TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
YARGITAY HUKUK DAİRELERİ KARARLARI 3(KAYYUM ŞERHİNİN KALDIRILMASI-TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI- YARGILAMA GİDERLERİ - AVUKATLIK ÜCRETİ-GECİT HAKKI-İTİRAZIN İPTALİ DAVASI-ALACAK DAVASI) / 11-12-2012

KAYYUM ŞERHİNİN KALDIRILMASI-TAPU İPTAL VE TESCİL DAVASI- YARGILAMA GİDERLERİ - AVUKATLIK ÜCRETİ

T.C. YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ E. 2012/1969 K. 2012/4695 T. 25.4.2012

5737/m. 17 6100/m.50 3561/m. 2 492/m. 13/J

ÖZET : Dava, kayyım şerhinin kaldırılması, tapu iptal ve tescil isteklerine ilişkindir.Davada, kendisine husumet yöneltilen kayyum- İstanbul Defterdarlığı 3561 S.K. gereğince yasal hasım durumundadır. Kayum tayin edilen mal memurunun

bütün işlemlerinin yargılama giderlerinden sorumlu tutulamayacağı gözardı edilerek hüküm verilmesi isabetsizdir.

DAVA : Taraflar arasında görülen davada;

Davacı İdare, dava konusu 764 ada, 21 sayılı, Evkafa Mülhak Kareki Hasan Çelebi Mescidinde Duhan Gümrüğü Emini Hüseyin Ağa Vakfından icareli taşınmazın, 3/12 payının Yorgi, 7/12 payının Taşo, 2/12 payının ise Yanko adına kayıtlı olduğunu, tapu kaydında mutasarrıf olarak adı geçenlerin mirasçı bırakmadan öldüklerini, vakıf taşınmazlarının 10 yıldır kayyımla idare edildiğini ileri sürerek, 5737 sayılı Vakıflar Yasasının 17. maddesi uyarınca kayyım şerhinin kaldırılarak, mutasarrıflar adına olan kaydın iptali ile taşınmazın vakfı adına tesciline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar, Dairece; “…kayyımlığın kaldırılması isteği yönünden mahkemenin görevsizliğine, ilgili istek bakımından davanın tefrikine, eldeki dava bakımından bekletici mesele yapılmasına, hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi” gereğine değinilerek bozulmuş, mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda, kayyımlığın kaldırılmasına ilişkin istek bakımından karar verilmeye yer olmadığına, mutasarrıflar adına olan tapu kaydının iptali ile Hüseyin Ağa Vakfı adına tesciline karar verilmiştir.

Karar, davalı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakimi İlknur Acar’ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Dava; kayyım şerhinin kaldırılması, tapu iptal ve tescil isteklerine ilişkin olup mahkemece şerhin kaldırılması hakkında hüküm kurulmasına yer olmadığına, tapu iptal tescil isteğinin kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; dava konusu 764 ada, 21 sayılı, ” Evkafa Mülhak Kareki Hasan Çelebi Mescidinde Duhan Gümrüğü Emini Hüseyin Ağa Vakfından” icareli taşınmazın, mutasarrıflarının ölü olduğu, mirasçılarının saptanamadığı, 10 yılı aşkın süredir kayyum ile yönetildiği anlaşılmaktadır.

Davacı Vakıflar idaresi; anılan taşınmazın aslının vakıf olduğu, icarereli taşınmazlardan olup mutasarrıflarının gaip olması nedeniyle kayyumla idare süresinin dolduğu iddiasıyla tapu kaydındaki kayyum şerhinin kaldırılarak taşınmazın vakfı adına tescili isteği ile eldeki davayı açmıştır.

Hükmüne uyulan bozma ilamı uyarınca tefrik kararı verilen “kayyım şerhinin kaldırılması” isteği bakımından, görevli mahkemede “şerhin kaldırılmasına” karar verildiği gerekçesiyle bu konuda hüküm kurulmasına yer olmadığına, çekişmeli taşınmazın aslının vakıf olduğu belirlenmek suretiyle 2762 sayılı Yasayı yürürlükten kaldıran 5737 sayılı Vakıflar Yasasının 17. maddesi hükmü yarınca davanın kabul edilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davalı yanın bu yöne ilişkin temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine.

Ne varki, davada 6100 sayılı HMK’nun 50. maddesi ( HUMK’nun 38. maddesi ) uyarınca kendisine husumet yöneltilen kayyum- İstanbul Defterdarlığı, 3561 sayılı Yasa hükümleri gereğince yasal hasım durumundadır. Anılan Yasanın 2. maddesindeki düzenlemede; kayyım tayin edilen mal memurunun 492 sayılı Harçlar Yasasının 1 ve 3 nolu tariflerine göre bütün işlemlerinin aynı Yasanın 13/J maddesi hükmü kapsamında olacağına yer verilmiştir.

Hal böyle olunca; yasal hasım kabul edilen kayyumun yargılama giderleri ile 1957 tarih, 4/16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca bu giderlerden sayılan avukatlık parasından sorumlu tutulamayacağı gözardı edilerek yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmesi isabetsizdir.

 SONUÇ : Davalının, bu yöne değinen temyiz itirazları yerindedir. Kabulüyle, hükmün açıklanan nedenlerden ötürü ( 6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile ) 1086 sayılı HUMK.’nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, 25.04.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


KAT MÜLKİYETİ :KLİMA CİHAZININ BALKON DEMİRİNE KONULAMAYACAĞI

ORTAK YERE TAKILAN KLİMANIN KALDIRILMASI TALEBİ - KLİMANIN KALDIRILMASI TALEBİ - KOMŞULARI RAHATSIZ ETMEMEK KOŞULU İLE İZİN

T.C. YARGITAY 18. HUKUK DAİRESİ E. 2012/610 K. 2012/1284 T. 13.2.2012

Yargıtay´ın Yerleşmiş Uygulamalarına Göre, Anataşınmazın Projesinde Yer Almamış Olsa Bile Kat Maliklerinin Klima Cihazını Kendi Bağımsız Bölümünün Pencere Ve Balkonuna Konulmasına Komşularını Rahatsız Etmemek Koşuluyla İzin Verilmekte İse De, Klimanın Ortak Yer Niteliğindeki Balkon Demirinin Dışına Monte Edilmiş Olduğu Anlaşıldığından Bu Eylemin Yargıtay´ın Yukarıda Sözü Edilen Yerleşik Uygulamasına Ve Kat Mülkiyeti Yasası´nın 19. Maddesinin İkinci Fıkrasına Aykırılık Oluşturduğu Gözetilerek Cihazın Bulunduğu Yerden Kaldırılmasına Hükmedilmesi Gerektiğine İlişkin Yargıtay Kararı

ÖZET : Davada, ortak yere takılan klimanın kaldırılması istenilmiştir. Yargıtay´ın yerleşmiş uygulamalarına göre, anataşınmazın projesinde yer almamış olsa bile kat maliklerinin klima cihazını kendi bağımsız bölümünün pencere ve balkonuna konulmasına komşularını rahatsız etmemek koşuluyla izin verilmekte ise de, klimanın ortak yer niteliğindeki balkon demirinin dışına monte edilmiş olduğu anlaşıldığından bu eylemin Yargıtay´ın yukarıda sözü edilen yerleşik uygulamasına ve Kat Mülkiyeti Yasası´nın 19. maddesinin ikinci fıkrasına aykırılık oluşturduğu gözetilerek cihazın bulunduğu yerden kaldırılmasına hükmedilmelidir.

DAVA : Dava dilekçesinde, ortak yere takılan klimanın kaldırılması istenilmiştir. Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kâğıtlar okunup gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili dava dilekçesinde, dava konusu anataşınmazın ortak alanı olan balkon demirlerinin dışına davalı tarafça monte edilmiş olan bir adet klimanın kaldırılarak eski hale getirilmesini istemiş, mahkemece klimanın duvarda değil

balkonda olduğu ve rahatsızlık vermediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Yargıtay´ın yerleşmiş uygulamalarına göre, anataşınmazın projesinde yer almamış olsa bile kat maliklerinin klima cihazını kendi bağımsız bölümünün pencere ve balkonuna konulmasına komşularını rahatsız etmemek koşuluyla izin verilmekte ise de, somut olayda dava konusu edilen klimanın ortak yer niteliğindeki balkon demirinin dışına monte edilmiş olduğu anlaşıldığından bu eylemin Yargıtay´ın yukarıda sözü edilen yerleşik uygulamasına ve Kat Mülkiyeti Yasası´nın 19. maddesinin ikinci fıkrasına aykırılık oluşturduğu gözetilerek dava konusu cihazın bulunduğu yerden kaldırılmasına hükmedilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçelerle davanın reddi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 13.02.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


GECİT HAKKI-YARGILAMA GİDERİ VEKİL ÜCRETİ DAVACI ÜZERİNE BIRAKILMASI

Yargıtay 14 Hukuk Dairesi Esas no: 2011/8728  Karar no: 2011/10777  Tarih: 22.09.2011  Dava:

Davacılar vekili tarafından, davalılar aleyhine 29.05.2009 gününde verilen dilekçe geçit hakkı tesisi ile istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davalı H…yönünden davanın kabulüne, davalı Ha…yönünden karar kesinleşmiş olmakla hüküm kurulmasına yer olmadığına dair verilen 28.02.2011 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı H…vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

Dava, Türk Medeni Kanununun 747. maddesine dayalı geçit hakkı kurulması istemine ilişkindir.

Davalılardan H…,davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece,bozma kararına uyularak davalı H…yönünden davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hükmü,davalı H…vekili temyiz etmiştir.

Dairemizin 05.04.2010 tarihli 2010/2803-3689 esas ve karar sayılı ilamında, kurulacak geçit hakkının ana yola kesintisiz bağlantısının sağlanması gerektiğinden davacılara ait 12,13 ve 14 parsel sayılı taşınmazlar arasında akti irtifak kurulması ve yargılama giderlerinin davacılar üzerinde bırakılmaması nedeniyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemece bozma ilamına uyulmasına rağmen ve de hükmün 4.fıkrasının da “yargılama giderlerinin davacılar üzerinde bırakılmasına” şeklinde düzenlenmesine rağmen 5.ve 6.fıkralarda bakiye harcın ve davacıların yapmış olduğu masrafların davalıdan tahsiline ve 7.fıkrada da davacılar yararına vekalet ücretine hükmedildiği görülmüştür. 6100 sayılı HMK´nın 323. maddesinde yargılama giderlerinin nelerden ibaret olduğu sayılmıştır.O halde yargılama giderlerinin davacıların üzerinde bırakılmasına karar verildikten sonra bunlardan davalının sorumlu tutulması doğru değildir.Geçit hakkı kurulmasına ilişkin davalarda davanın niteliği gereği yargılama giderleri ve yargılama giderlerinden olan vekalet ücreti davacı üzerinde bırakılmalıdır.Bu yön gözetilmeden kurulan hükmün bozulması gerekir ise de yapılan yanlışlığın giderilmesi yeniden yargılamayı gerektirmediğinden HUMK’nun 438/VII maddesi gereğince kararın düzeltilerek onanması gerekmiştir.

Sonuç:

Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı H.Ö.vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün 5.,6. ve 7. fıkralarının hükümden çıkarılarak, DÜZELTİLMİŞ bu şekilde hükmün ONANMASINA, peşin yatırılan harcı istek haline iadesine, 22.9.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


İTİRAZIN İPTALİ DAVASI-SENETİN YAZILI DELİL BAŞLANGICI-iSPAT ZORUNLULUĞUNUN İSTİSNASI - KAMBİYO SENEDİ NİTELİĞİ TAŞIMAYAN SENET

T.C. YARGITAY 3. HUKUK DAİRESİ E. 2001/5686 K. 2001/6335 T. 5.7.2001

2004/m.67

1086/m.292,356

6762/m.689

ÖZET : Bono şeklinde düzenlenmekle beraber yasal unsurlarından biri ( örneğin tanzim tarihi ) noksan olduğu için bono niteliği taşımayan belgeye doğrudan doğruya dayanılarak alacağın varlığı hakkında hüküm kurulması mümkün değildir. Ancak bu belge, davalı tarafından verilmiş olduğundan HUMK.nun 292. maddesi anlamında yazılı delil başlangıcı sayılır. Bu da anılan temel borç ilişkisinin ispatı yolunda tanık dinleme olanağı sağlar.

Dava dilekçesinde "her türlü kanıt denilerek" yemin deliline de dayanıldığı nazara alınmak suretiyle davacı tarafa yemin teklifi hakkı da hatırlatılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile davanın kabulü yönünde hüküm tesisi doğru görülmemiştir.

DAVA : Dava dilekçesinde 360.000.000 lira alacak için takibe vaki itirazın iptali, %40 inkar tazminatının masraflarla birlikte davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

 KARAR : Davacı, 400.000.000 lira alacak için yapılan ilamsız icra takibinde alacağın 360.000.000 liralık kısmı yönünden takibe vaki itirazın iptalini istemiştir.

Davalı, seyyar satıcı olan davacıya 40.000.000 liralık alışveriş karşılığı verilen boş senedin 400.000.000 lira için doldurularak takibe konulması nedeniyle fazla kısma itiraz ettiğini beyan ederek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece davanın kabulü cihetine gidilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı tanzim tarihi bulunmayan ve bu nedenle kambiyo senedi vasfı taşımayan senedin alacaklısı, davalı ise borçlusudur.

Bono şeklinde düzenlenmekle beraber yasal unsurlarından biri ( örneğin tanzim tarihi ) noksan olduğu için bono niteliği taşımayan belgeye doğrudan doğruya dayanılarak alacağın varlığı hakkında hüküm kurulması mümkün değildir. Ancak bu belge, davalı tarafından verilmiş olduğundan HUMK.nun 292. maddesi anlamında yazılı delil başlangıcı sayılır. Bu da anılan temel borç ilişkisinin ispatı yolunda tanık dinleme olanağı sağlar.

O halde davacı vekili 18.1.2001 tarihli celsede dayanağının senet olduğunu bildirerek, davasını bu delille ispata hasrettiğini bildirmiş ise de, dava dilekçesinde "her türlü kanıt denilerek" yemin deliline de dayanıldığı nazara alınmak suretiyle davacı tarafa yemin teklifi hakkı da hatırlatılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile davanın kabulü yönünde hüküm tesisi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 5.7.2001 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


ALACAK DAVASI - YAZILI DELİL BAŞLANGICI - TANIK - HUKUKİ İLİŞKİNİN VUKU HAKKINDA BİLGİ VEREN BELGE-  YAZILI BELGE

T.C. YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ E. 2003/3379 K. 2003/9971 T. 27.10.2003

1086/m.292

ÖZET : HUMK.nun 292 nci maddesine göre, bir belgenin yazılı delil başlangıcı olarak kabulü için üç şartın birlikte bulunması gereklidir. Bunların ilki, belgenin yazılı olması, İkincisi bu belgenin aleyhine ilişki ileri sürülen taraftan sâdır olması ve nihayet üçüncüsü bu belgenin ileri sürülen hukuki ilişkiyi tam olarak ispat edememekle beraber bunun vuku bulduğunu kanıtlar nitelikte olması gerekir. Dava konusu olayda, davalı vade tarihini kendi el yazısı ile yazdığını ve senedi imzaladığını açıkça inkar etmediğinden, yukarıda sayılan şartları taşıyan bu belgenin davacı lehine yazılı delil başlangıcı sayılması gerektiği ve o nedenle davacının iddiasını bu belgeyle birlikte tanık beyanlarıyla ispat edebileceği, senede karşı ileri sürülen iddianın ispatı için aynı çeşit ve kuvvette belge sunulmasına gerek olmadığı gözetilmeden, mahkemece yazılı gerekçelerle davacının tanık dinletme talebinin reddedilmesi doğru görülmemiştir.

DAVA : Taraflar arasında görülen davada Bandırma Asliye 2.Hukuk Mahkemesi´nce verilen 13.12.2002 tarih ve 2002/236 - 2002/503 sayılı kararın Yargıtay´ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Dilek Çakıroğlu tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, müvekkilinin davalı ve dava dışı iki şahısla birlikte kurduğu B.... Süt Gıda Ürünleri San. ve Tic.Ltd.Şti.ndeki bir kısım hisselerini davalıya devrettiğini, davalının kalan 1.865.000.000.-TL.lık borcu için düzenlenen bonoya sehven hem borçlu hem alacaklı olarak davalının isminin yazıldığını, bu nedenle bononun icraya konulduğu takibin mahkeme kararıyla iptal edildiğini ileri sürerek, anılan meblağın 26.02.2002 tarihinden itibaren ticari reeskont oranında faiziyle birlikte davalıdan tahsilini istemiştir.

Davalı vekili, müvekkilinin devredilen hisse bedelini nakten ve defaten ödediğini, hisse devir sözleşmesinden bu hususun açıkça belli olduğunu, davacının iddiasını aynı kuvvetteki yazılı belge ile ispat etmesi gerektiğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, toplanan delillere göre, taraflar arasında noterde yapılan 21.11.2001 tarihli hisse devri sözleşmesinde davacının davalıdan devir bedelini nakten ve defaten aldığının ve hiçbir alacağı kalmadığının açıkça belirtildiği, bunun aksinin ancak aynı nitelikteki delille ispatlanabileceği, bu nedenle davacının alacaklısı ve borçlusu aynı kişi olan bononun yazılı delil başlangıcı sayılarak tanık dinletilmesine ilişkin isteminin kabul edilemeyeceği, davacının yemin teklif etme hakkını kullanmayacağını belirttiği gerekçesiyle sübut bulmayan davanın reddine karar verilmiştir.

Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

Dava, şirket hissesi devrinden kaynaklanan bakiye alacağın tahsili istemine ilişkindir. Davacı vekili, bakiye 1.865.000.000.-TL alacak için 21.11.2001 tarihli bono tanzim edildiğini ancak muhasebecinin sehven bononun alacaklı ve borçlusu olarak davalı Zafer Yeşiloğlu´nun ismini yazdığını, bu nedenle bonoya dayalı takibin iptal edildiğini belirterek, yazılı delil başlangıcı nedeniyle tanık dinletme talebinde bulunmuştur. Hisse devir senedi ile aynı tarihi taşıyan 21.12.2001 tarihli ( ve 26.02.2002 vadeli ) bonodaki imza davalı tarafça inkar edilmemiş, senedin davacıya niçin verildiği açıklanmamış sadece davacının iddialarını ibraname niteliğindeki resmi hisse devir sözleşmesi kuvvet ve niteliğindeki yazılı belge ile ispat etmesi gerektiği savunulmuştur. HUMK.nun 292 nci maddesine göre, bir belgenin yazılı delil başlangıcı olarak kabulü için üç şartın birlikte bulunması gereklidir. Bunların ilki, belgenin yazılı olması, İkincisi bu belgenin aleyhine ilişki ileri sürülen taraftan sâdır olması ve nihayet üçüncüsü bu belgenin ileri sürülen hukuki ilişkiyi tam olarak ispat edememekle beraber bunun vuku bulduğunu kanıtlar nitelikte olması gerekir. Dava konusu olayda, davalı vade tarihini kendi el yazısı ile yazdığını ve senedi imzaladığını açıkça inkar etmediğinden, yukarıda sayılan şartları taşıyan bu belgenin davacı lehine yazılı delil başlangıcı sayılması gerektiği ve o nedenle davacının iddiasını bu belgeyle birlikte tanık beyanlarıyla ispat edebileceği, senede karşı ileri sürülen iddianın ispatı için aynı çeşit ve kuvvette belge sunulmasına gerek olmadığı gözetilmeden, mahkemece yazılı gerekçelerle davacının tanık dinletme talebinin reddedilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün BOZULMASINA, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 27.10.2003 tarihinde oybirliğiyle karar verildi


İCRA TAKİBİNDEN FERAGAT ETMEK HUKUKİ VARLIĞI ORTADAN KALDIRM - ALACAK DAVASI - FERAGAT - İMZASI İNKAR EDİLMEYEN SENET

T.C. YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ E. 2011/80 K. 2011/834 T. 25.1.2011

1086/m.95

ÖZET : Mahkemece , "davalı hakkında daha önce başlatılan takipten feragat edilmiş olması" da, davanın reddini gerektiren bir diğer gerekçe olarak gösterilmiş ise de, davacı vekili icra Müdürlüğünde "takibimizden feragat ediyoruz, senet aslının tarafımıza tevdiini talep ederiz." Şeklinde beyanda bulunmuş olup, söz konusu bu beyan, hakkın özünden feragat niteliğinde değildir. Esas haktan feragatin açık bir şekilde yapılması gerekli olduğundan, hakkın özünden değil, sadece takipten feragat edildiği anlaşılmaktadır. Takipten feragate rağmen esas hak, hukuki varlığını korumaya devam ettiğinden, alacaklı, alacağının tahsili için dava veya yeniden icra takibi yoluna başvurabilir. Somut olayda da davacı , feragat etmiş olduğu takipten sonra alacağının tahsili için iş bu davayı açmış olup, mahkemece, davada delil olarak dayanılan ve imzası inkar edilmeyen, tanzim tarihli adi senette yazılı olan alacak miktarının davalıdan tahsiline karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükümün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı, davalılardan A. P.´a ait, tapu kaydında dava dışı Türkiye Finans Katılım Bankası A.Ş. lehine ipotek bulunan daireyi 30.10.2008 tarihinde satın aldığını, davalı A. P.´ın taşınmazı satarken ipotek borcunu kendisinin ödeyeceğini taahhüt ettiğini, ancak bu taahhüdünü yerine getirmediğini, dava dışı ipotek alacaklısının göndermiş olduğu ihtar üzerine, ipotekle temin edilen borcu 18.3.2009 tarihinde ödemek zorunda kaldığını, bu ödeme sebebiyle davalı A. P.´ın , 18.3.2009 keşide ve 20.3.2009 vade tarihli bonoyu düzenleyerek kendisine verdiğini, ancak bonoda keşide yeri yazılı olmadığı gibi, davalı A. P.´ın, temsile yetkili olduğu diğer davalı Koçlar Limited Şirketinin kaşesini bononun arka yüzüne basmak suretiyle, kötüniyetli olarak bono silsilesinde kopukluk yarattığını, bono alacağının tahsili için daha önce kambiyo senetlerine özgü takip başlatmışsa da, davalılar tarafından, ciro silsilesi kopuk olan bononun, kambiyo senedi niteliğinde olmadığı belirtilerek. Bursa 4. İcra Hukuk Mahkemesinde takibin iptali davası açıldığını, alacağını bu şekilde tahsil edemeyeceğini anlayınca söz konusu takipten feragat ederek iş bu davayı açtığını ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere, ödemiş olduğu 9.600,00 TL´nin, ödeme tarihi olan 18.3.2009 tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalılar, davacının ipotekle yükümlü olan daireyi satın aldığını, bu durumun resmi satış sözleşmesinde de açıkça belirtildiğini, davacının ipotek miktarını ödedikten sonra kendilerinden talep edemeyeceğini, kaldı ki ödemenin icra tehdidi altında yapılmadığı gibi, tahsili için başlatılan icra takibinden de davacı tarafından feragat edildiğini, davanın dayanağının kalmadığını savunarak, davanın reddini dilemişlerdir.

Mahkemece, davacının satın aldığı taşınmazdaki ipotek borcunu yükümlendiği, söz konusu borçtan davalıların sorumlu olduğuna ilişkin yazılı bir belge sunulamadığı, davacının davasını ispata yönelik yemin teklifinde de bulunmadığı, bononun, ödenen ipotek borcuna ilişkin olduğu kanıtlanamadığı gibi, yapılan takipten de feragat edildiği belirtilerek, kanıtlanamayan davanın reddine karar verilmiş, hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

1-)Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacının davalılardan Koçlar. Limited Şirketine karşı açmış olduğu davada, tüm temyiz itirazlarının reddine,

2-)Davalılardan A. P.´a karşı açılan dava yönünden, hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde:

Davacı, davalı A. P.´tan, ipotekle yükümlü bulunan taşınmazı satın aldığını, davalı ile aralarındaki anlaşmaya göre ipotek borcunu davalının ödemesi gerekirken, kendisinin ödemek zorunda kaldığını ileri sürerek, ödemiş olduğu ipotek bedelinin tahsili için eldeki davayı açmış, delil olarak da davalı tarafından verilen senede dayanmıştır. Dosyada mevcut olan ödeme dekontundan, davacı tarafından ipotek alacaklısı Türkiye Finans Katılım Bankası A.Ş. ´ne yapılan ödeme tarihi ile, davalı A. P. tarafından keşide edilen 18.3.2009 tanzim ve 20.3.2009 vade tarihli senedin düzenleme tarihi aynı tarihli olup, söz konusu senedin ödenen ipotek borcuna karşılık davacıya verildiğinin kabulü gerekir. Kaldı ki davalı tarafından senedin başka bir borç sebebiyle verildiği de iddia ve ispat edilmemiştir. Her ne kadar senette keşide yeri mevcut olmadığı gibi, ciro silsilesi de kopuk olduğundan söz konusu senet, kambiyo senedi niteliğinde değilse de, imza davalı borçlu tarafından inkar edilmediğinden, davalının davacıya 9.600,00 borçlu olduğunu gösteren "adi senet" niteliğindedir. O halde mahkemenin, "davanın ispatı konusunda yazılı bir belgenin ibraz edilemediği"ne ilişkin kabulünde isabet bulunmamaktadır.

Öte yandan mahkemece , "davalı hakkında daha önce başlatılan takipten feragat edilmiş olması" da, davanın reddini gerektiren bir diğer gerekçe olarak gösterilmiş ise de, davacı vekili İcra Müdürlüğünde 7.5.2009 tarihinde, "takibimizden feragat ediyoruz, senet aslının tarafımıza tevdiini talep ederiz." Şeklinde beyanda bulunmuş olup, söz konusu bu beyan, hakkın özünden feragat niteliğinde değildir. Esas haktan feragatin açık bir şekilde yapılması gerekli olduğundan, hakkın özünden değil, sadece takipten feragat edildiği anlaşılmaktadır. Takipten feragate rağmen esas hak, hukuki varlığını korumaya devam ettiğinden, alacaklı, alacağının tahsili için dava veya yeniden icra takibi yoluna başvurabilir. ( Bakınız. Aynı yönde HGK´nun 1995/12-814 esas. 1995/1010 karar sayılı 22.11.1995 tarihli kararı ) Somut olayda da davacı , feragat etmiş olduğu takipten sonra alacağının tahsili için iş bu davayı açmış olup, mahkemece, davada delil olarak dayanılan ve imzası inkar edilmeyen, 18.3.2009 tanzim tarihli adi senette yazılı olan alacak miktarının davalıdan tahsiline karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.

SONUÇ : 1. Bent gereğince, davalılardan K... ... Limited Şirketine karşı açılan dava yönünden tüm temyiz itirazlarının reddine, 2. Bentte açıklanan nedenlerle, diğer davalı A. P.´a karşı açılan dava yönünden, temyiz edilen hükümün temyiz eden davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan 17.15 TL. temyiz harcının istenmesi halinde iadesine, 25.1.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.



BİLİR KİŞİ RAPORUNDA HUKUKİ GÖRÜŞ BİLDİREMEZ.

Yargıtay 15. Hukuk Dairesi  Esas no: 1991/1695  Karar no: 1991/5031  Tarih: 24.10.1991

YENİ--6100-HUKUK MUHAKEME KANUNU(HMK)

Bilirkişi açıklamalarının tespiti ve rapor

MADDE 279- (1) Mahkeme, bilirkişinin oy ve görüşünü yazılı veya sözlü olarak

bildirmesine karar verir.

(2) Raporda, tarafların ad ve soyadları, bilirkişinin görevlendirildiği hususlar, gözlem ve inceleme konusu yapılan maddi vakıalar, gerekçe ve varılan sonuçlarla, bilirkişiler arasında görüş ayrılığı varsa, bunun sebebi, düzenlenme tarihi ve bilirkişi ya da bilirkişilerin imzalarının bulunması gerekir. Azınlıkta kalan bilirkişi, oy ve görüşünü ayrı bir rapor hâlinde de mahkemeye sunabilir.

(3) Mahkeme, bilirkişinin oy ve görüşünü sözlü olarak açıklamasına karar verirse, bilirkişinin açıklamaları tutanağa geçirilir ve tutanağın altına bilirkişinin de imzası alınır. Kurul hâlinde görevlendirme söz konusu ise bilirkişilerin bilgilerine başvurulan hususu hemen aralarında müzakere etmelerine imkân tanınır ve müzakere sonucunda açıklanan oy ve görüş, tutanakla tespit edilip; tutanağın altı, bilirkişilere imza ettirilir.

(4) Bilirkişi, raporunda ve sözlü açıklamaları sırasında, hukuki değerlendirmelerde bulunamaz.

*ÖZEL YADA TEKNİK BİLGİ GEREKTİREN DURUMLAR ( Bilirkişi Görüşüne Başvurulması )

*BİLİRKİŞİYE BAŞVURULMASI ( Mahkemece Çözümü Özel Yada T.nik Bilgi Gerektiren Durumlarda )

*HAKİMLİK MESLEĞİ İLE İLGİLİ KONULAR ( Bilirkişiye Başvurulamaması )

*MADDİ VAKILAR ( Bilirkişinin Görüş Bildirebileceği Alan )

 *DELİLLERİ TAKDİR YETKİSİ ( Bilirkişilerin Yetkisinin Olmaması )

 *HUKUKİ GÖRÜŞ BİLDİRİLMESİ ( Bilirkişilerin Yetkisinin Olmaması )

ÖZET :

Mahkeme, çözümü özel ya da teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişi görüşüne başvurur. Hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümü mümkün konularda bilirkişi dinlenemez. Bilirkişi maddi vakalar hakkında görüşünü bildirir. Hukuki sorunlar hakkında görüşbildiremez ve delilleri takdir yetkisi de yoktur.

DAVA :

Taraflar arasındaki davanın ( Ankara Altıncı Asliye Hukuk Hakimliği )nce görülerekmahkeme ilamında belirtilen gerekçelere binaen verilen, 20.12.1990 tarih ve 234-871 sayılıhükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dosyadaki kağıtlar okundu gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR :

Davacı vekilince 5.4.1990 günlü dilekçeyle açılan davada; davacı şirketin 25.11.1987günlü sözleşmeyle Rize İli Balıkçı barınağı 3. kısım ikmal inşaatını üstlendiği, ilk yıliçin öngörülen 200 milyon ödeneğin sözleşmeyi müteakip 100 milyon liraya indirildiği;sürenin kısalığı nedeniyle o yıl ancak 58 milyon liralık iş yapılabildiği, kalan kısım1988´e aktarıldığı halde bunun için fiyat farkı verilmediği, önceki yüklenicinin hatalıdöktüğü 703 adet beton blokun ayrılması işinin hakedişe alınmadığı, taş ocağının geçteslimi nedeniyle temin edilen 13.000 ton taşa fiyat farkı ödenmediği, 16103/A pozunda yeralan fiyatın davacı aleyhine yanlış uygulandığı, eksalesyan farkı uygulanmadığı,hakedişlerden süre uzatılmasına hak kazanıldığı halde usulsüz ceza ve kullanılmayan süreiçin maçuna kirası kesildiği, lojman ve idari bina ile rıhtım inşaatında bir kısım işlerinhakedişlere dahil edilmediği, 12 no´lu hakedişin noksan düzenlendiği, demir, çimento,akaryakıt fiyat farklarının verilmediği... bu suretle davalı idarenin sözleşmeye uymadığı,bunlarla da yetinmeyerek 2.2.1990 tarihinde Noterden gönderdiği yazıyla sözleşmeninfeshini ihbarda bulunduğu bildirilerek -fazla hak saklı tutulupsayılanlardan doğan alacağamahsuben 17.000.000 TL.nın dava tarihinden itibaren reeskont faiziyle davalı Bakanlıktantahsili, bu iş dolayısiyle verilen iki adet ve 63 milyon liralık teminat mektubu üzerindeyaratılan muarazanın men´i ile bu mektupların iadesine karar verilmesi talep edilmiştir.

