TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR.. SİTEMİZDE YER ALAN BİLGİLERİ İNCELERKEN ARADIĞINIZ SORULARIN CEVABINI BÜYÜK ÖLÇÜDE BULABİLECEKSİNİZ..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
YARGITAY HUKUK DAİRELERİ KARARLARI 18(MURİS MUVAZAASI OLARAK TANIMLANAN MUVAZAA-GAYRİMENKULÜN KÖTÜ NİYETLİ ÜÇÜNCÜ KİŞİYE DEVRİNİN İPTALİ-İNŞAATIN DURDURULMASI-HAKSIZ İHTİYATİ TEDBİR NEDENİYLE MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT-ALACAK) / 07-01-2013

MURİS MUVAZAASI OLARAK TANIMLANAN MUVAZAA

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi 2005/3429 E., 2005/3748 K.

YARGITAY İLAMI

Mahkemesi : B. Asliye H. H.

Tarihi : 30.11.2004 Nosu : 657-867

Davacı : Zehra v.s. Davalı : Gürcan

İÇTİHAT ÖZETİ : Muris muvazaası olarak tanımlanan muvazaa, niteliği itibariyle nisbi muvazaa türüdür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir.

Taraflar arasında görülen davada;

Davacılar, babaları olan miras bırakan Süleyman ın kendilerinden mal kaçırma amacıyla 181 ve 7 parsel sayılı taşınmazlarını satış şeklinde davalı torununa temlik ettiğini; işlemin muvazaalı olduğunu ileri sürerek, taşınmaz tapularının iptaliyle payları oranında adlarına tesciline karar verilmesini istemişlerdir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, elbirliği ile mülkiyette, mirasçıların her birinin kendi payı için iptal-tescil isteğinde bulunamayacağı gerekçesiyle, davanın usul yönünden reddine karar verilmiştir.

Karar, davacılar tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi raporu okundu, düşüncesi alındı.

Dosya incelendi gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR:

Dava, muris muvazaası hukuksal nedenine dayalı iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, elbirliği ortaklığından söz edilerek davanın reddine karar verilmiştir.

Bilindiği üzere; uygulamada ve öğretide “muris muvazaası” olarak tanımlanan muvazaa,niteliği itibariyle nisbi (mevsuf-vasıflı) muvazaa türüdür. Söz konusu Muvazaada miras bırakan gerçekten sözleşme yapmak ve tapulu taşınmazını devretmek istemektedir. Ancak mirascısını miras hakkından yoksun bırakmak için esas amacını gizleyerek, gerçekte bağışlamak istediği tapulu taşınmazını, tapuda yaptığı resmi sözleşmede iradesini satış veya ölünceye kadar bakma sözleşmesi doğrultusunda açıklamak suretiyle devretmektedir.

Bu durumda yerleşmiş Yargıtay İçtihatlarında ve 1.4.1974 Tarih 1/2 Sayılı İnançları Birleştirme Kararında açıklandığı üzere görünürdeki sözleşme tarafların gerçek iradelerine uymadığından, gizli bağış sözleşmesi de Medeni Kanunun 706, Borçlar Kanunun 213 ve Tapu Kanunun 26. maddelerinde öngörülen şekil koşullarından yoksun bulunduğundan, saklı pay sahibi olsun veya olmasın miras hakkı çiğnenen tüm mirasçılar dava açarak resmi sözleşmenin muvazaa nedeni ile geçersizliğinin tesbitini ve buna dayanılarak oluşturulan tapu kaydının iptalini istiyebilirler.

Hemen belirtmek gerekir ki bu tür uyuşmazlıkların sağlıklı, adil ve doğru bir çözüme ulaştırılabilmesi, davalıya yapılan temlikin gerçek yönünün diğer bir söyleyişle miras bırakanın asıl irade ve amacının duraksamaya yer bırakmıyacak biçimde ortaya çıkarılmasına bağlıdır. Bir iç sorun olan ve gizlenen gerçek irade ve amacın tesbiti ve aydınlığa kavuşturulması genellikle zor olduğundan bu yöndeki delillerin eksiksiz toplanılması yanında birlikte ve doğru şekilde değerlendirilmesi de büyük önem taşınmaktadır. Bunun içinde ülke ve yörenin gelenek ve görenekleri, toplumsal eğilimleri, olayların olağan akışı,miras bırakanın sözleşmeyi yapmakta haklı ve makul bir nedeninin bulunup bulunmadığı, davalı yanın alış gücünün olup olmadığı, satış bedeli ile sözleşme tarihindeki gerçek değer arasındaki fark, taraflar ile miras bırakan arasındaki beşeri ilişki gibi olgulardan yararlanılmasında zorunluluk vardır.

Somut olaya gelince: davacıların miras bırakanın mirasçıları olduğu anlaşılmaktadır. Davanın dayanağı yukarda sözü edilen 1.4.1974 Tarih ½ Sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararıdır. Anılan karar mirasçıların miras payları oranında istekte bulunmalarını olanaklı kılmıştır.

Hal böyle olunca, davacıların istemlerinin yukarıdaki ilke ve olgulara göre araştırılıp incelenerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirmeyle davanın reddi isabetsizdir.

Davacıların temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 30.3.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

GAYRİMENKULÜN KÖTÜ NİYETLİ ÜÇÜNCÜ KİŞİYE DEVRİNİN İPTALİ

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2002/15-846 E., 2002/907 K. içtihatı

İçtihat özeti: Gayrimenkulün kötüniyetli üçüncü kişiye devrinin iptali

DAVA : Taraflar arasındaki “tasarrufun iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul Asliye 7. Ticaret Mahkemesi’nce davanın kısmen kabul, kısmen reddine dair verilen 21.12.1999 gün ve 1996/170 – 1999/1383 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili ve dahili davalılar ile bir kısım davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 15. Hukuk Dairesi’nin 10.1.2001 – (10.10.2001) gün ve 2000/3789 – 2001/107 sayılı ilamı ile (“Dava, İİK. 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptaline ilişkindir. Borçlu Ahmet adına tapuda kayıtlı bulunan 38 parseldeki 1/2 hissenin borçlu tarafından annesi Şadiye’ye yapılan satışı İİK’nun 278. maddesi uyarınca mutlak olarak iptale tabi ise de parselle ilgili olarak açılan davada talep aşılarak borçla ilgisi bulunmayan Mehmet’in sattığı 1/2 hissenin de iptal edilmesi doğru bulunmamakta, yine aynı parselin davalılar M. Kemal ile Mustafa’ya satışında değer farkı iptal nedeni olamayacağı ve bu kişilerin borçlunun mal kaçırma amacını bildikleri veya bilmeleri icap ettiği ispatlanmadığından haklarında açılan davanın reddedilmesi, davalı Şadiye’nin ise parselin 1/2 hissesini elden çıkarttığı 4.7.1997 tarihindeki rayiç değeri ile alacak ve fer’ilerini geçmemek üzere borçtan sorumlu tutulması gerekirken tapunun iptaline karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Borçlu Ahmet’in Ayvacık Arıklı Köyündeki 101 ada 5 parsel, 133 ada 6 parsel ve 134 ada 5 ile ilgili taşınmazların davalı M. D.’ye satışlarında da İİK’nun 278. maddesinde belirtilen bedelle arasında fahiş fark oluşmuş ve bu kişinin borçlu Ahmet ile arkadaşlığı da dikkate alındığında söz konusu satışların alacaklıdan mal kaçırma amacıyla yapıldığı anlaşılmıştır. Ne var ki aynı parselleri davalı Muhlis’e ve sonrasında davalılar Asım ve Fahrettin’e satışlarında bu kişilerin mal kaçırma amacıyla hareket ettikleri davacı yanca ispatlanamadığından davalılar Asım ve Fahrettin hakkında açılan iptal davalarının reddine karar verilmesi ve Muhlis hakkında açılan davanın reddedilmesi de sonucu itibarıyla doğru bulunmuştur. Bu nedenlerle mahkemece Ayvacık ilçesi Arıklı Köyündeki 101 ada 5 parsel, 133 ada 6 parsel ve 134 ada 5 parsel ile ilgili olarak bu parsellerin elden çıkarıldığı 24.1.1996 tarihindeki rayiç bedellerinin alacak ve fer’ilerini geçmeyecek şekilde davalı M. D.’den tahsil olunarak davacıya tediyesine karar verilmelidir. Belirtilen sebeplerle karar bozulmalıdır”) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda kısmen direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibarıyla HUMK’nun 2494 Sayılı Yasa ile değişik 438/II. fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, İİK 277 ve sonraki maddelerine dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir

Mahkemenin 1996/170 esas sayılı asıl dosyası, İstanbul Asliye 6. Ticaret Mahkemesi’nin 1996/1110 sayılı ve İstanbul Asliye 3. Ticaret Mahkemesi’nin 1997/137 esas sayılı dosyaları ile birleştirilerek dava incelenip sonuçlandırılmıştır.

Yerel mahkeme, asıl dosyada ve birleştirilen 1996/1110 esas sayılı dosyada; davanın kabulüne, birleştirilen 1997/137 esas sayılı dosyada ise davanın reddine, verilen ihtiyati tedbir/ihtiyati haciz kararlarının aynen devamlarına karar vermiştir.

Davacı vekili ile dahili davalılar M. Kemal, Mustafa ve davalılar Şadiye, Ahmet, Asım, Fahrettin vekillerinin temyizi üzerine yüksek özel daire; yukarıda açıklanan gerekçelerle hükmün temyiz eden davalılar Şadiye, M. Kemal, Mustafa, Asım ve Fahrettin yararlarına BOZULMASINA, davacı banka ile davalı M. D.’nin tüm, davalı Şadiye’nin ise sair temyiz itirazlarının reddine, oybirliğiyle karar vermiştir.

Davacı vekilinin (Şadiye üzerindeki 1/2 paya mahkemece konulan ihtiyati haciz nedeniyle davalı M. Kemal ve Mustafa’nın iyi niyetli kabul edilemeyecekleri gerekçesiyle) karar düzeltme istemi yüksek özel dairece 28.5.2001 gün ve 2001/2381 2839 sayılı ilamla esastan incelenerek reddedilmiştir.

Alacaklının davalı borçludan, acize bağlanan ve icra takibine konu alacağının bulunduğu, tasarrufun borcun doğumundan sonra yapıldığı ve davanın süresinde açıldığı uyuşmazlık konusu değildir.

Asıl davada sadece borçlunun annesine satışı ve onun da eldeki dava sırasında, bu dava nedeniyle konulan tapudaki şerhe rağmen üçüncü kişilere satışına yönelik hükümde direnilmiş, diğer bozma nedenlerine ise uyulmuştur.

Buna göre;

1. Davalılar Şadiye ve Ahmet vekilinin temyiz itirazları yönünden; mahkemece Çanakkale Ayvacık ilçesindeki dava konusu taşınmazlar yönünden ve dava dışı Mehmet tarafından davalı Şadiye’ye hibe edilen Üsküdar-Kuzguncuk 577 ada 38 parseldeki 1 /2 pay yönünden daire bozmasına açıkça uyulmuş olduğundan ve hükmüne uyulan bozma doğrultusunda karar verildiğinden, ortada varlığından söz edilebilecek direnme kararı mevcut olmayıp, yeni bir hükmün varlığının kabulü gerekir. Şu durumda adı geçenlerin hükmün bu kısmına yönelik temyiz itirazlarının özel dairesince incelenmesi gerekir.

2. Dahili davalı Mustafa vekilinin temyizine gelince;

Davacı/alacaklı banka vekili 1996/170 esas sayılı dosyada 12.2.1996 tarihli dava dilekçesinde; alacağın tahsilini güçleştirmek amacıyla yapılan, borçlu/davalı Ahmet’in annesi Şadiye lehine Üsküdar-Kuzguncuk’taki tapunun 111 pafta, 577 ada, 38 parselde kayıtlı taşınmazın 8.1.1996 tarihindeki devrine ilişkin tasarruf ile borçlu/davalı Ahmet’in davalı M. D. lehine Çanakkale, Ayvacık ilçesi, Arıklı Köyü 101 ada, 5 parselde kayıtlı taşınmazın 10.000.000.- TL, Çanakkale, Ayvacık ilçesi, Ahmetçe Köyü, 133 ada 6 parselde kayıtlı taşınmazın 17.000.000.- TL, Çanakkale, Ayvacık ilçesi, 34 ada, 5 parselde kayıtlı taşınmazın 17.000.000 TL bedellerle devrine ilişkin tasarrufların, İstanbul 6. İcra Müdürlüğü’nün 1996/618 esas sayılı dosyası ile takip konusu yapılan 16.227.187.500.- TL alacak ve ferileri için iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar Ahmet ve Şadiye vekili 7.3.1996 tarihli cevap dilekçesinde; Üsküdar’daki dava konusu yapılan taşınmazın miras yolu ile intikal etmiş olup, Şadiye’nin mirastan oğlu yararına vazgeçmesi nedeniyle oğlunun da bunun karşılığında taşınmazı annesine hibe ettiğini, mal kaçırma kastı olmadığını ve davanın yersiz açıldığını belirterek reddini savunmuştur.

Üsküdar 1. Bölge Kuzguncuk Caddesi, Tahtalıbostan 111 pafta, 577 ada, 38 parsel 586 m2 yüzölçümlü kargir apartmanın 1/2 hisse maliki davalı borçlu Ahmet tarafından 8.1.1996 tarih, 152 yevmiye ile payının tamamını annesi Şadiye’ye hibe edilmesine ilişkin tasarrufunun iptali bu davanın esasını teşkil etmektedir.

Mahkemece, dava dilekçesindeki davacı talebi üzerine 14.2.1996 tarihinde 697 yevmiye nolu ihtiyati tedbir şerhi konulmuş ve devamında da 15.2.1996 tarih, 1996/170 sayı ile dava konusu bu parsel için 16.227.187.500.- TL için ihtiyati haciz kararı verilmiştir. Tapuda da İstanbul 6. İcra Müdürlüğü’nün 1996/618 sayılı dosyası üzerinden 1.3.1996 tarihinde 873 yevmiye ile bu ihtiyati haciz işlenmiştir. Yine Üsküdar 1. İcra Müdürlüğü’nün 24.12.1996 gün ve 1996/106 Tal. (İstanbul 6. İcra Müdürlüğü’nün talimatı) sayılı yazısına dayanılarak 25.2.1996 tarih 6386 yevmiye ile yan hisssinde haciz şerhi vardır.

Davalı ve aynı zamanda diğer davalı borçlunun annesi Şadiye davanın ve konulan haciz ve tedbirin varlığına rağmen davanın devamı sırasında bu taşınmazı (dolayısıyla da borçludan aldığı 1/2 hisseyi) 4.7.1997 tarihinde 3300 yevmiye numarası ile 4.325.000.000.- TL bedelle eşit paylara malik olmak üzere M. Kemal ve Mustafa’ya satmıştır. Akit tablosunda işlem tarihinde tapuda bulunan haciz şerhi ve tedbirler açıkça gösterilmiş, alıcılar bunlarla yükümlü olarak taşınmazı almışlardır.

Mahkemenin 8.6.1998 tarihli kararıyla da aynı taşınmaz üzerine yine ihtiyati tedbir konulmuş, satın alan M. Kemal ve Mustafa 24.11.1998 tarihinde davaya dahil edilmişlerdir.

Davaya cevap veren Mustafa vekili dosyada aciz vesikası bulunmadığı vs. usule ilişkin cevaplarını bildirmiş, aşamalardaki beyanlarında davanın reddini savunmuş, diğer davalı ise cevap vermemiş ve delil bildirmemiştir.

Yerel mahkemece, davaya konu yapılan 38 parsel sayılı taşınmazın 1/2 hissesi borçluya ait olmayıp dava dışı Mehmet’e ait iken Şadiye’ye hibe yolu ile geçtiğinden bu taşınmazla ilgili hüküm yönünden ve birleşen davalara yönelik olarak bozmaya uyulmuş, ancak “Dava konusu yapılan taşınmazın Şadiye tarafından M. Kemal ile Mustafa’ya satışında doğrudan borçludan taşınmazın satın alınma durumu söz konusu olmadığı için değer farkı iptal nedeni olmayacağı da kuşkusuzdur. Mahkememiz malikler M. Kemal ve Mustafa’nın taşınmazı mal kaçırma amacını bildikleri veya en azından bilmeleri icap ettiği halde satın aldıkları kanısındadır. Davaya konu yapılan 38 parsel sayılı taşınmazdaki 1/2 hisse üzerine davanın açılmasından sonra mahkememizce ihtiyati haciz konulmuş ve bu haciz tapu kaydına şerh verilmiştir. Taşınmazın mahkememiz dosyası üzerinden tapu siciline şerh verilmekle, taşınmaz üzerinde sonradan iktisap olunan her nevi hakların sahiplerine karşı da ileri sürülebilir. …Tapu kaydına verilen bu şerhten sonra taşınmazdaki hisseleri satın alan M. Kemal ve Mustafa’nın mal kaçırma amacını bilmedikleri ileri sürülemez.” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

Borçlu davalı Ahmet’in annesi diğer davalı Şadiye’ye bağış tasarrufunun İİK’nun 278. madde uyarınca iptale tabi olduğu hususu uyuşmazlık konusu olmayıp, mahkeme ve özel dairenin kabulündedir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı borçlunun Üsküdar’da bulunan taşınmazın 1/2 hissesini annesine bağışlamasından sonra annesinin de tapudaki şerhe rağmen üçüncü kişilere satışına ilişkin tasarrufların iptalini gerektirir yasal şartların bulunup bulunmadığı; sonuçta bu hisseyi elinden çıkartan Şadiye’nin nakden sorumluluğuna mı yoksa tapudaki şerhe rağmen ve davanın devamı sırasında satın alan üçüncü kişiler yönünden tasarrufun iptaline mi, karar verilmesi gerektiği noktasındadır.

Bilindiği üzere İcra ve İflas Kanunu’nda “İptal Davasında Davalı” başlıklı 282. maddesinde “İcra ve İflas Kanunu’nun 11. babındaki iptal davaları borçlu ve borçlu ile hukuki muamelede bulunan veya borçlu tarafından kendilerine ödeme yapılan kimseler ile bunların mirasçıları aleyhine açılır. Bunlardan başka, kötü niyet sahibi üçüncü şahıslar aleyhine de iptal davası açılabilir. İptal davası iyi niyetli üçüncü şahısların haklarım ihlal etmez.” hükmüne yer verilmiştir.

İptal davalarında yargılama usulünü düzenleyen âynı yasanın 281. maddesinde “Mahkeme, iptal davalarını basit yargılama usulü ile görüp hükme bağlar ve bu davalara müteallik ihtilafları hal ve şartları göz önünde tutarak serbestçe takdir ve halleder. Hâkim, iptale tabi tasarrufların konusu olan mallar hakkında alacaklının talebi üzerine ihtiyati haciz kararı verebilir. Teminatın lüzum ve miktarı mahkemece takdir ve tayin olunur. Şu kadar ki davanın elden çıkarılmış mallar yerine kaim olan kıymete taalluku halinde, teminat göstermeksizin ihtiyati haciz kararı verilemez…” denilmektedir.

Davacı alacaklının dava dilekçesindeki talebi üzerine önce İİK. 281. maddesi gereğince iptale tabi tasarrufa konu taşınmazlar üzerine ihtiyati haciz konulmuş ve dava dosya numarası da belirtilerek tapuya bu haciz işlenmiş ve haciz öncesinde de tedbir uygulanmıştır. Bu husus taşınmazın davalı Şadiye’nin dahili davalılara satışına ilişkin akit tablosunda ve tapu kaydında açıkça bellidir. Artık burada satışla gerçek değer arasında fahiş fark bulunmadığı için tasarrufun iptale konu olamayacağı düşünülemez. Yukarıda açıkça ifade edildiği üzere İİK 282. maddesi “kötü niyet sahibi üçüncü şahıslar aleyhine de iptal davası açılabileceği” hükmünü amirdir. Dava devam ederken ve alacaklının koydurduğu tedbir ve ihtiyati haciz tapu kaydında mevcut iken ve yine bu bilgiler satışa ilişkin akit tablosunda açıkça belirtilmişken davalı üçüncü kişilerin taşınmazın ve borçlunun durumunu, kendilerine satan kişinin borçlunun annesi olduğunu bilmediklerini kabule olanak yoktur. İİK’nun 281. maddesi uyarınca iptal davası için özel olarak getirilmiş olan ihtiyati haciz talep edebilme olanağı ve hacze ilişkin karar sadece alacaklının o malı satışa çıkarabileceğinin bilinmesi anlamında değil, aynı zamanda 15.2.1996 günlü 1996/179 sayılı ihtiyati haciz kararında da açıkça vurgulandığı üzere taşınmazın başkalarına devir ve ferağının da önlenmesine yönelik bir tedbir anlamındadır. Durum böyle olunca davalı M. Kemal ve Mustafa’ nın bu şerhe rağmen taşınmazı satın almakla borçlunun mal kaçırma amacını bildikleri ya da bilebilecek durumda oldukları ve bunun sonuçlarına katlanmaları gerektiği kabul edilmelidir. Kötü niyetli üçüncü kişi lehine yapılan tasarruf bu nedenle İİK 277 vd maddeleri gereğince iptale tabidir.

Açıklanan nedenlerle mahkeme karan usul ve yasaya uygun olup onanması gerekir.

SONUÇ : 1. Yukarıda 1. maddede açıklanan nedenlerle davalı Şadiye ve Ahmet vekilinin yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 15. Hukuk Dairesine gönderilmesine,

2. Dahili davalı Mustafa vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile yukarıda 2. maddede açıklanan nedenlerle direnme kararının ONANMASINA, 13.11.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


İNŞAATIN DURDURULMASI-HAKSIZ İHTİYATİ TEDBİRDEN DOĞAN ZARAR

T.C. YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİ E. 1973/13954 K. 1975/2496 T. 27.2.1975

818/m.41

DAVA : Dava; Borçlar Yasasının 41.maddesine dayanan haksız eylem nedeniyle tazminat isteğidir. Davacılar ,Belediyeden satın aldıkları arsa üzerine mağaza ve iş yeri yapmağa başladıkları sırada davalılar arsanın kendilerine ait olduğundan söz ederek davacılar aleyhine tapu iptali davası açmışlar ve ayrıca ihtiyati tedbir kararı alıp inşaatı durdurmuşlardır. Ancak tapu iptali davası davalılar aleyhine sonuçlanmıştır. Davacılar şimdiki davada inşaatın ihtiyatŒ tedbir yolu ile dudurulmuş olması nedeniyle gecikmeden ötürü üçbuçuk yıl yoksun kaldıkları mağaza ve iş yerinin kira gelirinin ödetilmesini istemektedirler.

KARAR : İhtiyatŒ tedbir dolayısıyle uğranılan zarardan sorumlu olmak için yalnız tedbirin haksız olduğunun anlaşılması yeter olup ayrıca ihtiyati tedbir kararı alanın herhangi bir kusurunun araştırılması gerekmez. Bu yön mahkemece de kabul edilmiş ise de istenilen zararın binanın gelecekte getireceği kira geliri olduğu bunun sağlıklı olarak saptanmasına olanak bulunmadığı ve ancak yapıya geç başlanılması nedeniyle malzeme bedeli ve işçilik ücretlerindeki artışın zarar olarak istenebileceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Borçlar Yasasının 41.maddesindeki anlamda zarar, bir mal varlığı ( mamalek ) zararıdır. Bu zarar haksız eylemin yapılmasından sonra doğan mal varlığı durumu ile haksız eylem işlenmiş olmasaydı var olacak olan mal varlığı arasındaki farktır. Mal varlığı azalması ya müsbet zarar olarak adlandırılan mal varlığındaki azalma veya mal varlığının artmasına engel olunması yani yoksun kalınan kar şeklinde tecelli eder. Bu davada kar yoksunluğu istenilmiştir. Diğer yönden istenilen zarar henüz doğmamış bir zarar olmayıp, dava gününde vardır. Zira inşaatın durdurulduğu gün ile dava günü arasında 5 yıldan fazla bir süre geçmiştir ve bilirkişilerin raporuna göre inşaat 6 ay içerisinde yapılıp bitirilebilir. Mahkemece bu yönler gözetilerek durdurma gününden itibaren 6 ay sonra inşaatın biteceği kabul edilip daha sonraki 3 yıl için mağaza ve işlerinin getirebileceği, fakat yapımının durdurulması nedeniyle yoksun kalınan net gelirin hüküm altına alınması gerekirken inşaata geç başlanılmasından ötürü malzeme fiyatlariyle işçilik ücretindeki artış farklarının istenebileceğinden söz edilerek davanın reddine karar verilmiş olması Yasaya aykırıdır.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın gösterilen nedenle ( BOZULMASINA ), oybirliğiyle karar verildi.

 


KUSURSUZ SORUMLULUK 

T.C. YARGITAY 7. HUKUK DAİRESİ E. 2008/1996 K. 2008/3247 T. 23.7.2008

1086/m. 110, 409

ÖZET : Davacı, haksız ihtiyati tedbir nedeniyle maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. İhtiyati tedbir kararı alan kimse, ihtiyati tedbir kararının haksız olduğunun belirlenmesi halinde ihtiyati tedbir kararı yüzünden karşı tarafın ve üçüncü kişilerin uğradıkları zararı tazminle yükümlüdür. İhtiyati tedbirden kaynaklanan zararların tazmininde kusursuz sorumluluk esası kabul edilmiştir. İhtiyati tedbir kararının haksız olduğunun kabul edilmesi için davanın esası yönünden hüküm verilmesi zorunlu değildir. Davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi dahi ihtiyati tedbirin haksız sayılması için yeterlidir.

DAVA : Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay´ca incelenmesi davacı tarafından istenilmekle. temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşılmakla, dosya incelendi. Dosyadaki belgeler okundu. Tetkik hakiminin açıklamaları dinlendi, gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, niteliği ve içeriği itibariyle haksız ihtiyati tedbir kararı verilmesi nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararın tazmini istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın reddine karar verilmiş ise de, yapılan araştırma ve soruşturma, toplanan deliller hüküm vermeye yeterli olmadığı gibi gösterilen gerekçede de isabet bulunmamaktadır.

HUMK. 110. maddesi hükmü uyarınca ihtiyati tedbir kararı alan kimse, ihtiyati tedbir kararının haksız olduğunun belirlenmesi halinde ihtiyati tedbir kararı yüzünden karşı tarafın ve üçüncü kişilerin uğradıkları zararı gidermekle yükümlüdür. Kural olarak giderim borcunun doğumu için kusur aranmamaktadır. Gerçekten bu konuda öğretide, uygulamada ve yargısal inançlarda görüş birliği vardır. Diğer bir deyişle haksız ihtiyati tedbir nedeniyle uğranılan zararların gideriminde kusursuz sorumluluk esası kabul edilmiştir. İhtiyati tedbir kararı alan kişinin sorumluluğuna hükmedilebilmesi için ihtiyati tedbir kararının uygulanmış olması, ihtiyati tedbir kararının haksızlığının belirlenmesi, zarar ile ihtiyati tedbir kararının uygulanması arasında uygun illiyet bağının bulunması gerekir. İhtiyati tedbir kararının haksızlığının kabul edilebilmesi için açılan davanın esası yönünden hüküm verilmesi zorunlu olmayıp davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi dahi tedbirin kalkması sonucunu doğuracağından ihtiyati tedbir kararının haksız sayılması için yeterlidir.

Toplanan delillerden mahkemece ihtiyati tedbir kararının alınmasına esas olan İstanbul Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi´nin 2001/968 Esas sayılı dosyasında açılan davanın HUM K 409. maddesi hükmüne göre açılmamış sayılmasına karar verildiği, bu kararla dava açılmadan önce alınan ve uygulanan ihtiyati tedbir kararının kendiliğinden ortadan kalktığı gözetilmeksizin dava ile doğrudan ilgisi bulunmayan tescilin hükümsüzlüğünün tesbitine ilişkin davadan söz edilerek henüz yargılama devam ederken tazminata hükmedilemeyeceği gerekçe gösterilerek davanın reddine karar verilmiş, davacı tarafın haksız tedbirin uygulanması nedeniyle uğradığı zarar mevcut olup olmadığı araştırılıp soruşturulmamış, bu konuda herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır. Yersiz gerekçeyle ve eksik araştırma ve soruşturma ile hüküm verilemez.

O halde mahkemece az yukarıda açıklanan hukuksal olgular ve davanın açılmamış sayılmasına karar verilmekle ihtiyati tedbirin kendiliğinden ortadan kalktığı ve haksız hale dönüştüğü gözetilerek davacının haksız ihtiyati tedbirin uygulanması nedeniyle aralarında uygun illiyet bağı bulunan zararlarının araştırılıp, soruşturulması, kapsamının belirlenmesi, tarafların bu konuda gösterdikleri ve gösterecekleri delillerin toplanması, toplanan ve toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna uygun bir hüküm verilmesi gerekir.

SONUÇ : Mahkemece böylesine bir araştırma ve soruşturma yapılmaksızın eksik araştırma, soruşturma ve yasal düzenlemelerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek yersiz gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi isabetsiz, davacı tarafın temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde davacı tarafa iadesine, 23.07.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.


HAKSIZ İHTİYATİ TEDBİR NEDENİYLE MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT - KUSURSUZ SORUMLULUK - İHTİYATİ TEDBİR KARARI -DAVANIN AÇILMAMIŞ SAYILMASI KARARI

T.C. YARGITAY 7. HUKUK DAİRESİ E. 2008/1996 K. 2008/3247 T. 23.7.2008

1086/m. 110, 409

ÖZET : Davacı, haksız ihtiyati tedbir nedeniyle maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. İhtiyati tedbir kararı alan kimse, ihtiyati tedbir kararının haksız olduğunun belirlenmesi halinde ihtiyati tedbir kararı yüzünden karşı tarafın ve üçüncü kişilerin uğradıkları zararı tazminle yükümlüdür. İhtiyati tedbirden kaynaklanan zararların tazmininde kusursuz sorumluluk esası kabul edilmiştir. İhtiyati tedbir kararının haksız olduğunun kabul edilmesi için davanın esası yönünden hüküm verilmesi zorunlu değildir. Davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi dahi ihtiyati tedbirin haksız sayılması için yeterlidir.

DAVA : Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen hükmün, Yargıtay´ca incelenmesi davacı tarafından istenilmekle. temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşılmakla, dosya incelendi. Dosyadaki belgeler okundu. Tetkik hakiminin açıklamaları dinlendi, gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, niteliği ve içeriği itibariyle haksız ihtiyati tedbir kararı verilmesi nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararın tazmini istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın reddine karar verilmiş ise de, yapılan araştırma ve soruşturma, toplanan deliller hüküm vermeye yeterli olmadığı gibi gösterilen gerekçede de isabet bulunmamaktadır.

HUMK. 110. maddesi hükmü uyarınca ihtiyati tedbir kararı alan kimse, ihtiyati tedbir kararının haksız olduğunun belirlenmesi halinde ihtiyati tedbir kararı yüzünden karşı tarafın ve üçüncü kişilerin uğradıkları zararı gidermekle yükümlüdür. Kural olarak giderim borcunun doğumu için kusur aranmamaktadır. Gerçekten bu konuda öğretide, uygulamada ve yargısal inançlarda görüş birliği vardır. Diğer bir deyişle haksız ihtiyati tedbir nedeniyle uğranılan zararların gideriminde kusursuz sorumluluk esası kabul edilmiştir. İhtiyati tedbir kararı alan kişinin sorumluluğuna hükmedilebilmesi için ihtiyati tedbir kararının uygulanmış olması, ihtiyati tedbir kararının haksızlığının belirlenmesi, zarar ile ihtiyati tedbir kararının uygulanması arasında uygun illiyet bağının bulunması gerekir. İhtiyati tedbir kararının haksızlığının kabul edilebilmesi için açılan davanın esası yönünden hüküm verilmesi zorunlu olmayıp davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi dahi tedbirin kalkması sonucunu doğuracağından ihtiyati tedbir kararının haksız sayılması için yeterlidir.

Toplanan delillerden mahkemece ihtiyati tedbir kararının alınmasına esas olan İstanbul Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi´nin 2001/968 Esas sayılı dosyasında açılan davanın HUM K 409. maddesi hükmüne göre açılmamış sayılmasına karar verildiği, bu kararla dava açılmadan önce alınan ve uygulanan ihtiyati tedbir kararının kendiliğinden ortadan kalktığı gözetilmeksizin dava ile doğrudan ilgisi bulunmayan tescilin hükümsüzlüğünün tesbitine ilişkin davadan söz edilerek henüz yargılama devam ederken tazminata hükmedilemeyeceği gerekçe gösterilerek davanın reddine karar verilmiş, davacı tarafın haksız tedbirin uygulanması nedeniyle uğradığı zarar mevcut olup olmadığı araştırılıp soruşturulmamış, bu konuda herhangi bir değerlendirme yapılmamıştır. Yersiz gerekçeyle ve eksik araştırma ve soruşturma ile hüküm verilemez.

O halde mahkemece az yukarıda açıklanan hukuksal olgular ve davanın açılmamış sayılmasına karar verilmekle ihtiyati tedbirin kendiliğinden ortadan kalktığı ve haksız hale dönüştüğü gözetilerek davacının haksız ihtiyati tedbirin uygulanması nedeniyle aralarında uygun illiyet bağı bulunan zararlarının araştırılıp, soruşturulması, kapsamının belirlenmesi, tarafların bu konuda gösterdikleri ve gösterecekleri delillerin toplanması, toplanan ve toplanacak tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna uygun bir hüküm verilmesi gerekir.

SONUÇ : Mahkemece böylesine bir araştırma ve soruşturma yapılmaksızın eksik araştırma, soruşturma ve yasal düzenlemelerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek yersiz gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi isabetsiz, davacı tarafın temyiz itirazları bu nedenle yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde davacı tarafa iadesine, 23.07.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

ALACAK, ACENTE HİZMETİ, ÖDEME VE GARANTİ ŞARTLARI, FAİZ

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu ESAS NO     : 2011/11-314  KARAR NO      : 2011/525

Taraflar arasındaki “Alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Antalya 2.Asliye Ticaret Mahkemesince davanın reddine dair verilen 13.3.2008 gün ve 58-133 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 11.Hukuk Dairesinin 27.4.2010 gün ve 9235-4563 sayılı ilamı ile;

(...Davacı vekili, davacı ile davalılardan Coşkun Tur isimli şirket arasında 18.10.2004 tarihli sözleşme yapılarak, davacı tarafın kuyum mağazasına davalı şirket tarafından acente hizmeti verilerek müşteri getirilmesi, ödeme ve garanti şartlarının düzenlendiğini, sözleşmeye göre davacı şirket tarafından ödeme yapılmaya başlandığını, 126.841 Euro çekler ve 76.159 Euro nakit ödeme ile toplam 203.000 Euro´nun davalı şirkete ödenmesine rağmen davalı şirket tarafından 75.400 Euro´luk iş yapıldığını, bu şekilde davalı şirketin müvekkili şirketten 127.600 Euro´luk fazla tahsilat yaptığını, davalı şirketin 25.10.2005 tarihli kararla el değiştirdiğini, devir görüşmeleri sırasında devir alanlar ile devir edenlerin karşılıklı ayrı ayrı taahhütte bulunduğunu, 15.09.2005 tarihi öncesinde doğmuş borçların devir edenlere ait olduğu ve hisse devir edenlerin 15.09.2005 tarihine kadar olan bu borçlarından Kaya Turistik Tesisleri Titreyengöl Otelcilik A.Ş.´nin de sorumlu olduğunun bildirildiğini, devir edenlerin borçlarında Kaya Turistik Tesisleri Titreyengöl Otelcilik A.Ş. ile sorumlu olduğu bildirilen taahhütnameyi şirket sahibi Burhanettin Kaya´nın aradaki ilişki itibariyle ticari teamül ve güven tesisi amacı ile de şahsen imzaladığını, davaya konu borcun doğum tarihi itibariyle taahhüt kapsamında kalması Nedeniyle Burhanettin Kaya´nın da davalı olarak gösterildiğini ileri sürerek, davalı şirket tarafından sözleşme hükümlerinin ihlal edilmesi nedeniyle müvekkilinin alacağı olan 127.600 Euro´dan fazlaya dair haklarını saklı tutarak 60.000 Euro´nun dava tarihinden itibaren işleyecek 3095 Sayılı yasanın 4/a maddesi gereği yabancı para cinsinden yıllık mevduata uygulanan en yüksek faiz oranına göre faiz toplamının fiili ödeme tarihindeki YTL karşılığı ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Burhanettin Kaya vekili, müvekkili Burhanettin Kaya´nın pasif husumet ehliyetinin bulunmadığını, ortada hukuken geçerli bir kefalet ve bir alacak bulunmadığından davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı Coşkun Tur Ltd. Şti. vekili, davacının sözleşme uyarınca 08.04.2005 tarih ve 444088 seri nolu fatura içeriğindeki hizmetleri aldığını kabul ettiğini, faturanın açık olarak kesildiğini, davacının almış olduğu hizmet bedeline karşılık 130.155.48 YTL ödemede bulunmadığını, müvekkilinin davacıya 3016 kişi gönderdiğini, davacının kişi başı 95.Euro´yu müvekkiline ödemesi gerekirken, 25 x 3016 = 75.400 Euro hizmet aldığını kabul ettiğini, oysa müvekkilinin davacıdan alacağının 95 x 3016 = 286.520 Euro olduğunu, bu nedenle öncelikle davacının müvekkiline olan bakiye borcunu ödemesi gerektiğini, davacının sunduğu çek fotokopilerinde Sultan Turizm adına 50.000 Euro ödeme yaptığının kayıtlı olduğunu, bunun sözleşme dönemini kapsayan ödeme olmadığını, bu miktar ödemeyi kabul etmediklerini, davacının sözleşmeye istinaden ödeme yaptığını yazılı belge ile ispatlaması gerektiğini, peşin ödeme yapıldığı bildirilen 76.159 Euro´nun kime yapıldığının da belirgin olmadığını savunarak davanın reddini talep etmiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, bilirkişi raporu ve tüm dosya kapsamına göre, davalı Burhanettin Kaya´nın yetki itirazı süresinde olmakla birlikte HUMK´nun 23/son maddesi uyarınca yetkili mahkemeyi göstermemiş olduğundan usulüne uygun olmayan yetki itirazının reddine karar verildiği, davacı ve davalı şirket arasında yapıldığı çekişmesiz olan 18.10.2004 tarihli sözleşme incelendiğinde; taraflarının Mağaza-Ceasars Kuyum ve acente-Kaya Travel(Coşkun Tur Turizm Seyahat İşletmecilik ve San. Ltd. Şti.) olduğu, 01.11.2004-30.04.2005 tarihleri arasında mağazaya 18 yaşın üzerinde 5000 kişinin getirileceği, yolcu başına 95 Euro tahsil edileceği, avans olarak 25.10.2004 tarihinde 50.000 Euro, 17.11.2004 tarihinde 50.000 Euro, 17.12.2004 tarihinde 50.000 Euro, 02.01.2005 tarihinde 50.000 Euro olmak üzere 200.000 Euro avans ödemesi yapılacağı, gruplardan kesinti yapılarak 01.01.2005 tarihinde ana mutabakatın yapılacağının kararlaştırıldığı, davalı Coşkun Tur tarafından kesilip kendi defterlerine kaydedilen, davacı defterlerinde de kayıtlı 08.04.2005 tarihli faturaya göre 3016 kişi getirildiği, taraflar arasında getirilen müşteri sayısı hususunda ihtilaf bulunmadığı ancak, faturanın sözleşmede belirtilen kişi başı 95 Euro üzerinden değil 25 Euro üzerinden hesap edilerek düzenlendiği, davalı Burhanettin Kaya´nın davacı şirkete karşı kefalet veya garanti eden anlamında sorumluluğu bulunmadığından bu davalı aleyhine açılan davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine, davacının, davalı Coşkun Tur Ltd. şirketi aleyhine açtığı dava yönünden ise, taraflar arasında yapılan sözleşme uyarınca davalı şirketin verdiği hizmet bedelinin kişi başına 95 Euro olup, faturada 3016 kişi yönünden kısmı fatura düzenlenerek 25 Euro´dan hesaplama yapılmasının, üzerinde kalan hizmet bedelinden vazgeçildiği anlamını taşımayacağı, getirilen 3016 müşterinin kişi başına 95 Euro´dan hesaplama yapıldığında 286.520 Euro olduğu, davalı şirketin ödemesinin bu miktarın altında olduğu, davalı şirketin kişi başı 25 Euro´dan 3016 kişi için düzenlediği faturanın kısmi fatura niteliğinde olduğu, sözleşme uyarınca getirilen müşteri sayısında sapmanın da % 50´nin altında olmadığı, kaldı ki % 50´nin altına düştüğünde verilen avansla orantı kurulmak suretiyle iade olarak istenme imkanının bulunduğu, sözleşmenin (G) maddesinde belirtilen koşulların oluşmadığı, davalı şirket alacağının 286.520 Euro olduğu, davacı tarafça ödenen miktarın bunun altında olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekilinin davalı Burhanettin Kaya yönünden tüm temyiz itirazlarının reddi ile bu davalı yönünden kararın onanmasına karar vermek gerekmiştir.

2- Davacı vekilinin davalı Coşkun Tur. Ltd. Şti. yönünden yaptığı temyiz itirazlarına gelince; dava, taraflar arasında düzenlenen 18.10.2004 tarihli sözleşmeye dayalı alacak istemine ilişkindir. Mahkemece, taraflar arasında yapılan sözleşme uyarınca, davalı şirketin verdiği hizmet bedelinin kişi başına 95 Euro olup, 3016 müşterinin kişi başına 95 Euro´dan hesaplama yapıldığında, toplam hizmet bedelinin 286.520 Euro olduğu, davalı şirketin ödemesinin bu miktarın altında kaldığı, davalı şirketin kişi başı 25 Euro´dan 3016 kişi için düzenlediği faturanın kısmi fatura niteliğinde olup, 25 Euro´nun üzerinde kalan kısımdan vazgeçildiği anlamını taşımayacağı, davalı şirket alacağının 286.520 Euro olması göz önüne alındığında, davacı tarafça ödenen miktarın bu miktarın altında olması nedeniyle davanın reddine karar verilmiş ise de, mahkemece alınan 06.11.2006 tarihli mali müşavir ve 18.02.2008 günlü bilirkişi kurulu raporunda, davalı tarafından kesilen 08.04.2005 gün ve 444088 nolu faturanın, davacının 2005 yılı yevmiye defterine kayıt edildiği anlaşılmaktadır. Davacı, sözkonusu faturayı ticari defterine kayıt etmekle, kaydın kendisini bağlayacağı ve fatura muhteviyatı itibariyle davalı şirket tarafından davacının mağazasına 3016 müşteri getirildiği, kişi başına 25 Euro’dan hesap yapıldığı ve hizmet bedelinin de 75.400 Euro olduğunu benimsediğinin ve sözleşme koşullarının bu duruma göre değiştiğinin kabulü gerekir. Bu itibarla mahkemece, davacı tarafından yapıldığı bilirkişi raporları ile tesbit edilen ve taraflar arasındaki sözleşmenin F bendi uyarınca davacı tarafından ödenen toplam 202.500 Euro avans ödemesinden, davalının yaptığı ödeme indirilerek sonucuna göre davacının alacağının tahsiline karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru değildir...)

gerekçesiyle, davalı Coşkun Tur Ltd.Şti yönünden ikinci maddede yeralan nedenlerle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava,sözleşmeye dayalı alacak istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; davacı vekili tarafından temyizi üzerine hüküm,Özel Dairece yukarıya metni aynen alınan gerekçe ile bozulmuştur.

Yerel Mahkemece önceki gerekçelerle direnilmiş; karar, davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık; davalı Coşkun-Tur Tur.Sey. İşl. Ve San. Ltd.Şti tarafından düzenlenen 8.4.2005 tarihli faturanın kısmi fatura niteliğinde olup olmadığı; davacı tarafça ticari defterlerine kaydedilmiş olmasının, fatura muhteviyatı itibariyle davalı şirket tarafından davacının mağazasına 3016 müşteri getirildiği, kişi başına 25 Euro’dan hesap yapıldığı ve hizmet bedelinin de 75.400 Euro olduğunun benimsendiği ve sözleşme koşullarının da bu duruma göre değiştirildiği anlamına gelip gelmeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Dosyada bulunan 18.10.2004 tarihli, tarafları Mağaza-Ceasars Kuyum ve acente-Kaya Travel (Coşkun Tur Turizm Seyahat İşletmecilik ve San. Ltd. Şti.) olan sözleşmede; 01.11.2004-30.04.2005 tarihleri arasında mağazaya davalı şirket tarafından 18 yaşın üzerinde 5000 kişinin getirileceği; yolcu başına 95 Euro tahsil edileceği; 25.10.2004 tarihinde 50.000 Euro, 17.11.2004 tarihinde 50.000 Euro, 17.12.2004 tarihinde 50.000 Euro, 02.01.2005 tarihinde 50.000 Euro olmak üzere 200.000 Euro avans ödemesi yapılacağı, kararlaştırılmıştır.

Sözleşme uyarınca davalı Coşkun-Tur Ltd. Şirketi tarafından 8.4.2005 tarihli faturanın düzenlenmiş, fatura içeriğinde; “3016 kişi için 25 Euro bedelden hesaplama yapılarak 75.400 Euro (TL olarak 130.155,48) mağazanıza müşteri getirme bedeli” açıklamasına yer verilmiştir.

Söz konusu faturanın hem davacı hem de davalı defterlerinde kayıtlı olduğu, mahkemece alınan 6.11.2006 ve 18.2.2008 tarihli bilirkişi raporlarıyla belirgin olup; bu konuda bir uyuşmazlık ta bulunmamaktadır.

Davacı şirket, faturanın tarafına gönderilmesinden sonra defterine kaydetmiş ve içeriğine de itiraz etmemiştir. Davalı şirket ise, aynı sözleşmeye dayanarak fazla hizmete yönelik bu fatura dışında ayrıca bir fatura düzenlemiş de değildir.

Bilindiği üzere fatura 213 sayılı Vergi Usul Kanunu´nun 229.maddesine göre; satılan emtia veya yapılan iş karşılığında müşterinin borçlandığı meblağı göstermek üzere emtiayı satan veya işi yapan tüccar tarafından müşteriye verilen ticari vesikadır.

Diğer taraftan, Türk Ticaret Kanunu´nun 23. maddesinin birinci fıkrasında; "Ticari işletmesi icabı bir mal satmış veya imal etmiş veyahut bir iş görmüş yahut bir menfaat temin etmiş olan tacirden, diğer taraf kendisine bir fatura verilmesini ve bedeli ödenmiş ise bunun da faturada gösterilmesini isteyebilir." denilmekte, ikinci fıkrasında da; "Bir faturayı alan kimse, aldığı tarihten itibaren sekiz gün içinde münderecatı hakkında bir itirazda bulunmamışsa münderecatını kabul etmiş sayılır." hükmü yer almaktadır.

Yargıtay İçtihatları Birleştirme Genel Kurulu’nun 27.6.2003 tarih ve 1/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı´nda fatura üzerine yazılan kayıtların etkisi ayrıntısıyla irdelenmiş; faturada bulunması gerekmeyen bir hususun faturada gösterilmesi halinde buna itiraz edilmemesinin faturayı alanı bağlamayacağı; faturada yer alması gereken asli unsurların faturaya yazılması halinde ise, alanın bunlara itiraz etmemesi durumunda bu hususu kabul etmiş sayılacağı benimsenmiştir.

Hemen burada faturanın münderecatından (zorunlu içeriğinin) ne anlaşılması gerektiğinin açıklanması yararlı olacaktır:

Konunun düzenlendiği Vergi Usul Kanunun 230. maddesinde faturada en az bulunması gereken bilgiler; (1. Faturanın düzenlenme tarihi seri ve sıra numarası; 2. Faturayı düzenleyenin adı, varsa ticaret unvanı, iş adresi, bağlı olduğu vergi dairesi ve hesap numarası; 3. Müşterinin adı, ticaret unvanı, adresi, varsa vergi dairesi ve hesap numarası; 4. Malın veya işin nev´i, miktarı, fiyatı ve tutarı; 5. (Değişik bent: 04/12/1985 - 3239/19 md.) Satılan malların teslim tarihi ve irsaliye numarası..) olarak belirtilmiştir.

Görülmektedir ki, yapılan işin miktarı, fiyatı, tutarı, nevi, bedel gibi hususlar faturada bulunması gereken asli unsurlardandır.

