskan sahası olarak ayrılan yerlerde bulunması; imar planında yer almayan taşınmazın arsa sayılabilmesi için ise, Belediye veya mücavir alan sınırları içinde ve Belediye hizmetlerinden yararlanan meskun yerler arasında yer alması zorunluluğu da dikkate alınmalıdır.

Öte yandan, bu tür bir davanın, davacının taşınmaz mülkiyetini yitirdiğinin kesinleştiği (iptal ve tescil davası kararının kesinleştiği) tarihten sonra açılabileceği; mülkiyetin kaybedildiği tarih itibariyle taşınmaz değerinin tespiti ve taşınmaz üzerinde bir bina var ise, kişinin yapılanmada iyiniyetli sayılıp sayılamayacağının tespiti bakımından bu binanın ne zaman ve hangi aşamada yapıldığı da gözden uzak tutulmamalıdır.

Somut olaya gelince; mahkemece yapılan araştırma ve incelemenin yukarıda değinilen ilkeler gözetildiğinde hüküm kurmaya elverişli olmadığı, raporlar arasındaki çelişkinin giderilmediği gibi, HUMK.nun 275. maddesi hükmü göz ardı edilerek, değer belirleme özel veya teknik bir bilgiyi gerektirmesine karşın, hakimin kendisini bilirkişi yerine koyarak neticeye gidilmiş olması doğru değildir.

Diğer taraftan; hüküm altına alınması gereken tazminatın, taşınmazın iptal konusu kısmının tam değeri üzerinden şayet iptal edilen kısım yönünden geride kalan bölümün değerinde bir azalma meydana geliyorsa bununda hesaplanması ve hüküm altına alınması gerekeceği kuşkusuzdur. Ne varki, bu konuda kazanılmış hakların yeni kurulacak hükümde gözetilmesi gerektiği de tartışmasızdır.

Hal böyle olunca; yukarıda değinilen ilkeler gözetilmek suretiyle araştırma ve inceleme yapılması, toplanan ve toplanacak olan delillerin birlikte değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması isabetsizdir.

Tarafların temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün yukarıda açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.´nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 03.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 825.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, 27.09.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


MÜLKİYET HAKKINDAN YOKSUN BIRAKILMA, TAPU İPTALİ VE TESCİL

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/3383 E.N , 2011/8059 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, davalılar adına tapuda kayıtlı 289 ada 1 parsel sayılı taşınmazın kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığını ileri sürerek, kıyıda kalan bölümün tapusunun iptali isteminde bulunmuştur.

Davalılar, dava dilekçesine ekli olan ve fen memuru Metin imzalı krokide kırmızı ile gösterilen bölümler yönünden davayı kabul etmişler, yargılama sırasında davalı Asiye kabul beyanından rücu ettiğini bildirmiş, bir kısım davalılar bozma kararından sonra tazminat istemiyle karşı dava açmışlardır.

Davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine ilişkin olarak verilen karar Dairece ".... kadastro tespitinin kesinleşme tarihi ile dava açılma tarihi arasında 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçmediği sabittir.Hal böyle olunca, işin esasına girilerek, tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda delillerinin toplanması hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken" gerekçesiyle bozulmuş olup,Mahkemece bozmaya uyularak davanın kabulüne; karşı davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davacı temsilcisi ve bir kısım davalılar vekilleri tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 08.07.2011 Cuma günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davalılar (karşı davacılar) vekili Avukat Sibel ile yine temyiz eden Hazine vekili Avukat geldiler, davetiye tebliğine rağmen davalı (karşı davacı) Asiye vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Selda Özer tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR

Dava, tapu iptal, kayıt terkini, karşı dava tapu kaydının iptalinden kaynaklanan tazminat isteklerine ilişkindir.

Mahkemece, asıl davanın kabulüne, karşı davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Davalılardan Asiye ´nin temyiz isteğinden feragat ettiği görüldüğünden bu davalının temyiz isteğinin reddine;

Diğer temyiz edenlerin temyiz itirazlarına gelince; Mahkemece hükmüne uyulan bozma kararında belirtildiği şekilde işlem ifa edilerek davanın kabulü ile 28.11.1997 tarih 5/3 sayılı İ.B.K. Gereğince belirlenen kıyı kenar çizgisine göre keşfen elde edilen teknik bilirkişi raporuna göre çekişme konusu taşınmazın 2073.78 m2´lik bölümü tanımı 3621 Sayılı Yasanın 4. maddesinde yapılan kıyıda kaldığı saptanmak suretiyle bu kısmın sicil kaydının kütükten terkinine ilişkin kurulan kabül hükmü doğrudur. Bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

Diğer taraftan, sicil kaydı iptal edildiğine göre, davalılardan Burhan , Hilmi , Nermin´in tazminat isteğiyle açmış oldukları davanın kabul edilmiş olmasında da kural olarak bir isabetsizlik yoktur.

Bilindiği üzere; Mülkiyet hakkı gerek Anayasa ve yasalarla iç hukuk yönünden, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleri ile kabul edilmiş temel haklardandır. (Anayasa Md. 35/1, AİHS Ek Prot. 1-1). Türk Medeni Yasasının 683. maddesinde de bir şeye malik olan kimsenin hukuk düzeninin sınırları içerisinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisi belirtilmiş, malikin malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava konusu edebileceği hüküm altına alınmıştır.

Bilindiği ve yukarıda sözü edilen yasa ve sözleşmelerin hakkı tanımlayan maddelerini takip eden fıkralarda ifade edildiği gibi, mülkiyet hakkı da kamu yararının bulunduğu hallerde sınırlandırılabilir veya tamamen kaldırılabilir.

Ne varki, bu sınırlandırma veya kaldırma gerçekleştirilirken; T.C.Anayasasının 90/5.maddesi ile iç hukukun üstünde sayılan AİHS. Hükümlerince AİHM tarafından oluşturulan 30.5.2006 tarih 1262/02 sayılı kararda ifade edildiği üzere; "… bir kişiyi mülkünden yoksun bırakan bir önlemin…", "kamu yararına meşru bir amaç gütmesi gerektiği…", bu önlem alınırken "… başvurulan yollar ve gerçekleştirilmesi amaçlanan hedef arasında makul bir oransallık ilişkisi olması gerektiği…", kişinin "… kişisel ve haddinden fazla yük taşıma zorunda kalması halinde gerekli dengenin kurulamayacağı…" açıktır.

Diğer bir anlatımla, kamu yararı ile mülkiyet hakkından kısmen veya tamamen yoksun bırakılan kişinin hakkı arasında makul, kabul edilebilir, hak ve adalet dengesini sağlayacak bir oranın kurulması asıldır.

Bu arada, üzerinde durulması gereken konulardan biri de; çekişme yaratılan tapu kaydına bağlanan ve böylece kişi adına mülkiyet hakkı oluşturulan yere ait tapunun niteliğinin belirlenmesidir.

Devlet tarafından verilen, doğru esasa ve geçerli kayda dayalı tapu ile sağlanan mülkiyet hakkına değer verileceği kuşkusuzdur. Böyle bir yer, temel vasfı yani kamu malı olma niteliği değişmemekle birlikte, kişinin söz konusu tapuya dayalı hakkının yukarıda ifade edildiği gibi korunması gerekeceği muhakkaktır.

Aksi düşünce tarzının, devletin verdiği tapunun geçersizliğini ileri sürerek, hiçbir karşılık ödemeksizin iptalini istemesi, geçerli kayda dayalı mülkiyet hakkı ile bağdaşmayacağı gibi, devletin saygınlığını zedeler nitelikte bir tutum olacaktır.

Öte yandan, Anayasa´nın 40 ncı maddesinin 3.fıkrasında " kişinin resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da kanuna göre Devletçe tazmin edilir." Hükmü öngörülmüş, 129 ncu maddenin 5 nci fıkrasında " memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının ancak idare aleyhine açılabileceği" açıklanmıştır.M.K.nun 1007 nci maddesi bu bağlamda yorumlandığında, tapu sicillerinin tutulmasından ve bundan doğan zararlardan devletin sorumlu olacağı ilkesinin benimsendiği anlaşılmaktadır.Yasanın bu açık hükmünün kaynak olduğu devletin sorumluluğu tapu sicilinin tutulması sırasında, sicil memurunun hukuka aykırı işlemi ile sonuç arasında nedensellik bağının varlığı gerekli ise de eylem yada işlemin kusura dayanması gerekmez.Zira devletin sorumluluğu kusursuz sorumluluktur. Anılan ilke 27.3.1957 tarih ve 1/3 sayılı İnançları Birleştirme Kararı ile benimsenmiş, B.K.nun 55 nci maddesindeki sorumluluğun kusura dayanmadığı 22.6.1966 tarih 7/7 sayılı İnançları Birleştirme kararı ile de tekrarlanmıştır. Adam çalıştıran (somut olayda devlet) objektif özen eksikliğinin doğurduğu zarardan Sorumludur.Çalışanın seçiminde,talimat vermede ve denetlenmesindeki eksiklik yada bozukluk nedeniyle çalışan çevre ve ilgililer için hakların kazanılması ve kullanılması açısından özel bir tehlike oluşturur. Kusursuz sorumluluk, tapu siciline bağlı çıkarların ve ayni hakların yanlış tescil sonucu sicile güven ilkesi yönünden değişmesi yada yitirilmesi bu haklardan yoksun kalınması temeline dayanır.Çünkü sicillerin doğru tutulmasını üstlenen ve taahhüt eden devlet, aykırı kayıtlardan doğan zararları da ödemeyi taahhüt etmektedir. Dayanıksız yada hukuksal duruma uymayan kayıtlar düzenlemek taşınmazın niteliğinde yanlışlıklar yapmak da aynı kapsamda düşünülmelidir.

Diğer taraftan, Tapu Sicil memurlarının sicilin hatalı tutulmasından sorumlu bulunacakları ilkesi yanında, sicilde yapılması gereken işlemi yapmamaları suretiyle ortaya çıkan olumsuz eylemlerin de aynı kapsamda düşünülmesi gerekeceğinde kuşku yoktur.

O halde, olayda davalı Tapu Sicil Müdürlüğünün dolayısıyla hazinenin Medeni Kanunun 917 (Türk Medeni Kanununun 1007) maddesinden kaynaklanan sorumluğunun dikkate alınması zorunludur. Bu bağlamda, çekişmeli taşınmazın değerinin belirlenmesi önem taşımaktadır.

Ancak, mahkemece, bu bağlamda yapılan soruşturma ve değerlendirmenin hüküm vermeye yeterli olduğu söylenemez.

Bilindiği üzere; davanın konusu olan bir taşınmazın değeri belirlenirken; cins ve nev´i, yüzölçümü, değeri etkileyebilecek tüm nitelik ve unsurlar, varsa vergi beyanı, resmi kurumlarca yapılmış değer takdirleri, arazilerde taşınmaz malın mevki ve koşullarına göre olduğu gibi kullanılması durumunda getirebileceği net gelir; arsa ise emsal satışlara göre olması gereken satış değeri, taşınmazda yapı var ise, resmi birim fiatları, maliyet hesapları ve yıpranma payı ile bedelin saptanmasında etkili olacak diğer objektif ölçülerin gözönüne alınmasında zorunluluk vardır.

Bunun sonucu olarak, arsa niteliğindeki taşınmazın emsalinin üstün ve eksik yönleri belirlenip karşılaştırma yapılarak zeminine; resmi birim fiatları esas alınıp yıpranma payının düşülerek üzerindeki muhdesat durumuna göre karşılık saptanması; taşınmazın tarım arazisi olması halinde net gelir üzerinden bilimsel yollarla değerinin belirlenmesi; her iki halde de yıpranma payının düşülmesi, emsalin zorunluluk olmadıkça yakın ve benzer bölge ve yüzölçümlü olması, bu konuda taraflara emsal gösterme olanağının tanınması; bu yönden mahkemece de re´sen araştırma yapılması, bilirkişi kurullarının açıklanan hususları irdelemeye, saptamaya ve değerlendirmeye yetkin, sıfat ve yeteneğe sahip uzman bilirkişilerden oluşturulması icap eder.