Davalı Bakanlık vekilince verilen cevapta ise; 650 milyon lira keşif bedelli işinnormal bitim tarihinin 25.12.1988 olduğu bu sürenin daha sonra 17.7.1989´a değinuzatıldığı, işin hızlandırılması için muhtelif tarihlerde yazılı uyarıda bulunulduğu,olumlu sonuç alınamadığı, 20.12.1989´da şantiyede faaliyetin durdurulduğu, çaresizkalındığı için 1.2.1990´da feshin ihbarına gidilerek tanınan sürenin ardından sözleşmeninfeshedildiği, davacının kusurlu olduğu, kesin hesap çıkarılması gerektiğinden 12 no´luhakedişin ikmal edilemediği bildirilmiş, dayanaksız davanın reddi istenilmiştir.

Mahkemece sözleşme ve ekleriyle bu işe dair sair evrak celbedilmiş, tayin edilenbilirkişiler marifetiyle ve istinabe suretiyle keşif icrasına karar verilmiş, davacıyüklenicinin davalı idareden 272.655.590 TL. alacaklı bulunduğuna dair 27.9.1990 günlürapor alınmıştır. Yanların itirazı üzerine bu kez davacının alacağının 272.655.590 TL.değil 378.712.644 TL. olduğuna dair 12.11.1990 günlü ek rapor mahkemeye sunulmadan ve8.11.1990 tarihinde saklı tutulan alacakdan 365 milyon liranın tahsili talebiyle aynımahkemede açılan ve 1990/742 esasda kayıtlı olan dava, işbu dava ile birleştirilmiştir.Daha sonra bilirkişilerin ek raporuna bağlı kalınarak davanın kabulüne karar verilmiş, bukarar davalı vekilince temyiz edilmiştir.

1 ) Mahkeme, çözümü özel ya da teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişi görüşüne başvurur. Hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümü mümkünkonularda bilirkişi dinlenemez ( HUMK. md. 275 ). Hakim bilirkişi raporunda noksan ve müphemgördüğü hususların giderilmesi için ek rapor isteyebilir, gerekirse yeniden bilirkişi seçer, yeniden tetkikat yaptırabilir ( HUMK. md. 283 ). Bilirkişi maddi vakalar hakkında görüşünü bildirir. Hukuki sorunlar hakkında görüş bildiremez, delilleri takdir yetkisi deyoktur. Bilirkişi raporunun hükme esas alınması belirtilen bu kurallara uygun olmasıyla mümkündür. Aksine tutum, Türk Milleti adına hüküm vermeye tek yetkili "Hakim´in" yerine"bilirkişi"nin konulması sonucunu doğurur. Sözleşmenin yorumu, yanlarca ileri sürülen hususların sabit kabul edilmesi bilirkişiye terkedilemez. Bu hususlar gözetilmediği için dosyadaki rapor yetersizdir. Yetersiz rapora dayanılarak hüküm verilemez.

Şöyle ki;

-Yanlar arasında sözleşme 27.10.1987 tarihlidir. Konusu Rize Balıkçı barınağı 3. kısıminşaatıdır. Yükleniciye yer teslimi 25.11.1987´de yapılmıştır. İşin süresi 400 takvimgünüdür, bitim tarihi ise, 25.12.1988´dir. Keşif bedeli 650 milyon liradır. Ödenekdilimleri 1987 yılı için 200, 1988 yılı için de 450 milyon liradır. Davacı, yüklenicinin çeşitli nedenlere dayalı istekleri üzerine son kez 17.7.1989 tarihine değin süre uzatımıverilmiştir. Ödenek dilimleri de 1987´de 100 milyon, 1988´de 138.681.239 TL. 1989 yılıiçin de 411.318.761 TL. olarak tespit edilmiştir. İşin verilen sürede bitirilecek hızlayürütülemediği neden gösterilerek davalı İdarece davacı yükleniciye dört kez ihtarnamegönderilmiş, 20.12.1989´da şantiyede faaliyetin en aza indirildiğinden bahisle son kezmehil verilip, 1.2.1990 günlü yazıyla feshin ihbarına gidilmiş, ardından da imalat % 64.73oranında iken 16.4.1990 günlü "olur"la sözleşme davalı tarafca feshedilmiştir. F.iradesinin davacı yana ulaşmış olduğunda uyuşmazlık yoktur. Davacı da açtığı bu davada-karşılıklı edimler henüz yerine getirilmediği haldekesin teminatın iadesini istemişolmakla, fesih konusunda yanların iradesi birleşmiştir. O halde yargı önüne getirilençekişmenin çözümü için kesin hesabın mahkemece çıkartılması zorunludur. Uygulama budoğrultuda kararlılık kazanmıştır. Raporda kesin hesap çıkarılmamış, aksine "taraflarca karşılıklı yapılacak kesin hesap"dan söz edilmiştir.

- Raporda, dosya eklerinden olan hakedişlerde itiraz olup olmadığı ve itiraz varsaşekle uygunluğu bildirilmemiştir. Özellikle kesilen ceza ve maçuna kiraları ile beton blokayırma iş bedellerinin yer aldığı hakedişlerin usulüne uygun itirazla imzalandığıvarsayılarak sonuca gidilmiştir. Hakimlikce de celbedilen hakediş evrakı en azından buyönüyle incelenmemiştir. Halbuki; sözleşmenin 3. maddesinde Bayındırlık İşleri GenelŞartnamesi sözleşme ekleri arasında sayılmıştır. Bu hüküm HUMK.nun 287. maddesince "delilsözleşmesi" niteliğindedir. O halde BİGŞ. hükümlerinin hakim tarafından doğrudanuygulanması gerekir. Anılan sözleşmenin 39. maddesinde ara hakedişlerin nasıldüzenleneceği yanında, yüklenicinin itirazının ne "şekilde" yapılacağı belirlenmiştir.Buna göre geçerli itiraz için hakedişlerin "idareye verilen ... tarihli dilekçemde yazılıihtirazi kayıtla" ibaresi yazıldıktan sonra imzalanması, itiraz nedenlerini bildirendilekçenin idareye verilmesi, bir örneğinin de hakedişe eklenmesi zorunludur. Oysa mevcut hakedişlerin hiç birinde bu şekle uygun bir itiraza rastlanılmamıştır. Sadece "itirazkaydıyla" imza edilmesi şekil şartına uyulmadığı için yeterli değildir.
Raporda demir, çimento gibi malzeme fiyat farkları hiç bir hesap yapılmadan "tahmini"olarak 30 milyon lira gösterilmiştir. Ankara´da 5.4.1990 tarihinde dava açılmış iken, RizeHukuk Hakimliğince 17.5.1990 ve 25.5.1990 tarihinde yapılan delil tespitleri esas alınaraksonuca gidilmiştir. HUMK.nun 370. maddesi uyarınca-davacı vekilince 2.7.1990 günlüdilekçede belirtildiği gibi-yetkisiz ve görevsiz mahkemece yapılan delil tespitleri vetahmine dayalı rakamlar hükme esas alınamaz. BİGŞ.nin 26.maddesince iş yerlerindetutulması zorunlu ve yüklenici tarafından imzalanan, günü gününe yapılan işleri gösteren relöve ve ataşman defterleri, bunlarla ilgili belgeler incelenerek işe başlanıldığındanterk edildiği güne değin yüklenicinin yaptığı işlerin ayrı ayrı nitelik, cins ve miktarıile parasal değerleri tayin edilerek, varsa deftere geçmeyen işler dair yüklenicininitirazına dair evrak değerlendirilerek, mahallinde karşılaştırma yapılarak bulunacakrakamların raporda yer alması gerekir.

- Raporda, yanlar arasında ihtilaflı beton blok adedi, ocakta kalan taşa davalıidarenin el koymuş olması... gibi kabulü mahkemeye bağlı hususlarda davacı beyanlarınaitibar edilerek hesap yapılmış, davalı İdarenin ortaya attığı nefaset farkı üzerinde hiçdurulmamıştır. İş programına göre başlangıçta yeterince taş temin edildiği, taş ocağınınteslim tarihinin iş süresini etkilemediği şeklindeki itiraz ek rapordacevaplandırılmamıştır. Süre uzatımı için öngörülen mücbir sebeplerin sözleşmenin 6/C-2 veBİGŞ.nin 27. maddesince tespiti konusuna değinilmemiştir. Mahkemece de bu hususlar ele alınmamıştır.

- Sözleşmenin normal süresi, verilen ek süreler, fesih tarihine değin geçen süre vefesih anında işin ulaştığı % 64.73´lük oran, yıllara göre ödenek aktarmaları, iş süresinin"takvim günü" olarak saptanması halinde -mücbir sebep olarakbelgelendirilmeyen normal kışgünlerinin süreden sayılacağı da gözetilip, değerlendirilerek kalan işin ne kadar süredebitirilebileceği.. gibi, yanların kusur durumunun tayinine dair ve bu konuda mahkemenintakdirine esas olabilecek teknik bulgular açık ve net biçimde sıralanmamıştır. Oysa,davalı İdare sözleşmeyi BİGŞ.nin 47. maddesi uyarınca feshettiğini ileri sürdüğüne görefesihde kusurlu yanın tayin edilmesi zorunludur. Bu haliyle de rapor noksan ve hüküm içinyetersizdir.

Bu durumda mahkemece; ikisi inşaatın nev´ine göre konusunda uzman, biri hukukçu olmaküzere yeniden teşkil edilecek üç kişilik bilirkişi kuruluyla ve istinabe suretiylemahallinde keşif icrasıyla, tarafların iddialarına, özellikle mevcut raporlaraitirazlarına, sözleşme ve teknik eklerine ve ilgili evraka göre inceleme yapılmasısuretiyle kesin hesabın çıkarttırılması, davacının temerrüde düşmesinde ve dolayısiylefesihte yanların kusurunu tayine elverişli rapor alınması ve cümle deliller birlikte takdir edilmek suretiyle oluşacak sonuca göre hükme varılması gerekirken, geçersiz tespitlere ve tahminlere dayalı yetersiz ve noksan rapora bağlı kalınarak karar verilmesi yanlış olup, hükmün bozulması gerekir.

2 ) Ayrıca;

- D. İhale Kanununun 56., BİGŞ.nin 45. maddeleri uyarınca ve sözleşmenin 22.maddesinde belirtildiği gibi SSK.dan ilişiğinin kesilmesi koşuluna bağlı olduğunabakılmaksızın teminatın doğrudan iadesine karar verilmiş olması,

- Mahallinde hakim huzuruyla keşfin yapıldığını tevsik eden keşif tutanağı ve istinabeevrakı getirtilip, dava dosyasına konulmamak suretiyle HUMK. nun 241 ve 366. maddelerininihlal edilmesi de,

Kabule göre doğru değildir.

SONUÇ :

Yukarıda 1 ve 2. bendlerde açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün davalıyararına ( BOZULMASINA ), bozma nedenine göre sair itirazların incelenmesine yer olmadığına,100.000 TL. duruşma vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, 24.10.1991gününde oybirliğiyle karar verildi.


ORMANDAN TOPRAK KAZANMA ZİLLİYETLİK.KAZANDIRICI ZAMAN AŞIMI -KESİNLEŞMİŞ ORMAN KADASTROSU

YARGITAY 20. Hukuk Dairesi 2005/1422 E.N , 2005/1829 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki tapu iptali ve tescil davasının yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı Hazine vekili tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:

K A R A R

Kadastro sırasında …… Köyü 108 ada 38 parsel sayılı 123.660,36 m2 yüzölçümündeki taşınmaz, fıstıklık olarak vergi kaydı ile ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle davalı adına tesbit ve tescil edilmiştir.

Davacı Hazine, taşınmazın sınırlarının sabit olmadığı, orman ve mera niteliğinde bulunduğu iddiasıyla dava açmıştır.

Mahkemece davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Dava, tapu iptali tescil davasıdır.

Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde tesbit tarihinden önce orman kadastrosu yapılmamıştır.

Kural olarak; orman sınırlandırılması yapılmayan veya sınırlandırılmanın ilk olarak yapıldığı yerlerde, bir yerin orman niteliğinin ve hukuki durumunun 3116, 4785 ve 5658 Sayılı Yasa hükümlerine göre çözümlenmesi gerekir. 3116 Sayılı Yasa ile sadece devlet ormanları belirlenmiştir. 13.07.1945 tarihinde yürürlüğe giren 4785 Sayılı Yasanın 1. maddesi gereğince 2. maddesinde sayılan istisnalar dışında bütün ormanlar devletleştirilmiş, devletleştirilen ormanlardan bazıları sonradan yürürlüğe giren 5658 Sayılı Yasa ile iadeye tabi tutulmuştur. İadenin koşulları yasada gösterilmiştir. Somut olayda; Hazine orman iddiası ile dava açtığına göre, çekişmeli taşınmazın orman sayılan ya da orman toprağı sayılan yerlerden olup olmadığının belirlenmesi, en eski tarihli memleket haritası, hava fotoğrafı ve amenajman planının taşınmaz yerine uygulanması suretiyle çözüleceği açıktır. Mahkemece, uzman orman yüksek mühendisi aracılığı ile resmi belgelere dayalı olarak usulünce bir inceleme yapmadan taşınmaz üzerindeki müşahade ve incelemesini yapan ziraat teknisyeni raporuna göre karar verilmiştir.

Dayanılan, 07.07.2003 tarihli Ziraat Teknisyeni Hilmi Gökçek tarafından hazırlanan raporda, çekişmeli 108 ada 38 parsel sayılı taşınmazın batıdan doğuya, güneyden kuzeye doğru % 35-4 yaş arasında halen üzerinde meyveli durumda sakız ağaçlarından aşılanmış antepfıstığı olduğu, sürgünleri alınmış yabani antepfıstığı ağaçları ve sakız ağaçları olduğu, yükselen eğimle kayalık, taşlık bir arazi yapısı olduğu ve bahçe niteliğinde FISTIKLIK ve SAKIZLIK olduğu belirtilmiştir.

 Esasen; Çam, Ladin, Gürgen, Meşe gibi asıl orman ağaçları yanında, meyveli-meyvesiz fıstık çamı, palamut meşesi, aşısız kestane, kavak, söğüt, kızılağaç, akasya, okaliptüs ağaçları ile aşılı ve aşısız zeytinliklerle yabani veya aşılanmış fıstık, sakız ve sakız nevileri olan menengiç, buttun, yabani sakız, mezdeki sakızı, adi sakız, filistin sakızı ve harnup ağaçları da orman örtüsüdür. Bu gibi yerler yerleriyle birlikte orman sayılır. Sahipli yani tapulu olmak koşuluyla fıstık çamları ve palamut meşelikleri 4785 Sayılı Yasanın 2/B maddesinde ve yine 6831 Sayılı Yasanın 1/H maddesinde istisnai olarak, aşılı ve aşısız zeytinliklerle, 6777 Sayılı Yasada açıklanan yabani veya aşılanmış fıstıklık, sakızlık ve harnupluklar 6831 Sayılı Yasanın 1. maddesinin istisnaları olup orman sayılmazlar. Ne var ki; istisnanın ana koşulu …sahipli arazide… kavramı olup, bu tapu kaydı olan ve kayıttaki nitelik dahi aynı olan taşınmazı ifade eder. Dayanılan 28.05.1968 tarihli 147 numaralı vergi kaydı fıstıklık niteliğinde ise de, vergi kaydı yasanın kastettiği amaçta sahiplik belgesi olmayıp zilyetliği kanıtlayan ve doğrulayan bir belgedir. 28.02.1995 tarihinde yürürlüğe giren 4086 Sayılı Yasayla değişik 3573 Sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkındaki Kanunun 1 ve 2. maddesindeki imar, tahsis ve ihya koşulları, 6777 Sayılı Yasayla Sakız ve Nevileriyle, Harnupluklara da teşmil olunmuştur. Bu nedenle, ilerde doğması muhtemel hak sahiplerinin belirlenebilmesi için mahkemece, 3573 Sayılı (4086 Sayıl Yasa ile değişik), 6777 Sayılı Yasaya göre Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca ilgililerine bir tahsis yapılıp yapılmadığı öncelikle araştırılmadığı gibi, eksik inceleme ve yetersiz bilirkişi raporu ile karar verilemez.

Mahkemece, eski tarihli memleket haritası, hava fotoğrafları ve varsa amenajman planı ilgili yerlerden getirtilip, önceki bilirkişiler dışında bu konuda uzman serbest orman mühendisleri arasından seçilecek bir orman yüksek mühendisi ve bir fen elemanı aracılığıyla yeniden yapılacak inceleme ve keşifte, çekişmeli taşınmaz ile birlikte çevre araziye de uygulanmak suretiyle taşınmazın öncesinin bu belgelerde ne şekilde nitelendirildiği belirlenmeli; 3116, 4785 ve 5658 Sayılı Yasalar karşısındaki durumu saptanmalı; tapu ve zilyedlikle ormandan toprak kazanma olanağı sağlayan 3402 Sayılı Yasanın 45. maddesinin ilgili fıkraları, Anayasa Mahkemesinin 01.06.1988 gün ve 31/13 E.K.; 14.03.1989 gün ve 35/13 E.K. ve 13.06.1989 gün ve 7/25 E.K. sayılı kararları ile iptal edilmiş olduğundan, bu yollarla ormandan yer kazanılamayacağı, öncesi orman olan bir yerin üzerindeki orman bitki örtüsü yokedilmiş olsa dahi, salt orman toprağının orman sayılan yer olduğu düşünülmeli; toprak yapısı, bitki örtüsü ve çevresi incelenmeli; kesinleşmiş orman kadastrosu bulunmadığından, yukarıda değinilen diğer belgeler fen ve uzman orman bilirkişiler eliyle yerine uygulattırılıp; orijinal-renkli (renkli fotokopi) memleket haritasının ölçeği kadastro paftası ölçeğine, yine kadastro paftası ölçeği de memleket haritası ölçeğine çevrildikten sonra, her iki harita komşu ve yakın komşu parselleri de içine alacak şekilde birbiri üzerine ablike edilmek suretiyle, çekişmeli taşınmazın konumunu çevre parsellerle birlikte haritalar üzerinde gösterecekleri yalnız büro incelemesine değil, uygulamaya ve araştırmaya dayalı, bilirkişilerin onayını taşıyan krokili bilimsel verileri bulunan yeterli rapor alınmalı; böylesine yapılacak incelemede taşınmazın resmi belgelerde orman sayılan yerlerden olduğunun saptanması halinde 4785 Sayılı Yasanın 2/B maddesi ve 6831 Sayılı Yasanın 1-H maddesinde sayılan istisnalara girip girmediğinin araştırılması konusunda davalı tarafa tapu kaydı bulunup bulunmadığı sorulmalı, varsa getirtilerek uygulanıp kapsamı belirlenmeli, şayet tapu kaydı ibraz edilemiyor ise, vergi kaydının sahiplik belgesi sayılmayacağı değerlendirilmeli ve ondan sonra oluşacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmelidir.

 SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; Hazine vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA 28/02/2005 günü oybirliği ile karar verildi.


KESİNLEŞEN ORMAN KADASTROSUNA İTİRAZ-ORMANIN ÖZEL MÜLKİYETE KONU OLMASI- ORMANIN ZİLYETLİKLE KAZANILMASININ MÜMKÜN OLMAMASI- PAFTA ÖLÇEKLERİNİN EŞİTLENMESİ

YARGITAY

20. Hukuk Dairesi 2005/1086 E.N , 2005/1482 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki kadastro tespitine itiraz davasının yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi davacı Orman Yönetimi ile davalılardan Dursun Ali Kasap tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR

Kadastro sırasında Paşapınar Mahallesi 236 ada 107 parsel sayılı 6974.97 m2 yüzölçümündeki taşınmaz, belgesizden fındık bahçesi niteliği ile kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle davalılar Fatma Kasap ve arkadaşları adlarına tespit edilmiştir. Davacı, orman iddiasıyla dava açmıştır. Mahkemece davanın kısmen kabulüne ve dava konusu parselin (A) işaretli 2645, 92 m2 yüzölçümündeki bölümünün tespit gibi davalı gerçek kişiler, (B) işaretli 4329,05 m2 yüzölçümündeki kesimin ise orman niteliği ile Hazine adına tapuya tesciline karar verilmiş, hüküm davacı Orman Yönetimi ve davalılardan Dursun Ali Kasap tarafından temyiz edilmiştir.

Dava kadastro tespitine itiraz niteliğindedir.

Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde tesbit tarihinden önce orman kadastrosu yapılmamıştır.

1) İncelenen dosya kapsamına, kararın dayandığı gerekçeye ve özellikle keşif sonucu düzenlenen bilirkişi raporunda çekişmeli taşınmazın (B) işaretli bölümünün eylemli biçimde orman olduğu saptandığına göre, davalılardan Dursun Ali Kasap’ın çekişmeli taşınmazın (B) işaretli bölümüne yönelik temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2) Orman Yönetiminin çekişmeli taşınmazın (A) işaretli bölümüne yönelik temyiz itirazlarına gelince;

Mahkemece yapılan araştırma ve inceleme hükme yeterli değildir. Şöyle ki; dava konusu parsel de içinde olmak üzere aynı gün Dairede incelemesi yapılan Paşapınar Mahallesi 234, 236 ve 238 adada bulunan birçok parselin Orman Yönetimi tarafından aynı nedenle davaya konu edildiği, mahkemece bu taşınmazların her biri için ayrı keşifler yapıldığı, orman bilirkişi tarafından taşınmazların durumu memleket haritasında incelenmekle birlikte orijinal renkli (elle boyanmıştır) olmadığı ve kenarındaki lejant işaretleri taşımadığı gibi memleket haritası ile kadastro paftasının ölçekleri denkleştirilerek birbirini üzerine aplike edilmek suretiyle taşınmazların konumları gösterilmemiştir. Denetlenemeyen bilirkişi rapor ve haritasına dayanılarak hüküm kurulamaz.

 Yörede bulunan ve birbirine komşu olan adalardaki bir çok parselin mahkemede dava konusu edildiği anlaşıldığına göre, parsel bazında inceleme yapılarak sonuca ulaşma olanağı bulunmamaktadır. Her parsel dosyasında ilgili kayıt ve belgeler ile komşu parsellere ait tutanak örnekleri ve kayıtları getirtilip, dava dosyası keşfe hazır hale getirildikten sonra aynı yörede bulunan adalarda Orman Yönetiminin açtığı davalara konu olan taşınmazların ada ve parsel numaraları belirlenmeli, dava ve usul ekonomisi bakımından bu dava dosyalarından birisi kılavuz dosya seçilerek o dava dosyası üzerinde evvelce görev almış bilirkişiler dışında yeniden seçilecek üç kişilik orman yüksek mühendisi ve bir fen elemanı huzuruyla yapılacak keşifte, en eski tarihli memleket haritası, amenajman planı ve hava fotoğrafı çekişmeli taşınmaz ile bu adadaki ve çevre adalardaki araziye de uygulanmak suretiyle taşınmazların öncesinin bu belgelerde ne şekilde nitelendirildiği belirlenmeli; 3116, 4785 ve 5658 Sayılı Yasalar karşısındaki durumu saptanmalı; tapu ve zilyedlikle ormandan toprak kazanma olanağı sağlayan 3402 Sayılı Yasanın 45. maddesinin ilgili fıkraları, Anayasa Mahkemesinin 01.06.1988 gün ve 31/13 E.K.; 14.03.1989 gün ve 35/13 E.K. ve 13.06.1989 gün ve 7/25 E.K. sayılı kararları ile iptal edilmiş olduğundan, bu yollarla ormandan yer kazanılamayacağı, öncesi orman olan bir yerin üzerindeki orman bitki örtüsü yokedilmiş olsa dahi, salt orman toprağının orman sayılan yer olduğu düşünülmeli; toprak yapısı, bitki örtüsü ve çevresi incelenmeli; kesinleşmiş tahdit söz konusu olmadığından, yukarıda değinilen diğer belgeler uzman bilirkişiler eliyle yerine uygulanıp, çekişmeli bu parsellerin tümünün memleket haritasına göre konumu saptanmalı, memleket haritasında bu parsellerin tümünün bulunduğu yer belirlenerek işaret ettirilmeli ve memleket haritası ölçeği büyütülerek aynen bu bölgede bulunan dava konusu parsellerin birleştirilmiş kadastro paftalarına yansıtılıp, memleket haritasında orman olarak gösterilen ve gösterilmeyen yerler kadastro paftası üzerine, yine en az ada ya da birkaç ada bazında kadastro pafta ölçeği memleket haritası ölçeğine eşitlenerek o adadaki tüm parseller memleket haritası üzerine ablike edilerek keşfi ve uygulamayı izlemeye ve denetlemeye elverişli birleşik haritalı rapor alınmalıdır.

Ayrıca, 6831 sayılı yasanın 17/2 maddesi hükmüne göre: Devlet ormanlarının herhangi bir suretle yanmasından veya açıklıklarından faydalanılarak işgal, açma veya herhangi şekilde olursa olsun kesme, sökme, budama veya boğma yollariyle elde edilecek yerlerle buralarda yapılacak her türlü yapı ve tesisler, şahıslar adına tapuya tescil olunamaz. Buralara doğrudan doğruya orman idaresince el konulur. Yanan yerlerde husule gelen enkaz hiçbir suretle eşhasa satılamaz. Bunlar resmi daire ve müesseseler ihtiyacına tahsis olunur.

Yasa metninden açıkça anlaşıldığı gibi, hangi nedenle olursa olsun orman içi açıklıklarda tarım, inşaat ve hayvancılık yapmak amacı ile ağıl yapılamaz. Bu tür yerler özel mülk olamaz. Yönetim derhal el koyma hakkına sahiptir. Orman içi açıklıklardan yararlanabilmek için zorunlu olarak orman kullanılacaktır. Bu kullanım nedeniyle yeni açma, genişletme, yangın oluşması önlenemeyecek ve orman bütünlüğü bozulacaktır.

Ayrıca, bu tür taşınmazların öncesinin orman olma zorunluluğu yoktur. Zira, öncesi orman olan ve ormandan açılan taşınmazlar, 6831 Sayılı Yasanın 1. maddesi ve Yargıtay uygulamaları gereği oluşan kesin içtihatlara göre zaten orman sayılmaktadır. 17. maddede tanımı yapılan olgu, öncesi orman iken açılan yerlerle beraber ayrıca [HANGİ NEDENLE OLURSA OLSUN ORMAN İÇİ AÇIKLIKLARIN KAZANILAMAYACAĞI İLKESİNİ İÇERMEKTEDİR VE AMACI ORMAN BÜTÜNLÜĞÜNÜ KORUMAKTIR].

 Yasa koyucu ayrı bir kavram oluşturmuş ve hangi nedenle olursa olsun orman içi açıklıklarda tarım ve inşaat ile özel mülke dönüşme yolunu kapamıştır. Bu itibarla, dava konusu taşınmazın memleket haritasında açık alanda gözükmesi bu olguyu değiştirmez. Etrafı ormanla çevrili olan taşınmazlar özel mülke dönüşüp, tarım ve inşaata açıldığında orman bütünlüğünün bozulacağı tartışmasızdır. Dairemizin bu yoldaki kararları Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca benimsenmiş ve yerleşik kararlar halini almıştır. Örnek:

Şöyle ki, [Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 1997/20-830 E., 1997/1034 K. sayılı ve 10.12.1997 tarihli ve yine Hukuk Genel Kurulunun 1997/20-808 E., 1997/1039 K. sayılı ve 10.12.1997 tarihli kararları]. Bu tür yerler yasa gereği orman sayıldığı için, orman içi açıklık ve boşlukların zilyetlik yolu ile kazanılmasına yasal olanak yoktur. Dolayısıyla bu yollarla ormandan toprak kazanımından söz edilemez.

Açıklanan konular gözönünde bulundurularak taşınmazın çevresindeki taşınmazların niteliğine göre, çekişmeli parselin etrafı ormanla çevrili ise mülkiyet belgesi, tapu kaydı olmadığı takdirde bu tür yerlerin 6831 Sayılı Yasanın 17/1-2 maddesine aykırılık teşkil ettiği düşünülmeli, bütün bu konuları kapsayacak, duraksamaya yer vermeyen en az bir ada veya birkaç ada bazında dava konusu edilen parselleri bir arada gösterir orijinal renkli memleket haritası ile kadastro paftası ölçekleri eşitlenerek birbiri üzerine aplike edilmiş şekliyle ortak imzalı rapor ve kroki alınıp bundan sonra bu rapor ve haritaların onaylı bir örneği aynı yörede bulunan tüm parsel dava dosyaları içine konmalı, böylece taşınmazın orman sayılan yerlerden olup olmadığı kesin biçimde saptanmalı ve oluşacak sonuca göre bir karar verilmelidir.

Açıklanan hususlar gözetilmeksizin, eksik inceleme ve yetersiz bilirkişi raporuna dayanılarak yazılı biçimde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ : 1) Yukarıda 1. bentte açıklanan nedenlerle davalılardan Dursun Ali Kasap’ın çekişmeli taşınmazın (B) işaretli bölümüne yönelik temyiz itirazlarının REDDİNE,

2) 2. bentte açıklanan nedenlerle Orman Yönetiminin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün çekişmeli taşınmazın (A) işaretli bölümüne yönelik olarak BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde Orman Yönetimine iadesine 21/02/2005 günü oybirliği ile karar verildi.



ORMAN KADASTRO TESPİTİNE İTİRAZ-ZAMAN AŞIMI ZİLLİYETLİĞİ - KESİNLEŞMİŞ ORMAN KADASTROSU
- TAŞINMAZIN ORMAN OLUP OLMADIĞI İDDİASIYLA ARAŞTIRMA YAPILMASI İSTEMİ

YARGITAY 20. Hukuk Dairesi 2005/1949 E.N , 2005/2644 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasındaki kadastro tesbitine itiraz davasının yapılan duruşması sonunda kurulan hükmün Yargıtayca incelenmesi Orman Yönetimi tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü:

K A R A R

Kadastro sırasında ….. Beldesi 167 ada 3 parsel sayılı 19858.14 m2 yüzölçümündeki taşınmaz, bağ ve bahçe niteliği ve kazandırıcı zamanaşımı zilyetliği nedeniyle davalı adına tesbit edilmiştir.

Davacı Orman Yönetimi, taşınmazın orman sayılan yerlerden olduğu iddiasıyla dava açmıştır.

Mahkemece davanın reddine ve dava konusu parselin ….. …… adına tapuya tesciline karar verilmiş, hüküm davacı Orman Yönetimi tarafından temyiz edilmiştir.

Dava kadastro tespitine itiraz niteliğindedir.

Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde tesbit tarihinden önce orman kadastrosu yapılmamıştır.

Mahkemece yapılan araştırma ve inceleme hükme yeterli değildir.