Davalı şirket tarafından düzenlenen 8.4.2005 tarihli faturada sözleşmede kararlaştırılanın aksine müşteri sayısı 3016, kişi başı ödenecek ücret ise 25 Euro olarak faturaya kaydedilmiş ve bu fatura itiraza konu olmaksızın tarafların defterlerine kaydedilmiştir. Faturada başkaca fatura edilmeyen borç olduğuna, ya da bunun kısmi borcu içerdiğine ilişkin açık bir kayıt da bulunmamaktadır.

Bu haliyle, bulunması gereken zorunlu unsurları kapsayan, alan tarafın itirazına uğramayan, her iki tarafın defterine de kaydedilen faturanın tarafları bağlayacağının ve sözleşme hükümlerinin de fatura içeriğine göre değiştiğinin kabulü gerekir.

Kaldı ki, Vergi Denetmeni tarafından düzenlenen 30.3.2009 tarihli, davalı Coşkun-Tur Ltd. Şirketinin vergi inceleme raporunda, davalı şirket yetkilisinin davacı şirketle yapılan çekişme konusu hizmetle ilgili olarak; “...Söz konusu ödemelerden(Davacı şirketçe yapılan) yalnızca toplam 75.865 Euro’luk kısmının kendilerince tahsil edildiği, bu tahsilat için kendilerinin de 8.4.2005 tarih ve 444088 sayılı fatura tanzim ettikleri, toplam 27.672 Euro tutarlı tahsilatın ise avans niteliğinde olduğu, hizmet ifası olmadığı, bu nedenle bu tutarın Sezar …A.Ş.ye iade edilmesi gerektiği, ancak şirket iflas durumunda olduğundan ödeyemedikleri...” beyanında bulunduğu da görülmektedir. Bu beyan da sözleşme içeriğinin taraflarca değişikliğe uğratıldığını ortaya koymaktadır.

Öte yandan,davacı yan getirilen müşteri sayısının daha az olduğunu iddia etmişse de, hükmün davacı vekili tarafından temyizi üzerine Özel Dairece yapılan bozma incelendiğinde taraflar arasında yapılan 18.10.2004 tarihli sözleşmenin davalı şirket tarafından düzenlenen 8.4.2005 tarihli fatura içeriğine göre müşteri sayısının 3016; kişi başı ücretin ise 25 Euro olarak değiştiğinin kabulü gerektiğinin bozma ilamında belirlendiği, bozma ilamına karşı davacı vekilinin karar düzeltmeye gelmemekle müşteri sayısının davacı şirket yönünden de 3016 olduğu yönünde davalı lehine usuli kazanılmış hak oluştuğu Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında dile getirilerek kabul görmüştür.

O halde, mahkemece yapılacak iş; bozma ilamında ve yukarıda açıklandığı üzere taraflar arasında düzenlenen 18.10.2004 tarihli sözleşmenin, fatura içeriğinin kesinleşmesi ve faturanın taraf defterlerine kaydedilmiş olması nedenleriyle değiştiğinin kabulü ile davalı şirket tarafından düzenlenen 8.4.2005 tarihli fatura içeriğindeki gibi 3016 müşteri ve 25 Euro kişi başı ücretten hesaplama yapılarak; davacı tarafın ödediği belirlenen avanstan davalı şirketçe ödenen miktar düşülmek suretiyle sonucuna göre bir karar vermek ve varsa davacının alacağının tahsiline hükmetmek olmalıdır.

Sonuçta; Hukuk Genel Kurulu’nca da yukarıdaki ilave gerekçelerle benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda açıklanan ilave gerekçe ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerle H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 13.7.2011 gününde, oyçokluğu ile karar verildi.

 


 

KAMULAŞTIRMA BEDELİNİN TESPİTİ VE TAŞINMAZIN YOL OLARAK TERK

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu ESAS NO     : 2011/5-425  KARAR NO        : 2011/521

Taraflar arasındaki “Kamulaştırma bedelinin tespiti ve taşınmazın yol olarak terkini“ davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Of Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 03.03.2010 gün ve 2009/17 E., 2010/82 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 5.Hukuk Dairesinin 21.06.2010 gün ve 2010/8307-11780 sayılı ilamı ile;

("...Dava, kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Arsa niteliğindeki taşınmaza emsal karşılaştırması yapılarak değer biçilmesi yöntem olarak doğrudur. Ancak;

Hükme esas alınan bilirkişi raporunda somut emsal kabul edilen taşınmaz satışı kamulaştırma sonucu satış olup, serbest alım satıma ilişkin olmadığından yasal olarak emsal olarak kabul edilemez.

Bu nedenle taraflara özel amaçlı olmayan satışları bildirmeleri için süre verilmesi, gerektiğinde resen emsal celbi yoluna gidilmesi ve değerlendirme tarihindeki emlak vergi değerleri de getirtildikten sonra yeniden oluşturulacak bilirkişi kurulu ile keşif yapılıp soncuna göre hüküm kurulması gerektiğinin düşünülmemesi,

Doğru görülmemiştir...")

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, kamulaştırma bedelinin tespiti ve taşınmazın idare adına yol olarak terkini istemine ilişkindir.

Yerel mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş; taraf vekillerinin temyizi üzerine bu karar Özel Dairece; yukarıya başlık bölümüne aynen alınan nedenlerle ve hükme esas alınan bilirkişi raporunda somut emsal kabul edilen taşınmaz satışının kamulaştırma sonucu olmakla serbest alım satıma ilişkin bulunmadığından emsal olarak kabul edilemeyeceğine işaret edilmek suretiyle araştırmaya yönelik olarak bozulmuştur.

Yerel mahkeme; özel dairece dosyada birinci keşif ve rapor esas alınmak suretiyle inceleme yoluna gidildiği, ikinci keşif ve raporun dikkatten kaçtığı, bu nedenle de inceleme eksikliği varmış düşüncesiyle kararın bozulması yoluna gidildiği, yapılan incelemenin yeterli ve usulüne uygun olduğu gerekçesi ile, önceki kararında direnmiştir.

Yerel mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık, mahkemece yapılan incelemenin ve alınan bilirkişi raporunun hükme esas alınabilecek nitelikte olup olmadığı noktasındadır.

Mahkemenin, 12.06.2009 tarihinde yapılan ilk keşif sonucu düzenlenen 17.06.2009 tarihli rapora taraf vekillerinin itirazı üzerine, raporda emsal olarak ele alınan taşınmazın Kamulaştırma Kanunu’nun 11/g maddesi uyarınca emsal alınamayacağı gerekçesi ile yeniden emsal araştırması yaparak, ikinci keşfe karar verdiği; 13.11.2009 tarihinde icra olunan bu ikinci keşif sonucunda da serbest alım satıma konu taşınmazları emsal kabul ederek değerlendirme yapan 24.11.2009 tarihli bilirkişi raporunu aldığı ve sonuçta da bu rapora göre karar verdiği dosya kapsamıyla belirgindir.

Hemen belirtmelidir ki, bozma ilamında, yapılan diğer araştırma ve işlemler ile alınan diğer rapor dikkate alınmadan mahkemece alınan ilk rapora göre değerlendirme yapılmış ve işaret olunan eksiklere değinilmiştir. Oysa, yukarıda aktarılan dosya kapsamına göre mahkemenin aldığı tek rapor bu olmadığı gibi, hükme esas alınan 24.11.2009 tarihli raporda da bozma ilamında aktarıldığının aksine serbest alım-satımlar emsal olarak değerlendirilmiştir.

Şu hale göre; serbest alım-satımlar üzerinden emsal değerlendirmesi içeren ve hükme esas alınan 24.11.2009 tarihli bu raporun, Kanunun aradığı yöntem ve ilkelere uygun, denetime elverişli, hüküm kurmaya yeterli olduğu da çok açıktır.

Bu nedenle, mahkemece yapılan inceleme ve araştırma yeterli olup; usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 13.07.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


 

İTİRAZIN İPTALİ-MALIN TESLİM ALINILIP ALINMADIĞININ İSPATI.

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu ESAS NO     : 2011/19-426  KARAR NO      : 2011/516

Taraflar arasındaki “ itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul Asliye 11. Ticaret Mahkemesi’nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 23.10.2008 gün ve 2004/455 E. 2008/565 K.sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 19.Hukuk Dairesi´nin 29.09.2009 gün ve 2009/1841–8533 K. sayılı ilamı ile;

(… Dava, mal bedelinin tahsili amacıyla başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir.

Davalı vekili, davacı ile hiçbir ticari ilişkilerinin ve borçlarının olmadığını, mal teslim almadıklarını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Mahkemece iddia, savunma ve alınan bilirkişi raporuna göre davanın kısmen kabulü ile davalının icra takibine vaki itirazının 21.569.00.-YTL. sı üzerinden iptali ile takibin devamına, % 40 icra inkar tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmiş, hüküm davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Davacı, davalıya ilk parti olarak 9.1.2004 tarihinde davalı şirket elemanı Servet Hançer imzasına 10.649 metre (35 top) ikinci parti olarak 29.1.2004 de davalı şirket hissedarı Fatih Akın imzasına 21.495 Metre (71 top) kumaş teslim edildiğini, davalı yanca kısmi ödemelerde bulunulduğunu, davalının kumaşın 11.445 metrelik kısmını alıkoyup, geri kalanı iade edeceğini beyan ettiğinden, bu miktar için 31.3.2004 tarih, 34.699.207.139.-TL.lık fatura düzenlediğini, tahsili amacıyla icra takibine girişildiğini, haksız itiraz üzerine de takibin durduğunu ileri sürmüş, davalı yan ticari ilişkiyi inkar ederek Servet Hançer’ín şirket çalışanı olmadığı, Fatih Akın’a ait olduğu iddia edilen imzanın da sahte olduğunu savunmuştur.

SSK Başkanlığının 24.3.2006 tarih 031530 sayılı yazı ekindeki davalı şirkete ait prim belgelerinden Servet Hançer’in isminin bulunmadığı, 29.1.2004 tarihli 21.495 metre malın teslimi ile ilgili belgede atılı olan imza ile ilgili yaptırılan grafolojik incelemede imzanın Fatih Ak’ın eli mahsulü olduğunun belirlendiği, davacı tanıklarının ifadelerinden ve diğer davacı delillerinden de davanın konusu iki adet irsaliye ile gönderilen kumaştan 20.000 metreye yakın kumaşın davacıya iade edildiği anlaşılmaktadır.

Açıklanan bu hususlar ve kısmen ödeme iddiası da gözetilerek davacının teslimini kanıtladığı malın miktar ve bedelinin belirlenmesi gerekirken, eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi doğru görülmemiştir. ...)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K.2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, satım sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tahsiline yönelik olarak başlatılan icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir.

Yerel Mahkemece; taraflar arasında mevcut akdi ilişki kapsamında davalıya ham kumaş satışı yapıldığı davalının kısmi ödemede bulunduğu, davacı şirketin usulüne uygun tutulmuş ve sahibi lehine delil vasfına haiz ticari defter ve kayıtları dikkate alınarak sabit görülerek, TTK nun 83 maddesi uyarınca eda ettirilen yemine nazaran davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Yüksek Özel Daire´ce; davacının kısmen ödeme iddiası da gözetilerek teslimini kanıtladığı malın miktar ve bedelinin belirlenmesi gerekirken, eksik araştırma ve inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisinin doğru görülmediğine işaretle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkemece, fatura ve sevk irsaliyeleri kapsamlarıyla da doğrulanan tanık anlatımlarından, davalı tarafa saten dokuma kumaşın ham olarak satıldığı ve bu kumaş üzerinde boya-terbiye işlemleri yaptırıldığı, savunmanın aksine, taraflar arasında akdi ilişkinin mevcut olduğu, davalı yanın imza itirazının da yerinde olmadığı, kısmi ödemeden sonra kalan miktar yönünden başlatılan takibe haksız olarak itiraz edilmek suretiyle takibin durdurulduğu kanaatine varılarak, davacı şirketin usulüne uygun tutulmuş ve sahibi lehine delil vasfına haiz ticari defter ve kayıtları dikkate alınarak TTK´nun 83. maddesi uyarınca eda edilen yemine de dayanılarak, davanın kısmen kabulüne ilişkin önceki kararda direnilmiş; hükmü davalı vekili temyiz etmiştir.

İlk karar, bozma ve direnme kararlarının kapsamı itibariyle taraflar arasındaki akdi ilişkinin varlığı ve iade edilen mallar konusunda özel daire ile yerel mahkeme arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu´nun önüne gelen uyuşmazlık; kısmen ödeme iddiası da gözetilerek davacının teslimini kanıtladığı malın miktar ve bedelinin belirlenmesi noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle, konuya ilişkin yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır:

818 sayılı Borçlar Kanunu’nun “İki Tarafın Hak Ve Vazifeleri” başlıklı 182.maddesi;

“Beyi bir akittir ki onunla bayi, satılan malı müşterinin iltizam ettiği semen mukabilinde müşteriye teslim ve mülkiyeti ona nakleylemek borcunu tahammül eder.

Hilafına adet veya mukavele mevcut değil ise bayi ile müşteri borçları aynı zamanda ifa etmekle mükelleftirler.

Hale göre tayini mümkün olan semen, tesmiye edilmiş hükmündedir.”

hükmü yer almaktadır.

Bu noktada satılanın tesliminin ispatı önem arz etmekte; bu bağlamda eldeki uyuşmazlık yönüyle tesliminin tanıkla kanıtlanıp kanıtlanamayacağı hususunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Hemen belirtmelidir ki, satılanın tesliminin “hukuki işlem” niteliğinde olup, buna ilişkin savunmanın hangi delillerle kanıtlanabileceğinin belirlenmesinde, hukuki işlemlerin varlığının kanıtlanmasına ilişkin genel usul hukuku kurallarının (1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 288 ve devamındaki hükümler) göz önünde tutulması gerekir.

Bunun sonucu olarak ta; herhangi bir hukuki işlem gibi, teslim de anılan hükümdeki senetle (yazılı delille) ispat kuralı çerçevesinde, ilişkin bulunduğu malın miktar ve değerine göre belirlenmelidir (Kuru Baki, Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 1990 5.basım,C:2,S:1534, S:1603, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 06.11.2002 gün 2002/13-875 E., 2002/885 K. sayılı ilamı da bu yöndedir.).

Somut olaya gelince;

Eldeki uyuşmazlık yönüyle satış bedelinin miktarı itibariyle, teslim savunmasının 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 288.maddesi uyarınca yazılı delille kanıtlaması zorunlu bulunduğu gibi, aynı Kanun’un 293.maddesinde gösterilen, tanıkla kanıtlama olanağının tanındığı hallerden herhangi birinin varlığı da, davacı tarafça ileri sürülmemiştir.

Yine, somut olayda, davalının, teslim savunması yönünde davacının tanık dinletmesine açık bir muvafakati olmadığı gibi; tersine, davalı vekili, buna muvafakat etmediğini açıkça bildirmiştir. Bu durumda, davacı satıcı, dava konusu satılanı davalı alıcıya teslim etmiş olduğu yönündeki savunmasını yazılı delille kanıtlamak zorundadır. Mahkemenin buna rağmen dinlediği tanıkların beyanlarına itibar edilemez.

Davacı tarafından davalı adına 31.03.2004 tarih 910216 numaralı 11.445 metre kumaşla ilgili olarak 34.699.207.139.-TL.lık fatura tanzim edilmiş olduğu, bu faturanın üzerinde 29.01.2004 tarih ve 183915 numaralı irsaliyenin yazılı olduğu, bu faturanın davalı şirket adresine iadeli taahhütlü posta ile gönderildiği, ancak faturanın hanede bulunulmadığı belirtilerek iade edildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda davacının tebliğ edilmeyen fatura deliline de dayanamayacağı açıktır.

Ancak, dava dosyasında davalı adına tanzim edilmiş 09.01.2004 tarihli mal teslimi ile ilgili belgede 35 top 10.649 metre kumaşın yazılı olduğu altında Servet Hançer imzasının bulunduğu, diğer 29.01.2004 tarihli mal teslimi ile ilgili belgede 71 top 21.495 metre kumaşın yazılı olduğu altında Fatih Akın imzasının bulunduğu görülmüştür.

SSK Başkanlığı Sigorta İşleri Genel Müdürlüğü İstanbul Sigorta İl Müdürlüğü tarafından gönderilen 24.03.2006 tarih 031530 sayılı yazıları ekindeki davalı şirkete ait 2002/1,2,3 dönemi, 2003/1,2,3 dönemi ve 2004/2 dönemi dönem bordroları ile 2004/5 ve 2004/12. aylara ait aylık prim belgelerinin incelenmesinde Servet Hançer isminin bulunmadığı anlaşılmaktadır.

05.06.2006 havale tarihli uzman bilirkişi raporunda "29.01.2004 tarihli 21 top 21.495 metre malın teslimi ile ilgili belgede atılı olup davalı şirket ortağı Mehmet Fatih Akın´a izafe edilen imzanın Mehmet Fatih Akın´ın eli mahsulü olduğu tespit edilmiştir.

Mahkemece hükme esas alınan 24.03.2008 tarihli bilirkişi kurulu raporu ile davacının kendi defterlerinde davalı ile olan hesabı incelendiğinde davacı şirketin davalı şirketten 15.02.2004 ve 02.03.2004 tarihlerinde 5.000,00 USD çek ve 5.000,00 USD nakit olmak üzere toplam 10.000,00 USD avans aldığı ve bu tutarların Türk Lirası karşılığı olarak (-) 13.130.050.000.-TL´yi davalı alacağı olarak hesaba işlendiği, bu avans ile ilgili olarak da davacı tarafından davalı adına 31.03.2004 tarihinde 910216 nolu 34.699.207.139.-TL tutarlı fatura tanzim edildiği ve hesaba davalı borcu olarak kaydedildiği, bu işlemlerin sonucunda da takip tarihi olan 24.05.2004 itibari ile davacının davalı şirketten 21.569.157.139.-TL alacaklı olduğu, davalı tarafından ibraz edilen ticari defterlerinin incelenmesinde davacının takip konusu yaptığı fatura ve yine davacının dilekçesinde davalıdan aldığını iddia ettiği (5.000 USD çek + 5.000 Nakit) toplam 10.000 USD ile ilgili herhangi bir borç ve alacak kaydının olmadığının görüldüğü, ayrıca yine inceleme günü davalı şirkete ait 2004 yılı Yevmiye defterinin kapanış maddesinde de davacı şirket ile ilgili herhangi bir kaydın olmadığı belirtilmiştir.

Davacı tarafın defterleri kesin delil vasfına haiz olup, davacı kendi defterlerine göre davalıdan alacaklıdır.

6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu(TTK)’nun 86. maddesine göre, taraflardan birinin defterleri kanuna uygun olup da, diğerininki olmaz veya hiç defteri bulunmaz yahut ibraz etmek istemezse; defterleri muntazam olan tacirin birbirini teyid eden defterlerindeki kayıtlar, diğeri aleyhine delil olur. Defterler usulüne uygun tutulmamış dahi olsa aleyhine delil teşkil edeceği kuşkusuzdur.

Ticari defterlerle ispat usulünde diğer koşulların bir arada bulunduğunu tespit eden mahkeme, ticari defterleri lehine delil sayılan tarafa TTK. Md. 83 doğrultusunda son olarak verdiği tamamlayıcı yemin davacı tarafından eda ve yeminde sebat edilmiştir.

Defter sahibi, mahkemenin kendisine verdiği tamamlayıcı yemini ederse mahkeme bu yemin ile bağlıdır. Yani ticari defterdeki kayıt sahibi lehine kesin delil teşkil eder. Ancak, defterdeki kayıtlara dayanak yapılan belgelerin de kayıtları doğrulaması gerekir. Buna göre, davacı toplamda 32.144 metrelik mal teslimi yapılmış olduğunu, davalının bu malların bir kısmını iade edildiğini, davalının iade etmediği malların toplam 11.445 metre olduğunu iddia etmektedir. Davalı yan önce ticari ilişkiyi inkar ederek Servet Hançer’ín şirket çalışanı olmadığını, Fatih Akın’a ait olduğu iddia edilen imzanın da sahte olduğunu savunmuş ise de Fatih Akın imzasının sahte olmadığının anlaşılması karşısında Fatih Akın imzası ile teslim alınan malın hatalı çıkması üzerine iade edildiğini, Servet Hançer imzası ile teslim alınan bir mal bulunmadığını, Servet Hançer’in kendi çalışanları olmadığını belirterek kabul etmemiştir.

Önemle vurgulanmalıdır ki, satım sözleşmesinde malın teslim edildiği kişinin teslim almaya yetkili olması gerekir. Ancak yetkili olmamasına rağmen daha önce değişik zamanlarda, aynı veya değişik kişilerden mal teslim almış ise zımnen yetkili kılındığının kabulü gerekir.

Davacı şirket tarafından davalı şirket ortağına 21.495 metrelik mal teslim etmiş olduğu, yaklaşık 20.000 metre kumaşın iade edildiği konusunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Ancak davacının sunmuş olduğu 09/04/2004 tarihli 10.649 metrelik malın Servet Hançer isimli şahsa teslim edildiğine ilişkin sevk irsaliyesi davalı yan tarafından kabul edilmemiştir.

Şu hale göre, mahkemece, 09/01/2004 tarihli irsaliyede malı teslim alan Servet Hançer’in davalı adına mal teslim almaya açık ya da zımni olarak yetkili kılınıp kılınmadığı, davalı çalışanı olup olmadığı, davalı şirketin diğer ticari ilişkilerinde de yer alıp almadığı, buna ilişkin belgelerde imzası bulunup bulunmadığının yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde araştırılıp incelenmesi ve oluşan sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde verilen direnme kararının bu değişik nedenle bozulması gerekmiş; bozma nedenine göre diğer hususlar şimdilik inceleme dışı bırakılmıştır.

S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda belirtilen değişik gerekçe ve nedenlerle HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre sair temyiz nedenlerinin bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 13.07.2011 gününde, oyçokluğu ile karar verildi.


DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATI

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu ESAS NO     : 2011/4-410  KARAR NO        : 2011/511

Taraflar arasındaki “destekten yoksun kalma tazminatı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 18. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 05.05.2009 gün ve 2007/158-154 sayılı kararın incelenmesi davalı Bektaşlar Turizm A.Ş.vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 03.05.2010 gün ve 2009/9475-5248 sayılı ilamı ile;

(1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları reddedilmelidir.

2-Davalının diğer temyiz itirazına gelince; dava, trafik kazası nedeniyle desteğin ölümünden dolayı uğranılan destekten yoksun kalma tazminatı ve faiz alacağının ödetilmesi istemine ilişkindir. Yerel mahkemece istem kabul edilmiş; karar, davalı Bektaşlar Turizm Ticaret Nakliyat AŞ tarafından temyiz olunmuştur.

Davalılardan Bektaşlar Turizm Ticaret Nakliyat AŞ´ne ait halk otobüsü ile ambulansın çarpışması nedeniyle davacıların desteği yaşamını yitirmiştir. Ceza mahkemesinde yargılanan davalı sürücü tam kusurlu kabul edilerek cezalandırılmıştır. Davacılar 8/11/2002 günlü dava ile davalılarla birlikte dava dışı tüm sorumlulara karşı maddi ve manevi tazminat davası açmışlardır. Ankara Asliye 6. Hukuk Hakimliği´nin 2002/893 Esas sayılı dava dosyasında davacılar, maddi tazminat isteklerini geleceğe (atiye) bırakmışlar ve mahkemece maddi tazminat istemine ilişkin davanın açılmamış sayılmasına, manevi tazminat isteklerinin ise bir bölümünün kabulüne karar verilmiştir. Kararın temyizi üzerine ise, manevi tazminat tutarları davacılar yararına artırılarak onanmıştır.

Ankara Asliye 6. Hukuk Hakimliği´nin 2002/893 Esas sayılı dosyada alınan 08/03/2004 günlü bilirkişi raporunda, davacılar anne Selver Özgül ile baba Cemal Özgül’ün 12.167,00 TL’şer destekten yoksun kalma zararları bulunduğu hesaplanmıştır. Davacılar vekili 18/3/2004 günlü oturumda; AXA OYAK Sigorta AŞ´den bilirkişinin hesapladığı tutarlardan biraz fazla para aldıklarını, davalı sigorta şirketi hakkındaki davayı ve diğer davalılar Bektaşlar Turizm Ticaret Nakliyat AŞ ile Tayfun Badem hakkındaki maddi tazminat davalarını takip etmediklerini; ancak, Bektaşlar Turizm Ticaret Nakliyat AŞ ile Tayfun Badem yönünden olay gününden ödeme gününe kadar geçen süredeki faiz istemlerine devam ettiklerini belirtmiş ve anlatımını imzalamış; rapora da itiraz etmemiştir.

Ancak daha sonra, 25/03/2004 günü ıslah dilekçesi vererek, rapora göre istemi arttırmışlar ve rapora itirazlarını dile getirmişlerdir. Davalı şirket vekili ödeme ile davanın konusuz kaldığını belirterek karşı çıkmıştır. Davacılar vekili 13/3/2007 günlü son oturumda, tüm davalılara yönelik maddi tazminat isteklerini geleceğe bıraktıklarını belirtmiş; bundan sonra da 09/04/2007 günlü dilekçe ile eldeki davayı açmıştır.

AXA OYAK Sigorta AŞ tarafından 28/2/2004 günü davacılardan anne Selver Özgül’e 14.192,00 TL davacı baba Cemal Özgül’e ise 14.449,00 TL ödeme yapılmıştır. Yerel mahkemece benimsenen bilirkişi raporunda, davacıların destekten yoksun kalma zararı yeniden hesaplanarak, sigorta şirketi tarafından yapılan ödemeler indirilmiş; ayrıca, sigorta şirketinin ödediği tutarlara ilişkin faiz alacağı hesaplanmış ve yerel mahkemece her iki istek kalemi de kabul edilmiştir.

Davalı şirkete ait araç olay gününde davalılardan AXA OYAK Sigorta AŞ´de zorunlu mali sorumluluk poliçesi ile sigortalıdır. Davacıların destekten yoksun kalma zararını ödeyen sigorta şirketi ile davalı şirket aynı zarardan dayanışmalı olarak (müteselsilen) sorumludurlar. Davacılar vekili ilk davadaki 18/3/2004 günlü açıklaması ile tazminatın hesaplanmasına ilişkin raporda saptanan tutardan biraz fazla tutarda sigorta şirketinden para aldıklarını; ancak, kaza gününden ödeme tarihine kadar geçen süre için faiz istemlerinin devam ettiğini belirtmiş olup bu açıklama davacılar yönünden bağlayıcı niteliktedir.

Yerel mahkemece açıklanan olgular gözetilerek, davacıların destekten yoksun kalma tazminatı alacaklarını sigorta şirketinden aldıkları benimsenip bu istemin reddi ile sadece, olay gününden sigorta şirketinin ödeme yaptığı güne kadar işlemiş faiz alacağının kabulüne karar verilmesi gerekirken, davalıların yeniden hesaplatılan destekten yoksun kalma tazminatı ile de sorumlu tutulmuş olmaları usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Davacılar vekili, davalı şirketin kayıt maliki, diğer davalının sürücüsü olduğu otobüs ile desteğin içinde bulunduğu ambulansın çarpışması sonucu desteğin hayatını kaybettiğini iddia ederek destekten yoksun kalma tazminatının davalılardan tahsilini istemiştir.

Davalılar, davacıların Axa Oyak Sigorta Şirketinden bilirkişi raporunda belirtilenden fazla para aldıklarını, alınan bu paranın faiz istemlerini karşıladığını, davacıların maddi tazminat taleplerinden vazgeçtiklerini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece bilirkişi raporu dikkate alınarak istemin kısmen kabulüne karar verilmiş, davalılardan Bektaşlar Şirketi vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda belirtilen gerekçe ile mahkeme kararı bozulmuştur.

Mahkemece önceki gerekçeler ile direnilmiş; davalı vekili hükmü temyiz etmiştir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: davacıların Ankara 6. Asliye Hukuk Mahkemesindeki beyanları ve dosya kapsamı dikkate alındığında davalıların belirlenen destekten yoksun kalma tazminatının tamamından mı, yoksa faiz alacağından mı sorumlu olduğu noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümüne yönelik olarak öncelikle; Ankara 6. Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan destekten yoksun kalma davasının eldeki davaya etkili yönlerinin açıklanmasında fayda bulunmaktadır:

Davacılar, desteklerinin dava konusu trafik kazasında vefat etmesi üzerine Ankara 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2002/893 esas sırasında destekten yoksun kalma tazminatı ve manevi tazminat istemi ile kayıt maliki Bektaşlar Şirketi, sürücü Tayfun Badem, sigorta şirketi ve desteğin içinde bulunduğu ambulansın kayıt maliki Sağlık Bakanlığı ile ambulans şoförü aleyhine tazminat davası açmışlardır.

Ankara 6. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde yapılan yargılama sırasında destekten yoksun kalınan miktarın belirlenmesi için bilirkişi raporu alınmış, davacılar vekili bilirkişi raporunun ibraz edildiği 18.3.2004 tarihli celsede mahkeme huzurunda “…AXA Oyak Sigorta AŞ’den bilirkişinin belirlediği rakamdan bir miktar fazla para aldık. AXA Oyak AŞ hakkındaki davayı takip etmiyoruz. Davalı Bektaşlar Turizm AŞ ve Tayfun Badem hakkındaki davamızı da maddi tazminat açısından takip etmiyoruz; ancak kaza tarihinden ödeme tarihine kadar geçen süre için Bektaşlar Turizm AŞ ve Tayfun Badem’den faiz isteğimiz devam etmektedir” şeklinde imzalı beyanda bulunmuştur.

Takip eden celsede ise davacılar vekili ıslah dilekçesi vermiş; maddi tazminat yönünden davayı ıslah ettiklerini beyanla, baba için 12449 TL anne için ise 14192 TL maddi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsilini istemiş; dilekçesinin netice kısmında ise “yukarıda açıklandığı üzere maddi tazminat yönünden ıslah talebimizin kabulü ile baba Cemal için 12449 TL’ sı anne Selver için 14192 TL’ sına yükseltilmesine, bu miktar davalı sigorta şirketi tarafından 27.2.2004 tarihinde ödendiğinden biz şimdilik bilirkişi raporunda belirtilen miktar üzerinden hadisenin oluş tarihi 07.06.2002 gününden ödeme tarihi olan 27.02.2004 tarihleri arasındaki kanuni faizin davalılardan tahsilini istiyoruz” ibarelerine yer vermiştir.

Aynı Mahkeme huzurunda 13.3.2007 tarihli celsede davacılar vekili “tüm davalılar açısından maddi tazminat talebimizi atiye terk ediyoruz; ancak zamanaşımı süresi içerisinde dava açma hakkımızı saklı tutuyoruz. Sağlık Bakanlığı ve İsmail Güzel ile ilgili manevi tazminat isteğimizi atiye bırakıyoruz, diğer davalılar Tayfun Badem ve Bektaşlar Şirketi’nden manevi tazminat talebimize devam ediyoruz” şeklinde beyanda bulunmuştur.

Mahkemece; tüm davalılar açısından maddi tazminat isteği atiye bırakıldığından maddi tazminat davasının açılmamış sayılmasına; davalılardan Sağlık Bakanlığı ve İsmail Güzel aleyhine açılan manevi tazminat isteği de atiye bırakıldığından manevi tazminat davasının da bu davalılar açısından açılmamış sayılmasına; davacı tarafın diğer davalılar hakkındaki manevi tazminat davasının kısmen kabulüne, davalılardan tahsili ile davacılara verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine, karar verilmiş; kararın davacılar vekili tarafından sadece manevi tazminat yönünden temyizi üzerine Yargıtay 4.Hukuk Dairesince, davacılar yararına hükmolunan manevi tazminat miktarı arttırılmak suretiyle karar düzeltilerek onanmıştır.

Ankara 6. Asliye Hukuk Mahkemesinde alınan 08.3.2004 tarihli bilirkişi raporunda destekten yoksun kalınan tazminat miktarı anne için 12167 TL, baba için 12167 TL belirlenmiş; davacılar rapora açıkça itiraz etmemişler ve 26.2.2004 tarihinde davalı Bektaşlar Şirketi’ne ait aracın sigortacısı olan şirketten davacı anne için 14192 TL davacı baba için 12449 TL tazminat almışlardır.

Hukuk Genel Kurulu’nda yapılan görüşmeler sırasında; bazı üyelerce, davacılar vekilinin Ankara 6. Asliye Hukuk Mahkemesi’ndeki beyanının, feragat niteliğinde olmadığı, feragat beyanın açık olması gerektiği, davacıların atiye terk beyanına karşılık davalılar vekilinin bu beyanı kabul etmeyerek, kararı maddi ve şekli anlamda kesin hüküm haline getirme hakkının bulunduğu, ancak davalı vekilinin bu hakkını kullanmadığına göre davasını atiye terk etmiş davacının her zaman yeniden dava açabileceği, bu nedenle de eldeki davayı açmasında hukuki engel bulunmadığı ileri sürülerek direnme kararının usul ve yasaya uygun olduğu savunulmuşsa da çoğunlukça bu görüşe itibar edilmemiştir.

Bu azınlık görüşü karşısında çoğunlukça; “davacının atiye terk ettiği davayı her zaman yeniden açabileceğinin doğru olduğu, davayı açmasına da bir engel bulunmadığı, ancak 2002 yılında açılmış bir davada alınan bilirkişi raporunda tespit edilen miktara itiraz etmeyen ve zarar miktarının fazlasını aldığını açıkça kabul eden davacı tarafın, 2008 yılında tekrar destekten yoksun kalma tazminatı istemesinin TMK’nun 2.maddesi anlamında hakkın kötüye kullanılması olduğu ” görüşü kabul edilmiştir.

Buna göre; davacıların haklarından feragat etmesi gibi bir durum somut olay yönünden bulunmamakla, zararın tamamı karşılanmadığı sürece, kalan bölümünü her zaman dava konusu yapılabilirse de tazminat hukukunun amacı dikkate alındığında davacıların haklarını kötüye kullanıp kullanmadıklarının da ayrıca, değerlendirilmesi gerekir.

Hemen belirtmelidir ki, hakkın kötüye kullanımı kurumu hukukun şekilciliğinden doğan sertliği gidermek maksadıyla ortaya çıkmıştır. Zira teknik gerçekler dolayısıyla belli kalıplara sokulmuş olan hukuk kuralları tarafından kişilere tanınan yetkilerin olduğu gibi kullanılması, diğer kişiler ve toplumlar için çoğu kez katlanılması güç olan sonuçlar doğurabilecektir. İşte bu noktada TMK’nun 2/II .maddesi önem taşımakta olup, bu hüküm hukukta ortaya çıkabilecek bu gibi gerçek olmayan kanun boşluklarının giderilmesi amacını gütmektedir.

Bir hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılması suretiyle başkasına bir zarar verilmesi hakkın kötüye kullanımını oluşturur. TMK’nun 2/I hükmü herkesin haklarını, toplumda geçerli doğruluk dürüstlük ve iş ilişkilerinin gerektirdiği karşılıklı güven anlayışına uygun olarak kullanmasını emreder. Hakkın kullanımı ölçütünü Medeni Kanununa göre dürüstlük kuralları verir. Bunun yanında ayrıca hak sahibinin başkasını ızrar kastıyla hareket etmiş olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur. Önemli olan başkasına zarar vermek kastı değil; hakkın dürüstlük kurallarına aykırı olarak kullanılması sonucunda başkasının zarar görmüş olmasıdır.

Hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığı, “dürüstlük kurallarına aykırı davranılıp davranılmadığı” ile ilgili olduğuna göre dürüstlük kuralının da burada kısaca açıklanması uygun olacaktır:

Medeni Kanunun 3. maddesinde düzenlenen iyiniyet “hakların kazanılması” ile ilgili olduğu halde, Medeni Kanunun 2. maddesinde yer alan dürüst davranma “hakların kullanılması” ve “borçların yerine getirilmesinde” söz konusu olur.

Dürüst davranma “bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi yani dürüst, namuskar, makul, fiilinin neticesini bilen, orta zekalı her insanın benzer hadiselerde takip edecek olduğu yolda hareket etmesi” anlamındadır.

O halde bir hak sahibi hakkını kullanırken veya bir borçlu borcunu yerine getirirken yukarıda belirtilen ilkelere uygun hareket etmek durumundadır; aksi halde, haklarını kötüye kullandıkları sonucuna varılabilecektir.

Somut olayda, davalı Bektaşlar Şirketinin maliki olduğu, diğer davalı şirkete sigortalı aracın karıştığı kazada davacıların desteği ölmüştür. Ankara 6. Asliye Hukuk mahkemesinde görülen dava sırasında belirlenen destekten yoksun kalma tazminat miktarı sigorta poliçesi kapsamını aşmamış, davacılar mahkemece belirlenen bu miktara itiraz etmedikleri gibi davalı sigorta şirketinin ödemesini kabul etmiştir. Davacılar rapor tarihi itibariyle belirlenen destekten yoksun kalma tazminatı miktarını alarak zararını karşılamış;bu yolla davalı Bektaşlar Şirketi adına da, poliçe kapsamı miktarı ile sigorta koruması altındaki ödeme yapılmıştır.

Her ne kadar davalı şirket vekilinin, davacının atiye terk beyanını kabul etmeyerek davanın esası hakkında karar verilmesini sağlama olanağının bulunduğu savunulabilir ise de, aracını sigorta ettirmiş olan davalının, meydana gelen zararın sigorta poliçesi kapsamında gidermiş olmasını dikkate alınarak, davacının atiye terk beyanı hakkında olumlu veya olumsuz bir beyanda bulunmaması hayatın olağan akışına uygun kabul edilmelidir.

Bir başka deyişle davalının sigortacısı davacının zararının tamamını karşılamıştır. Artık bu durumda, salt atiye terk beyanını kabul etmemesinden davalı taraf aleyhine bir sonuç çıkarmak mümkün değildir.

Bu nedenle davacıların eldeki davayı açmalarında tazminat hukuku anlamında bir engel yok ise de bu hakkın kullanılmasında dürüst davranılmaması ve sonucunda da hakkın kötüye kullanımı söz konusu olup; Özel Dairece belirtildiği şekilde davalının sadece faiz istemi ile sorumlu tutulması gerekirken mevcut şekilde karar verilmesi doğru değildir.

O halde, yukarıda açıklanan bu değişik gerekçelerle usul ve yasaya bulunan direnme kararının bozulması gerekir.

S O N U Ç : Davalı Bektaşlar Şirketi vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, yukarıda gösterilen değişik gerekçe ile H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 13.07.2011 gününde, oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

HUMK’nun 185/1. maddesinde davacının, davalının rızası olmaksızın davasını geri alamayacağı bildirilmiştir. Davayı geri almak, davadan feragat etmekten farklıdır. Davayı geri alan davacı, bununla talep sonucundan yani hakkın özünden feragat etmemekte, sadece davasını geri almakta ve onu ilerde tekrar açabilme hakkını saklı tutmaktadır. Davadan feragat davalının rızasına bağlı olmadığı halde davacının davasını geri alabilmesi için, davalının rızası şarttır. Davanın bu şekilde geri alınması ile, dava hiç açılmamış sayılır. Davacı, geri aldığı davayı zamanaşımı süresi içinde yeniden harç ödeyerek tekrar açabilir.

Öte yandan feragat talep sonucundan vazgeçmedir. Davadan feragat davaya son veren bir işlemdir. Feragat edildiğine ilişkin iradenin açık ve kesin bir dille bildirilmiş olması zorunludur.

Ankara 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2002/893 Esas nolu dosyasında görülen ilk davada bilirkişi raporunun ibraz edildiği 18.03.2004 tarihli duruşmadan hemen sonra verdiği 25.03.2004 tarihli ıslah dilekçesi ile bilirkişi raporunu kabul etmediğini bildirmiş, 18.03.2004 tarihli duruşmada Axa Oyak AŞ.’den bilirkişi raporundan hesaplanandan daha fazla para aldığını beyan etmiş, 13.03.2007 tarihli duruşmada ise “tüm davalılar yönünden maddi tazminat talebini atiye terk ettiğini, zamanaşımı süresi içinde dava açma hakkını saklı tuttuğunu bildirmiş, davalılarca davacının maddi tazminat talebinin atiye bırakılmasına rıza gösterilmiş, mahkemece atiye bırakıldığından maddi tazminat davasının açılmamış sayılmasına karar verilmiş, verilen karar davalılarca temyiz edilmeyerek kesinleşmiş ve davacılar tarafından davacı anne ve baba için destek (maddi) tazminat ve birikmiş faiz istemli bu dava açılmıştır.

Ankara 6. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2002/893 Esas nolu dosyasında görülen ilk davada davacılar vekili yargılamanın hiçbir safhasında davacı anne ve babanın maddi zararının 08.03.2004 tarihli bilirkişi raporu ile hesaplanan miktar kadar olduğu yönünde bir beyanda bulunmadığı gibi bilirkişi raporunu kabul etmediğini de açıkça beyan etmiş, maddi tazminat talebinden feragat ettiğine ilişkin bir beyanda bulunmamış, aksine davacıların maddi tazminat taleplerini atiye terk ettiğini bildirirken zamanaşımı süresi içinde dava açma hakkını saklı tutmuştur.

Davacılar vekilinin bu açık beyanlarına rağmen davalılar vekilince davacıların maddi tazminat davalarını atiye terk etmek suretiyle geri almalarına rıza gösterilmek suretiyle ilerde zamanaşımı süresi içinde maddi tazminat davası açabilmelerine açık-seçik olanak tanınmıştır. Aksi takdirde davanın geri alınmasına rıza göstermez ve davayı takip ederek sonuçlandırılmasını sağlayabilirlerdi.

Bu durumda davacıların Anayasanın 36. maddesinde ifade edilen hak arama temel hakkına dayanarak maddi tazminat davalarını açabileceklerinin kabulü gerekir. Davalılar vekilince davanın geri alınmasına rıza gösterildiğinden davacının dava açma hakkını kullanmasının dürüstlük kuralına uymadığından hakkın kötüye kullanılmış olduğundan söz edilemeyeceğinden somut olayda MK. 2. maddesinin uygulanma olanağı da bulunmamaktadır.

Hal böyle olunca, Mahkemenin direnme kararı yerinde olmakla mahkeme kararının yerinde bulunup diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Dairesine gönderilmesi görüşünde olduğumdan davacıların ilk davadaki beyanları karşısında bu davayı açmalarının MK. 2. maddesine aykırı olduğu gerekçesiyle mahkeme kararının bozulması yönündeki Sayın Çoğunluk görüşüne katılmıyorum.


KARAR VE İLAM HARCI ALINMADAN İLAMIN İCRAYA KONULMASI

Hukuk Genel Kurulu Esas 2011/12-284 Karar 2010/507

Taraflar arasındaki şikayet kanunyoluna başvurudan dolayı, bozma üzerine direnme yoluyla; İstanbul 5.İcra Hukuk Mahkemesinden verilen 22.12.2008 gün ve 2008/1344 E., 1353 K. sayılı kararın bozulmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’ndan çıkan 24.03.2010 gün, 2010/12-158 Esas, 178 Karar sayılı ilamın, karar düzeltilmesi yoluyla incelenmesi davalılar/karşı taraf/alacaklılar vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca dilekçe, düzeltilmesi istenen ilam ve dosyadaki ilgili bütün kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

İstek, icra müdürlüğü işleminin şikayetine ilişkin olup, karar ve ilam harcı alınmadan ilamın icraya konularak icra işlemlerinin devamına ilişkin icra müdürlüğü işleminin iptali istenmiştir. 

Şikayetçi/borçlu T. Halk Bankası vekili, alacaklı olduğu iddiası ile müvekkili olan bankanın borçlularından Falez İplik San ve Tic. A.Ş. ile Örsa Turizm İşletmeleri ve Tic. A.Ş. vekili tarafından, bankaları aleyhine İstanbul 3.İcra Müdürlüğü´nün 2007/21774 E. sayılı dosyasında, İstanbul 10.Asliye Ticaret Mahkemesi´nin 22.12.2006 tarih ve 2002/414 E., 2006/807 K. sayılı ilamında yazılı vekalet ücreti dayanak gösterilmek suretiyle ilamlı takip yapıldığını, amir yasa maddeleri gereği, alacaklı yanın bakiye karar ve ilam harcı ödenmeksizin bankaları aleyhine icra takibi yapmalarının usul ve yasaya aykırı olduğunu ileri sürerek, takibin iptaline karar verilmesini istemiştir.

Karşı taraf/alacaklılar vekili, takibe konulan ilamın dördüncü (4) maddesinde karar ve ilam harcının müvekkili tarafından ödeneceğine ilişkin açık bir ifadenin yer almadığını, kaldı ki, ödenmeyen bir harç varsa bile bunun takibini Hazinenin yapacağını ileri sürerek, istemin reddine karar verilmesini savunmuştur.

Yerel Mahkeme, "takip alacaklısının açıkça harç ödemekle mükellef tutulmadığı" gerekçesiyle şikâyetin reddine karar vermiştir.

Şikayetçi/borçlu T. Halk Bankası vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece;"Harçlar Kanunu´nun 32.maddesi gereği, yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemlerin yapılamayacağının öngörüldüğünü, Harçlar Kanunu hükümlerinin doğrudan doğruya kamu düzenini ilgilendirdiklerinden re´sen dikkate alınmaları gerektiğini, Harçlar Kanunu´nun 32.maddesi hükmünce icra işlemlerinin devamının mümkün olmadığı göz önünde tutularak icra müdürü tarafından harcın ödenmesi için takip alacaklısına mehil verilerek, sonucuna göre işlem yapılması gerektiği" gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel Mahkeme, önceki gerekçesine ilave olarak, "kararın hak arama hürriyetine uygun ve doğru olduğu" gerekçesiyle ilk hükümde direnmiştir.

Şikayetçi/borçlu banka vekilinin temyizi üzerine, Hukuk Genel Kurulunca;

"Mahkeme tarafından nihai kararla davayı sonlandıran hükümde kendisine (davacı veya davalıya) harç yüklenip yüklenmemesine bakılmaksızın, davacı veya davalı, bakiye nispi karar ve ilam harcını ödemeksizin, ilamın bir suretini alabileceği;Diğer taraftan, mahkeme tarafından nihai kararla davayı sonlandıran hükümde kendisine harç yüklenen ve bu nedenle de, ilamda harç yükümlüsü olarak gösterilen (olduğu anlaşılan) davacı veya davalının, belirtilen bu bakiye nispi karar ve ilam harcını yatırmadan bir sonraki yargı işlemine ve bu arada icra takibine devam etmesine olanak bulunmadığı;Kararın tebliğe çıkartılması, temyiz edilmesi ve icraya konulması yasal anlamda (müteakip işlemler) olup 492 sayılı Harçlar Yasasının 11. ve 32.maddesine göre harç tamamlanmadan bu işlemlerin yapılmasının mümkün olmadığı, kararın örneğinin harç tamamlanmadan ilgiliye verilmesi, bu kararın, müteakip işlemler için kullanılabileceği anlamına gelmeyeceği;Ayrıca, ilamda harç yükümlüsü olmayanlar bakımından da, kendisi yönüyle ilamı icraya koyup infazını sağlayabilmesi için, harç yükümlüsü olmakla birlikte bunu yerine getirmeyen karşı tarafın sorumlu olduğu harcı ödemesi koşuluna bağlı olduğu"

gerekçeleri benimsenmek suretiyle sonuçta, Özel Daire bozma kararı doğrultusunda direnme kararının bozulmasına karar verilmiş;karşı taraf/alacaklılar vekili karar düzeltme talebinde bulunmuştur.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık;bakiye karar ve ilam harcı yatırılmaksızın ilamın icra takibine konu edilip edilemeyeceği, noktasında toplanmaktadır.

Bu noktada, eldeki şikayet kanun yoluna başvuruya ilişkin yargılama devam ederken ve Hukuk Genel Kurulu´nun bozma kararından sonra, ancak karar düzeltme isteminden önce uyuşmazlığa konu 492 sayılı Harçlar Kanunu´nun 28.maddesinde yasal değişiklik yoluna gidilmiştir.

Şöyle ki, 492 sayılı Harçlar Kanunu´nun 28/1-(a) maddesinin son cümlesinde yer alan “Karar ve ilam harcı ödenmedikçe ilgiliye ilam verilmez” hükmünün itiraz yoluyla Anayasaya aykırılığının, yerel mahkemelerce ileri sürülmesi üzerine, Anayasa Mahkemesi, 17.03.2010 günlü Resmi Gazete´de yayımlanan E:2009/27, K:2010/9 sayılı kararı ile; 492 Sayılı Kanunun 28/1-(a) maddesinin son cümlesinin Anayasa´ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.

Bunun üzerine, yasa koyucu bu iptal kararı dolayısıyla ortaya çıkan hukuki boşluğu gidermek için anılan Kanun hükmünü, 23.07.2010 tarih ve 6009 Sayılı Kanunun 18.maddesiyle yeniden düzenlemiştir.