Esasları yukarıda gösterilen tespitler yapılırken çekişmeli taşınmazın niteliğinin diğer deyişle arsa veya arazi olduğunun 17.4.1998 tarih 1996/3 esas ve 1998/1 sayılı İnançları Birleştirme Kararı içeriği ve sonucu ile birlikte gözetilmesi gerekeceği de kuşkusuzdur.Diğer yandan, Bakanlar Kurulunun 28.02.1983 gün ve 1983/6122 sayılı kararında değinildiği gibi,Belediye ve mücavir alan sınırları içinde kalan bir taşınmazın arsa niteliğinde olduğunun kabulü için uygulamalı ( 1/1000 ölçekli ) imar planı ile iskan sahası olarak ayrılan yerlerde bulunması; imar planında yer almayan taşınmazın arsa sayılabilmesi için ise, Belediye veya mücavir alan sınırları içinde ve Belediye hizmetlerinden yararlanan meskun yerler arasında yer alması zorunluluğu da dikkate alınmalıdır.

Öte yandan, bu tür bir davanın, davacının taşınmazı yitirdiğinin kesinleştiği tarihten (iptal ve tescil davasının sonucunun kesinleştiği) sonra açılabileceği; taşınmaz üzerinde bir bina var ise, kişinin yapılanmada iyiniyetli sayılıp sayılamayacağının tespiti bakımından bu binanın ne zaman ve hangi aşamada yapıldığı da gözden uzak tutulmamalıdır.

Somut olaya gelince; kaydın terkininden kaynaklanan tazminat isteklerinin savunma yoluyla talep edilemeyeceği, değer belirtilmek ve harcı yatırılmak suretiyle müstakil davanın konusunu teşkil edeceği yargısal uygulamalar gereğidir. Buna göre davalılardan Asiye, Adalet ve Aydan´ın tazminat istekleri bakımından davaları bulunmadığına göre, bu davalıları da kapsayacak şekilde tazminatın hüküm altına alınmış olmasının doğru olduğu söylenemez. Keza keşfen elde edilen bilirkişi raporlarında ayrı ayrı ve bariz fark yaratacak değerler gösterilmesine karşın bilirkişi raporları arasındaki çelişki giderilmeden neticeye gidilmiş olması da doğru değildir.

Bu bağlamda Mahkemece yapılan değer tespiti konusundaki araştırma ve incelemenin de hükme elverişli olmadığı açıktır.

Öte yandan, hüküm altına alınması gerekli miktarında taşınmazın gerçek değeri olacağında da kuşku bulunmamaktadır. Nitekim son dönemdeki A.İ.H.M tarafından verilen kararlar da bu yönde olup, Yargıtayca da benimsenmiştir.

Ayrıca, tazminat konusunda müstakil dava açan davalılar fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak toplam olarak 25.000.-TL tazminat istemelerine rağmen, HUMK´nun 74. maddesi hükmünde öngörülen istek dışına çıkılarak iptal edilen taşınmaz bölümü için tespit edilen tüm değer esas alınarak davalıların payları oranında tazminatın davalılara verilmiş olması da isabetsizdir.

Hal böyle olunca, yukarıda belirlenen ilkeler çerçevesinde inceleme ve araştırma yapılması hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Tarafların bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerle HUMK.´nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 03.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden tarafların vekilleri için 825.00.-´şer TL. duruşma avukatlık parasının karşılıklı olarak alınıp birbirlerine verilmesine, 08.07.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

ECRİMİSİL, GİZLİ BAĞIŞ, TAZMİNAT

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/3353 E.N , 2011/8055 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, miras bırakan annesi S.... adına kayıtlı 115 ada 140 parsel sayılı taşınmazdaki 7 nolu bağımsız bölümün davalının annesi olan vekil ve aynı zamanda murisin kızı Bilge tarafından 3.kişiye satılarak, aynı gün 3194 ada 15 parsel sayılı taşınmazdaki 2 nolu bağımsız bölümün daıvalı adına satın alındığını, davalının işlem tarihinde 18 yaşında olup taşınmazın murise ait olan 7 nolu bağımsız bölümün satışından elde edilen para ile alındığını, yapılan işlemlerle miras hakkından mahrum edildiğini ileri sürerek, tapu iptal ve tescil, olmazsa tazminat ve ecrimisil isteminde bulunmuş, yargılama sırasında davasına tazminat ve ecrimisil istemleriyle devam etmiştir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, muirisin mal kaçırmak için taşınmazını sattığını ve mirasta iade hükümlerine göre davalının bedeli terekeye iade mecburiyeti olduğu ve davacının kira paralarını isteyebileceği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 08.07.2011 Cuma günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Ö.... K...... geldi, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekilin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi S.... Ö.... tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

Dava, tapu iptal, tescil, tazminat, ecrimisil isteklerine ilişkindir.

Mahkemece, tapu iptal ve tescil isteminin reddine, mirasta iade hükümlerine göre tazminat ve ecrimisil isteğinin kabulüne karar verilmiştir.

Dosyaiçeriğinden, toplanan delillerden; 115 ada 140 parsel sayılı taşınmazdaki 7 nolu bağımsız bölümün miras bırakan S..... B.... adına kayıtlı iken vekili olan B.... Z.... tarafından dava dışı 3. kişiye 16.05.2003 tarihinde şatış suretiyle devredildiği, 3194 ada 15 parsel sayılı taşınmazdaki 2 nolu bağımsız bölümün ise dava dışı 3. kişiler adına kayıtlı iken 16.05.2003 tarihinde davalı N... Z... tarafından satın alındığı anlaşılmaktadır.

Davacı, 15 parsel sayılı taşınmazdaki 2 nolu bağımsız bölümün miras bırakana ait olan 140 nolu parseldeki 7 nolu bağımsız bölümün satışından elde edilen para ile davalı adına alındığını ve yapılan işlemler ile miras hakkından mahrum edildiğini ileri sürerek, eldeki davayı açmış, yargılama sırasında da davadaki isteğini tazminat ve 2 nolu bağımsız bölüm ile ilgili olarak kira paralarının tespit edilerek kira bedelinin tazminine hasretmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, somut olay yukarıda değinilen işleyiş tarzı itibarıyla gizli bağış niteliğinde olup, muris muvazaasına ilişkin 01.04.1974 tarih ve ½ sayılı İ.B.K.´nın olayda uygulama yeri yoktur. Diğer taraftan davalının annesi Bilge temlik ve temellük tarihinde sağ olduğuna göre davalı Neyir´in miras bırakan Sabriye´nin mirasçısı olamadığı da kuşkusuzdur. Böylesi bir olayda davalı mirasçı olmadığına göre TMK´nun 669 ila 675 maddeleri arasında düzenlenen (mirasta iade) mirasta denkleştirme hükümlerinin de uygulanamayacağı açıktır. Bu türlü bir kazandırmanın elden bağış (gizli bağış) niteliğinde bulunduğu ve koşullarının varlığı halinde TMK´nun 560 ila 571 maddeleri arasında öngörülen tenkis davasına konu edilebileceği tartışmasızdır. Oysa davada tenkis isteği de yoktur. Bu izahlar neticesinde davalı Neyir´in taşınmazı kullanmasında fuzuli şagil olarak nitelendirilemeyeceğine göre, taşınmazı haksız olarak elinde tutan kişinin taşınmaz malikine ödemekle yükümlü olduğu haksız işgal tazminatı niteliğindeki ecrimisilden de sorumlu olamayacağı açıktır.

Hal böyle olunca davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması isabetsizdir.

Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.´nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 03.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 825.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, 08.07.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

TEMLİK , YIKIM KARARI

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/408 E.N , 2011/4924 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;    

Davacı mülkiyeti Hazineye ait 365 ada 1 parsel sayılı taşınmaz üzerindeki balıkçı barınağının intifa hakkının Bakanlar Kurulu kararıyla davalı Belediyeye devredildiğini, davalının Balıkçı Barınakları Yönetmeliği, Kıyı Kanunu ve buna ilişkin uygulama yönetmeliğine aykırı olarak tesisler oluşturup amacı dışında çay bahçesi, lokanta, kahvehane ve betonarme yazıhaneler olarak kullandığını, 3. kişilere kiraya verildiğini ileri sürüp, yapıların tamamının yıkımı isteğinde bulunmuştur.

Davalı Belediye, yönetmeliğe aykırı tesis yapmadığını, ancak ihtiyaç fazlası yerleri sosyal ihtiyaçların karşılanması için kiraya verdiğini bildirip, davanın reddini savunmuştur.

Davanın reddine ilişkin olarak verilen karar, Dairece, "... mahkemece 13.12.1996 tarih 22846 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanan (Balıkçı Barınakları Yönetmeliği)ndeki kıstaslara göre hükme elverişli olacak şekilde ve nitelikte bir araştırma ve inceleme yapılmamış olduğu; yerinde yapılacak keşif sonrası ilgili yönetmelik hükümleri dikkate alınmak suretiyle bilirkişi heyetinden rapor alınıp, düzenlenecek rapor değerlendirilerek mesi gerektiği " gerekçesiyle bozulmuş, Mahkemece, hükmüne uyulan bozma ilamı uyarınca yapılan araştırma ve inceleme sonucunda, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar, taraflar vekilleri tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Ş….. D….. İ…..´ün raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.

-KARAR-

Dava, yıkım isteğine ilişkindir.

Hükmüne uyulan bozma ilamında uyuşmazlığın niteliği belirtilerek, izlenmesi gereken yol açıkca belirtilmiş, Mahkemece, bozmaya uyulduktan sonra yapılan yargılama sonucunda davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; niza konusu 365 ada 1 parsel sayılı taşınmazın tapuda Hazine adına kayıtlı olduğu, üzerinde yer alan balıkçı barınağının intifa hakkının 6237 Sayılı Yasanın 4. maddesine göre 17.02.1965 gün 6/5686 Sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Tekirdağ Belediyesine verildiği; davalı Belediye´nin temyiz dilekçesine ekli Tekirdağ Valiliği´nin 25.2.2009 gün, 4009/ 855 sayılı yazı içeriği ve eklerinden, hüküm tarihinden sonra intifa hakkının davalı Belediyeye tanınmasına ilişkin 17.02.1965 gün 6/5686 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararının, 19.11.2008 gün, 2008/14470 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlükten kaldırıldığı, bu nedenle, balıkçı barınağının Ulaştırma Bakanlığınca, Balıkçı Barınakları Yönetmeliğinin 8. maddesi uyarınca kiraya verme işlemleri tamamlanıncaya kadar, işletme ve idaresinin geçici olarak Tarım ve Köyişleri Bakanlığına bağlı Tarım İl Müdürlüğüne devredildiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, dava açıldıktan sonrada sınırlayıcı bir neden bulunmadığı takdirde dava konusu malın veya hakkın üçüncü kişilere devredilebilmesi tasarruf serbestisi kuralının bir gereği, hak sahibi veya malik olmanında doğal bir sonucudur.Usul Hukukumuzda da ayrık durumlar dışında dava konusu mal veya hakkın davanın devamı sırasında devredilebileceği kabul edilmiş HUMK.nun l86.maddesinde dava konusunun taraflarca üçüncü kişiye devir ve temliki halinde yapılacak usulü işlemler düzenlenmiştir.Söz konusu madde hükmüne göre iki taraftan biri dava konusunu (müddeabihi) bir başkasına temlik ettiği takdirde diğer taraf seçim hakkını kullanmakta dilerse temlik eden ile olan davasını takipten vazgeçerek davayı devralan kişiye yöneltmekte, dilerse davasına temlik eden kişi hakkında tazminat davası olarak devam edebilmektedir.

Kendiliğinden (resen) gözetilmesi zorunlu bulunan bu usul kuralına göre, Mahkemece diğer yana seçimlik hakkı hatırlatılarak davaya hangi kişi hakkında devam edeceği sorularak, sonucuna göre işlem yapılması gerektiği tartışmasızdır.

Diğer taraftan, eksiğin tamamlanması yoluyla getirtilen belgelerden, davacı hazine tarafından, davalı Belediye´nin çekişmeli taşınmazdaki yapıları kiraya verdiği kişiler aleyhine el atmanın önlenmesi ve yıkım isteği ile açtığı davanın Tekirdağ 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/ 32 esasında kayıtlı ve derdest olduğu görülmektedir.

Bu durumda, eldeki davada verilecek yıkım kararının, sözü edilen 2010/32 esas sayılı davadaki kişilerin hak ve hukuklarını etkileyeceği açıktır.

Hal böyle olunca, öncelikle yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde Tarım ve Köyişleri Bakanlığının davada yeralmasının sağlanması, ondan sonra eldeki dava ile Tekirdağ 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/ 32 esas sayılı dava dosyasının HUMK´nun 45. Maddesi gereğince birleştirilmesi, ondan sonra işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken, değinilen hususlar gözardı edilerek yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.