Dairemizin 13.12.2004 günü 2004/8108-13018 sayılı ilamı ile dava konusu 3 parsele ait pafta örneği Batı ve Doğusundaki yollardan sonraki 167 ada 68, 69, 91 ve 92 parsel sayılı taşınmazların tutanak örneklerinin dosyada bulunmadığı belirtilerek değinilen belgelerin gönderilmesi gereğine değinilmiştir.

Eksikliklerin giderilmesi sonucu, kadastro çalışması sırasında çekişmeli taşınmazın Batısından yoldan sonra gelen 68 parsel ile 2 parsel orman niteliği ile Hazine adına tesbit görüp itirazsız kesinleşmiş, 69 parsel ise kadastro mahkemesinin 2002/529-2003/118 sayılı dosyasında; Doğusundaki yoldan sonraki 91 parsel kadastro mahkemesinin 2002/561-2003/47 sayılı dosyasında; 92 parsel, kadastro mahkemesinin 2002/562-2003/35 sayılı dosyasında hükmen orman olmuştur (91 parsele ilişkin hüküm Dairemizin 13.12.2004 günü 2004/8107-13005 sayılı ilamı ile onanmıştır).

167 ada 91 parsel dosyası bu dosya içinde olup, incelendiğinde her iki dosyada bilirkişiler …. …..ve ….. …. olup, 3. bilirkişi değişiktir. Böyle olduğu halde paftada birbirine yakın olan parseller memleket haritasında uzak olacak biçimde işaretlenmiştir. Bu durum, taşınmazın orman olup olmadığı konusunda ciddi bir araştırma yapılmadığını göstermektedir.

Yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde mahkeme tarafından, dava konusu 167 ada 3 parsel yakınındaki hükmen orman olarak tapuya tesciline karar verilen 69 ve 92 parsel dosyaları getirtilerek önceki bilirkişiler dışında bu konuda uzman serbest orman mühendisleri arasından seçilecek üç orman yüksek mühendisi ve bir fen elemanı aracılığıyla yeniden yapılacak inceleme ve keşifte, memleket haritası, hava fotoğrafı ve amenajman planı ve çekişmeli taşınmaz ile birlikte çevre araziye de uygulanmak suretiyle taşınmazın öncesinin bu belgelerde ne şekilde nitelendirildiği belirlenmeli; 3116, 4785 ve 5658 Sayılı Yasalar karşısındaki durumu saptanmalı; tapu ve zilyedlikle ormandan toprak kazanma olanağı sağlayan 3402 Sayılı Yasanın 45. maddesinin ilgili fıkraları, Anayasa Mahkemesinin 01.06.1988 gün ve 31/13 E.K.; 14.03.1989 gün ve 35/13 E.K. ve 13.06.1989 gün ve 7/25 E.K. sayılı kararları ile iptal edilmiş olduğundan, bu yollarla ormandan yer kazanılamayacağı, öncesi orman olan bir yerin üzerindeki orman bitki örtüsü yokedilmiş olsa dahi, salt orman toprağının orman sayılan yer olduğu düşünülmeli; toprak yapısı, bitki örtüsü ve çevresi incelenmeli; kesinleşmiş orman kadastrosu bulunmadığından, yukarıda değinilen diğer belgeler fen ve uzman orman bilirkişiler eliyle yerine uygulattırılıp; orijinal-renkli (renkli fotokopi) memleket haritasının ölçeği kadastro paftası ölçeğine, yine kadastro paftası ölçeği de memleket haritası ölçeğine çevrildikten sonra, her iki harita komşu ve yakın komşu parselleri de içine alacak şekilde birbiri üzerine ablike edilmek suretiyle, çekişmeli taşınmazın konumunu çevre parsellerle birlikte haritalar üzerinde gösterecekleri yalnız büro incelemesine değil, uygulamaya ve araştırmaya dayalı, bilirkişilerin onayını taşıyan krokili bilimsel verileri bulunan yeterli rapor alınmalı ve oluşacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmelidir.

Açıklanan hususlar gözetilmeksizin, eksik inceleme ve yetersiz bilirkişi raporuna dayanılarak yazılı biçimde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; davacı Orman Yönetiminin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde yatırana iadesine 14/03/2005 günü oybirliği ile karar verildi


SENETTE TAHRİFAT-TAKİPTEKİ SENEDİ İNCELEME GÖREVİ.(İTM)

T.C. YARGITAY 12. HUKUK DAİRESİ E. 2006/1881 K. 2006/5468 T. 16.3.2006

ÖZET : Takip dayanağı senet üzerinde tahrifat yapıldığına ilişkin borçlu itirazının incelenmesi İcra Mahkemesinin görev alanındadır.

DAVA : Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Alacaklı M vekili tarafından borçlu SK haklarında 8.000.00 YTL asıl alacağın tahsili için kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile icra takibine geçilmiş ve örnek 163 numaralı ödeme emri 11.4.2005 tarihinde adı geçene tebliğ edilmiştir.

Borçlu tarafından İİK´nın 168/5. maddesinde öngörülen 5 günlük yasal süresi içerisinde icra mahkemesine başvurularak. takip dayanağı bononun başlangıçta 8.000.000 TL bedel için düzenlenmesine rağmen, sonradan gerek rakamla ve gerekse yazı ile değer bildiren bölümlerde tahrifat yapıldığı ve bu miktarın 8.000.000.000 TL ye dönüştürüldüğü ileri sürülmüş ve takibin sekiz milyon lira dışında kalan kısmına itiraz edilmiştir.

Mahkemece, tahrifat iddiasının bilirkişi incelemesini gerektirdiği belirtilerek bu itiraz nedeninin dar yetkili icra mahkemesinde ileri sürülemeyeceği ifade edilmiş ve bir ödeme belgesi sunulmadığından bahisle itiraz red edilmiştir.

Üzerinde değişiklik ( tahrifat ) yapılmış olan senedin takibe konu edilmesi halinde, borçlu bu hususu ileri sürerek İİK´nın 168/5. maddesi hükmüne göre ( borçlu olmadığı ) itirazında bulunabilir. ( Talih Uyar, İcra Hukukunda Kambiyo Senetleri, 1. Cilt, Sahife 867 ve 1157 ).

Sözü edilen itiraz nedeninin mahkeme gerekçesinin aksine icra mahkemesinde incelenmesi anılan mahkemenin görevi dahilindedir. Bu inceleme HUMK´un 275. maddesi gereğince çözümü özel ve teknik bir bilgiyi gerektirdiğinden mahkemece, bilirkişi incelemesi yaptırılarak sonucuna göre karar verilmesi yerine eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir.

SONUÇ : Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK´un 428. maddeleri uyarınca ( BOZULMASINA ), 16.03.2006 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 19. Hukuk Dairesi

2010/3354 Esas-2010/11524 Karar

Karar Tarihi:18.10.201

Özet: Senedin rakamla yazılı bedel kısmında tahrifat olduğu gözle anlaşıldığı gibi, davalı vekilinin beyanında da bu husustan bahsedildiği gözetilmeden, mahkemece tahrifat iddiasının ispatlanamadığı gerekçesiyle hüküm kurulması, doğru değildir. Mahkemece, senette tahrifat yapıldığı kabul edilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir.

Dava: Taraflar arasındaki menfi tespit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Karar: Davacı vekili, müvekkilinin, davalının kiracısı olan dava dışı M.A´ın yaklaşık 8.000.-TL. tutarındaki elektrik borcunu üstlenerek, teminat olmak üzere takibe konu senede 10.000.-TL. yazıp davalıya verdiğini, ancak davalı tarafından 10.000.-TL. olan miktarın <1> rakamı <2> olarak değiştirilmek suretiyle 20.000.-TL.

’ye çıkartılıp alacak miktarının yazıldığı bölüme de yazı ile <yirmi bin TL> yazılarak takibe konulduğunu, müvekkili tarafından elektrik borcunun yaklaşık 10.000.-TL.’lik bölümünün ödendiğini, müvekkilinin senet nedeniyle borcunun kalmadığını bildirerek davalıya 22.544.73.-TL. tutarında borçlu olmadığının tespitine, % 40 tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, bonoda tahrifat bulunmadığını ve teminat senedi olmadığını, bononun düzenlenmesinden ve noterlik protestosundan sonra itiraz ve şikayette bulunulmadığını bildirerek davanın reddi ile % 40 tazminatın davacıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece toplanan deliller ve bilirkişi raporuna göre, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Fizik İhtisas Dairesi raporunda senetteki 1 ve 2 rakamlarının hangisinin önce yer aldığı, evvelce yer alan rakamın 1 mi 2 mi olduğu kesin olarak saptanamadığı bildirilmiş olup,

senette tahrifat yapıldığı ispatlanamadığından senette yazı ve rakamla yazılan iki bedel arasında fark bulunduğu takdirde yazı ile yazılan miktara itibar edilmesi gerektiğinden senette de yazı ile <yirmi bin TL.> yazıldığından icra takibinin de bu miktar üzerinden yapıldığından davanın reddi gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Senedin rakamla yazılı bedel kısmında tahrifat olduğu gözle anlaşıldığı gibi, davalı vekilinin 18.09.2008 tarihli celsedeki beyanında da bu husustan bahsedildiği gözetilmeden, mahkemece tahrifat iddiasının

ispatlanamadığı gerekçesiyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir. Bu bakımdan, mahkemece senette tahrifat yapıldığı kabul edilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

Sonuç: Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin öteki temyiz itirazlarının reddine, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 18.10.2010 gününde oybirliği ile karar verildi. (¤¤)

Yargıtay 9. Hukuk Dairesi

1999/979 Esas-1999/3323 Esas

Karar Tarihi:22.02.1999

ÖZET: Mahkemece Adli Tıp Marifeti ile senet üzerinde inceleme yaptırılmış ve gerçekten 1 rakamı ilave edilmek sureti ile senette tahrifat yapıldığı, senedin metnindeki <yüzyirmimilyon> sözcüklerinin sonradan ilave edildiği görüş olarak bildirilmiştir. Senedin sonradan tahrif edildiğinin anlaşılması, düzenlenen gerçek senet muhtevasına göre buzdolabı bedelinin alıcısı tarafından ödendiği ve böylece davacının iddiasının gerçeğe uygun olduğu anlaşıldığı halde açığa atılan imzadan davacı işçinin sorumlu tutulacağı şeklindeki görüşten hareketle davacının isteğinin reddine karar verilmesi hatalıdır.

Dava: Davacı, borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, davayı reddetmiştir.

Hüküm süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

Karar: Davacı işçi davalıya ait işyerinde çalışırken dava dışı V. Giley´e bir buzdolabı satıldığını adı geçenin 20.000.000 liralık emre muharrer bir bono senedi düzenleyerek kendisini de kefil gösterdiğini bu üçüncü şahsın buzdolabı bedelini ödemesine rağmen davalı işverenin 20.000.000 rakamının önüne 1 rakamını yazmak sureti ile senedi sanki 120.000.000 üzerinden düzenlenmiş gibi icraya koyduğunu ve kendisinin de bu parayı yapılan takip karşısında ödemek zorunda kaldığını iddia ederek 120.000.000 TL. yi masraf ve faizleri ile birlikte daha yüksek miktarda ödediği meblağın istirdadına karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece Adli Tıp Marifeti ile senet üzerinde inceleme yaptırılmış ve gerçekten 1 rakamı ilave edilmek sureti ilesenette tahrifat yapıldığı, senedin metnindeki "yüzyirmimilyon" sözcüklerinin sonradan ilave edildiği görüş olarak bildirilmiştir. Dosya içinde bulunan V. Giley´in 20 milyon lirayı ödediği buzdolabını aldığı konusundaki davalı işverene ait belgeler de davacının iddiasını doğrular niteliktedir. Senedin sonradan tahrif edildiğinin anlaşılması, düzenlenen gerçek senet muhtevasına göre buzdolabı bedelinin alıcısı tarafından ödendiği ve böylece davacının iddiasının gerçeğe uygun olduğu anlaşıldığı halde açığa atılan imzadan davacı işçinin sorumlu tutulacağı şeklindeki görüşten hareketle davacının isteğinin reddine karar verilmesi hatalıdır.

İşçi işveren ilişkilerinde işçinin zayıf durumda bulunduğu, hata, hile, ikrah gibi hallerde işçinin iradesine değer verilemeyeceği somut olayda olduğu gibi tahrifat olgusu kanıtlanmış bulunduğuna göre artık imzanın bağlayıcılığından söz edilerek bonodan davacının sorumlu tutulması sonucuna varılamaz. Bir başka anlatımla davacı işçi kendisinin yanıltıldığını senette tahrifat yapıldığını her türlü delille ispat etme hakkına sahiptir. Somut olayda da bu durum kanıtlanmış olduğundan istek doğrultusunda hüküm kurulması gerekirken yazılı şekilde davarım reddine karar verilmesi hatalıdır.

Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 22.2.1999 gününde oybirliği ile karar verildi.


MÜDAHALENİN MENİ-TAŞINMAZIN ÖNCE MÜLKİYET DURUMUNUN KESİNLEŞ

ÇAPLI TAŞINMAZA EL ATMANIN ÖNLENİLMESİ - MÜDAHALENİN MENİ - TAPULAŞTIRMA İŞLEMİ DEVAM EDEN YERE VAKİ MÜDAHALENİN MENİ

T.C.  YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ E. 2004/4521 K. 2004/6326 T. 27.5.2004

4721/m.683

ÖZET : Dava konusu yerde tapulaştırma çalışması sürdüğünden, henüz mülkiyet durumu kesinleşmemiş olduğundan işlemin kesinleşmesi beklenmelidir.

DAVA : Taraflar arasında görülen davada;

Davacı, murisine ait 139 ada 5 parsel nolu taşınmazın harici taksimle kendisine kaldığını, bu yeri davalının arpa ekerek işgal ettiğini iddia edip, elatmasının önlenilmesine karar verilmesini istemiştir.

Davalı, nizalı taşınmazı davacının diğer halası Ümmügülsüm Başbuğ´dan haricen satın aldığını, o nedenle kullandığını bildirip, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davacı murisleri Zeynep ve Tuncer adına kesinleşmiş tapu kayıtlarının oluşmadığı, dolayısı ile davacının da hak sahibi olmadığı, bu parsele ilişkin olarak dava açma sıfatının bulunmadığı sonucu ve kanaati ile davacının aktif husumet ehliyeti olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Karar, davacı asil tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hakiminin raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Dava, çaplı taşınmaza elatmanın önlenilmesi isteğine ilişkindir.

Mahkemede sıfat yokluğu nedeni ile davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriğinden, toplanan delillerden; öncesi 511 kadastral parsel olan bu yerde ifrazla 4166 ve 4167 parsellerin oluştuğu, daha sonra çekişmeli taşınmazın tapulaştırmaya tabi tutulduğu, tapulaştırma çalışmalarının tamamlandığı, işlemlerin tescil aşamasında olup, henüz tescil işlemlerinin bitmediği anlaşılmaktadır.

Davacının, tapulaştırmaya tabi kadastral parselde mirasa dayalı hakkı bulunduğu görülmekte ise de; çekişmeli taşınmazda tapulaştırma ile birlikte yeni çap kayıtlarının ve mülkiyet durumunun oluşması olanaklıdır. Davaya konu edilen 5 numaralı tapulaştırma parselinin mülkiyet durumu henüz açıklığı kavuşmamıştır.

Hal böyle olunca, işlemin tamamlanmasının beklenilmesi, bu suretle belirlenecek mülkiyet durumu dikkate alınarak bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı gerekçe ile davanın reddine hükmolunması doğru değildir. Davacının bu yönlere değinen temyiz itirazları yerindedir.

 SONUÇ : Kabulü ile kararın yukarıda açıklanan nedenlerle H.U.M.K.´nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 27.05.2004 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


İTİRAZIN İPTALİ-DEFTERLERİN KAPANIŞ TASTİKLERİNİN OLMADIĞI - DEFTERLERİN DELİL TEŞKİL ETMESİ - İRSALİYE ALTINDAKİ İMZA

T.C. YARGITAY 19. HUKUK DAİRESİ E. 2012/133 K. 2012/3464 T. 5.3.2012

 İtirazın İptali Davasında Davacı Defterlerinin Kapanış Tasdikleri Bulunmadığından Lehine Delil Teşkil Etmeyeceğine İlişkin Yargıtay Kararı

ÖZET : Dava, itirazın iptali istemidir. Davacı, davalıya mal satıp teslim ettiğini, ancak bedelini alamadığını iddia etmiştir. Davalı ise, davacı ile aralarında ticari ilişki bulunmadığını savunmuş ve davayı inkar etmiştir. Bu durumda, somut olayda ispat külfeti davacı taraftadır. Davacı, davayı açarken delil listesinde münhasıran davalının defterlerine dayanmamış, her iki tarafın ticari defterlerini diğer delillerin yanında delil olarak göstermiştir. Mahkemece davacı defterleri incelenmiş, ancak davalı taraf defter sunmadığından incelenememiştir. Davacı tarafın sunduğu irsaliye altında teslim alan imzası bulunmakta ise de, bu imzanın kime ait olduğu yönünde araştırma ve inceleme yapılmamıştır. Davacı defterlerinin kapanış tasdikleri bulunmadığından lehine delil teşkil etmez. Mahkemece irsaliye altındaki imzanın davalı ya da çalışanına ait olup olmadığı yönünden araştırma ve inceleme yapılarak bir karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne, kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı vekilince temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davalının müvekkili ile aralarındaki ticari ilişki çerçevesinde düzenlenip, tebliğ edilen fatura bedelini ödememesi nedeniyle başlatılan takibe vaki itirazın iptaline, % 40 tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, davacı ile müvekkili arasında borç doğurucu bir ilişki bulunmadığını, mal teslimi yapılmadığını bildirerek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece toplanan deliller ve bilirkişi raporuna göre, dava dosyasında taraflar arasında yazılı bir cari hesap sözleşmesine rastlanılmadığı, sevk irsaliyesindeki imzanın kime ait olduğunun belli olmadığı, dava konusu faturanın davalıya tebliğine dair herhangi bir belge ibraz edilmediği, ancak davacı tarafın bu konuda davalı defterlerine dayandığı, davalının, verilen kesin mehil içerisinde defterlerini hazır etmediği, davacının ticari kayıtlarında davalıdan 2.560.-TL.alacaklı gözüktüğü, davalının takipten önce temerrüde düşürülmediği gerekçeleriyle itirazın kısmen iptaline, takibin 2.650.-TL.asıl alacağa takip tarihinden itibaren avans faizi uygulanarak devamına, % 40 inkar tazminatının davalıdan tahsiline karar verilmiş, hüküm davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, davalıya mal satıp teslim ettiğini, ancak bedelini alamadığını iddia etmiştir. Davalı ise, davacı ile aralarında ticari ilişki bulunmadığını savunmuş ve davayı inkar etmiştir. Bu durumda, somut olayda ispat külfeti davacı taraftadır. Davacı, davayı açarken delil listesinde münhasıran davalının defterlerine dayanmamış, her iki tarafın ticari defterlerini diğer delillerin yanında delil olarak göstermiştir. Mahkemece davacı defterleri incelenmiş, ancak davalı taraf defter sunmadığından incelenememiştir. Davacı tarafın sunduğu irsaliye altında teslim alan imzası bulunmakta ise de, bu imzanın kime ait olduğu yönünde araştırma ve inceleme yapılmamıştır. Davacı defterlerinin kapanış tasdikleri bulunmadığından lehine delil teşkil etmez. Bu durumda mahkemece irsaliye altındaki imzanın davalı ya da çalışanına ait olup olmadığı yönünden araştırma ve inceleme yapılarak deliller hep birlikte değerlendirilip varılacak uygun sonuç dairesinde bir karar verilmesi gerekirken, somut olaya uygun düşmeyen gerekçe ve eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davalı yararına BOZULMASINA, peşin harcın istek halinde iadesine, 05.03.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


KAMULAŞTIRMA BEDELİNİN TESPİTİ-EMSALİN KOMŞU İLÇEDEN YAPILMA-GELİŞMİŞ VE TAŞINMAZ ALIM SATIMININ ÇOK OLDUĞU İLÇEDE KAMULAŞTIRMA

T.C. YARGITAY 18. HUKUK DAİRESİ E. 2012/2212 K. 2012/3117 T. 26.3.2012

 

Kamulaştırma Bedelinin Tespitinde Taşınmaz Alım Satımının Çok Olduğu Bir İlçede Komşu İlçeden Seçilen Emsale Göre Değerlendirme Yapılamayacağına, Tapu Kaydında Yer Alan Haciz Şerhinin Tespit Edilen Bedele Yansıtılması Gerektiğine İlişkin Yargıtay Kararı

ÖZET : Kamulaştırma bedelinin tespiti ve taşınmaz malın idare adına tescili istenilmiştir. Gelişmiş ve taşınmaz alım satımının çok olduğu bir ilçede uygun emsal bulunamayacağı kabul edilemeyeceğinden, bilirkişi raporunda emsalin komşu ilçeden seçilmiş olması ve buna göre değerlendirme yapılması ve tapu kaydında yer alan haciz şerhinin tespit edilen bedele yansıtılmaması hukuka aykırıdır.

 DAVA : Dava dilekçesinde, Kamulaştırma Yasasının 4650 Sayılı Yasayla değişik hükümleri uyarınca, kamulaştırma bedelinin tespiti ve taşınmaz malın idare adına tescili istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hükmün temyiz incelemesi taraf vekillerince, incelemenin duruşmalı olarak yapılması ise davalılar vekili tarafından yasal süresi içinde verilen temyiz dilekçesi ile istenilmekle taraflara yapılan tebligat üzerine duruşma için tayin olunan günde temyiz edenlerden davalılar vekili ile davacı vekili geldiler. Gelen vekillerin sözlü açıklamaları dinlendikten sonra dosya eksiklik nedeniyle geri çevrilmiş, bu kez iade edilmekle dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, tetkik hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü:

KARAR : Mahkemece yapılan araştırma ve inceleme ile alınan bilirkişi kurulu raporu hükme yeterli değildir.

Şöyle ki;

1-Tüm araştırmalara karşın kamulaştırılan taşınmazın bulunduğu il veya ilçede uygun emsal bulunamaması halinde, benzer özellikte olması kaydıyla, emsalin civar il ve ilçelerde yer alan taşınmazlar arasından seçilebileceği Yargıtay´ın yerleşmiş uygulamalarından olmakla birlikte, Silifke gibi gelişmiş ve taşınmaz alım satımının çok olduğu bir ilçede uygun emsal bulunamayacağı kabul edilemeyeceğinden, bilirkişi kurulunun raporunda emsalin komşu ilçe olan Gülnar´dan seçilmiş olması ve buna göre değerlendirme yapılması,

2-Dava konusu taşınmazın tapu kaydında yer alan 21.04.2010 tarihli haciz şerhinin tespit edilen bedele yansıtılmaması,

Doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, Yargıtay duruşmasında vekille temsil edilen davalı ve davacı yararına takdir edilen 900,00 TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacı tarafa, davacıdan alınarak davalı tarafa verilmesine, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edenlerden davalı tarafa iadesine, 26.03.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


TAPUDA YOLSUZ KİRA ŞERHİNİN TERKİNİ-(TİCARET MAHKEMESİ) - BOZMA İLAMINDA KESİNLEŞEN/KAPSAMI DIŞINDA BIRAKILAN HUSUSLARIN TEMYİZ EDİLEMEYECEĞİ

T.C. YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ E. 2010/5202 K. 2012/77 T. 6.1.2012

ÖZET : Dava, tapu kaydındaki yolsuz kira şerhinin terkinine ilişkindir. Otel kira sözleşmesinin hükümsüzlüğüne, tapu kaydındaki kira şerhinin terkinine karar verilmesi hukuka uygundur. Davacı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin katılma yoluyla temyiz istemine gelince; dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde isabetsizlik bulunmamasına, ileri sürülen temyiz nedenlerinin sözü edilen bozma ilamının kapsamı dışında bırakılan hususlar ile; bozma ilamına uyulmakla kesinleşen hususlara yönelik olmasına göre, davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.

DAVA : Taraflar arasında görülen davada İstanbul Asliye 5. Ticaret Mahkemesi’nce verilen 31.12.2009 tarih ve 2009/468-2009/926 sayılı karar aleyhinde davalılardan M... A.Ş. vekili ile katılma yoluyla davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuş ve temyiz dilekçelerinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dosya için düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, müvekkiline ait M... Oteli´nin 30.10.2002 tarihli sözleşme ile davalı M... A.Ş.´ne kiralandığını, ancak otelin inşa edilmesi için gereken finansmanın temin edilememesinden ötürü sözleşmenin yürürlüğe girmediğini, bu duruma rağmen anılan davalı tarafından kira sözleşmesinin tapuya şerh ettirildiğini ileri sürerek, sözleşmenin yürürlüğe girmediğinin ve hükümsüz olduğunun tespitine, tapu kaydındaki yolsuz kira şerhinin terkinine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar vekilleri ayrı ayrı davanın reddini istemişlerdir.

Mahkemece Dairemizin 15.1.2009 tarihli bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonucunda, davalı M... A.Ş. aleyhinde açılan davanın kabulü ile taraflar arasında imzalanan 30.10.2002 tarihli otel kira sözleşmesinin hükümsüzlüğüne, tapu kaydındaki kira şerhinin terkinine, davalı Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü aleyhinde açılan davanın ise husumet nedeniyle reddine karar verilmiştir.

Kararı davalı M... A.Ş. vekili ile katılma yoluyla davacı vekili temyiz etmiştir.

1- Davalı M... A.Ş. vekilinin, yerel mahkemenin 22.12.2012 tarihli yazısı ekinde gönderilen 21.12.2012 havale tarihli dilekçesiyle temyiz isteminden feragat ettiği, vekâletnamesinde HMK´nun 74. maddesinde öngörüldüğü üzere temyizden feragat yetkisinin bulunduğu görülmüş olup, davalı M... Otelcilik A.Ş. vekilinin temyiz isteminin vaki feragat nedeniyle HMK´nun 432/4. maddesi uyarınca reddi gerekmiştir.

2- Davacı Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı vekilinin katılma yoluyla temyiz istemine gelince; dosyadaki yazılara, mahkemece uyulan 15.1.2009 tarihli bozma kararı gereğince hüküm verilmiş olmasına ve delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, ileri sürülen temyiz nedenlerinin sözü edilen bozma ilamının kapsamı dışında bırakılan hususlar ile; bozma ilamına uyulmakla kesinleşen hususlara yönelik olmasına göre, davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir.

SONUÇ : Yukarıda (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalılardan M... A.Ş. vekilinin temyiz isteminin 1086 sayılı HMK´nun 432/4. maddesi uyarınca reddine, (2) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin katılma yoluyla ileri sürdüğü bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün onanmasına, davacı taraf harçtan muaf olduğundan harç alınmasına mahal olmadığına, aşağıda yazılı bakiye 4,00 TL temyiz ilahî harcının temyiz edenden alınmasına, 06.01.2012 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

 


TAPUDA MUVAZAALI KİRA ŞERHİN´İN KALDIRILMASI(AİLE MAHKEMESİ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2004/7858 K. 2004/9308 T. 12.7.2004

KARAR : Taraflar halen evli olup aralarında derdest boşanma davası bulunmaktadır. Davalı koca, tapuda kendi adına kayıtlı taşınmaz mal üzerine, boşanma davası açıldıktan sonra üçüncü kişi yararına yirmi yıl sürekli kira şerhi koydurtmuştur. Davacı, bu şerhin muvazaalı olduğunu, boşanma davasında istedikleri tazminatları sonuçsuz kılmaya yönelik bulunduğunu ileri sürmüş ve tapudaki kira şerhinin iptalini istemiştir.

Aile Mahkemesi; davacının isteğinin Borçlar Kanunu hükümlerine göre değerlendirilebileceği gerekçesiyle görevsizlik kararı vermiş, karar davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Birlikte yaşamaya ara verilmesi haklı bir sebebe dayanıyorsa hakim, eşlerden birinin istemi üzerine birinin diğerine yapacağı parasal katkıya eşlerin mallarının yönetimine ilişkin önlemleri alır. ( TMK.md.197/2 )

Davacı kadının hukuki yararı aile hukukundan kaynaklanmaktadır.

Türk Medeni Kanununun ikinci kitabında madde 118-395 arasında düzenlenen dava ve işlere Aile Mahkemesince bakılması gerekir. ( 5133 sayılı kanun md.2-3 )Bu nedenle uyuşmazlığın esasının incelenmesi gerekirken görevsizlik kararı verilmesi doğru olmayıp bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ : Temyiz olunan kararın gösterilen sebeple görev yönünden BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, iş bu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 12.07.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi.


TİCARETİ TERK-ADRESİN TERK EDİLMESİ-SANIĞIN BEYANI SUÇ OLUŞ- TİCARETİ TERK HÜKÜMLERİNE MUHALEFET- ADRESİN TERK EDİLMESİ - ZABITA ARAŞTIRMASI

T.C. YARGITAY 16. HUKUK DAİRESİ E. 2012/1252 K. 2012/3116 T. 3.4.2012

ÖZET : Ticaret şirket yetkilisi olan sanığa isnat edilen suçun oluşabilmesi için tacirin fiili olarak ticareti terk etmesi ve bu durumu on beş günlük süre içerisinde kayıtlı olduğu ticaret siciline bildirmemesi ve bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini içeren bir mal beyannamesi vermemesinin gerekmesi nedeniyle, Vergi Dairesi Müdürlüğünün yazısı ekindeki beyannamenin şikayet tarihini kapsamadığı gibi, bir ticari faaliyetin yapıldığının da belirlenememesi, borçlu ticaret şirketinin ticaret sicili adresinde yaptırılan zabıta araştırmasına göre adresini terk ettiği veya yeni adresinin tespit edilemediği ve sanıklardan duruşmadaki savunmasında, işyerini taşıdıklarını, ancak şu anda bir işyerinin olmadığına ilişkin beyanı karşısında, sanıkların üzerine atılı suçun oluştuğunun kabulü ile mahkumiyetleri yerine yazılı şekilde beraat kararı verilmesi isabetsizdir.

DAVA : Ticareti terk hükümlerine muhalefet etmek suçundan sanıklar S. Ç. ve B.Ç.´ın beraatlerine karar verilmiş, hüküm yasal süresi içerisinde şikayetçi vekili tarafından temyiz edildiğinden, Yargıtay C.Başsavcılığının onama istemli tebliğnamesiyle dosya, Daireye gönderilmiş olmakla, inceleme raporu ve dosyadaki belgeler okunarak; Gereği görüşüldü:

KARAR : Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14.02.2012 tarih ve 2011/505, 509, 513, 21.02.2012 tarih ve 2011/506, 510, 511 ve 621 esas sayılı dosyalarında, ticaret şirketlerinin müdür ve yetkililerinin ticareti terk suçunu işlemelerinin mümkün olduğu yönünde oyçokluğuyla verilen karar doğrultusunda uygulama yapılması Dairemizce de uygun bulunmuş olmakla; ticaret şirket yetkilisi olan sanığa isnat edilen suçun oluşabilmesi için tacirin fiili olarak ticareti terk etmesi ve bu durumu on beş günlük süre içerisinde kayıtlı olduğu ticaret siciline bildirmemesi ve bütün aktif ve pasifi ile alacaklılarının isim ve adreslerini içeren bir mal beyannamesi vermemesinin gerekmesi nedeniyle, Şişli Vergi Dairesi Müdürlüğünün 8 Eylül 2009 tarih ve 34146 sayılı yazısı ekindeki beyannamenin şikayet tarihini kapsamadığı gibi, bir ticari faaliyetin yapıldığının da belirlenememesi, borçlu ticaret şirketinin ticaret sicili adresinde yaptırılan 07/09/2009 tarihli zabıta araştırmasına göre adresini terk ettiği veya yeni adresinin tespit edilemediği ve sanıklardan S. Ç.´in 02.03.2010 tarihli duruşmadaki savunmasında, işyerini taşıdıklarını, ancak şu anda bir işyerinin olmadığına ilişkin beyanı karşısında, sanıkların üzerine atılı suçun oluştuğunun kabulü ile mahkumiyetleri yerine yazılı şekilde beraat kararı verilmesi isabetsiz olup,

SONUÇ : Temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden hükmün isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 03.04.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.