Buna göre, 23.07.2010 tarih ve 6009 Sayılı Kanunun 18.maddesi ile değişik 492 sayılı Harçlar Kanunu´nun 28.maddesinin "Karar ve ilam harcı" başlığını taşıyan (a) bendi son haliyle:"Karar ve ilam harçlarının dörtte biri peşin, geri kalanı kararın verilmesinden itibaren iki ay içinde ödenir. Şu kadar ki, ölüm ve cismani zarar sebebiyle açılan maddi ve manevi tazminat davalarında peşin alınan harcın oranı yirmide bir olarak uygulanır. Bakiye karar ve ilam harcının ödenmemiş olması, hükmün tebliğe çıkarılmasına, takibe konulmasına ve kanun yollarına başvurulmasına engel teşkil etmez.” hükmünü içermektedir.

Yukarıdaki madde metninin son cümlesinde açıkça; bakiye karar ve ilam harcının ödenmemiş olmasının, hükmün tebliğe çıkarılmasına, icra takibine konu yapılmasına ve kanun yollarına başvurulmasına engel oluşturmayacağı belirtilmiştir.

Bu hüküm karşısında yerel mahkeme ilamında belirtilen bakiye karar ve ilam harcının ödenmemiş olması, bu ilamın müteakip yargı işlemleri için kullanılmasına, dolayısıyla icra takibine konu edilmesine engel teşkil etmemektedir.

Bu hükmün, ilamda harç yükümlüsü olan ya da olmayan taraf bakımından aynı sonucu doğurduğu da belirgindir.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Karşı taraf/alacaklı vekili tarafından, şikayetçi/borçlu banka hakkında İstanbul 3.İcra Müdürlüğü´nün 2007/21774 esas sayılı dosyasında; İstanbul 10.Asliye Ticaret Mahkemesi´nin 22.12.2006 tarih ve 2002/414 E.-2006/807 K. sayılı ilamına konu 48.027,00 YTL vekalet ücretinin tahsili ilamlı icra takibine konu edilmiştir.

Her ne kadar, icra takibine konu ilamda harç yükümlüsünün adı açıkça yazılı değilse de, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´na göre, harç ve giderler sonuçta haksız çıkan tarafa yükletilir. Takibe dayanak ilama konu itirazın iptali davası sonucu kısmen haksız çıkan tarafın takip alacaklısı olduğu ve bu nedenle haksız çıkılan oranda bakiye nisbi karar ve ilam harcından yükümlü olacağında şüphe bulunmamaktadır.

İcra takibine konu ilamda harç yükümlüsü olan karşı taraf/alacaklı tarafın bakiye nispi karar ve ilam harcını yatırmadığı da, çekişmesizdir.

Yukarıda açıklandığı üzere, 23.07.2010 tarih ve 6009 Sayılı Kanunun 18.maddesi ile değişik 492 sayılı Harçlar Kanunu´nun 28/1-(a) maddesi hükmü karşısında, bakiye karar ve ilam harcının ödenmemiş olması, hükmün tebliğe çıkarılmasına, icra takibine konu yapılmasına ve kanun yollarına başvurulmasına engel oluşturmayacağından, bakiye nispi karar ve ilam harcı ödenmeksizin ilamın icra takibine konulması olanaklıdır.

Hal böyle olunca, ilamda harç yükümlüsü olan alacaklının, bakiye nispi karar ve ilam harcını ödemeksizin, lehine hükmedilen vekalet ücretini icra takibine konu yapmasında ve icra müdürünün de takip talebini bu haliyle işleme koyup, devamı işlemleri yapmış olmasında kanuna aykırı bir yön bulunmamaktadır.

Bu itibarla, direnme kararının verildiği aşamada yürürlükte bulunan yasal düzenlemeye dayanılarak direnme kararı bozulmuş ise de; yargılamanın devamı sırasında kararın dayanağını oluşturan ve yukarıda ayrıntısıyla açıklanan yasal düzenlemede yapılan değişiklik karşısında bu bozma kararı yasal dayanağını yitirmiş olmakla; karşı taraf/alacaklı vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Hukuk Genel Kurulu’nun bozmaya ilişkin 24.03.2010 gün ve 2010/12-158 E. 2010/178 K. sayılı ilamı kaldırılarak, sonucu itibariyle doğru bulunan direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçelerle onanması gerekir.

SONUÇ: Karşı taraf/alacaklılar vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Hukuk Genel Kurulu’nun 24.03.2010 gün ve 2010/12-158 esas, 2010/178 karar sayılı bozma kararının kaldırılmasına; yerel mahkeme direnme hükmünün yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerle ONANMASINA, 13.07.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


 

İHALENİN FESHİ, TEBLİGAT , SÜRE

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu ESAS NO     : 2011/12-108  KARAR NO      : 2011/505

Taraflar arasındaki "ihalenin feshi" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bursa 6.İcra Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 17.06.2008 gün ve 2005/119 E., 2008/470 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili ile fer’i müdahil vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12.Hukuk Dairesinin 16.03.2009 gün ve 2008/25428 E., 2009/5393 K. sayılı onama ilamı ile onanmış; davacı vekilinin karar düzeltme talebinin kabulü ile yine Yargıtay 12.Hukuk Dairesinin 12.01.2010 gün ve 2009/29694 E., 2010/178 K. sayılı ilamı ile;

(“…7201 Sayılı Tebligat Kanunu´nun 11, Avukatlık Kanununun 41. ve HUMK.nun 62, 68.maddeleri gereğince vekil ile takip edilen işlerde tebligatın vekile yapılması zorunludur.

Somut olayda, icra müdürlüğünce satış ilanının borçlu şirkete, 05.11.2004 tarihinde Tebligat Kanununun 35.maddesine göre tebliğ edilerek satışın yapıldığı, Bursa 3. İcra Mahkemesinin 30.06.2004 tarih ve 2002/108 esas, 2004/489 karar sayılı kararının incelenmesinde, borçlu vekili Av. İsmail Şabaz tarafından karşı dava olarak kıymet takdirine itiraz edildiği ve bu kararın alacaklı vekilince 27.07.2004 tarihinde icra takip dosyasına ibraz edildiği ve dosya içinde mevcut olduğu tespit edilmiştir. Bu durumda borçlunun icra takip dosyasında vekil ile temsil edildiği anlaşılmış olmakla, satış ilanının da vekile tebliği yukarıda açıklanan yasa hükümleri uyarınca zorunludur.

Borçlu vekili Av.İsmail Şabaz´a veya başka bir vekile satış ilanının tebliğe çıkarılmadığı anlaşılmaktadır. 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 32.maddesi gereğince tebliğ, usulüne aykırı yapılmış olsa bile muhatabı tebliğe muttali olmuş ise muteber sayılır. Muhatabın beyan ettiği tarih, tebliğ tarihi olarak kabul edilir. Bu maddenin uygulanabilmesi için muhataba usulsüz de olsa yapılmış bir tebligat olmalıdır. Her hangi bir tebligat yapılmamış veya tebligat çıkarılmasına rağmen tebliğ edilemeden iade edilmiş ise anılan madde hükmü uygulanmaz. Her ne kadar Bursa 6.İcra Mahkemesinin 2004/631 esas sayılı dosyası ile borçlu vekili Av.F.Tunç Keskin 24.11.2004 tarihinde satışın durdurulmasını istemiş ve yine satış sırasında hazır bulunmuş ise de, satış ilanı borçlu vekiline tebliğe çıkarılmadığından ve usulsüzde olsa her hangi bir tebliğ işlemi bulunmadığından 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 32.maddesinin uygulanma imkanı bulunmamaktadır. Dolayısıyla şikayetçi borçlunun ihale tarihinden önce satışı öğrenmiş olması, İİK.nun 127.maddesinde öngörülen satış ilanı tebliği koşulunun gerçekleştiği sonucunu doğurmaz.

Satış ilanının vekil yerine asile tebliği usulsüz olup, bu husus başlı başına ihalenin feshi sebebi olduğundan, mahkemece şikayetin kabulü ile ihalenin feshine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile istemin reddi yönünde hüküm tesisi isabetsizdir.

Açıklanan nedenlerle mahkeme kararının bozulması gerekirken Dairemizce onandığı anlaşılmakla borçlu vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü gerekmiştir...”)

gerekçesiyle borçlu vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile 16.03.2009 tarih ve 2008/25428 esas 2009/5393 karar sayılı onama ilamı kaldırılıp; karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, ihalenin feshi istemine ilişkindir.

Davacı-borçlu Komaş Sanayi Malları Üretim Ve Pazarlama AŞ vekili dava dilekçesinde özetle, şirketlerine ait taşınmazların ihale yolu ile satıldığını, satış dosyasında ihale ilanının şirketlerine usulüne uygun olarak tebliğ edilmediğini, bu hususun başlı başına ihalenin feshi sebebi olduğunu, ayrıca satışa konu taşınmazları üzerindeki haciz ve takyitleri ile birlikte satın alarak borçlu yerine kaim olan davalı şirketin takip borçluları gibi ihaleye katılma hakkı bulunmamasına rağmen, ihaleye katılması hususunun da fesih nedeni olduğunu beyanla ihalenin feshini (bozulmasını) talep ve dava etmiştir.

Davalı-ihale alıcısı Bebüş Konfeksiyon Tekstil Sanayi Ve Ticaret Ltd Şirketi vekili ile davalı-alacaklı Uçal Dönüşen Kağıt Sanayi ve Ticaret AŞ vekili, davanın süresinde açılmadığını, ihale tutanağında davacı-borçlu Komaş AŞ vekili Av.Tunç Keskin’in imzasının bulunduğunu ve yine davacı-borçlu şirket vekilleri tarafından her iki satış gününden önce çeşitli mahkemelere açılan davalar ve tedbir talepleri ile satışın durdurulmasının istendiğini, bu nedenle davacı şirketin satışı bilmediğinden bahsedilemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Davacı yanında fer’i müdahil Cengiz Yıldız vekili, davacı şirkete usulüne uygun tebligat yapılmadığından davanın süresinde açıldığını, gömlek dosya ile ihale yapılmasının usulsüz olduğunu ve iki yıllık süre geçtiğinden takibin düştüğünü belirtmiştir.

Yerel mahkemece “ihalenin feshi davasının satıştan itibaren yedi gün içinde açılması gerektiği, davacı şirketin ihale sırasında hazır bulunan avukatının davacı vekili olarak açtığı davada satışın durdurulmasını talep ettiği ve bu durumun satışın davacı şirket tarafından satış gününden önce öğrenildiğini gösterdiği, ancak öğrenme tarihinden itibaren yedi gün içinde dava açılmadığı” gerekçesiyle davanın süre yönünden reddine dair verilen karar, Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.

Yerel Mahkemece önceki gerekçeler tekrarlanmak suretiyle ilk kararda direnilmiş; kararı davacı vekili ile fer’i müdahil vekili temyiz etmiştir.

I-Fer’i müdahil vekilinin temyizi yönünden yapılan incelemede;

Yerel mahkemece verilen davanın reddine dair karara karşı fer’i müdahil vekili tarafından yapılan temyiz itirazları Özel Dairece reddedildiğinden, direnme kararını temyizde hukuki yararı bulunmamaktadır.

Bu nedenle, fer’i müdahil vekilinin temyiz dilekçesinin reddine oybirliği ile karar verilmiştir.

II-Davacı vekilinin temyizi yönünden yapılan incelemede ise;

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, satış kararı ve satış tarihinin davacı-borçlu şirkete yöntemince tebliğ edilip edilmediği ile ihalenin feshi davasının süresinde açılıp açılmadığı noktalarında toplanmaktadır.

2004 sayılı İcra İflas Kanunu(İİK)’nun 126. ve devamı maddeleri uyarınca haczedilen taşınmazlar kural olarak yalnız açık artırma yolu ile satılır. Taşınmaz ihalelerinde artırma satıştan en az bir ay önce ilan edilir. Satış ilanında nelerin bulunması gerektiği 2004 sayılı Kanunun 126.maddesinde ve İcra Ve İflas Kanunu Yönetmeliğinin 45.maddesinde düzenlenmiş olup, buna göre ilanda satışın yapılacağı yer, gün ve saatinin açık ve kesin bir şekilde belirtilmesi gerekir.

Anılan Kanunun 127.maddesi uyarınca taşınmaz artırma ilanının birer sureti, ilgililere tebliğ olunur. Satış ilanının tebliğ edileceği kişiler; borçlu, alacaklı ve tapu sicilinde kayıtlı bulunan ilgililerdir.

Satış ilanının kendilerine tebliği gereken ilgililer, vekil ile temsil ediliyorsa, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’ nun 62, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu (Av.K)’nun 41 ve 7201 sayılı Tebligat Kanunu (Teb.K)’nun 11.maddeleri uyarınca satış ilanı ilgilinin vekiline tebliğ olunur.

Açık artırma, satış ilanında belirtilen gün ve saatte yapılır. Artırma herkese açıktır. Yalnız, artırmaya katılacak olanların, teminat göstermesi gerekir. Artırmanın yapılışı ve sonuçlanması hakkında bir tutanak düzenlenir. Bu tutanağa, artırmanın yapıldığı gün, başlama ve bitme saati, sürülen pey miktarları ve pey sürenlerin ad ve soyadları, en yüksek peyin üç defa bağırıldığı, ihalenin kime yapıldığı, ihale yapılamamış ise artırmanın on gün daha uzatılmış olduğu yazılır.

İcra İflas Kanunun Yönetmeliğinin 45.maddesi uyarınca artırma tutanağı icra müdürü, tellal ve alıcı tarafından imza edilir.

2004 sayılı İcra İflas Kanununun “İhalenin Feshi Ve Neticesi” başlıklı 134.maddesinde;

“İcra dairesi tarafından taşınmaz kendisine ihale edilen alıcı o taşınmazın mülkiyetini iktisap etmiş olur…

(Değişik: 09.11.1988-3494/22 md.) İhalenin feshini, Borçlar Kanununun 226´ncı maddesinde yazılı sebepler de dahil olmak üzere yalnız satış isteyen alacaklı, borçlu, tapu sicilindeki ilgililer ve pey sürmek suretiyle ihaleye iştirak edenler yurt içinde bir adres göstermek koşuluyla tetkik merciinden şikayet yolu ile ihale tarihinden itibaren yedi gün içinde isteyebilirler. İlgililerin ihale yapıldığı ana kadar cereyan eden muamelelerdeki yolsuzluklara en geç ihale günü ıttıla peyda ettiği kabul edilir. İhalenin feshi talebi üzerine tetkik mercii talep tarihinden itibaren yirmi gün içinde duruşma yapar ve taraflar gelmeseler bile icap eden kararı verir. Talebin reddine karar verilmesi halinde tetkik mercii davacıyı feshi istenilen ihale bedelinin yüzde onu oranında para cezasına mahkum eder. (Ek cümle: 17.07.2003- 4949/38 md.) Ancak işin esasına girilmemesi nedeniyle talebin reddi hâlinde para cezasına hükmolunamaz….

Satış ilanı tebliğ edilmemiş veya satılan malın esaslı vasıflarındaki hataya veya ihalede fesada bilahare vakıf olunmuşsa şikayet müddeti ıttıla tarihinden başlar. Şu kadar ki, bu müddet ihaleden itibaren bir seneyi geçemez.

İhalenin feshini şikayet yolu ile talep eden ilgili, vakı yolsuzluk neticesinde kendi menfaatlerinin muhtel olduğunu ispata mecburdur…”

düzenlemesi yer almaktadır.

Görüldüğü üzere cebri icra yoluyla yapılan açık artırma ile satış, adi bir satış sözleşmesi değildir. Bu nedenle cebri icra satışlarının feshi de cebri icra hukukuna göre olur. Fesih için genel mahkemede dava açılamaz. İhalenin feshi yalnız şikayet yolu ile icra mahkemesinden istenebilir.

2004 sayılı Kanunun konuya ilişkin 134.maddesinde ihalenin feshi nedenleri teker teker belirtilmemiş; sadece 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 226.maddesinde yazılı sebeplerle, satış ilanının tebliğ edilmemiş olması, satılan malın esaslı niteliklerindeki hata ve ihaledeki fesat nedenleriyle ihalenin bozulabileceğine değinilmiştir.

Satışı yapan icra dairesinin satışın yapılmasını düzenleyen kanun, tüzük veya yönetmelik hükümlerine aykırı hareket etmiş olması halinde icra mahkemesinden ihalenin feshi istenebilir.

Ne var ki, Hukuk Genel Kurulu’nun 17.02.1999 gün ve 1999/82-86 sayılı kararında da belirtildiği üzere, takibin kesinleşmesinden sonra borca itiraz sebepleri ihalenin feshi nedeni olarak ileri sürülemez.

İhalenin bozulma nedenleri, gerek doktrinde ve gerekse Yargıtay uygulamasındaki kabule göre; a)İhaleye fesat karıştırılmış olması; b)Artırmaya hazırlık aşamasındaki hatalı işlemler; c)İhalenin yapılması sırasındaki hatalı işlemler; d)Alıcının taşınmazın önemli nitelikleri hakkında hataya düşürülmüş olması, şeklinde sıralanabilir.

İhalenin feshi kural olarak ihale tarihinden itibaren yedi gün içinde istenebilir. Satış ilanının kendisine tebliğ edilmesi gereken kişiler ya da vekilleri tebligatın yapılmaması nedeni ile ihalenin feshini yedi günlük şikayet süresi içinde talep edebilirler. Bu süre hak düşürücü niteliktedir. Bu özelliği nedeniyle de sürenin geçip geçmediğinin resen dikkate alınması gereklidir.

Satış ilanı kendisine tebliğ edilmeyen ancak satıştan haberdar olan kişinin ihalenin feshini, ihaleden itibaren yedi gün içinde istemesi gerekir. Satış ilanı tebliğinin usulsüz olması veya tebliğin satış günü veya sonrasında yapılması başlı başına ihalenin feshi nedenidir.

Kural olarak; ilgililerin ihalenin yapıldığı ana kadar cereyan eden işlemlerdeki yolsuzlukları en geç ihale günü öğrenmiş oldukları kabul edilir.

Bu kuralın istisnaları, diğer bir ifade ile ihalenin feshi süresinin öğrenme tarihinden itibaren başladığı haller, kendisine satış ilanı tebliği gereken ilgiliye, satış ilanının tebliğ edilememiş olması, satılan malın esaslı niteliklerindeki hatanın veya artırmaya fesat karıştırıldığının sonradan öğrenilmiş olması halleridir.

Uyuşmazlığın çözümü için yukarıda da işaret olunan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun vekil ile temsile ilişkin hükümlerinin de değerlendirilmesi gerekmektedir.

1086 sayılı HUMK’ un 65.maddesi, “Katibiadil, nahiye meclisi veya ihtiyar heyeti veyahut sulh hakimi tarafından imzası musaddak bir vekaletname ile vekaletini vekil ispat etmeğe ve vekaletnamenin aslını veyahut musaddak suretini dava dosyasına konulmak üzere vermeğe mecburdur.” düzenlemesini içermektedir.

Aynı Kanunun 67.maddesi uyarınca, “Vekaletnamenin aslını veya örneğini vermeyen vekil dava açamaz ve yargılama ile ilgili hiçbir görev yapamaz. Şu kadar ki, gecikmesinde zarar umulan hallerde mahkeme, vereceği kesin bir süre içinde vekaletnamesini getirmek şartıyla vekilin dava açmasına veya usul işlemleri yapmasına izin verebilir. Bu süre içinde vekaletname verilmez veya aynı süre içinde asil, yapılan işlemleri kabul ettiğini dilekçe ile mahkemeye bildirmezse dava açılmamış sayılır ve yapılan işlemler hükümsüz kalır…Vekaletname aslının veya onanmış örneğinin her dosya için ayrı ayrı verilmesi zorunludur.”

Buna göre, vekil, vekaletnamenin aslı veya onaylı örneğini, dava dosyasına sunulmak üzere mahkemeye vermekle yükümlüdür. Vekaletnamenin aslının veya onaylı örneğinin her dosya için ayrı ayrı verilmesi zorunludur. Vekaletnamenin aslı veya onaylı örneği verilmeden yargılama ile ilgili hiçbir görev yapılamaz.

Buna karşılık, ihtiyati tedbir veya delil tespiti dosyasında vekaletnamesi bulunan vekil, bundan sonra dava açarken yeniden vekaletname vermek zorunda değildir. Çünkü ihtiyati tedbir veya delil tespiti dosyası, asıl dava dosyası ile birleştirilir; yani asıl dava dosyasının ekidir (B.Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 2001, 6. Baskı, 2. Cilt, s 1261).

Konuya ilişkin olarak 7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun “Vekile ve kanuni mümessile tebligat” başlıklı 11.maddesi, “Vekil vasıtasıyla takip edilen işlerde tebligat vekile yapılır. Vekil birden çok ise bunlardan birine tebligat yapılması yeterlidir.” düzenlemesini içermektedir.

7201 sayılı Kanunun 32.maddesi uyarınca tebliğ usulüne aykırı yapılmış olsa bile, muhatabı tebliğe muttali olmuş ise muteber sayılır ve muhatabın beyan ettiği tarih, tebliğ tarihi addolunur. Tebligat, Kanununda öngörülen usullere aykırı yapılırsa, Tüzüğün 51/1.maddesi uyarınca “tebligat yapılmamış addedilir”. Kural bu olmakla beraber 32.madde gereğince eğer muhatap bu tebligatı öğrenirse, usulsüz olmasına rağmen tebligat yapılmış sayılır.

Bu anlamda muhatap tebligat gereğini yerine getirmek için bazı işlemlere başlarsa, onun tebligatı öğrendiği kabul edilir. Böyle bir durumda, artık tebligatın geçersiz olduğunun ileri sürülmesi veya tebligatın geçersiz kabul edilmesi objektif iyiniyet kuralları ile bağdaşmaz.

7201 sayılı Kanunun 11.maddesine göre tebligat yapılabilmesi vekilin vekaletnamesinin bulunmasına bağlıdır. Vekaleti olmayan avukata yapılacak tebligat geçersiz olur.

Genel vekil her dava için vekaleti kabule zorlanamaz.

Vekile yapılan tebligatın geçerli olması için, onun vekil sıfatıyla icra takibine katılmış olması gerekir. Mesela, vekilin alacaklı adına takip talebini imzalamış veya borçlu adına ödeme emrine itiraz etmiş olması hallerinde, tebligat alacaklı veya borçluya değil, vekile yapılır. Bir kişinin genel vekiline yapılacak tebligat, eğer genel vekil icra takibine katılmamışsa ancak genel vekilin kabulü halinde mümkündür. Çünkü, genel vekil müvekkilini her dava ve icra işinde temsil etmek zorunda değildir (B, Kuru, İcra Ve İflas Hukuku El Kitabı, 2004, s.119-120).

Yapılan açıklamaların ışığında somut olay incelendiğinde;

Davacı-borçlu şirkete satış kararının 7201 sayılı Kanunun 35.maddesi uyarınca tebliğ edildiği, davacı-borçlu Komaş AŞ tarafından verilmiş bir vekaletnamenin satış kararı ve satış gününe kadar takip veya satış dosyasına ibraz edilmediği, dolayısıyla satış tarihine kadar davacı-borçlu şirketin icra satış dosyasında vekille temsil edilmediği, bu nedenle doğrudan şirkete yapılan tebligatın usulüne uygun olduğu anlaşılmaktadır.

Bu durumda davacı-borçlu Komaş AŞ’e satış gününün usulüne uygun olarak tebliğ edildiği; 24.12.2004 tarihli ihaleden haberdar olmasına rağmen ihale tarihinden itibaren yedi gün içinde ihalenin feshini talep etmediği; diğer bir ifade ile şikayet-ihalenin feshi talep tarihi olan 16.02.2005 günü itibariyle 2004 sayılı Kanunun 134.maddesindeki yedi günlük hak düşürücü sürenin fazlasıyla geçtiği açıktır.

Tebliğin gerçekleştiği tarihte vekille temsil edilmeyen davacı-borçlu şirkete 7201 sayılı Tebligat Kanunun 35.maddesi uyarınca yapılan tebliğ usulüne uygun olup, usule aykırı bir tebliğ bulunmadığından “usulsüz tebliğ” ile ilgili 7201 sayılı Tebligat Yasasının 32.maddesinin de somut olayda uygulama yeri bulunmamaktadır.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, satış dosyasına ibraz edilen kıymet takdiri raporuna itirazın reddine ilişkin karar örneğinde davacı-borçlu şirketin vekilinin adı bulunduğu ve bu kararın ibrazından sonra artık 7201 sayılı Kanunun 11.maddesi uyarınca tebligatın kararda adı bulunan vekile yapılması gerektiği, asil şirkete yapılan tebliğin usulsüz olduğu görüşü ileri sürülmüş ise de; Hukuk Genel Kurulu çoğunluğunca, 1086 sayılı HUMK.nun 67.maddesi uyarınca vekaletname aslının veya onanmış örneğinin her dosya için ayrı ayrı verilmesi zorunluluğu bulunduğu ve davacı-borçlu şirket tarafından icra takip ve satış dosyası için satış gününün tebliği tarihine kadar bir vekaletname ibraz edilmediği, gerekçesiyle bu görüşe itibar edilmemiştir.

Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, bir an için davacı-borçlu şirkete usulüne uygun olarak tebligat yapılmadığı kabul edilse dahi, davacı-borçlu şirket adına vekaletname ibraz eden vekil tarafından satış gününden önce Bursa 6.İcra Hukuk Mahkemesinin 2004/631 E. sayılı dava dosyasına verilen 24.11.2004 tarihli dava dilekçesinde; Bursa 5.İcra Mahkemesinin 2004/864 E. sayılı dava dosyasına verilen 22.10.2004 tarihli dava dilekçesinde ve Bursa 2.Asliye Ticaret Mahkemesinin 2004/961 E. sayılı dava dosyasına verilen 21.12.2004 tarihli dava dilekçesinde, taşınmazların satışına karar verildiği belirtilerek satışın durdurulmasının talep edildiği, dolayısıyla davacı-borçlu şirketin satış tarihinden haberdar olduğu açıktır.

Davacı-borçlu şirket, haberdar olmadığını beyan ettiği tebligat gereğini yerine getirmek üzere işlemlere başlamış, vekili aracılığıyla açtığı davalarda satışın tedbiren durdurulmasını talep etmiş olmakla artık, vekilin de haberdar olduğu açık olan satış tarihinin tebliğ edilmediğinden bahisle tebligat yokluğuna dayanarak ihalenin feshini talep etmesi açıkça TMK’ nun 2.maddesindeki iyiniyet kurallarına da aykırılık teşkil etmektedir.

Öte yandan, davacı-borçlu şirketin vekili olduğu, delil olarak bildirilen dosyalar içine verilen vekaletname örneklerinden anlaşılan Av. Tunç Keskin’in 24.12.2004 günü açık artırmada hazır olduğu ve tutanağı imzaladığı da belirgindir. Başka bir sıfatla açık artırmaya katıldığını kanıtlayamayan bu vekilin artırma ve satış sırasında hazır bulunması da davacı-borçlu şirketin satış günü ve ihaleden haberdar olduğunu göstermektedir.

O halde, somut olayda, ihalenin 24.12.2004 tarihinde yapıldığı ve davacı-borçlu şirketin ihale tarihinden yöntemince haberdar olduğu gözetildiğinde, 16.02.2005 tarihinde yapılan ihalenin feshine dair şikayetin yasada öngörülen süreden çok sonra olduğu belirgin olmakla, mahkemece süre nedeniyle redde karar verilmesinde isabetsizlik bulunmamaktadır.

Yukarıda açıklanan gerektirici nedenlere göre; mahkemece, talebin süreden reddine karar verilip; bu kararda direnilmiş olması usul ve yasaya uygun olup, direnme kararının açıklanan nedenlerle onanması gerekir.

S O N U Ç : 1-(I) numaralı bentte açıklanan nedenlerle fer’i müdahil vekilinin temyizde hukuki yararı bulunmadığından temyiz dilekçesinin REDDİNE, oybirliği ile,

2-Yukarıda (II) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, oyçokluğu ile, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına,

06.07.2011 gününde karar verildi.

 


 

KARŞILIKLI BOŞANMA

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu SAS NO     : 2011/2-414  KARAR NO        : 2011/483

Taraflar arasındaki “karşılıklı boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 4.Aile Mahkemesince asıl davanın reddine, birleşen davanın kabulüne dair verilen 19.11.2008 gün ve 2003/886 E., 2008/1245 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 2.Hukuk Dairesinin 07.07.2010 gün ve 2010/11420-13652 sayılı ilamı ile;

("...Yapılan soruşturma, toplanan delillerle boşanmaya neden olan olaylarda eşine hakaret eden davalı-davacı kadının da kusurlu olduğu anlaşılmaktadır. Bu halde taraflar arasında ortak hayatı temelinden sarsacak derecede ve birliğin devamına imkân vermeyecek nitelikte bir geçimsizlik mevcut ve sabittir. Olayların akışı karşısında davacı-davalı koca da dava açmakta haklıdır. Bu şartlar altında eşleri birlikte yaşamaya zorlamanın artık kanunen mümkün görülmemesine göre, davacı-davalı kocanın davasının da kabulü ile boşanmaya (TMK.md. 166/1) karar verilecek yerde, yetersiz gerekçe ile davacı-davalı kocanın davasının reddi doğru bulunmamıştır...")

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S O N U Ç : Davacı-Birleşen Dosya Davalısı Çağlar Alsan vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 06.07.2011 gününde, oybirliği ile karar verildi.

 


KAMULAŞTIRMASIZ EL ATMA NEDENİYLE TAZMİNAT

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu SAS NO     : 2011/5-371  KARAR NO        : 2011/486

Taraflar arasındaki “Kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kartal 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 18.10.2004 gün ve 2004/288 E-2004/621 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekilinin temyizi üzerine önce düzeltilerek onanmış, davalı vekilinin karar düzeltme istemi üzerine , Yargıtay 5.Hukuk Dairesinin 29.09.2005 gün ve 2005/8867-10110 sayılı ilamı ile;

("... Dava, kamulaştırmasız el atılarak üzerinden enerji nakil hattı geçirilen taşınmazın irtifak hakkı bedelinin tahsili istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın kabulüne dair verilen kararın, Dairemizce düzeltilerek onanmasına karşı davalı idare vekilince karar düzeltme isteminde bulunulduğu görülmüştür.

2942 sayılı Kamulaştırma Yasasının 38.maddesinde; idare tarafından kamulaştırmasız el konulan taşınmazın, fiilen el koyma tarihinden itibaren 20 yıllık sürenin geçmesi halinde, taşınmazın malik zilyet veya mirasçılarının her türlü dava haklarının düşeceği öngörülmüştür. Söz konusu Kamulaştırma Yasasının 38. maddesi hak düşürücü süreyi içermekte olup, bu husus kamu düzenine ilişkindir. Bu nedenle, kamu düzenine ilişkin hususlardaki esaslar, tarafların talepleri olmasa bile mahkemece resen karara bağlanması zorunludur. Ayrıca kamu düzenine ilişkin hususlarda usuli kazanılmış hak da oluşmaz.

2942 sayılı Kamulaştırma Yasasının 38.maddesine göre; idarenin el koyma tarihinden itibaren 20 sene geçmekle taşınmaz malikinin her türlü dava hakkı düşer. Başka bir değişle, mülkiyet bu süre dolmakla el atan idareye geçer. Bu husus 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun 705.maddesindeki “Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması tescille olur. Miras, Mahkeme kararı, cebri icra, işgal, kamulaştırma halleri ile kanun da öngörülen diğer hallerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hallerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır” hükmü ile açıklığa kavuşturulmuştur.

Dosyada yapılan incelemede; dava konusu taşınmaza 1968 yılında el atılarak üzerinden enerji nakil hattının geçirildiği ve el atma tarihinden itibaren, 2942 sayılı Kamulaştırma Yasasının 38. maddesinin, Anayasa Mahkemesince iptal edilme ve dava tarihine kadar 20 seneden fazla süre geçtiğinden, taşınmaz maliki olan davacı tarafın her türlü dava hakkının düştüğü anlaşılmıştır.

Diğer taraftan Anayasa Mahkemesince; 2942 sayılı Kamulaştırma Yasasının 38. maddesi iptal edilmiş ise de, Anayasanın 153/son maddesi uyarınca; Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının geriye yürümeyeceği ilkesi uyarınca, Kamulaştırma Yasanının 38.maddesinin iptal edilmesinden önceki kazanılmış haklara uygulanması imkanı da bulunmamaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25.05.2005 gün ve 2005/5-288 esas-2005/352 sayılı kararında da bu husus benimsenmiştir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, davanın reddedilmesi gerekirken düzeltilerek onandığı anlaşıldığından, davalı idare vekilinin karar düzeltme isteminin kabulüne, Dairemizin 02.05.2005 gün ve 2005/2164 Esas, 2005/5243 Karar sayılı düzeltilerek onama kararının kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmek üzere hükmün H.U.M.K.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, ...)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Bilindiği üzere; direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için mahkeme bozmadan esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de değiştirmemelidir (HUMK.429 mad.).

Eş söyleyişle; mahkemenin yeni bir delile dayanarak ve gerekçesini değiştirerek karar vermiş olması halinde, direnme kararının varlığından söz edilemez.

Somut olayda da; yerel mahkemece, bozma kararından sonra yürürlüğe giren 5999 sayılı Yasa ile Kamulaştırma Kanununa eklenen geçici 6. Maddeye dayanılarak ilk kararda direnilmiştir.

Bu durumda, Yerel Mahkemece direnme kararı olarak nitelendirilen temyize konu kararın, gerçekte bir direnme kararı değil yeni bir hüküm niteliğinde olduğu kabul edilmelidir.

Kurulan bu yeni hükmün temyizen incelenme görevi Hukuk Genel Kuruluna ait olmayıp, Özel Daireye aittir.

Bu nedenle dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 5.HUKUK DAİRESİNE gönderilmesine, 06.07.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

TAZMİNAT DAVASI, AİLE KONUTU, İPOTEĞİN KALDIRILMASI

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu SAS NO     : 2011/2-109  KARAR NO        : 2011/481

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan incelemesi sonucunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 2. Hukuk Dairesince;

(...Davacı vekili, dava dilekçesinde; müvekkilinin eşi Remzi Kaygusuz adına tapuda kayıtlı olan Siirt Merkez Kooperatif mahallesindeki 307 ada (2) nolu parseldeki (8) nolu “mesken” niteliğindeki taşınmazın “aile konutu” olduğunu, taşınmazda hak sahibi olan kocasının , eşinin rızasını almadan “Aydın Dayanıklı Tüketim Malları San, ve Tic. Ltd. Şti”nin borcuna teminat olması için taşınmazın üzerine üçüncü kişi (BSH Ev Aletleri San. ve Tic. A.Ş.) lehine ipotek tesis ettirdiğini, borçlu vadesinde borcunu ödemeyince, ipotek alacaklısı BSH şirketinin, borçlu ve taşınmaz maliki aleyhine “ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla” icra takibine başvurduğunu, müvekkilinin bu takip nedeniyle aile konutunun satılmak üzere olduğunu öğrendiğini, bunun üzerine Türk Medeni Kanununun 194.maddesine dayanarak Siirt Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinde 29.08.2007 tarihinde “ipoteğin kaldırılması” davası açtıklarını, davanın 25.10.2007 tarihinde yapılan duruşmasında, ipotekli taşınmazın satışının ve başkalarına devrinin önlenmesi için talepleri doğrultusunda, taşınmazın tapu kaydına tedbir konulduğunu, 28.02.2008 tarihli duruşmada ise, davaya bakan davalı hakimin konulan tedbir kararını kaldırdığını, tedbir kalkınca, taşınmazın cebri icra yoluyla alelacele satışa çıkarıldığını ve ipotek alacaklısı BSH şirketinin taşınmazı alacağına mahsuben satın aldığım, bunun üzerine ipoteğin kaldırılması davası konusuz kalınca zorunlu olarak davayı ıslah ederek, cebri satışın iptali ve dava konusu taşınmazın yeniden davacının eşi adına tescilini talep ettiklerini, ancak mahkemece davanın 02.07.2008 tarihinde reddedildiğini, kararı temyiz ettiklerini, Yargıtay’ca “ipotekli taşınmaz cebri icra yoluyla satıldığından” dolayı işin esasının incelenemediğini, karar düzeltme taleplerinin de 07.04.2010 tarihinde reddedildiğini, davalı hakimin; konulan tedbiri kaldırmamış ve davayı konusuz bırakmamış olsaydı, davanın müvekkili lehine sonuçlanacak ve müvekkilinin aile konutunu kaybetmeyecek olduğunu, tedbir kararının davalı hakim tarafından kaldırılması ve taşınmazın cebri icra ile satılması sonucu zarara uğradığını ileri sürerek uğradığı 47.970.65 TL. zararın tazmini ile bu miktarın davalı hâkimden tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, dava dilekçesi ve duruşma günü usulüne uygun olarak tebliğ edildiği halde davaya herhangi bir cevap vermemiş, duruşmaya da katılmamış, davacı vekili ise duruşmada dava dilekçesini tekrar etmiştir.

Dava, hakimlerin hukuki sorumluluğunu düzenleyen Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573-576.maddelerinden kaynaklanan tazminat isteğine ilişkindir.

Davacının delil olarak dayandığı Siirt Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinin 2007/434 esas 2008/432 karar sayılı dava dosyası, aynı yer icra (Hukuk) Mahkemesinin 2008/19 esas 2008/49 karar sayılı “ihalenin feshine” ilişkin dava dosyası ve yine Siirt İcra Müdürlüğünün taşınmazın cebri icra ile satışına ilişkin 2007/174 talimat sayılı dosyası getirtilip incelenmiştir.

Aydın Dayanıklı Tüketim Malları San. Ve Tic. Ltd. Şti’nin, BSH Ev Aletleri Sanayi ve Tic. A.Ş.’ne olan borcunun teminatı olmak üzere davacının eşi Remzi Kaygusuz adına tapuda kayıtlı olan taşınmaz üzerine, tapu kayıt malikinin talebiyle 16.3.2006 tarihinde 560 yev. nolu resmi senede, alacaklı şirket lehine 100.000 TL. tutarlı birinci dereceden ipotek tesis edildiği; borcun vadesinde ödenmemesi üzerine ipotek alacaklısı tarafından Şişli 6. İcra Müdürlüğünün 2007/10065 esas sayılı dosyası ile ipotek tablosundaki alacağın tahsili için 26.04.2006 tarihinde borçlu şirket ve ipotek veren kişi aleyhine “ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla” icra takibi başlatıldığı, ödeme emrine itiraz edilmemesiyle takibin kesinleştiği, icra memurluğunun takibin başladığını İcra İflas Kanununun 150/e maddesi gereğince tapu idaresine 4.5.2007 tarihli yazıyla bildirdiği, bu bildirim üzerine keyfiyetin taşınmazın tapu kaydı üzerine şerh verildiği, ipotek alacaklısı tarafından 07.08.2007 tarihinde taşınmazın satışının talep edildiği, talep üzerine takibi yapan icra dairesinin talimatıyla Siirt İcra Müdürlüğünün 2007/174 talimat sayılı dosyası üzerinden 18.3.2008 tarihinde taşınmazın “açık artırma” suretiyle alacaklı şirkete ihale edildiği anlaşılmaktadır.

Davacı tarafından lehine ipotek tesis edilen şirket aleyhine 29.8.2007 tarihinde, Türk Medeni Kanununun 194/1 maddesine dayanılarak rızası alınmadan tesis edilen ipoteğin kaldırılması talebiyle Siirt Asliye Hukuk (Aile) Mahkemesinde 2007/434 esas sayılı dava açılmıştır. Davacı vekilinin dava dilekçesinde “tedbir” talep etmesi üzerine, davanın 25.10.2007 tarihli oturumunda diğer hakim Gülfer Akın Atalan (95163) tarafından taşınmazın tapu kaydı üzerine “satışının ve başkalarına devrinin önlenmesi için” tedbir konulmasına karar verilmiş, bu karar Siirt Tapu Sicil Müdürlüğüne aynı gün yazılan müzekkere ile bildirilmiş, müdürlük mahkemenin tedbir şerhini taşınmazın kaydına 31.10.2007 tarihinde işlemiştir. Mahkeme verilen tedbir kararının tapuya işlendiğini 31.01.2008 tarihli müzekkeresiyle takibi yürüten Şişli 6.İcra Müdürlüğüne bildirmiştir. Şişli 6.İcra Müdürlüğü, 11.02.2008 tarihli yazısıyla “taşınmazın açık artırma suretiyle satılarak ipoteğin paraya çevrilmesine karar verildiğini, taşınmazın tapu kaydı üzerine 25.10.2007 tarihinde konulan tedbir kararının satışın durdurulmasına yönelik olup olmadığının anlaşılamadığını” belirterek “bu tedbir kararının satışın durdurulmasına yönelik olup olmadığının bildirilmesini” mahkemeden sormuş, mahkemece bu yazıya bir yanıt verilmemiştir. Bu defa davacı vekili, 28.2.2008 tarihli oturumda tutanağa geçen beyanıyla, 25.10.2007 tarihli oturumda verilmiş bulunan tedbirin “cebri icra yoluyla satışın durdurulması yönünde” genişletilmesine karar verilmesini istemiş, davalı vekilinin talebi üzerine aynı oturumda davalı hakim tarafından “İcra İflas Kanununun 150.maddesi delaletiyle aynı yasanın 72/3.maddesi ve tüm dosya kapsamı nazara alınarak 25.10.2007 tarihinde taşınmazın tapu kaydı üzerine konulan tedbirin kaldırılmasına” karar verilmiş, bu husus tapu sicil müdürlüğüne bildirilmiştir. Davacı vekili, 03.03.2008 tarihli dilekçesiyle tedbirin kaldırılması yönündeki ara kararından dönülmesini istemiş, davalı hakim tarafından bu talep, “karardan dönmeyi gerektirir bir durum hasıl olmadığından” reddedilmiştir. Taşınmazın cebri icra ile satılmasından sonra davacı vekili, 28.04.2008 tarihli ıslah dilekçesiyle ipoteğin kaldırılmasına ilişkin açtıkları davayı satışın iptali ve taşınmazın tapu kaydının iptali ile yeniden Remzi Kaygusuz adına tescili” olarak ıslah ettiklerini bildirmiş; mahkemece dava 02.07.2008 tarihinde reddedilmiştir. Davacının temyizi üzerine hüküm Yargıtay’ca 19.11.2009 tarihinde onanmış, davacının karar düzeltme talebi 07.04.2010’da reddedilmiştir.

Taşınmazını ipotek veren davacının eşi Remzi Kaygusuz tarafından 24.03.2008 tarihinde Siirt İcra (Hukuk) Mahkemesinde 2008/19 esas sayı ile “ihalenin feshi” davası açılmış, bu dava da reddedilmiş, karar Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 17.3.2009 tarihli ilamıyla onanmıştır.

Bütün bu açıklamalardan görüleceği üzere; alacaklı şirket tarafından “ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla” icra takibi 26.04.2006 tarihinde başlatılmış, ödeme emrine itiraz edilmeyerek takip kesinleşmiş, alacaklı 7.8.2007 tarihinde ipotekli taşınmazın satışını talep etmiştir. Davacı tarafından “ipoteğin kaldırılması” davası ise bundan sonra 29.08.2007 tarihinde açılmıştır. İpoteğin kaldırılması davası açılmış olması, İcra İflas Kanununun 150.maddesi yollamasıyla ayni yasanın 72/3.maddesine göre “takibin durdurulması” yönünde alınmış bir tedbir karan bulunmadıkça icra takibini durdurmaz. Davaya bakan diğer hakim Gülfer Akın Atalan (95163) tarafından 25.10.2007 tarihinde verilen ihtiyati tedbir karan, davacının eşine ait taşınmazın üçüncü kişilere tapudan rızaen devir ve temlikini önlemeye yönelik olup, bu nitelikteki bir tedbir, taşınmazın cebri icra ile satışını engellemez. Bu tedbir kararının takibi yapan icra dairesine bildirilmiş olması da bilgi verme amacına yönelik bir işlemdir. Anılan davada, davalı hakim tarafından “takibin durdurulması” yönünde İcra İflas Kanununun 72/3.maddesi çerçevesinde alınmış bir tedbir kararı bulunmamaktadır. 28.02.2008 tarihli oturumda davalı hakimin kararıyla kaldırılan tedbir, 25.10.2007 tarihindeki tedbir kararıdır. Bu tedbir kararı da yukarıda belirtildiği gibi taşınmazın cebri icra ile satışını engelleyici nitelikte bir tedbir değildir. Dolayısıyla davalı hakimin hukuki sorumluluğunu gerektiren bir durum yoktur. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573.maddesinde sayılan sorumluluk halleri gerçekleşmemiştir. Bu nedenle davalı hakkında açılan dava haksız ve dayanaktan yoksun olup reddine karar verilmesi gerekmiştir.

HÜKÜM: Yukarıda açıklanan sebeple:

1-Açılan davanın REDDİNE,

2-Alınması gereken 26.25 TL. ret harcının, peşin alınan harçtan mahsubu ile bakiye 686.15 TL. harcın talebi halinde davacıya iadesine,

3-Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 576/2. maddesi gereğince 500 TL. para cezasının davacıdan alınıp Hazine’ye irat kaydına,

4-Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 576/2.maddesi gereğince takdiren 500 TL. tazminatın davacıdan alınıp davalıya verilmesine,

5-Davacının yaptığı yargılama giderlerinin üzerinde bırakılması, davalının masrafı bulunmadığından bu konuda karar verilmesine yer olmadığına…)

Dair oybirliği ile verilen 26.11.2010 gün ve 2010/3 E-2010/3 K. sayılı kararın davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine kararın süresinde temyiz edildiğinin anlaşılmasından ve dosyadaki tüm kağıtların okunmasından sonra gereği düşünüldü:

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek, Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, hâkimlerin hukuki sorumluluğunu düzenleyen Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573-576.maddelerinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.

Davacı tarafça davalı Hakim aleyhine 20.07.2010 tarihinde tazminat istemiyle açılan davada, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nce ilk derece mahkemesi sıfatıyla, “Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinde sayılan sorumluluk hallerinin gerçekleşmediği” gerekçesiyle “davanın reddine” dair verilen 26.10.2010 tarihli karar, davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Hükmün verilmesinden sonra, 14 Şubat 2011 tarihinde yürürlüğe giren 09 Şubat 2011 tarih ve 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile, hakim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet ve kararları nedeniyle açılacak tazminat davalarında uygulanacak esas ve usule ilişkin yeni düzenlemeler yapılmıştır.

09 Şubat 2011 tarih ve 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 12. maddesiyle, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununa 93 üncü maddeden sonra gelmek üzere eklenen 93/A maddesinde:

“Hâkim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet veya verdikleri her türlü kararlar nedeniyle:

a) Ancak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir.

b) Kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk sebeplerine dayanılarak da olsa hâkim veya savcı aleyhine tazminat davası açılamaz.”

hükmü öngörülmüştür.

Yine, 6110 sayılı Kanunun 14/1-a maddesiyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 573. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi; “Hâkimlerin yargılama faaliyetlerinden dolayı… Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir…” şeklinde değiştirilmiştir.

6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun Geçici Madde 2/2 de ise;

“Hâkimler ve Savcılar Kanununa bu Kanunla eklenen 93/A maddesi ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun bu Kanunla değiştirilen 573. maddesi hükümleri bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihte;

a) Görülmekte olan davalar,

b) Kesinleşmemiş hükümler,

c) Miktar veya değeri itibarıyla temyiz veya karar düzeltme yoluna gidilemediği için kesinleşen hükümler,

bakımından da uygulanır ve davaya Devlet aleyhine devam olunur.”

Düzenlemesine yer verilmiştir.

Bu açık hükümlerden anlaşıldığı üzere; hakim ve savcıların bir soruşturma, kovuşturma veya davayla ilgili olarak yaptıkları işlem, yürüttükleri faaliyet ve kararları nedeniyle ancak Devlet aleyhine tazminat davası açılabileceği; kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk sebeplerine dayanılarak da olsa hâkim veya savcı aleyhine tazminat davası açılamayacağı her türlü kuşku ve duraksamadan uzaktır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında 6110 sayılı Kanunla getirilen bu hükümlerin, Anayasa’nın 2., 9., 10. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülerek, konunun Anayasa Mahkemesi’ne götürülmesi yönünde görüş bildirilmiş ise de; kesinleşmiş bir hüküm ve kazanılmış haklar söz konusu olmadığından, çoğunlukça bu görüş kabul görmemiştir.

Yukarıda açıklanan yeni yasal düzenlemeler karşısında; somut olayda, hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun hükümleri gereğince davaya, davalı hakim aleyhine devam edilmesi imkanı kalmamıştır. Bu düzenlemeye göre yasal hasım devlet olup; hakimin ise ancak zorunlu ihbar olunan sıfatıyla davada yer alması olanaklıdır.