Tarafların temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.´nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 27.04.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

SENET, SENETLERDE İSPAT YÜKÜ

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/2717 E.N , 2011/7962 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, piyasaya olan borçlarından dolayı maliki olduğu 6 parseldeki taşınmazını muvazaalı olarak davalı M.....´e devrettiğini, davalı B.....´dan ise bir miktar borç para aldığını ve banka kart borcunu ödemesi karşılığında muvazaalı şekilde M..... adına tescil edilmiş olan 6 parselin teminat olarak davalı B.....´a devredildiğini, taşınmazın tahliyesi için davalı B..... tarafından noterden ihtarname gönderildiğini, her iki temliki işlemin gerçekte satış olmadığını ileri sürerek tapu iptal ve adına tescili ile davalı B.....´dan 10.000,00.-TL manevi tazminatın tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, kanıtlanamayan davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 06.07.2011 Çarşamba günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden asıl ve vekili Avukat Y..... G...... ile temyiz edilen vekili Avukat A……. Ç…… geldiler, davetiye tebliğine rağmen temyiz edilen davalı M..... F……vekili Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi Süleyman Yumma tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

-KARAR-

Dava, tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, kanıtlanamayan davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; davacının 6 parsel sayılı taşınmazda maliki olduğu dükkan nitelikli 2 nolu bağımsız bölümü 14.5.2007 tarihinde davalı M.....´e satış suretiyle temlik ettiği, ondanda 17.12.2007 de diğer davalı B.....´a satış olarak devredildiği anlaşılmaktadır.

Davacı, piyasaya olan borçlarından dolayı taşınmazı geri almak üzere anlaşmalı olarak davalı M.....´e devrettiğini, sonrasında borçlarını kapatamadığından diğer davalı B.....´dan borç para aldığını ve banka kart borçlarınıda ödemeyi kabul ettiğini, karşılığında M.....´e devrettiği taşınmazı teminat olarak istediğini, bu amaçla M.....´e verdiği talimat ile taşınmazın davalı B.....´a devredildiğini, ancak fuzuli şagil olduğunu iddia eden B.....´ın ihtarname gönderdiğini ileri sürerek, eldeki davayı açmıştır.

Dava dilekçesinin içeriği ve iddianın ileri sürülüş biçimine göre davada ilk temlik yönünden taraf muvazaası ikinci işlem yönünden inançlı işlem hukuksal nedenlerine dayanıldığı açıktır.

Bilindiği üzere; ileri sürülen iddianın varlığı Medeni Kanunun 6. maddesi gereğince ispat edilmek zorundadır. İddianın niteliğine göre hadisede gözetilmesi gerekli 5.2.1947 tarih 20/6 sayılı İ.B.K. Gereğince ve gerekse senede bağlı bir sözleşmeye karşı muvazaa iddiası, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 288 ve 290. maddelerinde belirtildiği üzere ancak yazılı delille kanıtlanabilir..

Ne varki; yazılı delilin bulunmadığı durumlarda HUMK nun 292. maddesinde öngörüldüğü şekilde yazılı delil başlangıcı sayılacak bir durumun ( banka dekontu, taraflar arasındaki yazışmalar, mektuplar gibi ) mevcudiyeti halinde buna değer verilmesi ve iddianın her türlü delille ispat edilebilir hale geleceği gerek yargısal uygulamalarda gerek öğretide kabul edilmiştir.

Somut olaya gelince; mahkemece davacı tarafın iddiasını yazılı delille kanıtlayamadığı gerekçesi ile davanın reddi cihetine gidilmiş ise de dosya münderecatında bulunan tarihsiz protokol başlıklı belgedeki yazının davalı B.....´a ait olduğu ileri sürülmüştür.

Her nekadar, anılan belgede tarafları bağlayıcı şekilde bir imza bulunmasa da yazının B.....´ın eli mahsulü olduğunun saptanması halinde bu belgenin HUMK nun 292. maddesinde belirtildiği şekilde yazılı delil başlangıcı sayılıp sayılmayacağı konusunda mahkemece bir inceleme ve değerlendirme yapılmamıştır. Yazılı delil başlangıcı olduğunun kabulü halinde iddianın her türlü delil ile ispatının mümkün olduğu gözetilmelidir. Aksi takdirde yazılı belge ile iddiasını kanıtlayamayan kişinin nihai olarak başvuracağı delil yemindir.

Hal böyle olunca; tarafların tüm delillerinin toplanması, protokol başlıklı tarihsiz yazılı belgenin aslının istenmesi, ibrazı halinde yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde araştırma ve incelemenin yapılması, varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik soruşturma ile yetinilerek yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmadığı gibi, dava dilekçesinde sair deliller denilmek suretiyle yemin deliline de dayanıldığı halde mahkemece bunun dahi gözardı edilmiş olması isabetsizdir.

Davacının, temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerle HUMK.´nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 03.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 825.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, 06.07.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

MİRASIN KAZANILMASI

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/2205 E.N , 2011/7825 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, ortak miras bırakanın 592 parsel C 5 Blok sayılı villasının çıplak mülkiyetini 21.12.2004 tarihinde ve satış suretiyle davalı annesine temlik ettiğini, ancak yapılan işlemin mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğunu ileri sürüp tapu iptali ve miras payı oranında tescil, olmazsa tenkis isteğinde bulunmuştur.

Davalı, iddiaların doğru olmadığını, mirasbırakan ile davacının 18.03.2007 tarihinde evlendiklerini, dolayısıyla davacıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı bir temlikten sözedilemeyeceğini, davacının hukuki yararının ve davacı sıfatının bulunmadığını belirtip, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, muvazaa olgusu sabit görülerek davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalı vekili tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 01.07.2011Cuma günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat Ş….. B…… Ö….., Av.F…. R….. ile temyiz edilen vekili Avukat Burhan Akman geldiler,duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi S….. T…… tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

-KARAR-

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil, olmazsa tenkis isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; tarafların miras bırakanı S……´ın kayden maliki olduğu 592 parsel C-5 blok sayılı taşınmazının intifa hakkını üzerinde bırakarak çıplak mülkiyetini 21.12.2004 tarihinde ve satış suretiyle davalı annesi Z……´ye temlik ettiği kayden sabit olup; davacının, muris Sebahat´ın eşi olduğunu ve kendisinden mal kaçırmak gayesiyle temlikin gerçekleştirildiğini ileri sürerek eldeki davayı açtığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide "muris muvazaası" olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nispi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türü dür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirasçısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve l-4-1974 tarih 1/2 sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tespitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini isteyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmayacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tespiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır.

Öte yandan miras bırakanın sağlığında mal varlığının tamamını veya bir kısmını, mirasçıları arasında hoş görü ile karşılanabilecek makul ölçüler içerisinde paylaştırmışsa mirasçısından mal kaçırma iradesinden söz etme olanağı yoktur. O halde miras bırakanın denkleştirme yapıp yapmadığı üzerinde durulması, miras bırakandan tüm mirasçılarına intikal eden, taşınır, taşınmaz ve hakların araştırılması,tapu kayıtları ve varsa öteki delil ve belgelerin mercilerinden getirtilmesi, her bir mirasçıya geçirilen malların ve hakların nitelikleri ve değerleri hakkında uzman bilirkişiden rapor alınarak paylaştırmanın mı ? yoksa mal kaçırma amacın mı ? üstün tutulduğunun aydınlığa kavuşturulması zorunludur.

Somut olaya gelince; miras bırakan S……, davacı ile evlenmeden önce yasal mirasçıları olan davalı annesine çekişme konusu taşınmazı, babasına da sahip olduğu aracını temlik etmiştir. Temlik tarihleri itibariyle Sebahat´ın başkaca mirasçısı yoktur. Davacı ile de sonradan 18.03.2007 tarihinde evlenmiştir.

Davacının, S……´ın ölüm tarihinde TMK.nun 599. maddesi hükmü gereğince terekesi üzerinde hak sahibi olacağında da kuşku bulunmamaktadır.

Miras bırakanın temlik tarihinde mirasçılarından mal kaçırma amacı veya iradesinin saptanması halinde ancak sonradan mirasçı olan kişinin muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak dava açması olanaklı ise de; miras bırakanın o tarih itibariyle yani somut olayda R…… ile evlenmeden önce, S……´ın yegane mirasçıları olan anne ve babasından mal kaçırma iradesinin bulunduğu söylenemez. Zira sağlığında ve davacı ile evlenmeden önce binek aracını babasına, çekişmeli taşınmazı da annesine temlik etmiştir. Buna göre, miras bırakanın iradesinin, birkısım mallarını mirasçıları arasında paylaştırmaya yönelik olduğu kabul edilmelidir.

Her ne kadar dosyaya , temlikten sonra mirasçı olanın da muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı olarak dava açabileceğine ilişkin emsal kararlar ibraz edilmiş ise de, somut olaya uygun düştüğü söylenemez. Zira, o kararlarda sonradan mirasçı olma tarihinden önce murisin yapmış olduğu temlikle kendisinden mal kaçırılan başka mirasçısının varlığı söz konusudur. Oysa somut olayda, temlik tarihinde miras bırakan S……´ın anne ve babasından başka mirasçısı yoktur.Bunlara yapılan temliklerin muris muvazaası ile illetli olmadığı anlaşılmaktadır. Öyle ise, davacı R…….´ın açtığı davanın hukuki dayanaktan yoksun bulunduğu kuşkusuzdur.

Hal böyle olunca, davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu üzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Davalının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA,03.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden vekili için 825.00.-TL. duruşma avukatlık parasının temyiz edilenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 01.07.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

ARSA TAHSİSİ ŞART VE ŞEKİLLERİ

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/5394 E.N , 2011/7444 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında birleştirilerek görülen davada;

Davacı, 775 Sayılı Yasa ve uygulama yönetmeliği hükümleri uyarınca arsa tahsisi yapılan dava dışı kooperatife, davalının anılan yasanın 25.maddesinde öngörülen koşulları taşıdığına dair beyanı üzerine üye kaydedilip, bilahare 4189 ada 1 sayılı parselde kat mülkiyeti tesis edilerek davalı adına F blok 19 nolu bağımsız bölümün tescil edildiğini, ancak davalının gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunu ileri sürerek, tapu iptali; bozması sonrası açılıp birleştirilen davasında da tapu iptali ve Hazine adına tescil istemiştir.

Davalı, iddiaların doğru olmadığını, yasal koşulları taşıdığını belirterek, davanın reddini savunmuştur.

Davanın reddine dair önceden verilen karar, Dairece; "...öncelikle davacı idareye iptali istenen yerle ilgili tescil davası açması için önel verilmesi, açtığı takdirde eldeki dava ile birleştirilmesi ve ondan sonra davanın kabulüne karar verilmesi..." gereğine değinilerek bozulmuş ise de mahkemece eski kararda direnilmesine ve davanın reddine karar verilmiş ve bu kararın Hukuk Genel Kurulunun 06.05.2009 tarih 1-82/161 sayılı kararıyla "...mahkemece yapılacak iş, dava dilekçesinde salt tapunun iptali talebinde bulunulduğu gözönünde tutularak, davacıya dava konusu taşınmazla ilgili ayrı bir tescil davası açması ya da tapunun iptaliyle beraber adına tescili yönünde davanın ıslah yoluyla düzeltilmesi için önel verilmesi, ıslah ya da ek dava yoluyla tescil talebinde bulunulması durumunda davanın esastan karara bağlanması, aksi takdirde iptal yanında tescil isteminde bulunulmadığından, davanın hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmesinden ibarettir..." gerekçesiyle bozulması üzerine bozma ilamına uyularak yeniden yapılan ve açılan tescil davasının birleştirilerek görülen yargılama sonucunda asıl ve birleşen davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi S….. T……..´in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.

-KARAR-

Asıl dava, tapu iptali; birleşen dava ise tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine dair önceden verilen kararın Dairece bozulması ve akabinde verilen direnme kararının da Hukuk Genel Kurulu tarafından " …dava dilekçesinde salt tapunun iptali talebinde bulunulduğu göz önünde tutularak, davacıya dava konusu taşınmazla ilgili ayrı bir tescil davası açması ya da tapunun iptaliyle beraber adına tescili yönünde davanın ıslah yoluyla düzeltilmesi için önel verilmesi, ıslah ya da ek dava yoluyla tescil talep edilmesi halinde davanın esastan karara bağlanması; aksi takdirde iptal yanında tescil istenilmediğinden davanın hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmesi…" gerektiği gerekçesiyle bozulması üzerine, bozma ilamına uyularak ve iptal tescil isteğiyle açılan davanın birleştirilerek görülmesi sonucunda davanın reddine karar verilmiştir.