 


BU BİR YARGITAY KARARI DEĞİL, SANAT ESERİDİR...

T.C. YARGITAY 1.Hukuk Dairesi Esas: 1976/9370 Karar: 1976/13138 Karar Tarihi: 31.12.1976

Davacı (A) iki parça taşınmazını oğlu (S) ile torunu (B)’ye ölünceye kadar bakma şartıyla bağışlamıştır. Davacı oğlu (S)’nin Haziran 1975 de ölmüş bulunmasından ötürü adı geçenin mirasçılarını hasım gösterip "Ölüm" nedenine dayanmak ve öteki davalı (B) aleyhinde ise "Bakma Borcunu" yerine getirmediğini ileri sürmek suretiyle ölünceye kadar bakma sözleşmesinin "fesih" edilmesini istemiştir.

 Yapılan bu açıklama gereksiz değildir. Davanın iki ayrı yönü ve nedeni olduğu halde mahkemece bunlar birbirinden ayırt edilmeden davacıya bakıldığından bahisle dava reddedilmiştir.

Uyuşmazlıkta, (S) mirasçılarına yöneltilen davada Borçlar Kanununun 518 inci maddesine dayanılmak ve (B)’nin hasım tutulduğu bölümde ise aynı Kanunun 517 inci maddesine istinat edilmek suretiyle iki ayrı yasal nedenle sözleşmenin feshi istenilmiştir.

Davacı sahip olduğu iki parça taşınmazın ½ payını oğlu (S)’ye ½ payını da torunu (B)’ye bakma şartıyla bağışlamıştır. Sözleşmede bağışlamanın her iki davalı tarafından "birlikte" yapılması yolunda bir kayıt mevcut değildir. Teselsül söz konusu olmadığına göre her iki akid tek başlarına davacıya karşı bakma yükümlülüğünü üstlerine almışlardır. Davacı, akitlerin her birinden bakma şartına riayet etmelerini ayrı ayrı isteyebilir.

1- Sözleşme gereğince davacıya karşı ölünceye kadar bakma yükümlülüğünü üstüne alan (S) öldüğüne göre davacı Borçlar Kanununun 518 inci maddesine dayanarak borçlunun mirasçılarından sözleşmenin feshini isteyebilir. Ölüm vaki olduğu takdirde alacaklı, ölen borçlu yerine mirasçılarının kendisine bakmalarını kabullenmek zorunda değildir. Ölünceye kadar bakma sözleşmesinde "Ölüm Hali" ayrı ve özel bir fesih nedenidir.

Borçlu (S) 1975 yılı Haziran ayında ölmüştür. Adı geçenin mirasçıları hakkındaki bu dava ise Eylül 1975 tarihinde açılmıştır. Ölümden sonra 1 yıl geçmeden fesih isteğiyle açılan davanın Borçlar Kanununun 518 inci maddesinde öngörülen biçimde incelenmesi gereklidir. Davanın (S) mirasçılarıyla ilgili bölümünün, 05/06/1957 gün ve 22 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca "borçlunun iflası halinde iflas masasından isteyebileceği miktara eşit olan bir paranın alacaklıya verilmesi" suretiyle kabul edilmesi gerekli olduğu düşünülmeden yasaya aykırı düşen bazı düşüncelerle reddedilmesi yolsuzdur.

2- Davacının, davalılardan (B)’ye karşı iki isteği vardır. (B)’nin (S)’nin mirasçısı olmak sıfatıyla sorumlu olduğu yöne ilişkin çözüm yolu yukarı bentte açıklanmıştır.

(B) ayrıca, tek başına davacıya karşı ölünceye kadar bakma ödevini de üstüne almıştır. Davalı (B) Ordu da çalışan ve işi gereği memleketin değişik yerlerinde oturan bir kişidir. Davalı ara sıra Eskişehir’e uğramakta ve bir formaliteyi yerine getirmek üzere davacıyı yoklamaktadır. Zorunlu ve isteksiz bir hatır sormaktan öteye gitmeyen bu yoklamaların taraflar arasındaki sözleşmede öngörülen "Bakma" niteliğini taşımadığı açıktır. (B)’nin babaannesi olan davacıya yükümlü olduğu bakma borcunu yerine getirmek isteğiyle yanına çağırdığı ve birlikte oturmaya davet ettiği, bu konuda istekli ve candan ve içten bir davranışta bulunduğu tespit edilmiş değildir.

1305 doğumlu olan ve yaş merdiveninin 90. basamağına tırmanmak üzere bulunan davacının yaşantısını geçirdiği Eskişehir’den ayrılmak ve torunu davalı (B)’nin peşinden diyar diyar dolaşmak güç ve arzusu olmadığı gibi kendisinden böyle bir harekette bulunmasını da isteyen yoktur. Pek çok örneği olduğu gibi davacı yakınlarının ilgisinden yoksun kalmış ve son demlerini yalnız başına yaşamağa terkedilmiş bir kişidir. Davacı "Bakılan" değil yalnızlığa "bırakılan" ve düzenlenen sözleşmeye rağmen torunundan umduğunu bulamayan yaşlı bir ninedir.

Türkiye’de ölünceye kadar bakma sözleşmesinin amacına uygun olarak işlemediği acı bir vakıadır. Bu sözleşme çok kez mirasçılardan bazılarının miras haklarından yoksun bırakmak, bazen tatlı vaatlerle yaşlı bir kimse aldatılıp kandırılarak onun maddi varlığını ele geçirmek için kullanılan bir haksızlık ve gasp aracı haline gelmiştir. Sırf bakmayı sağlamak üzere yapıldığı kabul edilen hallerde bile sözleşmeden doğan bakma borcunun yerine getirildiği görülmemiştir. Bu gün ülkemizde ana ve babasına bakan evlat, dede ve ninesine bakmak zorunluluğun duyan torun sayısı azalmıştır. Esasen yasa ve ahlâk gereği bakma yükümlüsü olduğu halde bunu yerine getirmek gereğini duymayan bir kişinin bu borcu sözleşme konusu yapması takdirinde borçlu yönünden değişen bir şey yoktur. Tersine olarak bu gibi hallerde bakılması lazım gelen kimse yalnız bakılmamakla kalmamakta, elinden malı alınmak suretiyle daha kötü bir duruma düşmektedir. Ömrü boyunca dava nedir bilmeyen bir kimse, hayatının son demlerinde ve en zor döneminde kaptırdığı malı kurtarabilmek için mahkemelik olmaktadır.

Daire, ölünceye kadar bakma müessesesinin Türkiye’deki uygulamalarını geniş çapta denetleyebilmek ve genel eğilimi gösteren bir sonuç çıkarabilmek mevkiindedir. Bu konu ile ilgili uygulamaların gerçek yönü ve nedenleri yukarıda bütün çıplaklığıyla açıklanmıştır. Daire, temelinde çok insancıl ve yararlı bir müessese olan ölünceye kadar bakma sözleşmesinin amacına ters düşen uygulamalarını önlemeye uğraşan titiz bir anlayış ve kararlı bir tutum içindedir.

Hakim delilleri takdir ederken olayın ve tarafların özelliklerini, ülke gerçeklerini gözden uzak tutmaması gereklidir. Davada, delillerin değerlendirilmesinde hakimin bu ilkelere bağlı kalmak ve yaklaşım göstermek suretiyle sonuca ulaştığını gösteren bir belirti yoktur.

Nüfus kaydına göre, davacı (A)’nın oğlu (S) ile kızı (Sa.) adında iki çocuğu vardır. Bakma sözleşmesi davacı (A) ile oğlu (S) ve torunu (B) arasında düzenlenmiştir. (Sa.)nin sözleşme konusu taşınmazlarda miras hakkı bertaraf edilmiş, davacı (A)’nın başka bir varlığı mevcut değilse adı geçenin miras payı sıfıra indirilmiştir. Bu açıklama olayda; genel çerçevenin dışına çıkmayı haklı gösterecek bir özellik mevcut olmadığını ortaya koyduğu halde, mahkemece davalı tanıklarından bir kaçının mücerret bakmadan bahis bulunan yuvarlak sözlerine dayanılarak davalı (B)’nin davacıya (nasıl, ne zaman ve ne suretle baktığı) ve (bakma olanaklarına sahip olmadığı) gözönünde tutulmadan bakma borcunun yerine getirildiği kabul edilerek davanın reddedilmesi isabetsizdir.

Kaldı ki, davacı babaanne, davalı torundur. Dede ve nineler torunlarını çok severler, onları hoş görürler, büyük bir muhabbetle bağırlarına basarlar. Davacı torunu davalı (B)ye göz kırpmadan iki taşınmazının yarı payını bağışlamıştır. Babaanne gösterdiği fedakarlık ve ilgiye karşı torunu olan davalı en küçük bir mukabelede bulunsaydı böyle bir dava açmak gereğini duymazdı.

Mahkemece delillerin değerlendirilmesinde büyük etkisi olan bu "beşeri karine"ye yer verilmeden babaannenin açtığı davanın reddedilmesi insancıl ilişkilere ve gerçeklere aykırı düşen bir kabul şeklidir.

Bu konuda daha pek çok şeyden söz edilmesi mümkündür. Hakim insana, tabiata, gerçeğe, olanağa sırt çevirmeden ve katı kalpler içinde sıkışıp kalmadan uyuşmazlığa "insan kokusu" taşıyan bir çözüm getirmek zorunluluğundadır.

Bu nitelikleri taşımayan mahkeme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle HUMK.nun 428 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, gelen temyiz eden vekili için 1400 lira duruşma vekalet ücretinin temyiz edilenden tahsiline, peşin harcın iadesine 31.12.1976 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


 ÖLDÜRME KASTI TAYİNİNDE ŞÜPHE-DELİL YETERSİZLİĞİ-YARALAMA

T.C. YARGITAY 1. CEZA DAİRESİ E. 2000/2933 K. 2000/3307 T. 23.11.2000

765/m.456/2, 457/1

1-Failin kastının belirlenmesinde :Taraflar arasında öldürmeyi gerektirecek husumet olup olmadığı,darbe şiddeti,darbe sayısı,darbenin yöneldiği bölge,olayda kullanılan aracın öldürmeye elverişli olup olmaması ve ortamın hareketli olup olmadığı.

2-Nihayetinde, kasıt failin iç dünyasında gizlidir.Bizler kastı ancak failin iç dünyasından dışa yansıyan hareketlerini gözönünde bulundurarak kastını tespit etmeye çalışıyoruz.

ÖZET : Kavganın hareketli ortamında, kesici-delici aletle gerçekleştirilen darbelerden sadece birinin batın boşluğuna nafiz olacak şiddette vurulması ile oluşan eylemde; sanığın öldürme kastı şüpheli olup, hükmün kasten öldürmeğe tam teşebbüsten değil yaralamadan kurulması gerekir.

DAVA : Cumhur´u kasten öldürmeğe tam derecede teşebbüsten sanık Özkan´ın bozma üzerine yapılan yargılanması sonunda: Hükümlülüğüne ilişkin ( ANKARA ) YEDİNCİ Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 19.4.2000 gün ve 113/58 sayılı hükmün Yargıtayca incelenmesi sanık tarafından istenilmiş olduğundan dava dosyası Cumhuriyet Başsavcılığından tebliğname ile Dairemize gönderilmekle; incelendi ve aşağıdaki karar tesbit edildi:

KARAR : 1- Bozma öncesi vaki müdahale talebi usulsüz bulunmakla bozma ilamına konu edildiği cihetle, müdahil lehine tayin olunacak vekalet ücretinin bozma sonrasındaki yargılama aşamasında 4.6.1998 günü verilen müdahale istem dilekçesi tarihinde geçerli tarifeye göre tayin ve takdiri gerekirken, usulsüz önceki istem tarihinde yürürlükte olan tarife uyarınca eksik avukatlık ücretine hükmedilmesi aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni sayılmamıştır.

2- Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığın suçunun sübutu kabul, tahrik ve takdire ilişen cezayı azaltıcı sebebin niteliği takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya göre bozmaya uyularak verilen hükümde isabetsizlik görülmemiş olduğundan sanık vekilinin yerinde görülmeyen sair temyiz itirazlarının reddine, Ancak;

Bozmaya uyularak gereği yerine getirildiğine, aldırılan Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunun 27.10.1999 gün ve 10481 sayılı raporunda; mağdurun epigastrium bölgesinden ika edilen ve batın boşluğuna nafiz olup, sağ kolon serozasında 0,5x1 cm lik hematoma neden olan kesici-delici alet yaralanması nedeniyle hayati tehlike geçirip ( 25 ) gün mutad iştigaline engel olacak şekilde yaralandığı, torakolomber bölgede tarif edilen diğer dört adet kesici-delici alet yarasının da yumuşak doku seyirli olup herbirinin ayrı ayrı hayati tehlike tevlit etmeyip ( 7 ) gün iş ve gücüne mani derecede yaralamaya neden olduğu bildirildiğine, baş bölgesinde ise ikisi künt darbe ile oluşturulmuş yüzeysel nitelikte toplam dört kesi tarif edildiğine göre; kavganın hareketli ortamında kesici-delici aletle gerçekleştirdiği darbelerden sadece birini batın boşluğuna nafiz olacak şiddette vurup, imkan bulunmasına rağmen diğerlerini yüzeysel yaralanmalar oluşturacak biçimde ve daha az şiddette ika eden sanık Özkan´ın öldürme kastı ile hareket ettiği hususundaki mevcut şüphe sanık lehine yorumlanmak suretiyle, eyleminin yaralama suçunu oluşturduğu kabul edilerek TCK.nın 456/2, 457/1, 51/1, 55/3 ve 59. maddeleri ile hüküm kurulması gerekirken suçun öldürmeye teşebbüs olarak vasıflandırılması suretiyle fazla ceza tayini,

SONUÇ : Yasaya aykırı, sanık vekilinin temyiz itirazı bu nedenle yerinde görüldüğünden hükmün tebliğnamedeki düşünce gibi ( BOZULMASINA ), oybirliği ile karar verildi.


İHTİYATİ HACİZ İSTEME-BONO ÖDEME YERİ-YETKİLİ MAHKEME-KAMBİYO SENEDİ NİTELİĞİNDEKİ BONOYA DAYALI TAKİP

T.C. YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ E. 2012/1194 K. 2012/2285 T. 20.2.2012

ÖZET : Dava, ihtiyati haciz istemidir. İstem, ihtiyati haciz kararına itiraz ile ihtiyati haciz kararının kaldırılmasına ilişkindir. Kambiyo senedi niteliğindeki bonoya dayalı borçlar aranacak borçlar niteliğinde olup, bonoda belirtilen borçluların yerleşim yerinin bulunduğu yerdeki mahkemeden, bonoda öngörülen yetkili mahkemeden, bonoda gösterilen ödeme yerindeki mahkemeden, bonoda ödeme yeri gösterilmemişse, bononun düzenlendiği yerdeki mahkemeden ihtiyati haciz talebinde bulunulabilir. Somut olayda, bono üzerinde ´Diyarbakır´ mahkemelerinin yetkili olduğu belirtildiği gibi, borçluların ikametgahlarının da ´Diyarbakır´ olmasına göre yetkili mahkeme Diyarbakır mahkemeleri olduğu için, İİK.´nın 265. maddesi gereği yetki itirazının kabulüne karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasında görülen davada Tatvan Asliye Hukuk Mahkemesi´nce verilen 29/07/2011 tarih ve 2011/143-2011/654 sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi muterizler vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : İhtiyati haciz kararına itiraz edenler vekili, Diyarbakır mahkemelerinin yetkili olduğunu zira tüm borçluların ikametgahlarının Diyarbakır´da bulunduğunu, lehtarın önce V. Ç.´e senedi ciro ettiğini, akabinde tekrar ciro yoluyla aldığını, bu nedenle meşru hamil olmadığını, V. Ç.´in geriye ciro nedeniyle lehtara başvuru hakkı bulunduğu için aleyhine ihtiyati haciz talebinde bulunulamayacağını, senedin bono niteliğine sahip olmadığını, zira sağlıklı bir ciro silsilesinin bulunmadığını ileri sürerek ihtiyati haciz kararının kaldırılmasını talep etmiştir.

İhtiyati haciz talep eden vekili itirazın reddini istemiştir.

Mahkemece, alacaklı tarafından teminat yatırıldığı gibi, teminata yönelik itiraz bulunulmadığı, icra takibi başlatıldığı için de teminatın alacaklıya iade edildiği, ihtiyati haciz talebinde bulunulduğu tarihte Tatvan İcra Müdürlüğü nezdinde kambiyo senetlerine mahsus icra takibi başlatıldığı, dolayısıyla Tatvan Asliye Hukuk Mahkemesi´nin yetkili olduğu, İİK. 265. maddesine uygun itirazların bulunmadığı gerekçesiyle talebin reddine karar verilmiştir.

Kararı, muterizler vekili temyiz edilmiştir.

1-İstem, ihtiyati haciz kararına itiraz ile ihtiyati haciz kararının kaldırılmasına ilişkindir. Kambiyo senedi niteliğindeki bonoya dayalı borçlar aranacak borçlar niteliğinde olup, bonoda belirtilen borçluların yerleşim yerinin bulunduğu yerdeki mahkemeden, bonoda öngörülen yetkili mahkemeden, bonoda gösterilen ödeme yerindeki mahkemeden, bonoda ödeme yeri gösterilmemişse, bononun düzenlendiği yerdeki mahkemeden ihtiyati haciz talebinde bulunulabilir. Somut olayda, bono üzerinde ´Diyarbakır´ mahkemelerinin yetkili olduğu belirtildiği gibi, borçluların ikametgahlarının da ´Diyarbakır´ olmasına göre yetkili mahkeme Diyarbakır mahkemeleri olduğu için, İİK.´nın 265. maddesi gereği yetki itirazının kabulüne karar verilmesi gerekirken, belirtilen gerekçe ile yetki itirazının reddi doğru olmamış bozmayı gerektirmiştir.

2-Bozma sebep ve şekline göre muterizler vekilinin diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına karar vermek gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda ( 1 )nolu bentte açıklanan nedenlerle muterizler vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın muterizler yararına BOZULMASINA, ( 2 )nolu bentte açıklanan nedenle muterizler vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine yer olmadığına, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 20.02.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


İHTİYATİ HACİZ KARARI VERİLMESİNİN ŞARTLARI

İHTİYATİ HACİZ KARARI VERİLMESİ İSTEMİ - NAKİT KREDİDEN DOLAYI İHTİYATİ HACİZ TALEBİ - TARAFLAR ARASINDA TEMİNAT MEKTUBU VE ÇEK KARNESİ VERİLMESİ - HUKUKİ İLİŞKİNİN DAYANAĞI OLAN SÖZLEŞMELERİN GETİRTİLMESİ GEREĞİ

T.C. YARGITAY 11.Hukuk Dairesi Esas: 2009/14360 Karar: 2010/103 Karar Tarihi: 11.01.2010 

ÖZET: Teminat mektubu ve çek garanti tutarı bedelleri yönünden talep edilen ihtiyati haciz talebi, gerekçe gösterilmeden reddedilmiş ise de, bu konuda taraflar arasında teminat mektubu ve çek karnesi verilmesine yönelik hukuki ilişkinin dayanağı olan sözleşmeler getirtilmek suretiyle bankanın mer´i teminat mektuplarının depo edilmesini ve bunlara dayanılarak ihtiyati haciz isteyebilme şartlarının incelenmesi gerekir.

(2004 S. K. m. 257)

Dava: Taraflar arasında görülen davada İzmir Asliye 3. Ticaret Mahkemesi´nce verilen 11.08.2009 tarih ve 2009/1460-2009/1460 D.İş. Sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Gürkan Gençkaya tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

Karar: İhtiyati haciz talep eden banka vekili, borçlulardan Dempa A.Ş. ile müvekkili arasında düzenlenen kredi sözleşmesinde diğer borçlunun müşterek borçlu müteselsil kefil olarak yer aldığını, kredinin ödenmemesi üzerine hesabın kat edilip, ihtar gönderildiğini, borçlu şirketlerin iflas erteleme taleplerinin mahkemece kabul edildiğini ancak müvekkilinin temyizi üzerine kararın bozulduğunu, bozmadan sonra erteleme kararının sonuçlarını sürdürme olanağının ortadan kalktığını artık ihtiyati haciz kararı verilmesinin mümkün olduğunu ileri sürerek, ihtiyati haciz kararı verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece, nakit kredi borcu yönünden ihtiyati haciz talebinin kabulüne, gayri nakit kredi borcu yönünden ihtiyati haciz talebinin reddine karar verilmiştir.

İhtiyati haciz kararına karşı borçlu şirketler vekili itiraz etmiş, alacaklı banka vekili tarafından da reddedilen ihtiyati haciz talebi yönünden karar temyiz edilmiştir.

Mahkemece öncelikle ihtiyati haciz kararına itiraz incelenmek suretiyle, kredi sözleşmesine göre İzmir mahkemelerinin yetkili kılındığı, borçlu şirketler hakkında verilen iflasın ertelenmesi kararlarının ve buna ilişkin tedbirlerin ihtiyati haciz kararı verilmesine engel teşkil etmediği, ancak borçlu şirketlerden Göveçlik A.Ş.´nin ihtiyati haciz kararından önce diğer borçlu şirketle birleşmiş oldukları, karar tarihinde hukuki varlığını sürdürmediği gerekçesiyle, borçlu Göveçlik A.Ş. hakkındaki ihtiyati haciz kararının kaldırılmasına, diğer borçlu şirket yönünden yapılan itirazın reddine karar verilmiştir.

Kararı, ihtiyati haciz kararı isteyen banka vekili ile borçlular vekili temyiz etmiştir.

1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre mahkemenin 11.08.2009 tarihli kararına yönelik olarak taraf vekillerinin temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- İhtiyati haciz talebinde bulunan banka vekilinin mahkemenin 29.06.2009 tarihli kararına yönelik temyiz itirazlarına gelince;

İhtiyati haciz talebinde bulunan banka, borçlulara genel kredi sözleşmesi ile kredi açılıp kullandırıldığını, ödenmemesi üzerine 14.12.2007 tarihinde kat ettiklerini ileri sürerek, nakit kredilerden dolayı 23.167,61 TL. üzerinden, gayrinakti krediden 168.820 TL. üzerinden (660 TL.sı çek garanti tutarı, 168.160 TL.sı teminat mektubu bedeli) ihtiyati haciz kararı verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece, nakit krediden dolayı ihtiyati haciz talebi kabul edilmiş ise de, gayrinakti krediden dolayı ihtiyati haciz talebi mahkemenin 29.06.2009 tarihli kararı ile reddedilmiştir.

Mahkemece teminat mektubu ve çek garanti tutarı bedelleri yönünden talep edilen ihtiyati haciz talebi, gerekçe gösterilmeden reddedilmiş ise de, bu konuda taraflar arasında teminat mektubu ve çek karnesi verilmesine yönelik hukuki ilişkinin dayanağı olan sözleşmeler getirtilmek suretiyle bankanın mer´i teminat mektuplarının depo edilmesini ve bunlara dayanılarak ihtiyati haciz isteyebilme şartlarının incelenmesi gerekirken eksik incelemeye dayanılarak karar verilmesi doğru görülmemiş, mahkemenin 29.06.2009 tarihli kararının bu nedenle bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda 1 numaralı bentte açıklanan nedenlerle, taraf vekillerinin mahkemenin 11.08.2009 tarihli kararına yönelik temyiz itirazlarının REDDİNE, 2 numaralı bentte açıklanan nedenlerle ihtiyati haciz talep eden banka vekilinin temyiz itirazının kabulü ile mahkemenin 29.06.2009 tarihli kararının ihtiyati haciz talep eden vekilinin yararına BOZULMASINA, aşağıda yazılı bakiye 1,55 TL temyiz ilam harcının temyiz eden ihtiyati hacze itiraz edenler (borçlular)dan alınmasına, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz eden ihtiyati haciz isteyen (alacaklı)ya iadesine, 11.01.2010 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


DAVANIN İŞLEMDEN KALDIRILMASI-AÇILMAMIŞ SAYILMAYACAĞI- HİZMET TESPİTİ VE İŞÇİLİK ALACAKLARININ TAHSİLİ DAVASI- HUKUKİ GÜVEN İLKESİ - HMK.´NUN YÜRÜRLÜK ALANI

 T.C. YARGITAY 21. HUKUK DAİRESİ E. 2012/4570 K. 2012/4688 T. 27.3.2012

Davanın Takipsiz Bırakılmasında 6100 Sayılı Kanun’un Derhal Uygulanırlılığı Söz Konusu İse De Hukuki Güven İlkesi Gereğince Davacının Kazanılmış Hakkı Bulunduğundan Davanın Açılmamış Sayılamayacağına İlişkin Yargıtay Kararı

ÖZET : Dava, hizmet tespiti ve işçilik alacaklarının tahsili istemine ilişkindir. 01.10.2011 tarihinde yürülüğe giren 6100 sayılı HMK, zaman bakımından usulen tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanacaktır.Davada, 1086 sayılı HUMK nun yürürlükte olduğu dönemde usulen tamamlanmış bir işlem sözkonusu olduğundan 6100 sayılı Yasanın uygulanma olanağı bulunmadığından davanın işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olma koşulunun gerçekleştiğinin kabulü mümkün değildir. Dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verildiği tarih olan 23.06.2010 tarihinde yürürlükte olan 1086 sayılı kanuna göre davacının bir defadan fazla dosyayı takipsiz bırakması halinde açılmamış sayılmasına karar verileceği konusunda kazanılmış hakkı bulunduğu, her ne kadar usul hükümlerinin derhal uygulanırlığı söz konusu ise de; hukuka güven ilkesinin bir sonucu olarak davacının ilk yenilemeden sonra birden fazla takipsiz bırakılamayacağı kuralının 6100 S.K. yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden önce bir kez işlemden kaldırılmasına karar verilen dosyalar için 6100 sayılı HMK´nun yürürlük döneminde de uygulanması gerektiğinin kabulü gerekir. Mahkemece, dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi hatalıdır.

DAVA : Davacı, davalılardan işverene ait işyerinde 21/01/2002-23/11/2004 tarihleri arasında çalıştığının tespitiyle, işçilik alacaklarının tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, davanın açılmamış sayılmasına karar vermiştir.

Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi Önal Aydın tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi:

KARAR : Dava, davacının davalı işyerinde hizmet akdi ile geç en ve davalı Kuruma bildirilmeyen çalışmalarının tespiti istemine ilişkindir.

Mahkemece davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 409. maddesi: " Oturuma çağrılmış olan tarafların hiçbiri gelmediği veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dava yenileninceye kadar dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir.

Oturum gününün belli edilmesi için tarafların başvurması gereken hallerde, gün tespit ettirilmemiş ise, son işlem tarihinden başlayarak bir ay geçmekle birinci fıkra hükmü uygulanır.

Yukarıdaki fıkralar hükmü gereğince dosyası işlemden kaldırılmış olan dava, işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde taraflardan birinin dilekçe ile başvurması üzerine yenilenebilir. Yenileme dilekçesi, oturum, gün, saat ve yerini bildiren çağırı kağıdı ile birlikte taraflara tebliğ olunur.

Dava dosyanın işlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak bir ay geçtikten sonra yenilenirse yeniden harç alınır. Bu harç yenileyen tarafından ödenir ve karşı tarafa yüklenemez. Bu şekilde harç verilerek yenilenen dava, yeni bir dava sayılmaz.

İşlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde yenilenmeyen davalar açılmamış sayılır ve mahkemece bu hususta kendiliğinden karar verilerek kayıt kapatılır.

Birinci ve ikinci fıkralar gereğince işlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan dava, ilk yenilenmeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz. Aksi halde beşinci fıkra hükmü uygulanır" hükmünü içermektedir.

01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu´nun 320/4 bendi; "Basit yargılama usulüne tabi davalarda, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosya, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa, dava açılmamış sayılır" hükmü içermektedir.

Dosyadaki kayıt ve belgelerden; dava cının 23.6.2010 tarihli duruşmaya katılmamış

olması nedeni ile HUMK 409 maddesi uyarınca dosyanın yenileninceye kadar işlemden kaldırılmasına karar verildiği, davacı vekilinin 18.7.2010 tarihli yenileme dilekçesi üzerine yargılamaya devam edildikten sonra davacı tarafın 12.10.2011 tarihli mazeret faksı göndererek duruşmaya katılmadığından mahkemece mazeretin reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlık 6100 sayılı HMK"nın 316/g bendi uyarınca basit yargılama usulünün uygulandığı İş mahkemelerinde 01.10.2011 tarihinden önce açılmış ve bir kez işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan davalarda 1086 sayılı HUMK´nun 409 maddesi mi yoksa 6100 sayılı HMK nın mad. 320/4 bendinin mi uygulanacağı noktasındadır.

6100 sayılı HMK´nun zaman bakımından uygulanma başlıklı 448 maddesi "Bu kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanır" hükmünü içermektedir. Buna göre somut olayda 1086 sayılı HUMK nun yürürlükte olduğu dönemde yasanın 409/1 bendi bakımından tamamlanmış bir işlem sözkonusu olduğundan 6100 sayılı Yasanın uygulanma olanağı bulunmadığından anılan yasanın 320/4 bendinde belirtilen işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olma koşulunun gerçekleştiğinin kabulü mümkün değildir. Öte yandan dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verildiği tarih olan 23.06.2010 tarihinde yürürlükte olan 1086 sayılı HUMK´nun 409 maddesine göre davacının bir defadan fazla dosyayı takipsiz bırakması halinde açılmamış sayılmasına karar verileceği konusunda kazanılmış hakkı bulunduğu, her ne kadar usul hükümlerinin derhal uygulanırlığı söz konusu ise de; hukuka güven ilkesinin bir sonucu olarak davacının ilk yenilemeden sonra birden fazla bir defadan fazla takipsiz bırakılamayacağı kuralının 01.10.2011 tarihinden önce bir kez işlemden kaldırılmasına karar verilen dosyalar için 6100 sayılı HMK´nun yürürlük döneminde de uygulanması gerektiğinin kabulü gerekir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu´nun 1992/11-702 E, 1993/48 K sayılı kararı da bu y öndedir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı tarafın 12.10.2011 tarihli duruşmaya katılmamış olması nedeni ile HUMK.´nun 409. maddesi gereğince dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilmesi gerekirken 6100 sayılı Yasanın 320/4 maddesi gereği davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve karar bozulmalıdır.

SONUÇ : Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 27.03.2012 gününde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY :

Dairenin bozma kararına konu uyuşmazlık, 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK nın 316. maddesi uyarınca basit yargılama usulünün uygulandığı iş mahkemelerinde, 1086 sayılı HUMK nun yürürlükte olduğu dönemde açılıp bir kez işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan davalarda HMK nın yürürlükte olduğu 01.10.2011 tarihinden sonra davanın açılmamış sayılmasına karar vermek için HUMK 409. maddede belirtildiği gibi ilk yenilemeden sonra bir defa daha yenilemede bulunulabileceği ya da HMK 320/4. maddesi uyarınca bulunulamayacağına ilişkindir. Sorun, yasaların zaman bakımından uygulanması ile ilgilidir.