Hal böyle olunca; ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nce yapılacak iş, yeni yasal düzenleme doğrultusunda davaya Devlet aleyhine devam edilmesine imkan tanınmasının sağlanması ve Hazine’nin davaya dahil edilmesi için davacı tarafa süre verilip, halen davalı konumunda olan hakimin ise zorunlu ihbar olunan sıfatını taşıdığı da gözetilerek, sonucuna göre bir karar verilmesi olmalıdır.

Açıklanan nedenlerle; Özel Dairenin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği 08.10.2010 tarihli kararının bozulması gerekir.

S O N U Ç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği 26.11.2010 tarihli kararın, yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma nedenine göre diğer temyiz itirazlarının incelenmesine bu aşamada yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 06.07.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

KARŞI OY

Davacı, davalı hakim aleyhine tazminat istemiyle Yargıtay 2.Hukuk Dairesinde açtığı davada HUMK’nun 573.maddesindeki sorumluluk hallerinin gerçekleşmediği gerekçesiyle 26.10.2010 tarihinde davanın karar verilmiştir. Karar verildikten sonra 6110 sayılı Kanun 14.2.2011 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

6110 sayılı Kanunla 2797 sayılı Yargıtay Kanunu 5275 Sayılı Danıştay Kanunu, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu, 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’da değişiklikler yapılmıştır.

Öncelikle dava konusu olayda uygulanabilecek hükümler üzerinde duracağız.

I-DAVA KONUSU OLAYDA UYGULANABİLECEK HÜKÜMLER

6110 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun 14.02.2011 tarihli Resmi Gazetede Yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

6110 sayılı Kanun’un 12.maddesi ile 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’na 93/A maddesi ilave edilmiştir.

2802 sayılı Kanunun 93/A.maddesinin 4.fıkrasına göre;“Kanun yoluna başvurulması için miktar veya değere ilişkin olarak öngörülen sınırlamalar, hakim ve savcıların işlem, faaliyet veya kararlarına dayanılarak açılan her türlü tazminat ve rücu davalarında uygulanmaz.”

6110 sayılı Kanun’un 13.maddesi ile HUMK’nun 573.maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesi değiştirilmiştir.

Hükme göre ;“Hakimlerin yargılama faaliyetlerinden dolayı aşağıdaki sebeplerle dayanılarak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir”.

6110 sayılı Kanun’un geçici 2.maddesinin ikinci fıkrasına göre;“Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun bu kanuna eklenen 93/A maddesi ile HUMK’nun bu kanunla değiştirilen 573.maddesi hükmü bu kanun yürürlüğe girdiği tarihte;

a)Görülmekte olan davalara,

b)Kesinleşmemiş hükümlere,

c)Bu kanunla temyiz veya karar düzeltme yolu açılan hükümler açısından temyiz ve karar düzeltme süresi geçmeyenler bakımından da uygulanır ve davaya Devlet aleyhine devam olunur”.

Geçici 2.maddesinin üçüncü fıkrasına göre; “Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibariyle temyiz ve karar düzeltme süresi geçmeyen hükümler için, bu Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki hafta içinde temyiz ve karar düzeltme yoluna başvurabilir”.

Geçici 2.maddenin dördüncü fıkrasına göre “Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce verilen ve miktar veya değeri itibariyle temyiz ve karar düzeltme yoluna başvurulmayan hükümler için, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki hafta içinde temyiz veya karar düzeltme yoluna başvurabilir”.

Geçici 2.maddenin beşinci fıkrasına göre;

“Görevli mahkemede Devlet aleyhine devam olunacak davada temyiz ve karar düzeltme incelemesinde ilk olarak Hakimler ve Savcılar Kanununun 93/A.maddesinde öngörülen dava şartlarının mevcut olup olmadığına bakılır.”

Somut olayda uygulanabilecek bu hükümleri Anayasa’ya aykırılık yönünden değerlendireceğiz.

II-HÜKÜMLERİN ANAYASAYA AYKIRILIK YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ

1-Kanun Yapma Tekniği Bakımından Değerlendirme

6110 sayılı Kanun’da bir kanunda bulunması gereken nitelikler bulunmamaktadır.

Kanun yapma yetkisi yasama organı olan TBMM’ye aittir. Yasama organının kanun yapma yetkisi konu bakımından sınırlandırılmamıştır. Yasama organı kural olarak Anayasaya aykırı olmamak koşuluyla dilediği her konuda kanun yapabilir.

Bir kanunda bulunması gereken nitelikler şunlardır:

1-Geleceği düzenlemelidir.

2-Genel hukuk kuralları koymalıdır.

3-Kamu yararına yapılmış olmalıdır.

6110 sayılı Kanunu bu ilkeler açısından değerlendireceğiz.

1-Kanunların geleceği düzenleyici oluşu ve geriye yürümemesi Anayasanın 2.maddesinde yer alan Hukuk Devleti ilkesinin bir sonucudur.

6110 sayılı Kanunla getirilen somut olayda uygulanması ihtimali bulunan hükümlerin geleceği değil geçmişi düzenlediği çok açıktır. Zira, geçici 2.maddenin 2.fıkrasında hakimlerin sorumluluğu ile ilgili hükümlerin görülmekte olan davalara, geçici 2.maddenin dördüncü fıkrasında kesinleşmiş hükümlere de uygulanacağı kabul edilmiştir.

2-Kanun genel kurallar koymalıdır.

Kanunlar, genel ve soyut olmalı, kişiye özgü düzenleme yapmamalıdır.

Kanunun genel olması benzer durumda bulunan kimselere aynı şekilde işlem yapılmasını ifade eder. Kanunlar genel olmalıdır. Sadece belli bir kişi veya belli bir olay esas alınarak kanun yapılamaz. Belli bir kişiye sorumluluk yüklemek veya yasal sorumluluktan kurtarmak için kanun yapılamaz.

Kanunlar belli bir kişi veya belli bir olay gözönüne alınmadan soyut olarak formüle edilir. Bir kanun kötü veya haksız olabilir, ancak onun genel ve soyut şekilde formüle edilmiş olması bu tehlikeyi asgari ölçüye indirir (Özbudun, Ergun; Türk Anayasa Hukuku, 11-B, Ankara 2010, s.219).

Hakimlerin sorumluluğu ile ilgili 1086 sayılı HUMK yürürlükten kaldıran 6100 sayılı HUMK ile getirilen düzenleme genel bir düzenlemedir.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 46.maddesine göre “Hakimlerin yargılama faaliyetinden dolayı aşağıdaki sebeplere dayanarak Devlet aleyhine tazminat davası açabilir”. Görüldüğü gibi böyle genel bir düzenleme varken ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu 01 Ekim 2011 tarihinde yürürlüğe girecekken 6110 sayılı Kanunun geçici 2.maddesi getirilen düzenleme özel bir düzenleme olup, kanunun genelliği ilkesine aykırıdır.

Kanun genel olmasının Anayasal dayanağı Anayasanın 2.maddesindeki hukuk devleti ilkesi ve 10.maddesindeki kanun önünde eşitlik ilkesidir.

6110 sayılı Kanunla yapılan değişikliklere bakıldığında değişikliğin genel, soyut olmayıp, belli kişileri hedef aldığı çok açık ve net olarak görülmektedir.

3-Kanun kamu yararına yapılmış olmalıdır.

6110 sayılı Kanun’un kamu yararından daha çok başka yararların gözetildiği düzenlemeden anlaşılmaktadır.

Anasaya’nın 5.maddesine göre “Devletin temel amaç ve görevleri, Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

Anayasa’nın 2.maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir.

Bir Kanunun kamu yararına yapılmasının Anayasal dayanağı anılan 2. ve 5.madde hükümleridir. Anayasa Mahkemesi 21.06.1991 tarihli 10/14 sayılı kararında kanunla yapılan kısıtlamanın topluma sağladığı yarar, kişilerin uğrayacağı zarara göre ağır bastığı takdirde kamu yararının mevcut olduğunun kabulü gerektiğini belirtmiştir.

Anayasa Mahkemesi bir kanunun Anayasa uygunluğunu denetlerken kamu yararı kavramına vurgu yapmaktadır (AYM 26.03.1963, 3/77; AYM 15.09.1964, 83/339/61).

6110 sayılı kanunla yapılan hakimlerin sorumluluğuna ilişkin değişikliklerde kamu yararı gözetilmemiştir. Aksine belli kişileri korumak amacıyla bu düzenlemenin yapıldığı, düzenlemenin zamanlaması ve içeriğinden anlaşılmaktadır. Hukuk Devletinin bir anlamı da kişisel çıkarları gerçekleştirmek veya bazı kişileri korumak amacıyla bir kanun çıkarılmamasıdır. Kamu yararını hiç gözetmeyen tamamen belli kişileri sorumluluktan kurtarmak amacı taşıyan düzenleme, Anayasa’nın 2 ve 5.maddesi hükümlerine açıkça aykırılık teşkil etmektedir.

2-Anayasa Hükümleri Yönünden Değerlendirme

1-Anayasanın 9.maddesi Açısından Değerlendirme

Anayasanın 9.maddesine göre yargı yetkisi, Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır. Yasama organı yargı işlemi niteliğinde kanun çıkaramaz. Örneğin bir kanun çıkarılarak yargılamanın tarafları değiştirilemez.

6110 sayılı Kanunun 13.maddesi ile 1086 sayılı HUMK.nun 573.maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesi değiştirilerek hakimin yargısal faaliyetleri ile ilgili tazminat davalarının Devlet aleyhine açılabileceği hükme bağlanmıştır. Aynı Kanunun geçici 2.maddesinin 2.fıkrasına göre HUMK.nun değiştirilen 573.maddesi hükmü uyarınca açılan davalara Devlet aleyhine devam olunur.

2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununa ilave edilen 93/A.maddesine göre hakim ve savcı aleyhine tazminat davası açılamaz, ancak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir.

6110 sayılı Kanunla HUMK.nun 573.maddesinde yapılan değişiklik ve 2802 sayılı Kanuna eklenen 93/A.maddesi ile getirilen düzenleme sonucunda hakimlerin sorumluluğu ile ilgili görülmekte olan davaların tarafları değiştirilmiştir.

Bir davada tarafın kim olacağı yargılama hukuku ile ilgilidir. Anayasa’nın 9.maddesi göre yargı işlemi niteliğinde kanun çıkarılamaz. Hakimlerin sorumluluğu ile ilgili görülmekte olan hatta kesinleşmiş davaların taraflarını değiştiren düzenleme Anayasa’nın 9.maddesi hükmüne aykırıdır.

2-Anayasanın 2.maddesi Açısından Değerlendirme

Anayasanın 2.maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir.

Hukuk devleti, tüm eylem ve işlemlerinde yönetilenlere en güçlü, en kapsamlı şekilde güvence sağlayan devletidir.

Hukuk devletinin temel unsurlarından biri hukuki güvenlik diğeri kazanılmış haklara saygıdır.

Hukuk Devleti güvenilir olmalıdır. Bir Devlet vatandaşlarına hukuki güvenlik sağlayan bir düzen kurmuşsa Hukuk Devleti olarak kabul edilir.

Hukuk devletinde kişiler, yasaların onları nasıl etkileyeceğini önceden bilmeleri gerekir. Hukuki öngörülebilirlik de kişilerin meşru beklentilerinin korunmasıdır.

Yürürlükte bulunan kanun hükümlerine güvenerek davasını açan kişinin bu güvenini ortadan kaldıracak şekilde yapılan düzenleme Anayasa’nın 2.maddesine aykırıdır.

Davacı, dava tarihi itibariyle yürürlükte bulunan Kanun hükümlerine uygun olarak kendisine karşı sorumlu olan kişiye karşı davasını açmıştır. Yürürlükte bulunan Kanun hükümlerine güvenerek dava açan kişilerin bu güvenleri korunmalıdır.

Anayasa Mahkemesi, 12.10.1976 tarih ve 38/46 sayılı kararında bir hukuk devletinde kişinin hak ve özgürlükleri ile kamu yararı arasında bulunması gereken dengenin bozulmasına yol açarak hukuk güvenliğini yok eden düzenlemenin Anayasa’nın 2.maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırı olduğunu kabul etmiştir.(Karar için bkz.Alan, Ali Akın: Hukuk Devleti, TBB Faruk Erem Ödülleri, Ankara 2005, s.243).

4-Anayasa’nın 138.maddesi Açısından Değerlendirme

Anayasa’nın 138/son maddesine göre; “yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır. Bu organlar (yasama ve yürütme) ve idare mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.

Hakimlerin sorumluluğu ile ilgili verilmiş kararlara yasama organının müdahale ederek değiştirmesi, Anayasa’nın 138/son maddesi hükmüne aykırıdır.

III-ANAYASA’YA AYKIRI KANUN KARŞISINDA HAKİMİN DURUMU

Anayasa’nın 138.maddesine göre hakimler, Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.

Bir kanun hükmünün Anayasayı, anayasal bir hakkı ihlal etmesi durumunda hakim, yasayı mı uygulayacak yoksa Anayasa’yı mı uygulayacak?

Bu soru kanunların Anayasa’ya uygunluğunun yargısal denetiminin yolunu açmıştır.

ABD’de 1803 yılında Anayasa’da öngörülmemesine rağmen Marbury-Madisan davasında Federal Yüksel Mahkeme hakimi john Marshal kanunların Anayasa’ya uygunluğunun yargısal denetim yolunu açmıştır.

John Marshal kararında “bir kanun Anayasa’ya aykırı olursa, belli bir olay hakkında kanunda da Anayasa’da da uygulanacak bir hüküm varsa, mahkeme ya bu davayı kanuna göre çözerek Anayasa’yı ihmal edecek, ya da Anayasa’ya göre çözerek kanunu ihmal edecektir.

İşte yargısal faaliyetin özü budur. O halde eğer Anayasa’nın üstünlüğünden bahsedilecekse yargı yerlerinin bir çatışma halinde uygulayacakları norm Anayasa olmalıdır”.diyerek Anayasa’nın düzenlediği hükmün uygulanmasını kabul etmiştir.

1924 Anayasa’sında kanunların Anayasa’ya uygunluğunun denetimine ilişkin düzenleme bulunmamaktaydı.

Bu dönemde kanunların Anayasa’ya uygunluğu ile Hukuk Genel Kurulu’nun 3.12.1952 tarihli kararı önemlidir. Özellikle 4.Hukuk Dairesi kararına karşı direnme kararı veren Akşehir Hakimi Refik Gür’ün direnme gerekçesinde şunları söylemiştir. “Hakim, hüküm tesisinde esas tutulan mesele dolayısıyla inceleyeceği ve tatbik edeceği kanun hükmünü körü körüne otomatik ve mutlak bir itaat ve inkıyat (boyun eğme) haliyle uygulayacak değildir. Çünkü kaza (yargı) müesseselerinin esasını teşkil eyleyen muhakeme ve tahlil esasları böyle pasif bir duruma düşürülmesini önleyici ve hakimden böyle şuursuz bir inkıyat (boyun eğme, itaat etme) beklenilmesini filhal (hemen, şu anda) abes kıldığı kadar, kanunu Anayasa kayıt altına almış ve kendisine muhalif kanun mevcudiyetini yüzüçüncü maddenin sarih (açık) hükmüyle nefyetmiştir (olumsuzlamıştır)….”(karar metni için bkz.Hukuk ve İçtihatlar Dergisi, Eylül-Ekim 1950, s.29, s.294-297).

Hukuk Genel Kurulu direnme kararını 03.12.1952 tarihinde oy çokluğu ile bozarak kanunların Anayasa’ya uygunluğunun denetim yolunu kapamıştır.

1961 Anayasa’sında ve 1982 Anayasa’sında kanunların Anayasa’ya uygun olması gerektiği, Anayasa Mahkemesinin kanunların Anayasa’ya uygunluğunun denetimini yapabileceği kabul edilmiştir.

Bir mahkeme önüne gelen uyuşmazlıkla ilgili hükümlerin Anayasa’ya aykırı olduğunu kendiliğinden görerek veya taraflarca ileri sürülmesi halinde Anayasa Mahkemesine başvurabilir.

Anayasa’nın 138.maddesinde hakimlerin Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verecekleri belirtilmiştir.

Anayasa’ya açıkça aykırı gördüğü bir kanun hükmünü Anayasa Mahkemesine götürmeyen hakim Anayasa ile kendisine verilen göreve aykırı hareket etmektedir. Hakimler görevlerinde bağımsızlardır. Yasama organının çıkardığı Anayasa’ya aykırı kanunu körü körüne uygulamak zorunda değildir. Anayasa’ya aykırı kanunların Anayasa Mahkemesine götürülmemesi Hukuk Devleti İlkesini ortadan kaldırır ve hakimleri yasama organının kölesi haline getirir. Bağımsız ve tarafsız hakim, fikri hür, vicdani hür, irfanı hür hakimdir.

Açıkladığım nedenlerle 6110 sayılı kanunla getirilen hükümlerin Anayasa’nın 2, 9, 10 ve 138.maddeleri hükümlerine aykırı Kanunun iptal istemiyle Anayasa Mahkemesine götürülmesi gerektiğini düşünüyoruz.

Bu nedenle sayın çoğunluğun hükümlerin Anayasa’ya aykırı olmadığına ilişkin görüşüne katılamıyoruz.


MENFİ TESPİT VE İSTİRDAT

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu ESAS NO     : 2011/19-413  KARAR NO      : 2011/476

Taraflar arasındaki “menfi tespit ve istirdat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye 5.Ticaret Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 12.10.2006 gün ve 2002/448 E. 2006/463 K.sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 19.Hukuk Dairesi´nin 07.10.2009 gün ve 2009/5722- 8967 K. sayılı ilamı ile;

("...Davacı vekili, davalının bonolara dayalı olarak müvekkili aleyhine takibe geçtiğini, oysa senetteki imzaların müvekkili kooperatif yöneticilerine ait olmadığını, bu nedenle dava açma zarureti doğduğunu belirterek müvekkilinin davalıya borçlu olmadığının tespiti ile %40 tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, müvekkilinin, davacı kooperatifin inşaatının taşeronu olan davadışı Muttalip Gemicinin alt taşeronu olup, müvekkilinin imzalanan sözleşme uyarınca, inşaatın hafriyat işini yüklendiği ve edimini yerine getirdiğini, yaptığı işin karşılığı olarak da adı geçen dava dışı Muttalip Gemici’den bonolar alıp, bono bedellerinin ödenmediği için de dava konusu takiplere geçildiğini ve takiplerin kesinleştiğini öne sürerek davanın reddi ile tazminata hükmedilmesini istemiştir.

Mahkemece yapılan yargılama sonunda, davacı kooperatif ile dava dışı Muttalip Gemici arasında bonoların düzenlemesini gerektirecek bir ilişki olduğu ve yine adı geçen davadışı şahıs ile de davalı arasında benzer bir ilişki kurulduğu, bonodaki ciroların kooperatif kaşesi altında atıldığı, davalının söz konusu bonoları, davacının zararına kabul ettiği savunmasında da isabet bulunmadığı, bonolarla davacı adına imzaları bulunan davadışı şahısların bonoların tanzim tarihinde davacı kooperatifin yöneticileri olduğu, dava ve takip konusu bonolardaki ciroların kooperatif kaşesi altında gerçekleştirildiği, TTK’nun 599.maddesi uyarınca davalının bonoları davacı borçlunun zararına temellük ettiğinin de kanıtlanamadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Davacı kooperatif dava konusu senetlerde lehtar konumunda olup, davacı vekili lehtar davacı kooperatif kaşesi altında bulunan imzalardan birinin kooperatif yetkilisine ait olmadığını iddia etmiş, başka bir anlatımla sahtecilik iddiasında bulunmuştur.

Mahkemece alınan 25.04.2005 tarihli bilirkişi raporunda bonolar arkasında kooperatif kaşesi altına atılan ciro imzasının yönetici Orhan Atasoy’un eli ürünü olmadığı hususu tespit edilmiştir. Davacı kooperatifin 24.06.2001 tarihli yönetim kurulu kararıyla, çift imza ile temsil edileceği, başkanın yanında diğer bir üyenin imzasının bulunması gerektiği kararlaştırılmıştır. Hal böyle olunca mahkemece davacı kooperatif adına atılan ciro imzalarından birisinin sahte olduğu saptandığına göre geçerli diğer ciro imzasının davacıyı bağlamayacağı ve mutlak def’ilerden olan sahtecilik iddiasının herkese karşı ileri sürülebileceği gözetilmeden somut olaya uygun düşmeyen yazılı gerekçe ile davanın reddinde isabet görülmemiştir...”)

gerekçesiyle bozulup, bozma nedenine göre öteki temyiz itirazları incelenmeksizin dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, icra takibine konu senetlerin sahte imza ile ciro edildiği iddiasına dayalı menfi tespit istemine ilişkin olup; lehdar tarafından yetkili hamile karşı açılmıştır.

Yerel Mahkemece; dava ve takip konusu bonolardaki ciroların kooperatif kaşesi altında gerçekleştirildiği, davalının bonoları davacı borçlunun zararına temellük ettiğinin de kanıtlanamadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Özel Daire´ce; yukarıda yazılı gerekçelerle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkemece, görünüş bakımından ciro silsilesinin düzgün olup, arada kooperatif yetkililerinden birine ait olmayan sahte imza bulunsa dahi bu durum açıkça anlaşılamadığından senedi iyi niyetle ve görünüş itibariyle düzgün ciro zincirine dayanarak devralan davalının bonodan doğan hakkının varlığının kabulü gerektiği kanaatine varılarak önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararını davacı vekili temyize getirmektedir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu´nun önüne gelen uyuşmazlık; Senet lehdarının ciro ettiği ilk cirantanın cirosu sonucu yetkili hamil durumuna gelen davalıya karşı, ilk ciro eden senet lehdarını temsile yetkili çift imzadan birinin imzasının sahte olduğu def´inin ileri sürülüp sürülemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle uyuşmazlığın çözümüne yönelik olarak ilgili kurum ve kavramlar üzerinde durulmasında yarar vardır:

Sahte imza bir başkasının imzasının taklit edilmesi hali olup; 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) ´nun 589. maddesi hükmü gereğince; “Bir poliçe, poliçe ile borçlanmaya ehil olmıyan kimselerin imzasını, sahte imzaları, mevhum şahısların imzalarını yahut imzalıyan veya namlarına imzalanmış olan şahısları herhangi bir sebep dolayısiyle ilzam etmiyen imzaları taşırsa, diğer imzaların sıhhatine bu yüzden halel gelmez”.

Anılan hükme göre ticari senetteki geçersiz imza sadece kendisi yönünden hükümsüzlük sonucu doğurur. Senetteki her imza diğerlerinden bağımsız olarak sadece imza sahibini bağlar. İmzaların bağımsızlığı ilkesi gereğince poliçeye atılı her geçerli imzanın (keşidecinin,cirantanın,avalistin,kabul eden muhatabın imzası gibi) sahibini bağladığını,geçersiz imzaların sahiplerinin sorumlu tutulmamasına rağmen poliçenin geçerliliğini ortadan kaldırmadığını ifade eder. Geçerli imzaların sahipleri, başkasının imzasının geçersiz olduğunu ileri sürerek kambiyo sorumluluğundan kurtulamazlar. İmzaların geçersizliği ilkesi ciro zincirinde bulunan imzalardan birinin veya bazılarının sahteliğine dayanılarak menfi tespit davası açılmasına olanak tanımaz. Geçersiz bir imza sahibini bağlamaz ise de ciro zincirini de koparmaz. (Poroy/Tekinalp Kıymetli Evrak Hukuku Esasları, Gözden geçirilmiş 20.bası, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2010.s:143, Bilgen Mahmut,Uygulamada Kambiyo Senetleri,Adalet Yayınevi,2010 1.Bası, s:528).

Poliçeler bakımından getirilmiş olan bu ilke TTK´nun 690/2 ve 713/ 1-3 maddelerinin yollamasıyla bonolar hakkında da uygulanır.

Sahtecilik def´i senedin hükümsüzlüğüne yönelik def´i olup mutlak defilerdendir. Bu nedenle sahtelik ve tahrifat def´i herkese karşı ileri sürülebilir.( Ertekin Erol,Karataş İzzet, Uygulamada Ticari Senetler, Turhan Kitabevi,1998, 3.Bası.s:766, Öztan Fırat Kıymetli Evrak Hukuku,12.Bası,2006, s:76).

Sahtecilik iddiasını ileri süren davacı bu iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun 314/1.maddesinde “Resmi ve gayrı resmi her nevi senedatın sahteliğini iddia eden kimse asıl davayı rüyet eden mahkemede bu iddiasını gerek davayı asliye ve gerek davayı hadise suretiyle ikame edebilir.” hükmü getirilmiş olup; sahtelik iddiası asıl davaya bakan mahkemede ileri sürülebilir. Uzman bilirkişi aracılığıyla yapılacak HUMK´nun 317.maddesinin yollamasıyla aynı Kanunun 308.maddesi gereğince yöntemine uygun inceleme sonucu senedin sahteliğine karar verilebilir.

Tüm bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Ankara 31.İcra Müdürlüğü’nün 2001/18371 sayılı dosyasında takibe konu 24 adet ve 2001/16054 sayılı dosyasında takibe konu 7 adet olmak üzere 31 adet senedin lehdarı davacı kooperatiftir.

Lehdar kooperatif tarafından, senetler arka yüzünde kooperatif kaşesi üzerine atılan çift imza ile dava dışı Muttalip Demirci’ye ciro edilmiş; Muttalip Demirci de davalı Şükrü Yılmaz’a ciro etmiştir. Şükrü Yılmaz senetlerden kaynaklanan alacağını tahsile yönelik olarak önceki cirantalar Muttalip Demirci ve davacı kooperatif aleyhine takip başlatmıştır.

Takibe konu senetleri kooperatif adına ciro eden Erol Cem’in 07.03.1997 tarihinde ve Orhan Atasoy’un 24.11.2000 tarihinde ortaklık haklarını devir ettikleri dosya kapsamından anlaşılmakta ise de 24.06.2001 tarihli genel kurul toplantısında yönetim kuruluna seçildikleri, kooperatif başkanı Orhan Atasoy’un yanında kooperatif muhasip üyesi Erol Cem, ikinci başkan Yıldırım Bahadır’dan herhangi birinin imzası ile çift imza ile yetki kılındıkları belirgindir.

Davacı kooperatifçe, takip konusu senetlerdeki kooperatif kaşesi altına kooperatifi temsilen Orhan Atasoy ve Erol Cem tarafından atıldığı ileri sürülen imzalardan Orhan Atasoy adına atılan imzanın sahte olduğu ileri sürülmüş; mahkemece alınan 25.04.2005 tarihli uzman bilirkişi raporu ile de takibe konu 31 adet senet üzerindeki imzaların Orhan Atasoy’un eli ürünü olmadığı tespit edilmiştir.

Böylece, davacı kooperatifin sahtecilik iddiası mahkeme tarafından alınan raporla da belirlendiğine göre, yetkili kılınan iki kişiden birisinin imzasının sahteliğinin ciro silsilesini bozup bozmayacağı ve özellikle de iki imzalı ciroda bir imzanın sahte diğerinin geçerli olması halinde bu cironun kooperatifi bağlayıp, bağlamayacağı üzerinde durulmalıdır.

Yukarıda da açıklandığı üzere; düzenli ciro silsilesinde imzalardan birinin sahteliği kural olarak ciro zincirini bozmaz ve diğer cirantaları hamile karşı sorumluluktan kurtarmaz; ne var ki sahteliği nedeniyle geçersiz bir imza da sahibini bağlamaz.

Davacı kooperatifin temsili ve borç altına girebilmesi için, 24.06.2001 tarihli yönetim kurulu kararında kararlaştırıldığı üzere başkanın yanında yetki verilen diğer bir üyenin imzası olmak üzere çift imzanın varlığı gerekir. Davacı kooperatif adına atılan çift imzadan birisinin sahte olduğu anlaşıldığına, sahtecilik def´i senedin hükümsüzlüğüne yönelik mutlak def’ilerden olmakla herkese karşı ileri sürülebileceğine göre, bu imzanın kooperatifi bağlamayacağı da belirgindir. Ne var ki, sahte imzanın kooperatifi bağlamaması sadece kooperatifin sorumluluğuna ilişkin olup; ciro zincirini bozmayacağından diğer cirantaların sorumluluğuna etkili değildir. Böyle bir durumda ciro zincirinin bozulmamış olması ve sahteciliğin anlaşılamaması gerekçe gösterilerek, davacı kooperatifin de yetkili son hamile karşı sorumlu olduğunu kabule olanak bulunmamaktadır.

Hal böyle olunca, mahkemece davacı kooperatif adına atılan cirodaki imzalardan birisinin sahte olduğu saptandığına göre geçerli diğer ciro imzasının davacıyı bağlamayacağı ve mutlak def’ilerden olan sahtecilik iddiasının herkese karşı ileri sürülebileceği gözetilmeden somut olaya uygun düşmeyen, davacı kooperatifi, sahte ciro imzasından sorumlu tutacak şekildeki yazılı gerekçelerle davanın reddi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Direnme kararı bu nedenlerle bozulmalıdır.

S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında açıklanan nedenlerle H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 06.07.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


ALACAK DAVASI

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu ESAS NO     : 2011/19-224  KARAR NO      : 2011/471

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 14. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 03.11.2008 gün ve 2005/448 E., 2008/575 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 19. Hukuk Dairesi’nin 16.12.2009 gün ve 2009/5025 E, 11859 K. sayılı ilamıyla;

(...Davacı vekili müvekkili ile davalı arasında uzun yıllardan bu yana süregelen satım ilişkisi olduğunu, akreditif belgelerine ve uygulamaya göre konşimento tarihinden itibaren 120 gün ödenmesi gereken fatura bedellerinin ödenmediğini; gönderilen ihtara verilen cevapta borcun kabul edildiğini iddia ederek 134.328,77 EUR alacağın ödeme günleri göz önünde tutularak reeskont faizi ile tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiş; yargılama aşamasında alacağının, yapılan ödeme nedeniyle 124.328,77 EUR olduğunu bildirmiştir.

Davalı şirket vekili ihtarnamede borcun kabulüne dair bir beyanda bulunmadıklarını, aksine ihtilaf bulunduğunu ve bunun uzlaşma yolu ile giderilmesi gerektiğini; yapılan ödemeler sonucunda borcun sona erdiğini bildirerek davanın reddi gerektiğini savunmuş; ayrıca sipariş edilen ve bedeli ödenen malın eksik gönderildiğini ileri sürerek 3.612,-EUR alacağın tahsiline karar verilmesini karşı dava olarak istemiştir.

Mahkemece yapılan yargılamaya ve toplanan delillere göre İstanbul 18. Noteri kanalı ile gönderilen 22.03.2005 tarihli cevabi ihtar içeriğinden ve öncesinde düzenlenen ödeme planından, dava konusu alacağın davalının kabulünde olduğu gerekçesiyle asıl davanın kabulü ile 124.328,77 EUR alacağın 22.03.2005 tarihinden itibaren 3095 sayılı yasanın 4/a maddesinde gösterilen oranlarda faiz işletilmek suretiyle tahsiline; malların eksik gönderildiği anlaşıldığından karşı davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm davalı şirket vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Mahkemece hükme esas alınan ve davalı yanca keşide edilen ihtarnamede borcun kabul edildiğine dair bir beyan bulunmamaktadır.

Davacı yanca dayanılan ve mahkemece hükme esas alınan taksitlendirme talebinin orijinalinin dava dışı Istbay Gıda ve Ambalaj Makineleri San. ve Tic. AŞ. başlığını taşıdığı, ancak belgenin noterlikçe onaylı tercümesinde bu şirket yerine davalı şirketin unvanının yazıldığı anlaşılmış; davalı yan vekili bu hususu belirterek, anılan belgenin müvekkili şirketçe düzenlenmediğini yargılama ve temyiz aşamalarında da ileri sürmüştür.

Dava dışı bir şirketçe düzenlendiği anlaşılan taksitlendirme talebinin, davalı yandan sadır olmuşçasına hükme esas alınması doğru değildir. Bu durumda mahkemece açıklanan bu yön ve dosyadaki diğer deliller üzerinde durularak varılacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulmasında isabet görülmemiştir...)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, alacak istemine ilişkindir.

Mahkemenin davanın kısmen kabulü yönündeki kararı; Özel Dairece yukarıda belirtilen nedenlerle bozulmuştur.

Mahkemece, önceki gerekçelere ilaveten karar düzeltme aşamasında ibraz edilen evrak dikkate alınarak direnme olarak adlandırılan karar verilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında, işin esasına girişilmeden önce yargılama sırasında ileri sürülmeyen ancak karar düzeltme aşamasında ibraz edilen belgenin direnme olarak adlandırılan kararın gerekçesine dayanak alınması karşısında, bu hükmün gerçekte direnme kararı mı yoksa yeni bir hüküm niteliğinde mi olduğu, dolayısıyla, temyiz incelemesinin Hukuk Genel Kurulu´nca mı, yoksa Özel Dairece mi yapılması gerektiği hususu ön sorun olarak ele alınmıştır.

İlkin belirtilmelidir ki; 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429.maddesinin 2.ve 3.fıkraları gereğince, direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için; açıkça bozma ilamına uyulmamış olması, bozmadan esinlenilerek eylemli uyma anlamına gelecek herhangi bir araştırma yapılmaması ve yeni delil toplanmaması, bozulan ilk kararda yer alan hususlar direnmeye konu edilerek gerekçenin ilk karardaki ana çerçeveden çıkılmadan sadece onu güçlendirmeye yönelik olmak üzere yasal sınırlarda genişletilerek oluşturulması gerekmektedir.

Şu hale göre, ön sorunun çözümlenmesi için temyize konu kararların açıklanan özellikleri taşıyıp taşımadığının irdelenmesi gerekir.

Bozma üzerine mahkemece, ilk kararda direnildiğinden bahisle aynı hüküm sonucu oluşturulmuş; ne var ki, ilk kararın gerekçesinde yer almayan 28.12.2004 tarihli belge dikkate alınarak direnme olarak adlandırılan karar verilmiştir.

Mahkemenin ilk hükmünde yer almayan, Özel Dairenin denetiminden de geçmeyen, dosyaya ilk defa karar düzeltme aşamasında giren belgeye dayalı bu gerekçesinin, ilk kararı güçlendirmeye yönelik ve yasal sınırlarda genişletilmiş bir gerekçe olduğunu kabule olanak bulunmamaktadır.

Hal böyle olunca; Yerel Mahkemece verilen ve direnme kararı olarak adlandırılan temyize konu kararın, usul hukuku anlamında gerçek bir direnme kararı olmadığı; yeni hüküm niteliğinde olduğu her türlü duraksamadan uzaktır.

Kurulan bu yeni hükmün temyizen incelenmesi görevi ise, Hukuk Genel Kurulu’na değil, Özel Daireye aittir.

Bu nedenle, davalı vekilinin yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

SONUÇ : Yukarıda gösterilen nedenlerle davalı vekilinin yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 19. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 06.07.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.


TESPİT DAVASI

YARGITAY    Hukuk Genel Kurulu ESAS NO     : 2011/21-318  KARAR NO      : 2011/466

Taraflar arasındaki “tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;Balıkesir 1.İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 12.05.2009 gün ve 2009/91 E. - 2009/337 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 15.06.2010 gün ve 2009/8167 E. - 2010/6926 K. sayılı ilamı ile;

(...Dava, davacının 3201 sayılı Yasa kapsamında Sosyal Sigortalar Kurumuna yaptığı borçlanma dikkate alınarak 01.07.2008 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı almaya hak kazandığının tesbiti istemine ilişkindir.

Mahkemece, davacının yurtdışında çalışmaya başladığı 20.4.1971 tarihinin sigortalılık başlangıç tarihi olarak tespitiyle 01.07.2008 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı almaya hak kazandığının tesbitine ve bu tarihten itibaren her bir aylığın ödenme tarihi esas alınarak ay be ay yasal faiz işletilmek suretiyle ödenmesi gerektiğinin tespitine karar verilmiş ise de varılan bu sonuç doğru değildir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden; davacının 1.4.2007-30.6.2008 arasında 450 gün 506 sayılı Yasaya tabi isteğe bağlı sigortalılık primi ödediği, 3201 sayılı Yasaya göre borçlanma talebinde bulunup 20.4.1971-30.11.1974 ve 1.1.1976-14.3.1981 tarihleri arası 3.167 günlük süreyi borçlanıp (11.085 $ karşılığı) 15.888,13 TL yi 17.8.2006 tarihinde ödediği, 17.8.2006 tarihinde 6.3.1973-6.11.1974 tarihleri arası askerlik süresini borçlanıp ödediği, 30.6.2008 tarihli aylık talebinin 15 yıllık süresinin 30.10.2012 tarihinde tamamlanacağından reddedildiği, Kurumca 18.3.2009 tarihli işlemle davacının tahsisinin 23.9.2008 tarihinde reddedilmiş olsa da, Almanyadaki çalışılan borçlanma süresi ile sonradan başvurduğu ve borçlandığı askerlik süresinin çakıştığı, bu yüzden düzeltilen borçlanma tahakkuk cetveline göre yurt dışı borçlanması süresinin 20.4.1971-28.2.1973 ve 7.1.1976-14.3.1982 tarihleri arası 2.895 gün, askerlik borçlanma süresi 600 gün ve isteğe bağlı sigortalılık süresi 450 gün olmak üzere toplam 3.945 gün primi ödenmiş süresinin olup, sigortalılık başlangıcının yurt dışı borçlanma süresi olan 2.895 gün ve askerlik borçlanma süresi olan 600 gün toplamı 3.495 gün karşılığı (9 yıl 8 ay 15 gün) kadar geriye gidildiğinde sigortalılık başlangıç tarihinin 16.7.1997 olacağı ve buna göre 15 yıl sigortalılık süresini 16.7.2012 tarihinde dolduracağının belirtildiği görülmektedir.

Davacının 3201 sayılı Yasa kapsamında Almanya´da geçen ve askerlikle çakışma sonrası düzeltilen borçlanma tahakkuk cetveline göre 20.4.1971-28.2.1973 ve 7.1.1976-14.3.1982 tarihleri arası 2.895 çalışma gününe isabet eden 10.132,50 dolar karşılığını 17.8.2006 tarihinde Sosyal Güvenlik Kurumuna ödeyerek borçlandığı, tahsis talep tarihi olan 30.6.2008 tarihinde 37 yıl 2 ay 10 gün sigortalı ve 3.495 gün prim ödemesi bulunduğu konusunda ihtilaf yoktur. Uyuşmazlık, davacının yaşlılık aylığı şartlarının yurt dışı borçlanmasını yaptığı tarih olan 17.8.2006 tarihinde yürürlükte olan 506 sayılı Yasa’nın 60/A-b maddesi uyarınca mı, yoksa 23.05.2002 tarih ve 4759 sayılı Yasa´nın 3 maddesi ile değişik 506 sayılı Yasa’ya eklenen geçici 81/C madde hükümlerine göre mi belirleneceği noktasında toplanmaktadır.

506 sayılı Yasa´nın geçici 81/C-a maddesine göre, 23.05.2002 tarihinde 15 yıllık sigortalılık süresini, erkek ise 55 yaşını doldurmaları ve 3600 gün malüllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ödemiş bulunmaları ve istekleri halinde yaşlılık aylığı bağlanabileceği kabul edilmiştir. Yurt dışı hizmet borçlanmasının yapıldığı 17.8.2006 tarihinde yürürlükte bulunan 506 sayılı Yasa’nın 60/A-b maddesi ise sigortalının yaşlılık aylığından yararlanabilmesi için kadın ise 58, erkek ise 60 yaşını doldurmuş olması, 25 yıldan beri sigortalı bulunması ve en az 4500 gün prim ödemesi gerektiğini kabul etmiştir.

Somut olayda davacı, 3201 sayılı Yasa kapsamında Almanya´da geçen ve askerlikle çakışma sonrası düzeltilen borçlanma tahakkuk cetveline göre 20.4.1971-28.2.1973 ve 7.1.1976-14.3.1982 tarihleri arası 2.895 çalışma gününe isabet eden 10.132,50 dolar karşılığını 17.8.2006 tarihinde Kuruma ödemiştir. 4447 sayılı Yasa’nın 17. maddesi ile 506 sayılı Yasa’ya eklenen geçici 81/C maddesinin yürürlüğe girdiği 23.05.2002 tarihinde Türkiye´de Sosyal Sigortalar Kapsamında sigortalı olarak çalışması bulunmadığı gibi 3201 sayılı Yasa kapsamında yapılmış bir borçlanma da bulunmamaktadır.

Bu durumda, davacının yaşlılık aylığı bağlanma koşullarının 3201 sayılı Yasa kapsamında Kuruma borçlanmanın yapıldığı 17.8.2006 tarihinde yürürlükte bulunan 506 sayılı Yasa’nın 60/A-b maddesine göre değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 08.07.2009 gün ve E:2009/21-309, K:2009/322 sayılı kararı da bu doğrultudadır.

O halde, davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, yurtdışı borçlanması nedeniyle 01.11.2007 tarihinden itibaren yaşlılık aylığına hak kazandığının tespiti istemine ilişkindir.

Davacı vekili, müvekkilinin Almanya´da 20.04.1971 - 14.03.1982 tarihleri arasında çalıştığını ve yurtdışında çalıştığı sürenin 2.895 günlük kısmını 3201 Sayılı Yasaya göre borçlanarak, borcunu 17.08.2006 tarihinde ödediğini ve bu işlemi takiben 06.03.1973 - 06.11.1974 tarihleri arasında askerlikte geçen süreyi de borçlanmak suretiyle 17.08.2006 tarihinde borçlanma bedelini ödediğini, ayrıca 01.04.2007 – 30.06.2008 tarihleri arasında 450 gün 506 Sayılı Yasaya tabi isteğe bağlı sigortalılık primi ödediğini, yasal koşulları yerine getirmiş olması nedeni ile 30.06.2008 tarihinde tahsis talebinde bulunduğunu, Kurumca talebinin reddedildiğini, esasen müvekkilinin ilk sigortalılık başlangıcının, yurtdışında ilk defa işe girdiği 20.04.1971 tarihi olduğunu, bu suretle yasal sigortalılık süresini doldurduğunu ve yaşlılık aylığına hak kazandığını, Kurum işleminin yerinde bulunmadığını belirterek;müvekkilinin ilk sigortalılık başlangıcının 20.04.1971 tarihi olduğunun ve 30.06.2008 tarihinde yaptığı talebe göre 01.07.2008 tarihi itibariyle yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu (Devredilen Sosyal Sigortalar Kurumu Genel Müdürlüğü) Başkanlığı vekili, yurtdışında çalışan sigortalıların ilk sigortalılık başlangıcının borçlanmaya ilişkin borcunu ödediği tarihten borçlandığı süre kadar geriye gidilerek tesbitinin gerektiği, yurtdışında çalışmaya başladığı tarihin ilk sigortalılık süresi olarak kabulünün mümkün olmadığı, Türk-Alman Sosyal Güvenlik Sözleşmesinin uygulanmasının mümkün bulunmadığı, davacının yasal koşulları yerine getirmediğinden yaşlılık aylığına hak kazanmadığı, müvekkili kurumca yapılan işlemin yerinde bulunduğu belirtilerek, davanın reddini istemiştir.

Yerel mahkemece, Türk-Alman Sosyal Güvenlik Sözleşmesinin 29/4.maddesinde yer alan;bir kimsenin Türk sigortasına girişten önce bir Alman Rant Sigortasına girmiş bulunması halinde, Alman Rant Sigortasına girişi, Türk Sigortasına giriş olarak kabul edileceği hükmüne göre yurtdışında ilk defa işe girdiği 20.04.1971 tarihinin sigortalı çalışma başlangıç tarihi olarak kabulü ile davacının yasal koşulları yerine getirdiği gerekçesiyle;davanın kabulü ile Haziran/2008 ayında yaptığı talebe göre, 01.07.2008 tarihinden itibaren yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitine karar verilmiştir.

Davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Daire;yukarıda metni yazılı gerekçe ile hükmün bozulmasına oyçokluğuyla karar vermiş, yerel mahkemece, önceki kararda direnilmiştir. Direnme hükmünü, davalı vekili temyiz etmiştir.

Dosya kapsamından;20.04.1953 doğum tarihli davacının (erkek), yurtdışına çıkmadan önce Türkiye´de herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna tabi hizmeti ve tescili bulunmamakta olup, Alman rant sigortasına girişinin ise 20.04.1971 tarihi olduğu;davacının fiili askerlik hizmetinin de 06.03.1973 - 06.11.1974 tarihleri arasında yapıldığı anlaşılmaktadır.

Davalı Kurum, borçlanılan yurt dışı çalışma sürelerini dikkate alarak, 3201 Sayılı Kanunun 5. maddesi uyarınca sigortalılığın başlangıç tarihini, borcun tamamen ödendiği tarihten borçlanılan gün sayısı kadar geriye götürülerek bulmuş, bulduğu bu sigorta başlangıç tarihinden itibaren 506 Sayılı Kanunun Geçici 81.maddesinde yapılan değişikliğin uygulanmaya başlandığı 23.05.2002 tarihine kadar ki sigortalılık süresini gözeterek, kademeli geçişte (yaşlılık aylığı tahsisine) esas alınacak sigortalılık süresini belirlemiştir.

Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında davacının sigortalılık başlangıç tarihinin Türk Alman Sosyal Güvenlik Sözleşmesine Ek Sözleşmenin 29/4. maddesi uyarınca yurtdışında ilk defa çalışmaya başladığı tarih olarak kabul edilmesi gerektiği yönünde uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 3201 sayılı Yurtdışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanuna dayalı olarak, 4759 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden sonra borçlanma yapılması halinde; yaşlılık aylığı tahsis koşullarının 506 sayılı Kanunun Geçici 81. maddedeki kademeli geçiş şartlarına göre belirlenip belirlenemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın kaynağını 506 sayılı Kanuna 4447 sayılı Kanun ile eklenen, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ve sonrasında 4759 sayılı Kanun ile bir bölümü değişikliğe uğrayan Geçici 81. madde oluşturmaktadır.

Anılan madde uyarınca, yaşlılık aylığı bağlama koşulları, 4447 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 08.09.1999 ve 4759 sayılı Kanunun kabul edildiği 23.05.2002 tarihindeki “sigortalılık süresi”nin “kaç yıl” olduğu dikkate alınarak kademeli şekilde belirlenmektedir.

Yaşlılık aylığı tahsisi için aranan koşullardan biri olan sigortalılık süresi, sigortalının sosyal güvenlik mevzuatına tabi olarak ilk defa çalışılmaya başladığı sigortalılık başlangıç tarihi ile aylık talep tarihi arasındaki süredir.

Burada, 4759 Sayılı Kanunun kabul edildiği 23.05.2002 tarihinde geçerli sigortalılık süresinin hesabında, 4759 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden sonra yapılacak borçlanma ile kazanılan sürenin dikkate alınıp alınamayacağı hususu önem taşımaktadır.

Bu hususun çözümü için de yurt dışındaki vatandaşların sosyal güvenliklerinin sağlanması bakımından getirilen “yurt dışı hizmet borçlanması” mevzuatının da değerlendirilmesi gerekmektedir.

Yurt dışındaki vatandaşların sosyal güvenliklerinin sağlanmasına yönelik ilk düzenleme, 1978 yılında çıkarılan 2147 sayılı “Yurt Dışında Çalışan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Çalışma Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanunu” olup, bilahare halen yürürlükte bulunan ve önceki Kanundan yararlananların kazanılmış haklarını saklı tutan 3201 sayılı “Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanun” yürürlüğe girmiştir.

3201 Sayılı Kanun uyarınca yurt dışı hizmet borçlanması, yurt dışında geçmiş sürelerin Türkiye´de geçmiş gibi değerlendirilmesi imkanını tanımaktadır. Bu Kanun hükümlerine göre borçlanılan yurt dışı çalışma süresi, bedelinin ödenmesi halinde, ait olduğu devrede dikkate alınarak, tahsis istemi yönünden bir değerlendirme yapılmalıdır.

İkili uluslararası sosyal güvenlik sözleşmelerinde özel hüküm bulunmayan veya sözleşme imzalanmayan ülkelerdeki çalışmalarını borçlananlar yönünden sigortalılık başlangıcının ve dolayısıyla sigortalılık süresinin nasıl hesaplanacağı ise 3201 Sayılı Kanunun 5. maddesinde düzenlenmiştir.

Anılan maddeye göre, Türkiye´de tescili bulunan sigortalılar yönünden sigortalılık başlangıcı, tescil tarihinden itibaren borçlanılan süre kadar geriye gidilerek bulunacak tarih; tescili olmayanlar yönünden ise, borcun tamamen ödendiği tarihten borçlanma süresi kadar geriye gidilerek bulunacak tarihtir.