Dairenin daha önceki bozma kararında belirtildiği üzere; çekişme konusu 1 parsel sayılı taşınmazdaki 19 nolu bağımsız bölümün 775 sayılı Yasanın 25. maddesi hükmü gereğince davalı adına tahsisen tescil edildiği dosya kapsamıyla sabittir.

Hemen belirtilmelidir ki; genelde 775 sayılı Yasa, özelde aynı yasanın 25. maddesi hükümleri gereğince tahsisen hak sahibi olunabilmesi anılan yasa hükümlerindeki koşulların oluşmasına bağlıdır. Söz konusu yasal düzenlemeler kentlerdeki gecekondulaşmayı önlemek ve bu suretle oluşan sağlıksız şehirleşme ve yapılaşmayı ıslah etmek amacına yöneliktir.Ancak, bu nitelikteki bir yerde gecekondu sahipleri yada o çerçeve içerisinde yaşamını sürdürenler yönünden yasanın uygulama yeri bulacağı kuşkusuzdur.Diğer taraftan yine anılan yasa hükümleri gereğince hak sahibi olmanın bir diğer şartı da yoksul ve dar gelirli olmaktır.

O halde, tahsis tarihi olan 5.6.1997 tarihi itibariyle hakim olan davalının yoksul ve dar gelirli bir kişi olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Ayrıca dosyada mevcut olan 31.3.2004 tarihli müfettiş raporunda ifade edildiği üzere, davalı 775 sayılı Yasanın 25. maddesinde öngörülen koşullara sahip değildir.

Hal böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeyle yazılı olduğu üzere aksi yönde hüküm kurulmuş olması doğru değildir.

Davacının temyiz itirazı yerindedir. Kabulü ile, hükmün açıklanan nedenlerle HUMK.´nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 23.06.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

OKULLARIN ARSA VE ARAZİ İŞLERİ

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/6005 E.N , 2011/7220 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, Hazine adına kayıtlı 195 ada 9 parsel sayılı taşınmazın İlçe Özel İdare Müdürlüğünün başvurusu üzerine 222 Sayılı İlköğretim Yasasının geçici 1. maddesi ve 315 Sayılı Milli Emlak Genel Tebliği uyarınca Tapu Sicil Müdürlüğünce davalı idare adına tescil edildiğini, ancak anılan tescilin yasaca öngörülen şartların yerine getirilmeden ve idarenin muvafakatı alınmadan yapıldığı için usulsüz olduğunu ileri sürerek, tapu iptal ve tescil isteminde bulunmuştur.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, 222 Sayılı Yasaya 2917 Sayılı Yasa ile eklenen geçici 7. maddenin yürürlüğe girdiği 15.10.1983 tarihinde taşınmazın Hazine adına kayıtlı olmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalı vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Selda Özer´in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

-KARAR-

Davacı Hazine, 195 ada 9 parsel sayılı taşınmazın, davalı İl Özel İdaresi adına tescilinin usulsüz olduğunu ileri sürerek, iptal ve tescil isteğinde bulunmuştur.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; dava konusu taşınmazın 22.5.2009 tarihli tahsis nedeniyle davalı adına tescil edildiği, kaydın edinme sütununda tahsisin tescil nedeni olarak gösterildiğini; ilköğretim okulu binası ve bahçesi niteliğini taşıdığı Hazinenin taşınmazın iadesi konusunda yaptığı başvurusunun İl Genel Meclisinin 07.12.2009 tarih 731 sayılı kararı ile reddedildiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; 222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu´nun 65.maddesinin 1.fıkrasında;"Okullar için tahsis, satın alma veya kamulaştırma yoluyla sağlanan topraklarla, bu topraklar üzerinde yapılacak bina veya tesisler, bulundukları yerlere göre köy veya özel idareler adına tapuya tescil edilir" geçici 7.maddesinde ise; "Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihte (12.10.1983) Hazine´nin mülkiyetinde bulunan ve ilköğretim kurumlarına tahsis olunan taşınmaz mallar, intifa hakkı Milli Eğitim Bakanlığına ait olmak üzere bulundukları yerlere göre bedelsiz olarak köy tüzel kişiliği veya özel idareler adına tapuya tescil edilir.

Devlete, özel idareler ve köy tüzel kişiliğine ait arsalar üzerinde Devlet veya özel idare bütçesinden katkı suretiyle gerçek veya tüzel kişilerce inşa edilen veya edilmekte olan taşınmaz mallar için de bu maddenin beşinci fıkrası uygulanır..." hükmü yer almaktadır. Milli Emlak Genel Tebliğinin 3.maddesinin 2.bendinde de paralel bir hüküm öngörülmüştür.

Hemen belirtilmelidir ki; 222 Sayılı Yasanın geçici 7.maddesinde yapılan düzenleme, yasanın yürürlüğe girmesi ile birlikte bu tarihten önce ilköğretim için ayrılan taşınmazların bu yasa gereğince ilgili kamu tüzel kişiliği adına (köy tüzel kişiliği veya özel idare) tescili konusunda geçmişe ilişkin tereddütleri gidermek amacını taşımaktadır. Anılan yasanın, yürürlüğünden sonraki dönem için ve halen 222 Sayılı Yasanın 65.maddesi ile buna bağlı olarak düzenlenen mevzuat geçerliliğini korumaktadır. Aksine bir yorum tarzı 222 Sayılı Yasanın 65.maddesinin uygulanabilirliğini ortadan kaldırır. Bu da yasaya veya yasa koyucunun amacına aykırılık teşkil eder.

Yukarıda değinilen yasal hükümler ve ilkeler gözetildiğinde, çekşimeli taşınmazı davalı özel idare adına tescilinde yasaya aykırı bir yön bulunmamaktadır.

Hal böyle olunca, davanın reddedilmesi gerekirken, aksine düşüncelerle kabulüne karar verilmesi doğru değildir.

Davalının, temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.´nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 20.06.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

ECRİMİSİL ,ELATMANIN ÖNLENMESİ , HARCIN ALINMASI VEYA TAMAMLANMASININ TARAFLARIN İSTEKLERİNE BIRAKILMAMASI

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/3541 E.N , 2011/6083 K.N.

Özet

DAVA DİLEKÇESİNDE ELATMANIN ÖNLENMESİ İSTEĞİ BAKIMINDAN ÇEKİŞMELİ TAŞINMAZLA İLGİLİ OLARAK DAVACI TARAFINDAN BİR DEĞER BELİRTİLMEDİĞİ GÖZETİLMEK SURETİYLE, DAVACIYA ÇEKİŞME KONUSU TAŞINMAZ MALIN DEĞERİNİN SORULARAK AÇIKLATTIRILMASI, DEĞERE İTİRAZ EDİLMESİ HALİNDE KEŞFEN DEĞERİN SAPTANMASI, BELİRLENECEK DEĞER ÜZERİNDEN NİSPİ TARİFEYE GÖRE HARCIN TAMAMLATILMASI GEREKİR. 492 SAYILI HARÇLAR YASASI HARCIN ALINMASI VE TAMAMLANMASINI TARAFLARIN İSTEKLERİNE BIRAKMAMIŞ OLUP, MAHKEMECE RE´SEN GÖZETİLMELİDİR.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, kayden malik oldukları 178 ve 66 parsel sayılı taşınmazda davalının köyde yaşamamalarından yararlanarak 1980 yılından bu yana tarım yapmak suretiyle tasarrufta bulunduğunu, elatmanın önlenmesine ve geriye dönük 5 yıl için dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiz ile birlikte 5.500,00 TL ecrimisilin tahsiline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalı, çekişmeli taşınmazları davacıların kök murisi Kamil´den haricen satın aldığını ancak tapuda intikalin yapılamadığını, bedelini ödeyerek malik sıfatı ile taşınmazları kullandığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece; davacılardan Selahattin bakımından aktif husumet ehliyeti yokluğundan açtığı davanın reddine, diğer davacıların davasında ise; davalının 178 parselin tamamına, 66 parselde ise payları oranında elatmasının önlenmesine, ecrimisilin kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; tetkik hakiminin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

Dava; elatmanın önlenmesi ve ecrimisil isteğine ilişkindir.

Mahkemece; davacılardan Selahattin tarafından açılan davanın aktif husumet ehliyeti yokluğundan reddine, diğer davacılar tarafından açılan elatmanın önlenmesi ve ecrimisil isteğine ilişkin davanın ise kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Davacının; dava dilekçesinde taşınmazla ilgili olarak bir değer belirtmediği, yargılama sırasında da taşınmazın değeri konusunda bir açıklama yapılmadığı, keşfen değerin saptanmadığı ve harç tamamlatılmadan yargı-lamaya devam edildiği görülmektedir.

Hemen belirtilmelidir ki; iddianın içeriği ve ileri sürülüş biçiminden davanın taşınmaz malın aynına ilişkin olduğu ve konusunu oluşturan hakkın para ile değerlendirilmesinin mümkün bulunduğu açıktır. Bu tür davalarda, HUMK´nın 413 ve 492 sayılı Harçlar Kanunu´nun 16. maddesi uyarınca; dava değerinin ve buna göre alınacak harcın çekişme konusu taşınmazın ve üzerindeki muhdesatın değerinin toplamından ibaret olacağı kuşkusuzdur. (04.03.1953 tarih 102 sayılı İ.B.K.)

Bilindiği üzere; 492 sayılı Harçlar Yasası, harcın alınmasını veya tamamlanmasını yanların isteklerine bırakmamış; değinilen yönün mahkemece kendiliğinden (re´sen) gözetilmesini hükme bağlamıştır. Anılan Yasa´nın 30. ve 32. maddelerinde ise yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemlerin yapılamayacağı vurgulanmıştır.

Hal böyle olunca; dava dilekçesinde elatmanın önlenmesi isteği bakımından çekişmeli taşınmazla ilgili olarak davacı tarafından bir değer belirtilmediği gözetilmek suretiyle, davacıya çekişme konusu taşınmaz malın değerinin sorularak açıklattırılması, değere itiraz edilmesi halinde keşfen değerin saptanması, belirlenecek değer üzerinden nispi tarifeye göre harcın tamamlatılması, işin esasının incelenerek hükme bağlanması gerekirken, kabul edilen ecrimisil değeri üzerinden harç alınmakla yetinilmesi isabetsizdir. Davalı yan, temyiz dilekçesinde sair nedenler demek suretiyle bu hususa değinmiştir.

Öyleyse, davalının temyiz itirazları bu yönüyle yerindedir. Kabulü ile hükmün öncelikle açıklanan nedenden ötürü HUMK´nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), bozma sebebine göre sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 23.05.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

ÇEKİŞMELİ TAŞINMAZ

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/5275 E.N , 2011/6034 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davcılar, miras bırakanları İ.....´in malik olduğu 6 parsel sayılı taşınmazı mirastan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olarak, oğlu olan dava dışı D.....´a temlikini sağlamak amacıyla, oğlunun kayınbiraderi olan davalıya devrettiğini ileri sürerek, tapunun miras payları oranında iptal ve tescilini istemişlerdir.

Davalı, çekişmeli taşınmazı bedelini ödeyerek satın aldığını bildirip, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davacıların muvazaa iddiası sabit görülerek, tapunun iptali ile muris İbrahim mirasçıları adına tesciline karar verilmiştir.

Karar, davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Ü…. A……´ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.

-KARAR-

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve miras payı oranında tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan deliller ile çekişmeli taşınmazın 1.4.1974 tarih 1/2 Sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme kararı gözetilerek yapılan soruşturma ile çekişmeli taşınmazın davalıya, mirasçıdan mal kaçırma amaçlı ve muvazaalı olduğu belirlenmek ve bu olgu mahkemece benimsenmek suretiyle davanın kabul edilmiş olması kural olarak doğrudur.

Ancak; davacılar, miras payları oranında iptal ve tescil isteğinde bulundukları halde HUMY´nın 74.maddesi gözardı edilerek istek aşılmak suretiyle dava dışı mirasçıları da kapsar biçimde tescile karar verilmesi doğru olmadığı gibi yargılama aşamasında keşfen saptanan değer üzerinden eksik harç tamamlanmadığı ve ihtiyari dava arkadaşı olan davacılar yönünden eldeki davanın aynı hukuki sebepten doğduğu ve tek bir (aynı) vekil ile temsil edildikleri gözetilerek dava dilekçesindeki dava değeri üzerinden davacılar lehine tek vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken her bir dava için, harcı tamamlanmayan değer üzerinden ayrı ayrı fazla avukatlık parasına hükmedilmiş olması da doğru değildir.

