TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR.. SİTEMİZDE YER ALAN BİLGİLERİ İNCELERKEN ARADIĞINIZ SORULARIN CEVABINI BÜYÜK ÖLÇÜDE BULABİLECEKSİNİZ..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
YARGITAY HUKUK DAİRELERİ KARARLARI 12 / 07-01-2013
 BOŞANMA DAVASI SADAKATSIZLIK NEDENİYLE

T.C.

YARGITAY

2. HUKUK DAİRESİ

E. 2004/13709 K. 2004/14684 T. 8.12.2004

BOŞANMA ( Sadakatsızlık – Kadının Kocası İşe Gittikten Sonra Kocasının Amcasını Sabah Eve Aldığı Akşam Saat 16.00-l6.30′a Kadar Uzun Süre Evde Kaldığı Bu Durumun Sık Sık Tekrarlanması )

EVLİLİK BİRLİĞİNİN TEMELİNDEN SARSILMASI ( Kadının Kocası İşe Gittikten Sonra Kocasının Amcasını Sabah Eve Aldığı Akşam Saat 16.00-l6.30′a Kadar Uzun Süre Evde Kaldığı Bu Durumun Sık Sık Tekrarlanması – Sadakatsızlık )

SADAKATSIZLIK NEDENİYLE BOŞANMA ( Kadının Kocası İşe Gittikten Sonra Kocasının Amcasını Sabah Eve Aldığı Akşam Saat 16.00-l6.30′a Kadar Uzun Süre Evde Kaldığı Bu Durumun Sık Sık Tekrarlanması )

4721/m.161,166

ÖZET : Davalı kadının kocası işe gittikten sonra, kocasının amcasını eve aldığı, bu kişinin sabah saat 08.30 – 09.00 gibi gelip, akşam saat 16.00-l6.30′a kadar uzun süre evde kaldığı, bu durumun sık sık tekrarlandığı ve devam edegeldiği anlaşılmaktadır. Kadının gerçekleşen eylemi sadakatsizlik olup bu hal evlilik birliğini temelinden sarsar.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hükmün temyizen mürafaa icrası suretiyle tetkiki istenilmekle duruşma için tayin olunan bugün temyiz eden A. D. Ç. vekili Av. C. A. geldi. Karşı taraf tebligata rağmen gelmedi. Gelenin konuşması dinlendikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için duruşmadan sonraya bırakılması uygun görüldü. Bugün dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Toplanan delillerden; davalı kadının kocası işe gittikten sonra, kocasının amcası R.’yi eve aldığı, bu kişinin sabah saat 08.30 – 09.00 gibi gelip, akşam saat 16.00-l6.30′a kadar uzun süre evde kaldığı, bu durumun sık sık tekrarlandığı ve devam edegeldiği anlaşılmaktadır. Kadının gerçekleşen eylemi sadakatsizlik olup bu hal evlilik birliğini temelinden sarsar. Bu sebeple boşanma kararı verilmesi gerekirken, davanın reddi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Hükmün gösterilen sebeple BOZULMASINA, duruşma için takdir olunan 400.000.000 lira vekalet ücretinin davalıdan alınıp davacıya verilmesine, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 08.12.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.


BOŞANMA DAVASI ZİNA NEDENİ İLE

T.C.

YARGITAY

2. HUKUK DAİRESİ

E. 2008/20278 K. 2010/1423 T. 1.2.2010

BOŞANMA ( Dosyada Davacı-Davalının Zina Yaptığına İlişkin Yeterli Kanıt Bulunmadığı – Aynı İşyerinde Çalışan Bir Başka Erkekle Telefonla Görüşme Mesaj Gönderme ve Bu Kişinin Arabasına Binmiş Olma Zinaya Delalet Eden Davranışlar Niteliğinde Olmadığı )

ZİNA SEBEBİNE DAYALI BOŞANMA İSTEMİ ( Aynı İşyerinde Çalışan Bir Başka Erkekle Telefonla Görüşme Mesaj Gönderme ve Bu Kişinin Arabasına Binmiş Olma Zinaya Delalet Eden Davranışlar Niteliğinde Olmadığından Reddi Gereği )

EŞYA TALEBİ ( Dava Konusu Yapılan Buzdolabı Çamaşır Makinesi ve Fırınlı Ocağın Davacı-Davalı Tarafından Evlilik Birliğine Çeyiz Olarak Getirildiği ve Bu Eşyaların Davacı-Davalı Kadına Ait Olduğu – Davacı-Davalının Bu Eşyalarla İlgili Talebinin Kabulü Gerektiği )

4721/m.161

ÖZET : Dosyada davacı-davalının zina yaptığına ilişkin yeterli kanıt bulunmamaktadır. Aynı işyerinde çalışan bir başka erkekle telefonla görüşme, mesaj gönderme ve bu kişinin arabasına binmiş olma, zinaya delalet eden davranışlar niteliğinde değildir. Zina sübut bulmamıştır. Açıklanan nedenle davalı-davacının zina sebebine dayanan boşanma davasının reddi gerekir.

Dava konusu yapılan buzdolabı, çamaşır makinesi ve fırınlı ocağın davacı-davalı tarafından evlilik birliğine çeyiz olarak getirildiği ve bu eşyaların davacı-davalı kadına ait olduğu, davalı-davacı ( koca )’nın babasının evinde kaldığı gerçekleşmiştir. Öyleyse davacı-davalının bu eşyalarla ilgili talebinin kabulü gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm davacı-davalı ( kadın ) tarafından kocanın boşanma davası, yoksulluk nafakası, tazminatlar, ziynetler ve çehiz eşyaları yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR :

1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davacı-davalının ziynetlere ilişkin temyiz itirazları yersizdir.

2- Davalı-davacı ( koca ) vekili, birleşen boşanma davasını 31.7.2008 tarihli oturumda zina ( TMK. m. 161 ) sebebine dayandırdıklarını açıklamış, mahkemece de birleşen boşanma davasının bu sebebe dayandığı kabul edilmiştir. Dosyada davacı-davalının zina yaptığına ilişkin yeterli kanıt bulunmamaktadır. Aynı işyerinde çalışan bir başka erkekle telefonla görüşme, mesaj gönderme ve bu kişinin arabasına binmiş olma, zinaya delalet eden davranışlar niteliğinde değildir. Zina sübut bulmamıştır. Açıklanan nedenle davalı-davacnın zina sebebine dayanan boşanma davasının reddi gerekirken yetersiz gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.

3- Dava konusu yapılan buzdolabı, çamaşır makinesi ve fırınlı ocağın davacı-davalı tarafından evlilik birliğine çehiz olarak getirildiği ve bu eşyaların davacı-davalı kadına ait olduğu, davalı-davacı ( koca )’nın babasının evinde kaldığı gerçekleşmiştir. Öyleyse davacı-davalının bu eşyalarla ilgili talebinin kabulü gerekirken reddi usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ : Hükmün yukarıda 2. ve 3. bentlerde gösterilen sebeplerle BOZULMASINA, 2. bentteki bozma sebebine göre davacı-davalının yoksulluk nafakası ve tazminatlara ilişkin temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, hükmün bozma kapsamı dışında kalan ve incelenmeyen yönler haricindeki temyize konu bölümlerinin yukarıda 1. bentte gösterilen sebeple ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 01.02.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

T.C. YARGITAY

2. HUKUK DAİRESİ

E. 2005/832 K. 2005/2668 T. 23.2.2005

BOŞANMA ( Zina Sebebiyle – Kadının Açtığı Davadan Feragatından Sonra Davalı Kocanın Bir Başka Kadınla Düğün Yaparak Evlenip Birlikte Yaşadığı/Boşanma Koşullarının Oluştuğu )

ZİNA SEBEBİYLE BOŞANMA ( Koşulların Oluştuğu – Kadının Açtığı Davadan Feragatından Sonra Davalı Kocanın Bir Başka Kadınla Düğün Yaparak Evlenip Birlikte Yaşaması )

4721/m.161

ÖZET: Davacı kadının daha önce açtığı davadan feragatından sonra davalı kocanın bir başka kadınla düğün yaparak evlendiği ve onunla birlikte yaşadığı anlaşılmaktadır. Türk Medeni Kanununun 161. madde koşulları oluşmuştur. Davanın kabulüne karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davacı tanıklarının beyanlarından, davacı kadının daha önce açtığı davadan feragatından sonra davalı kocanın bir başka kadınla düğün yaparak evlendiği ve onunla birlikte yaşadığı anlaşılmaktadır. Türk Medeni Kanununun 161. madde koşulları oluşmuştur. Davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde reddi bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Hükmün açıklanan nedenle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 23.02.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2000/2-1128 K. 2000/1153 T. 20.9.2000

• BOŞANMA ( Affedilen olaya dayanılmaz)

• TEDBİR NAFAKASI HAKKI

743/m.134,137,162/2

ÖZET : 1. Tanıkların sözünü ettiği hakaret olayından sonra taraflar barışıp birlikte Almanyaya gitmişler ve orada kalmışlardır.

Koca eşini affetmiş, geçen olayları hoşgörü ile karşılamıştır. Artık bu olaylar boşanmaya esas alınamaz.

2. Boşanma davası açılınca eşlerin ayrı yaşama ve nafaka isteme hakları doğar. İstek olmasa bile dava süresince, davaya bakan hakim gerekli tedbirleri re´sen almak zorundadır.

DAVA VE KARAR : Taraflar arasındaki "boşanma" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Balıkesir Asliye 2. Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 23.9.1999 gün ve 1998/576 E. 1999/520K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 19.1.2000 gün ve 1999/13328 E.- 2000/225 K. sayılı ilamı;

( .... 1- Toplanan delillerden, tanıkların sözünü ettiği hakaret hadisesinden sonra tarafların barışıp birlikte Almanya´ya gittikleri ve orada uzunca bir süre birlikte kaldıkları anlaşılmaktadır. Gerçekten bu durum karşısında koca eşini affetmiş, geçen olayları hoşgörü ile karşılamıştır. Artık bu olaylar boşamaya esas alınamaz. Tanıklar Almanya´da oluşan bir olaydan da söz etmemişlerdir. Davanın reddi gerekirken, deliller yanlış değerlendirilerek boşamaya karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

2- Boşanma davası açılmakla eşlerin ayrı yaşama ve nafaka isteme hakkı doğar ( M.K. m. 162/2, 137). Kaldı ki istek olmasa bile davanın devamı süresince gerekli tedbirlerin davaya bakan hakim tarafından kendiliğinden ( re´sen) alınması zorunludur. ( M.K. 137). O halde dava tarihinden geçerli olmak üzere, kadın ve yanındaki müşterek çocuk yararına uygun miktarda tedbir nafakasına hükmedilmesi gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI :

Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu´nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı ( BOZULMASINA) oybirliği ile karar verildi.


 

T.C. YARGITAY

4. HUKUK DAİRESİ

Esas No. 2007/5147

Karar No. 2008/1302 Tarihi 07.02.2008

İLGİLİ MEVZUAT

4721-TÜRK MEDENİ KANUNU (MK)/24

KAVRAMLAR

BOŞANMA DAVASINDA TARAF BEYANLARI

HAKSIZ EYLEM NEDENİYLE KİŞİLİK HAKLARINA SALDIRI

ZİNA İDDİASI

ÖZET

BOŞANMA DAVASINA İLİŞKİN DİLEKÇEDE YER ALAN VE DİĞER TARAFIN ZİNA YAPTIĞINI İLİŞKİN BEYANLAR İDDİA VE SAVUNMA SINIRLARI İÇİNDE KALAN AÇIKLAMALAR OLUP, SÖZ KONUSU BEYANLARIN KİŞİLİK HAKLARINA SALDIRI OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİ MÜMKÜN DEĞİLDİR

Davacı Sevim vekili avukat tarafından, davalı Zeynel aleyhine 29/08/2002 gününde verilen dilekçe ile tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 23/11/2006 günlü kararın Yargıtay´ca incelenmesi davalı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Dava, haksız eylem nedeniyle kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu iddiasından doğan manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece istemin bir bölümü kabul edilmiş, kararı davalı taraf temyiz etmiştir.

Davacı, davalının daha önce aralarında görülen boşanma davasındaki dava dilekçesinde, aralarında davacının yurtdışında doğup büyüyenler gibi serbest hareket etmesinden kaynaklanan geçimsizlik bulunduğunu belirttiği "benden sana aile olmaz, git başının çaresine bak" biçiminde haber yolladığını ileri sürerek boşanma nedenlerini açıkladığı, ayrıca yargılama sırasında tanık beyanlarına karşı diyeceği sorulan davalının "ben 62 yaşındayım, bugüne kadar geçinip de şimdi ayrılmak istiyorsam bunun mutlaka bir sebebi vardır, ben davalının zina yaptığına bizzat şahit olduğum için bu davayı açtım" biçiminde açıklamalarda bulunduğunu, bu şekilde kendisini asılsız biçimde zina yapmakla suçlamasının kişilik haklarına saldırı oluşturduğunu ileri sürerek manevi tazminat istemektedir.

Dava konusu edilen sözlerin boşanma davasına ilişkin dilekçede yer alan dava sebebinin diğer bir anlatımla iddianın kanıtlanması amacıyla söylendiği, iddia ve savunma sınırları içinde kaldığı anlaşılmış olup davacının kişilik haklarına saldırı olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Bu itibarla davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmediğinden kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine, 07.02.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.


AVUKATA SERİ YARGILAMA DAVALARINDA DİLEKCE YAZIM ÜCRETİ

T.C. YARGITAY

10.Hukuk Dairesi

Esas Karar

2012/9247 2012/9006

Y A R G I T A Y İ L Â M I

Dava, davalı işverene ait işyerinde geçen çalışmalar yönünden itibari hizmet süresinin ve anılan sürenin sigortalılık süresine eklenmesi gerektiğinin tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hükmün, davalılar avukatları tarafından temyiz edilmesi üzerine Tetkik Hâkimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

1-) Davalı Kurum vekilinin temyiz istemi yönünden;

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 8’inci maddesi hükmü gereğince iş mahkemesinin nihai kararları, yüze karşı verildiğinde tefhim gününden, yoklukta verildiği takdirde tebliğ tarihinden itibaren sekiz gün içinde temyiz edilebilmektedir. İnceleme konusu davada, davalı Kurum vekilinin yüzüne karşı 29.11.2011 günü yöntemince okunan (tefhim edilen) karara karşı yasal süre geçtikten sonra 07.02.2012 tarihinde temyiz yoluna başvurulduğundan, 01.06.1990 gün ve 1989/3 Esas - 1990/4 Karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı da göz önünde bulundurularak temyiz dilekçesinin süre aşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekmektedir.

2-) Davalı işveren T.Ş.F.A.Ş. vekilinin temyiz itirazları yönünden; dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

Davalı işverene ait işyerinde çalışan davacı ile birlikte toplam 32 sigortalı yönünden aynı avukat tarafından davalar açıldığı anlaşılmakta olup, mahkemece yapılan yargılamada; tüm dosyalar yönünden 31.10.2011 tarihinde işyerinde keşif yapılıp, aynı bilirkişilerce rapor düzenlendiği, davalar hakkında 29.11.2011 günü karar verilerek itibari hizmet sürelerinin hüküm altına alınıp her bir dava yönünden ayrı maktu avukatlık ücreti belirlendiği belirgindir.

Davanın yasal dayanağı olan 506 sayılı Kanunun ek 5’inci maddesinde; bu Kanuna göre sigortalı sayılanların, maddede sayılan görevlerde geçen sigortalılık sürelerine, bu sürelerin her tam yılı için, hizalarında gösterilen sürelerin sigortalılık süresi olarak ekleneceği belirtildikten sonra, inceleme konusu dava yönünden uygulama olanağı bulunan IV. bendinde “Sigortalılar” başlığı altında azotlu gübre ve şeker sanayiinde, fabrika, atölye, havuz ve depolarda, trafo binalarında çalışanlara yer verilmiş, “Hizmetin geçtiği yer” başlığı altında da “çelik, demir ve tunç döküm; zehirli, boğucu, yakıcı, öldürücü ve patlayıcı gaz, asit, boya işleriyle gaz maskesi ile çalışmayı gerektiren işlerde; patlayıcı maddeler yapılmasında; kaynak işlerinde çalışanlarda” ibareleri sıralanmıştır.

Anayasa’nın 141’inci maddesinin son fıkrasında, davaların en az giderle ve olanaklı olan çabuklukla sonuçlandırılmasının, yargının görevi olduğu belirtilmiş; 1136 sayılı Avukatlık Kanununun “Avukatlığın Amacı” başlığını taşıyan 2’nci maddesinde, avukatlığın amacının; hukuki ilişkilerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamak olduğu, “Avukatlık Ücreti” başlıklı 164’üncü maddesinde, avukatlık ücretinin, avukatın hukuki yardımının karşılığı olan tutarı veya değeri ifade ettiği bildirilmiş; 03.12.2010 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi’nin 3’üncü maddesinin birinci fıkrasında da, yargı yerlerince avukata ait olmak üzere karşı tarafa yükletilecek avukatlık ücretinin belirlenmesinde, avukatın emeği ve çabasının, işin önemi ve niteliğinin ve davanın süresinin göz önünde tutulacağı açıklanmıştır.

Diğer taraftan; 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 423’üncü maddesinde, davanın önemine göre yasal olarak belirlenecek avukatlık ücretine, yargılama giderleri arasında yer verildiği gibi, 01.10.2011 günü yürürlüğe girerek 1086 sayılı Kanunu yürürlükten kaldıran 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun “Dürüst davranma ve doğruyu söyleme yükümlülüğü” başlığını taşıyan 29’uncu maddesinin birinci fıkrasında, tarafların, dürüstlük kuralına uygun davranmak zorunda oldukları, “Usul ekonomisi ilkesi” başlıklı 30’uncu maddesinde, hakimin, yargılamanın kabul edilebilir süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlü olduğu, 323’üncü maddesinde, vekille takip edilen davalarda kanun gereğince takdir olunacak vekalet ücretinin yargılama giderlerinden olduğu, 332’nci maddesinde, yargılama giderlerine, mahkemece kendiliğinden hükmedileceği yönünde düzenleme yapılmış, 29.05.1957 gün ve 4/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da avukatlık ücretinin, diğer yargılama giderlerinde olduğu gibi mahkemece kendiliğinden hükme bağlanacağı belirtilmiştir.

Ayrıca; 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 2’nci maddesi “Dürüst davranma” başlığını taşımakta olup, dürüstlük ( = objektif iyi niyet) kuralının yer aldığı maddede, herkesin, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorunda olduğu, bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasının hukuk düzenince korunmayacağı açıklandıktan sonra “İyi niyet” başlıklı 3’üncü maddesinde ise, kanunun iyi niyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olanın iyi niyetin varlığı olduğu, ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimsenin iyi niyet iddiasında bulunamayacağı bildirilmiştir.

Anılanyasal düzenlemeler ışığı altında yapılan değerlendirmede; aynı işyerinde gerçekleşen çalışmalar için 38 adet sigortalı yönünden, aynı istemi içeren, aynı davalı işveren ve Kuruma karşı bir anlamda toplu (seri) dava açılmış olması, davacıların aynı avukat tarafından temsil edilmiş bulunmaları, davaların türü, taraflar arasındaki uyuşmazlığın niteliği, yargılamaların süresi, davaların görülmesi sırasında avukatın harcadığı emek ve çaba göz önünde bulundurulduğunda, yargılamada vekil ile temsil olgusu gerekçesiyle her bir dava yönünden 1.200,00 TL. maktu avukatlık ücreti belirlenerek, davalıların adalet ve hakkaniyet ilke ve ölçüleri içerisinde yer almayacak suret ve şekilde avukatlık ücreti ile sorumluluklarının benimsenmesi, özellikle 4721 sayılı Kanunun 2 ve 3 ile 6100 sayılı Kanunun 29’uncu maddeleri olmak üzere yukarıda sıralanan düzenlemelere aykırılık oluşturduğu gibi, seri denebilecek bu tür davalarda harcanan emek ve çabanın oldukça üstünde avukatlık ücretine hükmedilerek davalılara ölçüsüz bir yükümlülük getirilmesinin hukuk düzenince korunmayacağı da belirgindir.

Bu maddi ve hukuki olgular dikkate alınmaksızın, mahkemece eksik inceleme ve araştırma sonucu, her bir dava yönünden dilekçe yazım ücreti yerine avukatlık ücretinin hüküm altına alınması isabetsiz olduğu gibi, davacı yararına belirlenen avukatlık ücretinden davalı işverenle birlikte davalı Kurumun da teselsül hükümlerine göre sorumlu olduğu göz ardı edilerek, mahkemece yanılgılı değerlendirme sonucu anılan ücretin yalnızca işverene yüklenmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

Ne var ki; bu aykırılıkların giderilmesi yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden hüküm bozulmamalı, 6100 sayılı Kanunun geçici 3’üncü maddesinin yollamasıyla 1086 sayılı Kanunun 438’inci maddesi gereğince düzeltilerek onanmalıdır.

S O N U Ç : 1-) Davalı Kurum vekilinin temyiz dilekçesinin süre aşımı nedeniyle REDDİNE,

2-) Davalı işveren T.Ş.F.A.Ş. vekilinin temyiz itirazları yönünden, hükmün (3) numaralı bendinde yer alan sözcüklerin çıkartılarak yerine “Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümlerine göre belirlenen 200,00 TL. dilekçe yazım ücretinin davalılardan müştereken ve müteselsilen alınarak davacıya verilmesine,” sözcüklerinin yazılmasına ve bu şekliyle hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 17.05.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

YARGITAY

10. Hukuk Dairesi 2011/18171 E.N , 2011/20469 K.N.

İlgili Kavramlar

AVUKATLIK ÜCRETİ

SERİ DAVA

İçtihat Metni

Davacı, davalı işverenler nezdinde çalışmış olduğu tüm dönemlerde almış olduğu gerçek ücretin Sosyal Güvenlik Kurumuna eksik bildirildiğini, gerçek ücret ile bildirilen ücret arasındaki farkın tespitini talep etmiştir.

Mahkemece, davanın konusuz kalması nedeniyle karar tesisine yer olmadığına karar verilmiştir.

Hükmün, davalılardan İzmir Büyük E... Otelcilik ve Turizm A.Ş vekili tarafından, her dosya için ayrı ayrı vekalet ücreti takdir edilmesinin yasaya aykırılığı nedeniyle temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi.

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 423. maddesinin 6. bendinde açıkça belirtildiği gibi vekalet ücreti yargılama gideridir. Kural olarak bir davada asıl davanın konusuz hale gelmesi durumunda, fer´i nitelikteki diğer talepler hakkında yargılamaya devam edilerek karar verilmesi gereklidir. Ayrıca vekalet ücreti diğer yargılama giderlerinde olduğu gibi mahkemece kendiliğinden hükme bağlanır. (29.05.1957 gün ve 4/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı)

Yargılama harç ve giderleri davada haksız çıkan tarafa yükletilir.Bu ana kuralın bazı istisnaları; HUMK m. 94/II, m 253, 271, 278/III, 313 418., maddelerinde düzenlenmiştir.

Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin hazırlanması aşamasında, avukatların davanın görülmesinde harcadığı çaba, gayret ve emeğin karşılığı uyuşmazlığa konu alacağın değeri, taraflara ölçüsüz bir yükümlülük getirmemesi ve çeşitli sözleşmeler yoluyla avukatlık mesleğinin zarar görmesinin engellenmesi hususlarının da dikkate alınması gerekliliğini zorunlu kılar.

Ayrıca 4271 sayılı Türk Medeni Kanununun 2. maddesi gereğince herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kuralına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılması hukuk düzenince korunmayacaktır. "İyi Niyet" başlıklı 3. maddesinde ise, kanunun iyi niyete hukuki sonuç bağladığı durumlarda, asıl olanın iyi niyetin varlığı olduğu, ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimsenin iyi niyet iddiasında bulunamayacağı düzenlenmiştir.

Açıklanan hukuki duruma göre, davacı vekili tek dava açmakla elde edebileceği haklar yönünden pek çok dava açmış, bu davalarda da lehine vekalet ücretine hükmedilmiştir. Açılan davaların değeri, aynı amacı elde edilmesine yönelik tek dava yerine pek çok dava açılması, seri davalara harcanın emek ve mesainin çok üzerinde vekalet ücretinin kazanılması iyiniyet kuralları ile bağdaşmaz, dolayısıyla hukuk düzenince de korunmaz.

Yukarıda belirtilen maddi ve yasal olgular gözetilmeksizin, davacı lehine vekalet ücretine hükmedilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

Ne var ki; bu hususun düzeltilmesi, yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, hüküm bozulmamalı (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun Geçici 3. maddesinde yer alan 1086 sayılı Kanunun temyize dair hükümlerinin uygulanmasının gerektiğine ilişkin düzenleme gereğince), Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 438. maddesi gereğince düzeltilerek onanmalıdır.

SONUÇ: Hüküm fıkrasının üç nolu bendinin silinerek, yerine, "Davacı taraf yararına Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine göre vekalet ücretine hükmedilmesine yer olmadığına" ibaresinin eklenmesine ve hükmün bu şekliyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA, 27.12.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

TAZMİNAT DAVASI BİTİMİ SONRASIND MUVAZAALI İŞLEMİN İNCELENEC

T.C. YARGITAY

4.Hukuk Dairesi

Esas: 2006/13999 Karar: 2007/13413 Karar Tarihi: 01.11.2007

TAPU İPTALİ VE TESCİL DAVASI - DANIŞIKLI İŞLEM - DAVANIN DİNLENEBİLMESİ İÇİN ÖNCEDEN BİR ALACAĞININ BULUNMASI LÜZUMU - DAVALI ALEYHİNE AÇILAN TRAFİK KAZASINDAN KAYNAKLANAN TAZMİNAT DAVASININ İNCELENMESİNDEN SONRA MUVAZAANIN İNCELENMESİ GEREĞİ

ÖZET: Davanın dinlenebilmesi için önceden bir alacağının bulunması gerekir. Bu da ancak açılan tazminat davası ile belirlenebilecektir. Bu bakımdan davacı tarafından davalı aleyhine açılan trafik kazasından kaynaklanan tazminat davası celp edilip incelenmeli, davanın sonucu beklenerek, davanın davacı yararına sonuçlanması durumunda, muvazaalı işlem incelenmelidir.

(2004 S. K. m. 277, 278, 279, 281, 282, 283) (818 S. K. m. 18)

Dava: Dava, <danışıklı işlem nedeniyle tapu iptal ve tescil> istemine ilişkindir. Mahkemece <davanın reddine> karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Karar: Davacı, davalılardan Hatice Yücedağ´ın malik olduğu aracı kullanan eşi Metin Yücedağ´ın asli kusurlu olarak karıştığı trafik kazasında eşini ve kızını kaybetmiş olup, bu kaza sebebi ile araç işleteni olan davalı Hatice Yücedağ aleyhine 55.000 YTL. tazminat istemi ile dava açmıştır. Davalı Hatice Yücedağ kazadan iki gün sonra adına kayıtlı taşınmazı diğer davalıya devretmiştir. Davacı, <danışıklı işleme dayalı olarak tapu iptali ve tescil> isteminde bulunmuştur. Borçlar Kanununun 18. maddesine dayalı olarak açılan bu davanın dinlenebilmesi için önceden bir alacağının bulunması gerekir. Bu da ancak açılan tazminat davası ile belirlenebilecektir. Bu bakımdan davacı tarafından davalı Hatice Yücedağ aleyhine açılan trafik kazasından kaynaklanan tazminat davası celp edilip incelenmeli, davanın sonucu beklenerek, davanın davacı yararına sonuçlanması durumunda, muvazaalı işlem incelenmelidir.

Mahkemece bu yön gözetilmeden karar verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan nedenle BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine, 01.11.2007 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY:

Dava, açılmış veya açılacak alacak veya tazminat davasını sonuçsuz (karşılıksız) bırakmak amacı ile kötü niyetli (borçlu) davalı ile 3. kişi arasındaki muvazaalı mal kaçırmaya ilişkin hukuki işlemlerin (tasarrufların) iptali davasıdır.

Söz konusu muvazaalı mal kaçırmaya ilişkin işlemlerin (tasarrufların) iptali davalarında yasa koyucu alacaklıların alacaklarını tahsil edebilmesi için kötü niyetli borçlular ile 3. kişiler arasındaki işlemlerin (tasarrufların) iptali için (kesinleşmiş bir alacağın olması, borçlunun borcunu ödemekten acze düşmesi nedeniyle aciz vesikasının verilmesi, vs.) gibi koşulların bulunması kaydı ile İİK nun 277 ve devamı maddelerinde düzenleme yapmış olmasına rağmen, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin sayın çoğunluğu alacak veya tazminat isteği ile açılmış bir davanın varlığını yeterli görerek, İİK´nun 277 ve devamı maddelerinde ön görülen koşulların varlığının araştırılmasına gerek görmeyerek açılan davada borçlu (davalı) olduğu iddia edilen kişinin alacak veya tazminatın doğumu tarihine yakın tarihte 3. kişilerle yaptığı hukuki işlemlerin (tasarrufların) B.K. nun muvazaayı düzenleyen 18. maddesi gereğince iptal edilmesi görüş ve düşüncesindedir.

Açılan her davanın yasal dayanağının bulunması ve davanın açıldığı anda davacının dava açmakta hukuki yararının bulunması dava şartlarındandır. Usul ekonomisi de nazara alınarak dava şartlarının bulunup bulunulmadığının mahkemece davanın başında re´sen araştırılıp değerlendirilmesi gerekir.

 

Bu anlamda dairesinin sayın çoğunluğunun görüş ve düşüncesine göre açılan, İİK´nun 277 ve davamı maddelerindeki koşulları taşımamasına rağmen sadece B.K.nun muvazaayı düzenleyen 18. maddesine göre kabul edilen, borçlu olduğu iddia edilen kişi ile 3. kişi arasındaki mal kaçırmaya ilişkin hukuki işlemlerin (tasarrufların) iptali davalarında davaların yasal dayanağı, davacının dava açmakta hukuki yararı ve verilen kararın uygulanma (infaz) kabiliyeti yoktur.

Şöyle ki,

1- İİK´nun 277 ve devamı maddelerindeki koşulları taşımayan hukuki işlemlerin (tasarrufların) iptali davalarında dairemizin sayın çoğunluğunun yasal dayanak olarak kabul ettiği B.K.nun 18. maddesi, tüm muvazaalı işlemlerde uygulanan genel ve işlemlerin yorumlanması ile ilgili bir madde olup, tek başına bu davaların yasal dayanağını oluşturmaz.

Yargıtay 4. Hukuk dairemizin sayın çoğunluğu dahi, B.K. nun 18. maddesine dayanılarak hukuki işlemlerin (tasarrufların) iptaline ilişkin kararlarda İİK nun 283. maddesine uygun hüküm kurulmasını aramaktadır. Bu uygulama dahi, B.K. nun 18. maddesinin açılan hukuki işlemlerin (tasarufların) iptali davalarının tek başına yeterli ve yasal dayanağı göstermektedir. Ayrıca, hukuki işlemlerin (tasarrufların) iptali ile ilgili taleplerde İİK. nun 277-282. maddelerinde düzenlenen ön koşullar açılan davalarda aranmazken İİK nun 283. maddesine uygun hüküm kurulmasını aramak kanaatimizce çelişkidir.

Yine, Dairemizin sayın çoğunluğunun kabul ettiği görüş ve uygulama doğru kabul edildiği takdirde İİK. nun 277 ve devamı maddelerinin uygulanma alanı kalmaz. Zira, herkes alacak ve tazminat talepleri, ile ilgili açtığı davalarda alacak veya tazminatın kesinleşmesini, borçlu (davalının)acze düşmesi nedeniyle aciz vesikası alınması gibi alacağın takibini zorlaştıran koşulları gerçekleştirmeden bu yolla amacına ulaşabilir. Bunun sonucu olarak da İİK nun 277 ve devamı maddelerinde ki düzenlemenin, yasa koyucu tarafından uygulanmamak üzere düzenlendiğini kabul etmemiz gerekir ki bu durum, yargının görevinin yasaları uygulamak olduğuna ilişkin prensibe uygun düşmez.

2- Diğer yandan (alacak veya tazminatın kesinleşmediği, aciz belgesinin alınmadığı, diğer bir deyişle İİK nun 277 ve devamı maddelerindeki koşulların oluşmadığı haller nazara alındığında davacının dava açmakta hukuki yararı da bulunmamaktadır. Halbuki hukuki yarar davanın açıldığı anda var olmalıdır. İleri de hukuki yararın var olabilme ihtimali dava açmak için yeterli değildir.

Zira, hukuki işlemin iptali davasının asıl dayanağı olacak olan <alacak veya tazminat> davasının davacı lehine sonuçlanıp sonuçlanmayacağı sonuçlansa dahi borçlu (davalı) nun hukuki işleminin (tasarrufunun) konusu olan mal veya hak haricinde başka mal ve hakkının olup olmadığı, bunların davacı (alacaklı)nın alacağını karşılayıp karşılamayacağı belli değildir. Bu belirsizlik hukuki işlemin (tasarrufun) iptali davasının açılması anında davacı lehine davada hukuki yararın henüz mevcut olmadığını gösterir.

3- Mahkemece kararlarının yerine getirilmesi (infazı) bilindiği gibi ancak icra takibi yolu ile olur. İİK´nun 277 ve devamı maddelerindeki koşullar aranmadan tasarrufların iptaline ilişkin verilecek kararlar ortada bir icra takibi olmadan nasıl, ne şekilde ve kimin tarafından uygulanacaktır? İcra hukuku yönünden bu sorulara cevap vermek mümkün değildir. Anılan kararların uygulanabilmesi için öncelikle bir alacağın olması, bu alacakla ilgili icra takibinin yapılması, takibin kesinleşmesi, borçlunun borcunu karşılayacak parası veya haciz konulacak malının olmaması diğer bir deyişle aciz vesikasının alınmış olması gerekir. Aksi halde, aciz vesikası alınana kadar verilen kararın uygulanması (infazı) icra hukuku ve icra müdürü yönünden mümkün değildir. Kısaca, alt yapısı olmayan böyle bir tasarrufun iptaline ilişkin kararın uygulanması, yerine getirilmesi mümkün değildir. Uygulanması mümkün olmayacak bir davanın açılmasının ve verilecek kararın bir anlamı ve faydası da yoktur.

İİK nun 277 ve devamı maddelerindeki koşulların gerçekleşmesine kadar, kötü niyetli borçlu ile 3. kişi ve diğer 3. kişiler arasında iptale konu mal veya hakkın el değiştirmesi ve son hak sahibinin iyi niyetli kabul edilmesi halinde alacaklının alacağını elde edememe gibi bir tehlike ile karşı karşıya kalabileceği iddiası ve bu yönde açılan davalarda davacının hukuki yararı vardır şeklindeki gerekçede kanaatimizce doğru değildir. Zira, bu iddia ve gerekçeler yasal dayanağı olmayan davayı kabul edilebilir hale getirmediği gibi açılacak alacak ve tazminat davaları ile birlikte İİK nun 263/1 maddesine göre istenecek ve mahkemece kabul edilecek ihtiyati haciz kararı ile yukarda ileri sürülen muhtemel tehlikede ortada kaldırılabilir.

Her şeye rağmen İİK nun 277 ve devamı maddelerindeki koşullar aranmadan açılan hukuki işlemlerin (tasarrufların) iptali ile ilgili davaların kabul edilmesinin bir sakıncası da; Alacak veya tazminat alacaklısı olduğu iddiasında olan davacının açmış olduğu asıl alacak veya tazminat davasını kaybetmesi, borçlu olduğu iddia edilen davalının aciz içinde olmaması, iptale konu mal ve hak haricinde alacağı karşılayacak alacak miktarından çok daha fazla mal veya hakkının bulunması halinde, iptale konu mal veya haklarla ilgili borçlu sayılan davalı ile 3. kişinin tasarruf haklarının kısıtlanması sonucu zarara uğrayacak olmalarıdır. Bu zararı kim karşılayacaktır?

Sonuç olarak, İİK nun 277 ve devamı maddelerindeki koşullar oluşmadan açılacak alacak veya tazminat davalarına dayanılarak borçlu (davalı) olduğu iddia edilen kişilerin alacak veya tazminat hakkının doğum tarihine yakın tarihlerde 3. kişilerle yaptıkları hukuki işlemlerin (tasarrufların) iptaline ilişkin açılan davaların yasal dayanağı yoktur. B.K. nun 18. maddesi yeterli ve bu davaların yasal dayanağı değildir. Ayrıca, davacının iptal davasını açtığı anda dava açmakta hukuki yararı oluşmamıştır. Alt yapısı olmadan bu yönde verilecek kararın icra takibi yönünden uygulanması ve yerine getirilmesi de mümkün değildir. Bu şekilde açılmış bir davanın kabulü, borçlu ile 3. kişinin zararına yol açabileceğinden davanın reddine karar verilmesi düşüncesinde olduğundan sayın çoğunluğun kararına katılmıyorum.

 


MİRASIN RETTİNİN İPTALİ,GÖREVLİ ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ

 

T.C. YARGITAY

2. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/1085 K. 2011/15751 T. 13.10.2011

• MİRASIN REDDİNİN İPTALİ DAVASI (Kanunda Özel Hüküm Bulunmadığı ve Sulh Hukuk Mahkemelerinin Görevini Açıklayan 6100 S.K. Md. 4´de Gösterilen Davaların Dışındaki Her Davanın Asliye Hukuk Mahkemesinde Görüleceği)

• ASLİYE HUKUK MAHKEMESİNİN GÖREVİ (Kanunda Özel Hüküm Bulunmadığı ve Sulh Hukuk Mahkemelerinin Görevini Açıklayan 6100 S.K. Md. 4´de Gösterilen Davaların Dışındaki Her Davanın Asliye Hukuk Mahkemesinde Görüleceği - Mirasın Reddinin İptali Davası)

• GÖREVLİ MAHKEME (Mirasın Reddinin İptali Davası - Sulh Hukuk Mahkemelerinin Görevini Açıklayan 6100 S.K. Md. 4´de Gösterilen Davaların Dışındaki Her Davanın Asliye Hukuk Mahkemesinde Görüleceği)

4721/m. 618

6100/m. 4

ÖZET : Kanunda özel hüküm bulunmadığı ve Sulh Hukuk Mahkemelerinin görevini açıklayan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 4. maddesinde gösterilen davaların dışındaki her dava Asliye Hukuk Mahkemesinde görülür. Mirasın reddinin iptali davasında görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava, Türk Medeni Kanununun 618.maddesine dayalı "mirasın reddinin iptali" davasıdır.

Kanunda özel hüküm bulunmadığı ve Sulh Hukuk Mahkemelerinin görevini açıklayan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 4. maddesinde gösterilen davaların dışındaki her dava Asliye Hukuk Mahkemesinde görülür. Mirasın reddinin iptali davasında görevli mahkeme Asliye Hukuk Mahkemesidir. Görev kamu düzenine ilişkindir. Mahkemece yargılamanın her aşamasında kendiliğinden gözetilmesi gerekir. Bu açıklama karşısında, görevsizlik kararı verilmesi gerekirken; işin esasının incelenmesi usul ve yasaya aykırı olup; bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda açıklanan sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre diğer yönlerin incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 13.10.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


HİLELİ MUAMELE VE MUAMELELER İADEİ MUHAKEME

T.C.

YARGITAY

4. HUKUK DAİRESİ

E. 1980/11279 K. 1981/142 T. 14.1.1981

• HİLELİ MUAMELELER ( İadei muhakeme )

• İADEİ MUHAKEME ( Hileli muameleler )

818/m.28

1086/m.445

ÖZET : Yargılamanın iadesi için gerekli 3 aylık başvuru süresinin en erken hükmün kesinleştiği tarihten ve en son ise hilenin öğrenildiği tarihten başlayacağı kabul edilmelidir.

DAVA : Taraflar arasındaki evvelce açılıp karara bağlanan tazminat davasının yargılamanın iadesi yoluyla yeniden görülmesi davalılardan Recep avukatları tarafından istenilmesi üzerine yeniden yapılan yargılama sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı yargılamanın iadesi isteğinin kabulüyle husumet ve zamanaşımı nedeni ile Recep hakkındaki davanın reddine ve diğer davalı Ziya hakkında verilmiş olan kararın aynen baki sayılmasına, davalı Recep hakkında yargılamanın iadesi yoluyla dava reddedilmiş olmakla sorumluluk tek başına davalı Ziya´ya ait bulunacağından 220.742 liranın davalı Ziya´dan alınarak davacılara ödenmesine ilişkin hükmün davacılar avukatı tarafından duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine; dosya incelendi gereği konuşuldu:

KARAR : Davalı Recep yargılamanın iadesi talebinde bulunmuş ve bu talebini, ( ... davacı Memnune, Kemal ve Sevim´in kendisinin tebligata salih adresini sarahaten bilmiş olmalarına rağmen bu yönü gizleyerek kendilerine ilanen tebligat yaptırmak ve böylece davanın gıyaplarında yürütülmesini sağlamak suretiyle HUMK.nun 445/7. bendinde öngörülen bir hile kullanmış oldukları... ) olgusuna dayandırmıştır.

