TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR.. SİTEMİZDE YER ALAN BİLGİLERİ İNCELERKEN ARADIĞINIZ SORULARIN CEVABINI BÜYÜK ÖLÇÜDE BULABİLECEKSİNİZ..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
İŞ HUKUKU HGK KARARLARI 11 / 03-10-2012

 İHTİRAZI KAYDIN HUKUKSAL BİR KAVRAM OLARAK BİR TARAFIN DİĞER TARAFA BİLDİRMESİ GEREKEN BİR İRADE BEYANI NİTELİĞİNDE OLDUĞU, BU NEDENLE DAVA DİLEKÇESİNDE BU HUSUSUN AÇIKLANMASININ DOĞRUDAN DAVALIYA ULAŞTIRILMIŞ BİR İHTİRAZİ KAYIT OLARAK KABUL EDİLEMEYECEĞİ DÜŞÜNÜLEBİLİR İSE DE, SOMUT OLAYDA İŞVERENİN GÜÇLÜ, İŞÇİNİN İSE ZAYIF DURUMDA BULUNMASI, DAVACININ KISMİ ÖDEMEYİ ALMAYA İHTİYACININ OLMASI, DOLAYISIYLA ORTADA DAVACI YÖNÜNDEN MÜZAYAKA BENZERİ BİR DURUMUN BULUNMASI KARŞISINDA DAVA DİLEKÇESİNİN 88 GÜNLÜK İZİN ALACAĞI DIŞINDA KALAN ALACAK İÇİN İHTİRAZI KAYIT OLARAK KABULÜ HAKKANİYETİN GEREĞİ OLDUĞU-

HGK. 17.12.2003 T. E: 9-760, K: 760

  Taraflar arasındaki "alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 12.İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 24.10.2002 gün ve 2001/2578 E- 2002/2927 K sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 29.04.2003 gün ve 2002/24725-2003/7268 sayılı ilamı ile;  (...1-Davacı işçi, davalıya ait bankanın şube müdürlüğünü vekaleten yaptığı dönem için müdürlüğe  ödenen unvan  ödeneğini talep etmiştir.

         Mahkemece,toplu iş sözleşmesinin 84.maddesi ve personel talimatnamesinin 67/C maddesi uyarınca davacının unvan ödeneceğine hak kazandığı gerekçesiyle isteğin kabulüne karar verilmiştir.

         Anılan Personel Talimatnamesi 1969 tarihli olup daha sonra 1984,1993 ve 1996 yıllarında üç kez değişikliğe uğramıştır. 1969 tarihli Personel Talimatnamesinin 67/C maddesinde yer alan ve vekaleten görev üstlenenlerin vekalet ettikleri ünvanın ödeneğine hak kazanabileceklerini öngören hüküm, sonraki Personel Yönetmeliklerinde bulunmamaktadır. 1.12.1996 tarihinde   yürürlüğe gören son Personel Yönetmeliğinin 96.maddesinde, bu yönetmeliğe aykırı önceki yönetmelik, tamim ve sirküler hükümlerinin  geçersiz olduğunu öngörmektedir.Yine aynı yönetmeliğin 52.maddesinde, “aylık maaş ve ücret dışında hiçbir ücret, tazminat ve ödenek memur ve hizmetliler için kazanılmış hak teşkil etmez” şeklinde kurala yer verilmiştir. Öte yandan toplu iş sözleşmesinin 84.maddesi unvan ödeneği konusunda bir düzenleme içermemekte ve bu konuda Personel Yönetmeliği  hükümlerinin uygulanacağını belirtmektedir.

         Davacının Şube Müdürlüğüne vekalet ettiği dönemde 1996 tarihli Personel Yönetmeliği yürürlükte olduğundan müdürlük unvan ödeneceğine hak kazanması söz konusu değildir.Mahkemece bu konudaki isteğin reddine karar verilmelidir.

         2-Davacı işçi yıllık izin alacağı talebinde bulunmuş mahkemece istek doğrultusunda karar verilmiştir.

         Dosya içinde bulunan 2.1.2002 tarihli ibranamede “..Bu hizmet devresi içinde yıllık ücretli izin hakkım ve izin ücreti alacağım kalmamıştır.” Denilerek işvereni ibra ettiği bu konuda talep ve dava hakkının olmadığı belirtilmiştir. Davacı işçi, bu belgenin banka kanalıyla ödenen 88 günlük izin alacağı karşılığında baskı sonucu imzalatıldığını savunmuştur. Ancak bu konuda   savunmasını ispata yönelik hiçbir delil getirememiştir. Davacının, iradesinin fesada uğratıldığını kanıtlayamamış olması karşısında anılan ibranameye değer verilmesi gerekir. İbraname, hakkı ortadan kaldıran tasarruf işlemi olup, izin alacağı konusunda ayrıca talepte bulunamaz. Mahkemece bu isteğin de reddi gerekir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece bozmanın (1) numaralı bendine uyulmuş, (2) numaralı bendine karşı direnilmiştir.