Davalının, temyiz itirazları değinilen bu yönler itibariyle yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.´nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 23.05.2011 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

 


 

MÜLKİYETİN NAKLİ-DÜRÜSLÜK KURALI

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/3769 E.N , 2011/6012 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, miras bırakanları F..... B...... adına kayıtlı 116 parsel sayılı taşınmazın fiilen paylaşıldığını ve mirasçılardan muris babaları N…..´ye düşen 6700 m² lik kısmın 1972 yılından bu yana davalı tarafça kullanıldığını ileri sürerek, elatmanın önlenmesi ve ecrimisil isteğinde bulunmuşlardır.

Davalı ve dahili davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, harici satış senedine dayalı olarak taşınmazın davalılar tarafından kullanıldığının belirlendiği gerekçesiyle hapis hakkı tanınmak suretiyle el atmanın önlenmesine ve ecrimisil isteğinin reddine karar verilmiştir.

Karar, taraflarca süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi C….. Ç…..´in raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüld       

-KARAR-

Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi ve ecrimisil isteklerine ilişkindir.

Mahkemece; harici satış bedeli (0,15 TL) üzerinden hapis hakkı tanınmak suretiyle elatmanın önlenmesine hükmedilip, ecrimisil isteği reddedilmiş, hüküm davalılar tarafından temyiz edilmiştir

Dosya içeriği ve toplanan deliller ile; davacıların kök miras bırakanı F..... B...... adına kayıtlı 116 parsel sayılı taşınmazın, miras yoluyla çocukları Y….., R….., M…… ve N…..´ye intikal ettiği, mirasçıların harici taksimle taşınmazı 4 parçaya bölerek fiilen paylaştıkları, davacılar miras bırakanı N….. B……´ye intikal eden 6300 m2 miktarlı çekişme konusu bölümün 29.03.1972 tarihli harici satış sözleşmesiyle 15.000.00 Lira bedelle, davalılar miras bırakanı İ….. Y….´ya satılarak zilyetliğinin devredildiği, dava konusu yerin de taşınmazın bu bölümüne ilişkin olduğunun da taraflarca kabul edildiği ve 02.01.1987 tarihinde vefat edene kadar İskender Yayla tarafından, sonrasında da mirasçılarından davalı Nasuh Yayla tarafından kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Davalılar, murislerince bedeli ödenmek suretiyle haricen satın ve zilyetliğini devraldıkları taşınmaz bölümünü iyiniyetli olarak kullandıklarını, geçersiz sözleşme nedeniyle; denkleştirici adalet kuralına göre, dava tarihi itibariyle taşınmaza ödenen paranın alım gücünün ilk ödeme tarihindeki alım gücüne ulaştırılmasını, uyarlanmış bedel üzerinden hapis hakkı tanınmasını ve bedel iade edilinceye kadar ecrimisilden sorumlu olmadıklarını savunmuşlardır.

Satış sözleşmesine konu taşınmazın tapulu olduğu konusunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Tapulu taşınmazın satışına ilişkin sözleşme resmi biçimde yapılmadığından, Türk Medeni Kanununun 706/1. maddesi, Borçlar Kanununun 213. maddesi ve Tapu Kanununun 26. maddesi uyarınca haricen satışına hukuken değer verilemez. Diğer taraftan; çekişmeli taşınmazın davacıların kök murisi Fatma Beştepe´ye ait olduğu, ölümünden sonra intikal yapılmadığı ve halen elbirliği mülkiyetine tabi bulunduğu sabittir.

Hemen belirtilmelidir ki; yukarıda değinildiği üzere tapulu taşınmazların haricen satışı mülkiyet yönünden satın alana bir hak bahşetmez ve satışa hukuken değer verilemez, ayrıca elbirliği veya paylı mülkiyet üzere olan bir taşınmazda bazı hissedar veya bir kısım paydaşların taşınmazın kullanımı yönünden tümünün iştirakiyle gerçekleştirecekleri harici taksim, parselasyon planı veyahut fiili bir kullanma olgusu gerçekleştirilmemiş ise taşınmazın tasarrufu (kullanma) açısından pay ve hisse satışlarına değer tanınamayacağı ve bunun sonucu olarak satın alan lehine TMK´ nun 994. maddesi hükmü ile 1940 tarih 2/77 sayılı İBK da öngörülen hapis (alıkoyma) hakkının söz konusu olamayacağı, tanınamıyacağı izahtan varestedir.

Ne varki; gerek elbirliği ve gerekse paylı mülkiyet üzere olan bir taşınmazda tüm ortaklar veya paydaşları kapsar şekilde taşınmazın kullanımı yönünden harici bir taksim yapılmış veya eylemli durumda uzunca bir süre fiili durum yaratılarak tüm ortak veya paydaşların her birine kullanılan veya kullanılacak bir yer ayrılmış ise haricen temellük edenin haklarına sahip olunacağında kuşku yoktur.

Somut olayda ise; çekişme konusu 116 parsel sayılı taşınmazda, gerek harici taksim olgusu ve gerekse fiili kullanım durumunun varlığı, taraf kabulleri, tanık anlatımları ile keşfen saptanmış bulunduğundan,10.09.2008 tarihli bilirkişi raporunda ( A ) harfiyle belirtilen 6300.m2 miktarlı bölüm kendisine özgülenen N.... Beştepe´nin bu bölümle ilgili olarak bir üçüncü kişi ile kullanım yönü itibariyle bir hak kurabileceği ve bunun korunması gerekeceği başka bir deyişle, 29.03.1972 tarihli harici satış sözleşmesinin tarafları olan satıcı N…. B…… ve alıcı İ……. Y….. halefi mirasçıları olan davanın taraflarını bağlayacağı kuşkusuzdur.

Davalılar murisinin satın alıp, zilyetliğini de devraldığı taşınmazı ileride kendisine devredileceği inancıyla kullandığı; davacılarında davalının kullanımına karşı çıkmayarak onay verdiği gözetildiğinde, YİBBGK 05.07.1944 tarih ve12/16 sayılı İBK ve YHGK 04.12.1985 tarih ve 14-308/978 sayılı kararları uyarınca davalıların kullanımının iyiniyetli olduğu kuşkusuzdur.

Öte yandan,10.07.1940 tarih 2/77 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca haricen yapılan taşınmaz mal satışından dönüldüğünde; satış bedeli kendisine geri verilmeyen taraf, parası iade edilinceye kadar yararlandığı ürünlerin bedelini ve ecrimisil ödemekle yükümlü bulunmadığına, taşınmazı kullanmasından dolayı kötü niyetli ve haksız işgalci (fuzuli şagil) sayılamıyacağına göre ecrimisil isteğinin reddine karar verilmesinde bir isabetsizlik yoktur. Davacıların, bu konudaki temyiz itirazları yerinde değildir reddine. Ancak; hüküm fıkrasının 3. bendinde her ne kadar belirlenen toplam harcın davanın kazanılan ve kaybedilen oranında taraflara tahmiline karar verilmiş ise de bunun doğru olduğu söylenemez. Zira, hüküm altına alınması gereken harcın kabul kapsamına alınan miktarla sınırlı olacağı kuşkusuzdur.

Bilindiği üzere; elatma olgusu haksız bir eylem olup, T.M.K.´nun 683. maddesi hükmünden kaynaklanan elatmanın önlenmesi davaları haksız fiil kimin tarafından gerçekleştirilmiş ise, ona karşı açılacağı, başka bir ifade ile husumetin HUMK.´nun 38. maddesi hükmü uyarınca eylemi yapan kişiye yöneltilmesi gerekeceği tartışmasızdır. Taşınmazın, çekişme konusu 6300 m²´lik bölümünün davalı N…. tarafından kullanıldığı, dahili davalıların bir elatmasının bulunmadığı saptanmış bulunmasına göre, davalı N…..´a yönelik elatmanın önlenmesi davasının kabul edilmesinde bir isabetsizlik yoktur Davalının bu hususa yönelik temyiz itirazları yerinde değildir reddine.

Davalıların diğer temyiz itirazlarına gelince;

Harici satış sözleşmesinin hukuken geçersiz olması nedeniyle, YİBBGK 10.07.1940 tarih ve 2/77 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ve haksız iktisap kurallarına göre herkesin aldığını iade ile yükümlü bulunduğu ve tarafların aldıklarını iade edeceği yolundaki genel ilke ve kabul karşısında, haricen yapılan tapulu taşınmaz satışının hukuken geçerli olmadığı konusunda bir çekişme bulunmadığından, burada öncelikle; harici satışı nedeniyle taşınmazı satın alana ödenmesi gereken miktarın ne olması gerektiği ve bu iade kapsamının belirlenmesi gerekir.

İadesi gereken bedel; harici satış sözleşmesinde gösterilen bedel mi, taşınmazın dava tarihindeki güncellenmiş (rayiç ) bedeli mi, yoksa harici satışta ödenen satış bedelinin denkleştirici adalet kuralına göre iadenin talep edildiği tarihte uyarlama sonucu ulaştığı alım gücü mü olması gerektiği hususu tartışılmalıdır.

YHGK nun 07.02.2001 tarih, 13/1729-32 sayılı kararında ifade edildiği şekilde; hukuken geçersiz harici satış sözleşmesi nedeniyle yanlar verdiklerini sebepsiz zenginleşme veya mülkiyet (İstihkak MK 618. Md (TMK 683.md)) davasında geri isteyebilirler. TMK 994. maddesi sebepsiz zenginleşmeyi önleyen özel bir düzenleme olup, her iki davada da TMK 994-995 maddelerinin uygulanması gerekir

Ancak, hukuken geçersiz sözleşmeden kaynaklanan bu nitelikteki bir uyuşmazlığın haksız iktisap kurallarına göre çözümlenip tasfiye edilebilmesi için birinci olarak TMK 2/2 maddesinde düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağı, sonrada haksız iktisap ilke ve esasları dikkate alınmalıdır.

TMK 2/2 maddesinde düzenlenen hakkın kötüye kullanılması yasağı kuralı, hakime özel ve istisnai hallerde adalete uygun hüküm verme olanağı sağlamaktadır. Yargı organları, çıkarlar dengesini ve adalet duygularını gözeterek toplumun gereksinmelerini karşılamakla yükümlüdür. (YHGK 07.02.2001 tarih, 13/1729-32 sayılı kararı ) Haksız iktisabın temeli hakkaniyet esasına dayanmaktadır, sebepsiz zenginleşmenin asıl unsurunu da denkleştirici adalet kuralı oluştur. Geçerli bir sebebe dayanmaksızın bir kişinin mal varlığından diğerinin mal varlığına kayan değerlerin eksiksiz iadesi denkleştirici adalet düşüncesine dayanır. Denkleştirici adalet ilkesi ise, haklı bir sebep olmaksızın başkasının mal varlığından istifade ederek kendi mal varlığını artıran kişinin elde ettiği bu kazanımı geri verme zorunda olduğunu ve gerçek bir eski hale getirme yükümlülüğü bulunduğunu ifade eder.

Geçersiz sözleşme gereğince, akdin düzenlendiği tarih itibariyle verilen paranın aynen iadesine karar verilmesi, enflasyonist bir ekonomik yapının bulunduğu toplumlarda, büyük adaletsizlikler yaratır.

YİBBGK nn 10.07.1940 tarih ve 2/77 sayılı kararının varlığı ileri sürülerek, söz konusu harici satış sözleşmesinin taraflarından taşınmazı iade alanın herhangi bir mağduriyeti olmazken, alıcının akit tarihinde verdiği ve fahiş değer kaybına uğrayan paranın aynı miktarda iadesine karar verilmesi adalet ve hakkaniyet kurallarıyla bağdaşmaz .