1- Gerçekten yargılamanın iadesi nedeni olarak ileri sürülen nedenin HUMK.nun 445/7. bendi hükmüne dayandığı açıkça anlaşılmaktadır. Bu bent hükmünde öngörülen ve karşı tarafın, yani lehine hüküm verilenin hükme etkili olan diğer bir hile kullanmış olması durumunda, yargılamanın yenilenmesini isteme süresi, hükmün esasına etkili bulunan hilenin öğrenildiği ( keşfolunduğu ) tarihten itibaren 3 aydır. Burada da madde 445/1´deki sebepte olduğu gibi, 3 aylık süreyi en erken hükmün kesinleştiği tarihten itibaren hesap etmek gerekir ( Ramazan Arslan - Medeni Usul Hukukunda Yargılamanın yenilenmesi - Ankara 1977 - sayı: 147, dipnot 40 ile ilgili metin ).

Yukarıdaki açıklamalardan, yargılamanın iadesi için gerekli 3 aylık başvuru süresinin en erken hükmün kesinleştiği tarihten ve en son ise hilenin öğrenildiği, yeni ( keşfolunduğu ) tarihten itibaren başlıyacağı anlaşılmaktadır. 7201 sayılı Tebligat Kanununun 28. maddesi hükmünce ilanen yapılacak tebligatlarda tebliğ tarihinin hangi tarih olacağı aynı Yasanın 31. maddesinde belirlenmiştir. Bu madde hükmüne göre ilânen tebliğ, son ilân tarihinden itibaren 15 gün sonra yapılmış sayılır. Şu kadar ki ilânen tebliğe karar veren merci icabına göre daha uzun bir müddet tayin edebilir. İncelenen dosyadan, mahkemece daha uzun bir müddet tayin edilmediği anlaşılmaktadır. Şu halde ilanen tebliğin, yasanın 28 ve onu izleyen madde hükümlerine uygun olarak yapıldığı da anlaşılmaktadır. Esasen dilekçi yani davalı aksi bir iddiada bulunmamıştır. O halde, ilanen tebliğin 2.7.1979 gününde yapıldığı dikkat nazara alındıktan, bu tebligatın 17.7.1979 tarihinde yapıldığını kabul gerekecektir. Bu tarihe Usulün 442. maddesi hükmünde öngörülen 15 günlük temyiz süresi ilave edildikte, yargılamanın iadesini isteyen davalı aleyhine verilen hükmün 1.8.1979 gününde kesinleştiği görülmektedir. Ancak bu tarihin yargılamanın iadesi için gerekli 3 aylık sürenin başlangıç tarihin olarak benimsenmesi yukarıda belirtilen nedenlerle mümkün değildir.Çünkü davalı, aleyhindeki hükme etkili olan diğer hile ve hudayı bu tarihten sonra öğrenmiştir. O halde yargılamanın iadesi isteğinin süresi içinde ileri sürülmüş olup olmadığının tesbiti yönünden bu hileyi öğrenme tarihinin belirlenmesi bu davada önem kazanmaktadır.

Lehine hüküm verilen davacılar bu hükme dayanarak İstanbul Onikinci İcra Memurluğu´nda 1979/9440 esas numaralı dosya ile takibe tevessül etmişler ve yargılamanın iadesini isteyen davalı Recep´e icra emri 14.9.1979 gününde tebliğ olunmuş ve davalı Recep bu takibe ve icra emrine 17.9.1979 günlü dilekçe ile itirazda bulunmuştur. Recep tarafından verilen itiraz dilekçesi incelendikte ( ... icra takibine tevessül eden davacılar ile aralarında hiç bir davanın cereyan etmediği, kendisine ne bir davetiye ve nede bir gıyap kararı tebliğ olunmadığı gibi, takibe konu ilamın da kendisine tebliğ edilmediği, bu bakımdan ortada bir yanlışlık olması gerektiği... ) hususunun davalı tarafından itirazen ileri sürüldüğü görülmektedir. Davalı Recep´e tebliğ edilen icra emrinde, takibe konu ilamın Üsküdar Üçüncü Asliye Hukuk Mahkemesi´ne ait 1977/424 esas ve 1979/287 karar sayılı ilamı olduğu açıkca yazılıdır. Şu halde Yargılamanın iadesini isteyen davalı Recep´in icra emrini tebellüğ ettiği tarihten itibaren uygun bir süre içinde kararı veren mahkemeyece gidip dosyayı incelemesi ve böylece gerçek durumu öğrenmesi; diğer bir ifade ile davacıların hilelerini keşfetmesi mümkündür. Nitekim davalı Recep tebliğ tarihinden itibaren kısa süreye bağlı olan itirazda bulunmakla iktifa etmemiş, daha sonrada İstanbul 8. Noterliğinin 13.11.1979 günlü ve 32486 yevmiye numaralı vekaletnamesiyle kendisine iki vekil tayin etmiş ve bu vekiller de dosya üzerinde yaptıkları inceleme sonunda 7.1.1980 günlü dilekçe ile yargılamanın iadesini istemişlerdir. Şu halde davalı Recep vekillerinin hükme etkili hileli durumu öğrendikleri tarihten itibaren 3 aylık süre içinde istekte bulundukları anlaşılmaktadır. Esasen hilenin daha önce öğrenildiği yolunda davacılar bir iddia ileri sürmedikleri gibi, bu yönü isbata medar kanıtta göstermemişlerdir. Hal böyle olunca işin esasının incelenmesi zorunlu görülmüştür.

2- HUMK.nun 445. maddesinin 7. bendinde ( lehine hüküm verilen tarafın başka bir hile kullanmış olması ) olgusu yargılamanın iadesi sebebi olarak kabul edilmiştir. Ramazan´ın belirttiği gibi ( age- 104 vd. ) bu sebep, 445. maddenin 2,4,5. ve 6. bentlerinde olduğu gibi ayrı ayrı sayılan somut olaylara dayandırılmamış, hükme etkili olabilecek benzeri başka eylemlerin de, hakimin takdirine göre, yargılamanın yenilenmesine sebep sayılabilmesine olanak sağlamıştır. Bu şekli ile 7. bendin, hileli unsur taşıyan ifade ve eylemlere ilişkin yargılamanın yenilenmesine sebep sayılabilmesine olanak sağlamıştır. Bu şekli ile 7. bendin, hileli unsur taşıyan ifade ve eylemlere ilişkin yargılamanın yenilenmesi sebeplerini sınırlı olmaktan çıkardığı söylenemez ise de; geniş yorumlanabilen genel bir kural getirmiş olduğu açıktır. Bu itibarla hakimin bu bende hükmüne dayanarak yapılan yargılamanın yenilenmesi isteğini incelerken; bir taraftan bu isteğin nitelikçe olağan-üstü bir yol olduğunu gözönünde tutması, öte yandan da diğer kanunlarda ve özellikle BK.nda düzenlenen hilenin unsurlarına bağlı kalmaksızın ne gibi ifade ve eylemlerin yargılamanın yenilenmesini gerekli kılacağını takdir etmesi gerekecektir. Gerek doktrinde ve gerekse uygulamada kabul edilen görüşlere göre; Usulün 445. maddesinin 7. bendinde öngörülen hileli davranış olumlu ( aktif ) bir eylem biçiminde olabileceği gibi, çekinme ve susma gibi olumsuz ( pasif ) bir şekilde de ortaya çıkabilir. Bütün sorun bu hilenin hükmü etkilemiş olup olmadığını tesbitte ve gerek olumlu ve gerekse olumsuz davranışın bilerek yapılıp yapılmadığını belirlemekte toplanmaktadır. Davalı Recep, davacıların kendisinin tebligata salih adresini bildikleri halde, bilerek ve isteyerek sustuklarını ve ilânen tebligat yapılmasını sağlamak suretiyle de hileli davranışta bulunduklarını ileri sürmektedir. O halde bu davada sonucu etkili olması yönünden üzerinde hassasiyetle durulması gereken yön, bu iddianın varit olup olmadığı, diğer bir ifade ile davacıların davalının adresini bilmelerine rağmen sustuklarının gerçekleşip gerçekleşmediği hususu olmalıdır. Zira bu konunun kesinlikle tesbiti, aynı zamanda yargılamanın yenilenmesi talebinin varit olup olmadığının da yanıtı olacaktır. Davalının haksız eylemi nedeniyle zarara uğrayan davacılar Üsküdar Üçüncü Asliye Hukuk Mahkemesi´nde bir tazminat davası açmışlardır. Bu tazminat davası, davalı Recep´in aracının yapmış olduğu bir trafik kazasından kaynaklanmaktadır. Davalı kaza yapan aracın malikidir. Nitekim davacılar olayı müteakip trafik polisleri tarafından düzenlenen 24.11.1974 günlü ( Trafik Kaza Raporuna ) dayanarak ve davalının orada yazılı bulunan Eskişehir´deki adresinden bahisle davalı aleyhine dava açmışlardır. Ancak bu adrese çıkarılan tebligat bila tebliğ iade edilmiş ve bilahare yaptırılan tahkikata rağmen davalının adresi tesbit edilemeyincede bu kerre 7201 sayılı Tebligat Kanununun 28 ve müteakip maddeleri hükümlerince ilanen tebliğ yoluna başvurulmuştur. Esasen davacıların davalının tebligata salih gerçek adresini bildikleri halde sustukları yolunda dosyada hiçbir kanıt mevcut olmadığı gibi, davacıların bilerek ve isteyerek sustukları konusunda da davalı hiçbir kanıt ibraz ve ikame edememiştir. Kaldı ki yargılamanın iadesi isteğini benimseyip kabul eden mahkeme dahi davacıların hileli bir davranışta bulundukları olgusuna dayanmamış ve yargılamanın iadesi gerektiğini, tebligatın yanlış yapıldığı vakıasına ve gerekçesine dayandırmıştır. O halde ortada yukarda anılan şekilde davacıların hileli bir davranışından söz etmeye yasal imkan görülememiştir.

Öte yandan Trafik Yasasının 17 ve müteakip ve özellikle 19 ve 21. ve Tüzüğün 27, 28 ve 32. maddeleri hükümlerinde, "bir aracın trafik siciline ne şekilde kayıt ve tescil edileceği ve trafik ruhsatnamesinin neleri ihtiva edeceği" açıkca belirtilmiştir. Trafik ruhsatnamesinde araç sahibinin ikametgahı da yazılır. Bu bakımdan anılan yasanın 21 ve Tüzüğün 27 ve 32/son maddelerinde "trafik ruhsatnamesinde yazılı bilgilerden herhangi birinin değişmesi halinde, taşıt sahibinin durumu 20 gün içinde ilgili trafik şube veya bürosuna bildirmeye mecbur olduğu" yazılır. Şu halde davalı trafik ruhsatnamesinde yazılı olan adresini değiştirdiği takdirde Tüzüğün 27. maddesinin 4. bendi uyarınca yeni ikametgah ve iş adresini 20 gün içinde Kanunun 21 ve Tüzüğün 32/son maddeleri gereğince ilgili trafik şubesine bildirmesi gerekirdi. Davalının bu yasa hükmüne aykırı hareket etmiş olması kendisine bu sebebe dayanarak yargılamanın iadesi isteğinde bulunmaya hak vermez. Zira, yasaya aykırı hareket etmiş olması kendisine bu sebebe dayanarak yargılamanın iadesi isteğinde bulunmaya hak vermez. Zira, yasaya aykırı bir hareketten bir hak istihsaline kalkışmak her şeyden önce iyiniyet kuralları ile de bağdaşamaz. Çünkü davalının yerine getiremediği yasal bir görevin ve borcun karşı taraftan yerine getirilmesi istenemez ve beklenemez. Davalı bu davanın sırasında aracını üçüncü kişilere sattığını da iddia için de varit ve geçerlidir. O halde, yukarda yazılan nedenlerle ve özelliklede davacıların hileli davranışları isbat edilmediğinden, yasal bir nedene dayanmayan yargılamanın iadesi isteğinin reddine karar verilmek gerekirken, Usulün 445/7. bentdeki unsurların ne şekilde gerçekleştiği dayanakları ile izah edilmeden ve davacıların ne gibi bir hileli davranışta bulundukları kanıtlarla belgelendirilmeden, mücerret tebligatın usulsüz olduğu gerekçesiyle yargılamanın iadesi isteğinin kabulüne ve neticede davanın zamanaşımından reddine karar verilmiş olması bozmayı gerektirir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın ikinci bentte gösterilen nedenlerle temyiz eden davacılar yararına ( BOZULMASINA ) ve peşin harcın istek halinde geri verilmesine 14.1.1981 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


T.C.

YARGITAY

6. HUKUK DAİRESİ

E. 2004/9359 K. 2005/132 T. 24.1.2005

• YARGILAMANIN İADESİ İSTEMİ ( Tebligat Hilesi Yapıldığı İddiasıyla İstenmesi - Hüküm Kesinleştikten Sonra İstendiği İçin Mahkemece İstem İncelenerek Sonucuna Göre Karar Verilmesi Gereği )

• İADEİ MUHAKEME ( Hüküm Kesinleştikten Sonra İstenebileceği - Tebligat Hilesi Yapıldığı İddiası )

• TEBLİGAT HİLESİ YAPILDIĞI İDDİASI ( Yargılamanın İadesi İstemi - Hüküm Kesinleştikten Sonra İstendiği İçin Mahkemece İstem İncelenerek Sonucuna Göre Karar Verilmesi Gereği )

1086/m. 445/7

ÖZET avacı tebligat hilesi yapıldığından bahisle yargılamanın iadesi isteminde bulunduğuna göre davada yargılamanın yenilenmesi için gerekli kesin hüküm şartı gerçekleşmiştir. Bu durumda mahkemece istem incelenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir.

DAVA : Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı iade-i muhakeme davasına dair karar davacı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Uyuşmazlık yargılamanın iadesine ilişkindir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, dava dilekçesinde, paydaşı olduğu 5 No´lu parsel hakkında görülen paydaşlığın giderilmesi davasında, davayı açan Abbas Hayat görünse de paydaşlardan Elmas Şimşek´in kızı Şükriye, eşi Eyüp Koyuncu ve ihalede pay maliki olan Seyfettin Bayrak´ın işbirliği yapıp anlaşmaları sonucu davada ve ihalede tebligatlar yönünden her türlü hileli yollara başvurulduğunu, müvekkilinin davadan, bilirkişi raporundan, kıymet takdirinden haberdar olmadığını, bunların HUMK.nun 445/7 maddesi gereğince iade-i muhakeme sebebi oluşturduğunu belirterek yargılamanın yenilenmesini istemiştir. Davalılar Kazım Bartu ve Hilmi Özer, davayı kabul ettiklerini beyan etmişler, davalı Abbas Hayat müteahhit Seyfullah Bayrak´ın avukatına başka amaçlarla verdiği vekaletin izni olmaksızın kullanıldığını belirtmiş, davalı Mamak Belediye Başkanlığı vekili, davada zamanaşımı süresinin dolduğunu savunmuş, davalı Seyfullah Bayrak vekili, kendileri asıl davada taraf olmadıklarından husumet itirazında bulunmuş, davada iade-i muhakeme sebeplerinin ve tebligat hilesinin olmadığını belirtmiştir.

Yargılamanın iadesi ancak kesinleşen kararlar için istenebilir. Mahkemece karar henüz kesinleşmediğinden bahisle istemin reddine karar verilmiştir. Oysa, paydaşlığın giderilmesine dair karar davacı Feriha Babaoğlan´a 04.10.1995 tarihinde ve 12.10.1995-12.11.1995 tarihleri arasında ilam evrakı mahkeme divanhanesine de asılarak ilanen ve usulüne uygun şekilde tebliğ edilmiş ve karar temyiz edilmeksizin 12.12.1995 tarihinde kesinleşmiştir. Davacı tebligat hilesi yapıldığından bahisle yargılamanın iadesi isteminde bulunduğuna göre davada yargılamanın yenilenmesi için gerekli kesin hüküm şartı gerçekleşmiştir. Bu durumda mahkemece istem incelenerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, kararın kesinleşmediğinden söz edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı görüldüğünden kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenle hükmün BOZULMASINA ve istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 24.01.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

İŞCİNİN KIDEM TAZMİNATINI ALMADAN İŞ AKTİNİ KENDİNİN FESETMİ-

T.C. YARGITAY

9.Hukuk Dairesi

Esas: 2003/8554 Karar: 2003/19389 Karar Tarihi: 01.12.2003

ÖZET: On beş yıldan beri işyerinde çalışan bir kişinin mazeretsiz olarak işe gelmeyerek tahakkuk edebilecek tazminatlarından yoksun kalacak hareketlere başvurması inandırıcı görülemediğinden, fesih nedeni yapılan 1475 sayılı İş Kanununun 17/II -1 maddesindeki koşullar oluşmadığından davacı isteklerini ret eden mahkeme kararının bozulması gerekmiştir.

T.C. YARGITAY

9.Hukuk Dairesi

Esas: 2005/12153 Karar: 2005/38893 Karar Tarihi: 08.12.2005

ÖZET: İş akdinin ihbar ve kıdem tazminatı ödenmesini gerektirmeyecek şekilde son bulduğunun ispat külfeti işverene aittir. İşveren bulunduğu konum itibarı ile her zaman, tek taraflı olarak tutanak tanzim etme imkanına sahiptir. İşsizliğin yoğun yaşandığı, yeni bir iş bulma imkanının ve geçim şartlarının zor olduğunun herkesçe bilindiği bir ortamda, 4 yıla yakın hizmeti bulunan bir işçinin, ortada izah edilmiş bir sebep yok iken işe gelmemesi hayatın olağan akışına uygun düşmemektedir.

 


 

TÜKETİCİDEN MASRAF VE KOMSİYON ALINMIYACAĞI.

T.C. YARGITAY

13.Hukuk Dairesi

Esas: 2010/11726

Karar: 2011/1870

Karar Tarihi: 10.02.2011

Dava ve Karar: Taraflar arasındaki hakem kurulu kararına itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

Sonuç: Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, sair temyiz itirazları yerinde görülmemesine göre yerinde olmayan bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, 10.02.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.


YEREL MAHKEME İLAMI

T.C.

ISPARTA

1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ

(TÜKETİCİ MAHKEMESİ SIFATIYLA)

ESAS NO: 2010/48 KARAR NO: 2010/118

DAVA: Tüketicinin Hakem Kurulu Kararına İtirazı

DAVA TARİHİ: 23/02/2010

KARAR TARİHİ: 10/06/2010

Mahkememizde görülmekte bulunan Tüketiciyi Koruma Kanunundan Kaynaklanan davasının yapılan açık yargılamasının sonunda,

TALEP: Davacı vekili mahkememize verdiği dava dilekçesi ile davalının müvekkili Isparta Ziraat Bankası Şube Müdürlüğünden 22/04/2008 tarihinde 60 ay vadeli olarak %1,30 faiz oranı üzerinden kullanmış olduğu 57.000,00 TL limitli konut kredisi sözleşmesi imzaladıklarım bu kredinin davalı tarafından 25/11/2009 tarihinde Türkiye Vakıflar Bankası Eğirdir Şubesine refinansman edilerek kapatıldığını davalı kredi kullanımı esnasında alınan komisyon ekpertiz ücreti, hayat sigortası, DASK ve konut sigorta bedelleri ile kapama esnasında alınan %2 erken kapama cezasının iade edilmesi için Isparta Tüketici Hakem Heyeti Başkanlığına dilekçe verdiğini hakem heyeti başkanlığının 26/01/2010 tarih 22 sayılı karan ile davalının %2 erken ödeme tutarı olan 870,00 TL bedelin iadesi talebinin reddine, tüketiciden komisyon ve masraf adı altında alınan 1.710,00 TL bedelin ise davalıya iadesine karar verildiğini bu kararın haksız olduğunu, bu nedenlerle Isparta Tüketici Hakem Heyeti Kararının kaldırılmasına karar verilmesini talep ve dava etmiş delillerini bildirmiştir.

B CEVAP: Davalı verdiği cevap dilekçesini tekrar ile açılan davanın yerinde olmadığını davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

C- KANITLAR: Bu dosyada kanıt olarak tarafların karşılıklı beyanları, Konut Kredi sözleşmesi, yapılandırma kararı mevcuttur.

D- DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ VE GEREKÇE; Dava davacı vekili tarafından davalı hakkında açılmış olan hakem heyeti kararına itiraz davasından ibaret bulunmaktadır. Davacı davasını kanıtlayamamıştır.

Tüm dosya kapsamı göz önüne alındığında getirtilip incelenen Ziraat Bankası Isparta Şubesine ait sabit faizli konut finansmanı kredi sözleşmesinde davacı ile davalı bankanın 22/04/2008 tarihinde sözleşme imzalayıp davacıya 60 ay vadeli aylık %1,30 faiz oranlı 57.000,00 TL limitli konut kredi kullandırıldığı konularında taraflar arasında herhangi bir uyuşmazlık söz konusu değildir. Tüm dosya kapsamı göz önüne alındığında getirtilip incelenen Isparta Tüketici Sorunları Hakem Heyetinin 26/01/2010 tarihli 2009/154912-22 sayılı dosyasında davalı tarafından davacı hakkında alınan konut kredisinden kaynaklanan 1.710,00 TL masrafın iadesi için şikayette bulunduğu Tüketici Hakem Heyeti Başkanlığının 26.01.2010 tarihli ve 22 sayılı kararında ise davalının ödediği 1.710,00 TL bedelin kendisine iadesine 870,00 TL bedel iadesi talebinin ise reddine karar verildiği görülmüştür.

Dosya içerisinde bulunan taraflar arasında imzalanan konut kredisi sözleşmesinin 2. maddesinde müşterinin ödeyeceği toplam borç tutarı belirtilmiş olup dosya masrafı adı altında tüketiciden herhangi bir masraf alınacağına dair hüküm bulunmamaktadır. Davacı banka taraflar arasında imzalanan tüketici kredisi sözleşmesinden dosya masrafı adı altında herhangi bir masraf alınması yolunda hüküm bulunmadığı halde tüketiciden 1.710,00 TL dosya masrafı talep ettiği ve bu paranın tüketiciden tahsil edildiği uyuşmazlık konusu değildir. Taraflar arasındaki sözleşmede bu paranın alınmasına ilişkin herhangi bir hüküm bulunmadığına göre Isparta Tüketici Sorunları Hakem Heyetinin tüketicinin talebini kabul ederek dosya masrafı adı altında alınan paranın tüketiciye iade etmesinde herhangi bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Bu durumda tüketicinin hakem heyeti kararını icra takibine koyarak takip yapmasında da hukuka aykırı bir yönün bulunmadığından davanın reddine karar vermek gerekmiştir.

Hüküm: Yukarıda açıklanıldığı üzere;

1- Davanın REDDİNE,

2- Harç alınmasına yer olmadığına,

3- Yapılan masrafın davacı üzerinde bırakılmasına,

Dair, davacı vekili ile davalının yüzüne karşı kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde Yargıtay yolu açık olmak üzere verilen karar açıkça okunup anlatıldı.10.06.2010

27.06.2011 T. 2011/ 3576 e. 2011/ 10221 k

Dava: Taraflar arasındaki istirdat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

Karar: Davacı, davalı bankadan konut kredisi aldığını, bu esnada dosya masrafı ve ipotek ücreti adı altında 1645 TL ücret tahsil edildiğini, bunların sözleşmede yer alsalar dahi haksız şart olduğunu, hakem heyeti kararı ile bu paranın iadesine karar verildiğini ancak ödeme yapılmadığını belirterek, 1645 TL.nin davalıdan tahsilini istemiştir.

Davalı; davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın kabulüne, 1.645,00 TL.nin davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalının aşağıdaki bendin dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2- Davacı eldeki davada, davalı banka tarafından konut kredisi verildiği esnada dosya masrafı ve ipotek ücreti adı altında kendisinden 1645 TL ücret tahsil edildiğini, bunun haksız olarak kendisinden alındığını belirterek bu bedelin davalıdan tahsilini istemiş, davalı ise alınan bedelin taraflar arasında imzalanan sözleşmeye uygun olduğunu belirterek davanın reddini dilemiştir.

4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun´un 4822 Sayılı Kanunla değişik 6. maddesi ile sözleşmelerdeki haksız şart düzenlenmiş ve <Satıcı ve sağlayıcının tüketiciyle müzakere etmeden, tek taraflı olarak sözleşmeye koyduğu, tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde iyi niyet kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme koşulları haksız şarttır. Taraflardan birini tüketicinin oluşturduğu her türlü sözleşmede yer alan haksız şartlar tüketici için bağlayıcı, değildir. Eğer bir sözleşme şartı önceden hazırlanmışsa ve özellikle standart sözleşmede yer alması nedeniyle tüketici içeriğine etki edememişse, o sözleşme şartının tüketiciyle müzakere edilmediği kabul edilir. Sözleşmenin bütün olarak değerlendirilmesinden, standart sözleşme olduğu sonucuna varılırsa, bu sözleşmedeki bir şartın belirli unsurlarının veya münferit bir hükmünün müzakere edilmiş olması, sözleşmenin kalan kısmına bu maddenin uygulanmasını engellemez. Bir satıcı veya sağlayıcı, bir standart şartın münferiden tartışıldığını ileri sürüyorsa, bunu ispat yükü ona aittir. 6/A, 6/B, 6/C, 7, 9, 9/A, 10, 10/A ve 11/A maddelerinde yazılı olarak düzenlenmesi öngörülen tüketici sözleşmeleri en az oniki punto ve koyu siyah harflerle düzenlenir...> hükmü, yine 4077 Sayılı Kanunun değişik 6 ve 31 maddelerine dayanılarak hazırlanan Tüketici Sözleşmelerindeki Haksız Şartlar Hakkında Yönetmeliğin 7. maddesinde <satıcı, sağlayıcı veya kredi veren tarafından tüketici ile akdedilen sözleşmede kullanılan haksız şartlar batıldır> hükmü getirilmiştir.

Taraflar arasında düzenlenen 10.02.2010 tarihli Konut Kredisi Sözleşmesinin 6. maddesinde, <Müşteri işbu sözleşme hükümleri çerçevesinde kullandırılan kredi dolayısıyla, ödenmesi gereken her türlü vergi, resim, harç, sigorta primi, operasyon masrafını ... Bank Asya´ya ödemekle yükümlü olduğunu kabul ve taahhüt eder> hükmü mevcuttur. Ancak, bu ücret ve masrafların hangi nedenlerle alınacağına dair sözleşmede ve bilgi formunda açıklayıcı bir hüküm bulunmamaktadır. Hemen belirtmek gerekir ki, davalı banka, sadece kredinin verilmesi için zorunlu olan masrafları tüketiciden isteyebilir. Kredi verilmesi için gereken zorunlu masrafların neler olduğu konusunda ispat yükü ise davalı bankaya aittir. Aksi halde, diğer ücret ve masraflar başlığı altında maktuen belirlenen bir miktarın tüketiciden alınacağına dair hükmün yukarıda açıklanan yasa ve yönetmelik hükümleri karşısında haksız şart olduğunun kabulü gerekir. Öyle olunca, mahkemece, davalı bankadan bu yönde delilleri sorulduktan sonra, konusunda uzman bilirkişi ya da heyetinden kredinin kullanılması için zorunlu masrafların neler olduğunun ve miktarının tespiti için bilirkişi raporu alınması ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken bu yönler gözetilmeksizin eksik inceleme ile yazılı şekilde davanın kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

Sonuç: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davalının sair temyiz itirazlarının reddine, 2. bentte belirtilen nedenler ile davalının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün temyiz eden davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde iadesine, 27.06.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


 

2811.2011 T. 2011/ 8679 e. 2011/ 17629 K.

Dava: Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

Karar: Davacı, davalı bankanın Bursa Ertuğrulgazi Şubesi’nden 05.03.2008 tarihinde 71,443.00 TL. konut kredisi ve 4,679.00 TL. konut destek kredisi altında tüketici kredisi kullandığını, 17 ay boyunca ödemelerini düzenli olarak yaptığını ve 18. ayda da borcun tamamını kapattığını, davalı bankanın sözleşmede olmadığı halde hizmet bedeli adı altında 2,250.00 TL, dosya ücreti adı altında 1,125.00 TL, krediyi aynı şehirde bir başka şubeye havale ettiği için havale ücreti adı altında 1,285.00 TL ve zorunlu olmadığı halde hayat sigortası adı altında 1,324.34 TL olmak üzere toplam 5,984.34 TL. tahsil edildiğini, alınan bu paraların iadesi için davalı bankaya başvurmasına rağmen iade edilmediğini, bunun üzerine hakem heyetine şikayette bulunduğunu, Yıldırım Kaymakamlığı Tüketici Sorunları Hakem Heyeti’nin 12.02.2010 tarih, 119, 120, 121 ve 122 sayılı kararları ile alınan bu paraların iadesine karar verildiğini, kararların davalı bankaya 08.03.2010 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen yerine getirilmediğini belirterek 5,984.34 TL.’nın davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı; alınan ücretlerin yasalara uygun olduğunu, taraflar arasında imzalanan sözleşmede de alınacak ücret ve masrafların belirtildiğini ve davacının bilgilendirildiğini, davacı tarafından alındığı iddia edilen 1,285.00 TL. havale ücreti adı altındaki masrafın banka kayıtlarında görülmediğini belirterek davanın reddini dilemiştir

Mahkemece, Davanın kısmen kabulü ile; 09.04.2010 tarihi olan dava tarihi itibariyle taraflar arasındaki kredi sözleşmesinden kaynaklanan ve davalı bankaca masraflar adı altında alınan 4,144.48 TL. ana para, 791.38 TL. işlemiş faizi ile birlikte toplam 4,935.86 TL.’nın davacıya iadesine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiş, hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı eldeki davada, davalı banka tarafından konut kredisi verildiği esnada dosya masrafı, hizmet bedeli, havale ücreti adı altında kendisinden toplam 5,984.34 TL. ücret tahsil edildiğini, bunun haksız olarak kendisinden alındığını belirterek bu bedelin davalıdan tahsilini istemiş, davalı ise alınan bedelin taraflar arasında imzalanan sözleşmeye uygun olduğunu belirterek davanın reddini dilemiştir.

4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun´un 4822 sayılı Kanunla değişik 6. maddesi ile sözleşmelerdeki haksız şart düzenlenmiş ve "Satıcı ve sağlayıcının tüketiciyle müzakere etmeden, tek taraflı olarak sözleşmeye koyduğu, tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde iyi niyet kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme koşulları haksız şarttır.

Taraflardan birini tüketicinin oluşturduğu her türlü sözleşmede yer alan haksız şartlar tüketici için bağlayıcı, değildir. Eğer bir sözleşme şartı önceden hazırlanmışsa ve özellikle standart sözleşmede yer alması nedeniyle tüketici içeriğine etki edememişse, o sözleşme şartının tüketiciyle müzakere edilmediği kabul edilir. Sözleşmenin bütün olarak değerlendirilmesinden, standart sözleşme olduğu sonucuna varılırsa, bu sözleşmedeki bir şartın belirli unsurlarının veya münferit bir hükmünün müzakere edilmiş olması, sözleşmenin kalan kısmına bu maddenin uygulanmasını engellemez. Bir satıcı veya sağlayıcı, bir standart şartın münferiden tartışıldığını ileri sürüyorsa, bunu ispat yükü ona aittir.

6/A, 6/B, 6/C, 7, 9, 9/A, 10, 10/A ve 11/A maddelerinde yazılı olarak düzenlenmesi öngörülen tüketici sözleşmeleri en az oniki punto ve koyu siyah harflerle düzenlenir ... " hükmü, yine 4077 Sayılı Kanunun değişik 6 ve 31. maddelerine dayanılarak hazırlanan Tüketici Sözleşmelerindeki Haksız Şartlar Hakkında Yönetmeliğin 7. maddesinde "satıcı, sağlayıcı veya kredi veren tarafından tüketici ile akdedilen sözleşmede kullanılan haksız şartlar batıldır" hükmü getirilmiştir.

Taraflar arasında 05.03.2008 tarihli 2 adet konut kredisi sözleşmesi düzenlenmiştir. Hemen belirtmek gerekir ki, davalı banka, sadece kredinin verilmesi için zorunlu olan masrafları tüketiciden isteyebilir. Kredi verilmesi için gereken zorunlu masrafların neler olduğu konusunda ispat yükü ise davalı bankaya aittir. Aksi halde, diğer ücret ve masraflar başlığı altında maktuen belirlenen bir miktarın tüketiciden alınacağına dair hükmün yukarıda açıklanan yasa ve yönetmelik hükümleri karşısında haksız şart olduğunun kabulü gerekir. Öyle olunca, mahkemece, davalı bankadan bu yönde delilleri sorulduktan sonra, konusunda uzman bilirkişi ya da heyetinden kredinin kullanılması için zorunlu masrafların neler olduğunun ve miktarının tespiti için rapor alınması ve hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken bu yönler gözetilmeksizin eksik inceleme ile yazılı şekilde karşılık davanın kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin alınan 78,00 TL. temyiz harcının istek halinde iadesine, 28.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

İLAMA DAYALI TAKIP,VEKİL ÜCRETİNE KARAR TARİĞİNDE YASAL FAİZ

Yargılama gideri ve ücreti vekalete karar tarihinden itibaren yasal faiz uygulanır

İlama dayalı bir takipte faiz oranına dair süresinde şikayet yolu ile başvurmamış olsanız dahi, vekalet ücretine ilişkin istenmiş faiz oranı yasal faiz oranının üzerinde olması nedeniyle icra hukuk mahkemesine her zaman için başvurabilirsiniz. Zira faiz ilama aykırı bir şekilde talep edilmiştir ve süresiz şikayete tabidir.Aşağıda buna ilişkin emsal karar işinize yarar diye düşünüyorum.

T.C.

YARGITAY

12. Hukuk Dairesin Esas : 2000/820 Karar : 2000/1624 Tarih : 07.02.2000

KARAR METNİ :

YARGITAY İLAMI

Yukarıda gün ve numarası yazılı merci kararının müddeti içerisinde temyizen incelenmesi borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye 17.1.2000 gününde gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Borçlu (7) günlük şikayet süresi geçtikten sonra merciye başvurmuş ise de, ilamlı takiplerde ilama aykırılık iddiasına dayalı şikayet süreye tabii değildir. Borcun ödenmesi de itirazın incelenmesine engel teşkil etmez. Mercice borçlunun faizin ilama aykırı olduğu iddiası incelenerek oluşacak sonuca göre bir karar vermek gerekirken icra talebinden sonra borcun ödendiğinden bahisle yazılı biçimde borçlunun bütün istemlerinin reddine karar verilmesi doğru değildir.

SONUÇ : Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile merci kararının yukarda açıklanan sebeple İİK.366. ve HUMK.428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA) 7.2.2000 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


KOCASI ÖLEN KADININ SOYADI.

T.C.

YARGITAY

18. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/209 K. 2011/2742 T. 28.2.2011

• SOYADI DEĞİŞİKLİĞİ DAVASI ( Kocası Ölen Kadının Yazılı Talebi Halinde Babasının Kütüğüne Dönerek Bekarlık Soyadını Alıp Kapanmış Nüfus Kaydının Açılabileceği – İsteminin İdari Bir İşlem Olduğu/Dava Dilekçesinin Görev Yönünden Reddi Gereği )

• KADININ SOYADINI DEĞİŞTİRMESİ ( Kocası Ölen/Yazılı Talebi Halinde Babasının Kütüğüne Dönerek Bekarlık Soyadını Alıp Kapanmış Nüfus Kaydının Açılabileceği – Dava Dilekçesinin Görev Yönünden Reddi Gereği/İstemin İdari Bir İşlem Olduğu )

• İDARİ İŞLEM ( Kocası Ölen Kadının Yazılı Talebi Halinde Babasının Kütüğüne Dönerek Bekarlık Soyadını Alıp Kapanmış Nüfus Kaydının Açılabileceği – Soyadı Değişikliği Dava Dilekçesinin Görev Yönünden Reddi Gereği )

5490/m. 23/2

Nüfus Hizmetleri Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik/m. 67

ÖZET : Davacı tarafından açılan soyadı değişikliği davasında, mahkemece davacının vefat eden kocasının soyadının davacının kızlık soyadı olarak düzeltilmesine karar verilmiştir.

5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 23/2. maddesinde, “Evlenen kadının kaydı kocasının hanesine taşınır. Kocası ölen kadın yeniden evlenmedikçe ölen kocasının aile kütüğünde kalır. Ancak dilerse babasının kütüğüne dönebilir.” hükmündedir. Nüfus Hizmetleri Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 67. maddesinde ise “Kocası ölen kadın yeniden evlenmedikçe ölen kocasının aile kütüğünde kalır ve kocasının soyadını taşımaya devam eder. Yazılı talebi halinde bekarlık hanesine dönerek bekarlık soyadını alıp kapanmış olan nüfus kaydı açılabilir. Bu durumda nüfus kaydının taşınmasına ilişkin form kullanılır” hükmü yer almaktadır.

Buna göre, davacının isteminin idari bir işlem olduğu dikkate alınarak dava dilekçesinin görev yönünden reddi gerekir.

DAVA : Davacı S. Kö. ile davalı Nüfus Müdürlüğü arasındaki davada Tarsus 1. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen ve Yargıtay’ca incelenmeksizin kesinleşmiş bulunan 18.06.2008 günlü ve 2007/414-2008/100 sayılı kararın yürürlükteki hukuka aykırı olduğu savıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24.12.2010 gün ve Hukuk-2010/322137 sayılı yazısıyla kanun yararına temyiz edilerek bozulması istenilmiş olmakla, dosyadaki tüm kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı tarafından açılan soyadı değişikliği davasında, mahkemece davacının vefat eden kocasının soyadı olan Kö. soyadının davacının kızlık soyadı olan Ka. olarak düzeltilmesine karar verildiği ve kararın temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmıştır.

5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 23/2. maddesinde, “Evlenen kadının kaydı kocasının hanesine taşınır. Kocası ölen kadın yeniden evlenmedikçe ölen kocasının aile kütüğünde kalır. Ancak dilerse babasının kütüğüne dönebilir.” hükmündedir. Nüfus Hizmetleri Kanununun Uygulanmasına İlişkin Yönetmeliğin 67. maddesinde ise “Kocası ölen kadın yeniden evlenmedikçe ölen kocasının aile kütüğünde kalır ve kocasının soyadını taşımaya devam eder. Yazılı talebi halinde bekarlık hanesine dönerek bekarlık soyadını alıp kapanmış olan nüfus kaydı açılabilir. Bu durumda nüfus kaydının taşınmasına ilişkin form kullanılır” hükmü yer almaktadır.

Buna göre, davacının isteminin idari bir işlem olduğu dikkate alınarak dava dilekçesinin görev yönünden reddi gerekirken davanın esasına girilerek hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

Kabule göre de;

5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 36/1-a maddesinde “Nüfus kayıtlarına ilişkin düzeltme davaları, düzeltmeyi isteyen şahıslar ile ilgili resmi dairenin göstereceği lüzum üzerine Cumhuriyet Savcıları tarafından yerleşim yeri adresinin bulunduğu yerdeki görevli asliye hukuk mahkemesinde açılır” hükmü yer almaktadır.

Davacının avukatına verdiği vekaletnamede ikametgah adresi Gaziantep olarak belirtilmiş olmasına ve dava dilekçesinde başkaca adres belirtilmemiş olmasına rağmen, anılan Kanunla getirilen ve re’sen dikkate alınması gereken yetki hükmü gözetilmeden karar verilmiş olması doğru bulunmamıştır.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün HUMK.’nun 427. maddesi gereğince sonuca etkili olmamak kaydıyla kanun yararına BOZULMASINA ve gereği yapılmak üzere kararın bir örneği ile dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine, 28.02.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


BOŞANMA NEDENİ ÖZEL VE GENELDİR-ÖNCELİKLE ÖZELE BAKILIR

T.C.