Davaya konu somut olayda mahkemece, davacı ve vekilinin HUMK nun yürürlükte olduğu 23.6.2010 tarihli duruşmaya katılmamaları nedeniyle dosya nın 409. madde uyarınca işlemden kaldırılmasına karar verildiği, süresinde yenilendikten sonra, 6100 sayılı HMK nın yürürlükte olduğu 12.10. 2011 tarihli duruşmaya davacı vekilinin mazeretini bildirir fax yoluyla dilekçe gönderdiği, mahkemenin mazeret gerekçelerini yerinde görmeyerek dosyanın işlemden kaldırılmasıyla birlikte HMK 320/4. madde uyarınca açılmamış sayılmasına karar verdiği görülmektedir.

Kararı davacı vekili temyiz etmiştir.

Dairemizce, 1086 sayılı HUMK nun yürürlükte olduğu dönemde yasanın 409/1. bendi bakımından tamamlanmış bir işlem sözkonusu olduğundan 6100 sayılı yasanın uygulanma olanağı bulunmadığı, anılan yasanın 320/4. bendinde belirtilen işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olma koşulunun gerçekleştiğinin kabulünün mümkün olmadığı, davacının bir defadan fazla dosyayı takipsiz bırakması halinde açılmamış sayılmasına karar verileceği konusunda kazanılmış hakkı bulunduğu ve hukuka güven ilkeleri gerekçeleri ile yerel mahkemenin davanın açılmamış sayılmasına ilişkin kararının bozulmasına karar verilmiştir.

Uyuşmazlığın çözümünde, usul yasalarının uygulanmaları bakımından geçerli olan derhal uygulama ilkesi üzerinde durulması ve uygulama maddelerinin irdelenmesinde yarar vardır.

Davanın açılması ile hukuk yargılaması başlar ve işlemlerin tamamlanması zaman alır. Bir işlemin başlaması ile bitmesi arasında yeni kanunlar yürürlüğe girip usul kurallarında değişiklikler yapabilir. Bir davada aynı anda iki usul kanununun birden uygulanması söz konusu olamayacağına göre, devam eden davalar bakımından hangi usul kanununun uygulanacağının belirlenmesi gerekir. Burada kanunların "zaman bakımından uygulanma" sı ilkesi ile karşılaşılmaktadır. Zaman bakımından uygulamaya esas olarak "geriye yürüme, derhal uygulama, ileriye yürüme" şeklinde üç ilke yön vermektedir. Bir kanun, yürürlüğe girmesinden önce açılmış davalara uygulanıyorsa, kanunun geriye yürümesinden söz edilir. Geriye yürüme esasen bir istisnadır. Bu istisnaya ceza hukukunda sanık lehine olan kanunun uygulanmasında rastlanır . Bir kanunun, yürürlüğe girmesinden itibaren ilgili olduğu tüm olaylara uygulanması öngörülmüş ise, kanunun derhal uygulanmasından bahsedilir. Yine bir kanun yürürlükten kalkmasına rağmen, yürürlükte bulunduğu sürede meydana gelen olaylara uygulanmaya devam ediyorsa, kanunun ileriye yürümesi söz konusudur.

Özel hukuka ilişkin işlemler ve bunların içeriğini belirlemekte taraf iradeleri ön plandadır. Özellikle sözleşme ilişkilerinde, eski kanun zamanında doğmuş ve yeni kanun zamanında süregelmekte olan hukuki işlemler bakımından eski kanun varlığını ve etkilerini sürdürür. Aynı etkinin yargılama kanunları bakımından da geçerli olduğu söylenemez. Yargılama hukukuna ilişkin işlemlerde kanun koyucunun iradesi belirleyicidir. İçeriği kanunla belirlenen ilişkiler, kanun koyucunun doğrudan iradesini yansıtmakta ve taraf iradelerinin belirleyiciliğine izin vermemektedir. Bu nedenle, yeni yargılama kanunu hükümleri, önceki kanun zamanında doğmuş olay ve ilişkilere ilişkin tamamlanmamış usul işlemlerinin yeni kanun zamanında süren etkilerine de uygulanır. Ancak eski kanun zamanında yapılıp tamamlanmış, kesinleşmiş ve taraflar için sonuçları gerçekleşmiş hukuksal durumlar ve işlemler yeni kanundan etkilenmezler. Geçerliliklerini korur ve yenilenmezler. Bu nedenle, usul kanunları yürürlüğe girdikleri andan itibaren kurulmuş bir hukuki işlemi bozamayacağı gibi kurulamamış ve geçersiz bir hukuki işlemi de diriltemez. Genel kural, olay ve işlemlerin o sırada yürürlükte olan hukuk kurallarına bağlı olmasıdır. Bir olaya, o sırada yürürlükte olan hukuk kurallarının uygulanmasına derhal ( hemen ) uygulama ilkesi adı verilmektedir. Derhal uygulama ilkesi gereğince yeni kanun, yürürlüğe girdikten sonraki olay ve işlemlere uygulanmakta, geçmişe yürümemektedir. Hukuk yargılamasında, kanun değişikliklerinde ilke "derhal uygulama" dır. Bu ana kurala bağlı kalınarak, eski kanun zamanındaki usul işlemleri, eski kanuna göre sonuçlanmalı, sonuçlanmamış işlemlere ise yeni kanun uygulanarak sonuçlandırılmalıdır. Derhal uygulama ilkesi yeni kanunun eskisinden daha mükemmel olduğu, ülkede aynı anda iki yargılama kanununun uygulanmaması ve kanunların yürürlükte bulundukları süre içinde düzenlendikleri sahalarda uygulanması gerektiği anlayışına dayanmaktadır. Yargılamaya ilişkin kanunların derhal uygulanmasının bir nedeni de, bu kanunların kamu düzeni ile ilgili olmalarındandır. Bu nedenle, kanun değişikliklerinin taraflardan birisinin lehine olup olmaması önemli değildir.

Açıklanan "derhal uygulama" ilkesinden şu dört genel sonuç çıkmaktadır;

1- Usul işlemleri daima yürürlükteki yargılama kanununa göre yapılır.

2-Yürürlükteki yargılama kanununa uygun olarak yapılan işlemler sonradan değişiklik yapan kanunla geçerliliğini kaybetmez. Yeni yargılama kanununun yürürlüğe girmesinden sonra yapılması gereken usul işlemleri yeni kanuna tabi olur.

3 - Eski kanuna göre yapılmamış işlemler yeni kanuna tabi olur.

4- Yeni kanunun uygulanmasında kural olarak, kanunun tarafların leh veya aleyhinde olmasına bakılmaz. Yargılama işlemleri bakımından evvelce yapılmış bir işlem, lehte de olsa aleyhte de olsa geçerlidir ve yeni kanuna göre tekrarlanmaz. Dolayısıyla, usul kuralları bakımından kazanılmış haktan söz edilemez.

Yeni kanun kural olarak ilerisi için kabul edilir. Doğal olarak yeni kanun eski kanunu izler. Bu izleme sırasında, daha önceki kanun zamanında açılmış bir davada, oluşumu tamamlanmamış bir usul işlemi, yeni kanun yürürlüğe girdiği zaman bütün unsurları ile yeni kanuna tabi olacaktır. Bu nedenle, bir davadaki usul işleminin eski kanun zamanında tamamlanıp tamamlanmadığına bakılmalıdır. Kuşkusuz, dava bir tek işlemden ibaret değildir. Görülmekte olan bir davada, cevap dilekçesi veya karşılıklı dilekçe vermek, iddia ve savunmayı doğrulayıcı nitelikteki delilleri ve belgeleri ileri sürmek gibi taraf işlemleri ile ara kararları vermek, keşfe ve bilirkişi incelemesin e gitmek, yazı ve imza uygulaması ve incelemesi yaptırmak, tanıkları davet etmek ve dinlemek, davayı karara bağlamak gibi hakimin işlemleri ayrı birer usuli işlem olarak ele alınmalıdır. Bunlardan hangisi henüz tamamlanmamışsa o işlem yeni kanun hükümlerine tabi tutulmalıdır. Usul kanunlarında geçmişe uygulanma yoktur. Nitekim 6100 sayılı HMK daki 448. madde hükmü de bunu doğrulamaktadır. Anılan hüküm, bu kanun hükümlerinin, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanacağını belirtmektedir. Bu hüküm gereğince 6100 sayılı kanun, yürürlüğe girdiği sırada devam eden usul işlemlerinin, ne zaman başlatılmış olduklarına bakılmaksızın, henüz tamamlanmamış iseler uygulanacaktır. Kanun koyucu aksine bir uygulama getirmek isteseydi bunu ayrıca bir hükümle belirtirdi. Nitekim 6100 sayılı kanunda, görev konusunda bir uyuşmazlık çıkmasına olanak tanınmamış ve görev değişikliği normlarının daha önce açılmış davalarda derhal uygulanmaması, yani yürürlükten kalkan normun uygulanmasına devam edilmesi geçici 1/1. maddesinin, "bu kanunun yargı yolu ve göreve ilişkin hükümleri, kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış olan davalarda uygulanmaz", hükmüyle kabul edilmiştir. Buna karşılık örneğin cevap verme süreleri bakımından böyle bir istisna getirmemiştir. Zira 6100 sayılı yasa ile birlikte iş mahkemelerinde uygulanan yargılama bakımından ilk duruşma gününe kadar olan cevap verme süresini kısaltarak iki haftaya indirmiştir. Aynı şekilde dosyanın işlemden kaldırılmasında da değişiklik yapılmıştır. Basit yargılama usulüne tabi davalarda ( iş mahkemelerindeki davalarda da bu usul uygulanacaktır ), "işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosya, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa, dava açılmamış sayılır" ( md. 320/4 ). Önceki kanun ( md. 409 ) ve yeni kanuna göre yazılı yargılama usulüne tabi davalarda ( md.150/6 ) "işlemden kaldırılmasına karar verilmiş ve sonradan yenilenmiş olan dava, ilk yenilenmeden sonra bir defadan fazla takipsiz bırakılamaz. Aksi hâl de dava açılmamış sayılır". Basit yargılama usulünün uygulandığı davalar bakımından yeni kanun işlemden kaldırılmasına karar verilen dosyanın ancak bir kez yenilenmesine izin vermektedir. Oysa önceki kanuna göre iki kez yenilenebilmektedir. Ancak önceki kanun döneminde bir kez işlemden kaldırılan davanın yeni kanun döneminde bir kez daha takipsiz bırakılması durumunda ikinci takipsizlikle birlikte davanın açılmamış sayılmasına karar vermek gerekecektir. Diğer taraftan sayın çoğunluğun açıkladığı biçimde tamamlanmış bir işlem yoktur. Dosyanın işlemden kaldırılmasında süreç tamamlanmış değildir.

Tüm bu açıklamalar göz önüne alındığında, davanın açılmamış sayılmasına ilişkin yerel mahkeme kararının kazanılmış hak, hukuki güven gibi gerekçelerle bozulması yönünde oluşan sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.


İHTİYATİ TEDBİR TALEBİNİN REDDİ-GEREKÇESİZ KISA KARAR TEMYİZ- İHTİYATİ TEDBİR TALEBİ - KANUN YOLUNA BAŞVURU OLANAĞI- GEREKÇELİ KARAR

 T.C. YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ E. 2012/327 K. 2012/1023 T. 30.1.2012

 

NOT::::Aleyhine tedbir kararı verilen kişiler itiraz yoluna gitmelidir, ihtiyati tedbir talebi reddedilen taraf temyiz yoluna gitmelidir. önce itiraz sonra temyiz gibi bir usul YOKTUR. HMK geçici 2. md ile bu hususu belirtmiştir.

İlgili Mevzuat Hükmü : Hukuk Muhakemeleri Kanunu MADDE 391 (1) Mahkeme, tedbire konu olan mal veya hakkın muhafaza altına alınması veya bir yediemine tevdii ya da bir şeyin yapılması veya yapılmaması gibi, sakıncayı ortadan kaldıracak veya zararı engelleyecek her türlü tedbire karar verebilir.

(2) İhtiyati tedbir kararında;

a) İhtiyati tedbir talep edenin, varsa kanuni temsilcisi ve vekilinin ve karşı tarafın adı, soyadı ve yerleşim yeri ile talep edenin Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası,

b) Tedbirin, açık ve somut olarak hangi sebebe ve delillere dayandığı,

c) Tereddüde yer vermeyecek şekilde, neyin üzerinde ve ne tür bir tedbire karar verildiği,

ç) Talepte bulunanın, ne tutarda ve ne türde bir teminat göstereceği,

yazılır.

(3) İhtiyati tedbir talebinin reddi hâlinde, kanun yoluna başvurulabilir. Bu başvuru öncelikle incelenir ve kesin olarak karara bağlanır.

ÖZET : HMK´nun 391/3 maddesi uyarınca ihtiyati tedbir talebinin reddi halinde kanun yoluna başvurma olanağı getirilmiştir. Ancak temyiz edilen bir kararın Yargıtay tarafından temyiz incelemesinin yapılabilmesi için öncelikle kararın taraflara usulüne uygun olarak tebliğ edilmesi ve süresi içerisinde temyiz edilmiş olması gerekmektedir. Bundan başka, ihtiyati tedbir kararının HMK´nun 391/2 maddesi uyarınca gerekçeli karar şeklinde yazılması gerekmekte olup, esasen Yargıtay denetiminin de gerekçeli karar üzerinden yapılması mümkündür. 1982 Anayasası´nın 141. maddesine göre, tüm mahkeme kararlarının gerekçeli olması gerekmektedir. Temyiz edilen kısa karar, bu hususları kapsamadığından, temyiz denetimi mümkün değildir. Bu durumda, mahkemece, ihtiyati tedbir talebinin reddine dair karar verilmesi üzerine, HMK.´nun 391/2 maddesine uygun olarak, gerekçeli karar yazılmamış olduğundan kararın bozulması gerekmiştir.

DAVA : Taraflar arasında görülen davada Beypazarı Asliye Hukuk Mahkemesi´nce verilen 29/09/2011 tarih ve 2011/59-2011/59 D-iş sayılı kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi Mehmet Alper Bostancı tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup, incelendikten sonra işin gereği görüşülüp, düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davalılar hakkında başlatılan icra takibine davalı borçluların itirazı üzerine takibin durduğunu ileri sürerek, itirazın iptaline, icra takibinin devamına ve davalıların adına kayıtlı olan mal ve haklar üzerine ihtiyati tedbir konulması talebinde bulunmuştur.

Davalı borçlu vekili davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, tensip kararı ile davacı vekilinin ihtiyati tedbir talebinin reddine karar verilmiştir.

İhtiyati tedbir talebinin reddine dair verilen kararı, davacı vekili temyiz etmiştir.

1- Alacaklı Türkiye Ziraat Bankası A.ޞ. tarafından yapılan icra takibine itiraz üzerine açılan itirazın iptali davasında ihtiyati tedbir kararı talep edilmiş olup, bu istemin, tensip tutanağı ile reddine karar verilmiş, ancak ayrı bir gerekçeli karar yazılmamıştır.

HMK´nun 391/3 maddesi uyarınca ihtiyati tedbir talebinin reddi halinde kanun yoluna başvurma olanağı getirilmiştir. Ancak temyiz edilen bir kararın Yargıtay tarafından temyiz incelemesinin yapılabilmesi için öncelikle kararın taraflara usulüne uygun olarak tebliğ edilmesi ve süresi içerisinde temyiz edilmiş olması gerekmektedir. Bundan başka, ihtiyati tedbir kararının HMK´nun 391/2 maddesi uyarınca gerekçeli karar şeklinde yazılması gerekmekte olup, esasen Yargıtay denetiminin de gerekçeli karar üzerinden yapılması mümkündür. 1982 Anayasası´nın 141. maddesine göre, tüm mahkeme kararlarının gerekçeli olması gerekmektedir. Temyiz edilen kısa karar, bu hususları kapsamadığından, temyiz denetimi mümkün değildir. Bu durumda, mahkemece, ihtiyati tedbir talebinin reddine dair karar verilmesi üzerine, HMK.´nun 391/2 maddesine uygun olarak, gerekçeli karar yazılmamış olduğundan kararın bozulması gerekmiştir.

2- Bozma neden ve şekline göre, davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda 1 numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile kararın davacı yararına BOZULMASINA, 2 numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığı 30.01.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Mevcut durumda meydana gelebilecek bir değişme nedeniyle hakkın elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaşacağından ya da tamamen imkânsız hâle geleceğinden veya gecikme sebebiyle bir sakıncanın yahut ciddi bir zararın doğacağından endişe edilmesi hâllerinde, uyuşmazlık konusu hakkında ihtiyati tedbir kararı verilebilir.



KOOPERATİF ÇALIŞANININ KANUNA AYKIRI İŞLEMLERDE BULUNUP ZİMMETİNE PARA GEÇİRMESİ - HARÇTAN MUAF OLMA- TEMİNATSIZ İHTİYATİ TEDBİR KONULMASI

T.C. YARGITAY 9. Hukuk Dairesi Y A R G I T A Y İ L A M I ESAS NO : 2011/47825   KARAR NO : 2011/41222   Karar Tarihi : 25.10.2011)

DAVA : Davacı kooperatif vekili, davalı kooperatif çalışanı davalının kooperatifte görev yaptığı sırada bir dizi usulsüz kanuna aykırı işlemlerde bulunup, zimmetine para geçirdiğinin müfettiş raporu ile belirlendiğini, bir kısmını soruşturma safhasında ödediğini, hakkında suç duyurusu yapıldığını, davalı işçinin davacı kooperatife verdiği zararın tahsiline, ancak mal kaçırma ihtimali bulunması nedeni ile dava dilekçesinde belirtikleri taşınmazları ve aracı ile üzerine kayıtlı diğer taşınmazlar, diğer araçlar ve banka hesaplarına kooperatifte bulunan hak ve alacaklarına davalının harçtan muaf olması nedeni ile teminatsız ihtiyati tedbir konulmasına karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, tensiple gerekçesiz tedbir isteminin reddine karar verilmiştir.

İtiraz eden işveren vekili, ihtiyati tedbir kararına karşı yaptıkları itirazın tedbir kararının yerine getirilmesi nedeni ile karar verilmesine yer olmadığına karar verildiğini, başka bir gün grev oylaması yapılmasının hukuken mümkün olduğunu, bu nedenle bu hususun kararda açıklanması için kararın tavzih edilmesini mahkemesinden talep etmiştir.

Davacı işveren vekili ihtiyati tedbir kararının reddi kararını 6100 sayılı HMK,un geçici 3/1 maddesi uyarınca kanun yoluna getirmiş olup, Dairemizin Hukuk Muhakemeleri Kanununun 341 ve geçici 3/1 maddesi uyarınca kanun yoluna tabi ret kararını denetleme görev olduğu anlaşılmakla dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

Y A R G I T A Y K A R A R I

Davacı tarım kredi kooperatifi teftiş raporu ile davalı çalışanın bir takım usulsüz kanuna aykırı işlemlerle zimmetine para geçirdiğinin saptandığını, bir miktarını ödediğini ancak zimmetine geçirdiği ______ TL kurum zararının davalıdan tahsiline, ancak zimmet eylemini işleyen davacının mal kaçırabileceğini, bu nedenle dava dilekçesinde belirtilen taşınmazları, aracı, belirlenecek diğer taşınmaz, araç, bankadaki mevduatlarına ve kooperatiflerdeki hak ve alacaklarına yargılama sonunda kadar HMK.´nun 389 ve devamı maddeleri uyarınca ihtiyati tedbir konulmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece ihtiyati tedbir istemi tensibin 7.maddesi ile gerekçesiz olarak reddedilmiştir.

Hukuk Muhakemeleri Kanununun 389 ve devamı maddelerine göre "Mevcut durumda meydana gelebilecek bir değişme nedeniyle hakkın elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaşacağından ya da tamamen imkânsız hâle geleceğinden veya gecikme sebebiyle bir sakıncanın yahut ciddi bir zararın doğacağından endişe edilmesi hâllerinde, uyuşmazlık konusu hakkında ihtiyati tedbir kararı verilebilir. Talep edenin haklarının derhâl korunmasında zorunluluk bulunan hâllerde, hâkim karşı tarafı dinlemeden de tedbire karar verebilir. Mahkeme, tedbire konu olan mal veya hakkın muhafaza altına alınması veya bir yediemine tevdii ya da bir şeyin yapılması veya yapılmaması gibi, sakıncayı ortadan kaldıracak veya zararı engelleyecek her türlü tedbire karar verebilir.

Öncelikle mahkemece tedbir isteminin gerekçesiz reddi yasaya aykırıdır.

Dava dilekçesine ekli müfettiş raporuna, davalı işçinin müfettiş tarafından alınan beyanına, bir miktar ödemelerde bulunmasına, davalı işçi hakkında zimmet suçundan suç duyurusunda bulunmasına, alacağın miktarına göre davacı Kurumun ihtiyati tedbir isteminde hukuki yararı vardır. Zira davalının mal varlığında gelebilecek bir değişim nedeni ile ilerde belirlenecek Kurum zararının elde edilmesi zorlaşabileceği gibi tamamen imkansız hale gelebilecektir.

Dava dilekçesine ekli delillere göre Dairemizce HMK.´nun 391/3 gereğince aşağıdaki karar verilmiştir.

KARAR : Yukarda açıklanan gerekçe ile

1. Yerel mahkemenin gerekçesiz ihtiyati tedbir isteminin reddi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA

2. Davacının ihtiyati tedbir isteminin KABULÜ ile

a) Davacı Kurumun dava dilekçesinde belirttiği davalı -----ait taşınmazlara, aracı ile dilekçede belirtilemeyen, ancak belirlenecek diğer taşınmaz, araç, banka mevduat hesaplarına, kooperatifteki hak ve alacaklarına 3.şahıslara devirlerinin önlenmesi amacıyla dava dilekçesinde belirtilen 195.167,87 TL miktarla sınırlı olmak üzere İHTİYATİ TEBİR KONULMASINA, kararın yerel mahkemesince uygulanmasına,

b) Davacının kamu kurumu olması davalının müfettişteki beyanı ve kısmi ödemede bulunması dikkate alınarak teminat alınmasına yer olmadığına

c) Hukuk Muhakemeleri Kanununun 391/3 maddesi uyarınca 25.10.2011 tarihinde kesin olarak oybirliği ile karar verildi.


ÇOÇUĞA KORUMA KARARI ALINABİLMESİ İÇİN-VELİ-VASİNİN DİNLENME

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinden:  Esas No : 2009/16484 Karar No : 2010/6308  YARGITAY İLAMI

İncelenen Kararın:  Mahkemesi : Samsun 1. Aile Mahkemesi   Tarihi : 11/4/2008

Numarası : Esas No: 2008/276 Karar No: 2008/250

Davacı : Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Müdürlüğü

Davalı : Hasımsız

Dava Türü : Koruma Kararı

Temyiz Eden : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

Davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Davacı İl Sosyal Hizmetler Müdürlüğü tarafından açılan davada, küçük hakkında 2828 sayılı Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu uyarınca koruma kararı alınması talep edilmiş, mahkemece dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda davanın kabulüne karar verilmiştir.

Bilindiği üzere; Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 73. maddesine göre "istisnalar haricinde hakimin her iki tarafı istima veyahut iddia ve müdafaalarını beyan etmeleri için kanuni şekillere tevfikan davet etmedikçe hükmünü veremeyeceği" kabul edilmiştir.

2828 sayılı Kanunda işin evrak üzerinde incelenip, karara bağlanacağına ilişkin herhangi bir hüküm bulunmamaktadır.

Koruma kararı alınması çocuğun hak ve menfaatleriyle de ilgilidir. Bu nedenle, husumetin hakkında korunma kararı alınacak çocuğa, çocuk ergin değilse yasal temsilcisine (veli veya vasisine) yöneltilmesi, kanuni mümessilin menfaati ile küçüğün menfaati birbirine zıt olursa kayyım tayin edilerek husumetin ona yöneltilmesi, tarafların göstereceği deliller varsa toplanıp, değerlendirilerek ulaşılacak sonuç uyarınca karar oluşturulması gerekirken, evrak üstünden karar verilmesi doğru görülmemiştir.

SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 1/4/2010


 

KORUNMA KARARININ KALDIRILMASI İSTEMİ - ÇOCUĞUN KORUMA ALTINDA BULUNMASI - KORUMA ALTINA ALINMIŞ OLAN ÇOCUĞUN ERGİN OLMASI

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2011/20694 K. 2012/17892 T. 28.6.2012

2828/m. 22/1, 24

4787/m. 6/2-b

5395/m. 7/7

ÖZET : Dava, 2828 sayılı kanununa göre alınmış olan korunma kararının kaldırılmasına ilişkindir. Davaya bakmakla aile mahkemesi görevlidir.

Dava; hakkında korunma kararı alınmış olan çocuğa, çocuk ergin değilse yasal temsilcisine yöneltilmesi, onların göstereceği deliller varsa toplanıp karar verilmesi gerekir. Korunma kararı, davalı kurumun başvurusu üzerine evrak üzerinde yapılan inceleme ile kaldırılmış, çocuğun yasal temsilcisine husumet yöneltilmediği gibi, karar da bunlara tebliğ edilmemiştir. Koruma altına alınmış olan çocuk daha sonra ergin olduğuna göre, ona husumet yöneltilmeden, gösterdiği taktirde delilleri toplanmadan karar verilmesi de hukuka aykırıdır.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen, yukarıda tarihi ve numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1-Dava, 2828 sayılı kanununa göre alınmış olan korunma kararının kaldırılmasına ilişkindir. Sözü edilen kanun, korunmaya muhtaç çocukların, ergin oluncaya kadar, bu kanun hükümlerine göre kurulan sosyal hizmet kuruluşlarında bakılıp gözetilmeleri hususundaki tedbirin görevli ve yetkili mahkemece alınacağını hükme bağlamış ( 2828 s. K. m.22/1 ), görevli ve yetkili mahkemenin hangi mahkeme olduğunu göstermemiştir. Kanunun 24. maddesi de, korunma kararı alınmasını gerektiren şartların ortadan kalkması halinde, kurum yetkililerinin önerisi üzerine mahkemece, çocuk ergin olmadan kaldırılabileceği gibi, ergin olduktan sonra da, çocuğun rızası alınmak şartıyla ve bu maddede gösterilen şartların varlığı halinde korunma kararının devamına karar verilebileceğini hükme bağlamıştır.

9.1.2003 tarihinde kabul edilen ve 18.1.2003 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yayımı tarihinde yürürlüğe giren, 4787 sayılı Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanununun 6. maddesinin 2. fıkrasının ( b ) bendi ise; görev alanına giren konularda, bedensel ve zihinsel gelişmesi tehlikede bulunan veya manen terk edilmiş halde kalan küçüğü, ana ve babadan alarak bir aile yanına veya resmi ya da özel sağlık kurumuna veya genel veya katma bütçeli daireler ve benzeri yerlere yerleştirmeye ilişkin tedbirin Aile Mahkemelerince alınacağını hükme bağlamıştır. 3.7.2005 tarihinde kabul edilen ve 15.7.2005 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu, korunma ihtiyacı olan çocuk hakkında, koruyucu ve destekleyici tedbir kararı alma yetkisini çocuk mahkemelerine vermiş ( 5395 s. K. m.7/7 ), bu Kanunun Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik de ( R.G. 24.12.2006 ve 26386 ) “Mahkemenin”, müstakil çocuk mahkemesi bulunmayan yerlerde aile mahkemesi, aile mahkemesi kurulmayan yerlerde ise aile mahkemesi sıfatıyla asliye hukuk mahkemeleri ile suça sürüklenen çocuklar yönünden ceza mahkemelerini ifade ettiği belirtilmiştir ( Yönetmelik m.4/e ).

Yukarda belirtilen kanun ve yönetmelik hükümlerine göre, 4787 sayılı Aile Mahkemeleri Kanununun yürürlüğe girmesiyle, 2828 sayılı Kanun uyarınca korunmaya muhtaç çocuklar hakkında korunma kararı alma ve koşullarının varlığı halinde bu kararı kaldırma görevi Aile Mahkemelerinin görevi kapsamına alınmıştır. İşin esasıyla ilgili karar vermek görevi, sonradan yürürlüğe giren yukarda bahsedilen kanunlarla değiştiğine göre, davaya bakmakla aile mahkemesi görevlidir. O halde, davaya aile mahkemesi sıfatıyla bakılmak üzere hükmün bozulması gerekmiştir.

2-Kabule göre de;

2828 sayılı Yasa uyarınca alınmış olan korunma kararının kaldırılmasına yönelik istek, korunma altında bulunan çocuğun hak ve menfaatleriyle de ilgilidir. Bu nedenle, davanın; hakkında korunma kararı alınmış olan çocuğa, çocuk ergin değilse yasal temsilcisine ( veli veya vasisine ) yöneltilmesi, onların da göstereceği deliller varsa toplanıp, sözü edilen yasanın 24. ve müteakip maddeleri çerçevesinde değerlendirilerek ulaşılacak sonuç uyarınca karar oluşturulması gerekir. Olayda, korunma kararı, davalı kurumun başvurusu üzerine evrak üzerinde yapılan inceleme ile kaldırılmış, çocuğun yasal temsilcisine husumet yöneltilmediği gibi, karar da bunlara tebliğ edilmemiştir. Koruma altına alınmış olan çocuk daha sonra ergin olduğuna göre, ona husumet yöneltilmeden gösterdiği taktirde delilleri toplanmadan karar verilmesi de doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Temyiz edilen kararın yukarda 1. bentte gösterilen sebeple BOZULMASINA, bozma sebebine göre sair hususların incelenmesine yer olmadığına, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 28.06.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


VELAYET KALDIRILMADAN- VASİ ATANAMAZ

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinden: Esas No : 2009/16476  Karar No : 2010/6149

YARGITAY İLAMI

İncelenen Kararın:

Mahkemesi : Espiye Sulh Hukuk Mahkemesi

Tarihi : 24/5/2005

Numarası : Esas No: 2005/152 Karar No: 2005/173 Davacı : Yeter IŞIK

Kısıtlanması İstenilen : Hüseyin IŞIK  Dava Türü : Vasi Tayini

Temyiz Eden : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

Davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Davacı Yeter Işık tarafından verilen 6/5/2005 tarihli dilekçeyle, vefat eden oğlu Muharrem Işık´tan olma 2/3/2001 doğumlu torunu Hüseyin Işık´a kendisinin baktığını belirterek, torununa vasi olarak atanmasına karar verilmesini istediği, mahkemece davanın kabulüne karar verildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmıştır.

Dosyada bulunan nüfus kayıt örneğinin incelenmesinden, küçük Hüseyin Işık´ın Muharrem ve Fatma Işık´ın resmi evliliklerinden dünyaya geldiği, babasının 8/2/2003 tarihinde vefat ettiği, annesinin sağ olduğu ve 1/8/2004 tarihinde yeniden evlendiği görülmüştür.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 336. maddesinde;

"Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velayeti birlikte kullanırlar.

Ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hali gerçekleşmişse hakim, velayeti eşlerden birine verebilir.

Velayet, ana ve babadan birinin ölümü halinde sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan tarafa aittir." hükmü mevcuttur.