Hukuken geçersiz sözleşmeler, haksız iktisap kuralları uyarınca tasfiye edilirken, denkleştirici adalet kuralı ve hakkaniyet gözetilerek, sözleşme tarihinde satış bedeli olarak verilen paranın taşınmazın iadesinin talep edildiği dava tarihi itibariyle enflasyon, tüketici eşya fiyat endeksi, altın ve döviz kurlarındaki artışlar, memur maaş ve işçi ücretlerindeki artışlar gibi çeşitli ekonomik etkenlerin ortalamaları alınmak sureti ile uyarlama sonucu ulaşacağı alım gücü, yukarıda belirtilen ilke ve esaslar dikkate alınarak ve bu konuda uzman bilirkişi veya konusunda uzman mali müşavir veya muhasebeci, bankacı ve hukukçudan oluşan üç kişilik bilirkişi kurulundan, gerekçeli denetime elverişli rapor alınarak belirlenmeli, bu yolla belirlenen paranın reel değeri alıkoymada (hapis hakkında ) hükme esas alınmalıdır. Nitekim YHGK´ nun 29.09.2010 gün ve 2010/ 14-386 E, 2010/ 427 K; 07.02.2001 gün ve 2000/13-1729 E, 2001/32K, 24.11.1993 gün ve 1993/8-510 E, 1993/736 K , Y14. HD´nin 09.11.2009 gün ve 2009/10782 E, 2009/ 12514 K, Y13.HD´nin 08.07.2010 gün ve 2010/1407 E, 2010/ 10216 K, Y 11.HD´nin 07.02.2011 gün ve 2009/7712 E, 2011/1322 K, Y8.HD nin 11.05.2010gün ve2010/585 E,2010/2491 K sayılı kararlarında da aynı görüş benimsenmiştir.

Hal böyle olunca; TMK´ nun 994. maddesi hükmü göz önünde bulundurularak, harici satış sözleşmesinde satış bedeli olarak ödenen (15.000 Lira) paranın dava tarihi itibariyle ulaştığı uyarlanmış bedeli üzerinden davalı yararına (hapis hakkı ) alıkoyma hakkı tanınarak elatmanın önlenmesine karar verilmesi gerekirken, sözleşmeyle ödenen (15.000 Lira ) 0,15 TL bedel üzerinden (hapis hakkı ) alıkoyma hakkı tanınarak hüküm kurulması doğru değildir.

Öte yandan; muris İskender Yayla´nın terekesi elbirliği mülkiyetine tabi bulunduğundan, davalı Nasuh Yayla dışındaki tüm mirasçılar davaya dahil edilerek, zorunlu dava arkadaşlığı nedeniyle davada taraf sıfatı kazandıklarına göre; bu davalılar hakkında olumlu veya olumsuz bir karar verilmemiş olması da doğru değildir.

Davalı taraf taşınmazı harici satın almaya dayalı kullandığına ve harici satış bedeli kendilerine ödeninceye kadar taşınmazı alıkoyma hakkına haiz bulunduklarına, davadan öncede harici satış bedeli davalı tarafa ödenmek üzere bloke edilmediğine göre davanın açılmasına sebebiyet verdiği düşünülemez. O halde, yargılama giderlerinden davalıların sorumlu tutulması da isabetli değildir.

Davalıların, temyiz itirazları açıklanan nedenlerden ötürü yerindedir.Kabulüyle; hükmün HUMK.´nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 23.05.2011 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

-KARŞI OY YAZISI-

Aşağıda belirtilen iki husus haricindeki konular bakımından sayın çoğunlukla bir görüş ayrılığımız bulunmamaktadır.

Şöyle ki; 1-. Davacılar 4.2.2005 tarihinde hakim havaleli dilekçelerinde 26.800 m² yüzölçümündeki 116 parselin muris F.... B.......´ye ait olduğunu ölümü üzerine geride bıraktığı mirasçıları Y...., M....., R..... ve sonradan ölen babaları N....´nin taşınmazın kullanım biçimini 4 parçaya ayırarak harici taksimle belirlediklerini ancak amcaları olan Y....´a düşen bölüme davalının haklı ve geçerli bir nedeni bulunmaksızın müdahale ettiğini, ikazlarına rağmen kullanımını sürdürdüğünü belirterek dava dilekçesinin netice-i talep kısmında aynen "… davalının müdahale ettiği 6700 m2´lik Y.... B…….´nin hissesine vaki tecavüzün önlenmesine ve giderilmesine" diyerek davalarını hasretmişler, neyi ve nereyi dava ettiklerini duruksamaya yer bırakmayacak şekilde açıklamışlardır. Davalı ise, davaya cevap dilekçesinde harici taksimle Y....´a bırakılan yeri değil davacıların miras bırakanı N....´nin kullanımına bırakılan yeri 29.3.972 tarihli harici senetle babası İskender´in satın aldığını ölene kadar İskender´in, öldükten sonra da diğer mirasçılarla birlikte kendisinin kullandığını savunmuştur.

İddianın ileri sürülüş biçimi ve savunmanın içeriğine göre çekişmeli taşınmazın davacıların kök murisi F…..ya ait olduğu ve mirasçıları arasındaki harici taksimle taşınmazın kullanımının belirlendiği ve davacıların murisi N....´ye düşen taşınmaz bölümünün davalının babasına satıldığı esasen tarafların kabulünde bulunduğu gibi dosya kapsamı ile sabittir.

Mahkemece yapılan keşif neticesinde elde edilen teknik bilirkişi H.H….. T….. tarafından düzenlenen 19.9.2008 tarihli rapor ve krokide "A" harfi ile işaretlenen kısmın davacıların babası N....´nin kullanımına terk edilip, harici satın almayla davalı tarafın tasarruf ettiği yer olduğu, oysa eldeki dava ile Y....´un kullanımına özgülenen yerin davaya konu edildiği ve " D" ile gösterildiği ve davalıların bu bölüme herhangi bir müdahalelerinin bulunmadığı görülmektedir.

Buna göre, davaya konu edilen Y....´a bırakılan "D" ile işaretli yere davalı tarafından bir elatma olgusu bulunmadığı, hükme bağlanan yerle ilgili de usulen açılmış ve elde var sayılan bir dava bulunmadığı gözetilerek açılan davanın reddine karar verilmesi gerekirken istek dışına çıkılıp yargılamanın dava konusu olmayan "A" harfiyle gösterilen bölüme yoğunlaştırılarak burayla ilgili hüküm kurulması doğru değildir.

Öte yandan, bir bakıma mahkemece hakkında karar verilen yerle ilgili olarak usuli dairesinde dava açıldığını ve burayla bağlantılı olarak hüküm kurulduğunu varsayalım.

Bu durumda, davalı (haricen satınalan) lehine tanınacak hapis hakkının çoğunluk görüşünde benimsendiği gibi harici satış bedelinin dava tarihine kadar olan süreç zarfında güncellemek suretiyle eriştiği meblağ üzerinden mi yoksa 1940 tarih 2/77 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği üzere akit anındaki değer mi hapis hakkına konu olacaktır. Sayın çoğunlukla görüş aykırılığı bu noktada toplanmaktadır.

Hemen belirtilmelidir ki, çıkartılan İçtihadı Birleştirme Kararları yasal boşluk bulunan hallerde ortaya konulan kanun gücünde, konularıyla sınırlı, gerekçeleriyle açıklayıcı ve sonuçlarıyla bağlayıcı olan yargısal düzenlemelerdendir.

Somut olayda gözetilmesi gerekli 10.07.1940 tarih ve 2/77 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı sonuç bölümünde aynen "….haricen gayrimenkul satılıp ta bedeli satana ve gayrimenkulde alana teslim ve bu suretle gayrimenkul alanın intifaına terk edildiği ve ahiren bunlardan biri ferağdan veya teferruğdan imtina ettiği takdirde muteber olmayan bu satış zımnında her iki tarafın verdiğini istirdada hakkı mevcut ve satın aldığı parayı ve müşteri de gayrimenkulü iade veciberiyle mükellef bulunmuşlar ise de bir taraf vecibesini ifa etmedikçe diğer tarafı ifayı vecibeye davet edemeyeceğine binaen aldığı bedeli iade etmeyen tarafın diğer tarafı gayrimenkulü iadeye icbar ve intifadan men edemeyeceğine ve para iade olununcaya kadar gayrimenkulden intifa izin mevcut addedileceğine ve bu vaziyette yani verdiği bedel kendisine iade edilmeyen tarafın mütemerrit addine imkan bulunmadığına ve parası iade edilinceye kadar da intifa ettiği semerelerin tazminiyle ve ecrimisil itasiyle mükellef tutulamayacağı" düzenlemesini öngörmüştür.

Bilindiği üzere; tapulu taşınmazların mülkiyetinin naklinin Türk Medeni Kanununun 706., Borçlar Kanununun 213. ve 2644 Sayılı Tapu Kanununun 26.maddeleri hükümleri gereğince resmi şekle bağlı olduğu tartışmasızdır. Başka bir ifadeyle tapulu taşınmazın harici satışına değer verilemez ve mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmez. Ancak tapulu taşınmazın haricen satılması ve alıcısına teslim edilmesi (zilyetliğinin devredilmesi) halinde satın alan kişi yönünden kişisel hak sağlayacağı, değişik anlatımla Türk Medeni Kanununun 994.maddesi hükmü uyarınca harici satış bedeli kendisine ödeninceye kadar taşınmazı alıkoyma hakkına (hapis hakkına) sahip olacağı kuşkusuzdur.

O halde, gerek Türk Medeni Kanununun 994.maddesi hükmü ve özellikle 940 tarih 2/77 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca taşınmazı haricen satan, satıştan kaynaklanan aldığı parayı iade etmedikçe verdiğini geri isteyemeyeceği, yani taşınmazın davalının alıkoymasına (zilyet etmesi-kullanmasına) mani olamayacağı sabittir. Haricen satıştan kaynaklanan ve akitten dönüldüğünde çökertici olmayan ve taraflarca kararlaştırılan şart varsa bununla birlikte haricen satın alana verilmesi gerekli meblağın satın alma tarihindeki ödediği bedel olması gerekir. Zira taşınmazı haricen satın alan taşınmazı kullanmakta onun Medeni ve tabii semerelerinden yararlanmakta ve onu işletmektedir. Anayasa Mahkemesinin 10.02.2011 tarih 2008/58 esas ve 2011/37 sayılı kararında da belirtildiği üzere ekonomilerde bir değişim vasıtası olan para çeşitli ticari, sınai, zirai vs. faaliyetlerde kullanılmakla sahibine kazanç, kira, nema vs. adları altında kimi yararlar sağlayan ekonomik bir değerdir. Buna göre her iki taraf (satan ve haricen alan) ekonominin işleyen kuralları dahilinde (karşılıklı) elde ettiklerinden yararlanmışlar ve farklı şekillerde ve biçimde kazanç sağlamışlardır. Bu olguda terazinin iki kefesi eşit durumdadır. Öyleyse, geri verme anında harici satış bedelinin enflasyon etkisinde kaldığı ve alım gücünü yitirdiği gerekçesi ile uyarlanarak eriştiği rakamın taşınmazı harici satandan alarak satın alana verilmesi veya bu değer üzerinden davalı (harici satın alan) lehine hapis hakkı tanınması eşit olan terazinin dengesini bozar ve satanın aleyhine ve fakat taşınmazı kullanarak değişik ve çeşitli biçimlerde ondan semere elde edenin yararlandığı değerler göz ardı edilerek tek taraflı olarak davalının lehinde haksız netice doğurmasına sebebiyet verir. Bu ise Türk Medeni Kanununun 2.maddesinde yer alan "…Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz…." şeklindeki objektif iyi niyet kurallarının ihlâli sonucunu doğurur ki, hukuk düzeninin bunu korumayacağı açıktır.

Kaldı ki, 743. Sayılı Medeni Kanunun yürürlük tarihi olan 1926 dan beri ve sonradan yürürlüğe giren 4721 tarihli Türk Medeni Kanununun uygulama sürecinde düşüncemizin zıddında Dairemizce ittihaz edilen bir tek kararın mevcudiyetine rastlanmamıştır.

Diğer taraftan, 29.03.1972 tarihinde düzenlenen harici satışa dair aksi taraflarca iddia ve ispat edilmeyen belgede harici satıştan dönüldüğünde bazı hukuki müeyyide ve şartlar benimsenmiştir. Bu şartların hukuka ve kanuna uygun bulunması halinde taraflarını bağlayacağı tartışmasızdır. Öyleyse, belgede öngörülen müeyyideler gözardı edilerek uyarlama gibi belgede yer verilmeyen hususun karar altına alınması da doğru değildir.

Arz edilen bu nedenlerle hapis hakkına konu teşkil eden harici satış bedelinin güncellenmesine ilişkin sayın çoğunluk görüşüne iştirak edemiyoruz.