Ancak bu kabule göre, Türkiye´de sigortalı olarak tescili bulunanlar 506 sayılı Kanunun Geçici 81. maddesinin sigortalının lehine olan kademeli geçiş hükmünden yararlanırken, tescili bulunmayanların ise daha sonra yurt dışı hizmet borçlanması yolu ile kazanılan sigortalılık süresinden yararlanamaması şeklinde bir adaletsizlik ortaya çıkmaktadır. 4956 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden sonra borçlananların, borçlandığı sürelerin Geçici 81. maddenin 4956 sayılı Kanun ile değişikliğe uğradığı 23.05.2002 tarihindeki sigortalılık süresinin hesabında dikkate alınmayarak, Geçici 81. maddeden yararlandırılmaması, 3201 Sayılı Kanun ile sigortalılara tanınmış olan hakların ortadan kaldırılmasını sonucunu da doğurmaktadır.

Nitekim, aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulu’nun 29.09.2010 gün ve 2010/10-471 E. 2010/439 K.; 29.09.2010 gün ve 2010/10-472 E.2010/440 K.; 20.10.2010 gün ve 2010/10-499 E. 2010/532 K; 29.09.2010 gün ve 2010/21-302 E., 2010/438 K; 06.04.2011 gün ve 2010/10-692 E. 2011/71 K; 20.04.2011 gün ve 2011/10-159 E. 2011/201 K.; 20.04.2011 gün ve 2011/10-169 E. 2011/209 K.; 20.04.2011 gün ve 2011/10-168 E.2011/208 K.; 27.04.2011 gün ve 2011/21-25 E. 2011/224 K; 27.04.2011 gün ve 2011/10-7 E, 2011/228 K; 29.04.2011 gün ve 2011/10-172 E. 2011/248 K. sayılı ilamlarında da vurgulanmıştır.

Açıklanan hukuksal nedenler karşısında; Yerel Mahkemenin, davacının yaşlılık aylığına esas sigortalılık süresinin hesabında, daha önce sigortalı olarak Türkiye´de tescili olmayanların 506 Sayılı Kanunun Geçici 81. maddesinin yürürlük tarihinden sonra, yürürlük tarihinden öncesine ait devreye ilişkin olarak yapacakları borçlanmaların, Geçici 81. madde uygulamasında gözetilmesi gerektiğini kabulle ve bu yolla 3201 sayılı Kanun uyarınca borçlanarak kazandığı sigortalılık süresini de dikkate alarak, davacının yaşlılık aylığına hak kazanıp kazanmadığını 506 sayılı Kanunun Geçici 81. maddesindeki koşullara göre belirlemesi ve bu değerlendirme ile ilk kararda direnmesi usul ve yasaya uygun olup, kararın onanması gerekir.

SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, 06.07.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


KİRACI: HİLELİ TADİLATA DAYALI GEREKÇE İLE TAHLİYE DAVASI

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 2007/10608 E. 2008/321 K.

İçtihat özeti: 6570 sayılı yasanın 7/ç maddesinde düzenlenen tadilat nedenine dayalı davalarda tahliyeye karar verilmesi için, yapılacak tadilatın esaslı ve imar amaçlı olması, tadilat esnasında kiralananda oturmanın mümkün olmaması ve tadilat projesinin imarca onaylanmış bulunması gereklidir.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan tahliye davasına dair karar, davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Davacı vekili, dava dilekçesinde, davalının kiracı olduğu 8. kat, 807 no’lu bağımsız bölümün 6570 sayılı Yasa’nm 7/ç maddesi gereğince tahliyesini talep etmiştir. Davalı, davayı takip etmemiş, mahkemece 6570 sayılı Yasa’nm 7/ç

maddesindeki koşullar oluştuğundan bahisle davanın kabulü ile kiralananın tahliyesine karar verilmiştir.

Davacı, tahliyesi istenilen kiralananın bulunduğu anataşınmazın tamamını 17.03.2006 tarihinde ihale yoluyla satın almak suretiyle maliktir. Dava, önceki malik E… İnşaat A.Ş. ile davalı kiracı arasında düzenlenmiş kira sözleşmesine göre süresinde açılmıştır.

Uyuşmazlık, 6570 sayılı Yasa’nın 7/ç maddesine göre imar amaçlı esaslı tadilat nedenine dayalı tahliye istemine ilişkindir. 6570 sayılı Yasa’nın 7/ç maddesinde açıkça ifade edildiği üzere, bu maddeye dayalı olarak açılan davalarda tahliyeye karar verilebilmesi için, yapılacak tadilatın imar amaçlı olması, esaslı işlerden bulunması, tadilat esnasında kiralananda ikamet etmenin mümkün olmaması ve projenin imarca onaylanmış bulunması zorunludur.

Davacı, gerek dava dilekçesinin ekinde, gerekse yargılama aşamasında 6570 sayılı Yasa’nın 7/ç maddesinde öngörülen nitelikte tadilat projesi suna-mamıştır. Davacı tarafından tadilat projesi olarak adlandırılan proje, yangın algılama ve söndürme projesidir. Çankaya Belediye Başkanlıgı’nın 18.04.2007 tarihli karşılık yazısında, dava konusu bağımsız bölümün bulunduğu anata-şınmazlarla ilgili olarak tadilat projesinin bulunmadığı, sadece 07.02.2007 tarihli yangın algılama ve söndürme projesi mevcut olup, bu projenin onaylandığı ve ilgilisinin isteği üzerine 17.10.1959 tarihli mimari projesine eklendiği bildirilmiştir.

 

Davacı, 13.02.2007 tarihinde onaylanmış yangın algılama ve söndürme projesini ibraz etmiş ve emsal dosyaların keşfinde bu proje uygulanmıştır. Hükme esas alınan 13.06.2007 tarihli bilirkişi kurulu raporunda, yangın algılama projesinin uygulanabilmesi için öncelikle ana binada yapılan proje dışı tadilatların eski hale getirilmesi gerektiğine işaret olunarak, bu durumda kiralananda oturmanın mümkün olamayacağından tahliyesi gerektiği görüşüne yer verilmiştir. Ancak, yapılan tadilatların eski malik tarafından yapıldığı ve bu haliyle kiralanıp akdi ilişkinin sürdürüldüğü tartışmasızdır.

Davacı yeni malik yangın algılama projesini uygulatmak istemekle, eski malik tarafından yapılan proje dışı imalat ve tadilatların eski hale getirilmesini sağlamak, böylece tahliyeyi gerçekleştirmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır.

Davacı, 6570 sayılı Yasa’nın 7/ç maddesinde ifade edildiği şekliyle yeni bir tadilat projesi sunamamıştır. Sözü edilen maddedeki tadilat projesi, anataşınmazda yapılması düşünülen imar amaçlı esaslı tadilat ve tamirata ilişkin projesidir. Başka bir anlatımla, bu amaçla yeni bir projenin düzenlenip imarca onaylanması zorunludur. Oysa, davacı yeni malikin amacı yangın algılama projesini uygulatmak istemekle, eski malik tarafından yapılan proje dışı tadilatların ilk mimari projeye göre eski hale getirilmesini sağlamak, böylece tahliyeyi gerçekleştirmektir. Davacının dayandığı yangın algılama projesinin uygulanması, Borçlar Kanunu’nun 251. maddesi hükmü uyarınca geçici tahliyeyi gerektirir. Davacının buna ilişkin bir talebi yoktur. Bu durumda davanın reddi gerekirken, yazılı şekilde tahliyeye karar verilmesi doğru olmadığından, hükmün bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile HUMK’nın 428. maddesi uyarınca hükmün (BOZULMASINA), istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 21.01.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


TÜRK MEDENİ KANUNU’ NUN 826. MADDESİ

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 2007/13277 E., 2008/323 K.

İçtihat Özeti: Türk Medeni Kanunu’ nun 826. maddesi hükmü uyarınca tapu kütüğüne taşınmaz olarak kaydedilen bağımsız ve sürekli nitelikte bulunan üst hakkındaki payın üçüncü bir kimseye satılması halinde onalım hakkına konu teşkil eder.

İçtihat Metni:

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan onalım davasına dair karar Dairemizin 10.07.2007 gün ve 6005-8775 sayılı ilamı ile onanmasına karar verilmesi üzerine, bu defa davacı tarafından yasal süresinde karar düzeltme isteminde bulunulmuş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Uyuşmazlık, 593 ada 2 parsel sayılı taşınmazda paydaş K… Belediyesi’nin 1472/1587 payı üzerinde kurulu bulunan üst hakkı paylaşımı payını üçüncü kişiye satması sonucu satılan pay nedeniyle onalım hakkının kullanılıp kullanılamayacağına ilişkindir. Mahkemece, üst hakkında pay satışının onalım hakkına konu olamayacağından bahisle davanın reddine dair kararın Dairemizce onanması üzerine, bu defa davacı karar düzeltme isteminde bulunmuştur.

Onalım hakkı, paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazda paydaşlardan birinin payının tamamını veya bir kısmını üçüncü bir kişiye satması halinde, diğer paydaşlara, satılan bu payı öncelikle satın alma yetkisi veren bir haktır.

Türk Medeni Kanunu’nun Dördüncü Kitabı “Eşya Hukuku” ana başlığı altında, Birinci Kısmın Birinci Bölümünde “Mülkiyetin Genel Hükümleri”, İkinci Bölümde “Taşınmaz Mülkiyeti” düzenlenmiştir. İkinci Bölümün Birinci Ayırımında “Taşınmaz Mülkiyeti”, İkinci Ayırımında “Taşınmaz Mülkiyetinin İçeriği ve Kısıtlamalarına” yer verilmiştir. Bu şekilde yapılan düzenleme, üst hakkının eşya hukukundaki yerini ve taşınmaz mülkiyeti ile olan ilgisini belirleme bakımından önem taşımaktadır.

TürkMedeni Kanunu’nun 704. maddesinde “Taşınmaz Mülkiyetinin Konusu” başlığı altında yapılan düzenlemeyle taşınmaz mülkiyetinin konusunu arazi, tapu kütüğünde ayrı sayfaya kaydedilen bağımsız ve sürekli haklar ile kat mülkiyeti kütüğüne kayıtlı bağımsız bölümler teşkil etmektedir. Taşınmaz mülkiyetinin içeriğini düzenleyen Türk Medeni Kanunu’nun 718. maddesi ise, “Arazi üzerindeki mülkiyet kullanılmasında yarar olduğu ölçüde üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar. Bu mülkiyetin kapsamına, yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer” hükmünü içermektedir. Yine Türk Medeni Kanunu’nun 726. maddesinde de üst hakkının tanımı yapılmıştır. Buna göre “Bir üst irtifakına dayalı olarak başkasına ait arazinin altında veya üstünde sürekli kalmak üzere inşa edilen yapıların mülkiyeti irtifak hakkı sahibine ait olur.” Yine İkinci Bölümün İkinci Ayırımında “Taşınmaz Mülkiyetinin Kısıtlaması” başlığı altında yapılan düzenlemeyle devir hakkının kısıtlamalarına yer verilmiş ve 732. madde ile onalım hakkı düzenlenmiştir. Bu şekilde yapılan düzenlemeler karşısında üst hakkını taşınmaz mülkiyetinden ayrı tutma olanağı bulunmamaktadır. Nitekim 704. maddede taşınmaz mülkiyetinin konusu arasında üst hakkı sayıldığı gibi, üst hakkının kurulmasını düzenleyen 826. maddede “Bir taşınmaz maliki, üçüncü kişi lehine arazisinin altında veya üstünde yapı yapmak veya mevcut bir yapıyı muhafaza etmek yetkisi veren bir irtifak hakkı kurabilir” şeklinde üst hakkının konusu belirlendikten sonra 2. fıkrasında da bu hakkın devredilebileceği ve mirasçılara geçeceği, ayrıca son fıkrasında “bağımsız ve sürekli nitelikteki üst hakkının tapu kütüğüne taşınmaz olarak kaydedilmesi” öngörülmüştür. Keza en az otuz yıl için kurulan üst hakkının sürekli nitelikte olduğu vurgulanmıştır. Yürürlükten kaldırılan Medeni Kanun’un 751. maddesinde ise bu süre yirmi yıl olarak düzenlenmiştir. Bu yasal düzenleme karşısında üst hakkının da taşınmaz hükmünde olduğunun kabulü gerekir. Nitekim öğreti de bu görüştedir.

Olayımıza gelince; mülkiyeti K… Belediyesi’ne ait İ… Mahallesi, B… mevkii 157 ada 7 parsel sayılı taşınmazda davacı O.Vedat’ın 3/10, dava dışı K.Selçuk’un 5/10, A.Muhlis’in 2/10 oranında olmak üzere 01.12.1994 yılında 34 yıl süreyle üst hakkı kurulduğu, 1996 yılında yapılan imar uygulaması sonucu 593 ada 1 ve 2 parsellere ayrıldığı, üst hakkının ise K… Belediyesinin 1472/1587 pay sahibi olduğu 593 ada 2 nolu parsel üzerine kaydırıldığı anlaşılmıştır. Üst hakkı paydaşlarından K.Selçuk’un 5/10 ve A.Muhlis’in 2/10 paylarına karşılık 30/80 payın Talat’a, 26/80 payın da M.Ayşe’ye 08.05.2003 tarihinde satıldığı görülmüştür.

Davacı, bu satış nedeniyle onalım hakkına dayanarak 16.05.2003 tarihinde dava açmış bulunmaktadır.

Yukarıda açıklandığı üzere taşınmaz mal hükmünde bulunan üst hakkına konu payın üçüncü kişiye satılması halinde, diğer hak sahibinin bu satış nedeniyle onalım hakkını kullanabileceğinin kabulü gerekir. Bu durumda, davacının karar düzeltme isteminin kabulüyle Dairemizin 10.07.2007 gün ve 2007/6005-8775 sayılı onama kararının kaldırılmasına, işin esası incelenmek üzere 12.12.2006 gün ve 2003/76 E., 2006/123 K. sayılı mahkeme kararının (BOZULMASINA), 21.01.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


ÇEYİZ VE ZİYNET EŞYALARININ İADESİ

Yargıtay 6.Hukuk Dairesi 2008/544 E., 2008/3619 K.

İçtihat Özeti: Türk medeni kanunu’nun 6. maddesi hükmü gereğince, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. Ziynet eşyaları nitelikleri itibariyle saklanabilen, taşınabilen eşyalardan olduğundan, kural olarak kadının üzerinde bulunduğu kabul edilmelidir.

İçtihat Metni :

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan alacak davasına dair karar, davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla, dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Uyuşmazlık, çeyiz ve ziynet eşyalarının iadesine ilişkindir. Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmesi üzerine, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1-Dosya kapsamına, toplanan delillere, bozma gereklerine uygun şekilde karar verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde de bir isabetsizlik bulunmamasına göre, temyiz eden davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Davalı vekilinin ziynet eşyalarına ilişkin temyiz itirazlarına gelince;

Davacı vekili, dava dilekçesinde, tarafların aralarında görülmekte olan boşanma davasının açılmasından bir süre sonra ayrı yaşamaya başladıklarını, davacının yanına hiçbir eşya almadan müşterek haneden ayrıldığını belirterek, 19.09.1998 tarihli çeyiz senedinde yazılı eşyaların aynen iadesini ya da bedeli olan 20.000 YTL’nin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile davalıdan tahsilini talep etmiştir.

Davalı vekili, bozma kararından sonraki yargılama aşamasında yeniden bilirkişi raporu alınıp alınmaması konusunda takdiri mahkemeye bıraktıklarını belirtmiştir.

Türk Medeni Kanunu’nun 6. maddesi hükmü uyarınca, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlüdür. Gerek doktrinde, gerek Yargıtay içtihatlarında kabul edildiği üzere ispat yükü, hayatın olağan akışına aykırı durumu iddia eden ya da savunmada bulunan kimseye düşer. Öte yandan, ileri sürdüğü bir olaydan kendi yararına haklar çıkarmak isteyen kimse, iddia ettiği olayı kanıtlaması gerekir.

Davacı kadın, dava konusu edilen ziynet eşyasının davalıda kaldığını ileri sürmüş, davalı koca ise onun tarafından götürüldüğünü savunmuştur. Hayat deneylerine göre olağan olanın bu çeşit eşyanın kadının üzerinde olması ya da evde saklanması, muhafaza edilmesidir. Başka bir anlatımla, bunların davalı tarafın zilyetlik ve korumasına terk edilmesi olağan durumla bağdaşmaz.

Diğer taraftan, ziynet eşyası rahatlıkla saklanabilen, taşınabilen, götürülebilen türden eşyalardandır. Bu nedenle, evden ayrılmayı tasarlayan kadının bunları önceden götürmesi, gizlemesi her zaman mümkün olduğu gibi, evden ayrılırken üzerinde götürmesi de mümkündür. Bunun sonucu olarak, normal koşullarda ziynet eşyalarının kadının üzerinde olduğunun kabulü gerekir.

Davacı, dava konusu ziynet eşyasının varlığını, evi terk ederken bunların zorla elinden alındığını ve götürülmesine engel olunduğunu, evde kaldığını, ispat yükü altındadır.

Olayda, davacı kadın, evi son terk ettiği tarih itibariyle dava konusu ziynet eşyasının götürülmesine engel olunduğunu ve zorla elinden alındığını, daha önce de götürme fırsatı elde edemediğini dinlettiği tanıkların beyanı ile ispat edememiştir. Bununla birlikte davacı, dava dilekçesinde “her türlü delil” demek suretiyle yemin deliline de dayanmış olduğundan, davacıya ziynetlerin elinden alındığı, götürülmesine engel olunduğu, davalı tarafta kaldığı konusunda davalıya yemin teklif etme hakkı hatırlatılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün yukarıda (2) nolu bentte yazılı nedenlerle (BOZULMASINA), istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 25.03.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


TÜRLÜ KARARLARININ GEREKÇELİ OLARAK YAZILMASI GEREĞİ

YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ Esas No : 2007/24779 Karar No : 2008/8902 Tarih : 24.06.2008

İçtihat özeti: Mahkemelerin Her Türlü Kararlarının Gerekçeli Olarak Yazılması Gereği vardır.

Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı tarafından, sigortalıya ödenen geçici işgöremezlik ödeneğinin % 25′ini oluşturan 127.916.666 TL (127,92 YTL)’nin, 506 sayılı Yasanın 111. maddesi uyarınca davalı sigortalıdan tahsili istemli davanın yargılaması sonucunda, davanın kabulü yönünde verilen kararın, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca yasal sürede kanun yararına temyiz edilmesi üzerine dosya incelendikten sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 10.12.2007 tarihli yazısında, Konya İş Mahkemesi’nin temyiz edilmeksizin kesinleşen 31.03.2005 tarih, 2004/748 E., 2005/342 K. sayılı kararının, Anayasa’nın 141 ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 388/3. maddesine uygun olarak gerekçeli yazılmadığı; ceza yargılaması sürecinde alınan bilirkişi raporunda sigortalıya atfedilen % 50 oranındaki kusurun, 506 sayılı Yasanın 111/son maddesi uyarınca sigortalının bağışlanmaz kusurlu kabul edilmesi için yeterli olmadığı yönü gözetilmeksizin hüküm kurulmuş olmasının usul ve yasaya aykırı bulunduğu belirtilerek, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 427/6 maddesi uyarınca hükmün kanun yararına bozulması istenilmiştir.

l – “Anayasamızın 141/3 maddesinde “Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır” hükmü yer almaktadır.

Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı ise 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 388. maddesinde; “Karar aşağıdaki hususları kapsar: 1. Kararı veren mahkeme ile hakim veya hakimlerin ve tutanak katibinin ad ve soyadları ve sicil numaraları, mahkeme çeşitli sıfatlarla görev yapıyorsa kararın hangi sıfatla verildiği,

2. Tarafların ve davaya katılanların kimlikleri ile varsa kanuni temsilci ve vekillerinin ad ve soyadları ile adresleri,

3. İki tarafın iddia ve savunmalarının özeti, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar, ihtilaflı konular hakkında toplanan deliller, delillerin tartışması ret ve üstün tutma sebepleri, sabit görülen vakıalarda bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebep,

4. Hüküm sonucu ile varsa kanun yolları,

5. Kararın verildiği tarih ve hakim veya hakimlerin ve tutanak katibinin imzaları,

Hüküm sonucu kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, istek sonuçlarından her biri hakkında verilen hükümle taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, mümkünse sıra numarası altında birer birer, açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.” Şeklinde ifade edilmiştir.

Aynı kural HUMK.nun 389. maddesinde de “Verilen karar ile iki tarafa tahmil ve bahşedilen vazife ve haklar şüphe ve tereddüdü mucip olmayacak surette gayet sarih ve açık yazılmalıdır.” ifadelerine yer verilerek tekrarlanmıştır.

Açıklanan bu hükümler en başta yargıda açıklık ve netlik prensibinin gereğidir ve emredici hükümlerden olup “Kamu düzeni” amacı ile vaz’edilmişlerdir. Bu hükümlerle getirilen anılan biçim koşulları hükmün açıklığı ve anlaşılırlığı kadar infaz kabiliyetini de sağlamak amacını taşımaktadır. Aksi hal, yeni tereddüt ve ihtilaflar yaratır. Hatta giderek denebilir ki, dava içinden davalar doğar. Hükmün hedefine ulaşmasını engeller, Kamu düzeni ve barışı oluşturulamaz.

Görülmektedir ki, uyuşmazlıkların çözümünde yargıya düşen en önemli görevlerden birisi de açık ve net çözümler bulmak, anlaşılabilir, tutarlı kararlarla kamu düzen ve barışının sağlanmasına hizmet etmek olmalıdır. Hükmün açık ve net olması gereği hüküm sonucu ile sınırlı olmayıp, iddiaların tek tek ele alındığı, cevaplandırıldığı, hukuka ve yasaya aykırı bulunma ya da bulunmama nedenlerinin açıklandığı, yasal dayanakların gösterildiği, anlamaya ve denetime elverişli gerekçenin varlığını da gerektirir. Zira taraflar ancak gerekçe sayesinde hükmün hangi maddi ve hukuki sebebe dayandırıldığını anlayabilecekleri gibi Yargıtay denetimi de ancak kararın gerekçe içermesi halinde mümkün olacaktır. İşte bu nedenledir ki, kararın gerekçesinde hangi maddi vakıanın hangi hukuki sebeple davacıyı haklı gösterdiğinin açıklanması halinde ancak, HUMK.nun 388. maddesine uygun bir kararın varlığından söz edilebilecektir. Gerek Anayasamız, gerek 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ile getirilen ve yukarıda açıklanan yasal düzenlemelerin nihai amacı da budur.” (YHGK, 03.12.2003 t., 2003/4-776 E., 2003/720 K.)

“Adil yargılanma hakkının içinde barındırdığı temel haklardan olan ve dayanağını insan onuru ile eşitlik ilkesinden alan, hukuki dinlenilme hakkının üç unsuru vardır. Bunlar, tarafların yargılama konusunda bilgilenme hakkı, yargılama ile ilgili açıklama ve ispat hakkı, bu açıklamaların mahkemece dikkate alınıp değerlendirilmesi yükümlülüğüdür. Gerekçe özellikle tarafların yargılamada dikkate alındığının, açıklama ve delillerinin değerlendirildiğinin bir göstergesidir…

Kararın gerekçeli olması hukuk devletinin ve hukuki güvenlik ilkesinin de bir gereğidir. Zira, mahkemenin keyfilikten uzak şekilde, hukuka ve kanuna uygun karar verip vermediği ancak gerekçeden anlaşılabilir. Bu sebepledir ki, Anayasa’da kararların gerekçeli olması özel olarak vurgulanmıştır.”(Muhammet Özekes, “Üst Derece Mahkemeleri Kararlarında Gerekçe”, Türkiye’de İstinaf Mahkemelerinin Kurulmasından Sonra Yargıtay’ın Rolü Konferansı, Ankara 2007, s. 78-79)

Konya İş Mahkemesi’nin 2004/748 E., 2005/342 K. sayılı kararı incelendiğinde, tarafların istem ve yanıtının özetine yer verildikten sonra, “Dosya incelenmiş, dava dilekçesine ekli belgeler ile tarafların ibraz ettikleri belgeler tetkik edilmiş olup delil olarak gösterilen Konya 4. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2000/626 esas 2001/701 Karar sayılı dosya celp ve tetkik edilmiş olup, yetki itirazı yönünden dosya tetkik edilmiş, meydana gelen kazanın Konya ili Çimento Fabrikasında geçtiği anlaşıldığından yetki itirazının reddine karar verilerek ceza mahkemesinde belirlenen kusur oranı usul ve yasaya uygun olduğundan ve mahkememizce de yeterli görüldüğünden davanın kabulüne karar vermek gerekmiş aşağıdaki hüküm kurulmuştur.” Açıklamasıyla yetinilerek hüküm kurulmuştur.

Mahkemenin, yukarıda sıralanan hukuki olgular ışığında, hükme dayanak alınan kanıtlar ile bu kanıtların diğer kanıtlara oranla üstün tutulma gerekçelerinin irdelenip tartışılarak karar gerekçesinde açıklanması zorunluluğunu öngören yasal gereklere uymaksızın; ceza yargılamasında elde edilen rapora atıfla yetinen soyut bir yaklaşımla hükme varmış olması;

2 – 506 sayılı Yasanın 111. maddesi “Bağışlanmaz kusuru yüzünden iş kazasına uğrayan, meslek hastalığına tutulan veya hastalanan sigortalıya verilecek geçici iş göremezlik ödeneği veya sürekli iş göremezlik geliri, bu kusurun derecesine göre, Kurumca, yarısına kadar eksiltilebilir.

Tehlikeli olduğu veya hastalığa sebep olacağı bilinen yahut yetkili kimseler tarafından verilen emirlere aykırı olan veyahut açıkça izne dayanmadığı gibi hiçbir gereği veya yararı bulunmayan bir işi elinde olarak sigortalının yapması veya yapılması gerekli bir hareketi savsaması kusurun bağışlanmazlığına esas tutulur.” Hükmünü içermekte olup; Sosyal Sigortalar Kanununa özgü bir kavram olan “bağışlanmaz kusur”, 506 sayılı Yasanın 111. maddesinin son fıkrasında tanımlanıp, içerik ve sınırları açıkça belirlenmiştir. Tanımlayıcı hüküm karşısında, anılan kavramın başka şekilde anlaşılıp, farklı alanlardaki yaklaşımlar uyarınca nitelendirilmesine yasal olanak bulunmamaktadır.

Sigortalının, iş kazası veya meslek hastalığının oluşmasında etkili bulunan davranışının “bağışlanmaz kusur” niteliğinde kabul edilebilmesi, 506 sayılı Yasanın 111. maddesinin son fıkrasındaki tanıma uygun olmasına bağlıdır. Genel anlamda sigortalının yüksek oranlı kusuru, mutlak olarak “bağışlanmaz kusur” kabulü için yeterli değildir.

İşçi sağlığı ve iş güvenliği ile iş kazasının gerçekleştiği iş kolunda geçerli kurallar yönünden, taraflarca sunulan tüm kanıtların irdelenmesi suretiyle, sosyal güvenlik hukukunun genel ilkeleri ışığında bir inceleme yapılmaksızın; ceza yargılaması sürecinde elde edilen ve sigortalı yönünden % 50 kusur oranı öngören bilirkişi raporundaki soyut tespitten hareketle, sigortalının bağışlanmaz kusurlu olarak kabulüyle hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı bulunduğundan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemi kabul edilerek mahkeme kararının bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 427. maddesi gereğince sonuca etkili olmamak kaydıyla kanun yararına BOZULMASINA; gereği yapılmak üzere kararın bir örneği ile dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine 24.06.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi

 


 

MÜDAHELENİN MENİ (KUYU SUYUNA EL ATMA)

Yargıtay 3.Hukuk Dairesi 2007/19173 E. , 2008/1300 K.

İçtihat Özeti: Davacının malik olduğu taşınmazda yer alan kuyudan çıkan suyun davalılar köy tüzel kişiliği ve il özel idaresinin açtığı sondaj kuyusu nedeni ile etkilenmesine yönelik davanın haksız fiile ilişkin özel hukuk hükümlerine göre Adli Yargı yerinde çözümlenmesi gerekir.

İçtihat Metni:

Dava dilekçesinde suya vaki müdahalenin men’i istenilmiştir. Mahkemece davanın görev yönünden reddi cihetine gidilmiş, hüküm davacı vekili tarafından duruşma istemli olarak temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra, dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği düşünüldü.

Davacı dilekçesinde, öteden beri kullandığı ve maliki olduğu 695 parsel nolu taşınmazında yer alan kuyu suyunun davalılar P… Köyü tüzel kişiliği ile İzmir İl Özel İdaresi Müdürlüğü’nce açılan sondaj kuyusu nedeniyle kuruduğunu ileri sürerek, suya müdahalenin men’i ile sondaj kuyusunun kapatılmasına karar verilmesini istemiştir.

Davalı köy tüzel kişiliği cevabında, açılan kuyunun davacının yararlandığını ileri sürdüğü suyu etkilemediğini,

Davalı Özel İdare Müdürlüğü, köyün yaşadığı su sıkıntısı nedeniyle köy adına Ö… Köylere Hizmet Götürme Birliği’ne para aktarılarak, Birlik tarafından yapılan ihale sonucu sondaj yolu ile su çıkarıldığını, davacının suyunun kot farkı nedeniyle etkilenmediğini savunmuştur.

Mahkemece, 3202 sayılı Köye Yönelik Hizmetler Hakkında Kanun’un 40. maddesinde köy ve bağlı yerleşim birimlerine içme ve kullanma suyu temini amacıyla açılacak sondajların 167 sayılı Yeraltı Suları Kanunu hükümlerine tabi olmadığı, dava konusu kuyunun İzmir İl Özel İdare Müdürlüğü’nün idari işlemi sonucu açıldığı, idarenin eylem ve işlemlerine karşı idari yargının görevli olduğu, bu nedenle yargı yolu yönünden mahkemenin görevsizliğine karar verilmiştir.

Hüküm, davalılar vekillerince temyiz edilmiştir.

İzmir İl Özel İdare Müdürlüğü’nün 04.10.2007 tarihli yazısından kaynaklara yönelik içme suyu çalışmalarında 3202 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (e) fıkrasına dayanılarak tahsis kararı alındığı, yeraltı suyuna yönelik sondaj çalışmalarının ise yine 3202 sayılı Kanun’un 40. maddesinde yer alan “167 sayılı Yeraltı Suları Kanunu hükümlerine tabi değildir” ibaresiyle kanun kapsamı dışında bırakıldığı, dolayısıyla DSİ’den herhangi bir tahsis belgesi alınmadan Özel İdare Müdürlüğü’nce, etüd, proje ve uygulama çalışmaları yapıldığı, 09.04.2007 tarihli yazıda davalı P… Köyünün ihtiyacına bağlı olarak teknik elemanlarca mahallinde yapılan etüdler sonunda hazırlanan raporlar doğrultusunda sondaj çalışmasının gerçekleştirildiği ifade edilmiştir.

Olayda idarenin yürütmekle yükümlü bulunduğu kamu hizmetine ilişkin olarak yapılmış bir idari işlemin iptali ya da bu işlem ve eylemlerinden doğan zararın tazminine yönelik olarak 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2/1. maddesinde sayılan idari davalardan birisi açılmadığı gibi, kamu hizmetinin yasa ile idareye görev olarak verilmiş olması, idarenin bu görev çerçevesinde, davacının taşınmazının içinde yer alan kuyu suyundan yararlanma hakkına yapılan müdahalenin önlenmesi için açılan davanın idari yargı yerinde görülmesi için yeterli sayılmaz.

Davacının malik olduğu taşınmazında yer alan kuyudan çıkan suyun davalıların açtığı sondaj kuyusu ile etkilenmesine yönelik davanın haksız fiillere ilişkin özel hukuk hükümlerine göre adli yargı yerinde çözümlenmesi gerekir.

Bu itibarla, yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK’nın 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA) ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 29.01.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


ECRİMİSİL VE KİRA ALACAĞI

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2005/10944 E., 2005/13157 K.

İÇTİHAT ÖZETİ : Davada, ecrimisil ve kira alacağının faiz ve masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Somut olayda, davacıya ait işyerinin davadışı oğlu tarafından davalıya kiraya verildiği, davacı ile davalı arasında bir kira ilişkisinin bulunduğu sabittir. O halde; davanın ıslah edilmiş şekline göre, yani kira sözleşmesine göre çözülmesi gerektiği ve buna istinaden de davalı malikin davalı kiracıdan ödenmeyen kira paralarını isteyebileceği gözetilmeden hüküm kurulması doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.

DAVA : Dava dilekçesinde 1.000.000.000 lira ecrimisilin, ıslah dilekçesi ile de 9.170.000.000 lira kira alacağının faiz ve masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın reddi cihetine gidilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davada, davacıya ait işyerinin 2000 yılından beri davalının işgalinde olduğu, ileri sürülerek, fazlaya ilişkin haklarının saklı tutularak 1.000.000.000 lira ecrimisilin faizi ile birlikte davalıdan tahsili istenilmiştir.

Davacı vekili, 7.10.2004 tarihli dilekçesinde ise; bilirkişi raporu doğrultusunda davayı ıslah ederek 10.470.000.000 lira kira alacağının tahsilini istemiştir.

Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

HUMK’nun 84.maddesine göre ıslah yargılamanın sonuna kadar yapılabilir.

Islah ile fazlaya ilişkin hakkını saklı tutmuş olan ( yani ek dava açma olanağı bulunan ) davacı müddeabihi artırabileceği gibi, davanın niteliğini de değiştirebilir. Bu husus karşı tarafın onayına veya mahkemenin kabulüne bağlı değildir.

Somut olayda, davacıya ait işyerinin davadışı oğlu tarafından davalıya kiraya verildiği, davacı ile davalı arasında bir kira ilişkisinin bulunduğu sabittir.

O halde; davanın ıslah edilmiş şekline göre, yani kira sözleşmesine göre çözülmesi gerektiği ve buna istinaden de davalı malikin davalı kiracıdan ödenmeyen kira paralarını isteyebileceği gözetilmeden yazılı şekilde eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru olmayıp, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine oybirliği ile karar verildi.


RÜCUAN ALACAĞIN FAİZ VE MASRAFLARLA

YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ Esas No : 2008/3339 Karar No : 2008/6157 Tarih : 08.04.2008

İçtihat konusu: Zamanaşımı itirazı bulunmamasına rağmen davanın bu nedenle reddedilmesi hakkında içtihat.

Dava dilekçesinde 792,40 YTL rücuan alacağın faiz ve masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın ve yargılamanın iadesi isteminin reddi cihetine gidilmiş, hüküm Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 19/2/2008 tarih ve 2008/26003 sayılı yazıları ile kanun yararına bozulması istenilmiştir.

YARGITAY KARARI

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.

Davacı Banka tarafından, banka personeli davalılar aleyhine açılan tazminat davasında yapılan yargılama sonucu haksız fiilin 25/10/1994 tarihinde gerçekleştiği ve davacının bu rücuen alacak davasını 2/3/2005 tarihinde açtığı gerekçesi ile zamanaşımı nedeniyle davanın reddi cihetine gidilmiş; davacı banka vekilinin temyiz istemi miktardan reddedilmiştir. Yine, davacı vekili bu red kararı üzerine yargılamanın iadesini istemiş ise de mahkemece, HUMK. 445 maddede sınırlı olarak sayılan sebeplerden hiç birisine uygun olmayan talebin reddine karar verilmiştir. Bu şekilde kesinleşen hükmün Yargıtayca incelenmesi Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 19/2/2008 gün ve 2008/26003 sayılı tebliğnamesi ile HUMK. nun 427/6 maddesi gereğince kanun yararına bozulması istenilmiş olmakla dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

Davada, banka personeli davalıların özensiz ve dikkatsiz davranışları nedeniyle mudileri zarara uğrattıkları ileri sürülerek 792,40 YTL tazminatın rücuen tahsili istenilmiştir.

Tebligat Kanunu’nun 17. ve Tebligat Tüzüğü’nün 23. maddesine göre belli bir yerde devamlı olarak meslek veya sanatını icra edenler, o yerde bulunmadıkları takdirde tebliğ aynı yerdeki daimi memur veya müstahdemlerden birine yapılır. Aynı kanunun 18. ve aynı tüzüğün 24. maddesinde ise tebliğ yapılacak şahıs otel hastane, tedavi veya istirahat evi, fabrika, mektep, talebe yurdu gibi içine serbestçe girilemeyen veya arananın kolayca bulunması mümkün olmayan bir yerde bulunuyorsa, tebliğin yapılmasını o yeri idare eden veya muhatabın bulunduğu kısmın amiri temin eder, bunlar tarafından muhatap derhal bulundurulamaz veya tebliğin temini mümkün olmazsa, tebliğ amire yapılır hükmü yeralmaktadır.

Somut olayda, davalılardan Nesrin Yayla adına çıkartılan davetiye “görevli Meriç Kaplan imzasına tebliğ edilmiştir” şerhini içermektedir. Mahkemece, tebligat yapılan kişinin tebligatı almaya ehil olup olmadığı araştırılmamıştır.

Bundan ayrı olarak ta zamanaşımı itirazı, davalılardan Rabia Berberoğlu vekili tarafından yapılmıştır. Diğer davalı Nesrin Yayla’nın zamanaşımı itirazı bulunmamaktadır. Bu davalı yönünden delillerin toplanıp davanın esası hakkında karar verilmesi gerekirken yazılı olduğu şekilde her iki davalı yönünden davanın zamanaşımı nedeniyle reddi usul ve yasaya aykırı olduğundan bozmayı gerektirmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin yukarıda açıklanan nedenle kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere kanun yararına BOZULMASINA, gereği yapılmak üzere kararın bir örneğinin ve dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, 8/4/2008 gününde oybirliği ile karar verildi.


NİŞANLANMAKTAN KAYNAKLANAN DAVALAR

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2002/2522 E., 2002/2896 K. Esas no: 2002/2522 Karar no: 2002/2896 Karar Tarihi: 26.03.2002

İçtihat özeti: Nişanlanmaktan kaynaklanan davalar, nişanın bozulduğu tarihten itibaren bir sene sonra sakıt olur.

Dava dilekçesinde 1.592.000.000 lira değerindeki eşyaların aynen olmadığında bedelinin faiz ve masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın kısmen kabulü ile 1.416.890.000 liranın tahsili cihetine gidilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

YARGITAY KARARI

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü.

Davada, nişan hediyelerinin aynen iadesi, olmadığı takdirde 1.592.000.000 liranın tahsili talep edilmektedir.

Davalı vekili, cevap dilekçesinde, nişanın bozulmasından 1 yıl geçtikten sonra davanın açıldığını belirterek zamanaşımı def’inde bulunmuştur.

Mahkemece, (zamanaşımı def’i üzerinde durulmadan) davanın kısmen kabulü ile 1.416.890.000 liranın tahsiline karar verilmiştir.

743 sayılı Medeni Kanunun 87.maddesinde; “Nişanlanmaktan kaynaklanan davalar, nişanın bozulduğu tarihten itibaren bir sene sonra sakıt olur” denilmektedir.

Duruşmada dinlenen tanıklar ise; nişanın ne zaman bozulduğuna ilişkin kesin ve net bir şekilde ifade vermemişler, tahmine dayalı beyanda bulunmuşlardır.

Bu durumda, mahkemece yapılacak iş; taraflardan delillerini sormak suretiyle nişanın ne zaman bozulduğunu kesin olarak saptadıktan sonra, Medeni kanunun 87.maddesi de dikkate alınmak suretiyle bir karar verilmesi gerekirken, davalının zaman aşımı def’i üzerinde durulmadan yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir.

Ayrıca, asıl mesleği Yazı İşleri Müdürü olan bilirkişinin uzmanlığından söz edilemeyeceğinden yetersiz bilirkişi raporuna dayanılarak karar verilmesi doğru değildir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 26.03.2002 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


 MADDİ TAZMİNAT MİKTARA GÖRE ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ

Yargıtay 3. Hukuk Dairesi 2002/458 E., 2002/920 K. Esas no. 2002/458 Karar no. 2002/920 Tarihi. 29.1.2002

İÇTİHAT ÖZETİ : Alacaklı kısmi dava açarken fazlaya ilişkin hakkını saklı tutmuş ise, mahkemenin görevi dava edilen alacak miktarına göre değil, alacağın tamamına göre belirlenir.

Davamızda, davacının almaya hak kazandığı tazminatın tamamı 6.208.723.764 liradır ve davacı fazlaya ilişkin hakkını saklı tutmuştur.

Bu durumda, alacağın tamamına göre Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli olması nedeniyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmesi gerekir.

DAVA : Dava dilekçesinde 10.000.000 lira tazminatın faiz ve masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davada, fazlaya ilişkin haklar saklı kalmak üzere 10.000.000 lira maddi tazminatın tahsili talep edilmiştir.

Mahkemece; davacının fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak üzere davanın ( talep gibi )kabulüne karar verilmiştir.

Hükme esas alınan bilirkişi raporunda davacının 6.208.723.764 lira maddi zararı olduğu belirtilmiştir.

HUMK.’nun 4/2 maddesine göre, alacaklı kısmi dava açarken fazlaya ilişkin hakkını saklı tutmuş ise, mahkemenin görevi dava edilen alacak miktarına göre değil, alacağın tamamına göre belirlenir.

Davamızda, davacının almaya hak kazandığı tazminatın tamamı 6.208.723.764 liradır ve davacı fazlaya ilişkin hakkını saklı tutmuştur.

Bu durumda, alacağın tamamına göre Asliye Hukuk Mahkemesinin görevli olması nedeniyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 29.1.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


HAKSIZ HACİZ NEDENİYLE TAZMİNAT

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2004/00600 Karar No: 2004/00625 Tarih: 01.12.2004

Taraflar arasındaki "maddi ve manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul Asliye 7. Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 27.11.2002 gün ve 2001/689-2002/717 sayılı kararın incelenmesi Davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 06.10.2003 gün ve 5713-11158 sayılı ilamı ile;

(… 1. Dava, haksız haciz nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemlerine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz olunmuştur.

Davacı, dava dışı Yalçın´ın borcu nedeniyle davacı şirkete ait işyerinde haciz yapıldığını ve makinelerine el konulduğunu; istihkak davasının lehine sonuçlandığını; ancak, haciz nedeniyle işlerinden geri kaldığını, yeni sipariş de alamadığını belirterek maddi; ticari itibarının sarsılması nedeniyle de manevi tazminat isteminde bulunmuştur.

Mahkemece, istihkak davası sonucunda makinelerin davacıya iade edildiği gerekçesiyle manevi tazminat koşullarının oluşmadığı; maddi tazminat istemi bakımından ise, istihkak davasında kötüniyet tazminatı isteminin reddedildiği ve bu kararın bağlayıcı nitelikte bulunduğu belirtilerek, davanın reddine karar verilmiştir.

Davacı, haczedilen eşyalar ile borçlunun bir ilgisinin bulunmadığının belirtilmesine karşın, haciz uygulaması sonucunda maddi ve manevi zarara uğradığını ileri sürmektedir. Maddi tazminat istemine esas olan zarar kalemlerini de, dava dilekçesinde açıklayıp göstermiştir. Mahkemenin, kararına dayanak yaptığı İİK.m. 97´de ön görülen tazminat, özel bir düzenleme niteliğindedir. İstihkak savına itiraz eden alacaklı veya borçlu aleyhine, yalnızca bu nedenle hükmedilmektedir. Diğer yandan, anılan istihkak davasında tazminat isteminin reddine ilişkin verilen karar, davacı tarafından temyiz edilmemiş ve yasa yolunda da incelenmemiştir. Davacı, bu davada, genel olarak davalı eyleminin haksız olduğunu ileri sürmüştür. İsteminin yasal dayanağı da, BK. m. 41 vd. hükümleridir. Bu anlamda, uğranılan zararların istenilebileceği, 24.05.1974 gün ve 1974/5-7 sayılı İBK. ile kabul edilmiştir. Mahkemenin, yasanın uygulamasına ilişkin yanılgısı ve yetersiz gerekçesi bozmayı gerektirmiştir. (HUMK. m. 428/b.1) .

2. Davacı, haksız haciz uygulaması nedeniyle manevi tazminat isteminde bulunmuştur. Haczin haksızlığı saptandığı takdirde, BK. m. 49 anlamında davacı tüzel kişiliğin manevi değerlerine dahil bulunan ticari itibarının sarsıldığının kabulü gerekir. Mahkemece, somut olaya uygun düşmeyen ve yetersiz gerekçe ile bu istemin reddi de, yasanın uygulanmasına ilişkin yanılgı (HUMK. m. 428/b.1) niteliğinde olup; bozmayı gerektirmiştir…)

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: HUKUK GENEL KURULU KARARIDava, genel hükümlere dayalı olarak açılan, haksız yere malı haczedilen üçüncü kişinin bundan doğan gerçek zararının ödetilmesine yönelik, maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

DAVACI İSTEMİNİN ÖZETİ:

Davacı Şirket vekili; fason çorap üretimi, pazarlaması ile uğraşan davacı şirkete ait işyerinde, dava dışı Yalçın´ın borcu nedeniyle haciz yapıldığını ve çorap makinelerine el konulduğunu; davacının açtığı istihkak davasının lehe sonuçlandığını; ancak, bu arada daha çok ihracatçı firmalarla olan iş bağlantılarının haciz nedeniyle kesilip, taahhütlerin yerine getirilemediği gibi yeni sipariş de alınamadığını ifadeyle, maddi zarara; çorap sektöründe tanınan ve ihracatçı firmalarla güven üzerine çalışan davacı şirketin ticari itibar kaybına uğraması, davalının kaba güce dayanarak hareket etmesi ve haczedilen şirkete ait makinelerin kendi borçlusuna ait olmadığını bildiği halde kaldırarak, sektörden davacı şirketi silmeye çalışması nedeniyle de manevi zarara uğradıklarını ileri sürerek, maddi ve manevi tazminatın haciz tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan alınmasına karar verilmesini istemiştir.

DAVALI CEVABININ ÖZETİ:

Davalı vekili; davanın öncelikle zamanaşımı nedeniyle reddini, davacı şirket ortakları Seyit ve Yalçın´ın müvekkilinden aldıkları çorap iplikleri karşılığında şahsi çek ve senetlerini verdiklerini, bunlar ödenmediği için icraen tahsili yoluna gittiklerini, daha önce aile apartmanlarının altında iken haciz mahalline taşınan makinelerin haczedildiğini, ancak davacı şirketin açtığı dava sonunda makinelerin şirkete ait olduğuna karar verildiğini, şirket ortağı kardeşlerin önceden beri borçlarını geciktiren, alacaklılarını oyalayan ve bu yüzden çoğu kere icralık olan bir iş geçmişine sahip olduklarını, son zamanlarda da hukuki önlem olarak davacı şirketi kurarak kendilerini bu yolla koruma yoluna gittiklerini, bu nedenle maddi ve manevi kayba uğramalarının söz konusu olmadığını, aksine makinelerini istihkak davası ile geri almalarını bir caydırıcı unsur olarak kullanarak alacaklılarına borçlarını öderken istedikleri tarihi belirleme olanağı bulduklarını, kendilerine olan borcun da halen ödenmediğini, eldeki davanın da müvekkiline bir baskı unsuru olarak açıldığını, davanın öncelikle zamanaşımı nedeniyle olmazsa da esastan reddini savunmuştur.

YEREL MAHKEME KARARININ ÖZETİ:

Yerel Mahkeme, kısa ve gerekçeli kararında; her iki talep yönünden kesin hüküm bulunduğu, zira, makinelerin haczi sebebiyle açılan istihkak davasının davacı şirket lehine sonuçlandığı, yasal yollar sonucu haczedilen makinelerin davacı şirkete teslim edildiği, bu nedenle yasal şartlar oluşmadığından manevi tazminat isteminin reddi gerektiği; ayrıca istihkak davasında davalılardan Yalçın´ın aynı zamanda davacı şirket kurucularından olduğu, davacı şirketin istihkak davasında uğradığı maddi zararı % 40 tazminat olarak istediği, bu istemin İcra Tetkik Merciince reddedilerek kararın kesinleştiği, bu ilamın eldeki davayla aynı olan tarafları bağlayıcı nitelikte olduğu, davacının ayrıca açtığı bu davadaki her iki tazminat isteminin de kesinleşmiş ilamın varlığı nedeniyle reddi gerektiği, gerekçesiyle davacı şirketin açtığı maddi ve manevi tazminat davasının reddine, karar vermiştir.