İncelenen dosya içeriğine göre, küçük Hüseyin´in babasının ölümüyle sağ kalan annesine ait olan velayet hakkının kaldırıldığına ilişkin herhangi bir bilgi ve belge bulunmamaktadır.

Diğer taraftan, Türk Medeni Kanununun 349. maddesine göre, velayete sahip ana veya babanın yeniden evlenmesi, velayetin kaldırılmasını gerektirmemektedir.

Mahkemece, küçük Hüseyin´in kanunen annesinde olan velayet hakkının kaldırıldığına ilişkin herhangi bir karar bulunmaksızın babaannesinin vasi tayinine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.

SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 31/3/2010


VELAYETİN KALDIRILMASI-VASİ ATANMASI YETKİLİ YER MAHKEMESİ

T.C. YARGITAY İkinci Hukuk Dairesi  Esas No   : 2000/05949 Karar No  : 2000/06046   Tarih  : 09.05.2000

Hernekadar cocuğun velayeti annesinde veya babasında olupta dede torununu uzun yıllar bakmış ve yanında okutuyor bakıyorsa velayetin kaldırılması vasi atanması davası nerede açılacağı akla geldiğinde ne yapılacahı sorusuda akla gelmektedir.

Velayet hakkı sadece ana babaya aittir. Velayet ana babadan kaldırılınca çocuğa vasi atanması gerekir. Dede, toruna veli olamaz. velayetin ana babadan kaldırılabilmesi için TMK 348.maddesinde düzenlenen şartların gerçekleşmiş olması gerekir. Özellikle de 2. fıkrası çok uygun (ilgisizlik ve ağır ihmal).

Kural olarak velayet hakkına sahip ana babanın yerleşim yeri çocuğun da yerleşim yeri sayılır. Bu nedenle davanın VELAYETİ ELİNDE BULUNDURANAN İKAMET ETTİĞİ Aile Mahkemesinde açılması gerekir. Ancak çocuk velayet hakkına sahip ana babadan ayrı yaşamaktaysa. Çocuğa bakan dedenin ve bence çocuğun da yerleşim yeri Dedenin bulunduğu yer olursa Bu durumda TMK 348, 404 ve 411.maddeleri uyarınca davada yetkili mahkeme dedenin bulunduğu ikamet ettiği Aile mahkemesidir. Davacı vasi adayı dede, davalılar ise velayet hakkına sahip ana babadır.Yani dede torununu çok uzun zamandan beri bakıp yanında bulunuyor ve dedenin ikametinde kalıyorsa velayetin kaldırılması ve vasi davasıda dedenin bulunduğu yerde acıla bilir. Aşahıdaki karardada işaretlemiş olduğum yer bu görüşümüde doğrular gibidir..

 HUKUK MUHAKEME KANUNU (HMK)

MADDE 6- (1) Genel yetkili mahkeme, davalı gerçek veya tüzel kişinin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir.

(2) Yerleşim yeri, 22/11/2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre belirlenir.

 Yetki itirazının ileri sürülmesi

MADDE 19- (1) Yetkinin kesin olduğu davalarda, mahkeme yetkili olup olmadığını, davanın sonuna kadar kendiliğinden araştırmak zorundadır; taraflar da mahkemenin yetkisiz olduğunu her zaman ileri sürebilir.

(2) Yetkinin kesin olmadığı davalarda, yetki itirazının, cevap dilekçesinde ileri sürülmesi gerekir. Yetki itirazında bulunan taraf, yetkili mahkemeyi; birden fazla yetkili mahkeme varsa seçtiği mahkemeyi bildirir. Aksi takdirde yetki itirazı dikkate alınmaz.

(3) Mahkeme, yetkisizlik kararında yetkili mahkemeyi de gösterir.

(4) Yetkinin kesin olmadığı davalarda, davalı, süresi içinde ve usulüne uygun olarak yetki itirazında bulunmazsa, davanın açıldığı mahkeme yetkili hâle gelir. 

Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 9. maddesinde yer alan Genel Kural gereğince velayetin Medeni Kanunun 149. maddesi uyarınca değiştirilmesi yada aynı kanunun 274. maddesi uyarınca nezi davaları geçici tedbir niteliğinde olmadığından davalının ikametgahı mahkemesinde görülür.

İkametgah kişinin yerleşmek amacı ile oturduğu yerdir. (MK. m. 19) Öte yandan Nüfus Kanunun 4. maddesinde yer alan emredici kural sebebi ile nüfus kayıtları ikametgaha karine oluşturur. Ancak bu karinenin aksi her türlü delil ile ispat olunabilir.

Davalının ilk itiraz olarak ileri sürdüğü yetki itirazının kabul edilebilmesi için yetkili mahkemenin cevapta doğru olarak gösterilmesi gerekir. (HUMK. m. 23)

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 190. maddesi gereğince ilk itirazlar hadiseler (HUMK. m. 222. vd.) gibi tetkik ve hal olunur.

Şu halde davalının nüfus kayıtları getirilmeden, taraflardan ilk itiraz (yetki itirazı) hakkındaki delilleri Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 222 ve müteakip maddeleri uyarınca sorulup toplanmadan, davalının adresinin Torbalıda olması sebebiyle yetkisizlik kararı verilmesi doğru görülmemiştir.

Hükmün açıklanan sebeplerle (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, bozmada oybirliği sebebinde 09.05.2000 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

KARŞI OY

Medeni Kanunun 148. maddesi velayet,kişisel ilişki ve iştirak nafakasının düzenlenmesini hakimin kendiliğinden alacağı önlem (tedbir) olarak düzenlemiş,aynı yasanın 149. maddesiyle de koşulların değişmesiyle önlemleri yeni durumlara göre düzenlemek üzere değiştirmiş ve kaldırma yetkisi tanımıştır.

Yasada aile birliğinin korunmasına yönelik bu önlemlerin hangi hakim tarafından alınacağına ilişkin açıklık yoktur. Ancak önlem alınmasını düzenleyen hüküme boşanma karşılığını taşıyan dördüncü bentte yer verilmiştir. O halde öncelikle yetkili mahkeme veya hakim boşanma davasında yetkili olan hakimdir. Ancak boşanma davası sonuçlandıktan sonra yetkinin nerede olacağı kuşku yaratmaktadır. Burada yasa bilerek boşluk bırakmıştır. Zira tedbir niteliğindeki önlemlerin ne şekilde ve hangi mahkemeden istenebileceği HUMK.nun 101-4, 104 ve sonraki maddeleri ve 500. madde yerine geçerli olan 07.06.1935 gün ve 92/16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile düzenlenmiştir.

HUMK.nun 101/4. maddesi,ayrılık ve boşanma davası sonucu Medeni Kanunca gereken ve boşanmanın eki (fer´i) niteliğinde bulunan önlemleri ihtiyati tedbir olarak nitelendirmiştir. Aynı yasanın 104. maddesi ise bu gibi isteklerin en az giderle ve en çabuk yerine getirilmesini sağlayacak mahkemeden istenebileceğini ön görmektedir. Yukarıda sözü edilen 92/16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da aile birliğinin korunması için gereken önlemlerin alınmasında yetkinin söz konusu olmayacağı kuralı benimsenmiş ve HUMK.nun 104. maddesini güçlendirecek şekilde ona paralel yorum getirmiştir. Evlilik birliğinin korunması ile ilgili HUMK.nun 500. maddesini yürürlükten kaldıran 15.05.1985 gün ve 3222 sayılı yasanın gerekçesinde ".. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunun 500. maddesi yürürlükten kaldırılmak suretiyle daha önce aynı yasa ile yapılan değişiklik ile İcra İflas Yasasındaki bu değişikliklere paralellik sağlanmış,çocuk teslimi de dahil olmak üzere konu ile ilgili tedbirlerin HUMK.nun 101. maddesi uyarınca herhangi bir hukuk mahkemesinden istenebilmesine imkan tanınmıştır" açıklamasına yer vererek yetkinin HUMK.nun 101 ve sonraki maddelerine göre düzenlenmesi gereğini vurgulamıştır.

Bu sayılanların dışında,yasa hakime doğrudan önlem alma görevi verdiğine göre (MK. m. 148 ve 149) boşanma ve ayrılıktan sonra da çocukların bakımı, yetiştirilmesi, ebevenleriyle olan kişisel ilişkisinin düzenlenmesinde kamu yararı görmüştür. Kamu yararının bulunduğu yerde, olaya ve çocuğa en yakın olan hakimin müdahalesinin kabulünde zorunluluk vardır.

[u]Bu konuda önlem alacak hakim olaya veya çocuğa en yakın olan hakim olmalıdır. Bu babanın-annenin veya çocuğun bulunduğu yer hakimi olabileceği gibi HUMK.nun 101/4 ve sonraki düzenlemelerinde belirtilen bir başka yer hakimi de olabilir. [/u]Mahkemenin iştirak nafakasının artırılmasına ilişkin isteği belirtilen hususları dikkate almadan,önceki uygulamaları örnek olarak yetki yönünden ret etmesi usul ve yasa hükümlerine aykırıdır. Hükmün belirtilen nedenlerle bozulması görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun düşüncesine katılmıyorum.


Vasi Tayini

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinden: Esas No : 2009/16476  Karar No : 2010/6149

YARGITAY İLAMI   İncelenen Kararın:

Mahkemesi : Espiye Sulh Hukuk Mahkemesi   Tarihi : 24/5/2005

Numarası : Esas No: 2005/152 Karar No: 2005/173

Davacı : Yeter IŞIK

Kısıtlanması İstenilen : Hüseyin IŞIK

Dava Türü : Vasi Tayini

Temyiz Eden : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

Davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen hükmün kanun yararına bozulması Adalet Bakanlığının yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından istenilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Davacı Yeter Işık tarafından verilen 6/5/2005 tarihli dilekçeyle, vefat eden oğlu Muharrem Işık´tan olma 2/3/2001 doğumlu torunu Hüseyin Işık´a kendisinin baktığını belirterek, torununa vasi olarak atanmasına karar verilmesini istediği, mahkemece davanın kabulüne karar verildiği ve hükmün temyiz edilmeksizin kesinleştiği anlaşılmıştır.

Dosyada bulunan nüfus kayıt örneğinin incelenmesinden, küçük Hüseyin Işık´ın Muharrem ve Fatma Işık´ın resmi evliliklerinden dünyaya geldiği, babasının 8/2/2003 tarihinde vefat ettiği, annesinin sağ olduğu ve 1/8/2004 tarihinde yeniden evlendiği görülmüştür.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 336. maddesinde;

"Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velayeti birlikte kullanırlar.

Ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hali gerçekleşmişse hakim, velayeti eşlerden birine verebilir.

Velayet, ana ve babadan birinin ölümü halinde sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan tarafa aittir." hükmü mevcuttur.

İncelenen dosya içeriğine göre, küçük Hüseyin´in babasının ölümüyle sağ kalan annesine ait olan velayet hakkının kaldırıldığına ilişkin herhangi bir bilgi ve belge bulunmamaktadır.

Diğer taraftan, Türk Medeni Kanununun 349. maddesine göre, velayete sahip ana veya babanın yeniden evlenmesi, velayetin kaldırılmasını gerektirmemektedir.

Mahkemece, küçük Hüseyin´in kanunen annesinde olan velayet hakkının kaldırıldığına ilişkin herhangi bir karar bulunmaksızın babaannesinin vasi tayinine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı bulunmuştur.

SONUÇ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 427/6. maddesine dayalı kanun yararına bozma isteğinin açıklanan sebeple kabulü ile hükmün sonuca etkili olmamak üzere BOZULMASINA, oybirliğiyle karar verildi. 31/3/2010


MOBBİNG-İŞCİYE PİSKOLEJİK BASKI VE TACİZ ETME

YEREL MAHKEME KARARI: Ankara Sekizinci Is Mahkemesi E. : 2006/19 K. : 2006/625 T. : 20.12.2006

Davaci vekili davali aleyhine dava acarak, Karadeniz Teknik Universitesi Jeoloji Muhendisligi’nden mezun olup 1999 yilinda TMMOB jeoloji muhendisleri odasinda calismaya baslayan davacinin sendikali olarak calisip isyerinde calistigi 7 yil boyunca gorevini basari ile yerine getirdigini, 2004 mart ayinda oda yonetiminin degismesiyle yeni yonetimde genel sekreter olarak gorev yapan ve davacinin amiri durumundaki B.M.D. ile davaci arasinda sebepsiz bir gerginlik yasanmaya baslandigini, gerek sozlu uygulama gerekse yazili islemlerle davaci uzerinde manevi baski uygulayip kisilik haklarina saldirdigini davaciya adeta duygusal tacizde bulundugunu, davacidan 1,5 yil boyunca 5 defa yazili savunma isteyip alinan savunmalarin ikisi sonucunda genel sekreter Bahattin Murat D.’nin de uyesi oldugu disiplin kurulu tarafindan 2.3.2005 tarihinde uyari, 23.11.2005 tarihinde de haksiz olarak kinama cezasi verildigini, yazili savunmalari ve ibraz ettikleri delillerde incelendiginde verilen ce zalarin haksiz oldugunu ayrica TİS’nin disiplin kurulu uygulamalarina iliskin ekinde de 1 yil icinde ayni disiplin sucundan uc kez kinama cezasi almis olmanin isten cikarma nedeni olarak sayilmasi nedeniyle davacinin haksiz verilen cezalar nedeniyle isten cikarilma ihtimalinin mevcut oldugunu verilen cezalarin haksiz oldugunu belirtmistir. Yasanan olaylar, haksiz alinan savunmalar neticesinde verilen haksiz disiplin cezalari ile davacinin manevi olarak yipranip psikolojik sagliginin bozuldugunu, psikolojik rahatsizligindan dolayi 5 gun rapor alip ilac tedavisi uygulandigini, isverenin isciyi gozetme yukumlulugu isverenin iscinin kisiligine saygi gosterme ve iscinin kisiligini koruma borcunu da icerdigi halde davacinin nedensiz yere isini yapmamakla suclanmasi, yetersiz olarak degerlendirilip asagilanmasi, en basit olaylarda dahi yazili savunma istenerek taciz edilmesi isveren tarafindan sahsi nedenlerle birlikte calismak istemedigi isciye psikolojik olarak yipratip onu isten ayrilmaya zorlamasi is hayatinda yaygin uygulanan bir taktik oldugundan duygusal taciz (mobbing) nedeniyle de davacinin manevi yipranma icin fazlaya iliskin haklari sakli kalmak sartiyla 5.000 YTL manevi tazminatin da yasal faizi ile birlikte davalidan tahsilini talep etmistir. Davali vekili cevap dilekcesinde, davacinin actigi davanin yerinde olmadigini TMMOB jeoloji muhendisleri odasinin Anayasa ve Ozel Kanunlara dayali olarak kurulup ana yonetmeliginde yazili oldugu uzere jeoloji ve jeoloji muhendisleri ile ilgili konularda toplumu bilgilendirmek, kamuoyunu aydinlatmak, ulke yararina gerekli girisimlerde bulunmak ve meslek mensuplari arasinda koordine ve dayanismayi saglamak uzere orgutlenmis bir anayasal kurulus oldugunu buro hizmetlerinin yurutulus surecinde personelin gorev ve sorumluluklari, hizmetin esaslari oda yonetim kurulu tarafindan genel kurul kararlari ve oda danisma kurulu tarafindan onanmis donemsel calisma raporu cercevesinde ve gunun ihtiyaclarina paralel olarak duzenlendigini uygulamanin sendika ve oda arasinda imzalanan TİS’ye uygunluk gozetilerek yapildigini, davacidan savunma alinmasinin calisma hayatiyla ilgili yasal duzenlemelerde ve TİS’nin ilgili hukumlerinde de yer alan bir islem oldugunu davacidan savunma istenerek manevi baski olusturulmasinin soz konu su olmadigini mobbing, (ofis ici psikoloji siddet) bilincli bir hareket tarzi olup oda yonetim kurulu merkez buro isleyisi ile ilgili olarak yazili olarak teblig ettigi duzenlemeler yaninda calisma doneminin ilk aylarinda tum buro personelinin katilimi ile, daha sonra ise idari mali ve teknik buro temsilcileri ile duzenli toplantilar yaparak sorunlarin ve isleyisin ele alindigini davacinin da once buro amiri sonra ise idari buro sorumlusu olarak toplantilara katilip gorus ve onerilerini sundugu dikkate alindiginda isyerinde davaciya yonelik mobbing (ofis ici psikolojik siddet ve tacizin) soz konusu olmadigini disiplin cezalarinin ise davacinin savunmalari alindiktan sonra verildigini haksiz davanin reddine karar verilmesini belirtmistir. Sosyal-İs Sendikasi´nin davaya mudahale talebi kabul edilmistir. Dava, disiplin cezalarinin kaldirilmasi ve isyerinde duygusal taciz (mobbing) nedeniyle istenen manevi tazminat talebine iliskindir. Taraflar delillerini bildirmis, taniklarin beyanlari da alinmistir. Davacidan son donemde 5 kez savunma istenmis, 02.02.2005 tarihinde uyari, 23.11.2005 tarihinde de kinama cezalari verilmistir. İlgili TİS ekinde isten cikarmayi gerektirir kosullar basliginda "Bir yil icinde ayni disiplin sucundan 3 kez kinama cezasi almak" hukmu mevcuttur. Mahkememizce yargilama surerken, aciklanan kosulun olusmasi nedeniyle davacinin is akdi fesh edilmis, davaci ise iade davasi acmis, ise iade davasi halen devam etmektedir. MK 2. maddesine iliskin iyiniyet kurallari, 4857 sayili yasanin isverenin calisanlara esit davranmasina iliskin olgular birlikte degerlendirildiginde isverenin iscisini koruma-gozetme sorumlulugunun bulundugu aciktir. Oysa dava konusu disiplin cezalarinin verilmesine neden olan ve davacinin kusuru bulundugu iddia edilen olaylarin bir kisminda davacinin sorumlulugunun olmadigi, bir kisminda ise izinli oldugu donemlerde yapilmasi gereken islerin yerine getirilmemesinden-aksamasindan sorumlu tutuldugu gorulmustur. Davaci, kendisi ile ilgili problem cikmasini onlemek adina bir alt gorevde calismayi kabul ederek gorevini yerine getirirken, tanik beyanlarindan da anlasilacagi uzere isyerinde amirlerinin uzaktan, yuksek sesle bagirarak, is yapmasini soylemelerine, telefonla konusurken, konusmasina aldirilmadan emir ve gorev vermelerine, yuksek sesle bagrilarak "sen bu isi beceremiyorsun" gibi sozlu saldirilara, hakaretlere maruz kalmistir. Kisilik haklari cignenmis, calisma arkadaslari arasinda kucuk dusurulmustur. Bu davranislar mahkememizce isciyi yildirmaya, psikolojik baski uygulayip genellikle de isten ayrilmasini saglamaya yonelik davranislar olarak degerlendirilmistir. Yine tanik beyaniyla dogrulanan, davacinin mesai sonrasinda aglama krizine girmesi, psikolojik tedavi gormesi, rapor almasi da bu kanaati kuvvetlendirmektedir. (Mobbing) kavrami, isyerinde bireylere ustleri, esit duzeyde calisanlar ya da astlari tarafindan sistematik bicimde uygulanan her tur kotu muamele, tehdit, siddet, asagilama vb., davranislari icermektedir. Toplanan delillerden davaciya ustleri tarafindan kotu muamele yapilip asagilanarak psikolojik taciz uygulandigi, verilen haksiz disiplin cezalari sonucu TİS´de yapilan duzenlemeye gore de is akdinin feshi sonucuna kadar varildigi dolayisiyla gecimini emegiyle calisarak kazanan davaci iscinin maddi ve manevi kayba ugratildigi kanaatine varilmistir. Davacinin uzuntusunu bir olcude hafifletebilmek amaci ile davaci lehine 1000,00 YTL manevi tazminata hukmedilerek asagidaki sekilde karar verilmistir. HUKUM: Yukarida aciklanan nedenlerle; Davanin kismen kabul kismen reddine, 1- Manevi tazminat talebinin kismen kabul ile 1000,00 YTL manevi tazminatin dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalidan tahsiline, 2- Uyari ve kinama cezalarinin iptaline iliskin davanin kabulune, 3- Alinan 67,50 YTL harctan 54,00 YTL harcin mahsubu ile bakiye 13,50 YTL harcin istek halinde davaciya iadesine, 4- Davaci kendini vekille temsil ettirdiginden avukatlik asgari ucret tarifine ve davanin kabul ve ret oranina gore takdiren 450 YTL vekalet ucretinin davalidan alinarak davaciya verilmesine, 5- Davali kendini vekille temsil ettirdiginden avukatlik asgari ucret tarifine ve davanin kabul ve ret oranina gore takdiren 450 YTL vekalet ucretinin davacidan alinarak davaliya verilmesine, 6- Davanin kabul ve ret oranina gore yapilan 50,00 YTL yargilama giderinin davalidan alinarak davaciya verilmesine, Dair, davaci, davaci vekili ve davali vekilinin huzurunda temyizi kabil olmak uzere karar verildi. 20.12.2006 

T.C. Yargitay 9. Hukuk Dairesi E. : 2007/42976 K. : 2008/17137 T. : 23.06.2008

* Mobbing (Ofis Ici Psikolojik Siddet ve Taciz) * Calisanin Kisilik Haklarina Saldiri

* Manevi Tazminat * Isverenin Iscisini Koruma Sorumlulugu

* Isveren Tarafindan Isciye Yonelik Sozlu Saldiri

* Isciye Psikolojik Baski Uygulanmasi

OZET: Dava, disiplin cezalarinin kaldirilmasi ve isyerindeki duygusal taciz (mobbing) nedeniyle manevi tazminat istemine iliskindir. Davacinin son donemde bes kez savunmasi istenmis, bir uyari ve kinama cezasi verilmis; isyerinde uygulanan toplu is sozlesmesinde bir yil icinde ayni disiplin sucundan uc kez kinama cezasi alinmasi isten cikarilma nedeni olarak duzenlendiginden aciklanan kosulun olusmasi nedeniyle yargilama surerken davacinin is akdi feshedilmistir. Dava konusu disiplin cezalarinin verilmesine neden olan ve davacinin kusuru bulundugu iddia edilen olaylarin bir kisminda davacinin sorumlulugu olmadigi gibi davaci, kendisi ile ilgili problem cikmasini onlemek adina bir alt gorevde calismayi dahi kabul etmistir. Dinlenen tanik anlatimlarina gore, davacinin isyerinde amirlerinin sozlu saldiri ve hakaretlerine maruz kaldigi, kisilik haklarinin cignendigi, calisma arkadaslari arasinda kucuk dusuruldugu sabittir. Bu davranislar, isciyi yildirmaya, psikolojik baski uygulayip genellikle de isten ayrilmasini saglamaya yonelik davranislar olup davaci iscinin, mesai sonrasinda aglama krizine girmesi, psikolojik tedavi gormesi, rapor almasi da bu kanaati kuvvetlendirmektedir. Mobbing kavrami, isyerinde bireylere ustleri, esit duzeyde calisanlar ya da astlari tarafindan sistematik bicimde uygulanan her tur kotu muamele, tehdit, siddet, asagilama gibi davranislari icerir. Olayda, davaciya ustleri tarafindan kotu muamele yapilip asagilanarak psikolojik taciz uygulandigi, verilen haksiz disiplin cezalari ile is akdinin feshi yoluna gidildigi, dolayisiyla gecimini emegiyle calisarak kazanan davaci iscinin maddi ve manevi kayba ugratildigi acik oldugundan davaci lehine manevi tazminata hukmedilmesi yerindedir. (4721 sayili TMK m. 2, 818 s. BK m. 49,4857 s. Kn. m. 5, 18, 19)

DAVA: Davaci, manevi tazminatin odetilmesine karar verilmesini istemistir. Yerel mahkeme, istegi kismen hukum altina alinmistir. Hukum suresi icinde davali avukati tarafindan temyiz edilmis olmakla, dava dosyasi icin Tetkik Hakimi M. Basbayraktar Taskin tarafindan duzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, geregi konusulup dusunuldu: KARAR: Dosyadaki yazilara, kararin dayandigi delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve ozellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik gorulmemesine gore, yerinde bulunmayan butun temyiz itirazlarinin reddi ile usul ve kanuna uygun olan hukmun ONANMASINA, asagida yazili temyiz giderinin temyiz edene yukletilmesine, 30.05.2008 gununde oybirligi ile karar verildi.

T.C.

SAKARYA . 1. IDARE MAHKEMESI  ESAS NO : 2010/474  KARARNO : 2011187

DAVACI: HÜLYA SAKIZ  DAVACI VEKİLİ: AV. OZTURK TURKDOGAN  DAVALI: Bolu Valiliği

Necatibey Caddesi No. 82/13 - Kızılay/ANKARA

DAVANIN ÖZETİ: Bolu İli, Gerede İlçe Devlet Hastanesi´nde başhemşire olarak görev yapan davacı; 11.03.2009 tarihinden itibaren hakkında 6 tane soruşturma yapıldığı ve bu soruşturmalar sonucu 4 tane disiplin cezası verildiği, geçici görevlendirme ile başka bir hastaneye görevlendirildiği, sonuç olarak bu cezaların yıldırma amaçlı olduğu, kişilik haklarının zedelendiği ve ruh sağlığının bozulmasına sebep olduğunu ileri sürerek 20,OOO.-TL manevi tazminat istenmektedir.

SAVUNMANIN ÖZETİ: Davacıya iki farklı başhekim tarafından disiplin cezalarının verildiği, iki ki:;ininde davacının ki:;ilik haklan ile uğraşma ihtimalinin olmadığı, davacının depresyon tanılı raporlarının bulunduğu, ki:;inin ruhi sorunlarının bulunduğu, idari yargı mercilerinde "mobbing" uygulaması şeklinde dava açılamayacağı, davacıya verilen cezaların hukuka uygun olduğu belirtilerek tazminat isteminin reddi gerektiği savunulmuştur.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Sakarya 1. Idare Mahkemesince, dava dosyası incelenerek işin gereği görüşüldü.

Dava, davacının "mobbing" uygulaması olarak ifade ettiği verilen disiplin cezaları sonucu kişilik haklarının zedelendiği ve ruh sağlığının bozulmasına sebep olduğunu ileri sürerek 20,000.- TL manevi tazminat istemiyle açılmıştır.

Oncelikle davacıya disiplin cezalarının verildiği tarihte disiplin cezalarına karşı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu hükümleri gereği yargı yolu kapalı olduğundan davacıya verilen cezaların tazminata hükmedilip hükmedilmemesi yönünden irdelenmesi gerekmektedir.

657 sayılı Devlet memurları Kanunu´nun 125/A-a maddesinde "Verilen emir ve görevlerin tam ve zamanında yapılmasında, görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasların yerine getirilmesinde, görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçlerin korunması, kullanılması ve bakımında kayıtsızlık göstermek veya düzensiz davranmak" (t) fıkrasında" Görevine veya iş sahiplerine karşı kayıtsızlık göstermek veya ilgisiz kalmak" fiillerinin uyarma, ı 25/8-a maddesinde" Verilen emir ve görevlerin tam ve zamanında yapılmasında, görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasların yerine getirilmesinde, görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçlerin korunması, kullanılması ve bakımından kusurlu davranmak" ve (j) fıkrasında "Verilen emirlere itiraz etmek," fiillerinin kınama cezası ile cezalandırılacağı yine aynı maddenin son fıkralarında "Disiplin cezası verilmesine sebep olmuş; bir fiil veya halin cezaların sicilden silinmesine ilişkin süre içinde tekerrüründe bir derece ağır ceza uygulanır. Aynı derecede cezayı gerektiren fakat ayrı fiil veya haller nedeniyle verilen disiplin cezalarının üçüncü uygulamasında bir derece ağır ceza verilir. Geçmiş hizmetleri sırasındaki çalışmaları olumlu olan ve iyi veya çok iyi derecede sicil alan memurlar için verilecek cezalarda bir derece hafif olanı uygulanabilir." hükmüne yer verilmiştir.

Anayasanın 12. maddesinde; herkesin, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu, 17.maddesinde; herkesin, yapama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu,56. maddesinde; Devletin, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak olduğu kurala bağlanmıştır.

Manevi zarar, kişinin fizik yapısını zedeleyen, yaşama gücünü azaltan olaylar nedeniyle duyulan acıyı, ıstırabı veya kişilik haklarının zedelenmesi nedeniyle şeref ve haysiyetin rencide edilmesini ifade ettiği gibi; günlük yaşamı zorlaştıran belli ağırlıktaki her türlü üzüntü ve sıkıntıyı da kapsamaktadır. Ancak kişinin kendi tutum ve davranışları nedeniyle duyduğu üzüntü ve acı nedeniyle idarece tazmini gereken manevi zararın doğduğundan söz edilemeyeceği de açıktır.

Manevi tazminat, patrimuanda meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafıfletmeyi amaçlar.

Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.

Dava dosyasının incelenmesinden, davacıya Başhekim Dr. .............. tarafından 25.02.2008 tarih ve 284 sayılı işlem ve 14.03.2008 tarih ve 5248 sayılı işlem ile 657 sayılı Yasa´nın 125/A-a maddesi uyarınca 2 adet, 20.02.2008 tarih ve 813 sayılı işlem ile 125/A-f maddesi uyarınca 1 adet uyarma cezası verildiği, 125/A-f maddesi gereği verilen cezanın itiraz üzerine kaldırıldığı, daha sonra göreve gelen Dr. ................ tarafından davacıya 25.03.2009 tarih ve 1371 sayılı işlem ile 125(B/j) maddesi uyarınca kınama. 15.04.2009 tarih ve i 721 sayılı işlem, 04.05.2009 tarih ve 1857 sayılı işlem, 09.07.2009 tarih ve 305 i sayılı işlemler ile i 25/B-a maddesi uyarınca 3 adet kınama cezasının verildiği, ayrıca davacının 27.05.2009-27.08.2009 tarihleri arasında İ.B Devlet Hastanesi´nde geçici olarak görevlendirildiği, davacının 02.02.2010 tarihinde aldığı disiplin cezalarından dolayı 20.000.-TL manevi tazminat istemiyle Sağlık Bakanlığı´na başvuru yaptığı, başvurusunun Sağlık Bakanlığı tarafından Bolu Valiliği ´ne yönlendirildiği ve Bolu Valiliği´nin 08.04.20 i O gün ve 455 sayılı işlemi ile başvurusunun reddi üzerine, 20.000.- TL manevi tazminat istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmıştır.

22.12.2007 tarihinde G........ Devlet Hastanesi acil servisinde sargı bezi kalmaması konusu ile ilgili olarak yapılan soruşturma sonucu davacının personel üzerinde otoritesinin kalmaması ve izole hale getirilmiş olması ile görev ve sorumluluklarını tam olarak yapmaması fiilinin uyarma cezası ile cezalandırıldığı, davacının olay anında hastanede görevli olmadığı; soruşturmada asıl sorumlunun Başhekim olarak gösterilmesine karşın başhekime verilen uyarma cezasının itiraz üzerine kaldırıldığı, 20.02.2008 tarihinde davacının şifai olarak verilen emirleri yazılı olarak Başhekimlik makamına sunmadığından ve bazı servislerin bakım ve temizliğinin yapılmadığından 125/A-f uyarınca disiplin cezası ile cezalandırıldığı, ancak bu cezanın itiraz üzerine kaldırıldığı, davacıya ayrıca 24.03.2008 tarih ve 5248 sayılı işlem ile ihale komisyonu üyesi olduğu bir ihalede herhangi bir kasıt ve art niyet olmadan usulsüz işlem yaptığından bahisle 125/ A-a uyarınca Sağlık Bakanlığı tarafından uyarma cezasıyla cezalandırıldığı görülmüştür.