YARGITAY

2. HUKUK DAİRESİ

E.2009/8440 K. 2010/12941 T. 29.6.2010

• GENEL BOŞANMA NEDENİ ( Özel Boşanma Sebeplerinin Gerçekleşmemesi veya Özel Sebebe Dayalı Dava Hakkının Düşmüş Olması Halinde Deliller Genel Boşanma Sebebi Çerçevesinde Değerlendirilerek Karar Verilmesi Gerektiği )

• ÖZEL BOŞANMA NEDENİ ( Gerçekleşmemesi veya Özel Sebebe Dayalı Dava Hakkının Düşmüş Olması Halinde Deliller Genel Boşanma Sebebi Çerçevesinde Değerlendirilerek Karar Verilmesi Gerektiği )

• BOŞANMA NEDENLERİ ( Hem Özel Hem de Genel Sebebe Dayanılarak Boşanma Davası Açılmış İse Doğuracakları Hukuki Sonuçlar Farklı Olacağından Öncelikle Özel Boşanma Sebeplerinin Bulunup Bulunmadığının Belirlenmesi Gerektiği )

4721/m.161, 162/1, 163, 166/1

ÖZET : Hem özel hem de genel sebebe dayanılarak boşanma davası açılmış ise, doğuracakları hukuki sonuçlar farklı olacağından öncelikle özel boşanma sebeplerinin bulunup bulunmadığı belirlenmeli, özel sebep varsa, bu sebebe dayanılarak, özel boşanma sebeplerinin gerçekleşmemesi veya özel sebebe dayalı dava hakkının düşmüş olması halinde, deliller, genel boşanma sebebi çerçevesinde değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmelidir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün temyizen mürafaa icrası suretiyle tetkiki istenilmekle, dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davalı, mütekabil boşanma davası açmış, mütekabil boşanma davasında; zina, olmazsa hayata kast, bu da olmazsa pek kötü davranış, bunun da kabul edilmemesi halinde haysiyetsiz hayat sürme, bu da kabul edilmediği takdirde evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebiyle boşanmalarına karar verilmesini istemiştir. Zina, hayata kast, pek kötü muamele ve haysiyetsiz hayat sürme özel boşanma sebebi yanında genel boşanma ( TMK m. 166/1 ) sebebi de oluşturur. Böyle bir durum karşısında kalan eş, dilerse bu özel sebeplerin yanında genel sebebe, dilerse birine veya birkaçına birlikte dayanarak boşanma talep edebilir. Hem özel hem de genel sebebe dayanılarak boşanma davası açılmış ise, doğuracakları hukuki sonuçlar farklı olacağından öncelikle özel boşanma sebeplerinin bulunup bulunmadığı belirlenmeli, özel sebep varsa, bu sebebe dayanılarak, özel boşanma sebeplerinin gerçekleşmemesi veya özel sebebe dayalı dava hakkının düşmüş olması halinde, deliller, genel boşanma sebebi çerçevesinde değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmelidir. Toplanan delillerin öncelikle özel boşanma sebepleri bakımından değerlendirilip, sonucu uyarınca karar verilmesi gerekirken, bu husus gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması doğru bulunmamıştır.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple ( BOZULMASINA ), bozma sebebine göre davalı-mütekabil davacının sair temyiz itirazları ile davacı-karşılık davalının temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 29.06.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


T.C.

YARGITAY

2. HUKUK DAİRESİ E. 2010/1651 K. 2011/3217 T. 3.3.2011

• BOŞANMA ( Evlilik Birliğinin Sarsılmasına Dayalı - Öncelikle Özel Boşanma Nedeni Olan Zina Hukuki Nedenine Dayalı Boşanma İsteği Hakkında Olumlu ya da Olumsuz Bir Hüküm Kurulması Gerektiği )

• ZİNA HUKUKİ NEDENİNE DAYALI BOŞANMA ( Evlilik Birliğinin Sarsılmasına Dayalı Boşanma Davası Açılması - Öncelikle Özel Boşanma Nedeni Olan Zina Hukuki Nedenine Dayalı Boşanma İsteği Hakkında Bir Hüküm Kurulması Gerektiği )

• EVLİLİK BİRLİĞİNİN SARSILMASI SEBEBİYLE BOŞANMA ( Zina Hukuki Nedenine Dayalı Olarak da Boşanma İsteminde Bulunulduğu -Öncelikle Özel Boşanma Nedeni Olan Zina Hukuki Nedenine Dayalı Boşanma İsteği Hakkında Bir Hüküm Kurulması Gerektiği )

4721/m.161,166

ÖZET : Davalı-davacı koca TMK´nun 166/1-2 maddesine dayalı boşanma davası yanında zina hukuki nedenine ( TMK.md.161 ) dayalı olarak da boşanma isteminde bulunmuştur. Öncelikle özel boşanma nedeni olan zina hukuki nedenine dayalı boşanma isteği hakkında olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurulması gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm her iki dava yönünden temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davalı-davacı koca Türk Medeni Kanununun 166/1-2 maddesine dayalı boşanma davası yanında zina hukuki nedenine ( TMK.md.161 ) dayalı olarak da boşanma isteminde bulunmuştur. Öncelikle özel boşanma nedeni olan zina hukuki nedenine dayalı boşanma isteği hakkında olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurulması gerekirken bu husus üzerinde durulmadan karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma nedenine göre kadının boşanma davası ve fer´ilerine yönelik tarafların temyizlerinin şimdilik incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının istek halinde yatıranlara geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere bozmada oybirliği, sebebinde oyçokluğuyla, 03.03.2011 gününde karar verildi.

KARŞI OY :

Yapılan soruşturma ve toplanan delillerden davacı-davalı ( kadın )´ın Mehmet isimli şahısla birden fazla cinsel ilişkide bulunduğu gerçekleşmiş , bu husus mahkemece de sabit kabul edilmiştir. Bu durumda, birleşen boşanma davasının kadının zinası sebebiyle kabulüne, tarafların Türk Medeni Kanununun 161.maddesi gereğince boşanmalarına karar verilmesi gerekirken, yazılı olduğu gibi aynı Yasanın 166/1.maddesi gereğince boşanma kararı verilmesi doğru değildir. Hükmün bu sebeple bozulması gerektiği düşüncesiyle değerli çoğunluğun bozma gerekçesine iştirak etmiyorum.

 


 

ALACAKLININ TEMERRÜDE DÜŞMESİ-BORÇLARIN SONUÇLARI

BORÇLARIN SONUÇLARI

1-İfa tanımı: Borçlunun borcunu yerine getirerek borcun sona erdirilmesine ifa denir. Borcun ifa edilmesi ile borçlu borcundan kurtulmuş, alacaklı alacağına kavuşmuş, borç ilişkisi sona ermiş olur.

İfa ile alacaklıyla borçlu arasındaki borç ilişkisinden doğmuş borç sonlanır, onu doğuran borç ilişkisi sürebilir. İfanın konusu, borcun konusunun aynı olmalıdır. Borçlu, borç ilişkisinden doğan edimi ne ise onu ifa etmesi gereklidir

2-İfa Yeri: Borcun yerine getirilmesi gereken yer ifa yeridir. Bu yerin hukuk açısından büyük önemi bulunur. Bir borcun ifa yerini taraflar sözleşmede gösterebilirler. İfa yeri taraflarca açıkça veya üstü kapalı olarak belli edilmemişse aşağıdaki kurallara göre belirlenir.

- Para borçlarında ifa yeri; borcun konusu para ise ödeme, alacaklının ifa zamanında oturduğu yerde yapılır. Para borcunun alacaklının ikametgâhında ödenmiş sayılması için paranın alacaklının ikametgâhına götürülmesi gerekir. Para posta aracılığı ile ödenecekse ikametgâhta ödemeli olarak gönderilmelidir, alacaklı henüz postaneden parayı almamışsa borç ödenmemiştir.

- Parça borçlarında ifa yeri; borcun konusu belirli bir malın teslimi ise o malın sözleşme yapıldığı sırada bulunduğu yerde teslimi gereklidir. Tarafların sözleşme yaptığı sırada malın başka bir yerde bulunmakta olduğunu bilmeleri gerekir. Örneğin satılan otomobil İstanbul’da garajda, sözleşme İzmir’ de yapılmışsa otomobil İstanbul da teslim edilecektir.

- Diğer borçlarda ifa yeri; para ve parça borçlarının dışında kalan diğer bütün borçlarda ifa yeri borcun doğumu zamanında borçlunun oturduğu yerdir, yani borçlunun ikametgâhıdır.

3-İfa Zamanı: Borcun yerine getirilmesi taraflarca veya yasayla süreye bağlanmamışsa veya işin niteliği süreyi gerektirmiyorsa borcun ifası derhal istenebilir. Borcun doğduğu anla ifa zamanı çoğu kez aynı değildir (vade). İfa zamanının gelmiş olmasına hukuk dilinde borcun müeccel olması denir. Borç müeccel olmadıkça, alacaklı borçluyu ifaya zorlayamaz, icra takibine girişemez, dava açamaz.

Alacaklının Temerrüdü: Borçlu, borcunu ifa etmek istediği halde alacaklıya ilişkin sebeplerle borcun ifası gerçekleşmeyebilir. Alacaklının, kendisine sunulan edimi haklı bir neden olmaksızın reddetmesidir. Alacaklının temerrüdü (direnişi), borcun ifasının katılmasıyla gerçekleşebildiği hallerde ortaya çıkar. Örneğin medeni hakları kullanma ehliyetinden yoksun olan alacaklının yasal temsilcisi de yoksa böylece borç edimi alacaklıya sunulamıyorsa, alacaklı ölmüş ve kanuni mirasçıları belirlenmemişse, alacaklının temerrüdü borcu sona erdirmez.

3-Borçların İfa Edilmemesinin Sonuçları: Borç hiç veya gereği gibi ifa edilmemiş veya ifasında gecikilmiş ise borcun ifa edilmemesi, borca aykırılık söz konusudur. Borcun ifa edilmemesi üç ayrı şekilde ortaya çıkar:

- Kusurlu imkânsızlık

- Borcun gereği gibi ifa edilmemesi

- Borçlunun temerrüdü

Kusurlu İmkânsızlık: Borçlunun kusurlu hareketi (kasıt ya da ihmali) nedeniyle ifa imkânsız hale gelmiştir. Bu durumda borçlu, alacaklının borcun ifa edilmemesinden doğan zararını ödemelidir.

Borcun Gereği Gibi İfa Edilmemesi: Borçlu borcunu yerine getirmiş fakat borç gereği gibi ifa edilmemişse borçlu, alacaklının borcu gereği gibi ifa edilmemesinden doğan zararını ödemekle yükümlüdür.

Borçlunun Temerrüdü: Bazı hallerde alacaklı ifayı kabule hazırdır ve ifa mümkündür. Ancak borçlu ifadan kaçınır. Buna borçlunun temerrüdü (direnmesi) denir.

4-Borçların Sona Ermesi: Borcun sona ermesi, hem borç ilişkisinin ortadan kalkmasını, hem de mevcut borç ilişkisinden doğmuş olan tek bir borcun sona ermesini ifade eder. Bir borç ilişkisi sadece tek bir borçtan ibaretse borcun ortadan kalkmasıyla tüm borç ilişkisi sona ermiş olacaktır. Eğer bir borç ilişkisinde birden çok borç ilişkisi doğmuşsa, tek bir borcun ortadan kalkması, borç ilişkisini ortadan kaldırmayacak, borç ilişkisi teker teker sona ermedikçe devam edecektir. Bu nedenle borcu sona erdiren haller incelenecektir.

5-Borcu sona erdiren haller:

İfa

İbra

Yenileme

Alacaklı-borçlu sıfatlarının

Kusursuz imkansızlık

Takas

Zaman aşımı

HD 12

Esas : 1996/001550  Karar: 1996/001657  Tarih: 06.02.1996

KAMBİYO SENETLERİNDE KISMİ ÖDEME

ALACAKLININ TEMERRÜDÜ

TTK.nun 720. maddesi yollamasıyla, çekler hakkında da uygulanan 621/2. maddesi uyarınca hamil, kısmi ödemeyi reddedemez. Aksi takdirde, alacaklının temerrüdü söz konusu olur. Dolayısıyla temerrüt faizinin, çekin ibraz tarihinden itibaren alacaklının kısmi ödemeyi reddettiği tarihe kadar olan süre için hesaplanması gerekir. Keza

borçlu, asıl alacak yönünden takibe sebebiyet vermediği için, vekalet ücretinin belirlenmesinde de asıl alacak miktarı gözönüne alınmaz.

(6762 s. TTK. m. 621/2, 720)

Merci kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine, bu işle ilgili dosya mahallinden Daireye 25.1.1996 tarihinde gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

20.4.1995 keşide tarihli çeke dayalı olarak 7.7.1995 tarihinde takip yapılmış, 163 örnek ödeme emri tebliği üzerine borçlu yasal süresi içerisinde mercie itiraz etmiştir. Bu itirazında; çek bedelinin 29.6.1995 tarihinde banka havalesi ile ödendiğini, ödenmiş çekin takip konusu yapılamayacağını, % 10 çek tazminatı istenilemeyeceğini ve faiz oranının da % 64 olması gerektiğini belirtmiştir. Mercice çek tazminatının % 5, faiz oranının da % 64 oranına indirilmesine, sair itirazlarının reddine karar verilmiştir. Çek bedeli 94.760.000.- lira, 29.6.1995 tarihinde Türk Ticaret Elazığ Şubesi’nden aynı Bankanın Galata Şubesi’ndeki alacaklı hesabına havale edildiği uyuşmazlık konusu değildir. Alacaklı ödemeyi kabul etmediğinden, borçluya 7.8.1995 tarihinde iade edilmiş, borçlu bu parayı 11.8.1995 tarihinde icra dosyasına ödemiştir. Alacaklı vekili çek tazminatı ve fer’i alacakları gönderilmediğinden kısmi ödemenin kabul edilmediğini belirtmiştir. Kambiyo senetlerine dayalı alacaklar takip edilen alacaklardır. TTK.nun 720. maddesi yollamasıyla çekler hakkında da uygulanan 621/2. maddesi uyarınca hamil kısmi ödemeyi reddedemez. Bu durumda borçlunun değil alacaklının temerrüdü söz konusudur. Mercice bu yön gözetilerek çekin ibraz tarihinden itibaren alacaklının kısmi ödemeyi red ettiği tarihe kadar temerrüt faizinin hesaplanması ve asıl alacak yönünden borçlu takibe sebebiyet vermediğinden vekalet ücretinin de hesabında 94.760.000.- liranın nazara alınmaması gerekirken yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir.

SONUÇ : Borçlu vekilinin temyiz isteminin kabulü ile merci kararının yukarıda yazılı nedenle İİK.nun 366. ve HUMK.nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 6.2.1996 gününde oybirliğiyle karar verildi.


T.C. YARGITAY

6.Hukuk Dairesi

Esas: 2007/1307 Karar: 2008/3084 Karar Tarihi: 17.03.2008

ÖZET: Davacı tarafından kiraların kendisine ödenmesine ilişkin davalıya tebliğ edilmiş bir ihtar olmadığından yapılan icra takibi ile gönderilen ödeme emri nedeniyle davalının temerrüde düştüğünden bahsedilemez. Bu nedenle davanın reddine karar verilmesi gerekir.

(818 S. K. m. 260)

Dava: İcra mahkemesince verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı karar davalı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Karar: Davacı alacaklı kira alacağı nedeniyle tahliye istekli olarak davalı borçlu hakkında başlattığı icra takibine vaki itiraz üzerine davacı alacaklı icra mahkemesine başvurarak itirazın kaldırılması ve tahliye isteminde bulunmuştur. Mahkemece istemin kabulüne karar verilmesi üzerine hüküm, davalı borçlu tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, dava dilekçesinde, davalının müvekkiline ait taşınmazda 1.9.2006 tarihli kira sözleşmesi ile kiracı olduğu taşınmazı 27.10.2006 tarihinde satın aldığını, davalının kira bedelini ödememekte temerrüde düşmesi üzerine hakkında icra takibi yaptığını, davalının süresinde haksız olarak itirazda bulunduğunu belirterek itirazın kaldırılması takibin devamı kiralananın tahliyesi ve %40 icra tazminatı verilmesini istemiştir. Davalı borçlu vekili ise icra dosyasına verdikleri itiraz dilekçesini aynen tekrar ettiklerini, müvekkilinin 1.9.2006 tarihli sözleşme ile kiracı olduğunu, sözleşmedeki kiralayanın B.Y. bulunduğunu, davacı ile aralarında bir sözleşme bulunmadığı gibi davacı tarafından taşınmazı iktisap ettiğine ve kiraların kendilerine ödenmesi için bir ihtarname gönderilmediğini bu nedenle temerrüt oluşmayacağını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Borçlar Kanununun 260. maddesi hükmü uyarınca temerrüt nedeniyle açılacak tahliye davasının kural olarak kiralayan tarafından açılması gerekir. Kiralayanlar birden fazla ise aralarında zorunlu dava arkadaşlığı bulunduğundan ihtarnameyi birlikte göndermeleri ve yine davayı da birlikte açmaları zorunludur. Kiralayan durumunda olmayan malik veya kiralananı sonradan iktisap eden yeni malikin önceden kiracıya ihbar göndererek kira paralarının kendisine ödenmesini istemesi bu ihbarın sonuçsuz kalması halinde yasal içerikli ihtarname tebliğ ettirmek suretiyle dava açması gerekir. Dava hakkına ilişkin bu husus mahkemece kendiliğinden göz önünde bulundurulmalıdır.

Olayımıza gelince; takibe dayanak yapılan ve hükme esas alınan 1.9.2006 tarihli ve bir yıl süreli sözleşme davalı ile dava dışı kiralayan B.Y. arasında yapılmıştır. Davacı, davalının kiracı olarak bulunduğu taşınmazı 27.10.2006 tarihinde önceki malik B.Y.´dan satın aldığı anlaşılmaktadır. Kiralayan durumunda olmayan malik veya kiralananı sonradan iktisap eden yeni malikin önceden kiracıya ihbar göndererek kira paralarının kendisine ödenmesini istemesi bu ihbarın sonuçsuz kalması halinde yasal içerikli ihtarname tebliğ ettirmek suretiyle dava açması gerekir. Kiralananı sonradan iktisap eden davacı taşınmazı iktisap ettiğini ve iktisap tarihinden sonra kiraların kendisine ödenmesi için davalıya tebliğ ettirdiği bir ihtarname bulunmamaktadır. Davacı tarafından kiraların kendisine ödenmesine ilişkin davalıya tebliğ edilmiş bir ihtar olmadığından yapılan icra takibi ile gönderilen ödeme emri nedeniyle davalının temerrüde düştüğünden bahsedilemez. Bu nedenle davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmadığından kararın bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenle kararın BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 17.03.2008 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

 


 

KİRA ALACAĞI HAKLI İHTARIN GECERLİLİK ŞARTI.

T.C.

YARGITAY

6. Hukuk Dairesi

E:2005/6273 K:2005/7321 T:11.07.2005

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı tahliye davasına dair karar davacı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava iki haklı ihtar nedeniyle kiralananın tahliyesine ilişkindir. Mahkeme taşınmazın tahliye edildiğinden bahisle karar vermeye yer olmadığına karar vermiş, hüküm davacı vekili tarafından mahkeme masrafları ve vekalet ücretine ilişkin temyiz edilmiştir.

Davacı vekili, dava dilekçesinde, davalının 1.11.1999 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli sözleşme ile kiracı olduğunu, davalının bir kira dönemi içerisinde iki haklı ihtara sebebiyet verdiğini belirterek davalının kiralanandan tahliyesini istemiştir. Davalı vekili ise bir hafta önce kiralananın tahliye edildiğini anahtarı da mahkemeye ibraz ettiklerini savunmuştur.

Davaya dayanak teşkil eden ve hükme esas alınan 1.11.1999 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli sözleşme konusunda taraflar arasında bir uyuşmazlık yoktur. Sözleşmede aylık kiranın her ayın birinci günü ödeneceği yazılıdır. Sözleşmede belirtilen bu hükum karşısında kiraların her ayın birinde peşin odeneceğinin kabulu gerekir. Davacı kesinleşen kira tespit kararına istinaden yapmıs oldugu icra takibi ile sekiz aylık kira farkı ile Temmuz ayı kirası icın 9.7.2004 tarihinde icra takibi yapmış, ödeme emri 15.7.2004 tarihinde tebliğ edildikten sonra takibe konu kira bedeli 22.7.2004 tarihinde yatırıldığından bu ihtar haklıdır. Yine davacı 4.8.2004 tarihinde keşide ettiği ihtarname ile Ağustos ayı kirasını istemiş bu ihtar davalıya 5.8.2004 tarihinde saat 10.30´da tebliğ edilmiş istenilen ay kirası aynı tarihte saat 17.07´de yatırıldığından bu ihtar da haklıdır. Davacının Ekim ayı kirasının odenmesi icin 5.10.2004 tarihinde keşide ettiği ihtarda davalıya 7.10.2004 tarihinde saat 12´de tebliğ edilmis ihtara konu ay kirası aynı tarihte saat 17.02´de yatırıldıgından bu ıhtar da haklıdır. Davacı tarafından davanın açılmasında bir usulsüzlük bulunmamaktadır. Davanın açılmasına davalı sebebiyet vermiştir. Bu nedenle davalı davanın açılmasına sebebiyet verdiğine göre davada kendisini vekil ile temsil ettiren davacı yararına Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 6. maddesine göre ücreti vekalete hükmedilmesi ve mahkeme masrafının davalıdan alınıp davacıya verilmesi gerekirken, bu husus gözardı edilerek yanlış değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması hatalı olduğundan hükmün bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Hükmün yukarda açıklanan nedenle BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine,11.7.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


T.C. YARGITAY

6. Hukuk Dairesi

E:2002/7935 K:2002/8212 T:24.12.2002

Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan tahliye davasına dair karar dairemizin 17.10.2002 gün ve 6367-6627 sayılı ilamı ile onanmasına karar verilmişti.Bu kararın tashihen tetkiki davacı tarafından süresi içinde istenilmiş olmakla dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davacı 28.01.2002 günlü dilekçesinde; davalı kiracının 01.01.2001 - 01.01.2002 kira yılı içerisinde iki haklı ihtara neden olduğunu iddia ile kiralananın tahliyesini istemiştir. Davalı; 25 yıldan fazla süreden bu yana davacının kiracısı olduğunu, kira parasının sözleşmede öngörüldüğü şekilde değil, her ayın 20´sinden sonra ödendiğini, ödeme hususunda teamül oluştuğunu, ihtara konu edilen Mayıs 2001 kirasına ait ihtarnamenin 08.05.2001 günü saat ( 11 )´de tebliğ olunduğunu, bu ayın kirasının ihtarın tebliğinden önce yatırıldığını, bankadan sorulmasını açıklamak suretiyle yersiz açılan davanın reddini savunmuştur. Sözleşme 01.01.1983 başlangıç tarihli ve bir yıl sürelidir. Kira parası her ay başı peşin ödenecektir, şeklinde duzenlenmiştir. Ancak davacı ihtarnamesinde kira parasının ayın 1 ile 5´i arasında yatırıldığını belirtmiştir.

Davalı, kira ilişkisine, aylık kira miktarına karşı cıkmadığı gibi, ihtarları almadım yolunda da bir savunmada bulunmamıştır. 13.03.2001 keşide 17.03.2001 tebliğ tarihli ihtarname ile Mart 2001 ayı kirası istenmis, odeme ihtarın tebligınden sonra 19.03.2001 tarihinde yapıldığından bu ihtar haklıdır. Mahkeme de kararında bu ihtarın haklı olduğunu kabul etmiş, ancak davalının bu yöne ilişkin bir temyizi olmamıştır. 07.05.2001 tarihli tel ihtarı ile Mayıs 2001 kirası istenmiş, 08.05.2001 günü saat 11´de tebliğ olunmuştur. Davalının savunması üzerine Mayıs ayı kirasının bankaya ne zaman ve hangi saatte yatırıldığı sorulmuş ve alınan cevapta 08.05.2001 günu saat 11.05´de yatırıldığı bildirilmistir. Davalı vekili 10.05.2002 havale tarihli dilekcesinin 2. sahifesinin 4 no´lu paragrafında "telgrafın tebliğ´i saati 11.00, aynı yapılan ödeme saatinin ise 11.05 olmasını, Mahkemenin takdirine bırakmaktayız" demek suretiyle odemenin ihtarın tebligınden sonra olduğunu kabul etmektedir. Böylece ikinci ihtarında haklı olduğu bu seferki incelemeden anlaşılmakla, gerçekleşen iki haklı ihtar nedeniyle kiralananın tahliyesine karar vermek gerekirken, davanın reddi hatalı olduğundan, karar düzeltilmesi isteminin kabulü ile dairemizin onama kararının kaldırılması ve mahkeme kararının bozulması icap etmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklandığı şekilde davacının karar düzeltilme isteminin kabulü ile dairemizin 17.10.2002 tarih 6367/6627 sayılı onama kararının kaldırılmasına, mahkemenin 02.07.2002 tarih, 2002/123-715 sayılı kararının bozulmasına, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 24.12.2002 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

T.C. YARGITAY

6. Hukuk Dairesi

E:1983/1675 K:1983/1775 T:01.03.1983

DAVA : Mahalli Mahkemesinden verilmis bulunan yukarıda Tarih ve numarası yazılı tahliye davasına dair karar davacı tarafından süresi icinde temyiz edilmiş ölmakla dosyadaki bütün kağıtlar okunup ğereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava, iki haklı ihtar nedeni ile kiralananın boşaltılması isteminden ibarettir. Mahkemece red kararı verilmiş ve hüküm davacı vekili tarafından temyiz olunmuştur.

Taraflar arasındaki kira sözleşmesi 1.1.1981 başlangıc tarihli ve bir yıl sürelidir. Aylık kiranın, her ayın birinde peşin ödeneceği ve makbuz karşılığında odabaşına tediye edileceği belirtilmiştir. Eylül 1981 ayı kirasının ödenmemesi nedeni ile 7.9.1981 günu saat 11.30´da davalıya ihtar teblig olunmuş ve davalı ihtar konusu kirayı 9.9.1981 tarihinde odemistir. Ödeme ihtarından sonra olmakla bu ıhtar haklıdır. Aralık 1981 ayı kirasının ödenmemesi nedeni ile de; 2.12.1981 günü saat 12.50´de davalıya ihtar tebliğ olunmuş ve davalı ihtar konusu parayı aynı gün saat 14.00´de ödemistir. Ödeme yine ihtarın tebliğinden sonra yapıldığından bu ihtar da haklıdır. İhtarın haklılığını ispat bakımından ihtarların tebliği ve paraların ödenmesinde saat konulması davacının kotü niyetli olarak kabulune imkan veren hallerden degildır. Aksine davacı, kanunun kendine verdiği hakkı kullanarak ve bu hakkı sağlamak için gereken tedbiri almak ve karşı tarafın ödemesinin tebliğden sonra yapılmasını ispatlamak amacı ile hareket etmiş sayılmak gerekir. Mahkemenin aksi görüş ve düşünce ile yazılı şekilde red kararı vermesi, usul ve kanuna aykırıdır.

SONUÇ : Hükmün açıklanan nedenle BOZULMASINA 1.3.1983 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


KAT MÜLKİYETİ KAHVEHANE ACMA VE İŞİLETİMİ.

T.C.

YARGITAY

18. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/879 K. 2011/2517 T. 24.2.2011

• İŞYERİ OLARAK GÖSTERİLEN BİR BAĞIMSIZ BÖLÜM ( İşyeri Olarak Kullanılmasında Hiçbir Sakınca Bulunmadığı ve Salt Hastane Dispanser Klinik Gibi Müesseselere Özgülenemeyeceği ve Ayrıca Tapuda Mesken Olarak Kayıtlı Bir Yerin Tüm Kat Maliklerinin Onayıyla Kahvehane Olarak Kullanılabileceği )

• KULLANIMIN ENGELLENMESİ İSTEMİ ( Tapuda İşyeri Olarak Gösterilen Bir Bağımsız Bölüm - Salt Hastane Dispanser Klinik Gibi Müesseselere Özgülenemeyeceği ve Ayrıca Tapuda Mesken Olarak Kayıtlı Bir Yerin Tüm Kat Maliklerinin Onayıyla Kahvehane Olarak Kullanılabileceği )

• KAT MALİKLERİNİN ONAYI ( İşyeri Olarak Gösterilen Bir Bağımsız Bölüm - İşyeri Olarak Kullanılmasında Hiçbir Sakınca Bulunmadığı ve Salt Hastane Dispanser Klinik Gibi Müesseselere Özgülenemeyeceği ve Ayrıca Tapuda Mesken Olarak Kayıtlı Bir Yerin Tüm Kat Maliklerinin Onayıyla Kahvehane Olarak Kullanılabileceği )

634/m.28

4721/m.683

ÖZET : Tapuda işyeri olarak gösterilen bir bağımsız bölümün işyeri olarak kullanılmasında hiçbir sakınca bulunmadığı, salt hastane dispanser, klinik gibi müesseselere özgülenemeyeceği ve ayrıca tapuda mesken olarak kayıtlı bir yerin tüm kat maliklerinin onayıyla kahvehane olarak kullanılabileceği öngörülmüştür. Davalının kahvehane olarak kullandığı bağımsız bölümü tapuda depolu dükkan, diğer bir anlatımla işyeridir. Bu yerin kahvehane olarak kullanılmasını açıkça yasaklayan bir yönetim planı hükmü bulunmamaktadır. Yönetim planında olmayan bir yasağın yorum yoluyla getirilmesi anayasal güvenceye bağlı bulunan mülkiyet hakkının özüne de aykırılık teşkil etmektedir.

DAVA : Temyiz istemlerinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili dava dilekçesinde, davalının kat mülkiyetli anataşınmazın 2 numaralı işyeri nitelikli bağımsız bölümün maliki olduğunu, yönetim planının 21. maddesinin ( e ) bendine aykırı olarak bu yeri kahvehane olarak kullandığını ileri sürerek bu kullanımın engellenmesini yönetim planına uygun şekilde kullanımının sağlanmasını, kahvehane olarak kullanımının yasaklanmasını istemiş, mahkemece davanın kısmen kabulüne, tahliye talebinin reddine karar verilmiştir.

634 sayılı Kat Mülkiyeti Yasasının 28. maddesine göre yönetim planı, yönetim tarzını, kullanma maksat ve şeklini ve yönetime ait diğer hususları düzenler. Yönetim planı, bütün kat maliklerini bağlayan bir sözleşme hükmündedir. Öte yandan 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 683. maddesine göre bir şeye malik olan kimse hukuk düzeninin sınırları içinde o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarufta bulunma yetkisine sahiptir. Somut olaya gelince; anataşınmaza ait yönetim planının 21. maddesinin ( e ) bendinde kat mülkiyeti kütüğünde mesken, iş veya ticaret yeri olarak gösterilmiş bulunan bağımsız bölümlerini doktor ve diş tabibi muayenehanesi ile bizzat kat maliki veya ailesi efradının kullanacağı avukat yazıhanesi dışında hiçbir şekilde başka maksatla kullanamazlar, Hastane, dispanser ve klinik gibi müesseselere tahsis edemezler hükmü ile ( f ) bendinde de tapu kütüğünde mesken olarak gösterilmiş bulunan yerlerin kahvehane olarak kullanılmasının kat malikleri kurulunun oy birliği ile izin vermesi şartına bağlamıştır. Bu düzenlemelerden anlaşılacağı gibi tapuda işyeri olarak gösterilen bir bağımsız bölümün işyeri olarak kullanılmasında hiçbir sakınca bulunmadığı, salt hastane dispanser, klinik gibi müesseselere özgülenemeyeceği ve ayrıca tapuda mesken olarak kayıtlı bir yerin tüm kat maliklerinin onayıyla kahvehane olarak kullanılabileceği öngörülmüştür. Davalının kahvehane olarak kullandığı bağımsız bölümü tapuda depolu dükkan, diğer bir anlatımla işyeridir. Bu yerin kahvehane olarak kullanılmasını açıkça yasaklayan bir yönetim planı hükmü bulunmamaktadır. Yönetim planında olmayan bir yasağın yorum yoluyla getirilmesi anayasal güvenceye bağlı bulunan mülkiyet hakkının özüne de aykırılık teşkil etmektedir. Mahkemece tüm bu hususlar dikkate alınarak davanın reddi yerine kabulü yolunda hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 24.02.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

KİRACI-KACAK ELEKTRİK.ABONE EV SAHİBİ SORUMLU OLMADIĞI

Yargıtay 13.Hukuk Dairesi 2007/10958 E., 2008/306 K.

İçtihat Özeti: Her ne kadar abone, aboneliğin tesis edildiği taşınmazını kiraya verirken iptal ettirmediği abone sözleşmesinin yürürlükte olduğu süre içinde taşınmazda oturanların kullandığı elektrik bedelinden sorumlu ise de, haksız fiil niteliğinde olan kaçak elektrik kullanımından dolayı sorumlu değildir.

İçtihat Metni :

Taraflar arasındaki menfi tespit davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne yönelik olarak verilen hükmün süresi İçinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Davacı, kendisine ait taşınmazı kiraya verdiğini, davalının kaçak elektrik kullandığı gerekçesiyle hakkında icra takibi yaptığını, kullanılan elektriğin kiracıların oturduğu döneme ait olduğunu, ayrıca kaçak elektrik de kullanmadığını İleri sürerek, borçlu olmadığının tespiti ile %40 tazminata karar verilmesini istemiştir.

Davalı, 25.01.2005 tarihinde, sayacın vekalet mühürlerinin olmadığı ve numaratör ile oynanmak suretiyle kaçak elektrik kullanıldığının tespit edildiğini, abone olan davacı adına işlem yapıldığını savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davalı, davacının kaçak elektrik kullandığından bahisle davacı hakkında icra takibi yapmış, davacı ise, adına olan abone sözleşmesini iptal ettirmeden, aboneliğin tesis edildiği taşınmazı 01.10.2001 ile 26.11.2005 tarihleri arasında kiraya verdiğini ve kaçak elektrik kullanmadığını belirterek kaçak elektrik bedelinden sorumlu olmadığının tespiti için eldeki davayı açmıştır. Bu iddiasını doğrulamak için de kira sözleşmelerini dosyaya ibraz etmiştir. Kaçak elektrik kullanma haksız fiil olup, sonuçlarından haksız fiili isleyen kişi sorumludur. Her ne kadar abone, aboneliğin tesis edildiği taşınmazını kiraya verirken iptal ettirmediği abone sözleşmesinin yürürlükte olduğu süre içinde taşınmazda oturanların kullandığı elektrik bedelinden sorumlu ise de, haksız fiil niteliğinde olan kaçak elektrik kullanımından dolayı sorumlu değildir. Davalının, kaçak elektrik kullanıldığına dair dosyaya sunduğu 25.01.2005 tarihli tutanakta ticarethanenin Ö… İnşaat tarafından büro olarak kullanıldığının yazıldığı, başkaca kaçak kullananın kim olduğunu belirleyecek bir bilginin bulunmadığı, celp edilen Ticaret Sicil Memurluğu yazısından da davacının bu şirket ile İlgisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Öyle olunca davacının kiraya verdiği mecurda kiracı şirketin kaçak elektriği kullandığı anlaşılmaktadır. Kaçak elektriği davacının kullandığı kanıtlanamadığına göre davanın kabulüne karar verilmesi gerekir. Mahkemece aksi düşüncelerle yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacının temyiz itirazının kabulü ile kararın temyiz eden davacı yararına (BOZULMASINA), peşin alınan haran istek halinde temyiz edene iadesine, 16.01.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

ÖDEME TAAHHÜDÜ İHLAL ,BİR KİŞİDEN VAZGECME DİĞER KİŞKAPSAMAZ

Yargıtay

16. Hukuk Dairesi

Esas : 2010/6668 Karar : 2010/6297 Tarih : 25.10.2010

-YARGITAY İLAMI-

Ödeme şartını ihlal eyleminden sanık Taner Köse´nin 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu´nun 340. maddesi gereğince 3 aya kadar tazyik hapsi ile cezalandırılmasına dair İzmir 3.İcra Mahkemesinin 14/10/2009 tarihli ve 2009/334-4506 sayılı kararına karşı yapılan itirazın, müşteki vekilinin karar tarihinden önce 09/06/2009 havale tarihli dilekçe ile şikayetten vazgeçtiğinden bahisle kabulüne ilişkin İzmir 3.Ağır Ceza Mahkemesinin 19/02/2010 tarihli ve 2010/238 müteferrik sayılı kararını kapsayan dosya incelendi.

Tebliğname ile; Dosya kapsamına göre müşteki vekili tarafından sanıklar Taner Köse ve Turan Köse haklarında verilen şikayet dilekçesi üzerine yapılan yargılama sırasında müşteki vekilinin 09/06/2009 havale tarihli dilekçe ile sanıklardan Turan Köse hakkındaki şikayetten vazgeçtiği, İzmir 3. İcra Ceza Mahkemesinin 14/10/2009 tarihli kararında Turan Köse hakkında bir karar verilmediği, diğer sanık Taner Köse´nin ise üç aya kadar tazyik hapsi ile cezalandırılmasına karar verildiğinin anlaşılması karşısında, sanık Taner Köse hakkındaki şikayetten vazgeçilmediği gözetilmeden itirazın reddi yerine yazılı gerekçeyle kabulüne karar verilmesinde isabet görülmemekle anılan kararın 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu´nun 309. maddesi uyarınca bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 29/07/2010 gün ve B03.0.CIG.0.00.00.04-105-35-5721-2010/9519/ 49490 sayılı kanun yararına bozma istemine atfen Yargıtay C.Başsavcılığının 18.8.2010 gün ve K.Y.B:2010/191480 sayılı tebliğnamesiyle talep edilmiş olmakla; GEREĞİ GÖRÜŞÜLDÜ:

Dosya kapsamına göre, müşteki vekili şikayet dilekçesiyle borçlular Taner Köse ve Turan Köse´nin taahhüdü ihlal eyleminden cezalandırılmasına karar verilmesini talep ettiği, yargılama devam ederken 9.6.2009 tarihli dilekçesiyle borçlu Turan Köse hakkındaki şikayetinden vazgeçtiği, mahkemece yapılan yargılama sonucunda ise, borçlu Turan Köse hakkında hiçbir karar verilmezken, Taner Köse´nin İİK.nun 340. maddesi gereğince üç aya kadar tazyik hapsi ile cezalandırılmasına karar verildiği, karara yönelik itirazın ise 9.6.2009 tarihli şikayetten vazgeçme dilekçesinin borçlu Taner Köse´yi de kapsadığından bahisle itirazın kabulüne karar verilmiştir. Borçlulara isnat edilen eylemin iştirak halinde işlenmemesi nedeniyle borçlulardan birisi hakkındaki şikayetten vazgeçmenin diğer borçluyu etkilemeyeceği gözetilmeksizin itirazın reddi yerine kabulüne karar verilmesi isabetsizdir.

Açıklanan nedenlerle Yargıtay C.Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine atfen düzenlediği tebliğname yerinde görülmekle İzmir 3.Ağır Ceza Mahkemesinin 19.2.2010 tarih ve 2010/238 müteferrik sayılı kararının 5271 sayılı CMK.nun 309/4-c maddesi uyarınca BOZULMASINA, "yargılamanın yenilenmesi yasağı" nedeniyle bozma kapsamı doğrultusunda yeniden yargılama yapılmasının gerekmediğine, dosyanın Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 25.10.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

Haczedilen menkul malların muhafaza altına alınması zorunlu

T.C. YARGITAY 21.Hukuk Dairesi (Esas: 2001/8302 Karar: 2001/8097) İçtihat

Üyemizin Özeti

T.C. YARGITAY 21.Hukuk Dairesi (Esas: 2001/8302 Karar: 2001/8097) İçtihat

Üyemizin Özeti

Haczedilen menkul malların muhafaza altına alınması zorunlu değildir. Mahcuzların muhafaza altına alınmamış olması haczin geçerliliğine etki etmez.      

(Karar Tarihi : Karar Tarihi: 27.11.2001)

Dava: Uyuşmazlık 3.kişinin istihkak iddiasının reddi istemiyle alacaklı tarafından açılan istihkak davasına ilişkindir.