TEMYİZ İSTEMİ VE BOZMA KARARININ ÖZETİ:

Davacı vekilince, dava dilekçesi ve aşamalardaki dilekçelerde yer alan savlar ileri sürülmek suretiyle ve mahkemece delil olarak sunulan dosyaların yeterince incelenmediği, kendilerinin % 40 değil yasal % 15 tazminat istemlerinin istihkak davası ile sınırlı olarak reddedildiğinin gözden kaçırıldığı, bazı delillerinin ise hiç değerlendirmeye alınmadığı, oysa 24.05.1974 gün ve 5/7 sayılı kararında da açıkça istihkak davasında tazminat talebi reddedilen üçüncü kişinin genel hükümlere dayalı olarak ayrıca zararını isteyebileceğinin kabul edildiği, kararın buna da aykırı olduğu, ileri sürülerek temyiz edilen karar Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde aynen alınan gerekçeyle bozulmuştur.

DİRENME KARARININ ÖZETİ:

Yerel Mahkeme, istihkak davalarının maddi hukuk anlamında kesin hüküm teşkil edeceği, tarafların ve müddeabihin aynı olmasının HUMK.nun 237. maddesi anlamında kesin hükmün varlığını ortaya koyduğu, ayrıca, davacının tetkik merciinde açtığı davada fazlaya ilişkin haklarını da saklı tutmadığı, İstihkak davalarının özelliği gereği davacı tarafça maddi zararın ispatlanması koşuluyla tetkik merciinin davacı yararına % 40 dan aşağı olmamak üzere hatta ispatlanması halinde % 40´dan fazla tazminata da hükmedebileceği, davacı şirketin ise tazminat isteminin reddine ilişkin bu kararı temyiz etmemesi üzerine taraflar arasında kesin hüküm oluştuğundan olumsuz dava şartı sebebiyle maddi tazminat isteminin reddi gerektiği; tetkik merciince dinlenen tanıkların anlatımları, takibin dayanağı çeklerde borçlunun Yalçın olması kesin hüküm addolunan merci kararının gerekçesinde de borçlunun haciz mahallinde hazır bulunması davacı şirketin, borçlunun da ortağı olduğu aile şirketi olması sebebiyle tazminat isteminin reddedildiği nazara alındığında Borçlar Kanununun 49. maddesinin unsurları gerçekleşmediğinden manevi tazminat isteminin de reddi gerektiği, gerekçesiyle, önceki kararında direnmiştir.

Bu karar davacı tarafça temyiz edilmiştir.

MADDİ OLAY:

Dosya ve delil olarak ekli dosyalar içeriğine göre: Davacı limited şirket çorap imalatı ile uğraşmakta olup; alacaklı/davalı Fuat, dava dışı gerçek kişiler Yalçın ve Seyit aleyhlerine giriştiği iki ayrı icra takibi sonucunda davacı şirket adresinde bulunan çorap makinelerini haczettirerek, muhafaza altına aldırmış; davacı şirket tarafından da eldeki davanın davalısı alacaklı ve ayrıca takip borçlusu aleyhine ".. kötü niyetli olarak haciz işlemini gerçekleştiren alacaklı aleyhine, hacizli mal kıymeti üzerinden tazminata hükmedilmesine" ifadesine yer verilerek açıkça İcra ve İflas Kanunu´nun 97. maddesinin 15. fıkrasına dayalı tazminat istemini de içeren istihkak davası açılmıştır.

Bu dava sonunda İcra Tetkik Merciince; istihkak davasının kabulüne, hacizli çorap makineleri üzerindeki haczin kaldırılmasına, davacı şirketin borçlunun da ortağı olduğu aile şirketi olması, borçlunun haciz mahallinde hazır bulunması hususları dikkate alındığında davalı/alacaklı yanın kötü niyeti sabit görülmediğinden davacı yanın tazminat isteminin reddine karar verilmiş; alacaklı vekilince kabul kararı yönünden temyiz edilen, davacının ise temyiz etmediği bu karar Yargıtay incelemesinden de geçerek onanmış ve kesinleşmiştir.

Eldeki maddi ve manevi tazminat istemli dava ise anılan kararın kesinleşmesinden sonra genel hükümlere dayanılarak açılmıştır.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; üçüncü kişi davacı şirketin, daha önce icra tetkik merciinde görülüp kesinleşen istihkak davasında istihkak iddialarının kabul edilmesine karşın, İcra ve İflas Kanunu´nun 97. maddesinin 15. fıkrasına dayalı tazminat isteminin reddedilmiş olmasının eldeki genel hükümlere dayalı maddi ve manevi tazminat davaları yönünden kesin hüküm teşkil edip etmeyeceği ve bu istemlerin reddine de dayanak alınmasının olanaklı olup olmadığı, noktasında toplanmaktadır.

GEREKÇE:

Davacı vekilinin maddi tazminata yönelik temyiz itirazları yönünden;

Öncelikle; istihkak davasında redde konu olan ve eldeki davada mahkemece kesin hüküm oluşturduğu kabul edilen tazminatın hukuki niteliği üzerinde durmakta yarar vardır.

2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu´nun 97. maddesinin 15. fıkrasında aynen; "İstihkak davası sabit olur ve birinci fıkra gereğince istihkak iddiasına karşı itiraz eden alacaklı veya borçlunun kötü niyeti tahakkuk ederse haczolunan malın değerinin yüzde onbeşinden aşağı olmamak üzere itiraz edenden tazminat alınmasına asıl dava ile birlikte hükmolunur." hükmüne yer verilmiştir.

Görüldüğü üzere; bu hüküm, tümüyle takip hukukunun özelliği ile ilgili olup, yine bu özellikle sınırlı olarak değerlendirilmelidir. Eş söyleyişle, anılan tazminat, takip hukuku prosedürü içinde yer alan, kendine özgü nitelik ve koşulları bulunan özel bir düzenleme niteliğindedir. Zira, istihkak savına itiraz eden alacaklı veya borçlu aleyhine, istihkak davacısı lehine, yalnızca kötü niyet koşuluna bağlı olarak ve haczedilen malın değeri üzerinden yasada belirtilen orandan aşağı olmamak üzere hükmedilmektedir.

Nitekim, İcra ve İflas Kanunu´nun 97. maddesinin 13. fıkrasında istihkak davalıları lehine, 15. fıkrasında da istihkak davacıları lehine getirilen tazminat hükümlerinin getiriliş nedeni de yasa koyucu tarafından, alacaklı veya borçlunun üçüncü kişinin istihkak iddiasına itiraz ederek onu kötü niyetle ve haksız yere maddi ve manevi masrafa, külfete ve zarara sokmasını, üçüncü kişinin de haksız yere istihkak iddia ve davasında bulunarak, alacaklının alacağının tahsilini geciktirmesini, muvazaa teşebbüslerini önlemek ve icra işlemlerinin Devletin de ilgili olduğu iktisadi düzen bakımından haklı bir nizam, çabukluk ve emniyet içinde cereyan etmesini temin etmek şeklinde açıklanmış ve ortaya konulmuştur. Ortaya konulan bu amaçlar tıpkı İcra ve İflas Kanunu´nun 67, 69, 72 vs. bazı diğer maddelerinde de yer verilen tazminatların konuluş amaçları gibi tümüyle kanunun kendine özgü nitelik ve düzeni, kısacası sadece icra prosedürü içinde değerlendirme yapılması gereğini ortaya koymaktadır.

İstihkak davasında istihkak davacısı tarafından talep edilen tazminatın reddedilmesinin, davacının genel hükümler dairesinde gerçek zararının tazminine yönelik isteklerinin dinlenmesine engel teşkil edip etmeyeceği, daha önce daireler arasında içtihat aykırılığına neden olmakla içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmiş ve Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 24.05.1974 gün ve 1974/5 E.-1974/7 K. sayılı kararıyla; "Borçlu hakkında yapılan bir icra kovuşturması sırasında haksız yere malı haczedilen üçüncü kişilerin bu yüzden doğan gerçek zararlarının ödetilmesini, İcra ve İflas Kanunu´nun 97. maddesinde öngörülen özel hüküm dışında genel hükümlere göre genel mahkemelerde ayrıca dava açarak isteyebilecekleri" kabul edilmiştir.

Anılan bu kararın gerekçesinde de; İcra ve İflas Kanunu´nun 97. maddesinin 15. fıkrasında yer alan tazminat sözcüğünün, tabanı haczedilen malın değerinin % 15´inden aşağı olmayan götürü bir tazminatı ifade ettiği gerçek zararı karşılamak gibi bir amacı taşımadığı, dolayısıyla gerçek zararın ayrıca istenmesine engel oluşturmayacağı, ifade olunmaktadır.

Sonuç itibariyle; İcra ve İflas Kanunu´nun 97. maddesinin 15. fıkrasındaki tazminat icra hukukuna özgü götürü bir tazminat niteliğinde olup, genel hükümlere dayanılarak açılan gerçek zararın tazminine yönelik davalar yönünden engel oluşturmayacağı gibi ile bu davalar ile tarafları aynı olsa bile konusu ve yasal dayanakları itibariyle benzerlik taşımamaktadır.

Yeri gelmişken, genel hükümlere dayalı tazminat davalarının hukuksal nitelikleri üzerinde de kısaca durulmalıdır.

Hukukumuzda genel kural haksız eylemleri veya haksız zenginleşmesi nedeniyle bir başkasının zararına neden olan kimsenin bu zararın tazmini ile yükümlü olmasıdır. Zarar kavramı ise maddi ve manevi olmak üzere iki türlüdür. Zarar sadece kötü niyetten değil, bir çok durumda olduğu gibi ihmal, tedbirsizlik gibi başka nedenlerden de doğabilir. Zarar kavramı burada icra işlemleri ile sınırlı olmayıp, istihkak davasının sona ermesinden sonra ortaya çıkan nedenleri de içine alabilir. Gerçek zarar, her zaman daha geniştir ve zarara uğrayanın tatmin biçimi de yukarıda ayrıntısı açıklanan götürü tazminattan farklı olarak sadece icra hukuku prensiplerine bağlı olmaksızın objektif ölçüler çerçevesinde genel hukuk kurallarıyla belirlenir.

Somut olaya gelince; davacı genel mahkemede açtığı dava ile Borçlar Kanunu´nun 41. maddesine dayanarak uğradığı gerçek maddi zararlarının tazminini istemiştir. Davalı eyleminin genel olarak haksızlığına dayanan davacının bu isteği sadece davalı yanın kötü niyeti ile sınırlı olmadığı gibi haczedilen malın değeriyle de sınırlı değildir.

Bu nedenle; icra prosedürü içinde yer alan götürü tazminat niteliğindeki İcra ve İflas Kanunu´nun 97/15. maddesine dayalı tazminat isteminin reddi ve bu kararın kesinleşmiş olmasının eldeki dava yönünden kesin hüküm teşkil ettiğini kabule olanak bulunmamaktadır. Zira, yukarıda açıkça ifade olunduğu üzere her iki davanın dava konuları ve yasal dayanakları farklıdır.

Mahkemece, bozma ilamına uyularak işin esasına girilip genel hükümler çerçevesinde davanın çözümlenmesi gerekirken, kesin hükmün varlığına dayanılarak davanın reddine ilişkin önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup, direnme kararı bozulmalıdır.

Davacı vekilinin manevi tazminata yönelik temyiz itirazlarına gelince;

Haksız yere malı haczedilen üçüncü kişi durumundaki davacı şirket, bundan doğan gerçek zararının ödetilmesine yönelik olarak sadece maddi değil, Borçlar Kanunu´nun 49. maddesine dayanarak manevi tazminat isteminde de bulunmuştur.

Yukarıda maddi tazminata ilişkin açıklamalarda da yer verildiği gibi, bir icra takibi sırasında haksız yere malı haczedilen üçüncü kişinin bu yüzden doğmuş olan gerçek zararı maddi olabileceği gibi manevi de olabilmektedir. Dolayısıyla, malının haksız yere haczedildiğini ileri süren üçüncü kişi kural olarak manevi tazminat isteminde de bulunabilir. Diğer yandan, İstihkak davası ile birlikte tetkik merciinde karara bağlanan tazminat davasının ret kararı ile sonuçlanıp kesinleşmiş olmasının, genel hükümlere dayanılarak açılan bu manevi tazminat istemi yönünden de kesin hüküm oluşturmayacağı az yukarıda açıklandığı üzere belirgindir. Zira, dava nedenleri, yasal dayanakları, istem sonuçları ve uygulanacak yasa kuralları tümüyle birbirinden farklıdır. Unutulmamalıdır ki, manevi tazminat; haksız eylem sonucunda uğranılan kişilik değerlerindeki azalma şeklinde gerçekleşen zararın giderilmesi amacına yönelik tazmin biçimidir.

Kuralı bu şekilde ortaya koyduktan sonra somut olaya bakıldığında, mahkemece davacının manevi tazminat istemine dayanak aldığı hususlar irdelenmeden, yasal değerlendirme yapılmadan kesin hüküm oluşturduğu da vurgulanmak suretiyle, sırf istihkak davası içinde istenilip reddedilen tazminat davasının kötü niyetin yokluğuna dayanan ret gerekçelerinin esas alınması ve yine sadece bu nedenlere dayanılarak manevi tazminat isteminin reddedilmesi yerinde değildir.

Mahkemece yapılacak iş; haczin haksızlığının anlaşılması durumunda istihkak davasında verilen ret kararı ile bağlı kalınmaksızın, davacının ticari şirket niteliği de gözetilerek, tüzel kişiliğin manevi değerlerine dahil bulunan ticari itibarının sarsılıp sarsılmadığının Borçlar Kanunu´nun 49. maddesi çerçevesinde değerlendirilmesi, manevi tazminatın koşullarının açıkça bu ilkeler gözetilerek gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda bir sonuca varılması olmalıdır.

Açıklanan hususlar gözetilmeksizin önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup, direnme kararı açıklanan bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır.

Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının, maddi tazminata ilişkin kısmının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda 1. maddede gösterilen nedenlerden dolayı oybirliği ile; manevi tazminata ilişkin kısmının ise yukarıda 2. maddede gösterilen nedenlerden dolayı oyçokluğu ile HUMK.nun 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA) , istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 01.12.2004 gününde karar verildi.

 


 HUKUK DAVASINDA TEMYİZ SINIRI

T.C. YARGITAY Hukuk Genel Kurulu E:2005/9-117 :2005/151 :09.03.2005

Taraflar arasındaki "alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Adana 1. İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 18.03.2003 gün ve 2001/621-2003/318 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 24.05.2004 gün ve 2004/12134-12504 sayılı ilamı ile;

(... 1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Mahkemece karara dayanak yapılan bilirkişi raporunda ücret bordrolarının ihtirazi kayıtsız imzalanmış olduğu gerekçesiyle davacının hafta tatili ücreti hakkında hesaplama yapılmamıştır. İmzalı bordroların hafta tatili yönünden işçiyi bağlaması ancak o bordroda hafta tatili ücretine ilişkin tahakkuka yer verilmiş olması halinde mümkündür. Dosyada mevcut ücret bordolarında anılan şekilde bir tahakkuka yer verilmiş değildir. Bu nedenle tanık anlatımları bir değerlendirmeye tabi tutularak davacının hafta tatili çalışma süresi belirlenmeli ve sonucuna göre alacak hakkında hüküm kurulmalıdır.

3- Davacının fazla mesai ücret talebi mahkemece kabul edildiğine göre hizmet aktinin, feshine dayanak 28.4.2001 tarihinde fiili olarak işi bırakmasına gerekçe gösterdiği olgular gerçekleşmiş bulunduğundan 30.4.2001 tarihli fesih iradesinin 1475 Sayılı İş Kanununun 16/II-d maddesi uyarınca haklı olarak kabul edilerek kıdem tazminatı isteminin hüküm altına alınması gerekirken yazılı şekilde reddi hatalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, işçilik alacaklarının ödetilmesi istemine ilişkindir.

A- DAVACI İSTEMİNİN ÖZETİ: Davacı M. A. vekili, 08.06.2004 günlü dava dilekçesinde özetle, davacının davalıya ait işyerinde 02.11.1998 tarihinde elektrik tesisatçısı olarak asgari ücretle çalışmaya başladığını, davalının kendisine hakaret ve küfür etmesi, son 4 ayda maaşını düzenli olarak ödememesi sebebiyle davacının işyerini terk etmek zorunda kaldığını; söz konusu dönemde davacının her gün 12 saatin üzerinde çalıştığını, bu nedenle fazla çalışma alacağı bulunduğunu, hafta sonu tatillerinde, resmi ve dini bayramlarda, yıllık izinlerde de çalıştırıldığını ileri sürerek; fazlaya ilişkin hak saklı kalmak kaydıyla, hak kazanıldığı halde ödenmeyen, kıdem tazminatı, fazla çalışma ücreti, hafta sonu çalışma ücreti, yıllık izin alacağı, resmi bayramlar çalışması alacağı ve dini bayramlar çalışması alacağı ve ücret alacağı olmak üzere toplam 774.000.000. TL.nin faiziyle birlikte ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

B- DAVALI CEVABININ ÖZETİ: Davalı M. T. Ç. vekili,13.07.2001 günlü cevap dilekçesinde özetle, davacının kendisine verilen görevi yerine getirmek üzere 27.04.2001 tarihinde işyerinden ayrıldığını, daha sonra işyerleri görevlilerinden birini telefonla arayarak işten ayrıldığına dair beyanda bulunduğunu; iş başı yapmaması üzerine 01.05.2000 tarihli ihtarnameyle, işe gelmeme mazeretini belgelendirmesinin istenildiğini, aksi takdirde iş akdinin feshedileceği ihtar edildiğini; davacının buna icabet etmemesi nedeniyle iş akdinin kendi haksız eylemi ile son bulduğunu, çalışma süresine ilişkin tüm haklarının kendisine ödendiğini, ihbar tazminatı ödemekten kurtulmak için eldeki davayı açtığını savunarak davanın reddini istemiştir.

C- YEREL MAHKEME KARARININ ÖZETİ: Yerel Mahkeme; kendisine verilen görevi yapmak üzere 27.04.2001 tarihinde işyerinden ayrılan ve daha sonra işyerini telefonla arayarak işten ayrıldığını bildiren davacının, ihtarnameye rağmen işe gelmeme mazeretini belgelemesi üzerine, iş akdinin davalı işveren tarafından 1475 sayılı kanunun 17/II-f maddesi gereğince haklı olarak feshedildiği, feshin haklı olması nedeniyle davacının kıdem ve ihbar tazminatı isteyemeyeceği, ücretlerinin dört aydır geç ödendiğine dair davacı iddiasının da kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, davacının kanıtlanan 92.132.640 TL. ücret alacağı, 33.217.688 TL. resmi bayram çalışması, taleple bağlı kalınarak 12.000.000 TL. izin ücreti ve 130.000.000 TL. fazla mesai alacağı olmak üzere toplam 267.350.328 TL.nin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte ödetilmesine, kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı ile fazlaya ilişkin ücret ve bayram çalışması alacağı istemlerinin reddine karar vermiştir.

D- TEMYİZ EVRESİ BOZMA VE DİRENME: Davacı vekilince temyiz edilen karar Özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle bozulmuş; Yerel Mahkeme gerekçesini tekrar ederek önceki kararında direnmiş, direnme kararını davacı vekili temyiz etmiştir.

E- MADDİ OLAY: Davacı, davalıya ait işyerinde 02.11.1998 tarihinde işe başlamış, davalıya gönderdiği 30.04.2001 günlü ihtarnamede, işyerinde tedirgin edilmesi nedeniyle kendi isteğiyle 28.04.2001 tarihinde iş akdini feshettiğini bildirip, tüm yasal alacaklarının ödenmesini istemiş; davalının 01.05.2001 tarihli ihtarnamesine rağmen devamsızlığının haklı bir sebebe dayandığını belgelendirmemiş, davalı, buna dayanarak 08.05.2001 tarihli ihtarnameyle, 1475 sayılı İş kanununun 13. maddesi gereğince işin ihbarsız olarak terk edilmesinden dolayı, davacıdan ihbar tazminatı istemiştir.

F- GEREKÇE:

a- Ön Sorun Yönünden:

Hukuk Genel Kurulundaki görüşme sırasında öncelikle, direnme kararının miktar itibariyle temyizinin mümkün olup olmadığı, ön sorun olarak incelenmiştir.

Ön sorun yönünden belirtilmelidir ki; dava, fazlaya ilişkin hak saklı tutularak, çeşitli kalemlerden oluşan toplam 774.000.000 TL. işçilik alacağının ödetilmesi istemiyle açılmış, davacının hak kazandığı toplam alacak tutarı bilirkişice 959.320.792 TL. olarak hesaplanmış, Yerel Mahkeme toplam alacağın bu miktarda olduğunu benimsemiş, bazı kalemler yönünden taleple bağlı kalarak davanın kısmen kabulüne, 267.350.328 TL.nin tahsiline, bir kısım kalemler yönünden fazlaya ilişkin istemin reddine, bazı kalemler bakımından ise fazla hakkın saklı tutulmasına karar vermiştir. Bozma ve direnme kararlarının kapsamına göre, Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, sadece reddedilen kıdem tazminatı ve hafta tatili çalışma ücretine ilişkin olup, davacının, bu kalemlerle ilgili istemi, fazlaya ilişkin hak saklı kalmak kaydıyla, toplam 125.000.000 TL.den ibarettir. Bilindiği üzere, 21.07.2004 gün ve 25529 sayılı Resmi Gazete´de yayımlanarak, öngördüğü istisnalar dışındaki hükümleri yayım tarihinde yürürlüğe giren, 14.07.2004 tarih ve 5219 sayılı "Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun", yürürlük tarihinden sonra Yerel Mahkemelerce verilen hükümler yönünden 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 427/2. maddesindeki temyiz ( kesinlik ) sınırını bir milyar TL. olarak değiştirmiştir.

Eldeki davada direnme kararı 10.09.2004 tarihinde verildiğinden, temyizinin mümkün olup olmadığı belirlenirken, anılan Kanun hükmü ve oradaki parasal sınır esas alınmalıdır.

Açıklandığı üzere, davacının, Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlığın ilişkin bulunduğu iki kalem yönünden toplam istemi 125.000.000 TL.den ibaret ise de; Yerel Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda davacının her iki isteğinin de yerinde bulunmadığı gerekçesiyle bir hesaplama yapılmamış, eş söyleyişle, hak kazanmış olması halinde davacının isteyebileceği kıdem tazminatı ve hafta tatili çalışma ücretlerinin hangi miktarlarda olacağı yargılama sırasında belirlenmemiştir. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 427/3. maddesine göre, alacağın bir kısmının dava edildiği durumlarda kesinlik sınırı, alacağın tamamına göre belirlenir. Dolayısıyla, böylesi ( kısmi ) bir davada verilen hükmün kesin olup olmadığı ( temyizinin mümkün bulunup bulunmadığı ) konusunda değerlendirme yapılabilmesi için, alacağın tamamının ne miktarda olduğunun, ya doğrudan davacıdan sadır olmuş açık ve bağlayıcı bir beyana dayalı olarak bilinmesi ya da mahkemece bu yönde bir belirleme yapılmış olması gerekir. Somut olayda olduğu gibi, davacının alacak miktarının tamamı konusunda bu nitelikte bir beyanının bulunmadığı, mahkemenin de bu yönde bir belirlemesinin mevcut olmadığı hallerde, toplam alacak miktarı tam olarak bilinmeyeceğinden, anılan Kanun hükmü çerçevesinde, o kararın temyizinin olanaklı olup olmadığı yönünde sağlıklı bir değerlendirme yapılabilmesine olanak yoktur. Dolayısıyla, bu türden bir belirsizliğin bulunduğu durumlarda hükmün temyizinin mümkün olduğu kabul edilmelidir. Çünkü, Usul Hukukumuz kural olarak yerel mahkemelerin nihai hükümlerini temyize tabi tutmuş; bunun dışında bıraktığı nihai hükümleri çeşitli ölçütlere bağlı olarak, ayrık şekilde ve açıkça göstermiştir. Ayrık hallere açıkça girmeyen bir hükmün temyizinin olanaklı bulunduğu, ilke olarak kabul edilmelidir. Bu nedenle, somut olayda direnme kararının temyizinin olanaklı olduğu kabul edilmiş, ön sorun bu şekilde oybirliğiyle aşıldıktan sonra işin esasının incelenmesine geçilmiştir.

b- Esas Yönünden:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu´nca da benimsenen Özel Daire Bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan gerekçeyle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 09.03.2005 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


 

OLAĞANÜSTÜ ZAMANAŞIMI , SÜRENİN KESİLMESİ

Hukuk Genel Kurulu 2005/8-401 E., 2007/72 K.

Taraflar arasındaki "tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Şarköy Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 17.02.2004 gün ve 2003/220-2004/38 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Sekizinci Hukuk Dairesinin 30.04.2004 gün ve 2004/3084-3458 sayılı ilamı ile, (...Davacı, dava dilekçesinde mevkii ve sınırlarını açıkladığı taşınmazın adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesini istemiştir.

Davalı Hazine vekili, davacının daha önce aynı yerle ilgili Şarköy Asliye Hukuk Mahkemesinde, 2000/230 E., 2001/19 Karar sayılı dosya ile açtığı tescil davasının reddine karar verildiğini, hükmün kesinleştiğini belirterek esasa girilmeden kesin hüküm nedeniyle davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Davalı Köy Muhtarı ise, aynı konuda daha önce dava açtığını bildirmiştir.

Mahkemece, "TMK´nın 714. (eski 640.) maddesine göre, kazandırıcı zamanaşımı sürelerinin hesaplanmasında, kesilmesinde ve durmasında BK´nın zamanaşımına ilişkin hükümleri kıyas yoluyla uygulanır. Bu durumda irdelenmesi gereken husus yerel mahkemenin 2000/230 E. sayılı kesinleşen dosyasının zamanaşımını durduran mı, yoksa kesen mi bir sebep olduğudur. Yargıtay HGK´nm aynı konuya ilişkin 13.06.2001 tarih ve 2001/8-480 esas 2001/519 sayılı kararında, BK´nın 133/2. maddesindeki hükümden hareketle dava açılmasının zamanaşımını kesen bir hal olduğu ve Hazine´nin karşı koymasının da maddede belirtilen defi niteliğinde bulunduğu, BK´nın 135. maddesi gereği ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Bu durumda, 1975 yılından itibaren başlayan zilyetlik süresi, mahkemenin kesinleşen 2000/230 E. sayılı davasında Hazine vekilinin 18.12.1992 hakim havale tarihli cevap dilekçesi ile kesinleşmiştir. Bu kesinleşmeden itibaren ise, süre yeniden başlayacaktır. Süre davalı Hazine´nin karşı koyduğu 18.12.1992 tarihinden veya söz konusu davanın kesinleştiği

26.04.2002

tarihinden itibaren yeniden işlemeye başlayacak kazandırıcı

zamanaşımı süresinin dolmadığı" gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi

üzerine; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, kazanmayı sağlayan zilyetlik hukuksal sebebine dayanılarak TMK´nın 713/1 ve 3402 sayılı Kadastro Kanunu´nun 14. maddeleri uyarınca açılan tescil davasıdır.

Mahkemece, kararına esas aldığı Şarköy Asliye Hukuk Mahkemesinin 13.02.2001 tarih ve 2000/230 E., 2001/19 Karar, sayılı dava dosyası, Yüksek Sekizinci Hukuk Dairesinin denetiminden geçerek 26.04.2002 tarihinde kesinleşmiştir. Mahkemenin gösterdiği gerekçenin hukuka uygun olduğunu, hak ve adalet duygularını tatmin ettiğini söylemek güçtür.

Uyuşmazlık konusu taşınmazın bitişiğinde bulunan 1768 sayılı parsel 13.10.1975 tarihinde davacı adına tespit edilmiştir. Saptanan bu bilgilere göre, çekişmeli taşınmazın da aynı tarihte "hali yerlerden" olması nedeniyle tespit dışı bırakıldığı anlaşılmaktadır. İkinci dava yani görülmekte olan bu dava

15.12.2003

tarihinde açılmıştır.

Kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği ile bir taşınmazın mülk edinilmesinin en önemli koşullarından biri de, "malik sıfatı ile - malik niteliğiyle" zilyetliğin dava-sız (çekişmesiz - nizasız) olarak sürüp devam etmesidir. O halde kanun koyucu hangi durumları niza-çekişme olarak nitelendirmek istemiştir? Kanunlarda bu yönde bir açıklık bulunmamaktadır. Ancak TMK´nın 713/1. fıkrasında "davasızlıktan" söz edilmektedir. Gerek yargısal alanda ve gerekse öğretide (doktrinde) üstün tutulan görüşe göre, ancak "dava" halinde nizanın (çekişmenin) varlığı kabul edilmektedir. Yani çekişme ancak dava ile oluşmaktadır. Şu hale göre zamanaşımını kesen bir davadan söz edebilmek için taşınmazın zilyedine karşı gerçek malik tarafından HUMK´nın öngördüğü bir istihkak ya da elatmanın önlenmesi veya başka bir davanın açılması ve bu davanın da başarı ile sonuçlanması gerekir.

Öte yandan, 3091 sayılı Kanuna göre idari makamların verdiği men kararları, Noter´den çekilen ihtarnameler, Hazine adına, taşınmazı tasarruf edenlere gönderilen ecrimisil ihbarnameleri ile davalı tarafın ileri sürdüğü mülkiyet ya da davanın reddi yönündeki defilerin çekişme (dava) sayılamayacağı aynı çevrelerce ağırlıklı olarak kabul edilmektedir. (HGK´nın 29.11.1969 tarih ve 1967/7-656 E., 1969/82 K.; 12.05.1973 tarih ve 1969/8-808 E., 1973/403 sayılı kararlan ile, Onyedinci Hukuk Dairesinin 23.11.1992 gün ve 1992/2498 E., 10615 K.; Onaltıncı Hukuk Dairesinin 17.09.1990 gün ve 1989/16076 E., 1990/11850 K.; Yedinci Hukuk Dairesinin 04.06.1986 gün ve 11300/5985 K., aynı Dairenin 20.12.1990 gün ve 12149/15575 K.; A.N. Ozanalp, Tapulama Kanunu Şerhi, 1976 Bası, sayfa 393 ve devamı, Oğuzman/Seliçi, Eşya Hukuku, 1978 Bası, sayfa 411 ve devamı). Bunun dışında TMK´nın 713. maddesinin Hükümet gerekçesinde: "...İsviçre Medeni Kanunu´nun şerh ve tevsii eden bütün hukuk bilginlerinin birleştikleri gibi, zilyede karşı bir istihkak veya müdahalenin önlenmesi davası açılmış olmasının niza (çekişme) sayılacağı" açıklanmıştır (Eraslan Özkaya, Gerekçeli-Kacşı-laştırmalı TMK, 2002 baskı, sayfa 619). Kaldı ki, hak sahibi davalıların daha önce açılan tescil davası reddedilmiş olmasına karşın zilyet aleyhine dava açmadıkları (çekişme yaratmadıkları) açıktır. Yine, ilk dava, davalıların davanın reddine karar verilmesini istemesi şeklinde gerçekleşen defi yüzünden değil, yalnızca zilyetlik süresinin dolmamış bulunması gerekçesiyle reddedildiğinden, kazandırıcı zamanaşımının kesilmesi bu açıdan da olanaklı bulunmamaktadır. Davanın süre yönünden reddedilmiş olması halinde, 20 yıllık zilyetlik süresini doldurduktan sonra 2. kez tescil davası açmasını engelleyen bir kanun hükmü de bulunmamaktadır. (HGK´nın 29.11.1969 gün ve 1967/7-656 E., 1969/82 K.)

Tüm bu hukuki ve somut olgular karşısında gerçek davalı Hazine tarafından zilyede (davacıya) karşı HUMK´nın öngördüğü anlamda zamanaşımını kesen bir istihkak veya müdahalenin önlenmesi ya da benzeri bir dava açılmadığına ve davalı Hazine´nin mülkiyet (davanın reddi) definde bulunması da kanunun öngördüğü anlamda bir çekişme sayılmayacağına göre, olayda TMK´nın 714. maddesi ile bu maddenin atıfta bulunduğu BK´nın 133 ve 135. maddelerinin uygulama olanağı bulunmamaktadır. Aksi halde 17 yıl 11 ay 6 gün bekleyen bir kişi, belki de 40. yılda da yeniden usulsüz açılacak bir dava nedeniyle, yine hakkına belki de hiç kavuşmyacaktır. Bu durumun hukuka uygun olduğunu söylemek mümkün mü?

O halde çekişmeli taşınmazın tespit dışı bırakıldığı 13.10.1975 tarihinden davanın açıldığı 15.12.2003 tarihine kadar kazanmayı sağlayan 20 yıllık süre dolmuş bulunduğuna ve 3402 sayılı Kanun´un 14. maddesi ile TMK´nın 713/1. fıkralarında öngörülen tüm olumlu koşullar davacı yararına gerçekleştiğine, bir kimsenin aleyhine sonuç doğuracak biçimde bir beyanda bulunamayacağı kuralından hareketle davacı tarafından açılan önceki davanın bu bakımdan aleyhlerine kullanılmasının ve yorumlanmasının hak ve adalet duygularına uygun düşmeyeceğine göre, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş olması usul ve kanuna aykırıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davacı vekili

Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve-dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, zilyetliğe dayalı tescil istemine ilişkindir.

Davacı, zilyetliğe dayalı olarak dava konusu taşınmazı 20 yıldan çok daha uzun bir süredir kullandığını, TMK m. 713/1´deki iktisap şartlarının lehine oluştuğunu ileri sürerek, dava konusu taşınmazın adına tesciline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Hazine vekili, aynı yere ilişkin kesin hüküm bulunduğunu ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.

Davalı Köy Muhtarlığı temsilcisi, bu yere ilişkin daha önce de dava açıldığını beyan etmiştir.

Davacının aynı yere ilişkin olarak aynı iddialarla açtığı tescil davası Şarköy Asliye Hukuk Mahkemesinin 13.02.2001 gün ve 2000/230-19 sayılı kararı ile "taşınmazın tespit dışı bırakılma tarihi olan 13.10.1975 tarihi ile davanın açıldığı 19.11.1992 tarihi arasında yasanın aradığı 20 yıllık kazandırıcı zamanaşımı ile iktisap süresinin dolmaması nedeniyle" reddedildiği ve bu hükmün 26.04.2002 tarihinde kesinleştiği anlaşılmaktadır.

Türk Medeni Kanunu´nun 714. maddesinde "kazandırıcı zamanaşımının sürelerinin hesaplanmasında, kesilmesinde ve durmasında, Borçlar Kanunu´nun zamanaşımına ilişkin hükümleri kıyasen uygulanır" hükmüne yer verilmiştir.

Borçlar Kanunu´nun 133/2. maddesine göre, alacaklı borçluya karşı mahkemede veya hakim önünde dava açarak ya da karşılıklı bir iddia ileri sürerek alacağını dermeyan ettiği takdirde zamanaşımı kesilir. Tescil davalarında zilyedin tescil istemiyle başvuruda bulunması dava, Hazine´nin veya tapu kayıt maliki mirasçılarının tescil istemine karşı koymaları da defi niteliğindedir. Zilyet tarafından dava açılması, davalı Hazine veya kayıt malikinin mirasçıları tarafından davaya karşı konulması zamanaşımını keser.

Zamanaşımının kesilmesinin sonuçları BK´nın 135. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, zamanaşımının kesilmesi halinde sürenin yeniden işlemesi gereklidir. Zamanaşımının kesilmesinin doğal sonucu önceki sürenin geçersiz sayılmasıdır.

Önceki dava, süren zilyetliği kesmiştir. Dava tarihinden, tescil isteminin eksik süre yönünden reddine ilişkin kararın kesinleştiği tarihe kadar gerçekleşen zilyetlik ise, davaya konu olması itibariyle hesaba katılamaz. Sonradan açılan tescil davasında da zilyetlikle kazanma koşullarının tümünün birlikte gerçekleşmesi zorunludur.

Bu itibarla, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu´nun 713. maddesinin 1 ve 2. fıkraları gereğince açılan tescil davasının süre yönünden reddedilmesi halinde; aynı yerle ilgili olarak açılan ikinci davanın olumlu sonuçlanabilmesi için, ilk kararın kesinleşmesinden itibaren taşınmaz üzerindeki zilyetliğin davasız ve aralıksız ve malik sıfatıyla yeniden 20 yıl sürmesi gerekir.

Bu ilkeler Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu´nun 19.01.2007 gün ve 2005/1 Esas, 2007/1 Karar sayılı ilamında da aynen benimsenmiştir.

Hal böyle olunca, açılan ilk tescil davasının 26.04.2002 tarihinde kesinleşmesi, görülmekte olan ikinci davanın ise 12.12.2003 tarihinde açılması, ilk davanın kesinleşmesi ile ikinci davanın açılması arasında TMK m. 713´te öngörülen 20 yıllık yasal kazandırıcı zamanaşımı süresinin dolmamış bulunması karşısında yerel mahkemenin direnme hükmü doğru olup, onanması gerekir.

Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile yerel mahkemenin direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle (ONANMASINA), gerekli temyiz ilam harcı alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 14.02.2007 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


 

MÜŞTEREK HESAP, HESAP SAHİPLERİNDEN BİRİNİN ÖLÜMÜ

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Esas No: 2006/3-517  Karar No: 2006/525  Tarihi : 12.07.2006

Dava, tarafların müşterek murisi ile davalının çeşitli bankalarda birçok müşterek hesabının bulunduğu, murisin ölümünden sonra davalının müşterek hesaplarda bulunan tüm paraları çektiği iddiası ile davacının miras payı oranındaki miktarın davalıdan tahsili talebine ilişkindir.

Birden fazla kimsenin bankada açtırdıkları ortak hesap, sözleşmeye dayanan müteselsil alacaklılık tipini oluşturur.

Ortak hesaptaki hesap üzerinde hak sahibi birden fazla kimse gözükür. Bu durumda banka tıpkı bireysel hesapta olduğu gibi aynı edimi hesap alacaklılarına karşı borçlanır.

Hesap türünün belirlenmesinde temel ölçüt bankaya ödeme yapan kişinin iradesidir. Müşterek hesabı açan ve müşterek mevduatın konusu olan parayı yatıran hesap sahibinin sözleşmeyi imzalaması ile sözleşmenin banka ile diğer hesap sahipleri arasında kurulmuş olduğunun kabulü gerekir. Diğer müşterek hesap sahiplerinin imzalarının sözleşmede bulunmaması sonucu etkilemez.

Müşterek hesap açılırken bankaya aksine bir anlaşma sunulmamışsa, bankadaki müşterek hesabın, aktif teselsüllü müşterek hesap olduğu kabul edilmektedir. Müşterek hesaptaki paylar, aksi iddia edilip kanıtlanmadıkça birbirine eşittir. Mevduat hesabı birden fazla kişiye ait ise, mudilerden birinin ölümü halinde, aksine sözleşme yoksa hesaptaki paralar eşit paylara bölünecek ve hayatta kalan mudiye kendi payı ödenebilecektir.

Olayda, taraflara ait bireysel hesaplar dışında ortak hesapların müşterek imzalıları dışında, bir kısmında da yetkilendirme ve ilgili bankaya verilen talimatlara rastlanılmıştır.

Buna göre, uzman olan üç kişilik bilirkişi kurulu aracılığı ile yeniden rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerekir.

YARGITAY KARARI METNİ

Taraflar arasındaki "alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 7. Asliye Hukuk Mahkemesi´nce davanın reddine dair verilen 10.06.2004 gün ve 2002/258 E., 2004/208 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3. Hukuk Dairesi´nin 05.04.2005 gün ve 2005/3579-3645 sayılı ilamı ile,

A) İDDİA, SAVUNMA VE HÜKÜM:

Dava dilekçesinde, tarafların müşterek murisi M. ile davalının çeşitli bankalarda birçok müşterek hesabının bulunduğu, murisin 27.11.2000 günü gece saat 10:00´de öldüğü, aynı gün ölümden sonra davalının müşterek hesaplarda bulunan tüm paraları çektiği iddia edilerek davacının miras payı oranındaki miktarın davalıdan tahsili talep edilmiştir.

Davalı, murisin ilkokul mezunu olup herhangi bir gelirinin bulunmadığını, bankalar nezdinde imza edilmiş bir hesap sözleşmesinin olmadığını ileri sürerek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece bilirkişi olarak seçilen emekli banka müdürü ile avukatın hazırlamış oldukları rapor esas alınarak davanın reddi cihetine gidilmiştir.

B) HÜKME ESAS ALINAN BİLİRKİŞİ RAPORUNDA:

I- ... Bank İstanbul Şubesinde bulunan ... numaralı hesabın hesap ekstrelerinde, hesap sahibi olarak R./M´nin gözüktüğü ancak, "Genel İşlem Taahhütnamesinde", "İmza Örneği Föyünde", "Faksla İletilen Talimatın Uygulanmasına ilişkin Sözleşmede" "Ek Taahhütnamede" sadece R´nin imzasının bulunması nedeniyle bu hesabın R´ye ait olduğu;

II- ... Bankası İstanbul Şubesinde bulunan hesabın davalıya ait münferit hesap olduğu;

III- ... bank (... bank) Sirkeci Şubesinde bulunan ... nolu hesap için alınan "Bankacılık Müşteri Hizmetleri Sözleşmesi´nde" R. ve M´nin imzalarının bulunduğu, hesap müşterek olmakla birlikte hesap sahiplerinden herhangi birinin münferiden işlem yapma yetkisinin bulunması nedeniyle davalının hesabı kapatma yetkisinin bulunduğu;

IV- ... bank Eminönü Şubesinde bulunan hesabın 27.11.2000 tarihi itibariyle borç bakiyesinde olduğu;

V- Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu´na devredilen ... bank ve ... bank şubelerinde hesapların hesap ekstrelerine göre hesapların M./R. adına açıldığı ancak, hesaplarla ilgili istenilen hesap açılış talimatı veya sözleşmesi, hesabın münferit veya müşterek olduğuna dair talimat, para çekme yetkisi, vekaletname gibi aidiyete matuf belgelerin bulunmadığı, ... Bank Eminönü Şubesinde bulunan hesapla ilgili olarak sadece imza örneklerinin ve kimlik fotokopilerinin bulunduğu, açılışla ilgili belgelerin bulunmadığı;

VI- ... Menkul Değerler A.Ş. ile muris arasında "Menkul Kıymetler Alım-Satım Sözleşmesini muris M., müşteri sıfatıyla imzalamış ise de, murisin davalıyı yetkili kıldığı ve bu yetki ile davalının hareket ettiği kabul edildikten sonra,

Sonuç olarak;

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu´na devredilen bankalarda bulunan hesaplarla ilgili kesin bir sonuca ulaşılamadığı, diğer hesaplarla ilgili olarak da davacının herhangi bir talep hakkının bulunamayacağı açıklanmıştır.

c) HUKUKSAL DAYANAKLAR

I- Birden fazla kimsenin bankada açtırdıkları ortak hesap, sözleşmeye dayanan müteselsil alacaklılık tipini oluşturur.

Ortak hesaptaki hesap üzerinde hak sahibi birden fazla kimse gözükür. Bu durumda banka tıpkı bireysel hesapta olduğu gibi aynı edimi hesap alacaklılarına karşı borçlanır.

Hesap türünün belirlenmesinde temel ölçüt bankaya ödeme yapan kişinin iradesidir. Ancak ödeme yapan kişinin iç iradesi yerine banka tarafından anlaşılabilir olan ya da görülebilir iradesi önemlidir (Bkz. Faruk Acar, Türk-İsviçre Medeni Hukukunda Alacaklılar Arası Teselsül-Doktora Tezi-Ank. 2003, sh. 168, dip not: 68 ve orada anılan: Canaris ve Wagner).

Bilimsel öğretide ortak hesap kavramı adı altında hem "tek imzalı (teselsüllü)ortak hesap" hem de "birlikte imzalı ortak hesap" türü anlaşılmaktadır. Ortak hesap türü ayırımını sağlayan tek ölçüt, banka nezdindeki hesap üzerinde birlikte alacaklıların tasarruf yetkilerinin şeklidir. İlkinde her bir mudi banka hesabı üzerinde diğerlerinin katılımı olmaksızın tasarruf edebilmektedir. Buna karşın birlikte imzalı ortak hesapta her bir mudi tek başına hesap üzerinde tasarruf edemez, banka ancak bütün mudilere birlikte ödeme yaparsa borcundan kurtulmuş olur (Bu konuda özlü bilgi için bkz. Tekinalp, Ünal: Banka Hukukunun Esasları, İst. 1988, sh. 328 vd.).

II- Müşterek hesabı açan ve müşterek mevduatın konusu olan parayı yatıran hesap sahibinin sözleşmeyi imzalaması ile sözleşmenin banka ile diğer hesap sahipleri arasında kurulmuş olduğunun kabulü gerekir. Diğer müşterek hesap sahiplerinin imzalarının sözleşmede bulunmaması sonucu etkilemez. Bunun aksi, sözleşmenin kuruluşunun imzaları eksik olan diğer hak sahiplerinin imzalarının tamamlanmasına bağlı tutulduğuna dair sözleşmede bir hükmün yer almış olmasına bağlıdır. Matbu sözleşme metninde böyle bir kayıt olmamasına, matbu sözleşme metninin banka yetkilileri ve müşterek hesabı açtıran ve mevduatı bankaya yatıran hesap sahibinin imzalarına rağmen, sözleşmede taraf olarak isimleri bulunan diğer hesap sahiplerinin imzalarının "yokluğu" nedeniyle sözleşmenin kurulmadığını iddia etmek, doğruluk ve dürüstlük kuralına uygun düşmez (Kaplan, İbrahim: Banka Sözleşmeleri Hukuku, c. 1, Ank. 1996, sh. 233 vd.). O halde denilebilir ki, teselsüllü müşterek hesabın açılması sırasında hesabı açtıranın dışındaki diğer hesap sahiplerinin imzalarının bulunmaması ancak, teselsüllü müşterek hesap sözleşmesinde tüm hesap sahiplerinin sözleşmeyi imzalamaları halinde sözleşmenin yürürlüğe gireceği yönünde bir hüküm mevcutsa, sözleşmenin kuruluşuna engel olur.

III- Açıklık bulunmaması halinde, teselsüllü hesabın varlığı kabul edilir. Bir başka anlatımla, müşterek hesap açılırken bankaya aksine bir anlaşma sunulmamışsa, bankadaki müşterek hesabın, aktif teselsüllü müşterek hesap olduğu bilimsel öğretide oybirliği ile kabul edilmektedir (Tekinalp, sh. 329; Kaplan, sh. 235, 236 ve orada anılan Yargıtay kararları). Hesap sahiplerinin her biri müteselsil alacaklı sıfatına sahiptir. Zira, ortak hesap sahiplerinin banka karşısındaki yetkileri müteselsil alacaklılığın söz konusu olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü ortak hesapta BK. mad. 148/1 ´deki hükme uygun olarak, her bir hesap sahibi banka nezdindeki tutarın tamamı üzerinde bağımsız şekilde tasarruf edebilmektedir. Bilimsel öğretideki baskın görüş, ortak hesap halinde alacaklılar arası teselsülün olduğu yönündedir (Bkz. Acar, dipnot: 98´de anılan yerli ve yabancı yazarlar ile İsviçre Federal Mahkemesi´nin kararları).

IV- Müşterek hesaptaki paylar, aksi iddia edilip kanıtlanmadıkça birbirine eşittir. Zira, para müşterek hesaba yatırıldığına ve pay bakımından bir anlaşma bulunmadığına göre, mülkiyetin yarı yarıya olmak üzere hak sahiplerine ait olması gerekir (11. HD. 21.03.2002; 1579/2539; Acar, sh. 336, 337).

V- Mevduat hesabı birden fazla kişiye ait ise, mudilerden birinin ölümü halinde, -aksine sözleşme yoksa- hesaptaki paralar eşit paylara bölünecek ve hayatta kalan mudiye kendi payı ödenebilecektir (Reisoğlu, Seza: Bankalar Kanunu Şerhi, Ank. 2002, sh. 390). Zira, taraflardan her biri hesaptan para çekerken payına göre kendi adına, payından fazlası için diğer hesap sahibinin vekili olarak hareket etmekte olup, payından fazla çektiği miktarda diğer hesap sahibine göre borçlu durumuna girer (2. HD. 29.01.1987, 495/11191; HGK. 11.2.1998, 40/75).

VI- Taraflar arasında bir kısım hesaplar yönünden vekalet ilişkisi kurulmuş bulunmaktadır. Vekilin, üstlendiği işi müvekkilin menfaatine ve onun iradesine uygun olarak yapması gerekir (Başpınar, Veysel: Vekilin Özen Borcundan Doğan Sorumluluğu, Doçentlik tezi- 2. baskı, Ank. 2004, sh.n). O kadar ki, "Vekil sadakat borcu gereği olarak müvekkilinin yararına olacak davranışlarda bulunacak ve ona zarar verecek davranışlardan kaçınacaktır" (3. HD. 09.09.1985; 2552/5380).