 


 

TAPU İPTAL VE TESCİL

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/5171 E.N , 2011/5780 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, 119 pafta 504 ada 49 parsel sayılı taşınmazın cami vasfı ile K... S... A... V... adına kayıtlı iken 2981 sayılı yasanın 10/b maddesi uyarınca hazine adına tescil edildiğini ileri sürerek tapu iptal ve tescile karar verilmesini istemiştir.

Davalı,davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, 3402 sayılı yasanın 16. maddesi uyarınca kamunun ortak kullanımına ayrılan caminin özel mülkiyete konu olamayacağı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı vekilince süresinde temyiz edilmiş olmakla Tetkik Hakimi Süleyman Yumma´nın raporu okundu. Düşüncesi alındı. Dosya incelendi. Gereği görüşülüp, düşünüldü.

KARAR

Dava,tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; çekişme konusu taşınmazın komisyonun 18.11.1939 tarihi 181 nolu kararı ile cami vasfı ile K... S... A... V... tüzel kişiliği adına 119 pafta 504 ada 49 parsel olarak tescil edildiği,16.07.1997 tarihinde 2981/3290 Sayılı Yasanın 10/b maddesi hükmü uyarınca yapılan uygulama neticesinde " bahçeli kargir cami ve iki depo " niteliği ile 5312 ada 1 parsel olarak Hazine adına tespit edildiği,3.7.1998 tarihinde bu tespitin kesinleşmesi ile Hazine adına çap kaydının oluştuğu anlaşılmaktadır.

Gerçekten de çekişmeli taşınmazın K... S... A... V... adına tapu komisyon kararının 18.11.1939 tarihli kararı ile hayrat vakfından olduğu gerekçesi ile sicil kaydının oluştuğu sabittir.

Davacı Vakıflar İdaresi 2981/3290 Sayılı Yasanın 10/b maddesi uygulaması sonucu bahçeli kargir " cami" nitelikli mülkiyeti vakfına ait çekişmeli taşınmazın Hazine adına tespitiyle oluşan sicil kaydının yasal dayanağının bulunmadığını ileri sürerek iptal ve vakfı adına tescilini istemiştir.

Bilindiği üzere 2981/3290 Sayılı Yasanın 10/b maddesi ile üzerinde imar mevzuatına aykırı olarak toplu binalar inşa edilmiş paylı veya özel parselasyona dayalı arsa veya arazilerde kişilerin pay oranları ve fiilen kullanma durumları dikkate alınarak, kadastro yasası hükümlerine göre hak sahipleri tespit veya yeniden tayin edilerek adlarına tescil edileceği hükmü getirilmiştir.

Oysa, somut olayda taşınmaz bahçeli kargir cami vasfında olup, üzerinde cami niteliğinde yapının bulunduğu ve toplu olarak binalar ve yapılaşmanın mevcut olmadığı gibi, mülkiyet yönü itibariyle de malik sadece K... S... A... vakfı olup,bir çok paydaşı bulunmadığından fiili bir kullanım durumunun teşekkül ettiğinden de söz edilemez.

Ayrıca, 2981/3290 Sayılı Yasanın 10/b-2 maddesinin 3. Fıkrasında tespit sırasında özel parselasyon planında görülen veya hisseli satışlar sonucu fiilen oluşan yol, meydan,otopark ,çocuk bahçesi, yeşil saha vs. hizmetlere ayrılan yerler ile bunlara ilişkin hisseler bedelsiz olarak resen tapudan terkin; okul, ibadet yeri ve benzer kamu hizmetlerine ayrılan yerler ise bedelsiz olarak ilgili idareler adına tespit ve tescil edilir hükmünü öngörmüştür.

Buna göre, üzerinde ibadet yeri olan (camii...gibi) taşınmaz için ön görülen yasal düzenlemenin uygulanabilmesi bakımından öncelikle taşınmazın paylı mülkiyet üzere olması veya özel parselasyona tabi tutulması ve bunun sonucu olarak parsellerden istifadeyi zorunlu kılacak hizmete tahsis edilecek bölümlerin ayrılması gibi koşulların varlığı şarttır.

Oysa taşınmazın müstakil mülkiyet üzere olduğu gibi somut olayda diğer unsurların da ( yasal şartların) bulunmadığı tartışmasızdır. Diğer taraftan 2981 /3290 Sayılı yasanın 10/b maddesini düzenlemesindeki amacı mülkiyet değişikliği olmayıp, fiili durumun hukukileştirilmesine ilişkindir.

Hal böyle olunca, hadisede 2981/3290 Sayılı Yasanın 10/ b maddesi koşullarının gerçekleşmediği gözetilerek davanın kabul edilerek vakfı adına tesciline karar verilmesi gerekirken yasal olmayan gerekçelerle ve hadiseye uygun düşmeyen sair yasal düzenlemelerin hükme esas alınması doğru değildir.

Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün H.U.M.K.´nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, 11.05.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

TENKİS

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/461 E.N , 2011/5625 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, miras bırakanları D.... T.....´ün çekişmeli 4 ada 15 sayılı parselini kendilerinden mal kaçırmak amacıyla ikinci eşi Selvi ile onun ilk eşinden olma çocukları lehine temliklere konu yaptığını ileri sürerek payları oranında iptal-tescile, olmadığı takdirde tenkise karar verilmesini istemişlerdir.

Davalılar, davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece,miras bırakanın ikinci eşi ile onun ilk eşinden olma çocukları lehine mal kaçırma amacıyla hareket ettiği gerekçesiyle anılan davalılar yönünden davanın kabulüne, davalılar D.... ve M.B.....´ın ise iyiniyetlerinin aksi kanıtlanamadığından haklarındaki davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacılar ve bir kısım davalılar tarafından süresinde duruşma istekli temyiz edilmiş olmakla, duruşma günü olarak saptanan 10.05.2011 Salı günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden vekili Avukat M..... K... ile yine temyiz eden vekili Avukat M..... Y..... geldiler, davetiye tebliğine rağmen D..... K..... vd. vk.Avukat gelmedi, yokluğunda duruşmaya başlandı, süresinde verildiği ve kayıt olunduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendi, duruşmanın bittiği bildirildi, iş karara bırakıldı. Bilahare Tetkik Hakimi M.... A...... tarafından düzenlenen rapor okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:

-KARAR-

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali-tescil, olmadığı takdirde tenkis isteğine ilişkindir.

Getirtilen kayıt ve belgelerden:

1) Dava konusu 4 ada 15 parsel sayılı taşınmazın (795.54 m2. Bahçeli Ahşap ev) 15/08/1972 tarih ve 65 sıra no´lu tapu kaydına istinaden 30.03.1984 tarihindeki kadastro tespitinde muris Hacıali oğlu D... T... adına tespit ve tescil edildiği;

2) Murisin, tamamı adına kayıtlı 4 ada 15 parsel sayılı taşınmazının 1/2 payını 17/10/1995 gün ve 1928 yevmiye numaralı resmi akitte 126 YTL.´ye ikinci eşi davalı S... T...´e; diğer 1/2 payını ise 16/02/2007 gün ve 587 yevmiye numaralı resmi akitte 30.000 YTL.´ye davalı D... K...´a sattığı;

3) Davalı D... K...´ın, 16/02/2007 gün ve 588 yevmiye numaralı resmi akitte, kendisine ait 3 ada 25 parsel sayılı taşınmazda bulunan birinci kat 7 nolu bağımsız bölümünü 7000 YTL.´ye davalılardan S.... T....´e sattığı;

4) S.... T....´ün de, 1995 yılında eşinden satın aldığı 4 ada 15 parsel sayılı taşınmazdaki 1/2 payı 01/03/2007 gün ve 783 yevmiye numaralı resmi akitte 30.000 YTL.´ye davalı M.... B...... K.....´a sattığı;

5) Davalı D.... K.....´ın, 04/04/2007 gün ve 1232 yevmiye numaralı resmi akitte, kendisine ait 3 ada 25 parsel sayılı taşınmazda bulunan birinci kat 8 nolu bağmsız bölümünü 7000 YTL.´ye davalılardan 1968 doğumlu L...... S...... ´ya; 09/05/2007 gün ve 1698 yevmiye numaralı resmi akitte de, aynı taşınmazdaki zemin kat, 3 nolu bağmsız bölümünü 5.500 YTL.´ye davalılardan 1965 doğumlu C..... S...... ´ya sattığı, her iki işlemde de C..... S...... ´yı ve L..... S..... ´yı vekili olarak anneleri S.... T....´ün temsil ettiği; anlaşılmaktadır.

Öte yandan; 1926 doğumlu muris D..... T.....´ün 01.08.2007 tarihinde öldüğü, geride mirasçısı olarak ikinci eşi S..... ile ilk eşinden olma çocukları N....., H....., H...., H..... ve torunu U.....´un kaldığı; davalılar L...... S..... ve C..... S......´nun ise, murisin ikinci eşinin ilk evliliğinden olma çocukları oldukları; üçüncü kişi konumunddaki davalılar D..... K..... ve M.... B.... K....´ın da, Erbaa İlçesi´nde kurulu ve faaliyet gösteren K..... İnşaat Taahhüt San. Ltd. Şti.´nin kurucu ortakları ve aynı zamanda baba-oğul oldukları kayden sabittir.

Murisin ikinci eşi S.... dışındaki mirasçıları olan davacılar, öncelikle 4 ada 15 parsel sayılı taşınmazın, mümkün olmaması halinde 3 ada 25 parsel sayılı taşınmazda bulunan 3, 7 ve 8 numaralı bağımsız bölümlerin tapularının iptali ile payları oranında tüm mirasçılar adlarına tapuya kayıt ve tesciline; tapu iptali ve tescilin mümkün olmaması halinde tenkise karar verilmesi isteğiyle eldeki davayı açmışlardır.

Mahkemece, 3 ada 25 sayılı parseldeki 3, 7 ve 8 nolu bağımsız bölümlerin tapularının davacıların payları oranında iptaliyle adlarına tesciline; davalılar D.... K..... ile M.... B..... K..... hakkındaki davanın ise reddine karar verilmiştir.

Gerçekten de, dosya içeriği ve toplanan delillerden, muris D.... T.....´ün davacı mirasçılarından mal kaçırmak ve ikinci eşi ile onun ilk evliliğinden olma çocuklarına taşınmaz kazandırmak amacıyla 4 ada 15 sayılı parselini elinden çıkardığı, karşılığında da, 3 ada 25 parsel sayılı taşınmazdaki 3, 7 ve 8 numaralı bağımsız bölümleri edinmelerini sağladığı; bunun yanında, davalılar D.... K..... ile M.... B..... K.....´ın ise katıldıkları işlemlerde iyi niyetle hareket ettiklerinin aksinin kanıtlanamadığı sonuç ve kanaatine varılmaktadır.

Belirlenen bu olgular gözetildiğinde, davalılar D.... K..... ile M..... B..... K.... hakkındaki davanın reddedilmesi doğrudur. Davacıların temyiz itirazı yerinde değildir, reddine.

Ne var ki, murisin, ikinci eşine ve onun ilk evliliğinden olma çocuklarına taşınmaz edindirmek amacıyla davalılardan D.... K.....´a yaptığı temlikin gizli bağış olarak nitelendirilebileceği; diğer taraftan, murisin ikinci eşine muvazaalı biçimde aktardığı 1/2 payın da iyi niyetli 3. kişi konumundaki davalı M.... B.... K....´a devredilmiş olması karşısında, olayda 01.04.1974 tarih, 1/2 Sayılı İnançları Birleştirme Kararı´nın uygulama yeri bulunmadığı ve iptal-tescile karar verilemiyeceği açıktır.

Hal böyle olunca, söz konusu temliklerin terditli istek olan tenkis bakımından değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı biçimde hüküm kurulması isabetsizdir.

Davalıların bu yöne değinen temyiz itirazı yerindedir. Kabulüyle, hükmün HUMK.´nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 03.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren Avukatlık Ücret Tarifesinin 14. maddesi gereğince gelen temyiz eden taraflardan davalı vekili için 825.00.-TL. duruşma avukatlık parasının diğer temyiz edenden alınmasına, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine,10.05.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

HUKUKİ YARDIM, MUVAZAALI İŞLEM ,TAPU İPTALİ VE TESCİL

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/3230 E.N , 2011/5252 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, miras bırakan babası Tevfik in 73 ada 62 parsel sayılı taşınmazını muvazaalı biçimde temlik ettiğini ileri sürerek, tapunun iptaliyle tüm mirasçılar adına tesciline karar verilmesini istemiştir.