Karar: Merciice haczedilen malların yediemine teslim edilmediğinden İİK´nun 88. maddesinde açıklanan fiilen el koyma veya muhafaza tedbirlerinin gerçekleşmediği ve dolayısıyla istihkak davasının açılması için gerekli geçerli bir haciz bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Oysa, 23.3.2001 tarihli haciz tutanağı içeriğine göre borçluya ait işyerinde ve borçlunun yokluğunda 2 adet makinanın belirleyici nitelikleri ve değerleri de gösterilmek ve İİK´nun 99. maddesine göre haczedildikleri de yazılmak suretiyle haciz tutanağı düzenlenmiş olmakla haciz işlemi tamamlanmıştır. (İİK md.8)

Haciz, kesinleşmiş bir icra takibinin konusu olan muayyen bir para alacağının ödenmesini temin için , bu yolda talepte bulunan alacaklı lehine söz konusu alacağı karşılayacak miktar ve değerdeki borçluya ait mal ve haklara icra müdürü tarafından hukuken el konulmasıdır. (Baki Kuru İcra ve İflas Hukuku 983.sh.249) Dairemizin ve Yargıtay´ın yerleşmiş uygulaması da bu yöndedir. Haczin geçerli olması için haczi yapan memurun haciz iradesinin belirli bir şekilde haricileşmiş olması yeterli olup yasada açıklanan ayrıcalıklı durumlar (İİK md.88/1) dışında fiili el koyma ve muhafaza tedbiri gerekli değildir. Malın yediemine teslimi bir muhafaza tedbiridir. İİK´nun 88/2 maddesinde yazılı muhafaza tedbiri haczin tamamlanması için koşul olmayıp haczedilen mal için alınan koruma önlemidir. Malların borçluya veya 3. kişiye ait işyerinde bırakılması haczin geçersizliğini değil muhafaza tedbirine başvurulmadığını gösterir. Bu nedenlerle davanın esasının incelenmesi gerekirken haczin geçersizliğinden söz edilerek yazılı şekilde reddi usul ve yasaya aykırıdır.

O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

KARAR : Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 27.11.2001 gününde oybirliği ile karar verildi.

İlgili Mevzuat Hükmü : İcra ve İflas Kanunu MADDE 88 Değişik madde: 6352 S.K. - 02.07.2012/ m.17; yürürlük: 6352 S.K. m.106 gereği: 05.01.2013)

"Haczolunan paraları, banknotları, hamiline ait senetleri, poliçeler ve sair cirosu kabil senetler ile altın, gümüş ve diğer kıymetli şeyleri icra dairesi muhafaza eder.

Diğer taşınır mallar, masrafı peşinen alacaklıdan alınarak muhafaza altına alınır. Alacaklı muvafakat ederse, istenildiği zaman verilmek şartıyla, muvakkaten borçlu yedinde veya üçüncü şahıs nezdinde bırakılabilir. Üçüncü şahsın elinde bulunan taşınır mallar haczedildiğinde, üçüncü şahsın kabulü hâlinde üçüncü şahsa yediemin olarak bırakılır. Mallar satış mahalline getirilmediği takdirde muhafaza altına alınabilir veya yediemin değişikliği yapılabilir.

Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası andlaşma hükümleri saklı kalmak kaydıyla, yabancı devlet başkanı, parlamento başkanı, hükümet başkanı veya hükümet üyelerini taşıyan ulaşım araçları, bu kişiler Türkiye’de bulundukları sürece, muhafaza altına alınamaz ve yediemine bırakılamaz.

İcra dairesi üçüncü bir şahsa rehnedilmiş olan malları da muhafaza altına alabilir. Ticari işletme rehni kapsamındaki taşınırlar ise icra dairesince satılmalarına karar verilmesinden sonra muhafaza altına alınabilir. Bu mallar paraya çevrilmediği takdirde geri verilir.

Haczedilen mallar, Adalet Bakanlığı tarafından yetki verilen gerçek veya tüzel kişilere ait lisanslı yediemin depolarında muhafaza edilir. Yetki verilen gerçek veya tüzel kişiler, bu yetkilerini Adalet Bakanlığının onayıyla alt işleticilere aynı standartları sağlamak koşuluyla devredebilirler. Bu devir, yetki verilen gerçek veya tüzel kişilerin sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. Bu depoların yönetmelikte belirlenen nitelik ve şartlara uygunluğunun saptanması sonucunda işletme belgesi Adalet Bakanlığı tarafından verilir. Haczedilen malların muhafaza işlemleri; lisanslı yediemin depolarının kuruluşuna, bu depolarda bulunması gereken asgari niteliklere, depo için alınacak teminata, mallar için muhtemel rizikolara karşı yapılacak sigortaya; işletici olma niteliklerine, işletici lisansına, Adalet Bakanlığı tarafından bu lisansın verilmesine; Adalet Bakanlığının lisanslı işletmelerle ilgili görev ve yetkilerine; faaliyetin durdurulması ya da iptali gibi idari tedbir ve tasarruflara; bu depoların denetimine ve diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar, Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılan yönetmelikte düzenlenir. Haczedilen malların muhafazası aşamasındaki ücretler Adalet Bakanlığı tarafından düzenlenecek tarifeyle belirlenir.

İcra dairesi, depo ve garajlarda ve yediemin olarak kendisine haczedilen malın bırakılmış olduğu üçüncü kişilerde saklanıp da hukuken artık muhafazasına gerek kalmayan malı, vereceği uygun süre içinde geri almasını ilgililere resen bildirir. Verilen süre içinde eşya geri alınmazsa, icra müdürü tetkik merciinin kararı ile taşınır mal satışlarına ilişkin hükümler uyarınca bunları satar. Elde edilen miktardan muhafaza ve satış giderleri ödenir. Artan miktar 9 uncu madde hükmüne göre muhafaza olunur. Bu konuda ortaya çıkan ihtilaflar tetkik mercii tarafından basit yargılama usulüne göre çözülür.

İcra müdürlüklerinin talebi üzerine kolluk kuvvetleri tarafından yakalanan araçlar, en geç üç iş günü içinde en yakın icra müdürlüğüne teslim edilir. Aracı teslim alan icra müdürlüğü, aracın yakalanmasını isteyen icra müdürlüğüne bildirimde bulunur.”

Dava: Uyuşmazlık 3.kişinin istihkak iddiasının reddi istemiyle alacaklı tarafından açılan istihkak davasına ilişkindir.

Karar: Merciice haczedilen malların yediemine teslim edilmediğinden İİK´nun 88. maddesinde açıklanan fiilen el koyma veya muhafaza tedbirlerinin gerçekleşmediği ve dolayısıyla istihkak davasının açılması için gerekli geçerli bir haciz bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Oysa, 23.3.2001 tarihli haciz tutanağı içeriğine göre borçluya ait işyerinde ve borçlunun yokluğunda 2 adet makinanın belirleyici nitelikleri ve değerleri de gösterilmek ve İİK´nun 99. maddesine göre haczedildikleri de yazılmak suretiyle haciz tutanağı düzenlenmiş olmakla haciz işlemi tamamlanmıştır. (İİK md.8)

Haciz, kesinleşmiş bir icra takibinin konusu olan muayyen bir para alacağının ödenmesini temin için , bu yolda talepte bulunan alacaklı lehine söz konusu alacağı karşılayacak miktar ve değerdeki borçluya ait mal ve haklara icra müdürü tarafından hukuken el konulmasıdır. (Baki Kuru İcra ve İflas Hukuku 983.sh.249) Dairemizin ve Yargıtay´ın yerleşmiş uygulaması da bu yöndedir. Haczin geçerli olması için haczi yapan memurun haciz iradesinin belirli bir şekilde haricileşmiş olması yeterli olup yasada açıklanan ayrıcalıklı durumlar (İİK md.88/1) dışında fiili el koyma ve muhafaza tedbiri gerekli değildir. Malın yediemine teslimi bir muhafaza tedbiridir. İİK´nun 88/2 maddesinde yazılı muhafaza tedbiri haczin tamamlanması için koşul olmayıp haczedilen mal için alınan koruma önlemidir. Malların borçluya veya 3. kişiye ait işyerinde bırakılması haczin geçersizliğini değil muhafaza tedbirine başvurulmadığını gösterir. Bu nedenlerle davanın esasının incelenmesi gerekirken haczin geçersizliğinden söz edilerek yazılı şekilde reddi usul ve yasaya aykırıdır.

O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.

KARAR : Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 27.11.2001 gününde oybirliği ile karar verildi.

İlgili Mevzuat Hükmü : İcra ve İflas Kanunu MADDE 88 Değişik madde: 6352 S.K. - 02.07.2012/ m.17; yürürlük: 6352 S.K. m.106 gereği: 05.01.2013)

"Haczolunan paraları, banknotları, hamiline ait senetleri, poliçeler ve sair cirosu kabil senetler ile altın, gümüş ve diğer kıymetli şeyleri icra dairesi muhafaza eder.

Diğer taşınır mallar, masrafı peşinen alacaklıdan alınarak muhafaza altına alınır. Alacaklı muvafakat ederse, istenildiği zaman verilmek şartıyla, muvakkaten borçlu yedinde veya üçüncü şahıs nezdinde bırakılabilir. Üçüncü şahsın elinde bulunan taşınır mallar haczedildiğinde, üçüncü şahsın kabulü hâlinde üçüncü şahsa yediemin olarak bırakılır. Mallar satış mahalline getirilmediği takdirde muhafaza altına alınabilir veya yediemin değişikliği yapılabilir.

Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası andlaşma hükümleri saklı kalmak kaydıyla, yabancı devlet başkanı, parlamento başkanı, hükümet başkanı veya hükümet üyelerini taşıyan ulaşım araçları, bu kişiler Türkiye’de bulundukları sürece, muhafaza altına alınamaz ve yediemine bırakılamaz.

İcra dairesi üçüncü bir şahsa rehnedilmiş olan malları da muhafaza altına alabilir. Ticari işletme rehni kapsamındaki taşınırlar ise icra dairesince satılmalarına karar verilmesinden sonra muhafaza altına alınabilir. Bu mallar paraya çevrilmediği takdirde geri verilir.

Haczedilen mallar, Adalet Bakanlığı tarafından yetki verilen gerçek veya tüzel kişilere ait lisanslı yediemin depolarında muhafaza edilir. Yetki verilen gerçek veya tüzel kişiler, bu yetkilerini Adalet Bakanlığının onayıyla alt işleticilere aynı standartları sağlamak koşuluyla devredebilirler. Bu devir, yetki verilen gerçek veya tüzel kişilerin sorumluluklarını ortadan kaldırmaz. Bu depoların yönetmelikte belirlenen nitelik ve şartlara uygunluğunun saptanması sonucunda işletme belgesi Adalet Bakanlığı tarafından verilir. Haczedilen malların muhafaza işlemleri; lisanslı yediemin depolarının kuruluşuna, bu depolarda bulunması gereken asgari niteliklere, depo için alınacak teminata, mallar için muhtemel rizikolara karşı yapılacak sigortaya; işletici olma niteliklerine, işletici lisansına, Adalet Bakanlığı tarafından bu lisansın verilmesine; Adalet Bakanlığının lisanslı işletmelerle ilgili görev ve yetkilerine; faaliyetin durdurulması ya da iptali gibi idari tedbir ve tasarruflara; bu depoların denetimine ve diğer hususlara ilişkin usul ve esaslar, Adalet Bakanlığı tarafından çıkarılan yönetmelikte düzenlenir. Haczedilen malların muhafazası aşamasındaki ücretler Adalet Bakanlığı tarafından düzenlenecek tarifeyle belirlenir.

İcra dairesi, depo ve garajlarda ve yediemin olarak kendisine haczedilen malın bırakılmış olduğu üçüncü kişilerde saklanıp da hukuken artık muhafazasına gerek kalmayan malı, vereceği uygun süre içinde geri almasını ilgililere resen bildirir. Verilen süre içinde eşya geri alınmazsa, icra müdürü tetkik merciinin kararı ile taşınır mal satışlarına ilişkin hükümler uyarınca bunları satar. Elde edilen miktardan muhafaza ve satış giderleri ödenir. Artan miktar 9 uncu madde hükmüne göre muhafaza olunur. Bu konuda ortaya çıkan ihtilaflar tetkik mercii tarafından basit yargılama usulüne göre çözülür.

İcra müdürlüklerinin talebi üzerine kolluk kuvvetleri tarafından yakalanan araçlar, en geç üç iş günü içinde en yakın icra müdürlüğüne teslim edilir. Aracı teslim alan icra müdürlüğü, aracın yakalanmasını isteyen icra müdürlüğüne bildirimde bulunur.”

 


 

İcra ve İflas Kanununda haczin devamı

T.C. YARGITAY

19.Hukuk Dairesi

Esas: 2000/4488 Karar: 2000/5126 Karar Tarihi: 27.06.2000

ÖZET: İcra ve İflas Kanununda haczin devamı şeklinde bir düzenleme bulunmamaktadır. Haczin hükümden düşmesini engellemenin tek yolu süresinde satış istenilmesidir. Bu nedenle haczin devamına ilişkin tezkere evvelce konulan haczin hükümden düşmesine engel olmaz. Bu nedenle davalının haczinin davacının haczinden sonra olduğundan bu davalı yönünden şikayetin kabulü gerekir.

(2004 S. K. m. 16, 142)

Dava: Taraflar arasındaki sıra cetveline itiraz davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Karar: Bedeli paylaşıma konu araç 6.9.1996 tarihinde haczedildikten sonra 20.1.1998 tarihinde haczin devamına karar verilmiş trafik siciline bildirilmiştir. İcra ve İflas Kanununda haczin devamı şeklinde bir düzenleme bulunmamaktadır. Haczin hükümden düşmesini engellemenin tek yolu süresinde satış istenilmesidir. Bu nedenle haczin devamına ilişkin tezkere evvelce konulan haczin hükümden düşmesine engel olmaz. Davalı Yasin Kaya´nın 27.10.1998 tarihli haczi davacının haczinden sonra olduğundan bu davalı yönünden şikayetin kabulü gerekirken yazılı gerekçeyle reddinde isabet görülmemiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 27.06.2000 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


 

TOKİ Konut finansmanı, teminat, ipotek, KDV istisnası

T.C.

YARGITAY

12.Hukuk Dairesi

ESAS NO :2012/4269 KARAR NO : 2012/17917 Y A R G I T A Y İ L A M I

İNCELENEN KARARIN

MAHKEMESİ : Bergama İcra Hukuk Mahkemesi

TARİHİ : 06/10/2011

NUMARASI : 2011/198-2011/316

DAVACI : BORÇLU: …………………

DAVALI : ALACAKLI: ……..Bank A.Ş.

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava

dosyası için Tetkik Hakimi Şerife Ayyıldız tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

5582 Sayılı yasanın 35. maddesi ile 3065 Sayılı KDV Kanunu’nun 17. maddesinin 4. fıkrasına eklenen (ş) bendi uyarınca; “2499 Sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 38/A maddesinde tanımlanan konut finansmanı amacıyla teminat gösterilen veya ipotek konulan konutun, konut finansman kuruluşları, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı, ipotek finansmanı kuruluşları ya da üçüncü kişilere teslimi (müzayede mahallinde yapılan satışlar dahil) ile bu şekilde alınan konutun, konut finansman kuruluşları, Toplu Konut İdaresi Başkanlığı veya ipotek finansmanı kuruluşları tarafından teslimi (müzayede mahallinde yapılan satış dahil)” KDV’den istisna tutulmuştur.

Somut olayda, ihalesi yapılan taşınmazın, konut finansmanı amacı ile teminat gösterilen ve üzerine ipotek konulan taşınmaz olduğu hususu taraflar arasında tartışma konusu değildir. Bu durumda, sözü edilen konut satışının, yukarıda açıklanan yasal düzenleme kapsamında Katma Değer vergisine tabi olmadığı ve bu vergiden istisna tutulduğu halde, bunun ilan ve şartnameye geçirilmemesi ve satış ilanı ve şartnamesinde Katma Değer Vergisine tabi olacağının belirtilmesinin talep ve talibi menfi yönde etkileyeceği kuşkusuzdur. (HGK’nun 1991/12-98 Esas) alıcı çıkmadığı 2. açık artırma günü ise satışa yalnızca alacaklı bankanın iştirak ettiği ve aynı gün alacağa mahsuben taşınmazın adı geçene ihale edildiği de düşünüldüğünde 3. kişilerin ihaleye rağbeti ve katılımının olumsuz yönde etkilend iği sonucuna varılmalıdır.

O halde mahkemece, açıklanan yasaya aykırı durum nedeni ile ihalenin normal şartlar altında yapılmadığı ve zarar unsurunun varlığı da kanıtlanmış olduğu değerlendirilerek ihalenin feshine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde şikayetin reddine karar verilmesi isabetsizdir.

SONUÇ: Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK’nun 366 ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 28/05/2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Başkan Üye Üye Üye Üye

E.Uzuner N.Tanık S.Atalay A.Doğan Z.Turanlı

 


 

Boşanma (Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Şartı)

YHGK 30.6.2010 E.2010/2-343 – K.2010/361

- Boşanma (Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Şartı) – Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Şartı TMK.166/1 Boşanmaya karar verilebilmesi için; evlilik birliğinin, tarafların ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede, temelinden sarsılmış olması gerekir. DAVA ve KARAR: Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 4. Aile Mahkemesince davanın “kabulüne” dair verilen 26.2.2008 gün ve 2007/1005 E. [...]

- Boşanma (Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Şartı)

– Evlilik Birliğinin Temelinden Sarsılması Şartı

TMK.166/1

Boşanmaya karar verilebilmesi için; evlilik birliğinin, tarafların ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede, temelinden sarsılmış olması gerekir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki “boşanma” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;

Ankara 4. Aile Mahkemesince davanın “kabulüne” dair verilen 26.2.2008 gün ve 2007/1005 E. – 2008/182 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 25.5.2009 gün ve 2008/7984 E. –2009/9826 K. sayılı ilamı;

(…Türk Medeni Kanununun 166/1. maddesi uyarınca boşanmaya karar verilebilmesi için evlilik birliğinin, ortak hayatı sürdürmeleri kendilerinden beklenmeyecek derecede temelinden sarsılmış olması gerekir. Dinlenen tanık sözlerinden, boşanma davasından sonra da tarafların aynı evde birlikte yaşamaya devam ettikleri anlaşılmaktadır. Bu hal, evlilik birliğinin temelinden sarsılmadığını, ortak hayatın sürdürülmesinin fiilen mümkün olduğunu göstermektedir. O halde, davanın reddi gerekirken boşanmaya karar verilmesi doğru bulunmamıştır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu`nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu`nca da benimsenen Özel Daire Bozma Kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile BOZULMASINA, oyçokluğu ile karar verildi.


Y.H.G.K. 30.6.2010 E.2010/2-343 – K.2010/361

KARŞI OY YAZISI

Davacı kadın davalı kocası aleyhine açtığı boşanma davası evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olması nedeni ile mahkemece kabul edilmiştir. Davalının temyizi üzerine Özel Daire boşanma davasından sonra da tarafların aynı evde birlikte yaşamaya devam ettikleri, bu halin evlilik birliğinin temelinden sarsılmadığını, ortak hayatın sürdürülmesinin fiilen mümkün olduğunu gösterdiğini, davanın reddi gerekirken boşanmaya karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesi ile yerel mahkeme kararı bozulmuştur. Aşağıda açıklanan nedenlerle bozma kararına katılamıyorum


ARSA PAYI İNŞAAT YAPIM SÖZLEŞMESİ, GECİKME TAZMİNATI...

T.C.

YARGITAY

15. HUKUK DAİRESİ

E. 2011/515 K. 2011/7200 T. 06.12.2011

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Dava, arsa payı inşaat yapım sözleşmesi uyarınca gecikme tazminatı ve eksik işler bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece eksik iş bedeli ile ilgili davanın açılmamış sayılmasına, gecikme tazminatı isteminin ıslahla artırılan miktarla birlikte kabulüne dair verilen karar, davalı vekilince temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.

2-Yanlar arasında kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin varlığı, davalı yüklenicinin sözleşmeye göre edimini süresinde yerine getirmediği uyuşmazlık konusu değildir. İhtilâf sözleşmenin 7. sayfa 8. maddesindeki düzenlemenin yorumu, gecikmenin uzun süre devam etmesi halinde sözleşmede kararlaştırılan maktu gecikme tazminatının değiştirilip değiştirilemeyeceği, bu miktarla tarafların ne kadar süre ile bağlı olacakları, değiştirilebilecekse yöntemin nasıl olması gerektiği noktalarında toplanmaktadır.

Sözleşmenin 7. sayfa 8. maddesinde aynen "verilen süre ve ek süre içerisinde kooperatif inşaatın teslim tarihi gecikirse geçen her ay için arsa sahiplerinin toplam dairelerinin tamamı için aylık 500.000.000 TL (sözleşme tarihinde geçerli olan) ödemeyeceklerdir." şeklinde yazılmıştır. Cümlenin başlangıcı ve gelişme bölümüne bakıldığı ve tüm daireler için 500.000.000 TL (500,00 TL) ibaresi de dikkate alındığında gecikme halinde herhangi bir tazminat ödenmeyecekse rakam yazılmasına gerek olmadığından cümlenin sonundaki kelimenin ödeyeceklerdir olarak yazılması gerekirken hata sonucu o şekilde yazıldığı anlaşılmaktadır. Mahkemenin bu maddenin gecikme halinde kararlaştırılan gecikme tazminatı olduğunu kabulünde isabetsizlik bulunmamaktadır.

Sözleşmedeki süre ve verilen ek sürelere rağmen inşaatın teslim edilmemesi halinde arsa sahiplerinin tüm daireleri için yüklenicinin ödeyeceği kabul edilen aylık 500,00 TL gecikme tazminatı niteliğinde olduğundan sözleşme hukukundaki ahde vefa kuralı uyarınca taraflar için bağlayıcıdır. Dairemizin öteden beri devam eden uygulamalarında maktu tazminatın değiştirilmeksizin uygulanması benimsenmekle birlikte son zamanlarda gecikmenin uzun süre devam etmesi halinde dahi değiştirilip değiştirilmeyeceği, bu miktarla tarafların hangi süreyle bağlı olacakları değiştirilebilecekse süre ve miktarın belirlenmesinde yöntemin nasıl olması gerektiği tartışılmaya başlamıştır.

Arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmeleri karşılıklı taahhütleri ihtiva eden, iki tarafa da borç yükleyen eser yapımı ile satış vaadinden oluşan karma bir sözleşmedir. Bu sözleşmelerde yüklenicinin asli edimi finansmanı kendisi tarafından sağlanarak arsa sahibinin arsası üzerinde sözleşme ve ekleri, tasdikli projesi, ruhsatı ve imara uygun olmak üzere inşaat yapıp teslim etmek, arsa sahibinin borcu da bedel olarak kararlaştırılan bağımsız bölüm-bölümler ya da arsa payının mülkiyetini yükleniciye devretmektir.

Bütün sözleşmelerde olduğu gibi kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde de taraflar sözleşmenin kendilerine yüklediği borçları belirlenen zaman ve biçimde ifa etmek zorundadır. Buna göre borçlunun edimini süresinde yerine getirmemesi halinde gecikmede kusuru bulunmadığını kanıtlamadıkça ve alacaklının seçimlik hakkını BK´nın 106/II. maddesinde belirtildiği gibi ifayı beklemek ve gecikmeden doğan zararlarını istemek şeklinde kullanması durumunda sözleşmede kararlaştırılan gecikme tazminatından sorumludur ve aksine düzenleme yoksa bu miktarın değiştirilmeksizin uygulanması gerekir. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde yüklenicinin edimini süresinde yerine getirmemesi halinde arsa sahibinin gecikmeden doğan tazminatı talep hakkı Kanundan doğan bir haktır (BK. madde 106/II). İstenebilecek gecikme tazminatı ise gecikme s ebebiyle arsa sahibinin uğradığı tüm zararlar olup uygulamada asgari olarak gecikilen her ay için mahrum kalınan rayiç kira geliri karşılığı bir miktar para olarak kabul edilmektedir. Sözleşmede gecikme tazminatı belirlenmemiş olsa dahi en az aylık rayiç kira seviyesinde gecikme tazminatının istenmesi mümkündür (BK.96. madde).

Sözleşmeye konulan maktu gecikme tazminatının amaçlarından birisi de (genellikle sözleşme yapılırken tatmin edici görülen) tazminat tehdidiyle yüklenicinin edimini süresinde ifaya zorlamaktır.

Gecikme tazminatı sözleşmede hiç kararlaştırılmamış olsa bile teslimde gecikme halinde arsa sahibi en az piyasa rayiçlerine göre belirlenecek kirayı gecikme tazminatı olarak isteyebileceğinden, bu halde arsa sahibi daha iyi konumda olacaksa şartın amacına ulaştığından sözedilemez.

Gecikme süresine bakılmaksızın arsa sahibinin bağlı tutulması hakkaniyete uygun olmadığı gibi yüklenicinin bu yöndeki savunmaları iyiniyet kuralları ile bağdaşmaz, hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir ve hukuk tarafından korunmaz (TMK´nın 2. maddesi).

Bu halde maktu olarak kararlaştırılan gecikme tazminatı miktarının uzun süreli gecikmelerde dahi taraflar için bağlayıcı olacağının kabul edilmesi sözleşmeyle beklenen yarara, tazminatın konuluş amacıyla iyiniyet kuralları ve hakkaniyete aykırı olacağı kanaati oluştuğundan, Dairemizin maktu gecikme tazminatının değiştirilmeksizin uygulanması gerektiğine dair uygulamasından vazgeçilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

Kararlaştırılan tazminatın süresiz uygulanamayacağı bu şekilde kabul edildikten sonra maktu tazminatın ne kadar süreyle tarafları bağlayacağı ve bu süreden sonra da tüm daireler için toplu gecikme tazminatı hesaplanıp hesaplanmayacağı konusuna gelince; bu süre sözleşmedeki teslim süresi, gecikilen sürenin uzunluğu, öngörülen tazminat miktarı, geçen süre içinde gerçekleşen enflasyon, fiyat artışları, döviz fiyatları ve faiz oranlarındaki artış ve eksilişler ve rayiçlere göre istenebilecek miktar ile maktu tazminatın ödenmeye devam edilmesi halinde arsa sahibinin elde edeceği miktarlar da gözönünde tutulmak suretiyle bu hususta bilirkişi görüşünden de yararlanılarak, sözleşmedeki düzenleme ve miktarın en az 1 yıl süreyle mutlak bağlayıcı olacağı ve maktuen belirlenen miktar ile rayi&cc edil;lere göre saptanacak miktar arasında en az bir misli fark bulunması gerektiği de dikkate alınarak hakkaniyete uygun biçimde hakim tarafından takdir edilmelidir. Hakim tarafından belirlenen makul süreden sonraki gecikme tazminatı miktarının da; her bir bağımsız bölüm için taşınmazın mevkii, konumu, ülkenin ve inşaatın yapıldığı yerin sosyo ekonomik koşulları da gözönünde tutulmak suretiyle ve sözleşmede kararlaştırılmış gecikme tazminatı yokmuş gibi gecikme tazminatının en az mahalli piyasa rayiçlerine göre mahrum kalınan kira bedeli kadar olacağı ilkesine göre bilirkişiye hesaplattırılması gerekir.

Bu açıklamalardan sonra somut olaya gelince, mahkemece az yukarıda açıklanan Dairemizin yeni görüş ve uygulamaları doğrultusunda inceleme yapılmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmadığı gibi, hüküm fıkrasının 7. maddesindeki vekâlet ücretinin davalıya ait olması gerekirken maddi hata sonucu davacıya verilmesine şeklinde yazılması da usul ve yasaya aykırı olduğundan kararın bozulması uygun bulunmuştur.

SONUÇ : Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davalının diğer temyiz itirazlarının reddine, 2. bent uyarınca kabulü ile hükmün davalı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, 06.12.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

SOYBAĞININ REDDİ VE BABALIK...

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi

Esas: 2011/1980  Karar: 2012/9434

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununa, 31/3/2011 tarihli 6217 sayılı Kanunun 3. maddesiyle ilave edilen Geçici 3. maddenin (1.) fıkrası gereğince; 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmiştir.

Davacı Hıdır Çiftçi vekili tarafından davalılar Meral Yılmaz ve Ökkeş Kurt’a karşı açılan davada; davacı eski eşi olan Meral Yılmaz ile aralarında boşanma davası devam ederken davalı (eski eşi) Meral Yılmaz’ın diğer davalı Ökkeş Kurt ile gayriresmi olarak birlikte yaşamaya başladığını, bu birlikteliklerinden 2/12/2007 tarihinde Ahmet isimli çocuğun doğduğunu, ancak çocuğun doğduğu tarihte davalı Meral ile evlilikleri henüz sona ermediğinden küçük Ahmet´in nüfusta davacı Hıdır Çiftçi´nin hanesine kaydedildiğini ileri sürerek; nüfus kaydının tashihine karar verilmesi istenmiş; davalılar mahkeme huzurunda davayı kabul etmişler, mahkemece davanın kabulüne küçük Ahmet´in Meral Yılmaz ile Ökkeş Kurt´un müşterek çocukları olduğunun tespitine, Ahmet Çiftçi´nin davacı Hıdır Çiftçi’nin aile kütüğünde bulunan kaydının iptali ile davalı Meral Yılmaz’ın nüfus kütüğüne tesciline karar verilmiş, hüküm temyiz edilmeksizin kesinleşmiştir.

Küçük Ahmet, davacı Hıdır Çiftçi ile davalı Meral´in evliliklerinin devamı sırasında doğduğuna göre, dava; davacı Hıdır Çiftçi ile küçük Ahmet arasında “evlilik içinde doğumla” kurulan soybağının reddi, bu çocuğun babasının Ökkeş Kurt olduğuna ilişkin iddia bakımından da “babalığa” ilişkindir. Başka bir ifade ile davada iki ayrı talep söz konusudur. Birinci talep soybağının reddi, ikincisi ise babalığa hükmedilmesidir. Soybağı reddedilmeden küçüğün babasının bir başkası olduğu kabul edilemeyeceğine göre, her iki davanın birlikte sonuca bağlanması mümkün bulunmamaktadır. Bu bakımdan “babalığa” ilişkin ikinci talebin davadan tefrik edilip ayrı bir esasa kaydedilmesi, soybağının reddi davasının, babalığa ilişkin davada “bekletici sorun” sayılarak, neticesinin beklenmesi, soybağı reddedildikten ve buna ilişkin hüküm kesinleştikten sonra, babalık davasının sonuca bağlanması gerekir. Çocuk ile baba arasındaki soybağının mahkemece belirlenmesini ana ve çocuğun isteyebileceğinin (TMK. md. 301/1), davacı Hıdır Çiftçi´nin "babalık davası" açma hakkının bulunmadığının gözetilmesi ve babalık davasının Cumhuriyet savcısına ve Hazineye ihbar edilmesi gerektiğinin (TMK. md. 301/3) gözetilmesi gerekir. Soybağının reddi davasının kabulü halinde, çocuğun baba hanesindeki kaydı kapatılarak, anasının bekarlık hanesine, anasının bekarlık soyadı ile taşınacağından (Nüf. Hiz. Kanunu Uygulama Yönetmeliği md. 104/1) nüfus kaydının idarece açıklanan yönde düzeltilmesi soybağının reddinin kendiliğinden doğan sonucu olup, davanın 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanununun 36. maddesindeki nüfus kayıtlarının düzeltilmesi ve iptali ile bir ilgisi bulunmamaktadır.

Soybağına ilişkin davalarda davalıların “davayı kabul” beyanlarının tek başına sonuç doğurmayacağı, hakimin maddi olguları re’sen araştırmakla yükümlü olduğu (TMK. md. 284/1), kan ve genetik araştırma ile soybağı olgusunun kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tespiti ile sonuca gidilmesi gerektiği gözetilmeden davalıların kabulüne dayanılarak eksik inceleme ile karar verilmesi de usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin yukarıda açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 12/4/2012

 


 

Re: cek zayi

YARGITAY 11. Hukuk Dairesi Esas No:1999/8967 Karar No:1999/10527 Karar Tarihi:20.12.1999

Taraflar arasınbaki davanın Konya Asliye Ticaret Mahkemesince görülerek verilen 12.5.1999 tarih ve 1997/217-1999/243 sayılı kararın Yargıtay´ca incelenmesi davalı Zeki vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekcesinin süresi içinde verildigi anlaşılmış olmakla dava dosyası için Tetkik Hakimi Ayşe Altun tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Davacı vekili, keşidecisi S.S. U. Konut Yapı Kooperatifi olan çekin hamilinin müvekkili olduğunu, davacının zayi ettiği çekin iptali istemi ile açılan davada çekin davalı Zeki elinde olduğunu ve kasideci aleyhinde icra takibine giriştiğini ileri sürerek E. Bankası Nalçacı şubesine ait 30.4.1997 keşide tarihli 300.000.000 TL bedeli çekin istirdadına, olmadığında çekin iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Zeki vekili, davacının dava konusu çek üzerinde cirosu olmadığından hamil olmayan davacının dava açma hakkı bulunmadığını, müvekkilinin sattı büyükbaş hayvan karşılığında çeki Ahmet´den ciro ile aldığını, müvekkilinin iyi niyetli hamil olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma, tanık beyanları ve dosya kapsamına göre, dava konusu çekin başka çekler ve bir kısım zati eşyalarla birlikte davacının hasta ziyaretine gittiği Konya Tıp Fakültesinde çaldırdığı, çekin davacı elinden rızası hilafına çıktığı, davalı Zeki´nin ise dava konusu çeki kotü niyetle iktisap ettigi gerekçesıyle, davanın kabulune, Konya E. Bankası Nalcacı subesinin S.S. U. Konut Yapı Kooperatifinin hesabından keşide edilen 30.4.1997 kaside tarihli 300.000.000 TL bedelli çekin davalı Zeki´den istirdadı ile davacıya verilmesine karar verilmiştir.

Kararı davalı Zeki vekili temyiz etmiştir.

Dava, TTK.nün 704 maddesine dayanılarak açılmış hamilin rızası hilafına elinden çıktığı iddia edilen çekin istirdadına ilişkindir. TTK.nün 704 maddesine göre, çek eline geçmiş olan hamilin, ancak çeki kotü niyetle iktisap ettiği veya iktisapta ağır bir kusuru bulunduğu takdirde, o çeki geri vermekle yükümlüdür. Somut olayda uygulanacak olan TTK.nün 730/5 maddesi yollamasıyla aynı Yasanın 599. maddesinde de hamil, çeki iktisap ederken bile

bile borçlunun zararına hareket etmiş ise ceki geri vermek durumunda oldugu belirtilmistir. Benzer bır duzenleme de MK.nun 903 maddesinde yer almaktadır. Buna göre zilyedin rızası olmaksızın elinden alınan parayı ve hamile muharrer senetleri, hüsnüniyetle iktisap etmiş olan kimse aleyhinde istihkak davası ikame olunamaz. Davacının çeki rızası dışında elinden çıktığını kanıtlaması dışında ayrıca davacı zararına ve kötü niyetle davalı eline geçtiğinin de davacı tarafından kanıtlanması gerekmektedir. Davada toplanan kanıtlar bu hususu ispatlamaya yeterli değildir. Bu nedenle, davanın reddine karar vermek gerekirken kabulü doğru görülmemiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı Zeki vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün mümeyyiz davalı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 20.12.1999 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


ÖDENMEYEN CEP TELEFON FATURASI İTİRAZIN İPTALİ DAVASI

YARGITAY Hukuk Genel Kurulu Esas No:2004/3-203 Karar No:2004/213 Karar Tarihi:07.04.2004

Taraflar arasındaki "itirazın iptali" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 2.Sulh Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 30.12.2002 gün ve 1361-1571 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 3.Hukuk Dairesinin 14.10.2003 gün ve 12445-12199 sayılı ilamı ile; ( ...Davada, davalının ödemediği telefon borcu 61.580.000 TL.asıl alacak + 208.470.000 TL.yıllık %144 faizi ile toplam 271.050.000 TL.nin tahsili amacıyla başlatılan icra takibine yapılan itirazın iptali talep edilmektedir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulü ile 61.580.000 TL. asıl alacak +101.262.603 TL. %70 avans faizi olmak üzere toplam 162.842.603. TL.lik miktar üzerinden itirazın iptaline karar verilmiştir.

Hükmü davacı vekili temyiz etmektedir.

Taraflar arasında düzenlenen abonelik sözleşmesinde faturanın zamanında ödenmesi halinde gecikme faizi oranının açıkça gösterilmeyip, bu hususu belirleme yetkisi davacı şirkete bırakılmış olduğuna göre, davacı şirketin makul bir faiz oranını belirleme yükümlülüğünün bulunduğunun kabulü gerekir. Davacı şirket tarafından emsal şirketlerin belirlediği oranların çok üzerinde bir oran belirlenmesi ve istenmesi hakkaniyete uygun değildir.

Ancak buna rağmen yıllık faiz oranının % 144´den %96´ya indirilerek hükmedilmesi gerekirken, mahkemece, davacı aleyhine daha düşük oranda %70 reeskont ( avans )faizine karar verilmesi doğru görülmemiştir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir.

Davacı Telsim Mobil Telekomünikasyon Hizmetleri A.Ş. vekili, davacı şirketin abonesi olan davalının düzenlenen fatura bedelini ödemediğini, bunun tahsili için girişilen icra takibinde de borca ve istenilen faize haksız şekilde itiraz ettiğini ileri sürerek, itirazın iptaline ve asgari %40 oranında icra inkar tazminatına karar verilmesini istemiştir.

Davalı davaya cevap vermemiş, duruşmalara da katılmamıştır.

Yerel Mahkemece verilen; asıl alacak miktarına yönelik itirazın yerinde olmadığı; ne var ki, taraflar arasında, faiz oranı konusunda bir sözleşme hükmü bulunmaması nedeniyle, davacının alacağına ancak avans faizi isteyebileceği, yıllık %144 oranındaki faiz uygulamasının hukuka aykırı bulunduğu gerekçesine dayalı, davanın kısmen kabulüne, takip konusu işlemiş faiz miktarının avans faizi oranına göre 101.262.603 TL. olarak belirlenmesine, takibin bu miktar üzerinden devamına, fazlaya ilişkin istemin reddine dair karar, Özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle bozulmuştur.

Taraflar arasında 16.7.1998 tarihli "GSM Abonelik sözleşmesi" imzalandığı ve bu sözleşmenin 4.6.maddesinde, fatura bedelini zamanında ödemeyen abonenin, faturada belirtilen oranda aylık faiz ödemeyi kabul ve taahhüt etmiş sayılacağı yolunda hüküm bulunduğu; davalı abonenin, son ödeme tarihleri 20.7.1998, 20.8.1999 ve 20.9.2000 olan toplam 61.580.000 TL. tutarlı üç adet fatura bedelini ödemediği, her üç faturada da "Gecikme bedeli, ödenecek tutara aylık %12 olarak uygulanır" şeklinde açıklama yer aldığı çekişmesizdir.

Hemen belirtilmelidir ki, sözleşme hükümleri ve tarafların beyanları birlikte değerlendirildiğinde, faturalarda "gecikme bedeli" olarak adlandırılan ödemenin, fatura bedelinin ödenmesinde gecikilmesi halinde uygulanacak faiz oranına, eş söyleyişle temerrüt faizine ilişkin olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Abonelik sözleşmesinin az yukarıda değinilen 4.6. maddesindeki hükme göre de, temerrüt halinde uygulanacak faiz oranının taraflarca birlikte kararlaştırılması yoluna gidilmemiş; faiz oranını belirleme yetkisi davacı şirkete bırakılmıştır.

Bir sözleşmenin taraflarının, temerrüt faizi oranını birlikte belirlemek ( akdi faiz oranını kararlaştırmak ) yerine, bu konudaki belirleme yetkisini aralarından birine bırakmaları, hukukumuza egemen olan "sözleşme serbestisi ilkesi" çerçevesinde mümkün ve böylesi bir sözleşme hükmü geçerlidir. Dolayısıyla, taraflar arasındaki abonelik sözleşmesinin faize ilişkin anılan hükmünün hukuken gecerli bulundugunda kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır.

Ne var ki, uygulanacak temerrüt faizi oranını belirleme yetkisi karsılıklı ozgur iradeyle kendisine bırakılan tarafın, bu konudakı yetkisinin sınırsız ve denetim dışı olmayacağı da açıktır. Bu yetkinin kullanılması, öncelikle, objektif iyiniyet ve hakkaniyet kurallarının gerektirdiği sınırlamalara tabidir. Eş söyleyişle, yetki kendisinde olan taraf, böylesi bir belirlemede bulunurken, iyiniyetle ve hakkaniyete uygun davranmakla yükümlüdür. Aksine davrandığı ve taraflar arasında bu yönde bir uyuşmazlık doğduğu takdirde, yetkinin bu çerçevede kullanılmış olup olmadığı, hakim tarafından değerlendirilir. Bu değerlendirmenin sonucunda, anılan kurallara aykırılık saptandığı takdirde, hakim, objektif ve hakkaniyete uygun belirlemeyi bizzat yapar ve her iki tarafı buna uymakla yükümlü kılar.

Somut olayda da, davacının tek taraflı olarak belirleyip bildirdiği aylık %12 faiz oranı yönünden taraflar arasında uyuşmazlık ortaya çıkmıştır. O halde, görülmekte olan davada, bu oranın yukarıda açıklanan objektif iyiniyet ve hakkaniyet ilkelerine uygun olup olmadığının değerlendirilmesi gerekir.