2009 yılında ise hastane başhekiminin değişmesi sonrası davacının ilk olarak 11.03.2009 tarihinde "Tıbbi Sarf ve Ilaç Taşınır Kayıt Kontrol Yetkilisi" olarak görevlendirildiği, davacının bu görevi kabul etmemesi üzerine hakkında tutanak düzenlenerek 25.03.2009 tarihinde 125/B-j uyarınca kınama cezası ile cezalandırıldığı, cezaya yapılan itirazın reddedildiği, davacının kendisinin başhemşire olarak böyle bir görevinin bulunmadığını ve bu görevi yerine getirecek bilgisinin bulunmadığını belirttiği, Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı ´nın 02.11.2007 tarihli yazılarında taşınır kayıt kontrol yetkilisi olarak ayniyat saymanı ve ambar memurlarının görevlendirilmesinin istenildiği görülmüştür.

Davacıya 15.04.2009 tarih ve 1721 sayılı l25/B-a maddesi uyarınca verilen kınama cezasının hastane başhekimince 30.03.2009 ve 06.04.2009 tarihlerinde hastane servislerinde kontrol yapıldığı ve her serviste bir hemşire ve başhekim tarafından başhemşirenin katları kontrol etmediği şeklinde tutanak tutulduğu ve davacının bu sebeple disiplin cezası ile cezalandırıldığı, davacının ne şekilde servisleri kontrol etmediğinin veya yaşanan olumsuzlukların ortaya konulmadığı, davacının cezaya itiraz ettiği ve itirazının reddedildiği, 08.04.2009 tarihinde hastanede nöbetçi iki hemşirenin aralarında tartıştığı, davacının olay ile ilgili tutanak tuttuğu, başhekim tarafından davacının tutanak tutmasına rağmen olayı savuşturarak çözüme kavuşturmadığı ve yasal işlem yapmadığı gerekçesiyle 04.05.2009 tarih ve 1857 sayılı işlem ile 125/B-a uyarınca kınama cezası ile cezalandırıldığı davacının bu cezaya yaptığı itirazında reddedildiği anlaşılmaktadır.

06.05.2009 tarihinde ameliyat yapılacak bir hastayı kontrole gelen Anestezi uzmanı ile ameliyat yapacak Kadın Doğum Uzmanı arasında tartışma yaşandığı, Anestezi uzmanının olayı tutanağa bağladığı, bu olayda da davacının sorumluluğunun bulunduğu gerekçesiyle 125/B-a maddesi uyarınca 09.07.2009 tarih ve 3051 sayılı işlem ile kınama cezası ile cezalandırıldığı yine 06.04.2009 tarihinde davacının imza çizelgesini erken imzalayarak 16:30´da mesaiden ayrıldığı gerekçesiyle hakkında tutanak tutulduğu ve savunmasının istenildiği, ancak savunması yeterli görülerek ceza verilmediği, 30.04.2009 tarih ve 1844 sayılı Başhekimlik yazısı ile davacının idarecilik yönünden yeterli olmadığı, başhemşirelik görevlerini yerine getirmediğinin görüldüğü ve eğitim görmesi gerekçesiyle geçici görevlendirilmesinin teklif edildiği ve davacının başka bir kuruma geçici olarak görevlendirildiği görülmüştür.

Olayların bir bütün olarak değerlendirilmesinden ve Ilçe Sağlık Grup Başkanı´nın G....... Devlet Hastanesi Acil Servisinde meydana gelen sargı bezi soruşturma raporunda sonuç kısmında yer alan ifadelerden hastanede uzun süredir personel arasında münakaşaların yaşandığı kişilerin birbirleri hakkında tutanaklar düzenlendiği, başhekimler tarafından davacının hastanede yaşanan olayların sorumlusu olarak cezalandırıldığı, 2007-2009 yılları arasında davacıya disiplin cezalarının kapsamlı bir soruşturma yapılmadan tutulan tutanaklar üzerine verildiği, başhemşirenin denetim gözetim görevi olduğu gibi başhekiminde denetim gözetim görevinin olduğu, yaşanan bazı olaylarda asıl sorumluların tespit edilebilmesi için kapsamlı soruşturma yapılması, tanık ifadelerinin alınması gerekirken davacıya tek sorumlu olarak ceza verildiği, davacının 2009 sicil notu haricinde sicillerinin 90 ve üzeri olduğu, 2009 yılında ise sicilinin 67 olarak düzenlendiği, davacıya aynı nedenlerden disiplin cezası verilmesine rağmen tekerrür hükmü uygulanmadığından davacının hak arama hürriyetini kullanamadığı görülmüştür.

Bu durumda, davalı idarenin disiplin cezaları ve geçici görevlendirmeler ile davacının kişilik haklarının ve manevi bütünlüğünü zarara uğrattığı sonucuna varıldığından davalı idare tarafından davacıya takdiren 5.000.- TL manevi tazminat ödenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Açıklanan nedenlerle; davacının tazminat isteminin 5.000,00.-TL´lik kısmının idareye başvuru tarihi olan 02.02.2010 tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faiziyle birlikte kabulüne, tazminat isteminin 15.000,00.-TL´ye yönelik kısmının ise reddine, dava kısmen kabul kısmen ret ile sonuçlandığından, aşağıda. dökümü yapılan 350,50.- TL´lik yargılama giderinin 87,63.-TL´sinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine, diğer yargılama giderinin. davacı üzerinde bırakılmasına, kararın verildiği tarihte geçerli olan Avukatlık Asgari Ucret Tarifesi uyarınca nispi 600,00.-TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, artan posta giderinin istemi halinde davacıya iadesine, kararın tebliğini izleyen günden itibaren 30 gün içerisinde Danıştay´a temyiz yolu açık olmak üzere, 17/01/2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Ali ÇATAL MURAT AYAZ Ali TÜRKMEN

38462 101794 107160. .

YARGILAMA GİDERLERİ:

Başvuru Harcı Nispi Karar Harcı Vekalet Harcı Posta Gideri TOPLAM

17,15.­297,00.­2,75.­33,60.­350,50.-TL

İSVİÇRE FEDERAL MAHKEMESİ

“Kişinin işyerinde yalnızlaştırılması, kısıtlanması, dışlanması ya da uzaklaştırılması amacı güden sürekli, sistematik ve düşmanca kasti tutum ve davranışlardır.” (BGE 22.04.2005) (z.B. Urteil 2A.312/2004 vom 22. April 2005)

AVUSTURYA MAHKEME KARARLARI

Sadece keyfin kaç(ırıl)ması ile bir zararın doğumundan söz edilemez. Fakat “psiko travmatik” nitelikteki “şoka girme, nevroz ya da depresyon” gibi haller meydana gelmişse bir zarardan söz edilebilecektir (SZ 23/311; 9 Ob 36/00k ZVR 2001/33; 9 Ob 147/00h ZVR 2001/55)


MOBBİNG-İŞYERİNDE İŞÇİYE PİSKOLEJİK BASKI TACİZ.

Ankara 8. İş Mahkemesi 2006/19 E ve 2006/625 K nolu kararı

“İşyerinde bireylere üstleri, eşit düzeyde çalışanlar ya da astları tarafından sistematik biçimde uygulanan her tür kötü muamele, tehdit, şiddet, aşağılama vb. davranışları içermektedir.”

İşverenin en temel yükümlülüklerinden biri olan işçiyi gözetme borcudur.

Medeni Kanun’un 23 üncü maddesi ile Borçlar Kanun’unun 49 uncu maddelerinin iş hukukuna bir yansımasıdır. İşçiyi gözetme borcu işçinin kişiliğine saygı gösterme ve işçinin kişiliğini koruma borcunu da içerir.

İşyerinde dışlanma, diğer çalışanlarla insani ilişkisini koparmaya yönelik her türlü işveren davranışı ve işlemi de kişilik haklarına saygısızlık olarak değerlendirilmelidir.

YARGITAY’IN Ankara 8. İş Mahkemesi 2006/19 E ve 2006/625 K nolu kararını ONAYLAYAN KARARI


İŞYERİNDE PSİKOLOJİK TACİZ - MOBBİNG - İŞVERENİN PSİKOLOJİK TACİZDE BULUNMASI - PSİKOLOJİK TACİZ NEDENİYLE MANEVİ TAZMİNAT DAVASI

T.C. YARGITAY 9. HUKUK DAİRESİ E. 2007/9154 K. 2008/13307 T. 30.5.2008

818/m. 49

ÖZET : Dava, disiplin cezalarının kaldırılması ve işyerinde duygusal taciz ( mobbing ) nedeniyle istenen manevi tazminat talebine ilişkindir. İşveren kişisel nedenlerle davacı işçinin yanında çalışmasını istememekte olup, kendisinden bir yıl içinde 5 kez yazılı savunma talep etmiştir. İşveren işçisini gözetme yükümlülüğüne uymayarak davacıyı iş arkadaşları önünde sürekli olarak küçük düşürmüş, bağırmış ve işleri beceremediğini ifade etmiştir. Davacı mesai sonrası ağlama krizleri geçirmiş, psikolojik tedavi görmüştür. Mobbing kavramı, işyerinde bireylere üstleri, eşit düzeyde çalışanlar ya da astları tarafından sistematik biçimde uygulanan her tür kötü muamele, tehdit, şiddet, aşağılama vb., davranışları içermektedir. Açıklanan olaylar ışığında davacının davasının kabulü gerekir.”

YEREL MAHKEME KARARINDAN:

 (Ank. 8. İş Mah. 20.12.2006, E. 2006/19, K. 2006/625): “Davacı, kendisi ile ilgili problem çıkmasını önlemek adına bir alt görevde çalışmayı kabul ederek görevini yerine getirirken, tanık beyanlarından da anlaşılacağı üzere işyerinde amirlerinin uzaktan, yüksek sesle bağırarak, iş yapmasını söylemelerine, telefonla konuşurken, konuşmasına aldırılmadan emir ve görev vermelerine, yüksek sesle bağrılarak "sen bu işi beceremiyorsun" gibi sözlü saldırılara, hakaretlere maruz kalmıştır. Kişilik hakları çiğnenmiş, çalışma arkadaşları arasında küçük düşürülmüştür. Bu davranışlar mahkememizce işçiyi yıldırmaya, psikolojik baskı uygulayıp genellikle de işten ayrılmasını sağlamaya yönelik davranışlar olarak değerlendirilmiştir. Yine tanık beyanıyla doğrulanan, davacının mesai sonrasında ağlama krizine girmesi, psikolojik tedavi görmesi, rapor alması da bu kanaati kuvvetlendirmektedir. ( Mobbing ) kavramı, işyerinde bireylere üstleri, eşit düzeyde çalışanlar ya da astları tarafından sistematik biçimde uygulanan her tür kötü muamele, tehdit, şiddet, aşağılama vb., davranışları içermektedir. Toplanan delillerden davacıya üstleri tarafından kötü muamele yapılıp aşağılanarak psikolojik taciz uygulandığı, verilen haksız disiplin cezaları sonucu TİS´de yapılan düzenlemeye göre de iş akdinin feshi sonucuna kadar varıldığı dolayısıyla geçimini emeğiyle çalışarak kazanan davacı işçinin maddi ve manevi kayba uğratıldığı kanaatine varılmıştır. Davacının üzüntüsünü bir ölçüde hafifletebilmek amacı ile davacı lehine 1000,00 YTL manevi tazminata hükmedilerek aşağıdaki şekilde karar verilmiştir

T.C.  SAKARYA . 1. IDARE MAHKEMESI  ESAS NO : 2010/474  KARARNO : 2011187  DAVACI: HÜLYA SAKIZ

DAVACI VEKİLİ: AV. OZTURK TURKDOGAN  DAVALI: Bolu Valiliği

Necatibey Caddesi No. 82/13 - Kızılay/ANKARA

DAVANIN ÖZETİ: Bolu İli, Gerede İlçe Devlet Hastanesi´nde başhemşire olarak görev yapan davacı; 11.03.2009 tarihinden itibaren hakkında 6 tane soruşturma yapıldığı ve bu soruşturmalar sonucu 4 tane disiplin cezası verildiği, geçici görevlendirme ile başka bir hastaneye görevlendirildiği, sonuç olarak bu cezaların yıldırma amaçlı olduğu, kişilik haklarının zedelendiği ve ruh sağlığının bozulmasına sebep olduğunu ileri sürerek 20,OOO.-TL manevi tazminat istenmektedir.

SAVUNMANIN ÖZETİ: Davacıya iki farklı başhekim tarafından disiplin cezalarının verildiği, iki ki:;ininde davacının ki:;ilik haklan ile uğraşma ihtimalinin olmadığı, davacının depresyon tanılı raporlarının bulunduğu, ki:;inin ruhi sorunlarının bulunduğu, idari yargı mercilerinde "mobbing" uygulaması şeklinde dava açılamayacağı, davacıya verilen cezaların hukuka uygun olduğu belirtilerek tazminat isteminin reddi gerektiği savunulmuştur.

TÜRK MİLLETİ ADINA

Karar veren Sakarya 1. Idare Mahkemesince, dava dosyası incelenerek işin gereği görüşüldü.

Dava, davacının "mobbing" uygulaması olarak ifade ettiği verilen disiplin cezaları sonucu kişilik haklarının zedelendiği ve ruh sağlığının bozulmasına sebep olduğunu ileri sürerek 20,000.- TL manevi tazminat istemiyle açılmıştır.

Oncelikle davacıya disiplin cezalarının verildiği tarihte disiplin cezalarına karşı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu hükümleri gereği yargı yolu kapalı olduğundan davacıya verilen cezaların tazminata hükmedilip hükmedilmemesi yönünden irdelenmesi gerekmektedir.

657 sayılı Devlet memurları Kanunu´nun 125/A-a maddesinde "Verilen emir ve görevlerin tam ve zamanında yapılmasında, görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasların yerine getirilmesinde, görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçlerin korunması, kullanılması ve bakımında kayıtsızlık göstermek veya düzensiz davranmak" (t) fıkrasında" Görevine veya iş sahiplerine karşı kayıtsızlık göstermek veya ilgisiz kalmak" fiillerinin uyarma, ı 25/8-a maddesinde" Verilen emir ve görevlerin tam ve zamanında yapılmasında, görev mahallinde kurumlarca belirlenen usul ve esasların yerine getirilmesinde, görevle ilgili resmi belge, araç ve gereçlerin korunması, kullanılması ve bakımından kusurlu davranmak" ve (j) fıkrasında "Verilen emirlere itiraz etmek," fiillerinin kınama cezası ile cezalandırılacağı yine aynı maddenin son fıkralarında "Disiplin cezası verilmesine sebep olmuş; bir fiil veya halin cezaların sicilden silinmesine ilişkin süre içinde tekerrüründe bir derece ağır ceza uygulanır. Aynı derecede cezayı gerektiren fakat ayrı fiil veya haller nedeniyle verilen disiplin cezalarının üçüncü uygulamasında bir derece ağır ceza verilir. Geçmiş hizmetleri sırasındaki çalışmaları olumlu olan ve iyi veya çok iyi derecede sicil alan memurlar için verilecek cezalarda bir derece hafif olanı uygulanabilir." hükmüne yer verilmiştir.

Anayasanın 12. maddesinde; herkesin, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu, 17.maddesinde; herkesin, yapama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu,56. maddesinde; Devletin, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak olduğu kurala bağlanmıştır.

Manevi zarar, kişinin fizik yapısını zedeleyen, yaşama gücünü azaltan olaylar nedeniyle duyulan acıyı, ıstırabı veya kişilik haklarının zedelenmesi nedeniyle şeref ve haysiyetin rencide edilmesini ifade ettiği gibi; günlük yaşamı zorlaştıran belli ağırlıktaki her türlü üzüntü ve sıkıntıyı da kapsamaktadır. Ancak kişinin kendi tutum ve davranışları nedeniyle duyduğu üzüntü ve acı nedeniyle idarece tazmini gereken manevi zararın doğduğundan söz edilemeyeceği de açıktır.

Manevi tazminat, patrimuanda meydana gelen bir eksilmeyi karşılamaya yönelik bir tazmin aracı değil, tatmin aracıdır. Olay nedeniyle duyulan elem ve ızdırabı kısmen de olsa hafıfletmeyi amaçlar.

Tam yargı davalarında, öncelikle zarara yol açtığı öne sürülen idari işlem veya eylemin hukuka uygunluğunun denetlenmesi esas alındığından, olayın oluşumu ve zararın niteliği irdelenip, idarenin hizmet kusuru olup olmadığının araştırılması, hizmet kusuru yoksa kusursuz sorumluluk ilkelerinin uygulanıp uygulanmayacağının incelenmesi, tazminata hükmedilirken de her halde sorumluluk sebebinin açıkça belirtilmesi gerekmektedir.

Dava dosyasının incelenmesinden, davacıya Başhekim Dr. .............. tarafından 25.02.2008 tarih ve 284 sayılı işlem ve 14.03.2008 tarih ve 5248 sayılı işlem ile 657 sayılı Yasa´nın 125/A-a maddesi uyarınca 2 adet, 20.02.2008 tarih ve 813 sayılı işlem ile 125/A-f maddesi uyarınca 1 adet uyarma cezası verildiği, 125/A-f maddesi gereği verilen cezanın itiraz üzerine kaldırıldığı, daha sonra göreve gelen Dr. ................ tarafından davacıya 25.03.2009 tarih ve 1371 sayılı işlem ile 125(B/j) maddesi uyarınca kınama. 15.04.2009 tarih ve i 721 sayılı işlem, 04.05.2009 tarih ve 1857 sayılı işlem, 09.07.2009 tarih ve 305 i sayılı işlemler ile i 25/B-a maddesi uyarınca 3 adet kınama cezasının verildiği, ayrıca davacının 27.05.2009-27.08.2009 tarihleri arasında İ.B Devlet Hastanesi´nde geçici olarak görevlendirildiği, davacının 02.02.2010 tarihinde aldığı disiplin cezalarından dolayı 20.000.-TL manevi tazminat istemiyle Sağlık Bakanlığı´na başvuru yaptığı, başvurusunun Sağlık Bakanlığı tarafından Bolu Valiliği ´ne yönlendirildiği ve Bolu Valiliği´nin 08.04.20 i O gün ve 455 sayılı işlemi ile başvurusunun reddi üzerine, 20.000.- TL manevi tazminat istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmıştır.

22.12.2007 tarihinde G........ Devlet Hastanesi acil servisinde sargı bezi kalmaması konusu ile ilgili olarak yapılan soruşturma sonucu davacının personel üzerinde otoritesinin kalmaması ve izole hale getirilmiş olması ile görev ve sorumluluklarını tam olarak yapmaması fiilinin uyarma cezası ile cezalandırıldığı, davacının olay anında hastanede görevli olmadığı; soruşturmada asıl sorumlunun Başhekim olarak gösterilmesine karşın başhekime verilen uyarma cezasının itiraz üzerine kaldırıldığı, 20.02.2008 tarihinde davacının şifai olarak verilen emirleri yazılı olarak Başhekimlik makamına sunmadığından ve bazı servislerin bakım ve temizliğinin yapılmadığından 125/A-f uyarınca disiplin cezası ile cezalandırıldığı, ancak bu cezanın itiraz üzerine kaldırıldığı, davacıya ayrıca 24.03.2008 tarih ve 5248 sayılı işlem ile ihale komisyonu üyesi olduğu bir ihalede herhangi bir kasıt ve art niyet olmadan usulsüz işlem yaptığından bahisle 125/ A-a uyarınca Sağlık Bakanlığı tarafından uyarma cezasıyla cezalandırıldığı görülmüştür.

2009 yılında ise hastane başhekiminin değişmesi sonrası davacının ilk olarak 11.03.2009 tarihinde "Tıbbi Sarf ve Ilaç Taşınır Kayıt Kontrol Yetkilisi" olarak görevlendirildiği, davacının bu görevi kabul etmemesi üzerine hakkında tutanak düzenlenerek 25.03.2009 tarihinde 125/B-j uyarınca kınama cezası ile cezalandırıldığı, cezaya yapılan itirazın reddedildiği, davacının kendisinin başhemşire olarak böyle bir görevinin bulunmadığını ve bu görevi yerine getirecek bilgisinin bulunmadığını belirttiği, Sağlık Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı ´nın 02.11.2007 tarihli yazılarında taşınır kayıt kontrol yetkilisi olarak ayniyat saymanı ve ambar memurlarının görevlendirilmesinin istenildiği görülmüştür.

Davacıya 15.04.2009 tarih ve 1721 sayılı l25/B-a maddesi uyarınca verilen kınama cezasının hastane başhekimince 30.03.2009 ve 06.04.2009 tarihlerinde hastane servislerinde kontrol yapıldığı ve her serviste bir hemşire ve başhekim tarafından başhemşirenin katları kontrol etmediği şeklinde tutanak tutulduğu ve davacının bu sebeple disiplin cezası ile cezalandırıldığı, davacının ne şekilde servisleri kontrol etmediğinin veya yaşanan olumsuzlukların ortaya konulmadığı, davacının cezaya itiraz ettiği ve itirazının reddedildiği, 08.04.2009 tarihinde hastanede nöbetçi iki hemşirenin aralarında tartıştığı, davacının olay ile ilgili tutanak tuttuğu, başhekim tarafından davacının tutanak tutmasına rağmen olayı savuşturarak çözüme kavuşturmadığı ve yasal işlem yapmadığı gerekçesiyle 04.05.2009 tarih ve 1857 sayılı işlem ile 125/B-a uyarınca kınama cezası ile cezalandırıldığı davacının bu cezaya yaptığı itirazında reddedildiği anlaşılmaktadır.

06.05.2009 tarihinde ameliyat yapılacak bir hastayı kontrole gelen Anestezi uzmanı ile ameliyat yapacak Kadın Doğum Uzmanı arasında tartışma yaşandığı, Anestezi uzmanının olayı tutanağa bağladığı, bu olayda da davacının sorumluluğunun bulunduğu gerekçesiyle 125/B-a maddesi uyarınca 09.07.2009 tarih ve 3051 sayılı işlem ile kınama cezası ile cezalandırıldığı yine 06.04.2009 tarihinde davacının imza çizelgesini erken imzalayarak 16:30´da mesaiden ayrıldığı gerekçesiyle hakkında tutanak tutulduğu ve savunmasının istenildiği, ancak savunması yeterli görülerek ceza verilmediği, 30.04.2009 tarih ve 1844 sayılı Başhekimlik yazısı ile davacının idarecilik yönünden yeterli olmadığı, başhemşirelik görevlerini yerine getirmediğinin görüldüğü ve eğitim görmesi gerekçesiyle geçici görevlendirilmesinin teklif edildiği ve davacının başka bir kuruma geçici olarak görevlendirildiği görülmüştür.

Olayların bir bütün olarak değerlendirilmesinden ve Ilçe Sağlık Grup Başkanı´nın G....... Devlet Hastanesi Acil Servisinde meydana gelen sargı bezi soruşturma raporunda sonuç kısmında yer alan ifadelerden hastanede uzun süredir personel arasında münakaşaların yaşandığı kişilerin birbirleri hakkında tutanaklar düzenlendiği, başhekimler tarafından davacının hastanede yaşanan olayların sorumlusu olarak cezalandırıldığı, 2007-2009 yılları arasında davacıya disiplin cezalarının kapsamlı bir soruşturma yapılmadan tutulan tutanaklar üzerine verildiği, başhemşirenin denetim gözetim görevi olduğu gibi başhekiminde denetim gözetim görevinin olduğu, yaşanan bazı olaylarda asıl sorumluların tespit edilebilmesi için kapsamlı soruşturma yapılması, tanık ifadelerinin alınması gerekirken davacıya tek sorumlu olarak ceza verildiği, davacının 2009 sicil notu haricinde sicillerinin 90 ve üzeri olduğu, 2009 yılında ise sicilinin 67 olarak düzenlendiği, davacıya aynı nedenlerden disiplin cezası verilmesine rağmen tekerrür hükmü uygulanmadığından davacının hak arama hürriyetini kullanamadığı görülmüştür.

Bu durumda, davalı idarenin disiplin cezaları ve geçici görevlendirmeler ile davacının kişilik haklarının ve manevi bütünlüğünü zarara uğrattığı sonucuna varıldığından davalı idare tarafından davacıya takdiren 5.000.- TL manevi tazminat ödenmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Açıklanan nedenlerle; davacının tazminat isteminin 5.000,00.-TL´lik kısmının idareye başvuru tarihi olan 02.02.2010 tarihinden itibaren hesaplanacak yasal faiziyle birlikte kabulüne, tazminat isteminin 15.000,00.-TL´ye yönelik kısmının ise reddine, dava kısmen kabul kısmen ret ile sonuçlandığından, aşağıda. dökümü yapılan 350,50.- TL´lik yargılama giderinin 87,63.-TL´sinin davalı idareden alınarak davacıya verilmesine, diğer yargılama giderinin. davacı üzerinde bırakılmasına, kararın verildiği tarihte geçerli olan Avukatlık Asgari Ucret Tarifesi uyarınca nispi 600,00.-TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine, artan posta giderinin istemi halinde davacıya iadesine, kararın tebliğini izleyen günden itibaren 30 gün içerisinde Danıştay´a temyiz yolu açık olmak üzere, 17/01/2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Başkan Uye Üye

Ali ÇATAL MURAT AYAZ Ali TÜRKMEN

38462 101794 107160

. .

YARGILAMA GİDERLERİ:

Başvuru Harcı Nispi Karar Harcı Vekalet Harcı Posta Gideri TOPLAM

17,15.­297,00.­2,75.­33,60.­350,50.-TL

İSVİÇRE FEDERAL MAHKEMESİ

 “Kişinin işyerinde yalnızlaştırılması, kısıtlanması, dışlanması ya da uzaklaştırılması amacı güden sürekli, sistematik ve düşmanca kasti tutum ve davranışlardır.” (BGE 22.04.2005) (z.B. Urteil 2A.312/2004 vom 22. April 2005)

AVUSTURYA MAHKEME KARARLARI

Sadece keyfin kaç(ırıl)ması ile bir zararın doğumundan söz edilemez. Fakat “psiko travmatik” nitelikteki “şoka girme, nevroz ya da depresyon” gibi haller meydana gelmişse bir zarardan söz edilebilecektir (SZ 23/311; 9 Ob 36/00k ZVR 2001/33; 9 Ob 147/00h ZVR 2001/55)


İŞÇİNİN İLK İŞVEREN İLE ALT İŞVERENDEKİ İŞÇİ ALACAĞI HAKLARI

T.C. YARGITAY  9. HUKUK DAİRESİ  Esas No : 2007/19086   Karar No : 2008/1554 Tarihi : 13.06.2008

DAVA: Davacı, ihbar, kıdem tazminatı, izin, fazla çalışma, hafta ve genel

tatil gündeliklerinin ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır.

Hüküm süresi içinde davalılar avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla,

dava dosyası için Tetkik Hâkimi M.B.T. tarafından düzenlenen rapor

dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

YARGITAY KARARI

1-Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici

sebeplere göre, davalı Sağlık Bakanlığının tüm, diğer davalıların aşağıdaki bendin

kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Davacı olarak Bakanlığa bağlı hastanede alt işveren işçisi olarak

çalıştığını iş aktinin ihale bitimi nedeniyle feshedildiğini belirterek kıdem, ihbar

tazminatı ve bazı işçilik alacakları isteğinde bulunmuştur.

Davalılar davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece anılan alacakların kabulüne karar verilmiştir.

Karar davalılarca temyiz edilmiştir.

Taraflar arasındaki uyuşmazlık ücret ve birlikte sorumluluktan

kaynaklanmaktadır.

Dosya içindeki bilgi ve belgelerden davacının 8.2.2000 - 30.6.2003 tarihleri

arasında davalı Ak...… Ltd. Şirketinde 1.7.2003-1.1.2006 tarihleri arasında Ay....…

Limited Şirketinde çalıştığı anlaşılmaktadır. Alt işveren olan davalılar işçilik

alacakları açısından davacıya karşı kendi çalıştırdıkları süre ve bu dönemdeki

ücretten sorumludurlar. Bu nedenle fazla çalışma ve genel tatil ücreti alacağı

hesaplanırken davalılardan Ak....… Limited Şirketinden davacının ayrıldığı tarih

olan 30.6.2003 tarihindeki ücreti dikkate alınmalıdır. Son ücretten yapılan

hesaplama hatalıdır.

3-Davalılardan son alt işveren Ay.......… Limited Şirketinin diğer davalı alt

taşeron şirketin sorumlu olduğu fazla çalışma ve genel tatil ücreti alacağından

müştereken müteselsilen sorumlu tutulması da ayrı bir bozma sebebidir.

SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten

BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine,

13.6.2008 gününde oybirliğiyle karar verildi.


GABİN-HATA-HİLE-(DAVALIYA YAPILAN TEMLİK.)

YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ Tarih : 15.11.1982 Esas No : 1982/13003 Karar No : 1982/13131

818 - BORÇLAR KANUNU 21 / 23 / 28

818 - BORÇLAR KANUNUNUN YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILMIŞ HÜKÜMLERİ 21 / 23 / 28

DAVACI, DAVALIYA YAPTIĞI TEMLİKİN HİLE, HATA VE GABİN HUKUKSAL NEDENLERİNE DAYANARAK İPTALİNİ İSTEMİŞTİR.

DAVA VE KARAR : Davaya müdahil olarak katılan Cemalettin, işbu davanın kendisi tarafından açılıp 979/184 esas sayılı dosya ile görülmekte bulunan şuf´a davasını etkisiz kılmak amacı ile açıldığını savunmuş, davalı da davanın yerinde olmadığını ileri sürmüştür.

Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. Hile, hata ve gabin kavramları değişik nitelik taşıyan ve birbirlerine benzemeyen hukuksal müesseselerdir. Aynı davada hem hile ve hataya, hem de gabine dayanılması mümkün değildir. O halde, davacıdan hile ve hata hukuksal nedenine mi yoksa gabin hukuksal nedenine mi dayandığının açıklattırılması ve davanın belirtilen sebeplerden birisine hasredilmesi zorunludur. Mahkemece, bu yön düşünülmeden olayda gabinin varlığını içerecek biçimde hüküm kurulması isabetsizdir.

Ayrıca kabule göre gabinin subjektif unsurunu oluşturan muzayaka halinin gerçekleşip gerçekleşmediğinin yetirence araştırılmamış olması da doğru değildir.

Bunun yanı sıra müdahilin savunmasının incelenerek değerlendirilmesi gerektiğinden zuhul edilmesi dahi yolsuzdur.

SONUÇ : Müdahilin temyiz itirazı yerindedir. Kabulü ile açıklanan nedenlerden ötürü ( BOZULMASINA ) oybirliğiyle karar verildi.


GABİN-(KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ)

T.C. YARGITAY 15. Hukuk Dairesi  E:2006/4666   K:2007/5275  T:12.09.2007

Özet

Gabine dayanan davacı 1931 doğumlu olup, okur yazar olmayan bir kadındır. Dolayısıyla inşaat işlerinde tecrübesiz olduğu tartışmasızdır. Edimler arasında da açık nispetsizlik bulunduğuna göre, sözleşmenin buna ilişkin kısmının iptali gerekir.