Bundan ayrı olarak "Borçlar Kanunu´nun 390. maddesi uyarınca vekil, vekil edenin yararına ve iradesine uygun hareket etme, onu zararlandıracak davranışlardan kaçınma yükümlülüğü altındadır. Vekil, vekalet yetkisini kasten vekil edenin zararına kullandığı takdirde, zararı tazmin yükümlülüğündedir" (3. HD. 14.04.1998; 2963/3981). Gerçekten de vekil, vekalet yetkisini kasten vekil edenin zararına, kendisinin ya da düşünce ve çıkar birliğine girdiği kişi yararına kullandığı takdirde, yapılan işlem vekalet vereni bağlamaz (HGK. 05.05.1993; 79/195).

Görüldüğü üzere taraflara ait bireysel hesaplar dışında ortak hesapların müşterek imzalıları dışında bir kısmında da yetkilendirme ve ilgili bankaya verilen talimatlara rastlanılmıştır.

Mahkemece yukarıda açıklanan maddi ve hukuki olgular dikkate alınarak konusunda uzman olan üç kişilik bilirkişi kurulu aracılığı varılacak uygun sonuç dairesinde karar verilmek gerekirken eksik araştırma sonucu yazılı şekilde sonuca ulaşılması doğru görülmemiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar göz önünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir ...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu´nca da benimsenen özel daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının özel daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK´nın 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine,12.07.2006 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

 


 

İSPAT YÜKÜ, YEMİN

Hukuk Genel Kurulu 2007/3-29 E., 2007/19 K.

"ÖZET"

ALACAK MİKTARI DİKKATE ALINDIĞINDA, DAVALININ ÖDEME SAVUNMASINI KESİN DELİLLERLE İSPAT EDİLMESİ GEREKİR. BU NEDENLE DAVACININ AÇIK MUVAFAKATİ OLMADIĞI TAKDİRDE DAVALI TANIK DİNLETEMEZ. DAVALI CEVAP DİLEKÇESİNDE VEYA DELİL LİSTESİNDE YEMİN DELİLİNE DAYANMADIĞINA GÖRE YEMİN TEKLİF EDEMEZ.

"İçtihat Metni"

Taraflar arasındaki alacak-tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Yerköy Sulh Hukuk Mahkemesi)´nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 02.02.2006 gün ve 2005/295-2006/40 sayılı kararın incelenmesi davalı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Üçüncü Hukuk Dairesi´nin 02.05.2006 gün ve 2006/3635-5445 sayılı ilamı ile; (...Davacı vekili dilekçesinde, müvekkilinin davalının hayvanlarını güttüğünü, ancak çobanlık ücretini tahsil edemediğini beyan ederek, 3.250.000.000 lira alacağın, yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı savunmasında, davacıya ücretini ödediğini ve herhangi bir borcunun kalmadığını ifade etmiştir.

Mahkemece, davanın kısmen kabul, kısmen reddine karar verilmiştir.

MK madde 6 gereğince, "Kural olarak, herkes iddiasını ispat etmekle mükelleftir". Dava konusu olayda, davalı, davacı ile aralarındaki hukuki ilişkiyi kabul edip, borcunu ödediğini iddia ettiğine göre, ispat yükü davalı tarafa ait olacaktır.

Öyle ise, mahkemece, ispat yükü kendisine düşen davalı tarafa, yemin teklif etme hakkı hatırlatılarak, yaptırtılacak yeminin sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile davanın kısmen kabulüne karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davalı

Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, sözleşmeye dayalı alacak ve işsiz kalınan süre nedeniyle tazminat istemine ilişkindir.

Davacı, davalı ile aralarında sözlü olarak akdettikleri koyun gütme sözleşmesine dayanarak 1.666,00 YTL alacak, işsiz kalınan günler bedeli 1.335,00 YTL tazminat ve ayrıca elden verdiği 250,00 YTL olmak üzere 3.251,00 YTL talep etmektedir.

Davalı, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin varlığını kabul etmiş; ancak ödeme iddiasında bulunmuştur.

Böylece davacının davalı yanında hizmet akdi ile çoban olarak çalıştığı uyuşmazlık konusu değildir.

Davalının savunmasına konu ettiği ödeme olgusu uyuşmazlığın temelini oluşturmaktadır. Mahkemece davacı taleplerinden sözleşmeye dayalı alacak ve bir aylık işsizlik tazminatı karşılığı 1.650,00 YTL´lik bölüm kabul edilmiş; diğer kalemler reddedilmiştir. Reddedilen kalemlere yönelik davacının temyizi bulunmamaktadır.

Davalının kabul edilen kısma yönelik temyizi üzerine de Özel Dairece ispat yükü davalıda olduğundan davalıya yemin teklif etme hakkı hatırlatılmadan hüküm kurulmasının yerinde olmadığına işaretle hüküm bozulmuştur.

Mahkemece; "ispat yükü kendisinde bulunan davalı yanın yemin deliline dayanmadığı, sadece tanık deliline dayanarak başkaca delil de bildirmediği, toplam 3.251 YTL alacak miktarı dikkate alındığında HUMK´nın 288. maddesi gereğince ödeme iddiasının kesin delillerle veya davalının açık muvafakati halinde takdiri delil olan tanık delili ile ispat edilmesi gerektiği, davacının paranın ödenmesi hususunda tanık dinlenmesine muvafakat etmediği, davalının yargılama aşamasında yemin deliline başvurduğunu mahkemede ileri sürmediği gibi cevap dilekçesinde de yemin deliline başvurmadığı, bu durumda davalının yemin deliline başvurmaması nedeniyle karşı tarafa yemin teklif etme hakkı bulunmadığı, takdiri delil olan tanık delili ile alacağın ödendiğini davacının tanık dinlenmesine muvafakat etmemesi nedeniyle ve ayrıca gerçeğe yakın diğer delillerle ispatlayamayan davalıya mahkemece de tamamlayıcı yemin teklif edilmesine olanak bulunmadığı" gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

Hükmü temyize davalı getirmektedir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki hukuki ilişkiyi kabul eden ancak ödeme iddiasında bulunan davalı yanın açıkça yemin deliline dayanmayarak sadece tanık deliline dayanması karşısında ödeme konusunda yemin teklif etme olanağının bulunup bulunmadığı, dolayısıyla mahkemece bu hakkın varlığının hatırlatılması gerekip gerekmediği, noktasındadır.

İlkin, yemin delilinin hukuki niteliğinin irdelenmesinde yarar vardır.

Medeni Usul Hukukumuzda yemin delili kesin delil niteliğinde olup; uygulama ve öğretide iki başlık halinde ele alınmaktadır. Bunlardan birisi taraf yemini (kati yemin), diğeri de resen yemin (hakimin teklif ettiği yemin) dir.

Kati yemin, ispat yükü kendisine düşen tarafın davanın halline etkili bir vakıanın ispatı için diğer tarafa teklif ettiği yemin olup, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 344 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Yemin teklif edecek taraf, ispat yükü kendisine düşen fakat iddiasını veya savunmasını ispat edememiş olan taraftır.

Hakimin teklif ettiği yemin ise, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 356. maddesinde düzenlenmiş olup; maddede yer alan "iddia olunan hususun kesin delillerle ispat edilememiş olması" ve "iddia olunan hususun ispatı için gösterilen delillerin hüküm verilebilecek derecede hakimi ikna edememesi" koşullarının birlikte gerçekleşmesi gerektiği kabul edilmektedir.

Hemen burada tarafların delillerini bildirmeleri ile ilgili yasal düzenlemeler üzerinde de durulmalıdır. Bu cümleden olarak;

Davacının iddiasının dayanağı olan bütün vakıaların sıra numarası altında açık özetleri ve delillerin nelerden ibaret olduğunu belirtmesi gereği 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu 179/3´te belirtilmiş; 180. maddede de konuyla ilgili takip eden işlemler düzenleme altına alınmıştır.

Yine, aynı Kanunun 195 ve devamı maddelerinde esasa cevap düzenlenmiş olup; davalının varsa karşı delillerini bildirmesi gereği, 200. maddede 179. ve 180. maddelere atıfla açıkça belirtilmiştir.

Yeri gelmişken belirtilmelidir ki, mahkemece yemin teklif etme hakkının hatırlatılması ancak ispat yükü kendisine düşen tarafın yemin deliline başvuru hakkının varlığı ile mümkündür. Yasal olarak kullanılma hakkı bulunmayan bir hakkın varlığının mahkemece hatırlatılması da düşünülemez. Yemin deliline dayanılabilmesi de ancak, ya tarafların delil listelerinde açıkça bu delile dayanmaları veya davacının dava dilekçesinde, davalının da cevap dilekçesinde yemin deliline dayanmaları veyahut da uygulamada kabul edildiği şekliyle sair deliller ifadesine yer vermeleri ile olanaklıdır.

Somut olayda; taraflar arasındaki hukuki ilişkinin varlığı uyuşmazlık konusu olmayıp, varlığını kabul ettiği bu ilişkiden kaynaklanan borcu ödeme savunmasında bulunan davalının bu olguyu ispat yükümü bulunmaktadır.

Alacak miktarı da nazara alındığında, davalının ödeme savunmasını; 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 288, 289, 290. maddeleri gereğince, kesin delillerle veya ancak davacının açık muvafakati halinde takdiri delillerle, ispatı gerekmektedir. Davacının, davalı tanıklarının dinlenmesi konusunda açık muvafakati olmadığı gibi, davalı da tanık beyanı dışında yemin delili dahil başkaca hiçbir delile dayanmamıştır. Eş söyleyişle, ispat yükü kendisinde bulunan davalının dayandığı tek delil tanık delili olup, yargılama aşamasında sadece ve açıkça tanık deliline dayanmış; duruşmada ve cevap dilekçesinde başkaca hiçbir delil bildirmemiştir.

Durum böyle olunca ispat yükü üzerinde bulunan davalının yemin teklif etme hakkının varlığından söz edilemez ve dolayısıyla da hakimin olmayan bir hakkın varlığını hatırlatması da düşünülemez.

Sonuçta; mahkemenin yukarıda açıklanan olgulara ve yasal gerekçelere dayanan direnme kararı usul ve yasaya uygundur.

Ne var ki; hükmedilen miktarın yerindeligine yönelik temyiz itirazları Özel Dairece incelenmemiştir.

Bu hususlara ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Dairesine gönderilmesi gerekir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı DİRENME KARARI UYGUN OLUP, hükmedilen miktarın yerindeligine yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın ÜÇÜNCÜ HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 24.01.2007 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

 


 

ECRİMİSİL TALEBİ, ELATMANIN ÖNLENMESİ, KİRA SÖZLEŞMESİ-MÜLKİYET HAKKININ İÇERİĞİ

Hukuk Genel Kurulu 2007/1-72 E., 2007/74 K.

4721 S. TÜRK MEDENİ KANUNU [ Madde 683 ]

1086 S. HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNU [ Madde 429 ]

"İçtihat Metni"

Taraflar arasındaki "elatmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Şanlıurfa Asliye 1. Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 28.02.2006 gün ve 2005/192 -2006/180 sayılı kararın incelenmesi davalı tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 24.04.2006 gün ve 2006/3803-4522 sayılı ilamı ile,

(...Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil isteklerine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; çekişme konusu 295 ada 59 parsel sayılı taşınmazın 15.2.2005 tarihinde davacıların mülkiyetine geçtiği, bunun üzerine eldeki davanın açıldığı, davalının ise kiracılık savunmasında bulunarak taşınmazın önceki maliki Müshak Yusuf Paşa Vakfı mütevelliği ile Ekrem A................ arasında düzenlenen kira sözleşmesine dayanmıştır.

Söz konusu kira ilişkisinin geçerli bulunduğunun saptanması halinde davalının çekişmeli taşınmazı işgalinin haksızlığından söz edilemez.

Öyle ise, savunmanın araştırılması zorunludur.

Hal böyle olunca, dosyaya sunulan kira sözleşmesinin geçerli bir sözleşme niteliği taşıyıp taşımadığının araştırılması, ondan sonra bir karar verilmesi gerekirken yazılı olduğuüzere hüküm kurulmuş olması doğru değildir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği düşünüldü:

Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil isteklerine ilişkindir.

Davacılar vekili; müvekkillerinin kayden malik oldukları 295 ada 59 parsel sayılı taşınmaza, hiç bir haklı gerekçeye dayanmadan, davalının demir profilden camekan şeklinde dükkan yapmak suretiyle müdahalede bulunduğunu ileri sürerek; elatmanın önlenmesi ile yapının yıkımına ve 5.500,00 YTL ecrimisilin yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı; kiracılık savunmasında bulunarak davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir.

Mahkemenin; "davalının, davacılara ait taşınmaza camekan şeklinde dükkan yapmak suretiyle elattığının keşfen tespit edildiği" gerekçesiyle, "elatmanın önlenmesi ve yıkım davasının kabulüne, 2.877.802.900 TL ecrimisilin davalıdan tahsiline" dair verdiği karar, Özel Daire´ce yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuş; Yerel Mahkemece "taraflar arasında kira sözleşmesi bulunmadığının anlaşıldığı" gerekçesiyle, direnme kararı verilmiştir.

Dava konusu taşınmaz ½ yarı paylarla, davacılar adına müşterek mülkiyet üzere kayıtlı olup; tapu kaydında çekişme konusu 295 ada 59 parsel sayılı taşınmazın, 15.2.2005 tarihinde davacıların mülkiyetine geçtiği belirtilmiştir. Dava konusu taşınmazın bir bölümünü camekan dükkan yapmak suretiyle kullandığı keşfen tespit edilen davalı ise, dava dışı önceki malik Müshak Yusuf Paşa Vakfı Mütevellisi ile akdettiklerini ileri sürdüğü kira sözleşmesine dayanarak; taşınmazın, adı geçen Vakıf Mütevellisi tarafından arsa vasfıyla Ekrem A................´ya kiralanmasına dair 01.01.2001 başlangıç tarihli kira sözleşmesini ibraz etmiştir. Yerel Mahkemece, çekişmeli taşınmazın önceki maliklerini de gösterir şekilde tapu kayıtları getirtilmemiş ve kira ilişkisinin geçerli olup olmadığı tespit edilmemiştir.

Görüldüğü üzere uyuşmazlık; dava konusu taşınmazın önceki maliklerinin belirlenmesi ve davalının dayandığı kira sözleşmesinin geçerli bir sözleşme niteliğini taşıyıp taşımadığının araştırılmasından sonra hasıl olacak sonuç dairesinde bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle belirtilmelidir ki mülkiyet, toplum yararı ile sınırlı, sahibine gerek yetki ve gerekse ödevler yükleyen kamu ve özel hukuk karakterli, kendine özgü bir haktır.

Malik, mülkiyet hakkının sağladığı yetkileri, hukuk düzeninin çizdiği sınırlar içinde dilediği gibi kullanabilir. Eşya üzerindeki egemenliğin üçüncü kişilere karşı korunması için malike verilen bu yetkilerin yaptırımı olan davalar, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu´nun 683. maddesinde (önceki Türk Kanunu Medenisi´nin 618.maddesinde) belirlenmiştir. Kanunun bu hükmüne göre; "Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebilir."

Mülkiyet hakkının sağladığı yetkilerin malik tarafından gereği gibi kullanılmasını önleyen ve üçüncü kişilerden gelen etkilere karşı korunma aracı olarak haksız elatmanın önlenmesi, taşkınlığın giderilmesi, durdurulması için, elatmanın önlenmesi davası hakkı tanınmıştır.

Kısaca; malikin zilyetliğine ve bundan dolayı da mülkiyet hakkına elatan, taşkınlık yapan ve rahatsız edici durumlar yaratan, hakkının derecesine itiraz eden kimse aleyhine, elatmanın önlenmesi davası açılabilecektir.

Burada önemle vurgulanmalıdır ki, Yasa hükmünde "haksız elatmadan" söz edilmiş olması karşısında, bütün bu davranışların haksız olması, davalının bir hakka dayanmaması gerekli ve yeterlidir. Öyleyse, mülkiyet hakkına dayalı olarak açılan elatmanın önlenmesi davasında davalı, ayni ya da kişisel bir hakka dayandığını; bu cümleden olarak taşınmaz malda kiracı bulunduğunu ispat ederse, elatmanın haksızlığından söz edilmesi olanağı bulunmamaktadır.

Bu noktada; önceki kayıt maliki ile aktedilen geçerli bir kira sözleşmesinin, sonradan taşınmazı satış yoluyla edinen taşınmaz malikini de bağlayacağı kuşkusuzdur.

Tüm bu açıklamalar çerçevesinde somut durum değerlendirildiğinde; çekişme konusu 295 ada 59 parsel sayılı taşınmazın kayıt maliki olan davacıların, davalı tarafından yapılan dükkanın yıkılması yoluyla elatmanın önlenmesi için açtıkları davada; davalı, çekişmeli taşınmazı dava dışı önceki malik Müshak Yusuf Paşa Vakfı Mütevellisi´nden kiraladığını savunarak kira sözleşmesini ibraz etmiştir.

Gerçekten, 01.01.2001 başlangıç tarihli kira sözleşmesi, davalı ile dava dışı Mülhak Yusuf Paşa Mütevelli vekili tarafından imzalanmakla beraber; Mahkemece, sözleşmede kiralayan sıfatıyla yer alan Mülhak Yusuf Paşa Mütevellisi´nin davacılardan önceki kayıt maliki olup olmadığı araştırılmadığı gibi, kira ilişkisinin geçerli olup olmadığı da saptanmamıştır.

Az yukarıda açıklandığı üzere, davalının işgalinin geçerli bir kira sözleşmesine dayanması halinde, haksız elatmasından söz edilemeyecektir. Bu itibarla davalının kiracılık savunmasının araştırılması zorunludur.

Hal Böyle olunca; Yerel Mahkemece, dava konusu taşınmazın tapu kayıtlarının tesisinden itibaren tüm tedavülleri ile birlikte getirtilerek, davalı tarafından ibraz edilen kira sözleşmesinin geçerli bir sözleşme niteliğini taşıyıp taşımadığının araştırılması ve hasıl olacak sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekirken; yanılgılı gerekçeyle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

 


 

 AVUKATIN TAKİPTEN VAZGEÇMESİ VE AZLİ, İŞÇİNİN ÖZEN BORCU - VEKİLİN GENEL BORÇLARI

Hukuk Genel Kurulu 2007/13-43 E., 2007/73 K.

"İçtihat Metni"

Taraflar arasındaki "Alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Şişli 2. Asliye Hukuk Mahkemesince 210.000 YTL vekalet ücretinin davalılardan S.. G..... Reklam AŞ.´nden tahsiline, davacının manevi tazminat talebinin feragat nedeniyle reddine, diğer davalılar hakkındaki davanın da husumet nedeniyle reddine dair verilen 26.4.2005 gün ve 2004/463 E, 2005/209 K. sayılı kararın incelenmesi Davacı vekili ile davalılar dan S.. G..... Reklam AŞ. vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 1.11.2005 gün ve 2005/9611 E, 16246 K. sayılı ilamı ile,

(...Davacı, öğretim görevlisi ve avukat olduğunu, davalı ile aralarındaki sözleşmeye dayanarak davalı şirketin vekili olarak dava dışı Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş.ye karşı ihtarname gönderip, tespitler yaptırdığını ve iki ayrı dava açtığını, sözleşmeden doğan yükümlülüklerini yerine getirdiğini davalı şirketin ve bu şirketin yöneticileri olan diğer davalıların öğretim üyeliğine saldırı teşkil edecek şekilde yönetim kurulu kararı alıp kendisini haksız olarak azlettiklerini ileri sürerek toplam 455.350.000.000 TL. vekalet ücreti alacağının ve 50.000.000.000 TL manevi tazminatın tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalılar, davacının davalı şirkete karşı açtığı 2001/891 esas sayılı dava dosyasına gerekli ilgiyi göstermeyip sürüncemede bıraktığını, sonradan açtığı 2001/1167 esas sayılı dava dosyasının da zamansız açılması nedeniyle reddedildiğini, davacının azledilmesinin özensizlik, ihmal ve kendi kusuru gibi haklı nedenlere dayandığını savunarak davanın reddini dilemişlerdir.

Mahkemece, davacının davalı şirket vekil olarak açtığı her iki dava dosyasında da özensizliğinin bulunmadığı ve azlin haksız olduğu gerekçe gösterilmek suretiyle 210.000.000.000 TL vekalet ücretinin davalılardan S.. G..... Reklam A.Ş.den tahsiline, manevi tazminat talebinin feragat nedeniyle, diğer davalılar hakkındaki davanın da husumet nedeniyle reddine karar verilmiş; hüküm, davacı ve davalılardan S.. G..... ve Reklam hizmetleri A.Ş. Tarafından temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının tüm temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2-Gerek Avukatlık Kanunu hükümleri ve gerekse Borçlar Kanununun 390 ve devamı maddeleri hükümlerine göre, avukat vekalet görevini sadakat ve özen ile ifa etmek zorundadır. Nitekim BK. 390/1 maddesinde vekilin sorumluluğu işçinin sorumluluğu ile eşdeğer tutulmuştur. BK. 321 maddesince de nasıl işçi taahhüt ettiği işi ihtimam ile ifaya mecbur ve kasıt ihmal ve dikkatsizliğinden işverene karşı sorumlu ise vekilde aynı yükümlülük ve sorumluluk altındadır.

Sadakatle ifa ise müvekkilin yararına ve onun arzularına uygun olarak hareket etme başka bir anlatımla işini gördüğü kimsenin menfaat ve iradesine uygun davranma borcunu kapsar.

Avukatlık Kanununun 174. maddesi hükmüne göre avukat haklı bir nedenle azledildiği takdirde ücrete hak kazanamaz. Her ne kadar davacı avukatın davalı vekili olarak İstanbul Fikri ve Sinai Haklar Hukuk Mahkemesinde 15.6.2001 tarihinde 2001/891 esas sayılı dava dosyası ile açtığı davada özen ve sadakat borcuna aykırı davrandığı kendisinden kaynaklanan nedenlerle davanın sürüncemede bırakıldığı söylenemez ise de aynı mahkemede yine davacı tarafından davalı vekili olarak 4.9.2001 gününde 2001/1167 esas sayılı dava dosyası ile açılan dava mahkemece zamanından önce açılmış olması nedeniyle 9.7.2002 gününde reddedilmiş bunun üzerine de davalı yanca davacı avukat 10.10.2002 gününde azledilmiştir. Nitekim anılan dava dosyası Yargıtay incelemesinden geçmek suretiyle 3.6.2003 gününde kesinleşmiştir.

Davacı 2001/1167 esas sayılı davayı davalının talimatı sonucu açtığını iddia etmiş ise de bu iddiasını yasal delillerle ispat edememiştir. Vekalet akdi güven ilişkisine dayanan akitlerden olup, üstlendiği iş ile ilgili tüm yasal mevzuatı bilmek zorunda olan vekilin zamansız dava açmış olması vekil edenin güven ilişkisini sarsacak hallerden sayılmak lazım gelir. İstanbul Fikri ve Sinai Haklar mahkemesinin 2001/891 Esasında açılan dava, zamansız açılan 2001/1167 esas sayılı dava neticesini beklediği gözetildiğinde davalı yönünden zarar unsuru da gerçekleşmiştir. Bu da azlin haklı olduğunu göstermektedir.

Hal böyle olunca mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile kısmen kabulü usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı S.. G..... Reklam ve Halkla İlişkiler Hizmetleri AŞ. vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Taraflaın karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre,Hukuk Genel Kurulu´nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken,önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davalı S.. G..... Reklam ve Halkla İlişkiler Hizmetleri AŞ. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile,direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 14.02.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

KATKI PAYI AİLE MAHKEMELERİNİN GÖREV VE GÖREVSİZLİK KARARI

Hukuk Genel Kurulu 2007/13-191 E., 2007/167 K.

"İçtihat Metni"

Taraflar arasındaki "katkı payı nedeniyle tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 20.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 15.3.2006 gün ve 2005/683 E. 2006/1 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 6.11.2006 gün ve 9538-14407 sayılı ilamı ile,

(..Davacı, davalı ile boşanma davasının derdest olduğunu, evlilik birliği içinde edinilen ev ve dairenin bedelinden 20.000 YTL.katkı bedelinin faizi ile ödetilmesini istemiştir.

Davalı, davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, toplam 12.090 YTL. katkı bedelinin faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

1-Davacı, evlilik birliği sırasında edinilen ev ve araç bedelinden kendisinin katkı tutarını bu dava ile talep etmiş ve dosyadaki bilgi ve belgelerden 4.4.2002 tarihinde tarafların boşanmalarına karar verildiği ve bu kararın 17.7.2003 tarihinde kesinleştiği anlaşılmıştır.

Taraflar arasındaki evlilik birliğinin dava tarihi itibariyle sürdüğü ve açılan davanın bu niteliği itibariyle evlilik birliği içinde edinilmiş malların tasfiyesine yönelik olduğu anlaşıldığından davaya bakmakla görevli olan mahkeme Aile Mahkemesidir. Görevle ilgili hususlar resen gözetileceğinden; mahkemece Aile Mahkemesinin görevli olduğuna bahisle görevsizlik kararı verilmesi gerekirken işin esası incelenip, yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

2-Bozma nedenine göre sair temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan sonra gereği görüşüldü:

Davacı, davalı ile evli olduklarını, davalının açtığı dava sonunda 4.4.2002 tarihinde boşanmalarına karar verildiğini, evlilik birliği içinde edindikleri evin 44.000.000.000 TL. değerinde; arabanın ise 4.000.000.000 TL. değerinde olduğunu; davacıya düşen yarı payın yani toplam 24.000.000.000 TL.nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı, davacının yarı payını istediği ev ve arabanın alınmasında davacının katkısı olmadığını; bu malların ortak tasarrufla değil, davalının kendi kazancıyla alındığını; davacının ev kadını olup, hayatı boyunca hiçbir işte çalışmadığını, davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir.

Yerel mahkemece, davanın evlilik birliğinin devamı sırasında edinilen mallardan, boşandıktan sonra davacının katkı payı istemesi nedeniyle açılan tazminat davası olduğu, bu tür dava ve işlerin, Aile Mahkemesinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair 4787 sayılı Yasanın 4.maddesi ile geçici 1.maddesi gereğince Aile Mahkemesi görevi kapsamına girdiği anlaşıldığından mahkemenin görevsizliğine karar verilmiş; dosya Aile Mahkemesine intikal etmiştir.

Aile Mahkemesince, dava konusu ev ve arabanın 1.1.2002 tarihinde yürürlüğe giren Türk Medeni Kanununun yürürlük tarihinden önce edinilmiş olmaları nedeniyle davaya konu uyuşmazlığın genel mahkemede (Asliye Hukuk Mahkemesinde) çözümlenmesi gerektiğinden görevsizlik kararı verilmiştir.

Asliye Hukuk ve Aile Mahkemesince görevsizlik kararı verilmesi üzerine, dosya yargı yerinin belirlenmesi için Yargıtay 20.Hukuk Dairesine gönderilmiş, anılan Dairece davanın Asliye Hukuk Mahkemesince görülüp, sonuçlandırılması gerektiğine karar verilmiştir.

Merci tayini kararı ile dosya kendisine intikal eden Asliye Hukuk Mahkemesince davanın esasına girilerek, davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine ilişkin olarak kurulan hüküm; Özel Dairece görev yönünden bozulmuş, mahkemece merci tayini kararından sonra görev bakımından bozma kararı verilemeyeceği gerekçesi ile ilk hükümde direnilmesine karar verilmiştir.

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 25.maddesinde aynen "… Yetkili mahkemenin bir davaya bakmasına fiili veya hukuki bir engel çıktığı veya iki mahkemenin yargısal sınırları kapsamının belirlenmesinde tereddüt edildiği takdirde, yetkili mahkemenin tayininde, ilk derece mahkemeleri için bölge adliye mahkemelerine, bölge adliye mahkemeleri için Yargıtay´a başvurulur.

İki mahkemenin aynı dava hakkında göreve veya yetkiye ilişkin olarak verdikleri kararlar kanun yoluna başvurulmaksızın kesinleştiği takdirde, görevli veya yetkili mahkeme ilgisine göre bölge adliye mahkemesince veya Yargıtay´ca belirlenir.

Bölge adliye mahkemesince veya Yargıtay´ca verilen merci tayini kararları ile kanun yolu incelemesi sonucunda kesinleşen göreve veya yetkiye ilişkin kararlar, davaya ondan sonra bakacak mahkemeyi bağlar" denilmektedir.

Buna göre; iki mahkemenin aynı dava hakkında ayrı ayrı görevsizlik kararı vermiş olmaları ve bu görevsizlik kararlarının temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olması halinde, iki mahkeme arasında olumsuz görev uyuşmalığı çıkmış olur.Bu durumda uyuşmazlığın giderilmesi için merci tayini yoluna başvurulur.

Buradaki görev uyuşmazlığı adli yargıya dahil adliye mahkemeleri arasındadır.Adliye mahkemeleri ile diğer yargı kollarındaki mahkemeler, örneğin idare mahkemeleri arasındaki uyuşmazlık, teknik anlamda bir görev uyuşmazlığı olmayıp, yargı yolu uyuşmazlığıdır.Bu yargı yolu uyuşmazlığı bölge adliye mahkemesi yada Yargıtay tarafından değil, Uyuşmazlık Mahkemesince çözümlenir.

Bir mahkemenin verdiği görevsizlik kararı temyiz edilmeksizin kesinleşmiş ise, bu görevsizlik kararı, dosyanın gönderildiği mahkemeyi bağlamaz. Bu mahkeme de kendisinin görevli olmadığına ve ilk mahkemenin görevli olduğuna karar verebilir. İkinci görevsizlik kararı da temyiz edilmeksizin kesinleşirse, hukuk mahkemeleri yönünden görevli mahkeme merci tayini yolu ile (bölge adliye mahkemeleri henüz kurulmadığından) Yargıtay 20.Hukuk Dairesi tarafından kesin olarak belirlenir.Bu yargı yeri belirlenmesi kararı davaya daha sonra bakacak olan tüm mahkemeleri bağlar.

Buna karşılık, ikinci görevsizlik kararına karşı temyiz yoluna başvurulmuş ve Yargıtay ikinci görevsizlik kararını onamış ise, ikinci görevsizlik kararında görevli olarak gösterilen mahkeme bu kararla bağlıdır.

İkinci halde yani sonraki mahkemenin verdiği görevsizlik kararının Yargıtay´ca bozulması ve ikinci mahkemenin bu bozmaya uyması halinde bu mahkeme davayı görmeye devam eder. Yani artık görevsizlik kararı veremez. (Prof.Dr.Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü 6.Baskı 2001. C.1 s.659 vd.)

Somut olayda, dava Asliye Hukuk Mahkemesine açılmıştır.Asliye Hukuk Mahkemesince 4787 sayılı Kanun uyarınca Aile Mahkemesi kurulduğundan ve davaya bakma görevi Aile Mahkemesine ait olduğundan görevsizlik kararı verilerek dosyanın Aile Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.

Karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.Aile Mahkemesince, "davaya konu eşyaların edinme tarihinin 1.1.2002 tarihinden önce olduğu ve bu durumda davaya genel hükümlere göre Asliye Hukuk Mahkemesinde bakılması gerektiği" gerekçesi ile görevsizlik kararı verilmiştir.Bu ikinci görevsizlik kararıda temyiz edilmeksizin kesinleşmiş ve dosya yargı yerinin belirlenmesi amacı ile, Yargıtay 20.Hukuk Dairesine gönderilmiştir. 20.Hukuk Dairesi Aile Mahkemesinin verdiği görevsizlik kararını doğru bularak davanın Asliye Hukuk Mahkemesinde görülüp sonuçlandırılması gerektiğine karar vermiştir.

Merci tayini kararı ile dosya kendisine intikal eden Asliye Hukuk Mahkemesi davanın esasına girerek davayı sonuçlandırmıştır. Kararın temyizi üzere dosya Yargıtay 13.Hukuk Dairesinin önüne gelmiştir. 13.Hukuk Dairesince daha önce merci tayini kararı olmasına rağmen, davaya bakma görevinin Aile Mahkemesinin olduğu belirtilerek Asliye Hukuk Mahkemesinin kararı görev yönünden bozulmuş, Asliye Hukuk mahkemesi ise, merci tayini kararından sonra görev yönünden bozma yapılamayacağı, merci tayini kararının bağlayıcı olduğu gerekçesi ile ilk hükmünde direnmiştir.

Yukarıda açıklandığı üzere merci tayini kararları kesin olup, aleyhine karar düzeltme yoluna gidilemez. Bu karar davaya daha sonra bakacak yerel mahkemeleri olduğu gibi Yargıtay Dairelerini de bağlar. (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu´nun 10.6.1942 gün ve 1942/26-16 sayılı ilamı)

Hal böyle olunca, yerel mahkemenin merci tayini kararından sonra artık Yargıtay´ın göreve ilişkin bozma yapamayacağı yönündeki direnme kararı doğrudur. Hukuk Genel Kurulu´nun 22.11.2006 gün ve 2006/13-742 E. 743 sayılı kararı da bu görüşü doğrulamaktadır.

Bununla birlikte işin esasına yönelik davalı vekilinin temyiz itirazları Özel dairece incelenmediğinden, dosyanın Dairesine gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, mahkemenin göreve ilişkin direnme kararı doğru olmakla birlikte, işin esasına yönelik davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Yargıtay 13.Hukuk Dairesine gönderilmesine, 28.3.2007 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


 

İŞÇİ ALACAĞI, TEMYİZ SINIRI

CGK Esas No:2005/9-82 Karar No:2005/126

Taraflar arasındaki “işçi alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; A.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine dair verilen 17.12.2003 gün ve 2002/1021- 2003/1574 sayılı kararın incelenmesi davacı vekilince istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 01.07.2004 gün ve 2004/3900-16436 sayılı ilamı ile;

(...1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Davacı işçi, ücretlerinin tam ve zamanında ödenmediğini, sigorta primlerinin eksik yatırıldığını, daha ağır işlerde iş güvenliği tedbirleri alınmadan çalıştırıldığını ve ücretinin tam ve zamanında ödenmesini isteyince iş akdinin işverence haksız olarak feshedildiğini ileri sürmüş, davalı işveren ise davacının tüm uyarılara rağmen işyerini terk etmek suretiyle iş akdini haklı neden olmadan feshettiğini savunmuştur.

Mahkemece davalı işverene ait cam fabrikası işyerinde inşa edilen bekçi kulübesinin yapımı sırasında cam işçisi olarak çalışan davacı ve arkadaşlarından tuğlanın taşınması ve ustaya tuğla ve harç verilmesi konusunda yardım talep edildiği, ancak davacı ve arkadaşlarının bunu kabul etmeyerek işyerini terk etmek suretiyle iş akitlerini haklı bir neden olmadan feshettikleri, şayet akdin işverence feshedildiği kabul edilse dahi davacının işyerini izinsiz ve mazeretsiz olarak terk edip ihtara rağmen dönmemesinin işveren yönünden haklı fesih nedeni olduğu gerekçesiyle, davacının ihbar ve kıdem tazminatı isteği reddedilmiştir.

Davacı yazılı bir fesih bildiriminde bulunmamıştır. Her ne kadar dava dilekçesinde akdin işverence haksız olarak feshedildiği belirtilmiş ise de, davacı vekili son duruşmada zam yapılmaması, ücretlerinin düzenli olarak ödenmemesi, sigortalarının eksik yapılması ve iş şartlarının ağırlaştırılması nedeni ile davacıların haklı olarak işyerini terk ettiklerini açıklamıştır. Fesih nedeni yapılan tüm olguların değerlendirilmesi gerekir. Dosya içeriğine göre zammın akdi ve yasal dayanağı kanıtlanmamıştır. Davacı işçinin bekçi kulübesinin yapımında çalıştırılmak istenmesi nedeniyle iş şartlarının ağırlaştırıldığı kuşkusuzdur. Öte yandan saptanan hizmet süresine göre, sigortalı günlerinin SSK.ya eksik bildirildiği kayıtlarından anlaşılmaktadır. Böyle olunca, akdin davacı tarafından haklı nedenle feshedildiğinin kabulü ile kıdem tazminatı isteğinin hüküm altına alınması gerekir.Yazılı gerekçe ile anılan isteğin reddi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir...)

gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

A-DAVA KONUSU: Dava iş aktinin haksız ve önelsiz olarak feshedildiği iddiası ile açılmış işçilik hakları ile ilgili alacak istemine ilişkindir.

B-DAVACININ İSTEMİNİN ÖZETİ: Davacı, davalıya ait cam fabrikasında çıtacı olarak Çalıştığını, sigortalılığının Kuruma geç bildirildiğini, hiçbir iş güvenliği tedbiri alınmadan müvekkilinin amele gibi çalıştırıldığını, bu işten anlamadığını söyleyince de işine gelirse çalış, yoksa defol git denilmek suretiyle haksız olarak iş aktinin feshedildiğini belirterek başlangıçta ihbar ve kıdem tazminatı ile ücret, ücretli izin ve fazla mesai ücreti ile ilgili kısmi talepte bulunmuş ve fazlaya ait haklarını saklı tutmuştur. Ancak daha sonra verdiği ıslah dilekçesi ile istek miktarlarını bilirkişi tarafından saptanan miktarlara yükselterek davasını tam dava haline dönüştürmüş , fazlaya dair haklarını da saklı tutmamıştır.

C-DAVALININ CEVABININ ÖZETİ: Davalı vekili, iş aktinin haksız olarak davacı işçi tarafından feshedildiğini ileri sürerek, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini savunmuştur.

D-YEREL MAHKEME KARARININ ÖZETİ: Mahkeme iş aktinin işçi tarafından haksız olarak feshedildiği kanaati ile, ihbar ve kıdem tazminatı ile fazla mesai ücreti bakımından davanın reddine, diğer istek kalemleri bakımından davanın kabulüne karar vermiştir.

E-TEMYİZ EVRESİ, BOZMA VE DİRENME: Hükmün davacı vekilince temyizi üzerine Özel Daire, iş akdinin işçi tarafından feshedildiği görüşü ile kıdem tazminatına da hükmedilmesi gerektiği gerekçesi ile kararı bozmuş, mahkeme önceki kararında direnmiş, direnme kararı davacı işçi tarafından kıdem ve ihbar tazminatı yönünden temyiz edilmiştir.

F-UYUŞMAZLIK: İşçinin iş akdini fesihte haklı olup olmadığı, dolayısıyla kıdem tazminatına hak kazanıp kazanmadığı noktasında toplanmaktadır.

G-ÖN SORUN: Her ne kadar uyuşmazlık iş aktinin işçi tarafından feshinin haklı nedene dayanıp dayanmadığı noktasında toplanmakta ise de; Mahkemenin direnme kararının tarihi ve kapsamı ile temyiz dilekçesinin kapsamı itibarı ile kararın temyiz edilebilirlik, diğer bir söyleyişle kesinlik sınırı altında kalıp kalmadığı ön sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlığın ilişkin olduğu tutar 899.415.005 TL.dir.

Bilindiği gibi, 14.7.2004 tarih ve 5219 sayılı “Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” 21.7.2004 gün ve 25529 sayılı Resmi Gazete´de yayımlanmış; 15. maddesindeki hüküm gereğince, 2. maddesinin (B) fıkrası, 3. maddesinin (C) fıkrası, 7, 9, 10, 11, 12. maddeleri ile 13. maddesinin (B) fıkrası 1.1.2005 tarihinde, diğer maddeleri ise yayımı tarihinde yürürlüğe girmiştir. Anılan Kanun´un, 2. maddesinin yayım tarihinde yürürlüğe giren (A) fıkrasının (c) bendi ile; 18.6.1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 427. maddesinin ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkralarında yer alan ve ek 3 üncü maddesine göre "kırkmilyon" TL. olarak uygulanması öngörülen parasal sınır "birmilyar" TL.; beşinci fıkrasında yer alan ve ek 3 üncü maddesine göre "sekizyüzmilyon" TL. olarak uygulanması öngörülen duruşma sınırı "onmilyar" TL.; "altıyüzmilyon" TL. olarak uygulanması öngörülen karar düzeltme sınırı da "altımilyar" TL. olarak değiştirilmiştir.

Kısaca, anılan Kanun, 21.7.2004 tarihinden itibaren temyiz (kesinlik) sınırını 1.000.000.000 TL. (1.000 YTL), karar düzeltme sınırını da 6.000.000.000 TL. (6.000 YTL) olarak belirlemiştir.

Görülmekte olan dava 11.07.2002 günü açılmış, Yerel Mahkemenin 17.12.2003 günlü önceki hükmü Özel Dairece 01.07.2004 günü bozulmuştur. Direnme kararı ise 08.11.2004 günü verilmiştir.

Görüldüğü üzere; gerek dava, gerek önceki karar ve gerekse bozma tarihlerinde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 427/2. maddesinin 5219 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten önceki direnme tarihinde ise söz konusu değişiklikle oluşan yeni hükmü yürürlüktedir.

Dolayısıyla, somut olayda direnme kararının temyizinin mümkün olup olmadığı konusundaki yapılacak değerlendirme; temyiz sınırı konusunda bu tarihlerden hangisinde yürürlükte bulunan yasa hükmünün esas alınacağı yönünde yapılacak saptamaya bağlı olarak, farklı sonuçlara götürecektir.

Önemle vurgulanmalıdır ki; 5219 Sayılı Kanun, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nda daha önce değişiklik yapan çok sayıdaki Kanunlardan farklı olarak, içerdiği düzenlemelerin derdest davalar yönünden ne şekilde uygulanacağı yönünde açık bir uygulama hükmü taşımamaktadır. Sadece, Geçici 1. maddesinde “Bu Kanunla artırılan parasal sınırlar nedeniyle mahkemelerce görevsizlik kararı verilemez.” şeklinde, salt göreve ilişkin bir düzenleme yer almaktadır.

Bu noktada, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nu aynı yönlerde değiştiren önceki Kanunlardaki düzenlemeler ve özellikle bunların uygulamaya yönelik hükümleri hakkında kısa bir açıklama yapılmasında yarar görülmüştür:      

08.05.1973 gün ve 1711 sayılı Kanun´un Geçici Maddesinde; değişikliklerin sayılan istısnalar dışında (Ki, temyiz ve karar düzeltme sınırına ilişkin düzenlemeler istisnalar arasında değildir) kural olarak, Kanunun yürürlük tarihinden sonra açılacak davalarda uygulanacağı belirtilmiş; böylece, yürürlük tarihinden önce açılmış olan davalarda temyiz ve karar düzeltme istemleri yönünden gözetilecek sınırın, dava tarihinde yürürlükte bulunan Kanun hükmüne tabi olması benimsenmiştir.

16.07.1981 gün ve 2494 sayılı Kanun´un Geçici Maddesinde ise, temyiz ve karar düzeltme sınırlarına ilişkin değişikliklerin, Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra verilecek nihai kararlara yönelik temyiz ve karar düzeltme istemleri hakkında uygulanacağı belirtilmiş; dolayısıyla, dava hangi tarihte açılmış olursa olsun, temyiz ve karar düzeltme sınırlarının saptanmasında, hakkında bu yollara başvurulan hükmün verildiği tarihteki yasal durumun esas alınacağı kabul edilmiştir.

Yine, 26.02.1985 gün ve 3156 sayılı Kanun´un Geçici Maddesi; getirdiği değişikliklerin Kanun´un yürürlüğe girmesinden önce açılmış olan davalarda da uygulanacağı yönündedir.

20.06.1996 gün ve 4146 sayılı Kanunun geçici maddesi ise, değiştirilen hükümlerin, Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra açılacak davalarda uygulanacağı kuralını taşımaktadır.

Görüldüğü üzere, temyiz ve karar düzeltme sınırında değişiklikler içeren daha önceki Kanun metinlerinde, değişikliklerin ne şekilde uygulanacağı yönünde açık hükümler bulunmakla birlikte, bu hükümler arasında bir paralellik yoktur.

Bu açıklamaların ortaya koyduğu sonuç şudur: Kanun koyucu, özellikle enflasyondan kaynaklanan nedenlerle, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´ndaki temyiz ve karar düzeltme sınırlarına ilişkin hükümleri daha önce de bir çok defa değiştirmiş, ancak, bu değişikliklerle getirilen yeni sınırların derdest davalara etkisini düzenlerken, aynı ilkeleri benimsememiştir.

Dolayısıyla, içerdiği düzenlemelerin derdest davalar yönünden ne şekilde uygulanacağı yönünde açık bir uygulama hükmü taşımayan 5219 Sayılı Kanun´la ilgili değerlendirme yapılırken, benzer nitelikteki değişiklere ilişkin olarak yukarıda sayılan önceki Kanunlarda yer alan düzenlemelerin, somut olay bakımından yorumlama ve sonuca varmada yardımcı nitelikte bir ölçüt olarak alınmasına olanak bulunmamaktadır.

Açıklanan durum karşısında, bu yönün, Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu´nun genel yapısı, ruhu ve öngördüğü yargılama ilkeleri çerçevesinde, 5219 Sayılı Kanun´un gerekçesi de dikkate alınarak, yargısal içtihatlarla açıklığa kavuşturulması gerektiği Hukuk Genel Kurulu´ndaki ön sorunla ilgili görüşme sırasında ittifakla benimsenmiş; görüşme bu çerçevede yapılmıştır.

Hukuk Genel Kurulu´nda ön sorun bakımından yapılan görüşme sırasında dile getirilen düşünceler, şöyledir:

Azınlıkta kalan bir kısım üyeler, her davanın açıldığı tarihteki hukuksal duruma tabi olması gerektiği; zira, bir davanın davacısının, davayı açarken, temyiz ve karar düzeltme aşamaları da dahil olmak üzere, açtığı davanın o tarihteki hukuksal duruma göre çözüme kavuşturulacağı inancıyla hareket edeceği, usul hukukuna ilişkin Kanun değişikliklerinin kamu düzenine ilişkin olmaları nedeniyle geçmişe etkili (derdest davalar yönünden de uygulanması gerekli) olacaklarına dair, öğreti ve uygulamadaki görüşün, temyiz ve karar düzeltme sınırlarına yönelik değişiklikler bakımından uygulama yerinin bulunamayacağı yönünde görüş bildirmişlerdir.

Buna karşılık, çoğunluğun benimsediği görüş şu şekilde oluşmuştur:

Bir davada tarafların temyiz yoluna başvurabilmeleri için, öncelikle o davanın usul hukuku kuralları çerçevesinde temyizi olanaklı bulunan bir kararla sonuçlandırılmış olması gerekeceği çok açıktır. Eş söyleyişle, henüz temyizi olanaklı bir nihai karara bağlanmamış olan bir davada, tarafların temyiz hakkının varlığından söz edilemez. Temyiz hakkı, gerekçesi veya sonucu itibariyle o hakka sahip tarafın/tarafların aleyhine sonuçlar doğuran ve usul hukuku kurallarının temyizine olanak tanıdığı bir kararın verildiği tarihte doğar. Davanın daha önceki aşamalarında böyle bir hak doğmuş olamayacağına göre; bir mahkeme kararının temyiz edilip edilemeyeceği belirlenirken, temyiz hakkının doğduğu (kararın verildiği) tarihteki hukuksal durum esas alınmalı; karar tarihinde yürürlükte bulunan kanun hükmü temyiz sınırı yönünden hangi düzenlemeyi içeriyor ise, ona bağlı kalınmalıdır. Buradaki "karar" teriminin, yerel mahkemenin Özel Daire bozmasına karşı verdiği direnme kararını da kapsayacağında duraksamaya yer yoktur.      

Öte yandan, 5219 Sayılı Kanun´un Genel Gerekçesinde yer alan".. .Kararların kesinlik sınırının çok düşük olması, davaların gereksiz yere uzamasına ve Yargıtay´ın iş yükünün artmasına neden olmaktadır." şeklindeki ifade de, Kanun koyucunun, günümüzün ekonomik koşullarını ve paranın satın alma gücünü gözeterek, miktar ve değeri belirli bir sınırın altında kalan uyuşmazlıklar hakkında yerel mahkemelerce verilen hükümleri Yargıtay denetiminin dışında tutmayı amaçladığını göstermektedir. Anılan kanun yorumlanırken, kanun koyucunun bu amacı da gözden uzak tutulmamalıdır.

Sonuç olarak, direnme kararları da dahil olmak üzere, yerel mahkemelerce kurulan hükümlerin temyizinin ve temyiz incelemesi sonucunda Yargıtay Daireleri ya da Hukuk Genel Kurulu´nca verilen kararlara karşı karar düzeltme yoluna gidilmesinin mümkün olup olmadığı belirlenirken; temyiz ya da karar düzeltme istemi hangi karara yönelik ise, o kararın tarihinde yürürlükte bulunan Kanun hükmü esas alınmalıdır.