Davacı şirket abonelerine GSM hizmeti vermektedir. Dosya kapsamından, Ülkemizde kendi abonelerine aynı hizmeti veren dava dışı diğer bazı şirketlerin, benzer durumlarda aylık %8 oranında temerrüt faizi uyguladıkları açıkça anlaşılmaktadır. Her ne kadar, aynı hizmeti veren öteki işletmecilerin uyguladığı faiz oranları davacı şirket yönünden bir bağlayıcılık taşımaz ise de; bu oranların, davacının tek taraflı olarak belirleyip, davalıdan talep ettiği aylık faiz oranının objektif iyiniyet ve hakkaniyet kurallarına uygun olup olmadığının değerlendirilmesinde uygun ölçüt durumunda bulundukları yadsınamaz. Sözleşmenin ve ortaya çıkan uyuşmazlığın niteliği, tarafların durumları ve dosya kapsamı itibariyle, somut olayda, başkaca uygun ölçütlerin varlığı ileri sürülüp kanıtlanmış da değildir. Somut olayın bu özellikleri gözetildiğinde, davacının, aynı hizmete vermekte olan başka şirketlerce, o dönemde abonelere uygulanan temerrüt faizi oranından cok daha yüksek bir oranda faiz talep etmesinin, objektif iyiniyet ve hakkaniyet kurallarına uygun bulunduğunun kabulü mümkun değildir. Eş soyleyişle, olayda davacıdan beklenen ve anılan kurallara uygun tutum, aynı hizmeti veren diger sirketler gibı, aylık %8 ( yıllık %96 ) oranında temerrüt faizi talep etmektir.

Ancak, önemle vurgulanmalıdır ki, objektif iyiniyet ve hakkaniyet kuralları; davacının isteyebileceği faizin bu orana indirilmesine olanak verdiği gibi ve kadar, bundan daha düşük oranları uygulamak yükümlülüğü altına sokulmasına da engeldir.

Somut olay bu çerçevede değerlendirildiğinde:

Yerel Mahkemenin, davacının uyguladığı aylık %12 oranındaki temerrüt faizini objektif iyiniyet ve hakkaniyet kurallarına aykırı bulan değerlendirmesi bütünüyle doğru olmasına karşın; davacının avans faizi uygulamakla, dolayısıyla, aynı hizmeti veren öteki şirketlerden daha az bir oranda faiz talep etmekle yükümlü kılınması yanlıştır. Gözden kaçırılmamalıdır ki, 3095 Sayılı Kanun´un uygulamada reeskont faizi ve avans faizi olarak adlandırılan düzenlemeleri ( md.1 ve 2 ), taraflarca akdi faizin kararlaştırılmadığı sözleşmeler yönünden hüküm ifade eder. Taraflar faiz oranını birlikte kararlaştırmış veya bunu içlerinden birine bırakmış ve o taraf objektif hakkaniyete uygun bir oran belirlemiş ise, artık yasadaki oranların uygulanmasına yer yoktur. Yine, ilgili tarafın bu ilkelere aykırı davrandığı iddiasıyla açılan bir davada, mahkemenin söz konusu ilkelere uygun oranın yasada öngörülenden daha yüksek olduğunu belirlediği durumlarda da, anılan Yasa kurallarının uygulama yeri yoktur.

Buraya kadar söylenenler özetlenirse: Somut olayda, objektif iyiniyet ve hakkaniyet kuralları, davacının, davalı tarafından süresinde ödenmeyen fatura bedelleri için aylık %8 ( yıllık %96 ) oranında temerrüt faizi uygulamasını gerektirmektedir. Bu kurallar, davacının daha yüksek oranda faiz talep etmesine olduğu kadar, davalının bunun altında bir faiz ödemekle yükümlü kılınmasına da engeldir.

Hal böyle olunca, Yerel Mahkemece aynı yöne işaret eden Özel Daire bozma ilamına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 7.4.2004 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


 

İSTİHKAK İŞYERİNİN DEVRİ (Devralanın Sorumlulukları)

Y17HD 17.9.2009 E.2009/6223 – K.2009/5551

- İstihkak Davası (İşyerinin Devri – Mülkiyet Karinesi)

– İşyerinin Devri (Devralanın Sorumlulukları)

– İşletmenin Devralınması

İİK.44, 96, 97/a – BK.179

Borçlu ile davacı arasındaki ilişki ticari işletme devri niteliğinde bulunduğundan İİK.`nun 44. ve BK.`nun 179. maddelerinin uygulanması gerektiği açıkça ortadadır. Anılan maddelerde öngörülen koşulların yerine getirildiği iddia ve ispat edilmemiştir. Gerçekten borçlunun devri kayıtlı olduğu ticaret siciline bildirerek ilan ettiği ve mal beyanı verdiğine ilişkin dosyada hiçbir kanıt yoktur. Bu durumda, devir alacaklının haklarını etkilemeyeceği gibi, devralan davacı da BK.`nun 179. maddesi gereği işletmenin borçlarından sorumludur.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki istihkak davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne dair verilen hükmün süresi içinde davalı alacaklı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Davacı vekili dava dilekçesi ile, İstanbul 1. İcra Müdürlüğü`nün 2007/11640 Esas sayılı dosyasından borçlu Reşit`in borcundan dolayı davacı 3. kişinin işyerindeki malların 16.5.2007 tarihinde haczedildiğini belirterek, İİK.`nun 96. ve devamı maddelerine dayalı olarak istihkak davasının kabulü ile anılan haczin kaldırılmasını istemişlerdir.

Davalı alacaklı vekili, ödeme emrinin borçluya haciz adresinde tebliğ edildiğini, haciz mahallinde borçluya ait kartvizit ve kasa fişi bulunduğu, kapıda borçlunun ticari ünvanının olduğunu ve İİK.`nun 44. ve BK.`nun 179. madde koşullarına uygun işyeri devri olmadığından davanın reddi gerektiğini savunmuştur.

Borçlu şirket temsilcisi, duruşmada hacizli malların davacıya ait olduğunu beyan etmiştir.

Mahkemece, davacı 3. kişinin, borç kaynağı 31.1.2007 tarihli çekteki borcun doğumundan önce 26.12.2006 tarihinde işyerini borçludan devir aldığından devir aldığı şahsın borçlarından sorumlu olamayacağından bahisle davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı alacaklı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık 3. kişinin İİK.`nun 96. ve devamı maddelerine dayalı olarak açtığı istihkak davasına ilişkindir.

Dava konusu taşınır mallar, 16.5.2007 tarihinde, borçluya ödeme emrinin tebliğ edildiği, borçluya ait kasa fişi, kartvizit ve ünvanının bulunduğu adreste ve borçlu işçisinin huzurunda haczedilmiştir. İİK.`nun 97/a maddesinde öngörülen mülkiyet karinesi borçlu dolayısı ile davalı alacaklı yararınadır. Bu yasal karinenin aksinin davacı 3. kişi tarafından kesin ve güçlü delillerle ispatlanması gerekmektedir.

Dosyadaki bilgi ve belgelere göre, borç kaynağı çek 31.1.2007 tarihi olmakla birlikte, çekin arkasında “Bursa Ticaret Mahkemesi`nin 14.12.2006 tarihli kararına istinaden işlem yapılamadığı “şerhi bulunduğundan çekin bu tarihten önce tedavüle çıktığı yani borcun 14.12.2006 tarihinden önce doğmuş olduğu anlaşılmaktadır. Davacı 3. kişi işyerini bu tarihten sonra 26.12.2006 tarihinde borçludan devir almıştır.

Borçlu ile davacı arasındaki ilişki ticari işletme devri niteliğinde bulunduğundan İİK.`nun 44. ve BK.`nun 179. maddelerinin uygulanması gerektiği açıkça ortadadır. Anılan maddelerde öngörülen koşulların yerine getirildiği iddia ve ispat edilmemiştir.

Gerçekten borçlunun devri kayıtlı olduğu ticaret siciline bildirerek ilan ettiği ve mal beyanı verdiğine ilişkin dosyada hiçbir kanıt yoktur. Bu durumda, devir alacaklının haklarını etkilemeyeceği gibi, devralan davacı da BK.`nun 179. maddesi gereği işletmenin borçlarından sorumludur.

Öte yandan, borçlunun 26.12.2006 tarihinde işyerini devretmesine rağmen 16.5.2007 tarihli haciz sırasında borçluya ait belgelerin haciz mahallinde bulunması, işyeri girişinde halen borçlu unvanının olması ve ödeme emrinin aynı adreste devirden sonra borçlunun işçisine tebliğ edilmiş olması olguları, alacaklılardan mal kaçırma amacına yönelik danışıklı işyeri devri niteliğinde olup alacaklının haklarını etkilemeyeceği açıktır.

Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular dikkate alınmadan davanın reddi yerine yazılı şekilde kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı alacaklı vekilinin temyiz itirazları kabul edilerek kararın BOZULMASINA, oybirliği ile karar verilmiştir.

 

Kasko Tazminatı (Dain Ve Mürtehin Sıfatlı 3. Kişi)

Y17HD 12.2.2009 E.2008/4221 – K.2009/596

- Kasko Sigortalı Aracın Haricen Satımı (Sigortacının Sorumluluğu)

– Kasko Tazminatı (Dain Ve Mürtehin Sıfatlı 3. Kişi)

– Dain Ve Mürtehin Sıfatlı 3. Kişinin Davaya Muvafakatı (Kasko)

2918 Sa.Ka.20/d

Kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminatın tahsili istemine ilişkin davada:

1. Poliçede dain ve mürtehin sıfatı bulunan dava dışı bankanın, açılan tazminat davasına muvafakati olup olmadığı araştırılmalı, muvafakati sağlandığı takdirde yargılamaya devam edilmeli, aksi takdirde, aktif husumet ehliyeti yokluğundan davanın reddine karar verilmelidir.

2. Kabule göre, sigorta poliçesi lehdarı davacı şirket iken, aracın haricen üçüncü kişiye satıldığı ve menfaat sahibinin değiştiğinin kabulü doğru değildir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Davacı vekili, davalı şirkete kasko sigortalı aracın müvekkilince Ahmet Barut isimli 3. şahsa şifahen satıldığını ve bu şahsın müvekkiline ait araçla geçirdiği trafik kazası neticesinde aracın hasarlandığını, davalı tarafça olayın teminat dışında kaldığı gerekçesiyle tazminat ödenmediğini, satış işleminin de yasal olarak geçerli olmadığını ileri sürerek 11.675,00.- YTL. sigorta tazminatının, kaza tarihinden itibaren ticari faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, ikrar edilen harici satış ve devir işlemi nedeniyle olayda menfaat değişikliği olduğunu, bu nedenle hasarın teminat haricinde kaldığını, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, toplanan delillere göre, sigortalı aracın haricen, satılmış olması ve menfaat sahibinin değişmesi nedeniyle, hasar poliçe teminatı dışında kaldığından davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminatın tahsili istemine ilişkindir.

Davaya konu poliçede, dain ve mürtehin olarak dava dışı Garanti Bankası gösterilmiştir. Bu durumda, mahkemece; dain ve mürtehin sıfatı bulunan dava dışı bankadan, açılan tazminat davasına muvafakati olup olmadığı araştırılmalı, muvafakati sağlandığı takdirde yargılamaya devam edilmeli, aksi takdirde, aktif husumet ehliyeti yokluğundan davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

2- Kabule göre de; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 20/d maddesi gereğince, noterlerce yapılmayan her çeşit araç satış ve devirleri geçersizdir.

Bu kural karşısında, sigorta poliçesi lehdarı davacı şirket iken, aracın haricen 3. kişiye satıldığı ve menfaat sahibinin değiştiğinin kabulü doğru değildir.

Mahkemece, yapılacak iş, uzman bilirkişiden rapor alınarak davacı aracındaki gerçek zararının belirlenmesi varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması isabetli değildir.

SONUÇ: Yukarıda 1 ve 2 numaralı bendlerde açıklanan nedenlerle

Bozulmasına

 


 

SİGORTALILIK SÜRESİ ,YAŞLILIK AYLIĞI

YARGITAY

Hukuk Genel Kurulu 2011/10-684 E.N , 2011/742 K.N.

İlgili Kavramlar

KURUM İŞLEMİNİN İPTALİ VE TESPİT DAVASI

SİGORTALILIK SÜRESİ

YAŞLILIK AYLIĞI

YURT DIŞINDA GEÇEN SÜRE

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki "Kurum işleminin iptali ve tespit" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 3. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 25.02.2009 gün ve 2008/511 E., 2009/62 K. sayılı kararın incelenmesi davalı Kurum vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 24.11.2009 gün ve 2009/5210 E., 2009/17973 K. sayılı ilamı ile;

(…Dosya kapsamındaki bilgi ve belgelerden; 04.04.1954 doğumlu olan davacının SSK´lı olarak sigortalı çalışmalarının bulunmadığı, 07.04.1974-07.12.1976 tarihleri arasında 430 gün askerlikte geçen süreyi borçlanarak borçlanma bedelini 06.02.2008 tarihinde ödediği, Almanya´da geçen 04.04.1972-30.11.1986 tarihleri arasında geçen çalışmalarını 3201 sayılı Kanun uyarınca borçlanma isteminde bulunarak, 1800 gün karşılığı olan borçlanma bedelini 03.05.2006, 2775 gün karşılığı olan borçlanma bedelini 06.02.2008 tarihinde yatırdığı, 06.02.2008 tarihinde tahsis başvurusunda bulunduğu, Mahkemece; yurtdışında çalışmaya başladığı 04.04.1972 tahininin sigortalılık başlangıcı olarak kabul edilmesi halinde tahsis talep tarihi itibariyle 35 yıl sigortalılık süresi ve 5000 günden fazla prim ödemesi olan davacının 506 sayılı Kanunun Geçici 81. maddesinin A bendi gereğince yaşlılık aylığı almaya hak kazandığına karar verildiği anlaşılmaktadır.

Davanın yasal dayanağını oluşturan 4447 sayılı Kanunun 17. maddesi ile 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununa eklenen ve 4759 sayılı Kanunun 3. maddesi ile (B ve C) bentlerinde yeniden düzenleme yapılan Geçici 81. maddesi, yaşlılık aylığına hak kazanma yönünden saklı tutulan haklar ile bu koşullara sahip olmayanlar için kademeli bir geçiş öngörmektedir.

Uyuşmazlık; sigortalılık bilgileri ile 506 sayılı Kanunun 60 ve Geçici 81. maddesinde belirtilen yaşlılık aylığına hak kazanma koşulları dikkate alındığında, davacının 01.03.2008 tarihinden geçerli olarak tahsise hak kazanıp kazanmadığı, yaşlılık aylığında kademeli geçişi öngören 4447 sayılı Kanunun yürürlüğünden sonra 3201 sayılı Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanun uyarınca yapılan borçlanma ile askerlik borçlanmasının, kademeli geçişte aranan sigortalılık süresinin hesabında dikkate alınıp alınmayacağı noktasında toplanmaktadır.

Sigortalılara yurtdışında geçen çalışmalarını borçlanabilme olanağı veren 3201 sayılı Kanunun 6. maddesi hükmü uyarınca değerlendirilen sürelere ve 506 sayılı Kanunun 60/F maddesi uyarınca askerlikte geçen sürelere istinaden aylık tahsisi yapılabilmesi için tahakkuk ettirilen borcun tamamının ödenmiş olması aranmaktadır. Borçlanılan sürenin sigortalılık süresi olarak değerlendirilebilmesi, yasada belirtilen süre içerisinde olmak üzere borçlanma primlerinin Kuruma ödenmiş olması koşuluna bağlı bulunmaktadır. Yasada belirtilen borçlanma koşulları gerçekleşmeden, yurtdışında ve askerlikte geçen sürenin sigortalılık süresi olarak değerlendirilmesine yasaca olanak bulunmamaktadır.

Davacının, 4447 sayılı Kanunun 17. maddesi ile 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununa eklenen Geçici 81. maddesinin A bendinin yürürlüğe girdiği 8.9.1999 tarihi itibariyle davacının tahsis kapsamında değerlendirilecek her hangi bir sigortalılık süresi bulunmamaktadır. Askerlik ve yurt dışı borçlanma talebi ile borçlanma bedellerinin ödenmesinin ise anılan maddenin yürürlüğünden sonraki tarihlerde yapıldığı konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Geçici 81. maddede öngörülen geçiş dönemi yaşlılık aylığı koşullarının belirlenmesinde sigortalının, maddenin A bendi uyarınca 8.9.1999 tarihinde, B ve C bentleri uyarınca 23.5.2002 tarihinde mevcut ve geçerli sigortalılık sürelerinin dikkate alınması yasa gereğidir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu´nun 30.03.2005 gün 2005/10-138 Esas, 2005/221 Karar, 15.03.2006 gün 2006/21-36 Esas 2006/80 Karar, 08.07.2009 gün 2009/21-309 Esas 2009/322 Karar sayılı kararlarında da açıklanan bu maddi ve hukuki ilkeler gözetildiğinde, davacının yaşlılık aylığından yararlanma koşullarının, 3201 sayılı yasa uyarınca ve askerlik borçlanmasının 06.02.2008 tarihinde yürürlükte bulunan 4759 sayılı Yasa ile değişik 506 sayılı yasanın 60/A-b maddesine göre değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, Geçici 81/A maddesinin yürürlük tarihinden sonra, askerlik ve yurt dışı çalışmaların borçlanılması yoluyla elde edilen sigortalılık süresi dikkate alınarak, Geçici 81/A. Maddesindeki değerlendirmeden hareketle sonuca varılmış olması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…)

gerekçesiyle oyçokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, yaşlılık aylığına hak kazanıldığının ve aylık bağlanması gerektiğinin tespiti istemine ilişkindir.

Davacı vekili, davacının askerlik borçlanması ve 3201 sayılı Kanun uyarınca borçlanma ile kazanılan sigortalılık süreleri dikkate alınarak, sigortalılık başlangıç tarihinin yurtdışında ilk defe işe girdiği tarih olduğu ve buna göre belirlenecek sigortalılık süresi ile 506 sayılı Kanunun Geçici 81. maddesi uyarınca yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı Kurum vekili davacının 3201 sayılı Kanunun 5. maddesi uyarınca davacının sigortalılık başlangıç tarihinin borçlanılan gün sayısı kadar geriye gidilerek belirlenmesi gerektiğini, bu nedenle yaşlılık aylığı bağlanabilmesi için gerekli sigortalılık süresi ve yaş şartını yerine getirmediğini, ayrıca Türkiye´de çalışması olmayan davacı hakkında Türk-Alman Sosyal Güvenlik Sözleşmesinin uygulanmasının mümkün olmadığını belirterek davanın reddini istemiştir.

Yerel mahkemece, Türk-Alman Sosyal Güvenlik Sözleşmesinin 29/4. maddesinde yer alan; bir kimsenin Türk sigortasına girişten önce bir Alman Rant Sigortasına girmiş bulunması halinde, Alman Rant Sigortasına girişi, Türk Sigortasına giriş olarak kabul edileceği hükmüne göre yurt dışında çalışma başlangıç tarihinin sigortalılık başlangıç tarihi olarak kabulü ile davacının 506 sayılı Kanunun 4759 sayılı Kanun ile değişik Geçici 81. maddesinin (B) fıkrası uyarınca tahsis talep tarihi itibariyle sigortalılık süresinin yurtdışında ilk defa çalışmaya başladığı tarih dikkate alınarak belirlenmesi gerektiğinden bahisle davacının tahsis talep tarihi itibariyle yaşlılık aylığına hak kazandığının tespiti ile yaşlılık aylığı bağlanmasına karar verilmiştir.

Davalı vekilinin temyizi üzerine Özel Daire; yukarıda başlık bölümünde belirtilen gerekçelerle hükmün bozulmasına karar vermiştir.

Yerel Mahkemece, önceki gerekçeler tekrarlanmak suretiyle ilk kararda direnilmiş; hükmü davalı Kurum vekili temyiz etmiştir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen iki uyuşmazlık gelmektedir.

Bunlardan ilki; davacının sigortalılık başlangıç tarihinin 3201 sayılı Kanuna göre mi yoksa Türk-Alman Sosyal Güvenlik Ek Sözleşmesine göre mi belirleneceği noktasında toplanmaktadır.

İlk uyuşmazlığın çözümünden sonra varılacak sonuca göre çözümü gereken ikinci uyuşmazlık ise; 3201 sayılı Yurtdışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanuna dayalı olarak, 4759 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden sonra borçlanma yapılması halinde; yaşlılık aylığı tahsis koşullarının 506 sayılı Kanunun Geçici 81. maddedeki kademeli geçiş şartlarına göre mi, yoksa 506 sayılı Kanunun 4759 sayılı Kanunla değişik 60. maddesi hükümlerine göre mi belirleneceği noktasında toplanmaktadır.

I-İlk uyuşmazlık yönünden, diğer bir anlatımla davacının sigortalılık başlangıç tarihinin 3201 sayılı Kanuna göre mi yoksa Türk-Alman Sosyal Güvenlik Ek Sözleşmesine göre mi belirleneceğine ilişkin uyuşmazlık yönünden;

Konuyla ilgisi bakımından öncelikle sigortalılık süresinin başlangıcı kavramına açıklık getirilmelidir.

506 sayılı Kanunun 108. maddesi uyarınca malullük, yaşlılık ve ölüm sigortalarının uygulanmasında nazara alınacak sigortalılık süresinin başlangıcı, sigortalının, yürürlükten kaldırılmış 5417 ve 6900 sayılı Kanunlara veya bu Kanuna tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihtir.

Yurt dışında çalışan Türk vatandaşlarının sigortalılık başlangıcı yönünden, bulundukları ülke ile yapılan ikili uluslararası sosyal güvenlik sözleşmelerinde açık hüküm bulunmayan veya hiç sözleşme yapılmayan ülkelerde bulunanların durumu 3201 Sayılı Kanunun 5. maddesinde düzenlenmiştir.

Anılan madde uyarınca borçlanma konusu hizmetlerinden sonra Türkiye´de tescili bulunan sigortalılar yönünden sigortalılık başlangıcı, tescil tarihinden itibaren borçlanılan süre kadar geriye gidilerek bulunacak tarih olacak, hiç tescili olmayanlar için de, borcun tamamen ödendiği tarihten borçlanma süresi kadar geriye gidilerek bulunacak tarih olacaktır.

Öte yandan, davacının çalışmalarının geçtiği Almanya ile 02.11.1984 tarihinde imzalanan Türk Alman Sosyal Güvenlik Sözleşmesine Ek Sözleşmenin 29. maddesinin 4. bendi hükmü uyarınca yurtdışında ilk defa çalışmaya başladığı tarih olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

Şu duruma göre, karşımıza, aynı konu hakkında bir tarafta iç hukuk alanında kabul edilen bir yasa kuralı diğer tarafta uluslararası sözleşmede yer alan farklı bir düzenleme çıkmaktadır. Bu sorun kurallar kademelenmesindeki (Normlar Hiyerarşisindeki) sıralamaya göre çözümlenmesinde kuşku bulunmamaktadır. Öncelikle belirtilmelidir ki; Anayasamızın 90/son maddesinde öngörüldüğü üzere; yöntemine göre yürürlüğe konulmuş uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. Öyle ki bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine dahi başvurulamaz. Anayasa; böylece uluslararası sözleşmenin bir kuralını iç hukuk açısından "Yasa" gücünde görmüş "normlar hiyerarşisi" yönünden daha alt sırada kabul etmemiştir. Bu durumda denilebilir ki, uluslararası sözleşmenin bir kuralına, uygulanma açısından yasal güç tanımak Anayasal bir zorunluluktur.

somut uyuşmazlığın açıklanan bu ilke kapsamında değerlendirilmesi sonucunda; 02.11.1984 tarihinde imzalanan ve 5.12.1984 tarihli 3241 sayılı Kanunla onaylanıp 1.4.1987 tarihinde yürürlüğe giren ve yöntemine göre yürürlüğe girmiş uluslararası sözleşme olarak 3201 sayılı Kanunun 5. maddesinden önce uygulanma önceliğine sahip bulunan 30 Nisan 1964 tarihli Türk Alman Sosyal Güvenlik Sözleşmesine Ek Sözleşmenin 29. maddesinin 4. bendi hükmü uyarınca yurtdışında ilk defa çalışmaya başladığı tarih olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

Açıklanan hukuksal nedenler karşısında; Yerel Mahkemenin, davacı sigortalının, Almanya´da ilk defa sosyal sigorta giriş tarihinin 506 Sayılı Kanunun 108. maddesine koşut olarak Türk sosyal sigortalarına giriş tarihi olarak kabulü yerindedir.

II-İkinci uyuşmazlık konusunu teşkil eden; 3201 sayılı Yurtdışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanuna dayalı olarak, 4759 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden sonra borçlanma yapılması halinde; yaşlılık aylığı tahsis koşullarının 506 sayılı Kanunun Geçici 81. maddedeki kademeli geçiş şartlarına göre belirlenip belirlenemeyeceğine ilişkin uyuşmazlık yönünden yapılan değerlendirmede:

Uyuşmazlığın kaynağını 506 sayılı Kanuna 4447 sayılı Kanun ile eklenen, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ve sonrasında 4759 sayılı Kanun ile bir bölümü değişikliğe uğrayan Geçici 81. madde oluşturmaktadır.

Anılan madde uyarınca, yaşlılık aylığı bağlama koşulları, 4447 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 08.09.1999 ve 4759 sayılı Kanunun kabul edildiği 23.05.2002 tarihindeki "sigortalılık süresi"nin "kaç yıl" olduğu dikkate alınarak kademeli şekilde belirlenmektedir.

Yaşlılık aylığı tahsisi için aranan koşullardan biri olan sigortalılık süresi, sigortalının sosyal güvenlik mevzuatına tabi olarak ilk defa çalışılmaya başladığı sigortalılık başlangıç tarihi ile aylık talep tarihi arasındaki süredir.

Burada, 4759 Sayılı Kanunun kabul edildiği 23.05.2002 tarihinde geçerli sigortalılık süresinin hesabında, 4759 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden sonra yapılacak borçlanma ile kazanılan sürenin dikkate alınıp alınamayacağı hususu önem taşımaktadır.

Bu hususun çözümü için yurt dışındaki vatandaşların sosyal güvenliklerinin sağlanması bakımından getirilen "yurt dışı hizmet borçlanması" mevzuatının da değerlendirilmesi gerekmektedir.

Yurt dışındaki vatandaşların sosyal güvenliklerinin sağlanmasına yönelik ilk düzenleme, 1978 yılında çıkarılan 2147 sayılı "Yurt Dışında Çalışan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Çalışma Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanunu" olup, bilahare halen yürürlükte bulunan ve önceki Kanundan yararlananların kazanılmış haklarını saklı tutan 3201 sayılı "Yurt Dışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurt Dışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanun" yürürlüğe girmiştir.

3201 Sayılı Kanun uyarınca yurt dışı hizmet borçlanması, yurt dışında geçmiş sürelerin Türkiye´de geçmiş gibi değerlendirilmesi imkanını tanımaktadır. Bu Kanun hükümlerine göre borçlanılan yurt dışı çalışma süresi, bedelinin ödenmesi halinde, ait olduğu devrede dikkate alınarak, tahsis istemi yönünden bir değerlendirme yapılmalıdır.

İkili uluslararası sosyal güvenlik sözleşmelerinde özel hüküm bulunmayan veya sözleşme imzalanmayan ülkelerdeki çalışmalarını borçlananlar yönünden sigortalılık başlangıcının ve dolayısıyla sigortalılık süresinin nasıl hesaplanacağı ise 3201 Sayılı Kanunun 5. maddesinde düzenlenmiştir.

Anılan maddeye göre, Türkiye´de tescili bulunan sigortalılar yönünden sigortalılık başlangıcı, tescil tarihinden itibaren borçlanılan süre kadar geriye gidilerek bulunacak tarih; tescili olmayanlar yönünden ise, borcun tamamen ödendiği tarihten borçlanma süresi kadar geriye gidilerek bulunacak tarihtir.

Ancak bu kabule göre, Türkiye´de sigortalı olarak tescili bulunanlar 506 sayılı Kanunun Geçici 81. maddesinin sigortalının lehine olan kademeli geçiş hükmünden yararlanırken, tescili bulunmayanların ise daha sonra yurt dışı hizmet borçlanması yolu ile kazanılan sigortalılık süresinden yararlanamaması şeklinde bir adaletsizlik ortaya çıkmaktadır. 4956 sayılı Kanunun yürürlük tarihinden sonra borçlananların, borçlandığı sürelerin Geçici 81. maddenin 4956 sayılı Kanun ile değişikliğe uğradığı 23.05.2002 tarihindeki sigortalılık süresinin hesabında dikkate alınmayarak, Geçici 81. maddeden yararlandırılmaması, 3201 Sayılı Kanun ile sigortalılara tanınmış olan hakların ortadan kaldırılmasını sonucunu da doğurmaktadır.

Nitekim, aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulu´nun 29.09.2010 gün ve 2010/10-471 E. 2010/439 K.; 29.09.2010 gün ve 2010/10-472 E.2010/440 K.; 20.10.2010 gün ve 2010/10-499 E. 2010/532 K; 29.09.2010 gün ve 2010/21-302 E., 2010/438 K; 06.04.2011 gün ve 2010/10-692 E. 2011/71 K; 20.04.2011 gün ve 2011/10-159 E. 2011/201 K.; 20.04.2011 gün ve 2011/10-169 E. 2011/209 K.; 20.04.2011 gün ve 2011/10-168 E.2011/208 K.; 27.04.2011 gün ve 2011/21-25 E. 2011/224 K; 27.04.2011 gün ve 2011/10-7 E, 2011/228 K; 29.04.2011 gün ve 2011/10-172 E. 2011/248 K.; 06.07.2011 gün ve 2011/21-318 E 2011/466 sayılı ilamlarında da vurgulanmıştır.

Açıklanan hukuksal nedenler karşısında; Yerel Mahkemenin, davacının yaşlılık aylığına esas sigortalılık süresinin hesabında, daha önce sigortalı olarak Türkiye´de tescili olmayanların 506 Sayılı Kanunun Geçici 81. maddesinin yürürlük tarihinden sonra, yürürlük tarihinden öncesine ait devreye ilişkin olarak yapacakları borçlanmaların; Geçici 81. madde uygulamasında gözetilmesi gerektiğini kabulle ve bu yolla 3201 sayılı Kanun uyarınca borçlanarak kazandığı sigortalılık süresini de dikkate alarak, davacının yaşlılık aylığına hak kazanıp kazanmadığının 506 sayılı Kanunun Geçici 81. maddesindeki koşullara göre belirlemesi ve bu değerlendirme ile ilk kararda direnmesi usul ve yasaya uygundur.

Ne var ki, Yüksek Özel Daire bozma nedenine göre, somut uyuşmazlıkta yaşlılık aylığı tahsis koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğini ve diğer temyiz itirazlarını incelemediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun bulunduğundan, davalı Kurum vekilinin yaşlılık aylığı tahsis koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediğine ve diğer hususlara yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 10.HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 07.12.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


 

ARACIN 2. EL EDERİ (Kasko Sigortası – Tam Hasar)

Y17HD 29.9.2009 E.2009/4999 – K.2009/5809

- KASKO SİGORTASI (Tam Hasar)

– TAM HASAR (Kasko Sigortası – Aracın 2. El Ederi – Aracın Hurda Ederi)

– ARACIN 2. EL EDERİ (Kasko Sigortası – Tam Hasar)

– ARACIN HURDA EDERİ (Kasko Sigorta – Tam Hasar) –

TTK.1279,1299

Kasko Sigortalı Araç Sahibinin tam hasar halinde talep edebileceği tazminat davasında, mahkemece yapılacak iş; konusunda uzman Karayolları Fen Heyeti veya İTÜ. gibi kurumlardan seçilecek uzman bilirkişi heyetinden dosyadaki ekspertiz raporu, tespit dosyası aracın yaşı, modeli ve fotoğraflara göre, aracın onarımının ekonomik olup olamayacağı, aracın ikinci el piyasa değeri ile hurda değerinin tesbiti hurdasının davacı sigortalıda kalması halinde, aracın ikinci el değerinden hurda değeri mahsup edilerek gerçek zararın belirlenmesi için ayrıntılı, gerekçeli ve denetime açık, rapor alınarak sonucuna uygun hüküm kurmaktır.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı tazminat davanın kısmen kabulüne dair verilen hükmün süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Davacı vekili dava dilekçesinde müvekkiline ait aracın davalı şirkete kasko sigorta poliçesi ile sigortalı olduğunu, araçta meydana gelen hasar bedelinin sigortalıya ödenmediğini belirterek, 23.250.00.- YTL.`sı tazminatın 22.2.2005 tarihinden işleyecek reeskont faizi ile davalıdan tahsilini talep etmiştir.

Davalı vekili ekspertiz raporuna göre aracın perttotal olduğunu hasar bedeli olan 15.000.- YTL.`nin ödendiğini, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, Yargıtay bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda toplanan deliller ve benimsenen bilirkişi raporuna göre davanın kısmen kabulüne ile; 23.250.00.- YTL.`sı tazminatın 13.4.2005 tarihinden işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsiline bu miktarın 15.000.- YTL.`sının 13.6.2005 tarihinde davacıya ödendiğinin tespitine ve faizin buna göre hesaplanmasına karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dava kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir.

Davalı, sigorta şirketi sigortalısının poliçe teminatı kapsamında olan gerçek zararından sorumludur. Davalı sigorta şirketi tarafından yapılan ekspertiz raporunda, araçta hasarın 25.247,00.- YTL., ikinci el piyasa değerinin 28.000,00.- YTL. olduğu, aracın onarımının ekonomik olmadığı belirtilmiştir. Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda ise, aracın onarımının mümkün olduğu gerekçesi ile 23.250,00.- YTL. parça ve işçilik bedeli belirlenmiş, aracın 2. el piyasa değerinin ise 28.000,00.- YTL. – 31.000,00.- YTL. olduğu tespit edilmiş, mahkemece aracın onarımının ekonomik olduğu kabul edilerek 23.250,00.- YTL.`nin davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Davalının temyizi üzerine sigorta sözleşmesi genel şartlarına göre hasar bedeli aracın değerinin %60`ı oranında olduğu takdirde aracın pert sayılacağına dair şartın irdelenmesi için karar bozulmuştur.

Kasko sigortası Genel Şartlarının 3.3.1.2. maddesinde, “Onarım masraflarının sigortalı taşıtın rizikonun gerçekleştiği tarihteki değerini aşması ve aynı zamanda eksper raporu ile taşıtın onarım kabul etmez bir hale geldiğinin tespit edilmesi durumunda, araç tam hasara uğramış sayılır. Aracın tam hasara uğraması halinde, sigortacının azami sorumluluk haddini geçmemek üzere, hasar anındaki sigorta değeri ödenir. Bu durumda, aracın Karayolları Trafik Yönetmeliğinin ilgili maddesi hükümleri doğrultusunda hurdaya ayrıldığına dair hurda tescil belgesi sigorta şirketine ibraz edilmeden araç sahibine sigorta tazminatı ödenmez. Değeri tamamen ödenen araç ve aksamı, talep ettiği takdirde sigortacının malı olur” hükmüne yer verilmiştir. O halde mahkemece yapılacak iş; konusunda uzman Karayolları Fen Heyeti veya İTÜ. gibi kurumlardan seçilecek uzman bilirkişi heyetinden dosyadaki ekspertiz raporu, tespit dosyası aracın yaşı, modeli ve fotoğraflara göre, aracın onarımının ekonomik olup olamayacağı, aracın ikinci el piyasa değeri ile hurda değerinin tesbiti hurdasının davacı sigortalıda kalması halinde, aracın ikinci el değerinden hurda değeri mahsup edilerek gerçek zararın belirlenmesi için ayrıntılı, gerekçeli ve denetime açık, rapor alınarak sonucuna uygun hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde bozma ilamının gereği yerine getirilmeden eksik inceleme ile karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

 


 

Alacaklıdan Mal Kaçırmak (Tasarrufun İptali)

Y17HD 26.4.2010 E.2010/3086 – K.2010/3835

- Tasarrufun İptali Davası (Alacaklıdan Mal Kaçırmak – 3. Kişinin İyiniyet İddiası – Temyiz Süresinin Geçirilmesi)

– Alacaklıdan Mal Kaçırmak (Tasarrufun İptali)

– Temyiz Süresinin Geçirilmesi

– Vekalet Ücreti –

HUMK.432/1 – İİK.278/2

1. Süresinden sonra yapılan temyiz istemleri hakkında mahkemece bir karar verilebileceği gibi, 1.6.1990 gün ve 3/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca Yargıtay`ca da bu yolda karar verilebileceğinden süresinden sonra yapılan temyiz isteminin reddi gerekmiştir.

2. Tasarrufun iptali davalarında tarifeye göre hesaplanacak vekalet ücretinin, takip konusu alacak miktarı ile tasarruf konusu malların tasarruf tarihindeki değerlerinden hangisi az ise o değer üzerinden belirlenmesi gerekir.

3. Tasarrufun iptali davasında, bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda, ilk tasarrufta bedeller arasında fahiş fark bulunduğu ve kısa aralıkla yapılan 2. satışın da muvazaalı olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne dair verilen karar bu yönü ile usul ve kanuna uygundur.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili, esasa yönelik olarak da davalılar Kahraman vekili ile süresi dışında davalı Mevlüt vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Davacı vekili, davalı borçlu Recep Nadir aleyhine icra takibi yaptıklarını, borcu karşılayacak malı bulunamadığını bu nedenle borçlunun sahibi olduğu taşınmazını davalı Kahraman`a satışı onun tarafından da davalı Mevlüt`e devredilmesine ilişkin tasarrufların iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar Kahraman ile davalı Mevlüt vekili davanın reddini savunmuştur.

Diğer davalı borçlu usulüne uygun davetiye tebliğine rağmen duruşmaya gelmemiş ve davaya cevap vermemiştir.

Mahkemece, bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda, ilk tasarrufta bedeller arasında fahiş fark bulunduğu ve kısa aralıkla yapılan 2. satışın da muvazaalı olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm, vekalet ücretine yönelik olarak davacı vekili, esasa yönelik olarak da davalılar Kahraman vekili ile Mevlüt vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- 20.10.2009 tarihli gerekçeli karar, temyiz isteyen davalı Mevlüt vekiline 30.12.2009 tarihinde tebliğ edilmiş, temyiz dilekçesi HUMK.`nun 432/1. maddesinde öngörülen 15 günlük yasal süre geçirildikten sonra 28.1.2010 tarihinde mahkemeye verilmiştir. Bu nedenle süresinden sonra yapılan temyiz istemleri hakkında mahkemece bir karar verilebileceği gibi, 1.6.1990 gün ve 3/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca Yargıtay`ca da bu yolda karar verilebileceğinden süresinden sonra yapılan temyiz isteminin reddi gerekmiştir.

2- Davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde;

Tasarrufun iptali davalarında tarifeye göre hesaplanacak vekalet ücretinin, takip konusu alacak miktarı ile tasarruf konusu malların tasarruf tarihindeki değerlerinden hangisi az ise o değer üzerinden belirlenmesi gerekir.

3- Davalı Kahraman vekilinin temyiz itirazlarına gelince,

Dosya içeriğine, bozmaya uygun karar verilmiş olmasına, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, davalı borçlu ile Kahraman arasındaki tasarrufta edimler arasında aşırı fark bulunmasına, İİY.`nin 278/2. maddesinde edimler arasındaki aşırı farkın bağışlama hükmünde sayılıp yapılan tasarrufun iptale tabi olduğunun öngörülmesine, 3. kişi tarafından taşınmazın tasarruf tarihindeki bilirkişilerce belirlenen gerçek değerinin ödendiğinin yasal ve inandırıcı delillerle kanıtlanamamasına, edimler arasında fahiş farkın bulunduğu hallerde 3. kişinin iyiniyet iddiasının dinlenemeyeceğine, ayrıca tanık beyanlarına göre taşınmazın satışından sonra dahi borçlunun taşınmazda oturmaya devam ettiğinin anlaşılmasına ve kararda yazılı diğer gerekçelere göre davalı Kahraman vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan hükmün onanması gerekir.

SONUÇ: Yukarıda (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı Mevlüt vekilinin temyiz dilekçesinin (isteminin) (REDDİNE), (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının (REDDİNE), (3) numaralı bentte yazılı nedenlerle de davalı Kahraman vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun bulunan hükmün ONANMASINA, oybirliği ile karar verildi.

 


 

TEMYİZ VE KARAR DÜZELTMEDE SINIR

YARGITAY

Hukuk Genel Kurulu 2011/10-643 E.N , 2011/707 K.N.