818 s. Yasa m. 21

Mahalli mahkemece verilen hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

Taraflar arasında Ankara Altındağ K... Mahallesi 22680 ada 10 parselde inşaat yapılması konusunda 08.05.2001 tarihinde noterde düzenleme şeklinde kat karşılığı inşaat sözleşmesi imzalanmıştır. Bu sözleşmenin bağımsız bölümlerin paylaşımları ile ilgili maddesinde "İmar müsaade ettiği takdirde kottan çıkacak bölüm ve dairelerin yükleniciye ait olacağı" açıklanmıştır. Daha sonra kottan daire yapımı imkanı doğmuş ve sözleşmeye ek olarak noterde düzenlenen 08.09.2003 günlü sözleşmeyle kottan elde edilen bölümlerin davalı yükleniciye bırakılacağı hususu düzenlenmiştir.

Eldeki davada bu anlaşmanın hata, hile, gabin iddiasıyla geçerli olmadığı ileri sürülerek kottan elde edilen dairelerin 14 ve 17 nolu bağımsız bölümlerin tapu kayıtlarının iptali ile davacı adına tescili istenmiştir.

Mahkemece, toplanan delillere, sözleşmelere göre sabit olmayan davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir. Yanlar arasındaki ilk sözleşmede inşaatın bölüşümü %37,5 arsa sahibine, %62,5 de yükleniciye isabet edecek tarzda kararlaştırılmış, kottan yapım imkanı doğduğu takdirde ise, bu bölümlerin yükleniciye kalacağı açıklanmıştır. Bu sözleşmenin imzalandığı tarih itibariyle kottan inşaat yapımı imkanı mevcut olduğu halde bu hususa sözleşmede yer verilmemiştir. Ayrıca kottan kaç daire yapma imkanı olduğu da belirtilmemiştir. Bu tarih itibariyle BK´nın 31. ve 21/son maddesindeki bir yıllık sükutu hak süresi dolmuş ise de, inşaatta kaç dairenin fazladan yapıldığı fiilen 08.09.2003 tarihinde yapılan sözleşme ile ortaya çıktığından, 08.09.2004´de açılan davanın süresinde bulunduğu kabul edilmelidir.

Dava konusu olayda, hataya düşürüldüğünü ileri süren ve gabine dayanan davacı, dosyada mevcut nüfus kayıtlarına göre 01.01.1931 doğumlu bir kadın olup, okur yazar olmadığı da noterde yapılan tespitlerden anlaşılmaktadır. Bu haliyle inşaat yapım işlerinde tecrübesiz bulunduğu tartışmasızdır. Tecrübesizlik BK´nın 21. maddesinde de belirtildiği üzere, gabinin sübjektif unsurlarındandır. Gabinin değer şartı ise, karşılıklı edimler arasında açık nispetsizlik bulunmasıdır. Olayda sözleşme dışında elde edilen dairelerin adedi gözetildiğinde açık oransızlığın bulunduğu da ortadadır. Böyle bir paylaşımın hoşgörü sınırlarını aştığı, edimler arasında denge kurulamadığı anlaşılmaktadır. Bu durumda paylaşıma ilişkin ek sözleşmenin kottan kazanılan dairelerle ilgili maddesinin iptali gereklidir.

O halde mahkemece yapılacak iş, sözleşme dışında kottan kazanılan dairelerin sözleşmeyle kararlaştırılan %37,5, %62,5 paylaşım oranı gözetilerek yanlar arasında paylaştırılması ve davanın buna göre çözümünden ibarettir.

Mahkemece delillerin takdirinde hataya düşülerek davanın reddi doğru olmadığından kararın bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulüyle kararın davacı Nafiz yararına (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin haranın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, 12.09.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.


GABİN-HATA-HİLE(SÖZLEŞMEDE HİLEYE,HATAYA DÜŞÜRME)

 (1. HD. 23.3.2010, 12567/3259).

Dava, tapu iptal ve tescil isteğine ilişkin olup, davacı 575 ada 22 parsel sayılı taşınmazdaki payının temlikinde davalı tarafça hata hileye düşürüldüğünü, temlikin gabin ile illetli bulunduğunu, böylece satıştaki iradesinin ifsat edildiğini ileri sürerek eldeki davayı açmıştır.

Bilindiği üzere; Sözleşmenin gabin nedeniyle illet olduğunun kabulü için edim ve karşı edim arasındaki nisbetsizliğin, taraflardan birinin diğerinin şahsında mevcut özel bir durumu bilerek, istismar etmesi, sömürmesi sonucu oluşması gerekir. Dar ve zor durumda kalmaları nedeniyle, sözleşme yapmaya, mallarını çok düşük bedel ile devretmeye sürüklenmiş kişileri korumak zayıfı güçlüye ezdirmek için hukukumuzu da düzenlemeler yapılmış Borçlar Kanunu’nun 21. maddesi ile aynen “bir akitte ivazlar arasında açık bir nispetsizlik bulunduğu takdirde eğer gabin mutazarrının muzayaka halinde bulunmasından veya hiffetinden yahut tecrübesizliğinden istifade suretiyle vukua getirilmiş ise mutazarrır bir sene zarfında akti feshettiğini beyan ederek verdiği şeyi geri alabilir” hükmü getirilmiştir.

O halde, gabinden söz edilmesi, objektif unsur olan edimler arasındaki aşırı nispetsizlik yanında bir tarafın darda kalma, tecrübesizlik, düşüncesizlik ( hafişik ) hallerinin bulunması, diğer yanın ise yararlanmak, sömürmek kastını taşıması biçiminde iki subjektif unsurun dahi gerçekleşmesine bağlıdır. Gabinin varlığı zarar görene ( sömürülene ), sözleşme tarihinden itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde sözleşme ile bağlı olmadığını bildirerek iptal davası açıp iddiasını her türlü delille kanıtlama ve verdiğini geri isteme hakkı verir. Hemen belirtmek gerekir ki gabin davasında öncelikle edimler arasında aşırı oransızlık üzerinde durulmalı, objektif unsur isbatlandığı takdirde mutazarrırının kişiliği, yaşı, sağlık durumu, toplumdaki yeri, ekonomik gücü psikolojik yapısı gibi maddi, manevi yönler yani subjektif unsur derinliğine araştırılıp incelenmelidir.

Somut olayda; her ne kadar değerler arasında fark bulunmakta ise de; bu hususu gabin objektif unsurunu teşkil etmekte olup, gabinin varlığını kabul edilebilmesi için objektif unsurun yanında gerçekleşmesi gereken müzayakaya, düşme, tecrübesizlik ve hiffetsizlik unsurlarından bir veya birkaçı birleşmesi zorunludur. Davacı, temlike konu edilen çekişme konusu ettiği payı müstakil bir işlemle gerçekleştirmemiş, diğer paydaş olan Dilcen ve Atilla ile aynı akitle birlikte temlik etmiştir. Esasen mali olarak varlıklı olan davacının akit yapmakta tecrübesizliğinden, müzayaka halinden ve hiffetsizliğinden bahsedilmesine olanak bulunmamaktadır. Öyle ise anılan bu olgular yukarıda değinilen ilkelerle birlikte değerlendirildiğinde Borçlar Kanunu’nun 21. maddesinde ön görülen gabin koşullarının gerçekleşmediği sabittir.

Öte yandan davacı hileye maruz bırakıldığını kendisini taşınmazı temlik etmemesi halinde davalının kamulaştırma yetkisini kullanarak taşınmazı cüzi bir bedelle elde edebileceğini belirterek temlikin sağlandığını iddia etmiştir.[/u]

Bilindiği üzere; genel olarak bir kimseye irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevketmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hata da yanılma hilede yanıltma söz konusudur. BK’nın 28/1 maddesinde açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatılmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse hata esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiye geçmişe etkili ( makable Şamil ) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir.

Öte yandan, hile her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiçbir şekle bağlı değildir. Hilenin öğrenildiği tarihten itibaren bir irade açıklaması, def´i yahut veya dava yoluyla da kullanılabilir.

Somut olayda; davalının gerçekten de haiz olduğu kamulaştırma yetkisini kullanarak taşınmazı düşük bedelle elde edebileceği şeklinde davacının varsa bir iddiası buna karşı 2942 sayılı Kamulaştırma Yasası’ndan kaynaklanan hakları kullanarak taşınmazı gerçek değeri üzerinden elinden çıkartması olanaklıdır. Bir kimsenin yasada öngörülen mevcut hakkını dile getirmiş olmasının hile ve baskı unsuru olarak değerlendirilmesine olanak yoktur. Öyle ise, yukarıda değinilen kurallar gözetildiğinde davacının hileye maruz bırakıldığı da kabul edilemez.

Ayrıca, davacı taşınmazın hataya düşürülerek temlikin sağlandığını ileri sürmüştür.

Hemen belirtilmelidir ki, sözleşmenin konusu, niteliği ve ödenecek miktar gibi hususlarda dikkatsizliği veya bilgisizliği sonucu gerçek iradesine uymayan beyanda bulunmak suretiyle esaslı hataya düşen tarafın sözleşme ile bağlı sayılamayacağı kuşkusuzdur. Hemen belirtmek gerekirki, Borçlar Kanunu’nda esaslı hatanın tanımı yapılmamış, 24. madde sınırlayıcı olmamak üzere örnekler gösterilmiştir. Kısaca iç irade ile açıklanan irade arasındaki bilmeyerek yapılan uyumsuzluk olarak tanımlanan hatanın esaslı kabul edilebilmesi için, uygulamada ve bilimsel alanda ortaklaşa benimsendiği gibi, girişilen taahhüdün başlıca sebebini teşkil etmesi,daha açık söyleyişle hem yanılgıya düşen taraf, yönünden ( subjektif unsur ), hem de, iş hayatındaki dürüstlük kuralları ( objektif unsur ) açısından hataya düşülmese idi böyle bir sözleşmenin hiç veya açıklanan biçimde yapılmayacağının ispatlanması zorunludur.Bu koşulların varlığı halinde hataya düşen taraf; isterse iptal hakkının kullanmak suretiyle hukuki ilişkiye geçmişe etkili ( makable şamil ) olarak ortadan kaldırılabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir. Yeter ki hatanın ileri sürülmesi BK’nın 25. ve MK’nın 2. maddesinde hükme bağlanan dürüstlük kurallarına aykırı olmasın. Hemen belirtmek gerekir ki, sözleşme yapılırken hataya düşen tarafın kusurlu bulunması sözleşmenin iptaline engel değildir. Ne var ki, BK’nın 26. maddesinde ön görüldüğü gibi hatayı bilmeyen veya bilecek durumda bulunmayan ve kusursuz olan karşı tarafın menfi, gerektiğinde müspet zararının ödenmesi gerekir.

Öte yandan, iptal hakkının kullanılması hiçbir şekle bağlı değildir. Hatanın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde, sözleşmenin karşı tarafına yöneltilecek tek taraşı bir irade açıklaması ile bildirilebileceği gibi def’i veya dava yoluyla da kullanılabilir. Ayrıca hatanın varlığı her türlü delille ispat edilebilir.

Oysa somut olayda; dinlenilen tanıklar özellikle davacı ile birlikte payını temlik eden paydaş ve aynı zamanda davacının yeğeni olduğu anlaşılan Dilcen, davacının halası olduğunu ve paylarını birlikte sattıklarını satmadan önce halasının taşınmazın değeri bakımından emlakçıları dolaşarak fiyat konusunda bilgi edindiği ve ondan sonra temliki birlikte gerçekleştirdiklerini beyan etmiştir. Anılan bu olgular yine yukarıda değinilen kurallar çerçevesinde değerlendirildiğinde davacının pay temlik etmesinin hata ile illetli bulunduğu da söylenemeyeceği gibi satış sırasında iradesinin ifsat edildiği de düşünülemez. Bu nedenlerle davacının tüm temyiz itirazları yerinde değildir


ANLAŞMALI BOŞANMADA NAFAKA TALEBİ OLMAYAN NAFAKA İSTEYEMEZ

T.C. YARGITAY 2. HUKUK DAİRESİ E. 2002/1104 K. 2002/1667 T. 11.2.2002

743/m.144

1086/m.236

ÖZET : Anlaşarak boşanma halinde yoksulluk nafakası isteği olmadığını açıklayan tarafın bu beyanı boşanma yüzünden yoksulluğa düşmeyeceğini gösterir ve kendisini bağlar. ( HUMK.236 ) Bu hal dikkate alınmadan davacı için yoksulluk nafakası tayini doğru bulunmamıştır.

DAVA : Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : 1- Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre sair temyiz itirazları yersizdir.

2- 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinin 144. maddesi uyarınca boşanma kararı kesinleştikten sonra da yoksulluk nafakası istenmesini engelleyen bir kanun hükmü yoksa da, yoksulluk nafakası isteyenin boşanma tarihinde boşanma yüzünden yoksulluğa düştüğünün ve bu yoksulluğunun istek tarihinde devam etmekte olduğunun ispatlanması gerekir.

Anlaşarak boşanma halinde yoksulluk nafakası isteği olmadığını açıklayan tarafın bu beyanı boşanma yüzünden yoksulluğa düşmeyeceğini gösterir ve kendisini bağlar. ( HUMK.236 ) Bu hal dikkate alınmadan davacı için yoksulluk nafakası tayini doğru bulunmamıştır.

SONUÇ : Hükmün 2. bentte açıklanan sebeple BOZULMASINA, çocuk için tayin olunan nafakaya ilişkin temyiz itirazının reddi ile hükmün bu bölümünün ONANMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, 11.02.2002 gününde oybirliğiyle karar verildi.


 OTOLARIN(ARAÇLARIN) DANIŞIKLI(MUAVAZALI) SATIŞI

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, 20.02.2012 T E-13807/1626-K

Yapısı itibariyle bir taşınır mal olmasına karşın , trafikte kayıtlı bir aracın mülkiyetinin geçişi bir taşınır, hatta taşınmazdan daha farklı bir hukuki düzenlemeye tabi tutulmuştur. Bu düzenleme, 2918 Sayılı Karayolları Trafik Kanunu´nun 20/d maddesinde; tescil edilmiş araçların her çeşit satış ve devirlerinin noterlerce ya da trafik şubeleri ve bürolarındaki yetkililerce yapılacağı şeklinde belirtilmiştir. Böylece, aracın satış yoluyla mülkiyetinin geçmesi için noterlerce ve trafik bürolarınca bir sözleşmenin yapılması gerektiği öngörülmüştür.

Bu açık hüküm karşısında, böyle bir sözleşmenin geçerli olmasının resmi biçim koşuluna bağlı olduğu ve Kanun Koyucunun, bir aracın mülkiyetinin geçişi için noterde resmi bir sözleşme yapılmasını zorunlu kıldığı kuşkusuzdur. Demek oluyor ki, böyle bir devir işleminin hukuki sonuç doğurması için, o sözleşmenin resmi biçimde yapılması bir geçerlilik koşuludur (B.K.´nun 11/2, 2918 Sayılı Kanun´un 20/d maddeleri). Ancak bu halde yanların iradelerine hukuki sonuç bağlanabilecektir.

Görüldüğü gibi, trafikte kayıtlı araçlar, yapıları itibariyle taşınır mal da olsalar mülkiyetlerinin geçişi taşınır ve taşınmazlardan farklı olarak, özel ve kendine özgü bir düzenleme koşuluna bağlanmıştır. Bunun sonucu olarak, alıcı ancak satış senedinde belirtilen hukuki neden gereğince (satış ise satış, bağış ise bağış) aracın mülkiyetini kazanabilecektir. Eğer bu konuda yanlar arasında bir danışıklılık varsa ve gerçekte bağış olan irade satış gibi gösterilmişse, gerçek iradelerin resmi senette birleşmemiş olması nedeniyle mülkiyet de geçmeyecektir. Yanların gerçek iradeleri ile senede yansıyan iradeleri birleşmediğinden, geçerli hukuki bir sonuç ortaya çıkmış sayılmayacak, delillerin imkân vermesi koşulu ile danışıklı bir işlemin varlığının kabul edilmesi gündeme gelecektir. Bu halin de işlemin iptaline neden olacağı her türlü duraksamadan uzaktır.

Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında; muris muvazaasıyla ilgili 1/4/1974 gün ve ½ Sayılı İçtihadi Birleştirme Kararının tapulu taşınmazların satışıyla ilgili ve konusuyla sınırlı olması nedeniyle uyuşmazlık konusu olayda uygulanması olanaklı değildir.Ancak; muvazaalı işlemlerin bağlayıcı bir hukuki sonuç doğurmayacağı B.K.´nun 18. maddesinde genel bir ilke olarak düzenleme altına alınmış bulunmaktadır. Bundan dolayı, somut olaydaki uyuşmazlığın B.K.´nun 18. maddesi kapsamında değerlendirilip çözümlenmesi gerekeceği ve incelemenin yapılacağı yerin İdari Yargı yeri olmayıp Adli Yargı yeri olduğu açıktır. Hal böyle olunca, davacıların talebinin B.K.´nun 18. maddesi kapsamında incelenip değerlendirilmesi ve sonucuna göre bir karar verilmesi yerine, satış ve tescilin idari işlem olduğu gerekçesiyle davanın reddedilmesi isabetsizdir.


MÜLKİYETİN TESPİTİ DEĞİLDE-EDA DAVASI OLACAĞI

T.C.  YARGITAY 7. Hukuk Dairesi E:2002/4679 K:2003/252  T:03.02.2003

DAVA : Tespit davaları hakkında hukukumuzda bir duzenleme yoktur. Bu bosluk Yargıtay kararları ile doldurulmaktadır. Hukuki yararın dava şartlarından olduğu kabul edilmektedir.

Mülkiyetin tesbiti istemiyle açılan davada mahkemece verilen karar davalı tarafından incelenmesi istenilmekle temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşılmakla dosya incelendi. Dosyadaki belgeler okundu. Tetkik hâkiminin açıklamaları dinlendi. Gereği görüşüldü:

KARAR : Davacı ...., davalı ........ ile evli olduklarını, müşterek çocuklarının bulunmadığını, evlilik süresince davalı eşinin geçici işlerde ve ev işlerinde çalıştığını, bilahare kendisi tarafından isteğe bağlı sigorta yaptırılarak emekli olmasının sağlandığını, davacının kendisi ise sürekli çalıştığını, 1990-1993 yılları arasında Rusya´da çalıştığını, tarafların 1980´li yıllarda tapu kaydı İstanbul Belediyesine ait Sarıyer P. Mahallesinde Geçici 13. Sk. 24 numarada 2 adet gecekondu yaptıklarını, davacı adına vergiye kayıtlı olduğunu, 2981 ve 3290 Sayılı Yasalar uyarınca tapu tahsis belgesi için eşi olması nedeniyle davalının müracaat ettiğini, sit alanında kaldığından verilen tapu tahsis belgelerinin iptal edildiğini, Rusya´da çalıştığı dönemde yine tapu kaydı İstanbul Belediyesine ait aynı yer 22 numarada 2 katlı betonarme binayı ve bitişik gecekonduyu yaptıklarını, vergi kaydının davacı Rusya´da olduğundan davalı adına olduğunu, davalının malın tümünü eski eşinden olma çocuklarına bırakmak amacıyla boşanma davası açtığını ve bu arada evin kilitlerini değiştirerek müşterek eve girmesini ve kiracılardan birini çıkartarak kendisinin oturmasını da engellediğini öne sürerek 3 adet gecekondunun ve betonarme binanın taraflarca müştereken yapıldığının ve davacı ve davalının 1/2´şer hisse ile malik olduklarının tesbitini istemiştir. Davalı ise davacının gecekonduların yapımına hiç katkısı olmadığını, kendi birikim ve geliriyle yaptırıldığını savunmuştur. Mahkemece davanın kabulüne, dava konusu Sarıyer P. Mahallesi, Balabandere mevkii 983 ada 1 parsel üzerinde bulunan, bilirkişi raporunda A, B, C harfleriyle belirtilen menkul hükmünde bulunan gecekonduların davacı Ali ile davalı Gülaçtı tarafından müştereken yapıldığının tesbiti ile mülkiyetlerinin davacı ve davalıya yarı yarıya (sahip) ait olduklarının tesbitine karar verilmiş, hüküm davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava belediyeye ait olan taşınmaz üzerine yapılan muhtesatın aidiyetinin tesbitine ilişkindir. Tarafların karı-koca oldukları, aralarında boşanma davası bulunduğu, gecekondu niteliğindeki binaların evlilik birliği içerisinde yapıldığı, toplanıp değerlendirilen delillerle belirlenmiştir. Mahkemece yapılan yargılama sonucu her ne kadar gecekonduların taraflarca birlikte yapıldığı, 1/2´şer oranında pay sahibi bulundukları kabul edilerek 1/2 mülkiyetinin davacıya, 1/2 mülkiyetinin de davalıya ait olduğunun tesbitine karar verilmiş ise de, kural olarak taraflardan birinin evlilik birliği içerisinde edinilen maldaki katkısını parasal olarak açacağı bir eda davası ile istemesi gerekirken, belli kanuni istisnalar dışında tesbit davasıyla istemesi hukuken mümkün değildir. Dolayısı ile davacının bu davayı açmakta hukuki yararı bulunmamaktadır. Bu nedenle davacının dava açmakta hukuki yararı bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi gerekirken az yukarıda açıklandığı şekilde kabulüne karar verilmesi isabetsizdir. SONUÇ : Bu nedenlerle davalının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, 3.2.2003 gününde oybirliği ile karar verildi. 


RUCU BELGESİNE DAYALI İCRA TAKİBİNE İTİRAZ-İTİRAZIN KALDIRIL

T.C. YARGITAY 12.Hukuk Dairesi  Esas: 2006/12292  Karar: 2006/15207  Karar Tarihi: 11.07.2006

 ÖZET: Borçlu borcu doğuran hukuki ilişkiyi kabul edip itirazını ödeme olgusuna dayandırdığına göre, takip dayanağı belgenin anılan kanunun 68/1. maddesinde belirtilen belgelerden olup olmadığına bakılmaksızın, borçlunun ödeme iddiası üzerinde durulmalıdır. Çünkü anılan madde yazılı belgelerle ispatlanacak olan hukuki ilişki ve borçtur. Bu nedenle istemin kabulü gerekir.

(2004 S. K. m. 68)

Dava: Mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Alacaklı İcra müdürlüğünce verilen rücu belgesine dayanarak takip yapmıştır. Anılan dosyada takip borçlu su olan kişilerin borcun ne miktarından sorumlu oldukları hususu sıfat durumları itibari ile yargılamayı gerektirir. Bu nedenle rücu belgesi düzenlenen dosyanın borçlusunun İcra dosyasına ödemiş olduğu borç için rücu belgesi alıp ödenen bu parayı ayrı bir dosyada genel haciz yolu ile diğer borçludan talep etmesi yerinde değildir. İİK´nun 68. maddesindeki belge niteliğini taşımayan sözü edilen rücu belgesine dayalı olarak alacaklının itirazının kaldırılması istemi yasal değildir. Ancak borçlu icra dairesine verdiği itiraz dilekçesinde <borcun ödendiğini> belirterek borca itiraz etmiştir. Borçlu borcu doğuran hukuki ilişkiyi kabul edip itirazını ödeme olgusuna dayandırdığına göre, takip dayanağı belgenin anılan kanunun 68/1. maddesinde belirtilen belgelerden olup olmadığına bakılmaksızın, borçlunun ödeme iddiası üzerinde durulmalıdır. Çünkü anılan madde yazılı belgelerle ispatlanacak olan hukuki ilişki ve borçtur. Borçlu hukuki ilişki ve borcu kabul edip ödediğini ileri sürdüğüne göre kabul edilen bir hususun ayrıca İİK´nun 68/1. maddesinde yazılı belgelerle ispatına yer olmadığı kabul edilmelidir (H.G.K.´nun 04.12.1985 tarih ve 1984/12-527 E., 984 K.). Bu durumda borçlu tarafından borcun ödendiği İİK´nun 68/1. maddesinde yazılı nitelikte belgelerle ispatlanamadığından mahkemece alacaklının itirazın kaldırılması isteminin kabulüne karar verilmesi bu nedenle doğru olup sonucu doğru kararın onanması gerekmiştir.

Sonuç: Borçlu vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile sonucu doğru mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK. 438. maddeleri uyarınca ONANMASINA, 12,20.-YTL onama harcı peşin alındığında başkaca harç alınmasına yer olmadığına, 11.07.2006 gününde oybirliği ile karar verildi.


ALACAK DAVASI -YOLSUZ TESCİL-TAPU MASRAFLARI

13. Hukuk Dairesi 2004/4043 E., 2004/11893 K.

"ÖZET"

DAVALI ADINA OLUŞTURULAN TAPU, YOLSUZ TESCİL NEDENİYLE BAŞTAN İTİBAREN GEÇERSİZ OLDUĞU İÇİN DAVALI VE DAVACI ARASINDAKİ SATIM SÖZLEŞMESİ DE GEÇERSİZDİR. GEÇERSİZ SÖZLEŞMEDEN DOLAYI DAVACI, VERDİĞİ BEDELİN DENKLEŞTİRİRİ ADALET İLKELERİNE GÖRE İADESİNİ İSTEYEBİLİR.

"İçtihat Metni"

Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşuldu düşünüldü.

Davacı, davalı belediye adına tapuda kayıtlı taşınmazı 8.10.1996 tarihinde 761.000.000 TL. ödeyerek ihale ile satın aldığını, ancak hazinenin açtığı tescilin iptali davası ile davalı belediye adına oluşan ve bilahare ihale ile kendisine satışla oluşan tapunun, yolsuz tescil nedeniyle iptaline karar verilerek, taşınmazın ilk maliki olan Suriye uyruklu ...oğlu ... adına tesciline karar verilmesinden dolayı taşınmazın elinden alındığını, aynı nitelikli bir taşınmazın bu günkü değerinin çok daha fazla olduğunu ileri sürerek uğradığı zarar nedeniyle fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere 7.500.000.000 TL. ve tapu harç ve giderlerinin faiziyle davalıdan tahsilini talep etmiştir.

Davalı, mahkeme kararı ile belediye adına oluşturulan tapu kaydına istinaden davacıya satıldığı İçin, satış bedelinden başka bir bedel istenemeyeceğini savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davanın kısmen kabulüyle aldırılan bilirkişi raporu uyarınca taşınmazın dava tarihindeki değeri olan 6.500.000.000 TL.nin dava tarihinden itibaren yasal faiziyle, 36.528.000 TL. tapu masrafının da ödeme tarihinden itibaren yasal faiziyle tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir.

Dava konusu 52 nolu parsel evvelce Suriye uyruklu ... oğlu ... adlı kişi adına tapuda kayıtlı iken tapunun beyanlar hanesinde hazine lehine 1062 sayılı Yasa uyarınca el koyma şerhi bulunmasına rağmen davalı belediye tarafından 2942 sayılı Kanuna dayanarak açılan dava sonucu belediye adına tesciline dair karar uyarınca 15.6.1995 tarihinde tapuya tescil edilmiştir. Davalı belediye imar uygulamasına tabi tuttuğu taşınmazda 1940 parseli 8.10.1996 tarihinde ihale ile davacıya sattıktan sonra hazine tarafından açılan dava sonucu dava konusu parselin evvelce alınan tapularının iptali ile ilk maliki Bekir oğlu Necmettin adına 8.12.2000 tarihinde tapuya tescil edilmiştir. Buna göre davalı belediye adına oluşturulan tapu yolsuz tescil nedeniyle baştan itibaren geçersiz olduğu için hazine tarafından açılan dava sonucu davacı adına tesis edilen tapuda iptal edilmiştir. O nedenle davacı ile davalı arasındaki taşınmaz satım sözleşmesi de geçersizdir. Geçersiz sözleşmeden dolayı davacı verdiği bedelin denkleştirici adalet ilkelerine göre iadesini isteyebilir. Buna göre davacı adına oluşturulan tapunun iptaline dair mahkeme kararının kesinleştiği tarih itibariyle davacının davalıya ödediği 761.000.000 TL. satış bedelinin denkleştirici adalet ilkelerine göre ulaştığı değer belirlenmeli ve davacı tarafından yapıldığı anlaşılan tapu masrafları ile birlikte tahsiline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde taşınmazın dava tarihindeki rayiç bedeline hükmedilmesi ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenle kararın davalı lehine (BOZULMASINA), peşin harcın istek halinde iadesine, 14.9.2004 gününde oybirliğiyle karar verildi


VASİYETNAMELER KONULAN ŞEKLE UYGUN OLMALIDIR(Yırtılma)

T.C.Y A R G I T A Y 2.Hukuk Dairesi Sayı Esas Karar  64/1887 64/1795  6.4.1964

Özet:Ölüme bağlı tasarruftan rucuda vasiyetnameler için konulan şekle uygun olmalıdır.

Vasiyetname mündericatının aynıyle ve tamamiyle tesbit olunacak şekilde yırtılması, vasiyetnamenin kazaen yırtıldığı yönündeki def´i doğrular Mebruke tarafından Güzide aleyhine muris Yusuf tarafından 15.12.951 tarihinde davalı lehine tanzim ettirilen vasiyetnameyi yine muris tarafından yırtılmak suretiyle iptal edilmiş olduğundan mezkür vasiyetnamenin iptali talebiyle açılan davanın yapılan muhakemesi sonunda; dava konusu vasiyetnamenin müteveffa vasiyetci tarafından imha kasdiyle yırtıldığına mahkemece kanaat hasıl olduğundan muris Yusuf imzasını taşıyan vasiyetnamenin iptaline dair verilen yukarıda tarih ve numarası yazılı hükmün temyizen mürafaa icrası suretiyle tetkiki davalı tarafından talep edilmiş ise de dava mahiyeti itibariyle duruşmaya tabi mevaddan olmadığından mürafaa talebinin reddine karar verildikten sonra evrak okundu gereği düşünüldü. Medeni Kanunun 489. maddesine göre vasiyetten rücu da şekle bağlıdır. Bunlar için kanunda muayyen şekillerden biri ile rücu iradesinin belirtilmiş olması lazımdır. Vasiyetname münderecatının ayniyle ve temamiyle tesbiti mümkün olacak şekilde yırtılmış olması kazaen yırtıldığı yolundaki def´i doğrulamaktadır. Davacı şahitlerinin ifade ettikleri gibi imha kasdiyle yırtılan bir vesika hiç bir zaman böyle muntazam bir şekilde yırtılmış olamaz. Kaldı ki vasiyetcinin kanuni formaliteyi çok güzel bilen bir kimse olduğu vasiyetname muhtavasından anlaşılmaktadır. Şu halde işbu vasiyetnameden rücu etmek istediği takdirde bunu da kanuna uygun şekilde yapmış olması şüphe götürmez bir gerçektir. Binaenaleyh mahkemenin vasiyetnamenin iptali suretinde tezahür eden görüşünde isabet yoktur. Temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA ve aşağıda gösterilen temyiz giderlerinin ileride haksız çıkacak taraftan alınmasına 6.4.964 tarihinde ekseriyetle karar verildi.

BAŞKAN ÜYE ÜYE ÜYE ÜYE

MUHALEFET ŞERHİ

Davalı taraf vasiyetnamenin eline ne suretle geçdiğini ve kazaen ne suretle yırtıldığını isbat için hiç bir delil göstermemiştir. Vasiyetcinin imha kasdiyle yırttığı vasiyetnameyi davalının eline geçirip sakladığı yolundaki mahkeme görüşü şahitlerin ifadelerine ve tahkikat sonucuna göre yerindedir. Hükmün tasdiki reyindeyim.

 

 

 

 
                                  Sayaç