Somut olayda, temyiz istemi yerel mahkemenin 13.10.2004 günlü direnme kararına yöneliktir. Söz konusu tarihte, 5219 sayılı Kanun´un temyiz sınırını bir milyar TL. olarak değiştiren hükmü yürürlükte bulunduğuna ve eldeki davanın müddeabbihi bu sınırın altında olduğuna göre, direnme kararı kesin olup, temyizi mümkün değildir.

Hal böyle olunca, davalı vekilinin temyiz dilekçesinin reddi gerekir.

S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenle davalı vekilinin temyiz dilekçesinin REDDİNE, istek halinde temyiz peşin harcının iadesine, 02.03.2005 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

 


 

TASARRUFUN İPTALİ

T.C.  Y A R G I T A Y

Taraflar arasındaki “tasarrufun iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; ... Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 18.12.2002 gün ve 2000/364-2002/392 sayılı kararın incelenmesi Davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 15. Hukuk Dairesinin 30.10.2003 gün ve 5707-5100 sayılı ilamı ile ;

(...Dava, İİK.nun 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen tasarrufun iptali istemine ilişkindir. Mahkemece, geçici ya da kesin aciz belgesinin sunulmadığından bahisle reddolunmuş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Borçlu hakkında .. İcra Müdürlüğünün 1999/1130 sayılı dosyası ile 301.544.043 TL.nın tahsili için takip yapılmış, 27.11.2002 tarihinde borçlunun evinde yapılan hacize ilişkin tutanakta hacze değer mal bulunamadığı belirtilmiştir. Bu tutanak, İİK.nun 105. maddesinde gösterilen geçici aciz belgesi niteliğindedir. Dairemiz uygulamasına göre aciz belgesi dava tarihinden önce veya sonra hatta mahkeme kararının Yargıtay´ca bozulmasından sonra bile ibraz edilebilir.

Bu durumda borçlunun aciz hali gerçekleştiğinden ve tasarrufta bulunulan kişi de borçlunun abisi olduğundan İİK.nun 278. maddesinin şartları davada vardır. Mahkemece tasarrufun alacak ve fer´ileriyle sınırlı olacak şekilde iptaline karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu şekilde davanın reddine karar verilmesi doğru olmadığı gibi, kabule göre de dava şartının yokluğu sebebiyle reddedilen davada, davalılar için maktu vekalet ücretine hükmedilmesi yerine nisbi avukatlık ücreti takdiri de yanlıştır..)

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu´nun 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkindir.

A- Davacı İsteminin Özeti:

Davacı/alacaklı banka vekili 08.12.2000 tarihli dava dilekçesinde: .. İcra Müdürlüğünün 1999/1130 sayılı dosyasında davalılardan borçlu R aleyhine icra takibi yaptıklarını, borçlunun taşınır ve taşınmaz mallarını satması nedeniyle müvekkili bankanın alacağını tahsilde zorlandığını, borçlunun takipten iki ay evvel de adına kayıtlı olan 59 M 6028 plaka sayılı minibüsü takipten kurtulmak için diğer davalı kardeşi Feyzullah´a görünürde sattığını, aracın zilyetliğinin halen kendisinde olduğunu, ifadeyle, İİK.nun 277. maddesi gereğince tasarrufun iptali ile müvekkili adına haciz ve satış isteme yetkisinin tanınmasına karar verilmesini istemiştir.

B- Davalı Tarafın Cevabının Özeti:

a)Davalılardan borçlu/R vekili cevabında: minibüsün diğer davalı ile müvekkili arasında satışa konu olduğunu, ancak bu satışın takipten kurtulmaya değil davacı dışında borçlu olunan diğer bankalara borç ödemek için ve değerinden noksan olmamak üzere yapıldığını, müvekkilinin aynı minibüste bu defa yevmiyeli olarak çalıştığını, ifadeyle davanın reddini savunmuştur.

b) Davalı/ lehine tasarrufta bulunulan borçlunun kardeşi F´ın aynı avukatı vekil tayin ettiğine ilişkin vekaletnamesi var ise de vekil dilekçelerini sadece Remzi vekili olarak vermiş, ancak duruşmadaki beyanlarında aynı hususları tekrarla müvekkili diğer davalı F yönünden de davanın reddini savunmuştur.

C- Yerel Mahkeme Kararının Özeti:

Yerel Mahkeme: “Davacı(alacaklı) Banka davalı R aleyhine 1.026.244.967.TL.lik icra takibi başlatmış, ancak alacağını tamamen alamadığını gösteren kesin aciz belgesi veya geçici aciz belgesi sunmamıştır.Aciz belgesi bu davalar için yargılama koşulu olup İİY.277. Maddesi dava açabilecekleri elinde geçici veya kesin aciz vesikası bulunan alacaklı olarak belirlemiş olup, aciz hali dava açılırken saptanmış olmakla birlikte belge daha sonra alınıp mahkemeye sunulduğunda dahi dava görülecektir. Olayımızda davacı 27.11.2002 tarihli borçlunun gıyabında yapılan hacze ait tutanağı İİK.143. maddedeki geçici aciz belgesi niteliğiyle ibraz etmişse de dava tarihinin 7.12.2000 oluşuna göre dava koşulunu gerçekleştiren belge sayılmadığından, başka deyişle dava tarihi itibariyle geçici aciz belgesinden bahsedilemeyeceği gibi kesin aciz belgesi de sunulmadığından davanın reddine karar vermek gerekmiştir...)

Gerekçesiyle (işin esasını incelemeksizin dava şartı yönünden) davanın reddine karar vermiştir.

D-Temyiz Evresi, Bozma Ve Direnme:

Davacı vekili temyizinde, mahkeme tarafından verilen mehil üzerine ibraz ettikleri 27.11.2002 tarihli haciz belgesinin geçici aciz belgesi olduğunu, bu belgenin bulunmadığı gerekçesine dayalı kararın bozulmasını, istemiş; Özel Dairece ibraz edilen belgenin geçici aciz belgesi niteliğinde olduğu vurgulanarak yukarıda başlık bölümünde yer alan gerekçeyle hüküm bozulmuştur.

Yerel Mahkeme: “İİK. nin 277. maddesi gereğince elinde geçici veya kesin aciz vesikası bulunanlar tasarrufun butlanını sağlayacak iptal davasını açabilir.Dava şartı Mahkemece kendiliğinden gözetilip, eldeki davada 8. celseye kadar bu konu gözden kaçırılmış, 8. celsede aciz vesikası sunması için davacıya süre verilmiş, davacı süre gereğini yerine getirmediği halde takip eden 9-10-11-12 celselerde taraf mazereti ve düplik layihasına ilişkin ara kararları verildikten sonra 13. celsede 15.11.2002´ de davacı yana ikinci ve son kez mehil verilmiş, takip eden celsede davacı geçici aciz vesikası olarak 27.11.2002 tarihli borçlunun gıyabında düzenlenmiş “ hacze değer eşya bulunmadığı” dair haciz tutanağını sunmuş, mahkememiz dava şartı yokluğundan davayı reddetmiştir.Borçlu 22.11.2002´ de yenileme dilekçesinin tebliğinden üç gün sonra mal beyanı dilekçesi “ vererek, .. Köyünde babadan kalma ev yeri (arsa) deki miras hissesini borca karşılık beyan etmiştir. Alacaklı 27.11.2002´ de borçlunun .. Köyündeki evine gidilerek borçlunun yokluğunda evde hacze değer mal bulunmadığına dair düzenlenen haciz tutanağını geçici aciz vesikası olarak sunmuştur. Bu tutanak düzenlenirken borçlu hazır olup, başkaca malı olmadığına dair beyanda bulunmasaydı bunu da imzalasaydı 22.11.2002´ deki mal beyanı dilekçesine rağmen dava şartının yerine geldiğinden bahsedilebilecekti, oysa, dava tarihi itibariyle borçlunun haczedilebilir malı vardır. Üstelik bu malda başka hacizler dahi olsa aciz halinin varlığı kanıtlanmış olmazken, düzenlenen haciz tutanağının İİK. nun 105. maddede belirtilen ve alacaklıya İİK´ nun 377. maddesindeki hakları veren geçici aciz vesikası olarak kabulü mümkün değildir.Borçlunun mal beyanı dilekçesi taşınmazın tarifi açık olarak yapılmamışsa da kefilin imzaladığı kredi sözleşmesindeki kimlik bilgileriyle ... Köyündeki taşınmaz kaydının mal sahipleri sicilinden bulunabileceği açıktır. 27.11.2002 tarihli tutanakta borçlunun imzası olsaydı, başka deyişle gıyapta değil yüzcek (vicahta) tutulmuş olsaydı Yüksek 15. H.D´ sinin bozma kararının doğru olacağı, bu haliyle dava tarihinde İİK.nun 105.maddesi anlamında geçici aciz vesikası sunulmamış, böylece dava koşulu gerçekleşmediğinden mahkememiz önceki kararında ısrarla davanın reddine karar vermiştir.” Gerekçesiyle önceki kararında direnerek, (işin esasını incelemeksizin dava şartı yönünden) davanın reddine karar vermiştir.

Direnme kararı, davacı vekilince temyiz edilmiştir.

E- Gerekçe:

a) Yasal düzenlemeler ve buna ilişkin açıklamalar:

Dava, İcra ve İflas Kanunu´nun 277 ve devamı maddelerine dayalı tasarrufun iptali istemine ilişkin olup; direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davanın görülebilirlik şartlarından olan geçici ya da kesin aciz vesikasının dosyada bulunup bulunmadığı, noktasında toplanmaktadır.

Öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır.

2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu´nun;

“Tutanaklar” başlıklı 8.maddesinde;

“İcra ve iflas daireleri yaptıkları muamelelerle kendilerine vaki talep ve beyanlar hakkında bir tutanak yaparlar. Sözlü itirazlar ile talep ve beyanların altları ilgililer ve icra memuru veya muavini veya katibi tarafından imzalanır.

İlgililer bu tutanakları görebilir ve bunların örneğini alabilir.

İcra ve iflas dairelerinin tutanakları, hilafı sabit oluncaya kadar muteberdir.”

Denilmekte;

“Borç Ödemeden Aciz Vesikası” başlıklı 105. maddesinde de aynen;

“Haczi kabil mal bulunmazsa haciz tutanağı 143 üncü maddedeki aciz vesikası hükmündedir.

İcraca takdir edilen kıymete (m.87) göre haczi kabil malların kifayetsizliği anlaşıldığı surette dahi tutanak muvakkat aciz vesikası yerine geçerek alacaklıya 277 maddede yazılı hakları verir.”

Hükmü bulunmaktadır.

Yine aynı Kanunun 277. maddesinde ise:

“İptal davasından maksat 278, 279 ve 280 inci maddelerde yazılı tasarrufların butlanına hükmettirmektir. Bu davayı aşağıdaki şahıslar açabilirler:

1 - Elinde muvakkat yahut kati aciz vesikası bulunan her alacaklı,

2 - İflas idaresi yahut 245 inci maddede ve 255 inci maddenin 3 üncü fıkrasında yazılı hallerde alacaklıların kendileri”

Hükmüne yer verilmektedir.

Görüldüğü üzere, İcra ve İflas Kanununun 277 ve devamı maddelerinde düzenlenen iptal davasının dinlenebilmesi için alacaklının elinde borçlu hakkında alınmış geçici(İİK.md.105) veya kesin aciz (İİK.md.143) belgesi bulunmalıdır.

Bu bir dava koşuludur ve bu nedenle Hakimin kendiliğinden nazara alması zorunludur.

Hemen burada aciz belgesinin ne olduğu açıklanacak olursa;

Aciz belgesi borçlunun mal varlığının alacaklının alacağını karşılamaya yetmediğini gösteren tek ispat aracıdır. Haczedilen taşınır ve taşınmazlar hakkında, haczin yapıldığı mahalde haczi yapan memur tarafından bir tutanak düzenlenir. İİK .nun 102 maddesine göre haciz tutanağına alacaklı ve borçlunun ad ve soyadları , alacağın miktarı, haczin yapıldığı gün ve saat, haczedilen malların cins ve miktarı ile kıymetleri ve varsa üçüncü kişilerin iddiaları yazılarak haczi yapan memur tarafından imza edilir. Ayrıca hazır bulunan alacaklı, varsa vekili, borçlu, yediemin ve bilirkişiler de tutanağı imza ederler. Borçlunun haczedilen malları alacağı karşılamaya yeterli olmazsa veya haczi kabil mal bulunmazsa bunlar da tutanağa yazılır (İİK.m.102/son). Alacaklı veya borçlu haciz sırasında hazır değilse , kendilerine tebligat yapılarak üç gün içinde tutanağı inceleyip diyecekleri varsa bildirmeleri için davet olunurlar (İİK.m.103) bu üç günlük süre yapılan haciz işlemine karşı şikayet süresinin başlamasını sağlamak amacına yöneliktir.

İcraca takdir edilen kıymete göre haczedilen malların alacağı karşılamadığı anlaşılırsa buna ilişkin haciz tutanağı da geçici aciz belgesi sayılır (m.105/2) . Eş söyleyişle, haciz sırasında borçlunun bir kısım malları bulunmasına karşın, bunların takdir edilen kıymetine göre takibe konu alacağı karşılamaya yetmediği anlaşılırsa, buna ilişkin haciz tutanağı geçici aciz belgesi sayılır (İİK.m.105/2). Borçlunun haczi kabil malı bulunmadığının haciz tutanağında açıkça yazılı olması gerekir. Aksi halde tutanak aciz belgesi niteliği taşımaz.

Kesin aciz belgesinde de olduğu gibi borçluya ayrıca aciz belgesi verilmez. Buna ilişkin haciz tutanağı geçici aciz belgesi hükmündedir. Alacaklıya İİK. 277. maddede yazılı hakları verir. Yani iptal davası açma hakkı verir.Geçici aciz belgesi kesin aciz belgesinden farklı olarak İİK.68 madde anlamında borç ikrarını havi bir senet niteliğinde değildir.

Kesin aciz belgesine gelince; İcra takibi sonucunda paraların paylaştırılmasından sonra alacaklıya verilen belgeye kesin aciz belgesi denir. Bu belge İİK. 143. maddede açıklanmıştır. Bu belge İİK. m.68 anlamında borç ikrarını havi bir senet mahiyetinde olup alacaklıya iptal davası açma hakkını verir.

Ayrıca haciz sırasında borçlunun haczedilebilir hiçbir malı bulunmazsa bunu belgeleyen haciz tutanağı da 143. madde anlamında kesin aciz belgesi niteliğindedir. Bu tutanak doğrudan doğruya kesin aciz belgesi yerine geçtiğinden alacaklıya ayrıca bir aciz belgesi verilmez. İcra memurunun borçlunun haczi kabil malının bulunup bulunmadığını araştırması ve haciz tutanağında açıkça göstermesi gerekir. Şayet borçlunun haczedilebilir malının bulunduğu anlaşılmışsa kesin aciz belgesi verilemez.

Aciz belgesine dayanılarak açılan iptal davası sırasında aciz belgesinin iptali için dava açıldığı ileri sürülürse ve belgelenirse açılan bu davanın tasarrufun iptali davasının sonucuna etkisi olacağından ön mesele yapılması gerekir.

Aciz belgesinin alacaklının yaptığı icra takibi ile ilgili olması gerekir. Bir başka alacaklının kendi alacağı ile ilgili olarak alınan aciz belgesine dayanılarak iptal davası açılamaz. Yargıtay uygulaması yerleşik olarak bu yöndedir.

Aciz belgesi borçlunun mal varlığının alacaklının alacağını karşılamaya yetmediğini gösteren tek ispat aracıdır. Bu nedenle de aciz belgesine rağmen ve bu belge dava yoluyla iptal edilmedikçe borçlu ; mal varlığının alacaklının alacağını karşılayabileceğini ileri süremez.

Alacaklının bu belgelere dayanarak tasarrufun iptali davası açması mümkündür.

Aciz belgesi niteliğindeki haciz tutanağı 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu´nun 8. maddesi gereğince “aksi sabit oluncaya kadar geçerli belge” niteliğindedir.

Açılan iptal davasında davacının dayandığı aciz belgesi şikayet veya itiraz yoluyla icra hakimliğince ortadan kaldırılmadıkça mahkemece gerek re´sen gerekse davalının savunması doğrultusunda usulüne uygun şekilde düzenlenmiş olup olmadığı konusunda inceleme yapılamaz. Bu nedenle hukuken geçerliliğini muhafaza eden aciz belgesinin varlığı halinde borçlunun borcu karşılayacak başka mallarının bulunduğu, yeterli araştırma yapılmadan aciz vesikası düzenlenmiş olduğu iddiası dinlenemez.

Borçlu hakkında aciz vesikası alınmamakla birlikte , borçlu kayıp ve adresi saptanamıyor, tebligatlar da ilanen yapılıp, hakkında bir çok takip bulunuyorsa bu takdirde aciz hali gerçekleşmiş sayılır.

Aciz belgesinin varlığı davanın dinlenebilmesi için ön koşul olduğundan bu husus mahkemece resen (kendiliğinden) araştırılmalıdır. Ne var ki, kesin veya geçici aciz belgesinin varlığı davanın ön koşulu ise de , bunun davanın açılmasından önce alınması zorunlu değildir. Davanın açılmasından sonra alınabileceği gibi temyiz aşamasında ve hatta bozmadan sonra bile alınıp ibraz edilmesi yeterli olur. Önemli olan husus bu belgenin davanın açılmasından önceki bir takibe dayalı olmasıdır. Karar kesinleşinceye kadar alınıp ibraz edilmesi mümkündür. Mahkemece dava açıldığı sırada aciz belgesinin yokluğundan dolayı davanın reddi mümkün değildir. Dava sürerken ikmali olanaklı dava şartlarındandır.

Dava ekonomisi bu düşüncenin altında yatan en önemli nedendir. Yargıtay´ın sapma göstermeyen, yerleşik uygulaması da bu yöndedir.

b) Somut olay yönünden yapılan değerlendirme ve dayanılan gerekçe:

Yapılan açıklamalar ışığında somut olay irdelendiğinde;

... İcra Müdürlüğünün 1999/1130 sayılı (19.11.2002 tarihinde yenilenmekle 2002/665 esas sayılı) dosyasında, alacaklı banka tarafından 13.01.1999 tarihli kredi sözleşmesine dayanılarak, davalı/borçlunun üçüncü kişiye kefaletinden kaynaklanan alacak için 301.544.043 TL asıl borcun faiz ve ferileriyle birlikte tahsili için 21.10.1999 tarihinde ilamsız takibe girişilmiştir. Davalı/borçlu mal beyanında bulunmuş ve başkaca açıklama yapmadan, babasından olan ev yerinden hissesi olduğunu soyut olarak bildirmiş; diğer mal varlığını ise kefili olduğu borçlunun borçlarını ödemek için sattığını ifade etmiştir.

Davalı/borçluya ait ... köyündeki ev adresinde 27.11.2002 tarihinde saat: 10.10 da haciz gerçekleştirilmiş; borçlunun hazır bulunmadığı haciz sırasında annesi Ü..´nin hazır olduğu yaşlı, felçli ve yatalak olduğu, belirtilerek “borçlunun hacze değer malı bulunmadığı” tutanağa geçirilmiştir. Tutanak memur, alacaklı vekili ve şoför tarafından imzalanmış, hazır olan Ü imzadan kaçınmıştır.

Bu tutanak, yukarıda yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu´nun 105. maddesinde gösterilen “geçici aciz belgesi” niteliğindedir ve dava görülmekte iken ibraz edilmekle dava şartı gerçekleşmiştir.

Zira, yukarıda da açıklandığı üzere, davanın açılması için bir ön koşul olan aciz belgesinin davanın açılmasından önce alınması zorunlu bulunmayıp; davanın açılmasından sonra alınabileceği gibi temyiz aşamasında ve hatta bozmadan sonra bile alınıp ibraz edilmesi yeterlidir. Nitekim bu gerek davacı/alacaklı yanca yerine getirilmiştir.

Diğer taraftan, borçlunun haciz sırasında hazır olmaması nedeniyle belgenin yetersizliği yada geçersizliği olgusu, ayrıca ilgilisince İcra Hakimliği önünde itiraz ve şikayete konu edilmemişken; tasarrufun iptali davasına bakan mahkemece konunun resen ele alınıp tartışılması bu aşamada olanaklı değildir. Eş söyleyişle; içeriği ve yapılan işlemler yönünden merciinde itiraz ve şikayete konu edilmemiş bulunan 27.11.2002 tarihli haciz tutanağı içerdiği “borçlunun hacze değer malı bulunmadığı” yönündeki açıklama nedeniyle, yasanın açık hükmüne uygun “geçici aciz belgesi” niteliğindedir ve borçlunun acz hali gerçekleşmiştir.

Mahkemece; dava şartı olan aciz belgesinin varlığı gözetilerek işin esasına girilmeli ve toplanacak delillere göre sonucuna uygun bir karar verilmelidir.

Şu durum karşısında, davanın esasına girişilmeksizin, dava şartı olan geçerli bir aciz belgesinin yokluğundan bahisle davanın reddi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, 02.03.2005 gününde, oybirliği ile karar verildi.

 


 

İŞ:ÇALIŞMA SÜRESİ - VARDİYA PRİM ALACAĞI -FAZLA ÇALIŞMA ÜCRETİ

Hukuk Genel Kurulu 2007/9-150 E., 2007/160 K.

4857 S. İŞ KANUNU [ Madde 63 ]

4857 S. İŞ KANUNU [ Madde 41 ]

1475 S. İŞ KANUNU ( 14. maddesi yürülükte ) [ Madde 61 ]

"ÖZET"

1475 SAYILI İŞ KANUNU´NÜN YÜRÜRLÜKTE OLDUĞU DÖNEMDE HAFTALIK 45 GÜNÜ AŞAN ÇALIŞMANIN FAZLA ÇALIŞMA SÜRESİ OLARAK KABULÜ GEREKİR. 4857 SAYILI ÎŞ KANUNU DÖNEMİNDE İSE, GÜNLÜK 11 SAATE KADARKİ ÇALIŞMALAR YÖNÜNDEN ÖRTÜLÜ BİR DENKLEŞTİRMENİN VE DENKLEŞTİRMEYE ESAS GÜNLÜK 11 SAATİ AŞAN SÜRELER YÖNÜNDEN FAZLA ÇALIŞMANIN VARLIĞININ KABULÜ GEREKİR. KAPSAM DIŞI PERSONEL YÖNETMELİĞİ´NİN 12. MADDESİNDE BELİRTİLEN VARDİYALI ÇALIŞMALARA İLİŞKİN KOŞULLARA UYGUN BİR ÇALIŞMA BULUNMADIĞI TAKDİRDE VARDİYA PRİMİNE HÜKMEDİLEMEZ.

"İçtihat Metni"

Taraflar arasındaki "fazla çalışma ücreti ve vardiya prim alacağı" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Ankara Üçüncü İş Mahke mesi)´nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 23.06.2005 gün ve 1609-550 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesinin 07.11.2005 gün ve 31886-35313 sayılı ilamı ile,

"l- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Dava fazla mesai ve vardiya primi alacağına ilişkindir. İstekler hüküm altına alınmış, karar davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Taraflar arasındaki "fazla çalışma ücreti ve vardiya prim alacağı" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; (Ankara Üçüncü İş Mahke mesi)´nce davanın kısmen kabulüne dair verilen 23.06.2005 gün ve 1609-550 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesinin 07.11.2005 gün ve 31886-35313 sayılı ilamı ile,

"l- Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Dava fazla mesai ve vardiya primi alacağına ilişkindir. İstekler hüküm altına alınmış, karar davalı vekilince temyiz edilmiştir.

Davacının 7 gün, günde 24 saat süre ile çalışıp 14 gün dinlenerek davalı İdare bünyesinde radyoling istasyonunda güvenlik görevlisi olarak çalışmak üzere görevlendirildiği konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır.

İstek konusu dönem 09.07.2002-14.06.2004 tarihleri arasıdır.

Söz konusu sürenin bir kısmı 1475 sayılı İş Kanunu, diğer kısmı halen yürürlükteki 4857 sayılı İş Kanunu dönemine rastlamaktadır.

1475 sayılı İş Kanunu´nun 61. maddesine göre, genel bakımdan iş süresi haftada en çok 45 saattir. Bu süre üst sınırdır. 45 saatin üstünde yapılan çalışmalar fazla çalışma sayılır.

4857 sayılı İş Kanunu´nun 63. maddesince, ilke olarak çalışma süresi haftada en çok 45 saat olarak belirtilmiş, devamında tarafların anlaşması ile haftalık normal çalışma süresi işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine, günde onbir saati aşmamak koşulu ile farklı şekilde dağıtılabileceği ifade edilmiştir.

Aynı Kanunun 41. maddesine göre fazla çalışma, Kanunda yazılı koşullar çerçevesinde haftalık 45 saati aşan çalışmalardır. 63. madde hükmüne göre denkleştirme esasının uygulandığı hallerde, işçinin haftalık çalışma süresi, normal haftalık iş süresini aşmamak koşulu ile bazı haftalarda toplam 45 saati aşsa dahi bu çalışmalar fazla çalışma sayılmaz.

Davacı işçi, yanında diğer bir işçi ile nöbet tutmaktadır. Normal olarak günlük 24 saat çalışmanın 12 saatinde bir işçi, kalan sürede diğer işçinin çalıştığı varsayılır. Çalışılan bu süre içerisinde bir saatin zorunlu yemek ve diğer ihtiyaçlar için harcandığı gözönüne alındığında, davacı işçinin günlük çalışma süresi 11 saati aşmaz. Haftada çalışılan süre 77 saat eder. Gerek 1475 sayılı gerek 4857 sayılı Kanun döneminde haftalık çalışma süresi 45 saat kabul edildiğinden, davacı işçinin 1475 sayılı Kanun döneminde birinci haftanın fazla çalışması 32 saatten hesaplamak gerekir. 7 günlük sürenin ikinci haftaya sarkan bir çalışması bulunmadığından, anılan günler için fazla çalışma ücreti ödenmez.

Davacı işçinin 4857 sayılı Kanun dönemindeki çalışması için örtülü bir denkleştirme söz konusu olur. Çünkü anılan dönemde davacı işçinin günde 11 saati aşan bir çalışması bulunmamaktadır. 7 gün çalıştığından, kalan 14 gün için 4857 sayılı Kanun´un 63. maddesi gereğince denkleştirmenin varlığı kabul edilir. Mahkemece yukarıda belirtilen usul ve hesaplamalara dayanmayan kararı hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

3- Davacının, Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği´nin 12. maddesinde belirtilen vardiyalı çalışmalara ilişkin koşullara uygun bir çalışması bulunmadığından, anılan tarihten öncesi için vardiya primi isteğinin kabulü ayrı bir bozma nedeni sayılmalıdır."

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davalı vekili

Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

l- Davacı, Gaziantep Sofdağı Radyolink İstasyonunda güvenlik görevlisi olarak; 7 gün, günde 24 saat çalışıp, sonraki 14 gün dinlendiğini ileri sürerek, anılan devreye ilişkin fazla çalışma ücreti ve vardiya prim alacağının tahsiline karar verilmesini istemektedir.

Mahkemece, davacının çalıştığı 24 saatlik süreden yemek, uyku gibi zorunlu ihtiyaçları için 5 saatlik sürenin düşürülmesi sonucu günlük 19 saat çalıştığının kabulü ile buna göre hesaplanan bilirkişi raporunu benimseyerek davanın kabulüne karar verilmiştir.

Yüksek Özel Dairece, yukarıya aynen alınan karar ile hüküm bozulmuş, mahkemece, davacının nöbetlerini tek başına tuttuğu, bu durumda 3 saat uyku ve 2 saat yemek ve sair ihtiyaçlar için olmak üzere toplam 5 saat dinlenme süresinin mahsubu ile fiilen 19 saatlik çalışma üzerinden hesaplama yapılmasının doğru bulunduğu gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

1475 sayılı İş Kanunu´nun 61. maddesine göre, genel bakımdan iş süresi haftada en çok 45 saattir. 45 saatin üstünde yapılan çalışmalar fazla çalışma sayılmaktadır.

4857 sayılı İş Kanunu´nun 63. maddesince, ilke olarak çalışma süresi haftada en çok 45 saat olarak belirtilmiş, ancak tarafların anlaşması ile haftalık normal çalışma süresi işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine, günde onbir saati aşmamak koşulu ile farklı şekilde dağıtılabileceği ilkesi benimsenmiştir.

4857 sayılı İş Kanunu´nun 41. maddesine göre fazla çalışma, Kanunda yazılı koşullar çerçevesinde haftalık 45 saati aşan çalışmalardır. Anılan madde uyarınca, atıfta bulunulan 63. madde hükmüne göre denkleştirme esasının uygulandığı hallerde, işçinin haftalık çalışma süresi, normal haftalık iş süresini aşmamak koşulu ile bazı haftalarda toplam 45 saati aşsa dahi, bu çalışmalar fazla çalışma sayılmaz.

Dosya kapsamına göre; davalı şirkete ait radyolink istasyonunun meskun mahal dışında bulunması, ulaşım zorluğu gibi zorlayıcı nedenlerle, davacının, radyolink istasyonunda 7 gün sürekli kalıp, ardından gelen 14 gün ise evinde istirahat ettiği anlaşılmaktadır.

Radyolink istasyonlarında yapılan çalışmanın niteliği, yapılan işin ve işyerinin özelliğine göre, bu tür çalışanların uyku ve diğer zorunlu ihtiyaçları karşılamak için gerekli olan zaman dilimi gözetildiğinde, çalışmanın günde en fazla 14 saat sürdürülebileceği, Hukuk Genel Kurulu´nun 14.06.2006 gün 2006/9-374 Esas, 2006/382 Karar sayılı bozma kararında olduğu gibi somut olayda da benimsenmiş, çalışmanın tek başına yapılmış olmasının, çalışılan süreye etkisinin bulunmayacağı, Hukuk Genel Kurulu´nda yapılan görüşmelerde kabul edilmiştir.

Türk Telekomünikasyon A.Ş. (R-L) İstasyonlarında Çalışma Usul ve Esasları´na ilişkin mevzuatın "Çalışma Süresinin Düzenlenmesi" başlıklı 6. maddesinin (a) bendinde; çalışan personel, 24 saatlik süre içinde 3 vardiya halinde haftalık 6 gün 45 saat esasına göre çalıştırılır, ancak bu şekildeki vardiyayı oluşturacak sayıda personel bulunmayan istasyonlarda bu durum dikkate alınarak, 4857 sayılı İş Kanunu´nun 63. maddesine göre günde 11 saati aşmamak koşuluyla İl Telekom Yöneticisinin onayı ile farklı şekilde çalışma düzeni de oluşturulabileceği, (b) bendinde; 4857 sayılı İş Kanunu´nun 63. maddesinde yer alan denkleştirme esasına göre; haftalık normal çalışma süresinin, işyerinde haftanın çalışılan günlerine, günde 11 saati aşmamak koşulu ile farklı şekilde dağıtılabileceği, bu şekilde en fazla dört aylık süre içinde haftalık ortalama çalışma süresi normal haftalık çalışma süresini aşamayacağı, (c) bendinde; 4857 sayılı İş Kanunu´nun 41. maddesine göre; denkleştirme esasının uygulandığı hallerde, bazı haftalarda toplam 45 saati aşsa dahi yapılan bu çalışmaların fazla çalışma sayılmayacağı, (d) bendinde; fazla çalışma yapan personel isterse, bu çalışmalar karşılığı zamlı ücret yerine fazla çalıştığı her bir saat karşılığında l saat 30 dakikayı serbest zaman (ücretli izin) olarak kullanabileceği hükümlerini içermektedir.

1475 sayılı Yasa´nın yürürlükte olduğu dönemde; Yargıtay´ın istikrar kazanmış uygulamasına göre, haftalık 45 saati aşan çalışmanın fazla çalışma süresi olarak kabulünün gerekmesi karşısında, davacının, 7 gün ve günde 14 saat çalıştığı kabul edilerek, bu haftalarda 45 saati aşan sürelerde fazla çalışma yapıldığının kabulü gerekmektedir.

4857 sayılı Yasa döneminde, günlük 11 saate kadarki çalışmalar yönünden örtülü bir denkleştirmenin varlığı kabul edileceğinden, denkleştirmeye esas günlük 11 saati aşan süreler yönünden fazla çalışmanın varlığı kabul edilmelidir.

Yukarıda belirtilen maddi ve yasal olgular gözetilerek, davacının fazla çalışma alacağının saptanması gerekirken, yazılı düşüncelerle aksinin kabulü isabetli olmayıp, bozma nedenidir.

2- Davacının, Kapsam Dışı Personel Yönetmeliği´nin 12. maddesinde belirtilen vardiyalı çalışmalara ilişkin koşullara uygun bir çalışması bulunmadığından, vardiya primi isteğinin kabulü de doğru görülmemiştir.

Sonuç: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK´nın 429. maddesi gereğince (BOZULMASINA), istek halinde peşin harcın geri verilmesine 21.03.2007 gününde sonucunda oybirliği, gerekçesinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Davacının çalışma şekli, "güvenlik ve koruma görevlisi" olarak, 09.07.2002´den 15.06.2004 tarihine kadar, 7 tam gün üst üste, günde 24 saat süre ile çalışıp, izleyen 14 gün dinlendiği, devamla, yeniden 7 günlük nöbete girdiği, böylece 3´er haftalık periyotlarla R/L istasyonunun güvenlik koruma görevini yürüterek, bu biçimde çalışmanın sürdüğü hususlarında taraflar arasında ihtilaf bulunmamaktadır.

Davacı, tam gün süre görevde kaldığını iddia ederek, "fazla çalışma", "vardiya primi", "ulusal bayram ve genel tatil" ücretlerinin hüküm altına alınmasını istemektedir.

Davacının istemlerinden, "fazla çalışma" isteminin hüküm altına alınabilmesi için, işyerinin fiziksel konumu, çalışma şekli, iş yürütümündeki özellikler, işyerinde geçirilen zaman aralığı ve bir günlük çalışma süresinin hep birlikte değerlendirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.

Davacının yaptığı iş; kapalı bir mekanda, üretime dayalı, makine başında herhangi bir malın üretimine ilişkin olmayıp, meskun olmayan mahalde, R/L istasyonunun güvenliğinin sağlanmasına yönelik koruma-kollama faaliyetine ilişkindir.

Ayrıca davacının, bu işin yürütümünü, kendisinden başka, diğer güvenlik-´ koruma görevlileri ile birlikte alışılagelmiş çalışma saatlerinin dışında yerine getirdiği görülmektedir. Bu durum nedeniyle, çalışma, 24 saatlik zamanın tümünün kullanılması ile gerçekleşen tipik bir çalışma olmayıp, 24 saatin tümünün kullanılmasını gerektirmeyen, diğer çalışanlarla birlikte işin paylaşımı suretiyle yapılan "atipik" bir çalışmadır.

Bir kişinin gün boyunca uyku, dinlenme, yemek ve fiziksel ihtiyaçlarını gidermek için harcanacak zaman dilimi, 24 saatten düşülmelidir. Çalışma düzeni, 7 gün çalışma, 14 gün dinlenme şeklindeki periyodik zamanlardan oluşmaktadır. Bu haliyle çalışma şekli, 4857 sayılı iş Kanunu ile getirilmiş olan ve 63. maddede yer alan; "esnek çalışmayı" ifade eden "denkleştirme usulü" çalışmadır.

Bu tip çalışmalar; öncelikle işçi ve işveren arasında yapılacak yazılı bir akitle gerçekleştirilebileceği gibi, dava konusu dosyada olduğu üzere, örtülü bir anlaşmayla da sürdürülebilir. Diğer bir anlatımla, davacının işyerinde bu koşullarda ve nitelikte çalışması, iş hukukunda yer alan "denkleştirme usulü" çalışmadır.

Davacı, günde 24 saat üzerinden çalıştığını ileri sürerek "fazla çalışma ücreti" talep etmiş; mahkemece, davacının bu süreyi, 18 saat üzerinden çalışarak gerçekleştirdiği kabul edilmiş ve ısrar kararında da benimsenerek hüküm kurulmuş ise de, bu dosyaya ilişkin Hukuk Genel Kurulu görüşmelerinde, (daha önce benzer dosyalar için kesinleşen kararlarda bu tür çalışmaların, günde bir işçi tarafından sadece 14 saatlik zaman dilimini kapsayacağı kabul edilmiş bulunduğundan), bir günlük çalışma süresinin 14 saat olacağı varsayımıyla, (benimsenen bu ilkeye tarafımdan da katılınmak suretiyle) aşağıda anlatılacağı şekilde istemlerinin değerlendirilmesi yoluna gidilmiştir.

Davacının çalışma süresinin bir kısmı, 1475 sayılı Yasa´nın yürürlük zamanına ilişkin olup, diğer kısmı da, 10.06.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4857 sayılı Yasa´nın yürürlük zamanına rastlamaktadır.

Bu haliyle, genel olarak fazla çalışma ücreti istemlerinin değerlendirilmesinde; 1475 sayılı Yasa´nın 35 ve 61. maddelerinde yer alan hükümlerden hareketle, günlük zorunlu çalışmanın 7.5 saat ve haftalık zorunlu çalışma süresinin 45 saat olduğu ve günlük fazla çalışma süresinin en çok 3 saat ile sınırlandırılmış olmasına rağmen, Yüksek Dairenin içtihatlarında; fazla çalışma ücretinin tespitinde, günlük çalışma ilkesi değil, haftalık 45 saatin aşılması hali esas alınmıştır. İşçinin günlük çalışmasındaki 7.5 saati kaç saat aştığı olgusu hiç dikkate alınmamıştır.

Somut olayda, davacının 1475 sayılı Yasa´nın yürürlük zamanına denk gelen dönemdeki 7 gün çalışma, 14 gün dinlenme periyodundaki çalışması, günde 14 saat çalışılması hesabı ile sonuç belirlendikten sonra, 45 saati aşan kısmının fazla çalışma olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu değerlendirme ve hesap tarzına ilişkin görüşüm Daire ve HGK Kararı ile de uygunluk arzetmektedir. 4857 sayılı Yasa´nın yürürlükte bulunduğu sürede gerçekleşen çalışmaların ise, aynı sayılı Yasanın 41 ile 63. maddelerinde belirtilen düzende geçtiği tarafımdan benimsendiğinden, fazla çalışma ücretini davacının hak etmediği görüşündeyim. Bu nedenle de HGK kararında yer alan görüşten ve sonuçtan ayrılmaktayım.

Şöyle ki; davacının meskun olmayan mahalde değişik periyotlarla "atipik" şekilde geçen çalışmaları, davalı vekilince dosyaya sunulan cevap dilekçeleri içeriğinden anlaşıldığı üzere; taraflarca örtülü olarak kabul edilmiş "denkleştirme usulü" çalışmadır.

4857 sayılı Yasa´nın 63. maddesi ile çalışma hayatına yeni olarak getirilen "esnek çalışma" düzenindeki denkleştirme uygulamalarında, tarafların örtülü veya yazılı anlaşması ile, 63. maddede anlatıldığı üzere, en çok 2 ayı kapsayacak biçimde (Toplu Sözleşme hallerinde 4 haftaya kadar uzatılabilir) haftalık 45 saat ile belirlenen normal çalışma süresi, başlangıçta yoğunlaştırılmış iş haftası olarak 45 saati aşabilir. Ancak, günlük çalışma saatleri, 11 saat ile sınırlandırılmıştır. Belirli aşamadan sonra, çalışma temposu hafifletilerek, haftalık 45 saatin altında gerçekleşen sürelere dönüştürülebilir. Ancak, iki aylık ortalaması 45 saati geçmeyecek biçimde ayarlanmalıdır.

Bu tür yapılan çalışmada, işverence isçilere, yoğunlaştırılmış iş haftaları için fazla çalışma ücreti ödenmesi gerekmemektedir. İsçilere 45 saati aşan çalışmaları için ücret yerine, kısaltılmış çalışma süresi sunulduğu gibi, beraberinde, hiç çalışılmayan serbest zaman da sunulabilir.

Nitekim eldeki dosyada da davacı, ilk haftalarda işyerinde 7 gün yoğun çalıştırıldıktan sonra, 14 gün olarak hiç çalışılmayan ve evinde dinlenme ile geçirilen süreye kavuşturulmuştur. Bu tür çalışmada ödül olarak serbest zaman kullandırıldıktan sonra, ayrıca davada olduğu gibi, fazla çalışma ücretinin talep edilmesi ve de hüküm altına alınması hali, gerek 63. maddenin ruhuna, gerekse hakkaniyete uygun düşme yecektir. Aksi halde, bir eylem nedeniyle tarafına iki ayrı kazanç (Serbest Zaman+Para) sağlanmış olunacaktır.

Bu davaya ilişkin olarak HGK görüşmeleri sırasında, taraflar arasındaki iş ilişkisinde denkleştirme olgusunun var olup olmadığı hususu tartışmaya dahi açılmamış olup, bu olgunun varlığı nedeniyle fazla çalışma ücreti isteminin reddine de karar verilmemiştir.

Tam aksine, HGK´ca, yoğunlaştırılmış iş haftasında günde 14 saat çalışmanın, 63. maddede anlatılan 11 saatin aşılması nedeniyle günde 3 saat fazla çalışmanın yapıldığının kabulü ile, günlük çalışma düzeni esas alınıp, çalışılan gün sayısı ile çarpılarak fazla çalışma saatleri tespit edilmiş ve bu saatler için fazla çalışma ücretinin hüküm altına alınması yolunda hüküm kurulmuştur.

Oysa ki, 4857 sayılı Yasa´nın 41. maddesinde; haftalık zorunlu çalışma süresi 45 saat olarak belirlenip, 1475 sayılı Yasa´nın 35. maddesinde olduğu gibi, günlük çalışmada fazla çalışmayı kısıtlayan bir ibare yer almamaktadır. Fazla çalışma süresinin toplamını ancak yılda 270 saat olarak sınırlayarak, çalışma düzenine günlük değil, haftalık sistem getirilmiştir. HGK Kararında ise, günlük çalışma süresi esas alınıp, 11 saatin aşılması nedeniyle fazla çalışma saatleri belirlenmiştir.

Bu husus, haftalık zorunlu çalışma süresini 45 saat olarak esas alan 41. maddenin lafzına da aykırı bulunmaktadır. Ancak, fazla çalışma süreleri belirlenecekse (denkleştirme düzeninin mevcut olmadığı hallerde) haftalık çalışılan toplam saatlerden, 45 saatin çıkarılması gerekir.

Diğer yandan eldeki dosyada görüldüğü gibi, her hafta ard arda muntazam gerçekleşen çalışmalar yoktur. Üç haftalık periyot vardır. Ve bunun sadece ilk haftası, çalışma ile, 2 haftası ise dinlenme ile geçmektedir. İşte bu nedenledir ki, mevcut-bu çalışmanın "denkleştirme usulü" niteliğinde bulunduğu görüşündeyim.

Çalışılan sürelerin haftalık ortalamaları; (7 x 14 saat = 98 saat) olup, (3 hafta için) zorunlu 135 (45 x 3) saatlerine ulaşmamaktadır. Bu haliyle, "denkleştirme usulü" çalışmanın varlığı HGK´ca da kabul edilmediğinden, 45 saatin aşılması nedeniyle öncelikle bu madde gereği haftalık zorunlu çalışmanın hesaplaması yapılıp, bulunan toplam saatten, zorunlu 45 saatin mahsubu gerekirken, bu husus göz ardı edilerek (doğrudan denkleştirme olgusunun varlığı kabul edilmeksizin), "63. maddedeki hal olan fazla çalışma olgusu, 11 saatin üzerinde gerçekleşmiştir" kabilinden bir yaklaşımla, fazla çalışma süreleri tespit edilmiştir.

4857 saılı Yasa´nın 41. maddesi dışındaki hiçbir maddesinde, fazla çalışmanın 11 saatin üzerinde gerçekleşeceği yolunda bir başka hükme rastlanılmamaktadır. HGK´ca bu yorumun kaynağı açıklanmadan, doğrudan hesaplamaya geçilmiştir. Oysa ki tarafımdan bu dosya itibariyle benimsenmemekle birlikte, 22.05.2003 tarihinde yürürlüğe giren ve 63. maddeyi dayanak alan "İş Kanunu´na İlişkin Çalışma Süreleri" Yönetmeliği´nin 4. maddesinde;

":..Genel bakımdan çalışma süresi, haftada en çok 45 saattir. Aksi kararlaş-tırılmamış ise, bu süre, işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde uygulanarak uygulanır...

...Günlük çalışma süresi her ne şekilde olursa olsun 11 saati aşamaz. Bir işçinin bu sınırları aşan sürelerle çalıştırılmasında:

a) 4857 sayılı İş Kanunu´nun 41, 42 ve 43. maddeleri hükümleri uygulanır" denilmektedir.

Görüldüğü üzere, gerek Yüksek Daire, gerekse HGK, esas hükmü oluştururken, "11 saatin üzeri fazla çalışmadır" tezinde bu yönetmelik hükmünden esinlenmiş oldukları düşünülebilirse de, görüşmelerde ve kararda bu husus yer almamaktadır.

Oysa Yönetmeliğin 4. maddesinin ilk fıkrasında; "Genel bakımdan çalışma süresi haftada en çok 45 saattir. Aksi kararlaştırılmamışsa bu süre, işyerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek uygulanır." denmektedir.

Bu durumda 41. maddeyi de esas alarak fazla çalışma süresinin belirlenmesinde öncelikle, fazla çalışma sürelerinden 45 saatin mi mahsup edileceği, yoksa doğrudan bir günde 11 saat üzeri çalışmaların mı gün sayısı ile çarpılıp sonuca varılacağı, bu sistemden hangisinin öncelikli olduğu tartışmaları da doğacaktır. Esasen, çalışılan tüm saatlerden zorunlu 45 saat düşüldüğünde, zaten 11 saatin üzerinde geçen fazla çalışmalar da düşülmüş bulunmaktadır. Görüldüğü gibi, her iki hesap tarzının da sonuçları farklı olmaktadır. (7 x 14 saat = 98 saat - 45 saat = 43 saat mi, yoksa 7x3 saat = 21 saat mi) HGK ve Yüksek Dairece; 7x3 saat = 21 saat fazla çalışma yapıldığı görüşü benimsenmektedir. Bu hesap tarzı işçi aleyhinedir. Bu anlayış ile, bazen de haftalık 45 saatlik çalışmaya dahi ulaşılmadığı hallerde, örneğin; 3 günlük çalışmada (3 x 13 saat = 39 saat) dahi, 11 saat aşıldığında, 6 saat (3x2 saat) fazla çalışma olgusunun varlığı kabul edilecektir. Bu nedenle, HGK Kararı oluşturulurken bu hususların dahi enine boyuna tartışılmamış bulunması tarafımca eksiklik olarak görülmektedir.

Aynı Yönetmeliğin 5. maddesinin konu başlığında; "Denkleştirme Esasına Göre Çalışma" yazılı olup, içeriğinde 63. maddeyi açıklayan ibareler bulunmakta, yukarıda anlatılan 4. maddede olduğu gibi, 11 saatin aşılması halinde ücret konusunda fazla çalışmayı ödüllendiren ifadeler yer almamaktadır. Bunun anlamı, denkleştirmeye dayalı çalışma halinde, 11 saat sınırı aşıldığında uygulanacak yaptırım bulunmamaktadır. Çünkü denkleştirme olgusu ile fazla çalışma ücretinin tahakkuku birlikte düşünülemez. Nedeni, ödül olarak verilen az çalışma veya serbest zamandır, para değildir.

Ancak işverenin bu kurallara uymaması halinde 4857 sayılı Yasa´nın 104. maddesinde, 63. madde ve yönetmeliklerinde belirtilen çalışma sürelerine aykırılık oluştuğunda, işverene cezai yaptırım uygulanacağı etraflıca ifade edilmektedir.

Tüm bu anlatılanları özetlemek gerektiğinde, denkleştirme olgusunun bulunmadığı hallerde, günlük çalışmanın 11 saati aşması halinde değil, haftalık 45 saati aştığında fazla çalışma için ücret takdiri gerekir. Tarafımdan da bu görüş, bu dosyadan ayrık, ancak genel olarak benimsenmektedir.

Denkleştirme olgusunun varlığı halinde ise, zaten fazla çalışma yapıldığından bahisle ayrıca ücret takdirinin yeri yoktur.

Somut olayda, 4857 sayılı Yasa dönemine ait günlük çalışma süresi, 14 saat dahi olsa, serbest zaman ödül olarak kullandırıldığı için, fazla çalışma ücretine hak kazandırılamaz, gerektiğinde 104. madde hükümleri idarece işverene tatbik ettirilir.

Anlatılan bu nedenlerle, Dokuzuncu Hukuk Dairesince de benimsenen HGK çoğunluk görüşüne katılmamaktayım.

 


 

 
                                  Sayaç