İlgili Kavramlar

TEMYİZ VE KARAR DÜZELTMEDE SINIR

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Antalya 1.İş Mahkemesince davanın kısmen kabul, kısmen reddine dair verilen 26.12.2007 gün ve 2002/153-2007/1001 sayılı kararın incelenmesi davalı kurum vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesinin 09.03.2010 gün ve 2008/19704-2010/3337 sayılı ilamı ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı SGK vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Hukuk Genel Kurulundaki görüşme sırasında, esasa girilmeden önce, dava konusu alacak miktarı itibariyle direnme kararına karşı temyiz yasa yolunun açık olup olmadığı, ön sorun olarak incelenmiştir.

Hemen belirtilmelidir ki, 1 Ekim 2011 tarihinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) yürürlüğe girmiş; anılan Kanunun 450.maddesiyle de 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ek ve değişiklikleriyle birlikte tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır. Bununla birlikte yasa koyucu uygulamada birtakım sorunların ortaya çıkmasını engellemek için, 6100 Sayılı Kanuna geçiş hükümlerini ayrıca düzenlemiştir.

6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´na eklenen "Geçici madde 3":

"(Ek:31/03/2011 - 6217/30 md.) Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca Resmi Gazetede ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.

(2) Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26/9/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ila 454 üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.

(3) Bu Kanunda bölge adliye mahkemelerine görev verilen hallerde bu mahkemelerin göreve başlama tarihine kadar 1086 sayılı Kanunun bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri uygulanır."

hükmünü içermektedir.

Yukarıdaki madde metninden, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce aleyhine temyiz yoluna başvurulmuş olan kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26.9.2004 tarih ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 454 üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı, anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, 21.7.2004 gün ve 25529 sayılı Resmi Gazete´de yayımlanarak, öngördüğü istisnalar dışındaki hükümleri yayım tarihinde yürürlüğe giren, 14.7.2004 tarih ve 5219 sayılı "Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun"; yürürlük tarihinden sonra Yerel Mahkemelerce verilen hükümler yönünden 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 427.maddesindeki temyiz (kesinlik) sınırını bir milyar TL.;yine yürürlük tarihinden sonra Yargıtay Daireleri ve Hukuk Genel Kurulunca temyiz incelemesi sonucunda verilen kararlara karşı karar düzeltme yoluna gidilebilmesi için 440/III-1.maddesinde aranan parasal sınırı da altı milyar TL olarak değiştirmiştir. 5219 ve 5236 sayılı Kanunlara göre katsayı artışı uygulanarak bu sınırlar yıllar itibariyle arttırılmıştır.

16.07.1981 gün ve 2494 sayılı Kanun´un geçici maddesi ile temyiz ve karar düzeltme sınırlarına ilişkin değişikliklerin, Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra verilecek nihai kararlara yönelik temyiz ve karar düzeltme istemleri hakkında uygulanacağı belirtilmiş; dolayısıyla, dava hangi tarihte açılmış olursa olsun, temyiz ve karar düzeltme sınırlarının saptanmasında, hakkında bu yollara başvurulan hükmün verildiği tarihteki yasal durumun esas alınacağı kabul edilmiştir.

Şu durumda; bir mahkeme kararının temyiz edilip edilemeyeceği veya Yargıtay kararına karşı karar düzeltme yolunun açık olup olmadığı belirlenirken, temyiz ya da karar düzeltme hakkının doğduğu (kararın verildiği ) tarihteki hukuksal durum esas alınmalı; temyiz yada karar düzeltme istemine konu karar tarihinde yürürlükte bulunan kanun hükmü temyiz sınırı yönünden hangi düzenlemeyi içeriyor ise, ona bağlı kalınmalıdır.

Buradaki "karar" teriminin, Yerel Mahkemenin, Özel Daire bozmasına karşı verdiği direnme kararını ve ayrıca Hukuk Genel Kurulu´nun verdiği kararı da kapsayacağında duraksama bulunmamaktadır.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde:

Dava, prim ödeme miktar ve tarihlerinin tespiti istemine ilişkindir.

Eldeki davada, temyiz istemine konu direnme kararının verildiği 14.10.2010 tarihinde, uygulanacak temyiz (kesinlik) sınırı 1.430,00 TL olup, müddeabbih ise 750,00 TL´dir.

Direnme kararına konu bu miktar (750,00 TL) açık biçimde temyiz edilebilirlik sınırı altında olduğundan, anılan karara karşı temyiz yasa yoluna gidilmesi, miktar itibariyle mümkün değildir.

Hal böyle olunca, davalı vekilinin temyiz dilekçesinin reddi gerekir.

SONUÇ: Yukarıda yer alan açıklamalara göre 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´na eklenen "Geçici madde 3" atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun-26.09.2004 tarih ve 5236 Sayılı Kanunla yapılan değişiklik öncesi yürürlükteki şekliyle- 427/2.maddesi gereğince davalı SGK vekilinin temyiz dilekçesinin REDDİNE, 23.11.2011 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


 

DESTEKTEN MAHRUM KALMAK TAZMİNATI (Zorunlu Trafik Mali S

Y17HD 17.10.2008 E.2008/1561 – K.2008/4695

- İŞLETENİN DESTEĞİNDEN MAHRUM KALMAK (Zorunlu Trafik Mali Sorumluluk Sigortası)

– DESTEKTEN YOKSUN KALMA TAZMİNATI (Kazada Desteğin Kusuru)

– ZORUNLU (TRAFİK) MALİ SORUMLULUK SİGORTASI (Araç İşletenin 3. Kişilere Karşı Sorumluluğu)

– DESTEK ZARARI

– MÜTERAFİK KUSUR (Desteğin – Sürücünün)

– DESTEĞİN MÜTERAFİK KUSURU –

2918 Sa.Ka.85,91,92 – BK.44/1

1. Destek zararı, ölenin değil üçüncü kişilerin üzerinde doğan, dolaylı ve yansıma yoluyla meydana gelen zararlardandır.

İşletenin (sürücünün) yakınlarının uğradıkları destek zararının, trafik sigortacısının sorumluluğu kapsamı dışında kaldığı konusunda açık bir yasal düzenleme bulunmadığı gibi, poliçe genel şartlarında da, bu yolda bir sınırlamaya yer verilmemiştir. 0 halde, işletenin (sürücünün) ölümü nedeni ile onun desteğinden mahrum kalanların trafik sigortacısından destekten yoksun kalma tazminatı talep edebilecekleri ilke olarak kabul edilmelidir. Ancak; burada dikkat edilmesi gereken bir hususta işletenin (sürücünün) kendi kusurundan yararlanmaması gereğidir.

2. Somut olayda, ölen araç sürücüsü aynı zamanda işleten olup, trafik kaza ile ilgili kusur oranı belirlenmemiştir. Bu durumda, kusurla ilgili taraflardan delilleri sorulmalı, kazanın meydana gelmesinde işletenin (sürücünün) kusuru dışında herhangi bir etkenin bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır. İşletenin kısmen kusurlu olduğu kabul edilmesi halinde Borçlar Kanunu`nun 44/1. maddesi de nazara alınarak varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda verilen hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davalı vekilince istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen 7.10.2008 Salı günü davacı vekili Av. Erhan Bora ve davalı vekili Av. Zeki Yıldan geldi. Temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan taraflar, Avukatları dinlendikten sonra işlerin yoğunluğu nedeniyle dosyanın incelenerek karara bağlanması başka güne ertelenmiş olup, dosya incelendi, gereği düşünüldü;

YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Davacı vekili, müvekkilinin eşi, davalı tarafından trafik sigortalı aracı kullanırken meydana gelen kazada hayatını kaybettiğini ileri sürerek, ıslah ile 50.000,00.- YTL destekten yoksun kalma tazminatının davalıdan tahsilini talep etmiştir.

Davalı vekili davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, iddia, savunma ve toplanan kanıtlara göre, davalı sigorta şirketinin araç işleteninin sorumluluğunu üstlenmesi nedeni ile, davacının eşini kaybetmesinden kaynaklanan destekten yoksun kalma zararını gidermekle yükümlü olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava destekten yoksun kalma tazminatı istemine ilişkindir.

Zorunlu (Trafik) Mali Sorumluluk Sigortası; motorlu bir aracın kara yolunda işletilmesi sırasında bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına veya bir şeyin zarara uğramasına neden olması halinde, o aracı işletenin zarara uğrayan üçüncü kişilere karşı olan sorumluluğunu belli limitler dahilinde karşılamayı amaçlayan ve yasaca yapılması zorunlu olan sorumluluk sigortasıdır. (KTK.mad.91) Trafik sigortacısının sorumluluğunun sınırı ise, KTK.nun 92. maddesinde belirlenmiştir.

Destek zararı, ölenin değil üçüncü kişilerin üzerinde doğan, dolaylı ve yansıma yoluyla meydana gelen zararlardandır.

İşletenin (sürücünün) yakınlarının uğradıkları destek zararının, trafik sigortacısının sorumluluğu kapsamı dışında kaldığı konusunda açık bir yasal düzenleme bulunmadığı gibi, poliçe genel şartlarında da, bu yolda bir sınırlamaya yer verilmemiştir. 0 halde, işletenin (sürücünün) ölümü nedeni ile onun desteğinden mahrum kalanların trafik sigortacısından destekten yoksun kalma tazminatı talep edebilecekleri ilke olarak kabul edilmelidir. Ancak; burada dikkat edilmesi gereken bir hususta işletenin (sürücünün) kendi kusurundan yararlanmaması gereğidir. Yansıma yolu ile destek tazminatı isteyenlerin kendilerine destek sağlayan kişinin sahip olduğu haktan fazlasına sahip olabilmeleri hukuken mümkün bulunmamaktadır. Destekten yoksun kalma zararının giderilmesi isteminde bulunulması halinde, kusurun varlığı talepte bulunanın değil, ölenin davranışına göre belirlenir.

Somut olayda, ölen araç sürücüsü aynı zamanda işleten olup, trafik kaza ile ilgili kusur oranı belirlenmemiştir. Bu durumda, kusurla ilgili taraflardan delilleri sorulmalı, kazanın meydana gelmesinde işletenin (sürücünün) kusuru dışında herhangi bir etkenin bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır. İşletenin kısmen kusurlu olduğu kabul edilmesi halinde Borçlar Kanunu`nun 44/1. maddesi de nazara alınarak varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile hüküm kurulması isabetli değildir.

SONUÇ: Yukarıda, açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davalı yararına BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

 


 

FESİH, GEREKÇELİ KARAR, MENFİ ZARARIN TAZMİNİ

YARGITAY

Hukuk Genel Kurulu 2011/15-708 E.N , 2011/737 K.N.

İlgili Kavramlar

FESİH

GEREKÇELİ KARAR

MENFİ ZARARIN TAZMİNİ

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki "fesih-menfi zararın tazmini" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Karadeniz Ereğli Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 13.11.2008 gün ve 2008/223 Esas, 2008/418 Karar sayılı kararın incelenmesi, davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 15. Hukuk Dairesi´nin 26.01.2010 gün ve 2009/411 Esas, 2010/260 Karar sayılı ilamı ile;

(…Davacı arsa sahibi tarafından sözleşmenin feshi ve tazminat istemiyle açılan davada davanın kısmen kabulüne karar verilmiş, kararın davalı vekili tarafından temyizi üzerine Dairemizce kısa kararla gerekçeli karar arasındaki çelişki nedeniyle karar bozulmuş, bozmaya uyularak verilen karar yine davalı yüklenici tarafından temyiz edilmiştir.

Yerel mahkemenin 13.11.2008 günlü kararı gerekçeden yoksundur. Mahkemece bozmaya uyularak hüküm verildiği ifadesiyle yetinilmiş olup bu ifade HUMK´nın 388. maddesinden anlaşıldığı şekilde gerekçe yerine geçmez. Mahkeme kararı gerekçeden yoksun olması nedeniyle HUMK´na ve Anayasa´nın 141. maddesine aykırıdır. Anılan maddeye göre kararda iki tarafın iddia ve savunmalarının özeti, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususlar, ihtilâflı konular hakkında toplanan delillerin tartışılması, red ve üstün tutma sebepleri, sabit görülen olaylarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebep ile hüküm sonucunun açık ve kesin şekilde belli edilmesi zorunludur. Bu itibarla karar yazılı şekliyle HUMK´na ve Anayasa´ya aykırı olduğundan bozulması gerekmiştir…)

Gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davalı E.... Y..... vekili.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, sözleşmenin feshi ve menfi zararın tazmini istemine ilişkindir.

Davalı/yüklenici vekili, müvekkilinin temerrüde düşmediğini ve bir kusurunun bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Yerel mahkemece, kısa kararda sadece kısmen kabule karar verilmişken, gerekçeli kararda bu menfi zararın tazmini yanında fesih talebi de kabul edilmiş, hükmü davalı vekili temyiz etmiştir.

Özel Dairenin 2007/895 Esas, 2008/336 Karar sayılı, 23.01.2008 günlü ilamı ile;

"…Davacı vekili dava dilekçesinde sözleşmenin feshi ile menfi zararın tahsilini istemiştir. Mahkemece kısa kararda davanın kısmen kabulü ile 7.023,35 YTL menfi zararın faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiş, gerekçeli kararda bu menfi zarar yanında sözleşmenin feshine de karar verildiği belirtmiştir. Kısa kararla gerekçeli kararın birbirine uygun olması gerekir. Aksi durum 10.04.1992 tarih 7/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca bozma nedeni kabul edilmiştir.

Somut olayda da kısa kararda yer almayan sözleşmenin feshine, gerekçeli kararda yer verilmiştir. Kısa karar ile gerekçeli karar çelişkili duruma düşmüştür..."

Gerekçesiyle, karar bozulmuştur.

Yerel mahkemece bozma ilamına uyulmuş, kısa ve gerekçeli karar uyumlu hale getirilerek her ikisinde de fesih talebinin kabulüne ve tazminat talebinin de kısmen kabulüne karar verilmiş; ancak bu kez kararda yasal gerekçeye yer verilmemiştir.

Davalı vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde de açıklandığı üzere gerekçe taşımadığına işaretle hüküm bozulmuştur.

Yerel mahkemece önceki kararda ısrar edilmiş; hükmü, davalı vekili temyize getirmiştir.

 

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; direnme hükmünde yer alan açıklamaların hükmün gerekçesi olara kabulüne olanak bulunup, bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 388/1-3. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´nun 297/1-c. maddesi, bir mahkeme hükmünün kapsamının ne şekilde olması gerektiğini açıklamıştır.

Buna göre bir mahkeme hükmünde, tarafların iddia ve savunmalarının özetinin, anlaştıkları ve anlaşamadıkları hususların, çekişmeli vakıalar hakkında toplanan delillerin, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesinin, sabit görülen vakıalarla bunlardan çıkarılan sonuç ve hukuki sebeplerin birer birer, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir.

Bu kısım, hükmün gerekçe bölümüdür. Gerekçe, hakimin (mahkemenin) tespit etmiş olduğu maddi vakıalar ile hüküm fıkrası arasında bir köprü görevi yapar. Gerekçe bölümünde hükmün dayandığı hukuki esaslar açıklanır. Hakim, tarafların kendisine sundukları maddi vakıaların hukuki niteliğini (hukuk sebepleri) kendiliğinden (re´sen) araştırıp bularak hükmünü dayandırdığı hukuk kurallarını ve bunun nedenlerini gerekçede açıklar (Kuru, Baki/ Arslan, Ramazan/ Yılmaz, Ejder; Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı 6100 sayılı HMK´na Göre Yeniden Yazılmış, 22 Baskı, Ankara 2011, s.472).

Hakim, gerekçe sayesinde verdiği hükmün doğru olup olmadığını, yani kendini denetler. Üst mahkeme de, bir hükmün hukuka uygun olup olmadığını ancak gerekçe sayesinde denetleyebilir. Taraflar da ancak gerekçe sayesinde haklı olup olmadıklarını daha iyi anlayabilirler. Bir hüküm, ne kadar haklı olursa olsun, gerekçesiz ise tarafları doyurmaz (Kuru, Baki/ Arslan, Ramazan/ Yılmaz, Ejder; Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı 6100 sayılı HMK´na Göre Yeniden Yazılmış, 22 Baskı, Ankara 2011, s.472).

2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası´nın 141/3. maddesinde de bütün mahkeme kararlarının gerekçeli olması gerektiği önemle belirtilmiştir.

Eldeki davada, Yerel Mahkemece, gerekçeli kararda hiçbir hukuki gerekçe gösterilmemiş, sadece bozma ilamının tarih ve sayısı yazılarak, mahkemece verilen ve Yüksek Özel Daire´nin 2007/895 Esas, 2008/336 Karar sayılı, 23.01.2008 günlü yukarıda açıklaması yapılan ilamı ile bozulan 20.07.2001 tarihli ilk kararda gerekçenin açıklandığı belirtilmiş ise de, Yüksek Özel Daire´nin bozma ilamıyla, Yerel Mahkemece verilen ilk karar ve bunun doğal sonucu olarak bu kararın gerekçesinin ortadan kalktığı, mevcut olmayan bir karardaki gerekçeye atıf yapılarak hüküm kurulamayacağı hususu gözden kaçırılmıştır.

Kararda gerekçe yer almaması ve bozulan eski hükme atıfla hüküm kurulmuş olması yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler karşısında usul ve yasaya aykırıdır.

Açıklanan bu nedenle direnme kararının bozulması gerekmiş, bozma sebebine göre davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.

SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´na eklenen "Geçici madde 3" atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, bozma sebebine göre, işin esasına ilişkin diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, 07.12.2011 gününde, oybirliği ile karar verildi.

 


 

KASKO SİGORTA-ARACIN3. KİŞİYE ŞİFAEN SATILMASI SİGORTA DIŞI

Yargıtay-17-Hukuk Dairesi

T-12.2.2009  E.2008/4221  K.2009/596

- Kasko Sigortalı Aracın Haricen Satımı (Sigortacının Sorumluluğu)

– Kasko Tazminatı (Dain Ve Mürtehin Sıfatlı 3. Kişi)

– Dain Ve Mürtehin Sıfatlı 3. Kişinin Davaya Muvafakatı (Kasko)

2918 Sa.Ka.20/d

Kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminatın tahsili istemine ilişkin davada:

1. Poliçede dain ve mürtehin sıfatı bulunan dava dışı bankanın, açılan tazminat davasına muvafakati olup olmadığı araştırılmalı, muvafakati sağlandığı takdirde yargılamaya devam edilmeli, aksi takdirde, aktif husumet ehliyeti yokluğundan davanın reddine karar verilmelidir.

2. Kabule göre, sigorta poliçesi lehdarı davacı şirket iken, aracın haricen üçüncü kişiye satıldığı ve menfaat sahibinin değiştiğinin kabulü doğru değildir.

DAVA ve KARAR:

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Davacı vekili, davalı şirkete kasko sigortalı aracın müvekkilince Ahmet Barut isimli 3. şahsa şifahen satıldığını ve bu şahsın müvekkiline ait araçla geçirdiği trafik kazası neticesinde aracın hasarlandığını, davalı tarafça olayın teminat dışında kaldığı gerekçesiyle tazminat ödenmediğini, satış işleminin de yasal olarak geçerli olmadığını ileri sürerek 11.675,00.- YTL. sigorta tazminatının, kaza tarihinden itibaren ticari faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı vekili, ikrar edilen harici satış ve devir işlemi nedeniyle olayda menfaat değişikliği olduğunu, bu nedenle hasarın teminat haricinde kaldığını, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, toplanan delillere göre, sigortalı aracın haricen, satılmış olması ve menfaat sahibinin değişmesi nedeniyle, hasar poliçe teminatı dışında kaldığından davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dava, kasko sigorta sözleşmesinden kaynaklanan tazminatın tahsili istemine ilişkindir.

Davaya konu poliçede, dain ve mürtehin olarak dava dışı Garanti Bankası gösterilmiştir. Bu durumda, mahkemece; dain ve mürtehin sıfatı bulunan dava dışı bankadan, açılan tazminat davasına muvafakati olup olmadığı araştırılmalı, muvafakati sağlandığı takdirde yargılamaya devam edilmeli, aksi takdirde, aktif husumet ehliyeti yokluğundan davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

2- Kabule göre de; 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 20/d maddesi gereğince, noterlerce yapılmayan her çeşit araç satış ve devirleri geçersizdir.

Bu kural karşısında, sigorta poliçesi lehdarı davacı şirket iken, aracın haricen 3. kişiye satıldığı ve menfaat sahibinin değiştiğinin kabulü doğru değildir.

Mahkemece, yapılacak iş, uzman bilirkişiden rapor alınarak davacı aracındaki gerçek zararının belirlenmesi varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması isabetli değildir.

SONUÇ: Yukarıda 1 ve 2 numaralı bendlerde açıklanan nedenlerle, BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

 


 

Hisse Senedi Değerinin Takdiri

Y12HD 3.5.2010 E.2009/29850 – K.2010/10936

- Anonim Şirket Hissesinin Haczi

– Hisse Senedi Çıkarılmış Olması Ya Da Olmaması Hallerinde Haciz

– Hisse Senedi Değerinin Takdiri

İİK.88,94

Borçluya ait hisse senetlerinin haczi ve İcra Müdürlüğünce verilen, kıymet takdiri talebinin reddine dair kararın iptali talebi ile açılan davada:

Şikayetçi şirketin hisse senedi çıkardığı yönündeki iddiası, resmi kayıtlar incelenerek İcra Mahkemesince tespit edilmemiştir.

Mahkemece gerektiğinde bilirkişi incelemesiyle şirketin resmi kayıt, defter ve belgeleri incelenerek hisse senedi çıkarılıp çıkarılmadığı araştırılarak ve sonucuna göre bir karar verilmelidir. O halde eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

DAVA ve KARAR:

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden Daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Alacaklı vekili, borçluya ait hisse senetlerinin haczi ve kıymet takdiri yapılması istediğini İcra Müdürlüğünce ret edildiğini reddin iptalini istemiştir.

Mahkemece, haczin zaten İİK`in 94. maddesi gereği yapıldığını, kıymet takdirinin İcra Müdürlüğünce yapılması gerektiği gerekçesiyle şikayetin kabulüne karar verilmiştir.

Anonim şirketlerde hisse senedi çıkarılması zorunluluğu yoktur. Hisse senedi çıkarılmış ise, bunlar menkul mallarla ilgili haciz ve muhafaza hükümlerini düzenleyen İİK`in 88. maddesi uyarınca İcra Müdürlüğünce haczedilebilir ve muhafaza altına alınır.

Hisse senedi çıkarılmamış ise, borçlunun 3. kişi nezdinde bulunan ve henüz kıymetli evraka bağlanmamış, hisse hakları İİK`in 94. maddesi gereğince İcra Müdürlüğü tarafından mahalline bizzat gidilerek ve pay defterine işlenmek suretiyle haciz işlemi yapılabilir.

Haciz keyfiyeti de borçlunun hissesini elinde bulunduran 3. şahıslara ihbar edilir. Anonim ve hisseli komandit şirketlerin henüz kıymetli evrak niteliğinde senede bağlanmamış hisselerinin haczinde İİK`in 94. maddesi doğrultusunda yapılan tebliğden sonra şirket idaresi itirazda bulunmamış veya itiraz reddedilmiş ise hisselerin borçlu adına ve hesabına şirket nezdinde ve mamelekinde bulunduğu kesinleşir.

Somut olayda, şikayetçi şirketin hisse senedi çıkardığı yönündeki iddiası, resmi kayıtlar incelenerek İcra Mahkemesince tespit edilmemiştir. Mahkemece gerektiğinde bilirkişi incelemesiyle şirketin resmi kayıt, defter ve belgeleri incelenerek hisse senedi çıkarılıp çıkarılmadığı araştırılarak ve sonucuna göre bir karar verilmelidir. O halde eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenler BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.


 

ALACAK

YARGITAY

15. Hukuk Dairesi 2010/7061 E.N , 2011/942 K.N.

İlgili Kavramlar

ALACAK

İçtihat Metni

Dava, eser sözleşmesinden kaynaklanan alacağın tahsili için başlatılan icra takibine vâki itiraz üzerine itirazın iptâli ve %40 icra inkâr tazminatının tahsili istemiyle açılmış olup, mahkemece davanın açılmamış sayılmasına dair verilen karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Temyiz incelemesine konu dava, ilkin Küçükçekmece Asliye 2. Hukuk Mahkemesi´nde açılmış iken anılan mahkemece, Fatih Asliye Hukuk Mahkemesi´nin davayı görmeye yetkili olduğundan bahisle yetkisizlik kararı, 14.09.2007 tarihinde kesinleşmiş, yetkisizlik kararının davalı vekiline 07.08.2007´de tebliği üzerine de aynı gün verilen dilekçeyle dosyanın yetkili Fatih Mahkemeleri´ne gönderilmesi talep edilmiştir.

Mahkemece, davacının HUMK´nın 193. maddesi uyarınca yetkili mahkemede tebligat yapılmasını sağlamak için 10 gün içinde müracaatta bulunmadığı için davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

Oysa mahkemece yetkisizlik kararı verilmesi üzerine kararın kesinleşmesinden itibaren 10 gün içinde veya daha öncesinde yeniden dilekçe verilmesi veya çağrı kağıdı tebliğ ettirilmesi yetkisi tek başına davacıya verilmiş bir yükümlülük değildir. Davalının da aynı yükümlülüğü yerine getirmek suretiyle davanın sonuca ulaştırılmasını talep etme hakkının ve hukuki yararının bulunduğunu kabul zorunludur. Her ne kadar HUMK´nın 193. maddesi metninden ilk bakışta başvurunun davacı tarafından yapılacağı yönünde bir izlenim uyanmakta ise de bu madde aynı Kanunun 185/I. ve 409. maddeleri ile bir arada incelenip değerlendirildiğinde yetkili mahkemeye başvuru hakkının her iki tarafa da tanınması gerekeceği sonucuna varılmaktadır (Y.1.H.D. 18.08.1997 T., 10627/10627). Nitekim davalı vekili de bu izaha uygun şekilde, yasal süresinde verdiği dilekçesiyle dosyanın yetkili mahkemeye gönderilmesi ve gerekli işlemlerin yapılmasını talep etmiş olduğundan, uyuşmazlığın esasına girilerek bir hüküm vermek gerekirken yazılı şekilde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi doğru olmamış, usul ve yasaya aykırı kararın bozulması uygun bulunmuştur.

SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulüyle, temyiz eden davacı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, 21.02.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

ÇEK , MENFİ TESPİT

YARGITAY

15. Hukuk Dairesi 2009/6755 E.N , 2011/923 K.N.

İlgili Kavramlar

ÇEK

MENFİ TESPİT

İçtihat Metni

Asıl dava eser sözleşmesi ilişkisi sebebiyle verilen çeklerden dolayı menfi tespit istemine, karşı dava ise fazla imalât ile iade edilmeyen malzeme bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece asıl davanın yargılama sırasında çeklerin ödenmesi sebebiyle istirdat davasına dönüştüğü kabul edilerek kısmen kabulüne, karşı davanın HUMK´nın 409/V. maddesi gereğince açılmamış sayılmasına dair verilen karar davalı-karşı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı-karşı davacılar vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.

2-Davacı G... ile davalı M... K... arasında düzenlenen 03.08.2004 tarihli tadilat sözleşmesinin 3. maddesine göre iş bedeli götürü olarak kararlaştırıldığından yüklenicinin hakettiği iş bedelinin gerçekleştirilen imalâtın tüm işe oranı belirlenerek bu oranın götürü bedele uygulanması suretiyle hesaplanması doğru ise de; sözleşmede işin bedeli KDV hariç 28.000,00 TL olarak kararlaştırıldığından fatura düzenlenmemiş olsa dahi tüm iş bedelinin 28.000,00 TL + KDV olarak hesaplanıp, saptanan fiziki gerçekleşme oranının bu miktara uygulanmak suretiyle sözleşme kapsamında hakedilen iş bedelinin hesaplanması gerekirken, KDV dikkate alınmaksızın hesaplama yapan bilirkişi raporuna itibar edilerek yüklenicinin sözleşme kapsamında hakettiği iş bedelinin hesaplanması doğru olmamıştır.

Öte yandan sözleşmenin 13. maddesinde ek işler için yükleniciye ücret ödeneceği kararlaştırıldığı gibi böyle bir hüküm olmasa dahi yüklenicinin sözleşme dışı gerçekleştirdiği imalât bulunması ve bunun iş sahibinin yararına olması durumunda bunların yapıldığı tarihteki rayiçleriyle belirlenecek bedelini, BK´nın 413. maddesi uyarınca vekâletsiz işgörme hükümlerine göre iş sahibinden talep edebilir. Somut olayda yüklenicinin gerçekleştirdiği fazla imalâtların bilirkişi ek raporları ve dosya kapsamına göre asma tavan işçiliği, kalorifer tesisatı yapımı ve granit seramik farkından ibaret olup, 682,00 TL´de iş sahibine ait olduğu halde yüklenici tarafından alüminyum doğrama taşeronuna ödenen kısımla birlikte toplam fazla iş ve ödeme miktarı 3.332,00 TL´dir. Karşı dava her ne kadar açılmamış sayılmış ise de; cevap dilekçesinde fazla imalâtların yapıldığı ileri sürülerek eksik ve fazla yapılan işlerin hesap ve mahsubu suretiyle kimin alacaklı olduğunun tespiti ile karşı davada talep edilen miktarın asıl davada borç çıkarsa mahsubunu da talep etmiştir. Mahsup itirazının karşı dava olarak ileri sürülmesi zorunlu olmayıp, mahsup beyanı itiraz niteliğinde olduğundan mahkemelerce kendiliğinden gözetilir.

Bu durumda mahkemece alınacak ek raporla sözleşme konusu iş bedelinin KDV´si ile birlikte hesaplattırılıp bulunacak miktara işin gerçekleşme oranı uygulanmak suretiyle sözleşme kapsamında hakedilen iş bedeli bulunduktan sonra bu miktara yüklenicinin sözleşme dışı yapıp hakettiği toplam 3.332,00 TL bedel eklenerek elde edilecek toplam miktardan davacı iş sahibinin yaptığı ödemeler düşüldükten sonra sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken yanlış değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı bulunmuş, kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ:Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davalı-karşı davacının diğer temyiz itirazlarının reddine, 2. bent uyarınca kabulü ile hükmün davalı-karşı davacılar yararına BOZULMASINA, fazla alınan temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalı-k.davacılara geri verilmesine, 17.02.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

ARSA PAYI İNŞAAT YAPIM SÖZLEŞMESİ HAKKIN KÖTÜYE KULLANILMASI

YARGITAY

15. Hukuk Dairesi 2011/515 E.N , 2011/7200 K.N.

İlgili Kavramlar

ARSA PAYI İNŞAAT YAPIM SÖZLEŞMESİ

HAKKIN KÖTÜYE KULLANILMASI

İçtihat Metni

Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

- K A R A R -

Dava, arsa payı inşaat yapım sözleşmesi uyarınca gecikme tazminatı ve eksik işler bedelinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece eksik iş bedeli ile ilgili davanın açılmamış sayılmasına, gecikme tazminatı isteminin ıslahla artırılan miktarla birlikte kabulüne dair verilen karar, davalı vekilince temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.

2-Yanlar arasında kat karşılığı inşaat yapım sözleşmesinin varlığı, davalı yüklenicinin sözleşmeye göre edimini süresinde yerine getirmediği uyuşmazlık konusu değildir. İhtilâf sözleşmenin 7. sayfa 8. maddesindeki düzenlemenin yorumu, gecikmenin uzun süre devam etmesi halinde sözleşmede kararlaştırılan maktu gecikme tazminatının değiştirilip değiştirilemeyeceği, bu miktarla tarafların ne kadar süre ile bağlı olacakları, değiştirilebilecekse yöntemin nasıl olması gerektiği noktalarında toplanmaktadır.

Sözleşmenin 7. sayfa 8. maddesinde aynen "verilen süre ve ek süre içerisinde kooperatif inşaatın teslim tarihi gecikirse geçen her ay için arsa sahiplerinin toplam dairelerinin tamamı için aylık 500.000.000 TL (sözleşme tarihinde geçerli olan) ödemeyeceklerdir." şeklinde yazılmıştır. Cümlenin başlangıcı ve gelişme bölümüne bakıldığı ve tüm daireler için 500.000.000 TL (500,00 TL) ibaresi de dikkate alındığında gecikme halinde herhangi bir tazminat ödenmeyecekse rakam yazılmasına gerek olmadığından cümlenin sonundaki kelimenin ödeyeceklerdir olarak yazılması gerekirken hata sonucu o şekilde yazıldığı anlaşılmaktadır. Mahkemenin bu maddenin gecikme halinde kararlaştırılan gecikme tazminatı olduğunu kabulünde isabetsizlik bulunmamaktadır.

Sözleşmedeki süre ve verilen ek sürelere rağmen inşaatın teslim edilmemesi halinde arsa sahiplerinin tüm daireleri için yüklenicinin ödeyeceği kabul edilen aylık 500,00 TL gecikme tazminatı niteliğinde olduğundan sözleşme hukukundaki ahde vefa kuralı uyarınca taraflar için bağlayıcıdır. Dairemizin öteden beri devam eden uygulamalarında maktu tazminatın değiştirilmeksizin uygulanması benimsenmekle birlikte son zamanlarda gecikmenin uzun süre devam etmesi halinde dahi değiştirilip değiştirilmeyeceği, bu miktarla tarafların hangi süreyle bağlı olacakları değiştirilebilecekse süre ve miktarın belirlenmesinde yöntemin nasıl olması gerektiği tartışılmaya başlamıştır.

Arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmeleri karşılıklı taahhütleri ihtiva eden, iki tarafa da borç yükleyen eser yapımı ile satış vaadinden oluşan karma bir sözleşmedir. Bu sözleşmelerde yüklenicinin asli edimi finansmanı kendisi tarafından sağlanarak arsa sahibinin arsası üzerinde sözleşme ve ekleri, tasdikli projesi, ruhsatı ve imara uygun olmak üzere inşaat yapıp teslim etmek, arsa sahibinin borcu da bedel olarak kararlaştırılan bağımsız bölüm-bölümler ya da arsa payının mülkiyetini yükleniciye devretmektir.

Bütün sözleşmelerde olduğu gibi kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde de taraflar sözleşmenin kendilerine yüklediği borçları belirlenen zaman ve biçimde ifa etmek zorundadır. Buna göre borçlunun edimini süresinde yerine getirmemesi halinde gecikmede kusuru bulunmadığını kanıtlamadıkça ve alacaklının seçimlik hakkını BK´nın 106/II. maddesinde belirtildiği gibi ifayı beklemek ve gecikmeden doğan zararlarını istemek şeklinde kullanması durumunda sözleşmede kararlaştırılan gecikme tazminatından sorumludur ve aksine düzenleme yoksa bu miktarın değiştirilmeksizin uygulanması gerekir. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmelerinde yüklenicinin edimini süresinde yerine getirmemesi halinde arsa sahibinin gecikmeden doğan tazminatı talep hakkı Kanundan doğan bir haktır (BK. madde 106/II). İstenebilecek gecikme tazminatı ise gecikme sebebiyle arsa sahibinin uğradığı tüm zararlar olup uygulamada asgari olarak gecikilen her ay için mahrum kalınan rayiç kira geliri karşılığı bir miktar para olarak kabul edilmektedir. Sözleşmede gecikme tazminatı belirlenmemiş olsa dahi en az aylık rayiç kira seviyesinde gecikme tazminatının istenmesi mümkündür (BK.96. madde).

Sözleşmeye konulan maktu gecikme tazminatının amaçlarından birisi de (genellikle sözleşme yapılırken tatmin edici görülen) tazminat tehdidiyle yüklenicinin edimini süresinde ifaya zorlamaktır.

Gecikme tazminatı sözleşmede hiç kararlaştırılmamış olsa bile teslimde gecikme halinde arsa sahibi en az piyasa rayiçlerine göre belirlenecek kirayı gecikme tazminatı olarak isteyebileceğinden, bu halde arsa sahibi daha iyi konumda olacaksa şartın amacına ulaştığından sözedilemez.

Gecikme süresine bakılmaksızın arsa sahibinin bağlı tutulması hakkaniyete uygun olmadığı gibi yüklenicinin bu yöndeki savunmaları iyiniyet kuralları ile bağdaşmaz, hakkın kötüye kullanılması niteliğindedir ve hukuk tarafından korunmaz (TMK´nın 2. maddesi).

Bu halde maktu olarak kararlaştırılan gecikme tazminatı miktarının uzun süreli gecikmelerde dahi taraflar için bağlayıcı olacağının kabul edilmesi sözleşmeyle beklenen yarara, tazminatın konuluş amacıyla iyiniyet kuralları ve hakkaniyete aykırı olacağı kanaati oluştuğundan, Dairemizin maktu gecikme tazminatının değiştirilmeksizin uygulanması gerektiğine dair uygulamasından vazgeçilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

Kararlaştırılan tazminatın süresiz uygulanamayacağı bu şekilde kabul edildikten sonra maktu tazminatın ne kadar süreyle tarafları bağlayacağı ve bu süreden sonra da tüm daireler için toplu gecikme tazminatı hesaplanıp hesaplanmayacağı konusuna gelince; bu süre sözleşmedeki teslim süresi, gecikilen sürenin uzunluğu, öngörülen tazminat miktarı, geçen süre içinde gerçekleşen enflasyon, fiyat artışları, döviz fiyatları ve faiz oranlarındaki artış ve eksilişler ve rayiçlere göre istenebilecek miktar ile maktu tazminatın ödenmeye devam edilmesi halinde arsa sahibinin elde edeceği miktarlar da gözönünde tutulmak suretiyle bu hususta bilirkişi görüşünden de yararlanılarak, sözleşmedeki düzenleme ve miktarın en az 1 yıl süreyle mutlak bağlayıcı olacağı ve maktuen belirlenen miktar ile rayiçlere göre saptanacak miktar arasında en az bir misli fark bulunması gerektiği de dikkate alınarak hakkaniyete uygun biçimde hakim tarafından takdir edilmelidir. Hakim tarafından belirlenen makul süreden sonraki gecikme tazminatı miktarının da; her bir bağımsız bölüm için taşınmazın mevkii, konumu, ülkenin ve inşaatın yapıldığı yerin sosyo ekonomik koşulları da gözönünde tutulmak suretiyle ve sözleşmede kararlaştırılmış gecikme tazminatı yokmuş gibi gecikme tazminatının en az mahalli piyasa rayiçlerine göre mahrum kalınan kira bedeli kadar olacağı ilkesine göre bilirkişiye hesaplattırılması gerekir.

Bu açıklamalardan sonra somut olaya gelince, mahkemece az yukarıda açıklanan Dairemizin yeni görüş ve uygulamaları doğrultusunda inceleme yapılmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmadığı gibi, hüküm fıkrasının 7. maddesindeki vekâlet ücretinin davalıya ait olması gerekirken maddi hata sonucu davacıya verilmesine şeklinde yazılması da usul ve yasaya aykırı olduğundan kararın bozulması uygun bulunmuştur.

SONUÇ: Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davalının diğer temyiz itirazlarının reddine, 2. bent uyarınca kabulü ile hükmün davalı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, 06.12.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

FESİH HAKKI, İCRA İLE EDA ARASINDAKİ MÜNASEBET

YARGITAY

15. Hukuk Dairesi 2010/7371 E.N , 2011/7197 K.N.

İlgili Kavramlar

ESER SÖZLEŞMESİNDEN KAYNAKLANAN TAZMİNAT

FESİH HAKKI

İCRA İLE EDA ARASINDAKİ MÜNASEBET

İçtihat Metni

Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

- K A R A R -

Dava, BK´nın 355 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesinden kaynaklanmış olup gecikme tazminatı, eksik iş bedeli ve cezai şart alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece davanın kabulüne dair verilen karar, davalı vekilince temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.

2-Taraflar arasında davacının yapımını üstlendiği Ordu-Fatsa 24 derslikli Lise ve Spor Salonu inşaatı işinin dış cephe mantolanması ve boyanması ile ilgili bölümünün, davalı yanca birim fiyatlı yapılması konusunda 20.04.2006 tarihli sözleşme imzalanmıştır. Dosya kapsamına göre davalının üstlendiği işlerin %15´lik kısmını tamamlamadığı ve 2.392,40 TL eksik iş bulunduğu anlaşılmaktadır.