Dahili davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davalı Ülkü´nün kayıtla ilgisi bulunmadığı, davalı Yusuf´un da davadan önce ölmüş olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı ve dahili davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Murat Ataker´in raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

KARAR

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı tapu iptali-tescil isteğine ilişkindir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 73 ada 62 sayılı parselin Tevfik Ünal adına kayıtlı iken, Tevfik´in bu taşınmazı 28.06.1991 tarihinde annesi Ayten´e satış yoluyla devrettiği; Ayten ölünce, taşınmazın 01.03.2004 tarihinde mirasçıları Ülkü , Yusuf Ünal ve Tevfik e intikal ettiği ondan sonra aynı tarih ve takip eden yevmiye sayılı işlemle taksim suretiyle Yusuf adına tescil edildiği; Tevfik ´in 23.09.2004´te ölümüyle, geride mirasçıları olan davacı oğlu Bekir ile dava dışı eşi Safiye ve kızı Bilgesu´nun kaldığı görülmektedir.

Muris ´in oğlu Bekir, babasının 73 ada 62 sayılı parselini mal kaçırma amacıyla muvazaalı biçimde devrettiğini ileri sürerek, halası Ülkü ile amcası Yusuf aleyhine 30.04.2008 tarihinde eldeki davayı açmış; yargılama sürerken davalılardan Yusuf´un 29.09.2005´te ölmüş olduğu anlaşılınca, Yusuf mirasçıları davaya dahil edilmiş, mirasçılardan Yusuf´un eşi Brigitte Siebert davayı avukatı vasıtasıyla sürdürmüş, yargılama sonucunda da; davalı Yusuf hakkındaki davanın Yusuf un davadan önce ölmüş olması nedeniyle reddine, diğer davalı Ülkü hakkındaki davanın da husumet nedeniyle reddine, dahili davalıların da usulü yanlışlıktan ötürü davaya dahil edildikleri gerekçesiyle haklarında bir karar verilmesine yer olmadığına hükmedilmiştir.

Gerçekten de, davalılardan Yusuf´un davadan önce ölmüş olması ve davalı Ülkü´nün de dava tarihinde kayıtla bir ilgisinin bulunmadığı gözetilerek yazılı biçimde hüküm kurulmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacının temyiz itirazları yerinde değildir, reddine.

Yusuf´un eşi dahili davalı Brigitte Siebert Korn´un temyiz itirazına gelince:

Bilindiği üzere; gerçek kişilerin kişiliği ve bununla medeni haklardan istifade (hak) ehliyeti ölümle sona erer. Bu nedenle, ölmüş olan kişinin taraf ehliyeti yoktur.

Somut olayda olduğu gibi, dava tarihinden önce ölmüş bulunan bir kişiye karşı dava açılmış olması halinde, mahkemenin, davalının taraf ehliyetinin bulunmadığını öğrenmesi üzerine davayı mesmu olmadığından dolayı kendiliğinden reddetmesi gerekir.

Hemen belirtilmelidir ki, bir davada verilen hüküm, yalnız o davanın tarafları bakımından kesin hüküm teşkil eder (HUMK m.237). Bir davanın taraflarının kimler olduğu ise, davacı tarafından dava dilekçesinde gösterilir. Eş söyleyişle, istemde bulunan kimsenin taraf olarak gösterdiği kişi usul hukuku yönünden taraf olup, eylemli olarak dava edilen, taraf sayılmıştır. Bu kişinin gerçekten o davada taraf ehliyetine sahip olup olmadığı da, davanın görülmesi sırasında belirlenecektir.

Dava dilekçesinde taraf olarak gösterilen Yusuf un davadan önce ölmüş olması nedeniyle taraf ehliyetinin bulunmadığı, yargılama sürerken belirlenmiştir. Ne var ki, davacı tarafın talebi üzerine mahkemece, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´na aykırı olarak ölü davalı mirasçıları davaya dahil edilmiş ve davanın sonuçlandığı 04.11.2010 tarihine kadar mirasçılardan Brigitte Siebert vekili görevine devam etmiştir.

Bu noktada, davacı tarafın hatalı talebi kabul edilerek mahkemece yargılamaya dâhil edilen mirasçılar yararına vekalet ücreti hükmedilmesi gerekip gerekmediği sorusunun çözümü, mirasçıların eldeki davada kendilerini savunmalarını engelleyen bir yasal düzenleme bulunup bulunmadığı sorusuna doğru cevabın verilmesiyle mümkündür.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının, "Temel Haklar ve Görevler" başlıklı 36. maddesine göre, herkes adil yargılanma ve savunma hakkına sahiptir.

Bu kapsamda, usulsüz olarak mahkemece davaya katılmış olan mirasçıların Anayasal savunma hakkına ve dolayısıyla kendilerine vekil tayini ile iddia ve savunma hakkına sahip oldukları kuşkusuzdur.

Aksinin kabulü halinde, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu´nun 25.11.1992 gün ve E:1992/15-398 K:1992/703 sayılı kararının gerekçesinde de ifade edildiği üzere, usul hukukunda bulunmayan dahili dava müessesi uygulanarak davaya dahil edilen, eş söyleyişle usulsüz olarak davaya katılmış bulunan kişinin savunma yapmaması ve aleyhine verilen hükmü temyiz etmemesi halinde husumeti benimsemiş sayılacağı ve hakkında verilen hükmün bu haliyle kesinleşeceği açıktır.

Öteden beri, Yargıtay´ın istikrar bulan yerleşmiş uygulamasına göre, bir davada usulüne uygun olarak taraf kılınmayan kişinin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddedilmediği, Anayasal yargılanma ve savunma hakkına ilişkin ilkeden hareketle temyiz talebinin incelendiği de bilinmektedir.

Şu açıklamalar karşısında, usule uygun olmasa dahi diğer tarafın talebi ve mahkemenin kararı ile taraf durumuna getirilmeye zorlanan ölü davalı mirasçılarının, mahkemede vekil aracılığı ile kendilerini savunmalarını engelleyen bir yasa hükmünün bulunmadığı; dahası, bunun bir anayasal hak olduğu her türlü duraksamadan uzaktır.

Öte yandan, 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 164/1. maddesi hükmüne göre avukatlık ücreti, avukatın hukuki yardımının karşılığı olan meblağı veya değeri ifade etmektedir.

Bunun yanında; sonuçta davada ne karar verileceği, davanın taraf ehliyetinden dolayı reddinin gerekip gerekmediği hakimin yetkisinde olduğundan, kendilerini savunma durumunda bırakılan, bu bağlamda vekalet ücreti ödemek mecburiyetinde kalan mirasçıya izafe edilebilecek bir kusurun bulunmadığı da şüphesizdir.

Yukarıda değinilen ilke ve olgular birlikte değerlendirildiğinde; davanın, ölü davalının taraf ehliyetinin bulunmaması nedeni ile reddinde, gerekmediği halde taraf durumuna getirilen mirasçının yargılama sırasında yaptığı keşif, tanık gideri gibi diğer masrafların tamamının yasal olarak mirasçılara ödenmesi gerektiği gibi, yargılama giderlerinden olan avukatlık ücretinin de ödenmesi gerektiği her türlü izahtan varestedir.

Davanın usule ilişkin nedenle reddedildiği eldeki davada, davacı tarafça ve mahkemece tereddüt içine düşürülen ölü davalı mirasçısının vekille davayı takip ettiği, vekilin, mirasçıyı temsilen onun adına savunma hakkını kullandığı ve hukuki yardımda bulunduğu göz önüne alınarak, mahkemece davaya dahil edilen mirasçı yararına vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği açıktır.

Hal böyle olunca, kendisini vekille temsil ettiren ölü davalı Yusuf mirasçısı Brigitte Siebert lehine vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı biçimde hüküm kurulması doğru değildir.

Dahili davalının temyiz itirazı açıklanan nedenlerden ötürü yerindedir. Kabulüyle, hükmün HUMK.´nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 03.5.2011 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

 


 

ECRİMİSİL, ELATMANIN ÖNLENMESİ

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/4258 E.N , 2011/4980 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, kayden maliki oldukları 3 parseldeki VI.27 Blok 1 nolu villayı harici sözleşme ile davalıya sattıklarını, davalının satış bedelini ödemediğini, sözleşmenin feshedildiğini, ihtara rağmen taşınmazın kullanımına devam edildiğini ileri sürerek, elatmanın önlenmesi ve ecrimisil isteğinde bulunmuştur.

Davalı, iddiaların yersiz olduğunu, tapu iptali ve tescil davası açtığını bildirip, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, sözleşme uyarınca satıp teslim edilen taşınmaza elatmanın önlenmesi isteminde bulunulmasının iyiniyetle bağdaşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacılar vekili tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi Sadettin Akyol´un raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü.

KARAR

Dava, elatmanın önlenmesi ve ecrimisil isteğine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu villa niteliğindeki, taşınmazda davacıların 1/2´şer pay sahibi oldukları, davalının taşınmazda kayıttan ve mülkiyetten kaynaklanan bir hakkının bulunmadığı halde taşınmazı 28.09.2009 tarihli ibra edilen belgede görüldüğü üzere haricen satın almaya dayalı olarak kullandığı, ayrıca davalının Büyükçekmece 2.Asliye Hukuk Mahkemesinin 2010/1371 esas sayılı dosyası ile davacı aleyhine harici satın almaya dayalı tapu iptali ve tescil davası açtığı ve davanın halen derdest olduğu, esasen mahkemece açılan iptal ve tescil davası nedeniyle eldeki davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

Gerçekten de, 28.09.2009 tarihli belgede 1/2´şer pay sahibi olan davacıların çekişmeli taşınmazı haricen davalıya sattıkları ve bedelin ne şekilde ödeneceğinin kararlaştırıldığı, buna göre, öngörülen bedelin bir bölümünün davacılara ödendiği, ancak tamamının ödenmediği dosya kapsamı ile sabittir.

Hemen belirtilmelidir ki, Türk Medeni Kanununun 706., Borçlar Kanununun 22. ve 213.maddeleri ile 2644 Sayılı Tapu Kanununun 26.maddesi hükmü uyarınca tapuda kayıtlı olan taşınmazların resmi olarak yapılmayan satışlarına hukuki sonuç bağlanamaz, böylesi bir satışa değer verilemez.

Ancak, haricen satın alan kişinin Türk Medeni Kanununun 994.maddesi hükmü gereğince haricen ödediği bedel kendisine iade edilinceye kadar taşınmazı alı koyma bir başka ifade ile taşınmazı kullanmaya hakkı bulunmaktadır. Bu hakka uygulamada hapis hakkı denilmektedir. Diğer yönü itibariyle Borçlar Kanununun 81.maddesi hükmü uyarınca edimini ifa etmeyen kişi karşı tarafı edimini ifaya zorlayamaz. Yani harici satıştan elde ettiği bedeli haricen satın alana ödemedikçe, satın alan kişinin taşınmazı kullanımına mani olamaz.

Bu ilkeler çerçevesinde somut olay değerlendirildiğinde davalı tarafın davacılara bir kısım ödemeler yaptığı sabittir. O halde, ödenen miktarlar tespit edilerek davalıya ödenmesi koşuluyla yani davalıya hapis hakkı tanınmak suretiyle elatmanın önlenmesine karar verilmesi gerekirken yukarıda değinilen kurallar gözardı edilerek, açılan tapu iptali ve tescil davası gerekçe yapılarak davanın reddine karar verilmesi doğru değildir. Esasen davada ileride telafisi mümkün olmayacak nitelikte (yıkım gibi) bir istek bulunmadığına ve çap iptale kadar geçerli olduğuna göre, çapa değer verilmek suretiyle davalı yararına ödenen bedeller üzerinden hapis hakkı tanınarak dava kabul edilmelidir.

Diğer taraftan, taşınmazı haklı ve geçerli bir nedeni bulunmaksızın yani haksız olarak kullanan kişinin taşınmaz malikine ödemekle yükümlü olduğu haksız işgal tazminatı niteliğindeki ecrimisil yönünden davalıyı sorumlu tutmakta olanaksızdır. Zira davalı taşınmazı haricen satın almaya dayalı olarak tasarruf ettiğine göre, kendisinin fuzuli şagil olarak değerlendirilmesi de olanaksızdır.

Hal böyle olunca, yukarıda değinilen ilkeler gözetilerek bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ve yasal olmayan gerekçelerle davanın tümden reddi isabetsizdir.

Davacıların, temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.´nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 28.04.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

 

 
                                  Sayaç