Sözleşmenin 2.1 maddesinde davalı-taşeron işi 8 gün içinde yapmayı kabul ve taahhüt etmiş ve aynı maddenin devamında işin yarım bıkarılması halinde yüklenicinin (davalı taşeronun) 15.000,00 YTL işverene (davacı yükleniciye) tazminat ödeyeceği kararlaştırılmıştır. Bu tazminat akdin ifa edilmemesi veya eksik ifası halinde ödenmek üzere kararlaştırıldığından BK´nın 158/I. maddesinde düzenlenen seçimlik ceza niteliğindedir. Seçimlik ceza istenebilir hale gelince, alacaklı ya ifayı talep edecek veya ifa menfaati yerine geçen seçimlik cezayı isteyebilecektir. Alacaklının ifayı talep etmesi halinde seçimlik cezayı istemesi mümkün değildir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu´nun 27.04.2011 gün 2011/15-118 Esas 2011/148 Karar sayılı ve Dairemizin 06.02.2008 gün, 2007/5130 Esas, 2008/677 Karar, 03.03.2003 gün, 2002/4752 Esas, 2003/985 Karar sayılı ilâmları)

Yine eserin sözleşmede kararlaştırılan süre içinde tamamlanıp teslim edilmemesi halinde sözleşmeyi feshetmeyen alacaklı BK´nın 106/II. maddesine göre ifayı bekleyerek gecikmeden doğan zararlarını da borçludan isteyebilir.

Bu durumda sözleşmede aksi kararlaştırılmadığından davacı yüklenici eksik işler bedeli ile gecikmeden dolayı dava dışı iş sahibine ödediği gecikme tazminatını davalı taşerondan istemek suretiyle seçimlik hakkını akdin ifası yönünde kullandığından mahkemece dava edilen 15.000,00 TL´lik cezai şartla ilgili istemin reddine, eksik iş bedeli olarak saptanan 2.392,40 TL ile davacının dava dışı iş sahibine ödediği gecikme cezasından davalı taşeronun işi yarım bırakması, teslimdeki gecikmesi ve davalının kusuru nedeniyle ödemek zorunda kaldığı kısmının, dava dışı iş sahibinden dava konusu işle ilgili belgeler getirtilip ve bu konudaki deliller ibraz ettirildikten sonra konusunda uzman bilirkişiden alınacak raporla hesaplattırılıp hüküm altına alınması gerekirken eksik inceleme ve yanlış değerlendirme sonucu davanın aynen kabulü doğru olmamış, bozulması uygun bulunmuştur.

SONUÇ:Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davalının diğer temyiz itirazlarının reddine, 2. bent uyarınca kabulü ile hükmün davalı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, 06.12.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

İŞCİNİN FAZLA ÇALIŞMA ALACAĞI (Zamanaşımı – Islah)

Y9HD 22.2.2010 E.2009/25777 – K.2010/4042

- Zamanaşımı

– Kısmi Davanın Zamanaşımını Kesmemesi

– Islah (Zamanaşımı Yönünden)

– Fazla Çalışma Alacağı (Zamanaşımı – Islah)

TMK.2 – HUMK.187, 188, 202/11 – 5521 Sa.Ka.7 – İK.5, 7, 26/2, 28, 31/son, 32/8, 41 – BK.50, 51, 66, 101, 125, 126/1, 127, 128/1-2, 130, 131, 132/4, 133/2, 134, 135, 136, 137, 139 – TTK.1235, 1259

Taraflar arasında işçilik alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.

Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder.

Somut olayda davacı fazla çalışına alacağı 21.8.2002 tarihinden itibaren hesaplanmış, bilirkişi raporundan sonra davacının 19.9.2008 günlü ıslah talebine davalı süresinde zamanaşımı definde bulunmuştur. 21.8.2002 – 19.9.2003 arası için zamanaşımı sözkonusu olduğundan bu durum nazara alınmadan sonuca gidilmesi hatalıdır.

DAVA ve KARAR:

Davacı, fazla mesai, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Y. Tekbaş tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ KARARI:

1- Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Taraflar arasında işçilik alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.

Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır.

Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu da incelemesi mümkün değildir.

Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkar olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir.

Zamanaşımı, bir maddi hukuk kurumu değildir. Diğer bir anlatımla zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır.

Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden göz önünde tutulamaz.

Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur. Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp istenmesini, önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır.

İşte bundan dolayı, yasalarda öngörülen zamanaşımı sürelerinin işlemeye başlayabilmesi için öncelikle talep konusu hakkın istenebilir bir konuma, duruma gelmesi gerekmektedir. Yasalarda hakkın istenebilir konumuna, diğer bir anlatımla yerine getirilmesinin gerektiği güne, ödeme günü denmektedir. Bir hak, var olsa bile, o hakkın istenmesi için gerekli koşullar gerçekleşmedikçe istenemez.

Bilindiği gibi zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder.

Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır.

Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürül düğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu da incelemesi mümkün değildir.

Genel olarak savunma nedenlerinin ve bu arada zamanaşımı savunmasının esasa cevap süresi içinde bildirilmesi gereklidir. Ancak, 20.12.1974 gün ve 6155-17127 sayılı daire kararında da belirtildiği veçhile (bu karar için de yukarıda anılan dergi, sayfa 637 ve devamına bakınız); savunma nedenlerinin ve savunma nedenlerinden olan zamanaşımının yasanın öngördüğü cevap süresi geçtikten sonra ileri sürülmesi, diğer bir ifade ile (savunmanın genişletilmesi), bazı kayıt ve şartlarla mümkündür (HUMK.202/11). Bu tek şart, savunmanın genişletilmesine karşı tarafın (hasmın) muvafakatidir. Eğer karşı taraf savunmanın genişletilmesine muvafakat etmez ve dolayısıyla (savunmanın genişletildiği) yollu bir itirazda bulunursa, o takdirde ancak mahkemenin ileri sürülen savunma nedenlerini (bu arada zamanaşımı savunmasını) incelemesi olanağı yoktur; bu durumda ise mahkeme hemen savunma nedenlerini reddetmelidir. Usulün 202. 187. ve 188. maddelerinin birlikte incelemesinden çıkan sonuç budur. Özetle belirtmek gerekirse, savunmanın genişletildiği itirazı ile karşılaşılmadığı sürece zamanaşımı savunmasının geç ileri sürülmesi, incelenmesine engel değildir.

Hemen belirtmelidir ki, gerek İş Kanunu`nda, gerekse Borçlar Kanununda, kıdem ve ihbar tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir.

Uygulama ve öğretide kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, Borçlar Kanunu`nun 125. maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımına tabi tutulmuştur. Keza tazminat niteliğinde olmaları nedeni ile sendikal tazminat, kötüniyet tazminatı, işe başlatmama tazminatı, 4857 sayılı İş Kanunu`nun 5. maddesindeki eşit işlem borcuna aykırılık nedeni ile tazminat, 26/2. maddesindeki tarafların maddi ve manevi tazminat, 28. maddede belgenin zamanında verilmemesinden kaynaklanan tazminat, 31/son maddesi uyarınca askerlik soması işe almama nedeni ile öngörülen tazminat istekleri 10 yıllık zamanaşımına tabidir.

Bu noktada, zamanaşımı başlangıcına esas alınan kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet aktinin feshedildiği tarihtir.

Zamanaşımı, harekete geçememek, istemde bulunamamak durumunda bulunan kimsenin aleyhine işlemez. Bir hakkın, bu bağlamda ödence isteminin doğmadığı bir tarihte, zamanaşımının başlatılması hakkın istenmesini ve elde edilmesini güçleştirir, hatta olanaksız kılar.

İşveren ve işçi arasındaki hukuki ilişki iş sözleşmesine dayanmaktadır, işçinin sözleşmeye aykırı şekilde işverene zarar vermesi halinde, işverenin zararının tazmini amacı ile açacağı dava Borçlar Kanununun 125. maddesi uyarınca 10 yıllık zaman aşımına tabidir.

İşverenin, işçiye hataen ödediğini iddia ettiği kıdem ve ihbar tazminatı ile diğer işçilik alacaklarını geri verilmesi yönündeki istemi BK.nun 66. maddesi hükmü uyarınca, bir yıllık zamanaşımına tabidir. Zamanaşımının başlangıcı işverenin geri alma hakkını öğrendiği tarihten itibaren başlar. Resmi kuruluşlarda bu zamanaşımı başlangıcı yetkili makamın öğrenme tarihidir.

4857 sayılı kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı kanunda ücret alacaklarıyla ilgi olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanunun 32/8. maddesinde işçi ücretinin 5 yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacaklarının, Borçlar Kanununun 126/1. maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabi olacağı tartışmasız öğreti ve uygulama tarafından kabul edilmiştir.

TTK.nun 1259. maddesinin 1. fıkrasında yazılı bir yıllık zamanaşımı, aynı Kanunun 1235. maddesi uyarınca gemi adamlarının hizmet ve iş mukavelelerinden doğan alacaklarının bir rüçhan hakkı olarak gemi bedeli üzerindeki talebi ile ilgili olup genel anlamda, hizmet ve iş mukavelelerinden doğan ücret alacaklarının BK.nun 126. maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir.

Kanundaki zamanaşımı süreleri, BK.`nun 127. maddesi gereğince “tarafların iradeleri ile değiştirilemez.

İş Sözleşmesi devam ederken kullanılması gereken ve İş Sözleşmesinin feshi ile alacak niteliği doğan yıllık izin ücreti alacağının zamanaşımı süresinin fesih tarihinden başlatılması gerekir (HGK. 5.7.2000 gün ve 2000/9-1079 E. – 2000/1103 K).

Sözleşmeden doğan alacaklarda zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. (BK.m.128). BK.nun 101. maddesince, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan da söz edilemez.

Müteselsilen borçlu olan kişilerin birbirlerine rücuunu ve bunun zamanaşımını aralarındaki hukuki ilişkinin niteliği düzenler. Zira müteselsilen borçluluk muhtelif hukuki ilişkiler sonucu doğabilir. Ancak rücu hangi hukuki ilişki veya yasal nedenle doğmuş olursa olsun rücü zamanaşımı rücua neden olan ödemenin yapıldığı andan itibaren işlemeye başlar ve bu zamanaşımı süresi de, yukarıda açıklandığı üzere, ödemeyi yapan ve rücu eden ile edilen kişi arasındaki hukuki ilişkiye göre saptanır.

Borçlar Kanununun 128. maddesi ile zamanaşımının nasıl hesaplanacağı belirtilmiştir.

Bu maddenin birinci fıkrası, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu zamanda başlayacağı esasını kural olarak getirmiştir. Belirtmek gerekir ki, borç belirli bir vadeye bağlanmış ise bu vadenin bittiği tarihte muacceliyet kesbedeceğinden aynı Yasanın 130. maddesi hükmü gözönünde tutularak zamanaşımı süresinin dolup dolmadığının hesap edilmesi gerekir. Kanun koyucu burada borçlunun temerrüde düşürülmesi esasından ayrılarak alacağın muaccel olmasını kafi görmüştür. Zamanaşımının başlaması için ayrıca borçlunun sözü geçen Yasanın 101. maddesinde yazılı şekilde temerrüde düşürülmesine lüzum yoktur.

Alacağın muacceliyeti bir ihbar vukuuna tabi olan halleri 128. maddenin 2. fıkrası düzenlemiştir. Bu hükme göre zamanaşımı haberin verilebileceği günden itibaren işlemeye başlayacaktır. Kanun koyucu burada haberin verileceği değil, verilebileceği günün zamanaşımına başlangıç olarak kabul edilmesi gerekeceğini öngörülmüştür. O halde, bu durumda zamanaşımının başlayabilmesi için fiilen haberin verilmesi şart olmayıp verilmesi mümkün olan zamanın tesbitini yeterli görmüştür. Haber verebilme ihtiyari bir olaydır. Bu husus alacaklı tarafa bırakılmış ise alacaklı verdiği tarihten itibaren bu hakkını kullanma olanağına her zaman sahiptir. Yani verdiği tarihten itibaren her zaman borçluya verdiği şeyin ödenmesi için ihbar yapabilir. Bu itibarla borçlunun temerrüt haline düşürülüp düşürülmediği ve fiili ihbarın yapılıp yapılamadığı hususları araştırılmadan ödenmesi ihbar yapılması esasına bağlı borç ilişkilerinde zamanaşımının bu haberin verilebileceği yani para ve diğer alacakların verildiği tarihin zamanaşımına başlangıç olarak alınması gerekir.

Borçlar Kanunun 131. maddesi gereğince asıl alacak zamanaşımına uğradır faiz ve diğer ek haklarda zamanaşımına, uğrar. Diğer bir deyişle faiz alacağı asıl alacağı tabi olduğu zamanaşımına tabi olur. Borçlar Kanununun 133/2. maddesince alacaklının dava açmasıyla zamanaşımı kesilir.

Ancak zaman aşımının kesilmesi sadece dava konusu alacak için söz konusudur.

Kısmi bir dava açılması halinde alacağın yalnız o kısım için zamanaşımı kesilir.

Dava dışı kalan bölümü hakkında, zamanaşımı işlemeye devam eder.

Borçlar Kanununun 132/4. maddesinde “Hizmet mukavelesinin devam ettiği müddetçe hizmetçilerin, istihdam edenlere karşı olan alacakları hakkında” zamanaşımının işlemeyeceği ve duracağı belirtilmiş ve hizmetçi” terimi kullanılmıştır. Bu maddenin iş sözleşmesiyle bağlı her kişiye uygulanması olanağı yoktur. Hizmetçiden kastedilen; kendisine ev işleri için ücret ödenen, iş sahibiyle aynı evde yatıp kalkan, aileden biriymiş gibi ev halkı ile sıkı ilişkileri olan kimsedir.

Borçlar Kanununun 133. maddesinde zamanaşımını kesen nedenler sınırlama getirmeksizin gösterilmiştir. Bunlardan borçlunun borcunu ikrar etmesi (alacağı tanıması), bu nedenlerden biridir. Borcun tanınması, tek yanlı bir irade bildirimi olup; borçlunun, kendi borcunun devam etmekte olduğunu kabul anlamındadır. Borç ikrarının sonuç doğurabilmesi için, eylem yeteneğine ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan borçlunun veya yetkili kıldığı vekilinin, bu iradeyi alacaklıya yöneltmiş bulunması ve ayrıca zamanaşımı süresinin dolmamış olması gerekir.

Gerçekte de borç ikrarı, ancak, işlemekte olan zamanaşımını keser; farklı anlatımla zamanaşımı süresinin tamamlanmasından sonraki borç ikrarının kesme yönünden bir sonuç doğurmayacağından kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Bu bağlamda BK.139. maddesinden de söz edilmesi zorunludur.

Borçlar Kanununun 139. maddesi zamanaşımından feragati düzenlenmiştir.

Anılan maddeye göre, borçlunun zamanaşımı defini ileri sürme hakkından önceden feragati geçersizdir. Önceden feragatten amaç, sözleşme yapılmadan önce veya yapılırken vaki feragattir. Oysa daha sonra vazgeçmenin geçersiz sayılacağına ilişkin yasada herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. O nedenle borç zamanaşımına uğradıktan sonra borçlu zamanaşımı defini ileri sürmekten feragat edebilir. Zira, burada doğmuş bir defi hakkından feragat söz konusudur ve hukuken geçerlidir. Bu feragat; borçlunun, ileride dava açılması halinde zamanaşımı definde bulunmayacağını karşılıklı olarak yapılan feragat anlaşmasıyla veya tek yanlı iradesini açıkça bildirmesiyle veyahut bu anlama gelecek iradeye delalet edecek bir işlem yapmasıyla mümkün olabileceği gibi, açılmış bir davada zamanaşımı definde bulunmamasıyla veya defi geri almasıyla da mümkündür.

Zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya yöneltilen borç ikrarının, zamanaşımı definden zımni (örtülü) feragat anlamına geldiği, öğretideki baskın görüşlerle ve yargı inançlarıyla da doğrulanmaktadır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 19.11.1963 T. 5924-6419 sayılı kararı) Dahası, zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya karşı bir borç ikrarında bulunan borçlunun da bu borç ikrarına dayanılarak açılan davada zamanaşımı defini ileri sürmesi çelişkili davranış yasağını oluşturur ve MK.md.2. ye aykırıdır. Hukuken korunamaz (HGK. 23.2.2000 gün ve 2000/15-71 E. – 2000/116 K.)

Borçlar Kanununun 133/2. maddesi hükmü uyarınca, dava açılması veya icra takibi yapılması zamanaşımını kesen nedenlerdendir. Borçlar Kanununun 135. maddesi ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Madde açıkça düzenlemediğinden ihtiyati tedbir istemi ile mahkemeye başvurma veya işçilik alacaklarının tespiti ve ödenmesi için Bölge Çalışma İş Müfettişliğine şikayette bulunma zamanaşımını kesen nedenler olarak kabul edilemez. Ancak işverenin şikayet üzerine Bölge Çalışma Müdürlüğünde alacağı ikrar etmesi, zamanaşımını kesen bir neden olacaktır.

Zamanaşımı, dava devam ederken iki tarafın yargılamaya ilişkin her işleminden ve hakimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar ve kesilmeden itibaren yeni bir süre işler (BK.m.135-136).

Borçlar Kanununun 133/2. maddesi gereğince takas defi zamanaşımını keser ve 136. maddesi gereğince de dava devam ettiği sürece hakimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar.

Borçlar Kanunun 134. madde hükmü, “Müruruzaman müteselsilen borçlu olanlardan veya taksimi kabil olmayan bir borcun müşterek borçlularından birine karşı katedilmiş olunca diğerlerine karşı da katedilmiş olur” kuralını içermektedir. Bu maddeye göre, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi diğer müteselsil borçlulara karşı da zamanaşımını keser.

Bu hükmün haksız fiillerden doğan müteselsil sorumlulukta sadece tam teselsülde yani Borçlar Kanunu md. 50`ye dayanan müteselsil sorumlulukta uygulama bulacağı; buna karşın eksik teselsülde yani Borçlar Kanunu md.51`e dayanan müteselsil sorumlulukta uygulama bulmayacağı kabul edilmelidir.

Yine halefiyette borçlu alacaklının yerine geçtiğinden, alacaklının alacak hakkının tabi olduğu zamanaşımı süresinden yararlanır. Bunun sonucu olarak halefiyetten yararlanan rücu hakkı sahibinin, diğer borçlulara rücu hakkı alacaklının sahip olduğu zamanaşımı süresinden yararlanır.

Borçlar Kanununun 137. maddesinde hangi hallerde zamanaşımına ilaveten 60 günlük munzam müddetten yararlanılacağı sınırlı bir biçimde sayılmış, ayrıca sayılan hususlardan dolayı daha önce davanın reddedilmiş olması koşulu öngörülmüştür. Bu düzenlemede davanın açılmamış sayılma ile sonuçlanması haline yer verilmemiştir.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 7. maddesinde İş Mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Bu nedenle zamanaşımı defi ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir.

Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder.

Somut olayda davacı fazla çalışına alacağı 21.8.2002 tarihinden itibaren hesaplanmış, bilirkişi raporundan sonra davacının 19.9.2008 günlü ıslah talebine davalı süresinde zamanaşımı definde bulunmuştur.

21.8.2002 – 19.9.2003 arası için zamanaşımı sözkonusu olduğundan bu durum nazara alınmadan sonuca gidilmesi hatalıdır.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

 


BAKİYE İŞ BEDELİ ALACAĞI TAHSİLİ , MEMLEKET PARASIYLA ÖDEME

YARGITAY

15. Hukuk Dairesi 2011/812 E.N , 2011/7157 K.N.

İlgili Kavramlar

BAKİYE İŞ BEDELİ ALACAĞI TAHSİLİ

MEMLEKET PARASIYLA BORÇ ÖDEME

İçtihat Metni

Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

- K A R A R -

Dava, Borçlar Kanunu´nun 355 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesi ilişkisinden kaynaklanmış olup, bakiye iş bedeli alacağının ve faizlerinin tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kabulüne dair verilen karar, davalı vekilince temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.

2-Yanlar arasında, altındaki imzalar ile içeriğine itiraz edilmeyen 30.04.2002 tarihli sözleşme imzalandığı, bilahare 12.09.2001 tarihli ek sözleşmeyle asıl sözleşmenin güncelleştirildiği ve döviz cinsinden bedelinin 11.500,00 Euro olarak yeniden düzenlendiği, ödemenin bir daire verilerek ya da 11.500,00 Euro ödenerek yapılacağının kararlaştırıldığı anlaşılmaktadır. Dosya içeriğine göre; iş bedelinin miktarı ile davacı-yüklenicinin iş bedeline hak kazandığı uyuşmazlık konusu değildir. Resmi şekilde yapılmadığından talep edilmesi mümkün olmamakla birlikte bedel karşılığı verilmesi taahhüt edilen dairenin de verilmediği dosya kapsamı ile sabittir.

Borçlar Kanunu´nun 83. maddesi hükmünce; konusu para olan borcun memleket parası ile ödenmesi asıl olmakla birlikte, sözleşmede bedelin yabancı para cinsinden ödenmesi kararlaştırılmış ise, sözleşmede akdin harfiyen icrası aynen ödeme veya buna benzer sözcükler ile şart edilmiş olmadıkça, borç vade günündeki rayici üzerinden memleket parası ile ödenebilir. Yabancı para borcunun vadesinde ödenmemesi halinde alacaklı bu borcun vade veya fiili ödeme tarihindeki rayice göre Türk parası ile ödenmesini isteyebilir. Buna göre; seçimlik hak alacaklıya tanınmış olup, davacı yüklenici seçimlik hakkını Kütahya 1. Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 2006/357 Esas sayılı dosyasında açtığı kısmi davasında, davanın açıldığı 27.06.2006 günü itibariyle alacağını Türk lirası cinsinden talep etmek sureti ile kullanmıştır.

Bu durumda; davacı Türk parası cinsinden talepte bulunmak suretiyle seçimlik hakkını 27.06.2006 tarihinde açtığı ilk dava tarihi itibariyle kullandığından mahkemece sözleşme bedeli 11.500,00 Euro´nun o tarihdeki efektif satış kuru üzerinden Türk lirası karşılığı hesaplanarak bulunacak miktardan ilk davada hükmedilen 7.000,00 TL mahsup edildikten sonra kalan miktar üzerinden alacağın hüküm altına alınması gerekirken, bu husus gözden kaçırılarak daha fazla alacağa hükmedilmesi doğru olmamıştır.

Sözleşmeden kaynaklanan alacaklarda temerrüt faizi uygulanabilmesi için alacağın muaccel olması yeterli olmayıp, kararlaştırılan kesin vadede borcun ödenmemiş ya da alacaklının usulüne uygun ihtarı ile borçlunun temerrüde düşürülmüş olması zorunludur. Somut olayda; sözleşmede kararlaştırılan kesin vade olmadığı gibi, davacının keşide ettiği 24.04.2006 tarihli ihtarda talep edilen miktar gösterilmediğinden borçluyu temerrüde düşürücü nitelikte değildir. Davalı, 7.000,00 TL yönünden ilk davanın açıldığı 27.06.2006, kalan alacak ile ilgili bu davanın açıldığı tarih itibariyle temerrüde düşmüştür.

Bu halde, faiz ile ilgili olarak da 7.000,00 TL yönünden ilk davanın açıldığı tarihten kalan ve bu davada hükmedilecek alacak yönünden eldeki davanın açıldığı tarihten faiz yürütülmesine karar verilmesi yerine, yanlış değerlendirme sonucu faiz konusunda yazılı şekilde karar verilmesi de usul ve yasaya aykırı görülmüştür.

Belirtilen sebeplerle kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ:Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davalının diğer temyiz itirazlarının reddine, 2. bent uyarınca kabulü ile hükmün davalı yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, 05.12.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


Zamanaşımından Feragat

Y9HD 23.2.2010 E.2010/4154 – K.2010/4666

- Zamanaşımı (Davanın Islahında)

– Islah (Zamanaşımı Def`İ Yönünden)

– Zamanaşımı Def`İ (İş Hukukunda Ve Borçlar Hukukunda)

– Zamanaşımı Süreleri

– Zamanaşımından Feragat

– Kısmi Dava (Zamanaşımı)

– Eksik Borç (Zamanaşımı)

– Borç İkrarı (Zamanaşımının Kesilmesi) –

BK.50,51,66,101,125,126,127,128/1-2,130,131,132/4, 133,133/2,134,135,136,137,139 – HUMK.83,84,125,187,188, 202/11 – 1475 Sa.Ka.14 – İK.5,7,26/2,28,31/son – TTK.1235,1259/1 – 5521 Sa.Ka.7 –

Kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir.

Davacının ıslah yoluyla kısmi dava konusu yaptığı miktarları, bilirkişi raporu doğrultusunda arttırmasından sonra davalılar vekili zamanaşımı def`in de bulunmuştur.

Islah tarihi itibariyle zamanaşımına uğrayan miktar söz konusu olup davacının davasını ıslah etmesiyle davanın bu yeni şekline göre davalı zamanaşımı def`inde bulunabilir.

Bu sebeple yapılacak iş, ıslah tarihinden itibaren geriye doğru 5 yıllık süre içinde zamanaşımına uğrayan alacak miktarı yönünden bilirkişiden ek rapor almaktan ibarettir. Islahtan sonra yapılan zamanaşımı savunması değerlendirilmeden sonuca gidilmesi hatalıdır.

DAVA ve KARAR:

Davacı, ihbar, kıdem tazminatı, fazla mesai, izin ücreti, ücret ve genel tatil ücret alacağının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı İçişleri Bakanlığı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi K. Keleş tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Taraflar arasında işçilik alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.

Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır.

Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu da incelemesi mümkün değildir.

Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkar olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir.

Zamanaşımı, bir maddi hukuk kurumu değildir. Diğer bir anlatımla zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden gözönünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur.

Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp istenmesini, önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır.

İşte bundan dolayı, yasalarda öngörülen zamanaşımı sürelerinin işlemeye başlayabilmesi için öncelikle talep konusu hakkın istenebilir bir konuma, duruma gelmesi gerekmektedir. Yasalarda hakkın istenebilir konumuna, diğer bir anlatımla yerine getirilmesinin gerektiği güne, ödeme günü denmektedir. Bir hak, var olsa bile, o hakkın istenmesi için gerekli koşullar gerçekleşmedikçe istenemez.

Bilindiği gibi zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır.

Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu da incelemesi mümkün değildir.

Genel olarak savunma nedenlerinin ve bu arada zamanaşımı savunmasının esasa cevap süresi içinde bildirilmesi gereklidir. Ancak, 20.12.1974 gün ve 6155 – 17127 sayılı daire kararında da belirtildiği veçhile (bu karar için de yukarıda anılan dergi, s.637 ve devamına bakınız); savunma nedenlerinin ve savunma nedenlerinden olan zamanaşımının yasanın öngördüğü cevap süresi geçtikten sonra ileri sürülmesi, diğer bir ifade ile (savunmanın genişletilmesi), bazı kayıt ve şartlarla mümkündür (HUMK.202/11). Bu tek şart, savunmanın genişletilmesine karşı tarafın (hasmın) muvafakatidir.

Eğer karşı taraf savunmanın genişletilmesine muvafakat etmez ve dolayısıyla (savunmanın genişletildiği) yollu bir itirazda bulunursa, o takdirde ancak mahkemenin ileri sürülen savunma nedenlerini (bu arada zamanaşımı savunmasını) incelemesi olanağı yoktur; bu durumda ise mahkeme hemen savunma nedenlerini reddetmelidir. Usulün 202., 187. ve 188. maddelerinin birlikte incelemesinden çıkan sonuç budur.

Özetle belirtmek gerekirse, savunmanın genişletildiği itirazı ile karşılaşılmadığı sürece zamanaşımı savunmasının geç ileri sürülmesi, incelenmesine engel değildir.

Hemen belirtmelidir ki, gerek İş Kanunu`nda, gerekse Borçlar Kanunu`nda, kıdem ve ihbar tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir.

Uygulama ve öğretide kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, Borçlar Kanunu`nun 125. maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımına tabi tutulmuştur. Keza tazminat niteliğinde olmaları nedeni ile sendikal tazminat, kötüniyet tazminatı, işe başlatmama tazminatı, 4857 sayılı İş Kanunu`nun 5. maddesindeki eşit işlem borcuna aykırılık nedeni ile tazminat, 26/2. maddesindeki tarafların maddi ve manevi tazminat, 28. maddede belgenin zamanında verilmemesinden kaynaklanan tazminat, 31/son maddesi uyarınca askerlik sonrası işe almama nedeni ile öngörülen tazminat istekleri 10 yıllık zamanaşımına tabidir.

Bu noktada, zamanaşımı başlangıcına esas alınan Kıdem Tazminatı ve İhbar Tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet aktinin feshedildiği tarihtir.

Zamanaşımı, harekete geçememek, istemde bulunamamak durumunda bulunan kimsenin aleyhine işlemez. Bir hakkın, bu bağlamda ödence isteminin doğmadığı bir tarihte, zamanaşımının başlatılması hakkın istenmesini ve elde edilmesini güçleştirir, hatta olanaksız kılar.

İşveren ve işçi arasındaki hukuki ilişki iş sözleşmesine dayanmaktadır, işçinin sözleşmeye aykırı şekilde işverene zarar vermesi halinde, işverenin zararının tazmini amacı ile açacağı dava Borçlar Kanununun 125. maddesi uyarınca 10 yıllık zamanaşımına tabidir.

İşverenin, işçiye hataen ödediğini iddia ettiği kıdem ve ihbar tazminatı ile diğer işçilik alacaklarını geri verilmesi yönündeki istemi BK.nun 66. maddesi hükmü uyarınca, bir yıllık zamanaşımına tabidir. Zamanaşımının başlangıcı işverenin geri alma hakkını öğrendiği tarihten itibaren başlar. Resmi kuruluşlarda bu zamanaşımı başlangıcı yetkili makamın öğrenme tarihidir.

4857 sayılı kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı kanunda ücret alacaklarıyla ilgi olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanunu`nun 32/8. maddesinde işçi ücretinin 5 yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacaklarının, Borçlar Kanunu`nun 126/1. maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabi olacağı tartışmasız öğreti ve uygulama tarafından kabul edilmiştir.

TTK.nun 1259. maddesinin 1. fıkrasında yazılı bir yıllık zamanaşımı, aynı Kanunun 1235. maddesi uyarınca gemi adamlarının hizmet ve iş mukavelelerinden doğan alacaklarının bir rüçhan hakkı olarak gemi bedeli üzerindeki talebi ile ilgili olup genel anlamda, hizmet ve iş mukavelelerinden doğan ücret alacaklarının BK.nun 126. maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir.

Kanundaki zamanaşımı süreleri, BK.`nun 127. maddesi gereğince “tarafların iradeleri ile değiştirilemez.

İş Sözleşmesi devam ederken kullanılması gereken ve İş Sözleşmesinin feshi ile alacak niteliği doğan yıllık izin ücreti alacağının zamanaşımı süresinin fesih tarihinden başlatılması gerekir (HGK. 5.7.2000 gün ve 2000/9-1079 E. – 2000/1103 K.).

Sözleşmeden doğan alacaklarda zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. (BK.m.128). BK.nun 101. maddesince, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan da söz edilemez.

Müteselsilen borçlu olan kişilerin birbirlerine rücuunu ve bunun zamanaşımını aralarındaki hukuki ilişkinin niteliği düzenler. Zira müteselsilen borçluluk muhtelif hukuki ilişkiler sonucu doğabilir. Ancak rücu hangi hukuki ilişki veya yasal nedenle doğmuş olursa olsun rücu zamanaşımı rücua neden olan ödemenin yapıldığı andan itibaren işlemeye başlar ve bu zamanaşımı süresi de, yukarıda açıklandığı üzere, ödemeyi yapan ve rücu eden ile edilen kişi arasındaki hukuki ilişkiye göre saptanır.

Borçlar Kanunu`nun 128. maddesi ile zamanaşımının nasıl hesaplanacağı belirtilmiştir. Bu maddenin birinci fıkrası, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu zamanda başlayacağı esasını kural olarak getirmiştir. Belirtmek gerekir ki, borç belirli bir vadeye bağlanmış ise bu vadenin bittiği tarihte muacceliyet kesbedeceğinden aynı Yasanın 130. maddesi hükmü gözönünde tutularak zamanaşımı süresinin dolup dolmadığının hesap edilmesi gerekir. Kanun koyucu burada borçlunun temerrüde düşürülmesi esasından ayrılarak alacağın muaccel olmasını kafi görmüştür. Zamanaşımının başlaması için ayrıca borçlunun sözü geçen Yasanın 101. maddesinde yazılı şekilde temerrüde düşürülmesine lüzum yoktur.

Alacağın muacceliyeti bir ihbar vukuuna tabi olan halleri 128. maddenin 2. fıkrası düzenlemiştir. Bu hükme göre zamanaşımı haberin verilebileceği günden itibaren işlemeye başlayacaktır. Kanun koyucu burada haberin verileceği değil, verilebileceği günün zamanaşımına başlangıç olarak kabul edilmesi gerekeceğini öngörmüştür. O halde, bu durumda zamanaşımının başlayabilmesi için fiilen haberin verilmesi şart olmayıp verilmesi mümkün olan zamanın tesbitini yeterli görmüştür. Haber verebilme ihtiyari bir olaydır. Bu husus alacaklı tarafa bırakılmış ise alacaklı verdiği tarihten itibaren bu hakkını kullanma olanağına her zaman sahiptir. Yani verdiği tarihten itibaren her zaman borçluya verdiği şeyin ödenmesi için ihbar yapabilir. Bu itibarla borçlunun temerrüt haline düşürülüp düşürülmediği ve fiili ihbarın yapılıp yapılamadığı hususları araştırılmadan ödenmesi ihbar yapılması esasına bağlı borç ilişkilerinde zamanaşımının bu haberin verilebileceği yani para ve diğer alacakların verildiği tarihin zamanaşımına başlangıç olarak alınması gerekir.

Borçlar Kanunun 131. maddesi gereğince asıl alacak zaman aşımına uğradığından faiz ve diğer ek haklarda zamanaşımına, uğrar. Diğer bir deyişle faiz alacağı asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olur. Borçlar Kanununun 133/2. maddesince alacaklının dava açmasıyla zamanaşımı kesilir. Ancak zaman aşımının kesilmesi sadece dava konusu alacak için söz konusudur.

Kısmi bir dava açılması halinde alacağın yalnız o kısım için zamanaşımı kesilir. Dava dışı kalan bölümü hakkında, zamanaşımı işlemeye devam eder.

Borçlar Kanununun 132/4. maddesinde “Hizmet mukavelesinin devam ettiği müddetçe hizmetçilerin, istihdam edenlere karşı olan alacakları hakkında” zamanaşımının işlemeyeceği ve duracağı belirtilmiş ve hizmetçi terimi kullanılmıştır. Bu maddenin İş Sözleşmesiyle bağlı her kişiye uygulanması olanağı yoktur. Hizmetçiden kastedilen; kendisine ev işleri için ücret ödenen, iş sahibiyle aynı evde yatıp kalkan, aileden biriymiş gibi ev halkı ile sıkı ilişkileri olan kimsedir.

Borçlar Kanununun 133. maddesinde zamanaşımını kesen nedenler sınırlama getirmeksizin gösterilmiştir. Bunlardan borçlunun borcunu ikrar etmesi (alacağı tanıması), bu nedenlerden biridir. Borcun tanınması, tek yanlı bir irade bildirimi olup; borçlunun, kendi borcunun devam etmekte olduğunu kabul anlamındadır. Borç ikrarının sonuç doğurabilmesi için, eylem yeteneğine ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan borçlunun veya yetkili kıldığı vekilinin, bu iradeyi alacaklıya yöneltmiş bulunması ve ayrıca zamanaşımı süresinin dolmamış olması gerekir. Gerçekte de borç ikrarı, ancak, işlemekte olan zamanaşımını keser; farklı anlatımla zamanaşımı süresinin tamamlanmasından sonraki borç ikrarının kesme yönünden bir sonuç doğurmayacağından kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Bu bağlamda BK.139. maddesinden de söz edilmesi zorunludur.

Borçlar Kanununun 139. maddesi zamanaşımından feragati düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre, borçlunun zamanaşımı defini ileri sürme hakkından önceden feragati geçersizdir. Önceden feragatten amaç, sözleşme yapılmadan önce veya yapılırken vaki feragattir. Oysa daha sonra vazgeçmenin geçersiz sayılacağına ilişkin yasada herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. O nedenle borç zamanaşımına uğradıktan sonra borçlu zamanaşımı defini ileri sürmekten feragat edebilir. Zira, burada doğmuş bir defi hakkından feragat söz konusudur ve hukuken geçerlidir. Bu feragat; borçlunun, ileride dava açılması halinde zamanaşımı definde bulunmayacağını karşılıklı olarak yapılan feragat anlaşmasıyla veya tek yanlı iradesini açıkça bildirmesiyle veyahut bu anlama gelecek iradeye delalet edecek bir işlem yapmasıyla mümkün olabileceği gibi, açılmış bir davada zamanaşımı definde bulunmamasıyla veya defi geri almasıyla da mümkündür.

Zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya yöneltilen borç ikrarının, zamanaşımı definden zımni (örtülü) feragat anlamına geldiği, öğretideki baskın görüşlerle ve yargı inançlarıyla da doğrulanmaktadır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 19.11.1963 T. 5924 – 6419 sayılı kararı) Dahası, zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya karşı bir borç ikrarında bulunan borçlunun da bu borç ikrarına dayanılarak açılan davada zamanaşımı defini ileri sürmesi çelişkili davranış yasağını oluşturur ve MK. md. 2. ye aykırıdır. Hukuken korunamaz (HGK. 23.2.2000 gün ve 2000/15-71 E. – 2000/116 K.).

Borçlar Kanunu`nun 133/2. maddesi hükmü uyarınca, dava açılması veya icra takibi yapılması zamanaşımını kesen nedenlerdendir. Borçlar Kanunu`nun 135. maddesi ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Madde açıkça düzenlemediğinden ihtiyati tedbir istemi ile mahkemeye başvurma veya işçilik alacaklarının tespiti ve ödenmesi için Bölge Çalışma İş Müfettişliğine şikayette bulunma zamanaşımını kesen nedenler olarak kabul edilemez. Ancak işverenin şikayet üzerine Bölge Çalışma Müdürlüğünde alacağı ikrar etmesi, zamanaşımını kesen bir neden olacaktır.

Zamanaşımı, dava devam ederken iki tarafın yargılamaya ilişkin her işleminden ve hakimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar ve kesilmeden itibaren yeni bir süre işler (BK.m.135-136).

Borçlar Kanununun 133/2. maddesi gereğince takas defi zamanaşımını keser ve 136. maddesi gereğince de dava devam ettiği sürece hakimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar.

Borçlar Kanunu`nun 134. madde hükmü, “Müruruzaman müteselsilen borçlu olanlardan veya taksimi kabil olmayan bir borcun müşterek borçlularından birine karşı katledilmiş olunca diğerlerine karşı da katledilmiş olur” kuralını içermektedir. Bu maddeye göre, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi diğer müteselsil borçlulara karşı da zamanaşımını keser.

Bu hükmün haksız fiillerden doğan müteselsil sorumlulukta sadece tam teselsülde yani Borçlar Kanunu md.50`ye dayanan müteselsil sorumlulukta uygulama bulacağı; buna karşın eksik teselsülde yani Borçlar Kanunu md.51`e dayanan müteselsil sorumlulukta uygulama bulmayacağı kabul edilmelidir. Yine halefiyette borçlu alacaklının yerine geçtiğinden, alacaklının alacak hakkının tabi olduğu zamanaşımı süresinden yararlanır. Bunun sonucu olarak halefiyetten yararlanan rücu hakkı sahibinin, diğer borçlulara rücu hakkı alacaklının sahip olduğu zamanaşımı süresinden yararlanır.

Borçlar Kanunu`nun 137. maddesinde hangi hallerde zamanaşımına ilaveten 60 günlük munzam müddetten yararlanılacağı sınırlı bir biçimde sayılmış, ayrıca sayılan hususlardan dolayı daha önce davanın reddedilmiş olması koşulu öngörülmüştür. Bu düzenlemede davanın açılmamış sayılma ile sonuçlanması haline yer verilmemiştir.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu`nun 7. maddesinde İş Mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Bu nedenle zamanaşımı defi ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir.

Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder.

Somut olayda Mahkemece verilen 6.12.2007 tarih ve 2006/248 E. – 2007/655 K. sayılı karar Dairemizin 25.6.2009 tarihi 2008/2645 E. 2009/18119 K. sayılı ilamı ile ıslah ile arttırılan kısımlar için fazla çalışına ücreti alacağı yönünden ileri sürülen zamanaşımı definin değerlendirilmesi gerekliliğinden ve işveren tarafından yapılan kısmi ödemenin dava konusu işçilik alacaklarından mahsubu noktalarından bozulmuştur.

Mahkemece bozma ilamına uyulmasına rağmen davalının zamanaşımı define ilişkin bozma gereklerinin yerine getirilmemesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

 


 

ESER SÖZLEŞMESİ, İYİNİYET, ZAMANAŞIMI

YARGITAY

15. Hukuk Dairesi 2011/6282 E.N , 2011/7054 K.N.

İlgili Kavramlar

ESER SÖZLEŞMESİ

İYİNİYET

ZAMANAŞIMI

Özet

TARAFLARIN YAPTIKLARI PROTOKOL RESMİ BİR ŞEKİLDE YAPILMADIĞI İÇİN GEÇERSİZ İSE DE, TAPUDA PAY DEVRİNİ DE İÇERDİĞİNDEN VE PAY DEVRİ DE YAPILDIĞINDAN GEÇERSİZLİĞİN İLERİ SÜRÜLMESİ DÜRÜSTLÜK İLKESİNE AYKIRIDIR. UYUŞMAZLIK SATIŞ SÖZLEŞMESİ HÜKÜMLERİNE GÖRE DEĞİL, ESER SÖZLEŞMESİNDEKİ DÜZENLEMELERE GÖRE ÇÖZÜMLENMELİDİR. DAVA KONUSU OLAYDA AKİT İFA İLE SONUÇLANMADIĞINDAN TESLİM SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. ESER SÖZLEŞMELERİNDE ZAMANAŞIMININ BAŞLADIĞI TARİH, ESERİN SÖZLEŞMESİNE UYGUN BİR ŞEKİLDE TESLİM EDİLDİĞİ VEYA TARAFLARIN FESİHTE İRADELERİNİN BİRLEŞTİĞİ TARİHTEN İTİBAREN 5 YILDIR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemece verilen hükmün temyizen tetkiki davacılar vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış, eksiklik nedeniyle mahalline iade edilen dosya ikmal edilerek gelmiş olmakla dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacılar murisleri Abdullah´ın da aralarında bulunduğu arsa sahipleri ile davalı arasında imzalanan 14.04.1998 tarihli protokol uyarınca A…-G… Kaplıcası´nda bulunan ve tapunun 1 pafta 151, 144, 145, 156 ile İ… mevkiindeki 384 ve 385 parsel nolu taşınmazlar üzerine villa yapımı konusunda anlaşma yaptıklarını, tapuların davalıya devredildiğini, ancak davalının inşaatı yapmadığı gibi arsaları da başkasına sattığını ileri sürerek arsa bedelinden kaynaklanan alacaklarının tahsilini talep ve dava etmişlerdir.

Davalı süresinde verdiği cevap dilekçesinde alacağın zamanaşımına uğradığını, esasen 16.07.2009 tarihinde düzenlenen protokol ile tarafların birbirlerini ibra ettiklerini savunarak davanın reddini istemiş, mahkemece 14.04.1998 tarihli protokol ile dava tarihi arasında 10 yıllık zamanaşımı süresinin geçtiğinden bahisle davanın reddine karar verilmiş, karar davacılar vekilince temyiz edilmiştir.

BK´nın 355 ve devamı maddelerinde düzenlenen bu ihtilafta arsa sahipleri açısından uygulanması gereken zamanaşımı süresi BK´nın 126/IV. maddesi uyarınca 5 yıldan ibarettir. Eser sözleşmelerinde zamanaşımının başladığı tarih ise eserin sözleşmesine uygun biçimde teslim edildiği tarih veya yanların fesihte iradelerinin birleştiği tarihtir. 14.04.1998 tarihli protokol resmi şekilde yapılmadığı için geçersiz ise de, tapuda pay devrini de içerdiğinden ve payın devri de yapıldığından geçersizliğin ileri sürülmesi MK´nın 2. maddesi ile bağdaşmaz. O halde uyuşmazlığın satış sözleşmesi hükümlerine değil, eser sözleşmesindeki düzenlemelere göre çözümlenmesi gerekir. Dava konusu olayda akit ifa ile sonuçlanmadığından teslim söz konusu değildir. Akdi ilişkinin 16.07.2009 tarihinde protokol ile sonlandığı kabul edilse bile zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması gereken bu tarih ile dava tarihi arasında davada uygulanması gereken 5 yıllık süre dolmadığından mahkemece davalının zamanaşımı def´inin reddi ile işin esasının incelenerek davanın sonuçlandırılması yerine zamanaşımından red kararı verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması uygun görülmüştür.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacılar yararına (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacılara geri verilmesine, 30.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 


 

ESER SÖZLEŞMESİ , KABULE İCBAR EDİLEMEYECEK DERECEDE AYIP

YARGITAY

15. Hukuk Dairesi 2010/7058 E.N , 2011/7049 K.N.

İlgili Kavramlar

ESER SÖZLEŞMESİ

KABULE İCBAR EDİLEMEYECEK DERECEDE AYIPLI İMALAT

Özet

BK´NIN 359, 360, 362. MADDELERİ DOĞRULTUSUNDA YAPILAN İMALATIN KABULE İCBAR EDİLEMEYECEK DERECEDE AYIPLI YA DA SÖZLEŞMESİNE UYGUN OLUP OLMADIĞI, AYIPLI VE EKSİK İMALAT VARSA BEDELİNİN NE OLDUĞU İLE BEDELDEN İNDİRİM VEYA ESERİN REDDİ GEREKİP GEREKMEDİĞİ SAPTANMALIDIR. SÖZLEŞMESİNE UYGUN OLMAYAN VE KABULE İCBAR EDİLEMEYECEK DERECEDE AYIPLI BULUNAN İMALATI TESLİM ALMAK ZORUNDA DEĞİLDİR.

İçtihat Metni

Mahalli mahkemece verilen hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

Davacı, 11.07.2007 tarihli ihale kapsamındaki sondaj kuyusu yapım işinden dolayı H… ilçesi K…, D… ve Y… köyündeki taahhüdünü tamamladığını, ancak bedelin ödenmediğini ileri sürerek 19.530,00 TL´nin tahsilini istemiş, mahkemece yapılan imalatta eksik ve kusurlu işlerin yapılan ödemeden fazla olduğundan bahisle davanın reddine karar verilmiş, verilen karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Yanlar arasında imzalanan sözleşmeye göre teslim işlemlerinin davalı Birlik tarafından kurulacak komisyon tarafından yapılması, teslim alındıktan sonra bedelinin ödenmesi gerekmektedir. Dosya kapsamındaki bilgilere göre teslim işlemleri tamamlanmadan bedellerin davacıya ödendiği ancak D… Y… köyüne ait sondaj bedelinin ödenmediği anlaşılmaktadır. Mahkemece her üç köyde yapılan keşif sonucu alınan bilirkişi raporlarına göre sonuca varılmış ise de, BK´nın 359, 360, 362. maddeleri doğrultusunda yapılan imalatın kabule icbar edilemeyecek derecede ayıplı olup olmadığı, ayıplı ve noksan imalat varsa bedelinin ne olduğu saptanmamıştır. Davalı Birlik, sözleşmesine uygun olmayan ve kabule icbar edilemeyecek derecede ayıplı bulunan kuyuları teslim almak zorunda değildir. Bilirkişi raporuna göre her üç köyde yapılan sondaj imalatının sözleşmesine uygun olup olmadığı, eserin reddi gerekip gerekmediği, eksik ve ayıplı ise bedelden indirim gerekip gerekmediği ve miktarı hususlarında açıklama yapılmamıştır. Bu nedenle mahkemece bilirkişilerden ek rapor alınarak yukarıda açıklanan doğrultuda davacı alacağı hesap ettirilip sonucuna uygun karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile ve Y… köyündeki imalat bedeli dikkate alınmadan davanın reddi doğru olmamış, kararın bozulması uygun görülmüştür.

S o n u ç: Yukarıda açıklanan sebeplerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, 30.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


ECRİMİSİL, GECİKME TAZMİNATI, ISLAH

YARGITAY

15. Hukuk Dairesi 2010/5099 E.N , 2011/7046 K.N.

İlgili Kavramlar

ECRİMİSİL

GECİKME TAZMİNATI

ISLAH

İçtihat Metni

Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacı-k.davalı SS T….. K….Yapı Kooperatifi vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

- K A R A R -

Uyuşmazlık arsa sahibi Ş…. Ş…. A….. ile yüklenici S.S. T….. K…. Yapı Kooperatifi arasında Kuşadası 1. Noterliğinde düzenleme biçiminde imzalanan 03.09.1999 tarih 15324 sayılı arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanmaktadır.

Yüklenici kooperatif tarafından açılan 2517 (yeni 2004/29) esaslı dava tapu iptâli ve tescil, 2000/915 esaslı dava tapu devrinin gecikmesi nedeniyle tazminat, 2001/71 esaslı dava imalât bedeli, tazminat ve inşaatçı ipoteği tesisi, arsa sahibi tarafından açılan 2000/805 ve 2001/318 esaslı davalar ise gecikme tazminatı ve ecrimisil istemlerine ilişkindir.

Yüklenici kooperatif imalât bedeline ilişkin istemini 20.01.2006 tarihli dilekçesiyle ıslah ederek arttırmıştır.

Üçüncü kişi A….. C…... 01.02.2007 tarihli dilekçesiyle davaya müdahale talebinde bulunmuştur. Müdahale dilekçesinde; sözleşme konusu 871 ada 1 parsele yapılmakta olan inşaatın tüm haklarını yüklenici kooperatiften devir ve temlik aldığını, devir ve temlik bedeline karşılık yüklenici kooperatif tarafından 27.01.2006 günlü 1.700.000,00 TL bedelli fatura düzenlenip gönderildiğini, fatura bedelini tamamen ödediğini, kooperatifin herhangi bir hak ve alacağının kalmadığını, dolayısıyla kooperatif tarafından açılan davaların konusuz kaldığını, devir ve temlikten sonra arsa sahibiyle düzenleme biçiminde 27.01.2006 tarih 3663 sayılı sözleşme ve 08.03.2006 tarih 2040 sayılı ek sözleşme akdederek arsa payı karşılığı kalan inşaatın ikmalini üstlendiğini, inşaatın bitme aşamasına geldiğini savunarak kooperatif tarafından açılan davaların reddini istemiştir.

Müdahale talebine karşı yüklenici kooperatif, sözleşmeden doğan hakların hiçbir şekilde müdahale talep eden A….. C…... devredilmediğini, bu şahısla bir devir temlik sözleşmesi de imzalanmadığını, müdahilin arsa sahibinin ikinci yüklenicisi olup yaptığı 1.700.000,00 TL´lik ödemenin arsa sahibince yapılacak ödemelerin dışında kalan şantiye binası, malzemeler ve değer farkına ilişkin olduğunu savunmuştur.

Mahkemece, yüklenici kooperatifin sözleşmeden doğan haklarının müdahil A….. C…... temlik edildiği, temlik bedeline karşılık temlik eden yüklenici kooperatif tarafından temlik alan müdahil A….. C…... hakkında 27.01.2006 tarihli 1.700.000,00 TL bedelli fatura kesildiği ve fatura bedelinin tamamen ödenmiş olduğu, bilirkişilerce saptanan imalât bedelleriyle karşılaştırma yapıldığında yüklenici kooperatifin temlik bedelini aşan bir alacağının bulunmadığı, yazılı olarak düzenlenmiş bir temlikname ibraz edilememiş ise de temlik bedeli ödenmiş olduğundan temlik sözleşmesinin yokluğunu ya da geçersizliğini ileri sürmenin hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olup korunamayacağı, temlik nedeniyle kooperatifin taraf sıfatının kalmadığı gerekçeleriyle yüklenici kooperatif tarafından açılan davaların reddine, arsa sahibi tarafından açılan davaların ise konusu kalmadığından karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, karar davacı ve davalı kooperatif vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Uyuşmazlık davaların açılmasından sonra yapılmış, geçerli bir temliğin bulunup bulunmadığı, temlik nedeniyle davacı ve davalı kooperatifin taraf sıfatını kaybedip kaybetmediği noktalarında toplanmaktadır.

Alacağın temliki BK´nın 162 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Alacaklı borçlunun rızasını aramaksızın alacağını üçüncü bir kişiye devredebilir. Alacağın devri ile birlikte alacaklı değişir, alacak devredenin mal varlığından çıkarak devir alanın mal varlığına girer. Alacağı devir eden artık borcun ifasını isteyemez, bu hak alacağı devir alan yeni alacaklıya aittir. BK´nın 163.maddesi uyarınca alacağın temliki yazılı şekle tabidir ve şekil sıhhat (geçerlilik) şartıdır. Temlik senedinde, alacaklının temlik iradesinin bulunması ve bunu imzası ile teyit etmesi zorunludur. Somut olayda dava dosyasına yazılı temlik sözleşmesi ibraz edilmemiştir. Yüklenici kooperatif tarafından, müdahil A….. C…... hakkında "Kuşadası K….. D…. H…. F…. Mahallesi 871 ada 1 parsel üzerinde yapılmakta olan inşaatın haklarının devir bedeli" açıklamasını içerir. KDV dahil 1.700.000,00 TL bedelli fatura kesilmiş olması ve fatura bedelinin ödendiğinin de kooperatifin kabulünde bulunması temlikin varlığını kabule yeterli olmadığı gibi, yasada öngörülen şekilde yapılmamış olması nedeniyle geçersiz olan temlik işlemini de geçerli hale getirmemektedir. Sözleşmeye dayalı temlikin şartlarından birisi de sözleşmede temlik yasağının bulunmamasıdır. Taraflar arasındaki 03.09.1999 tarihli sözleşmenin "Vl-Devir Yasağı" başlıklı maddelerinde sözleşmedeki hak ve yükümlülüklerin devredilemeyeceği belirtilerek yüklenici kooperatife temlik yasağı getirilmiştir.

Mahkemece; sözleşmede temlik yasağı bulunduğu gibi, yüklenici kooperatif tarafından müdahil A….. C…...´e yapılmış geçerli bir temlikin de bulunmadığı dikkate alınarak yüklenici kooperatif tarafından açılan davaların esasının incelenmesi ve sonucuna uygun karar verilmesi gerekirken, temlik nedeniyle taraf sıfatının kalmadığından bahisle davaların reddi doğru olmamıştır.

Kabule göre de; davanın sıfat yokluğundan reddi halinde verilecek vekâlet ücreti maktu olduğu halde nispi vekâlet ücretine hükmedilmesi de doğru bulunmamıştır.

Açıklanan nedenlerle kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın davacı ve davalı S.S. T….. K….. Yapı Kooperatifi yararına BOZULMASINA, fazla alınan temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacı-k.davalı SS T….. K…. Yapı Kooperatifine geri verilmesine, 30.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


DEĞER KAYBI , GECİKME TAZMİNATI

YARGITAY

15. Hukuk Dairesi 2011/363 E.N , 2011/6972 K.N.

İlgili Kavramlar

DEĞER KAYBI

GECİKME TAZMİNATI

İçtihat Metni

Yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen tetkiki davacı-k.davalılar vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

- K A R A R -

Asıl dava arsa payı karşılığı inşaat yapım sözleşmesi gereği davacıların murisine verilen 3 nolu bağımsız bölümün küçük yapılması nedeniyle uğranılan değer kaybı ve geç teslim nedeniyle gecikme tazminatı alacağının tahsili istemine; birleşen dava ise yüklenici tarafından açılmış olup aynı sözleşmeye göre 6 nolu bağımsız bölümün tapu kaydının iptâl ve tescili istemine ilişkindir. Mahkemece birleştirilerek yapılan yargılama sonucunda asıl davanın reddine, birleşen davanın kabulüne dair verilen karar davacı-birleşen dosya davalıları vekilince temyiz edilmiştir.

1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacı birleşen dosya davalıları vekilinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.

2-Davacıların murisi S…..A……. ve diğer arsa sahipleri ile davalı yüklenici arasında Ankara 28. Noterliği´nde biçimine uygun olarak düzenlenen 21.01.2003 gün, 1522 yevmiye nolu düzenleme şeklinde gayrimenkul satış vaadi ve daire karşılığı inşaat sözleşmesiyle davalı yüklenici arsa sahiplerine ait Çankaya ilçesi, K….. mahallesi, 26….. ada 3 ve 4 parsel sayılı taşınmazlar üzerinde bu parselleri tevhit ederek tek parsel haline getirildikten sonra inşaat yapmayı ve sözleşmenin 41. maddesinde sayılan 6 bağımsız bölümü arsa sahiplerine ve bunlardan 3 nolu bağımsız bölümü davacıların murisine, geri kalan 8 daireyi de kendisine ait olmak üzere yapmayı üstlenmiştir. Sözleşmede yüklenici ile gerek davacıların murisi, gerekse dava dışı diğer arsa sahiplerine bırakılacak dairelerin miktarı konusunda bir düzenleme bulunmamaktadır. Sözleşme ekinde kroki mevcut ise de, ölçeksiz ve basit şekilde çizilmiş bir kroki olduğu gibi bağımsız bölümlerin alanları da yazılmamıştır. Ancak krokide şekil olarak birbirine benzer görünen 3, 6, 9 ve 12 nolu bağımsız bölümlerin tapu kayıtlarındaki miktarlarının birbirinden farklı olduğu görülmektedir. Sözleşme ve eklerinde taraflara bırakılan bağımsız bölümlerin alan ve sayı olarak miktarlarının gösterilmemiş ya da saptanamamış olması durumunda arsa sahipleri ve yükleniciye kalacak bağımsız bölümlerin eşit alanlı olarak yapılacağının kararlaştırıldığının kabulü gerekir.

Bu durumda hükme esas alınan bilirkişi kurulu raporunda inşaat yapılan bağımsız bölüm alanları toplamı 1768 m2 olarak hesaplandığından bunun yapılan 14 daire sayısına bölündüğünde ortalama olarak arsa sahipleri ve yükleniciye kalacak bağımsız bölümlerin her birinin 126,28 m2 olması gerekmekte ise de, asıl raporda bu miktar 115,62 m2 hesaplanmasına rağmen davacılar tarafından bu miktara karşı çıkılmayıp benimsendiğinden eksik miktarın 25,62 m2 ve bundan kaynaklanan değer kaybının da 20.000,00 TL olduğu kabul edilerek asıl davadaki dava değerinin 20.000,00 TL olarak ıslah edildiği, ıslah harcının da yatırılmış olduğu gözetilerek davalı yüklenicinin ıslah dilekçesine karşı beyanları da alındıktan sonra asıl davanın değer kaybı yönünden kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanlış değerlendirme sonucu reddi doğru olmamıştır.

Öte yandan birleşen davayla ilgili olarak birleşen davanın açıldığı tarih itibariyle yapı kullanma izin belgesi alınmış ise de; az yukarıda açıklandığı üzere asıl davada arsa sahibi mirasçıları kendilerine verilen dairenin küçük olması nedeniyle tazminat istemekte ve bu nedenle birleşen tapu iptali ve tescil davasına karşı çıkmakta haklı olduklarından BK´nın 81. maddesi hükmünce birleşen davanın, asıl davada hükmedilecek değer kaybı tazminatının ödenmesi koşuluyla ve birlikte ifa suretiyle kabulüne karar verilmesi ve o davada arsa sahibi mirasçılarının ücreti vekâlet ve yargılama giderleriyle sorumlu tutulmaması yerine bu husus gözden kaçırılarak yazılı şekilde karar verilmesi de usul ve yasaya aykırı olmuştur.

Belirtilen sebeplerle kararın bozulması gerekmiştir.

SONUÇ:Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davacı-birleşen dosya davalılarının diğer temyiz itirazlarının reddine, 2. bent uyarınca kabulüyle hükmün davacı-birleşen dosya davalıları yararına BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacı-k.davalılara geri verilmesine, 29.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

ÇEKLERDE ZAMAN AŞIMININ KESİLMESİ.

Y.12.H.D. 9.2.2010 E.2009/21237 – K.2010/2515

- Çeklerde Zamanaşımının Kesilmesi

– Kambiyo Senetlerinde Zamanaşımının Kesilmesi

– Zamanaşımının Kesilmesi (Kambiyo Senetlerinde)

– Dava Açılmasının Zamanaşımını Kesmesi (Çeklerde – Menfi Tesbit Davasında)

– Menfi Tesbit Davasının Zamanaşımını Kesmesi –

İİK.33/a,71 – BK.133 – TTK.662,663,726,730/18

Türk Ticaret Kanunu`nun 662. maddesi, çekler hakkında zamanaşımının hangi sebeplerle kesileceğini sınırlı bir şekilde açıklamıştır.

Bu sebeplerden biri de dava açılmasıdır.

Anılan maddede mücerret dava açılmasında söz edilmekte olup, bu davanın kimin tarafından açılacak bir dava olduğu hususunda bir açıklık bulunmamaktadır.

Ancak borçlu tarafından açılacak davada, alacaklı durumundaki davalının itirazını defi yolu ile ileri sürdüğü cihetle; borçlu tarafından alacaklı aleyhine açılan menfi tespit davasının da bu nedenle zamanaşımını kesmesi gerekir.

DAVA ve KARAR:

Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Sair temyiz itirazları yerinde değil ise de;

Alacaklı tarafından borçlular hakkında çeke dayalı olarak kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile başlatılan icra takibinin kesinleşmesinden sonra oluşan zamanaşımı nedeniyle borçlular vekili tarafından İİK.’in 71. ve 33/a. maddeleri uyarınca İcra Mahkemesinden icranın geri bırakılmasına karar verilmesinin istendiği anlaşılmaktadır.

Takip dayanağı belge kambiyo senedi niteliğinde çek olduğunda olaya TTK.’nun 726. ve 730. maddesi göndermesi ile 662. ve 663. maddelerinin uygulanması gerekir.

Borçlar Kanunu’nun 133. maddesine nazaran daha özel nitelikte bulunan ve TTK.’nun 730/18. maddesi gereğince çekler hakkında da uygulanması gereken aynı Kanunun 662. maddesi zamanaşımının hangi sebeplerle kesileceğini sınırlı bir şekilde açıklamıştır.

Bu sebeplerden biri de dava açılmasıdır. Anılan maddede mücerret dava açılmasında söz edilmekte olup, bu davanın kimin tarafından açılacak bir dava olduğu hususunda bir açıklık bulunmamaktadır. Ancak borçlu tarafından açılacak davada alacaklı durumundaki davalının itirazını defi yolu ile ileri sürdüğü cihetle borçlu tarafından alacaklı aleyhine açılan menfi tespit davasında da bu nedenle zamanaşımını kesmesi gerekir. Nitekim Yargıtay HGK.’nun 20.1.1996 tarih 1996/12-654 Esas – 1996/805 Karar sayılı kararı ile de aynı ilke kabul edilmiştir.

Somut olayda alacaklı vekili tarafından temyiz dilekçesinde borçluların Şişli 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne 2008/399 Esas sayılı menfi tespit davası ve Kadıköy 2. Asliye Ticaret Mahkemesi’ne 2007/793 Esas sayılı çek iptali davası açtıkları ileri sürüldüğüne göre mahkemece duruşma açılarak, anılan dava dosyaları getirtilip incelendikten sonra oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, evrak üzerinde ve eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ: Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

 


 

İŞ:KISMİ DAVA-SAKLI TUTULAN KESİM İCİN ZAMAN AŞIMI

Y9HD 23.2.2010 E.2010/4154 – K.2010/4666

- Zamanaşımı (Davanın Islahında)

– Islah (Zamanaşımı Def`İ Yönünden)

– Zamanaşımı Def`İ (İş Hukukunda Ve Borçlar Hukukunda)

– Zamanaşımı Süreleri

– Zamanaşımından Feragat

– Kısmi Dava (Zamanaşımı)

– Eksik Borç (Zamanaşımı)

– Borç İkrarı (Zamanaşımının Kesilmesi) –

BK.50,51,66,101,125,126,127,128/1-2,130,131,132/4, 133,133/2,134,135,136,137,139 – HUMK.83,84,125,187,188, 202/11 – 1475 Sa.Ka.14 – İK.5,7,26/2,28,31/son – TTK.1235,1259/1 – 5521 Sa.Ka.7 –

Kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir.

Davacının ıslah yoluyla kısmi dava konusu yaptığı miktarları, bilirkişi raporu doğrultusunda arttırmasından sonra davalılar vekili zamanaşımı def`in de bulunmuştur.

Islah tarihi itibariyle zamanaşımına uğrayan miktar söz konusu olup davacının davasını ıslah etmesiyle davanın bu yeni şekline göre davalı zamanaşımı def`inde bulunabilir.

Bu sebeple yapılacak iş, ıslah tarihinden itibaren geriye doğru 5 yıllık süre içinde zamanaşımına uğrayan alacak miktarı yönünden bilirkişiden ek rapor almaktan ibarettir. Islahtan sonra yapılan zamanaşımı savunması değerlendirilmeden sonuca gidilmesi hatalıdır.

DAVA ve KARAR:

Davacı, ihbar, kıdem tazminatı, fazla mesai, izin ücreti, ücret ve genel tatil ücret alacağının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel Mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalı İçişleri Bakanlığı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi K. Keleş tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ KARARI:

Taraflar arasında işçilik alacaklarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır.

Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır.

Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu da incelemesi mümkün değildir.

Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkar olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir.

Zamanaşımı, bir maddi hukuk kurumu değildir. Diğer bir anlatımla zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden gözönünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur.

Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp istenmesini, önleyen bir savunma olgusudur. Şu durumda zamanaşımı, savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır.

İşte bundan dolayı, yasalarda öngörülen zamanaşımı sürelerinin işlemeye başlayabilmesi için öncelikle talep konusu hakkın istenebilir bir konuma, duruma gelmesi gerekmektedir. Yasalarda hakkın istenebilir konumuna, diğer bir anlatımla yerine getirilmesinin gerektiği güne, ödeme günü denmektedir. Bir hak, var olsa bile, o hakkın istenmesi için gerekli koşullar gerçekleşmedikçe istenemez.

Bilindiği gibi zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır.

Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu da incelemesi mümkün değildir.

Genel olarak savunma nedenlerinin ve bu arada zamanaşımı savunmasının esasa cevap süresi içinde bildirilmesi gereklidir. Ancak, 20.12.1974 gün ve 6155 – 17127 sayılı daire kararında da belirtildiği veçhile (bu karar için de yukarıda anılan dergi, s.637 ve devamına bakınız); savunma nedenlerinin ve savunma nedenlerinden olan zamanaşımının yasanın öngördüğü cevap süresi geçtikten sonra ileri sürülmesi, diğer bir ifade ile (savunmanın genişletilmesi), bazı kayıt ve şartlarla mümkündür (HUMK.202/11). Bu tek şart, savunmanın genişletilmesine karşı tarafın (hasmın) muvafakatidir.

Eğer karşı taraf savunmanın genişletilmesine muvafakat etmez ve dolayısıyla (savunmanın genişletildiği) yollu bir itirazda bulunursa, o takdirde ancak mahkemenin ileri sürülen savunma nedenlerini (bu arada zamanaşımı savunmasını) incelemesi olanağı yoktur; bu durumda ise mahkeme hemen savunma nedenlerini reddetmelidir. Usulün 202., 187. ve 188. maddelerinin birlikte incelemesinden çıkan sonuç budur.

Özetle belirtmek gerekirse, savunmanın genişletildiği itirazı ile karşılaşılmadığı sürece zamanaşımı savunmasının geç ileri sürülmesi, incelenmesine engel değildir.

Hemen belirtmelidir ki, gerek İş Kanunu`nda, gerekse Borçlar Kanunu`nda, kıdem ve ihbar tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir.

Uygulama ve öğretide kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, Borçlar Kanunu`nun 125. maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımına tabi tutulmuştur. Keza tazminat niteliğinde olmaları nedeni ile sendikal tazminat, kötüniyet tazminatı, işe başlatmama tazminatı, 4857 sayılı İş Kanunu`nun 5. maddesindeki eşit işlem borcuna aykırılık nedeni ile tazminat, 26/2. maddesindeki tarafların maddi ve manevi tazminat, 28. maddede belgenin zamanında verilmemesinden kaynaklanan tazminat, 31/son maddesi uyarınca askerlik sonrası işe almama nedeni ile öngörülen tazminat istekleri 10 yıllık zamanaşımına tabidir.

Bu noktoda, zamanaşımı başlangıcına esas alınan Kıdem Tazminatı ve İhbar Tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet aktinin feshedildiği tarihtir.

Zamanaşımı, harekete geçememek, istemde bulunamamak durumunda bulunan kimsenin aleyhine işlemez. Bir hakkın, bu bağlamda ödence isteminin doğmadığı bir tarihte, zamanaşımının başlatılması hakkın istenmesini ve elde edilmesini güçleştirir, hatta olanaksız kılar.

İşveren ve işçi arasındaki hukuki ilişki iş sözleşmesine dayanmaktadır, işçinin sözleşmeye aykırı şekilde işverene zarar vermesi halinde, işverenin zararının tazmini amacı ile açacağı dava Borçlar Kanununun 125. maddesi uyarınca 10 yıllık zamanaşımına tabidir.

İşverenin, işçiye hataen ödediğini iddia ettiği kıdem ve ihbar tazminatı ile diğer işçilik alacaklarını geri verilmesi yönündeki istemi BK.nun 66. maddesi hükmü uyarınca, bir yıllık zamanaşımına tabidir. Zamanaşımının başlangıcı işverenin geri alma hakkını öğrendiği tarihten itibaren başlar. Resmi kuruluşlarda bu zamanaşımı başlangıcı yetkili makamın öğrenme tarihidir.

4857 sayılı kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı kanunda ücret alacaklarıyla ilgi olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanunu`nun 32/8. maddesinde işçi ücretinin 5 yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacaklarının, Borçlar Kanunu`nun 126/1. maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabi olacağı tartışmasız öğreti ve uygulama tarafından kabul edilmiştir.

TTK.nun 1259. maddesinin 1. fıkrasında yazılı bir yıllık zamanaşımı, aynı Kanunun 1235. maddesi uyarınca gemi adamlarının hizmet ve iş mukavelelerinden doğan alacaklarının bir rüçhan hakkı olarak gemi bedeli üzerindeki talebi ile ilgili olup genel anlamda, hizmet ve iş mukavelelerinden doğan ücret alacaklarının BK.nun 126. maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir.

Kanundaki zamanaşımı süreleri, BK.`nun 127. maddesi gereğince “tarafların iradeleri ile değiştirilemez.

İş Sözleşmesi devam ederken kullanılması gereken ve İş Sözleşmesinin feshi ile alacak niteliği doğan yıllık izin ücreti alacağının zamanaşımı süresinin fesih tarihinden başlatılması gerekir (HGK. 5.7.2000 gün ve 2000/9-1079 E. – 2000/1103 K.).

Sözleşmeden doğan alacaklarda zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. (BK.m.128). BK.nun 101. maddesince, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan da söz edilemez.

Müteselsilen borçlu olan kişilerin birbirlerine rücuunu ve bunun zamanaşımını aralarındaki hukuki ilişkinin niteliği düzenler. Zira müteselsilen borçluluk muhtelif hukuki ilişkiler sonucu doğabilir. Ancak rücu hangi hukuki ilişki veya yasal nedenle doğmuş olursa olsun rücu zamanaşımı rücua neden olan ödemenin yapıldığı andan itibaren işlemeye başlar ve bu zamanaşımı süresi de, yukarıda açıklandığı üzere, ödemeyi yapan ve rücu eden ile edilen kişi arasındaki hukuki ilişkiye göre saptanır.

Borçlar Kanunu`nun 128. maddesi ile zamanaşımının nasıl hesaplanacağı belirtilmiştir. Bu maddenin birinci fıkrası, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu zamanda başlayacağı esasını kural olarak getirmiştir. Belirtmek gerekir ki, borç belirli bir vadeye bağlanmış ise bu vadenin bittiği tarihte muacceliyet kesbedeceğinden aynı Yasanın 130. maddesi hükmü gözönünde tutularak zamanaşımı süresinin dolup dolmadığının hesap edilmesi gerekir. Kanun koyucu burada borçlunun temerrüde düşürülmesi esasından ayrılarak alacağın muaccel olmasını kafi görmüştür. Zamanaşımının başlaması için ayrıca borçlunun sözü geçen Yasanın 101. maddesinde yazılı şekilde temerrüde düşürülmesine lüzum yoktur.

Alacağın muacceliyeti bir ihbar vukuuna tabi olan halleri 128. maddenin 2. fıkrası düzenlemiştir. Bu hükme göre zamanaşımı haberin verilebileceği günden itibaren işlemeye başlayacaktır. Kanun koyucu burada haberin verileceği değil, verilebileceği günün zamanaşımına başlangıç olarak kabul edilmesi gerekeceğini öngörmüştür. O halde, bu durumda zamanaşımının başlayabilmesi için fiilen haberin verilmesi şart olmayıp verilmesi mümkün olan zamanın tesbitini yeterli görmüştür. Haber verebilme ihtiyari bir olaydır. Bu husus alacaklı tarafa bırakılmış ise alacaklı verdiği tarihten itibaren bu hakkını kullanma olanağına her zaman sahiptir. Yani verdiği tarihten itibaren her zaman borçluya verdiği şeyin ödenmesi için ihbar yapabilir. Bu itibarla borçlunun temerrüt haline düşürülüp düşürülmediği ve fiili ihbarın yapılıp yapılamadığı hususları araştırılmadan ödenmesi ihbar yapılması esasına bağlı borç ilişkilerinde zamanaşımının bu haberin verilebileceği yani para ve diğer alacakların verildiği tarihin zamanaşımına başlangıç olarak alınması gerekir.

Borçlar Kanunun 131. maddesi gereğince asıl alacak zaman aşımına uğradığından faiz ve diğer ek haklarda zamanaşımına, uğrar. Diğer bir deyişle faiz alacağı asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olur. Borçlar Kanununun 133/2. maddesince alacaklının dava açmasıyla zamanaşımı kesilir. Ancak zaman aşımının kesilmesi sadece dava konusu alacak için söz konusudur.

Kısmi bir dava açılması halinde alacağın yalnız o kısım için zamanaşımı kesilir. Dava dışı kalan bölümü hakkında, zamanaşımı işlemeye devam eder.

Borçlar Kanununun 132/4. maddesinde “Hizmet mukavelesinin devam ettiği müddetçe hizmetçilerin, istihdam edenlere karşı olan alacakları hakkında” zamanaşımının işlemeyeceği ve duracağı belirtilmiş ve hizmetçi terimi kullanılmıştır. Bu maddenin İş Sözleşmesiyle bağlı her kişiye uygulanması olanağı yoktur. Hizmetçiden kastedilen; kendisine ev işleri için ücret ödenen, iş sahibiyle aynı evde yatıp kalkan, aileden biriymiş gibi ev halkı ile sıkı ilişkileri olan kimsedir.

Borçlar Kanununun 133. maddesinde zamanaşımını kesen nedenler sınırlama getirmeksizin gösterilmiştir. Bunlardan borçlunun borcunu ikrar etmesi (alacağı tanıması), bu nedenlerden biridir. Borcun tanınması, tek yanlı bir irade bildirimi olup; borçlunun, kendi borcunun devam etmekte olduğunu kabul anlamındadır. Borç ikrarının sonuç doğurabilmesi için, eylem yeteneğine ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan borçlunun veya yetkili kıldığı vekilinin, bu iradeyi alacaklıya yöneltmiş bulunması ve ayrıca zamanaşımı süresinin dolmamış olması gerekir. Gerçekte de borç ikrarı, ancak, işlemekte olan zamanaşımını keser; farklı anlatımla zamanaşımı süresinin tamamlanmasından sonraki borç ikrarının kesme yönünden bir sonuç doğurmayacağından kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Bu bağlamda BK.139. maddesinden de söz edilmesi zorunludur.

Borçlar Kanununun 139. maddesi zamanaşımından feragati düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre, borçlunun zamanaşımı defini ileri sürme hakkından önceden feragati geçersizdir. Önceden feragatten amaç, sözleşme yapılmadan önce veya yapılırken vaki feragattir. Oysa daha sonra vazgeçmenin geçersiz sayılacağına ilişkin yasada herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. O nedenle borç zamanaşımına uğradıktan sonra borçlu zamanaşımı defini ileri sürmekten feragat edebilir. Zira, burada doğmuş bir defi hakkından feragat söz konusudur ve hukuken geçerlidir. Bu feragat; borçlunun, ileride dava açılması halinde zamanaşımı definde bulunmayacağını karşılıklı olarak yapılan feragat anlaşmasıyla veya tek yanlı iradesini açıkça bildirmesiyle veyahut bu anlama gelecek iradeye delalet edecek bir işlem yapmasıyla mümkün olabileceği gibi, açılmış bir davada zamanaşımı definde bulunmamasıyla veya defi geri almasıyla da mümkündür.

Zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya yöneltilen borç ikrarının, zamanaşımı definden zımni (örtülü) feragat anlamına geldiği, öğretideki baskın görüşlerle ve yargı inançlarıyla da doğrulanmaktadır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 19.11.1963 T. 5924 – 6419 sayılı kararı) Dahası, zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya karşı bir borç ikrarında bulunan borçlunun da bu borç ikrarına dayanılarak açılan davada zamanaşımı defini ileri sürmesi çelişkili davranış yasağını oluşturur ve MK. md. 2. ye aykırıdır. Hukuken korunamaz (HGK. 23.2.2000 gün ve 2000/15-71 E. – 2000/116 K.).

Borçlar Kanunu`nun 133/2. maddesi hükmü uyarınca, dava açılması veya icra takibi yapılması zamanaşımını kesen nedenlerdendir. Borçlar Kanunu`nun 135. maddesi ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Madde açıkça düzenlemediğinden ihtiyati tedbir istemi ile mahkemeye başvurma veya işçilik alacaklarının tespiti ve ödenmesi için Bölge Çalışma İş Müfettişliğine şikayette bulunma zamanaşımını kesen nedenler olarak kabul edilemez. Ancak işverenin şikayet üzerine Bölge Çalışma Müdürlüğünde alacağı ikrar etmesi, zamanaşımını kesen bir neden olacaktır.

Zamanaşımı, dava devam ederken iki tarafın yargılamaya ilişkin her işleminden ve hakimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar ve kesilmeden itibaren yeni bir süre işler (BK.m.135-136).

Borçlar Kanununun 133/2. maddesi gereğince takas defi zamanaşımını keser ve 136. maddesi gereğince de dava devam ettiği sürece hakimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar.

Borçlar Kanunu`nun 134. madde hükmü, “Müruruzaman müteselsilen borçlu olanlardan veya taksimi kabil olmayan bir borcun müşterek borçlularından birine karşı katledilmiş olunca diğerlerine karşı da katledilmiş olur” kuralını içermektedir. Bu maddeye göre, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi diğer müteselsil borçlulara karşı da zamanaşımını keser.

Bu hükmün haksız fiillerden doğan müteselsil sorumlulukta sadece tam teselsülde yani Borçlar Kanunu md.50`ye dayanan müteselsil sorumlulukta uygulama bulacağı; buna karşın eksik teselsülde yani Borçlar Kanunu md.51`e dayanan müteselsil sorumlulukta uygulama bulmayacağı kabul edilmelidir. Yine halefiyette borçlu alacaklının yerine geçtiğinden, alacaklının alacak hakkının tabi olduğu zamanaşımı süresinden yararlanır. Bunun sonucu olarak halefiyetten yararlanan rücu hakkı sahibinin, diğer borçlulara rücu hakkı alacaklının sahip olduğu zamanaşımı süresinden yararlanır.

Borçlar Kanunu`nun 137. maddesinde hangi hallerde zamanaşımına ilaveten 60 günlük munzam müddetten yararlanılacağı sınırlı bir biçimde sayılmış, ayrıca sayılan hususlardan dolayı daha önce davanın reddedilmiş olması koşulu öngörülmüştür. Bu düzenlemede davanın açılmamış sayılma ile sonuçlanması haline yer verilmemiştir.

5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu`nun 7. maddesinde İş Mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Bu nedenle zamanaşımı defi ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir.

Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder.

Somut olayda Mahkemece verilen 6.12.2007 tarih ve 2006/248 E. – 2007/655 K. sayılı karar Dairemizin 25.6.2009 tarihi 2008/2645 E. 2009/18119 K. sayılı ilamı ile ıslah ile arttırılan kısımlar için fazla çalışına ücreti alacağı yönünden ileri sürülen zamanaşımı definin değerlendirilmesi gerekliliğinden ve işveren tarafından yapılan kısmi ödemenin dava konusu işçilik alacaklarından mahsubu noktalarından bozulmuştur.

Mahkemece bozma ilamına uyulmasına rağmen davalının zamanaşımı define ilişkin bozma gereklerinin yerine getirilmemesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, oybirliği ile karar verildi.

Y.9.H.D. 23.2.2010 E.2010/4154 – K.2010/466


 
                                  Sayaç
Bugün Tekil: 312 Bugün Çoğul: 0 Dün Tekil: 250 Toplam Tekil: 219738 Toplam Çoğul: 30
        Dataişlem