         TEMYİZ EDEN : Davalı vekili                       

HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Dava,unvan ödeneği  ve yıllık izin ücretinin ödetilmesi istemine ilişkindir.

         Mahkemenin davanın kabulüne dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenlerle bozulmuş, mahkemece bozma ilamının (1) numaralı bendine uyularak unvan ödeneği talebi reddedilmiş, yıllık izin ücreti yönündeki (2) numaralı bendine karşı direnilmiştir.Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir.

         Davacı vekili 27.12.2001 tarihli dava dilekçesinde, Türk Ticaret Bankasında çalışırken 31.10.2001 tarihinde iş aktinin feshedildiğini, çalıştığı sürede yıllık izin kullanmadığını,işverenin ise sadece 88 günlük izin ücreti alacağı olduğunu beyanla bu sürenin ücretini ödemek istediğini,oysa davacının kullanmadığı izin süresinin daha  fazla olduğunu,bankaya gönderilen yazıda ibranameye şerh konulması halinde ödemenin yapılmamasının bildirilmesi nedeniyle ibranameyi imzalamadığını ve parayı almadığını,ancak paraya ihtiyacı olduğundan dava açıldıktan sonra ibranameyi imzalayarak 88 günlük izin parasını alacağını, baskı altında imzalamak zorunda kaldığı bu ibranamenin davacının gerçek iradesini yansıtmayacağını,bunun sadece 88 günlük izin ücreti için makbuz ve ibraname hükmünde olup, geri kalan alacağı için geçersiz ve hükümsüz olacağını ileri sürerek kullanmadığı yıllık ücretli izin süresinin ve alacağının tespiti ile fazla hakkı saklı olmak üzere şimdilik 100.000.000 TL.nin tahsilini talep etmiş, bilirkişinin kullanılmamış izin süresi 88 gün dışında  393 gün olup alacağının 12.224.935.065 TL.olduğunu bildirmesi üzerine davasını ıslah etmiştir.

         Davalı vekili,davacının sadece 88 günlük yıllık izin  ücreti alacağı olduğunu beyanla davanın reddini savunmuştur.

         Davacı 27.12.2001 tarihinde bu davayı açtıktan sonra 2.1.2002 tarihinde 88 günlük izin ücretini almış ve ibranameyi imzalamıştır.

         Türk Ticaret Bankası A.Ş.Kızılay Şub.esine yazdığı 27 Kasım 2001 tarihli yazı ile “31.10.2001 tarihi itibariyle iş akti İş Kanununun 13.maddesi  gereği feshedilen İbrahim Hoş’a 1475 sayılı İş Kanununun 56.maddesi gereğince kullanmadığı 88 günlük senelik izin ücreti tutarı olan brüt 2.737.390.000 TL.nın ödenmesini, ilişikte gönderilen ibranamenin adı geçene imzalattırılarak iadesini,ibranameye  şerh konulmak istenmesi halinde ödeme yapılmaması gerektiğini” bildirmiştir.

         Yazı ekindeki 2.1.2002 tarihli ibraname ise, “24.3.1982-31.10.2001 devresi içinde yıllık ücretli izin hakkım  ve izin ücretim kalmamıştır.Bu itibarla işveren Türk Ticaret Bankası A.Ş.yi her türlü izin alacak taleplerimden tamamiyle ibra eder,izin alacağı ile ilgili hiçbir talep ve dava hakkım bulunmadığını beyan ederim” şeklindedir.

         Mahkemenin davanın kabulüne dair verdiği karar Özel dairece “ibranamenin hakkı ortadan kaldıran tasarruf işlemi olduğu,davacının iradesinin fesada uğratıldığını kanıtlayamadığı,anılan ibranameye değer verilerek yıllık izin ücreti alacağı talebinin reddi gerektiği” gerekçesiyle bozulmuştur.

         Mahkemece, “ibranamenin dava açıldıktan sonra imzalandığı,dava dilekçesinde ibranameyi baskı altında imzalamak zorunda kalınarak imzalanacağının belirtildiğini  bu nedenle, başkaca delile gerek olmadan ibranamenin dava açıldıktan sonra  baskı ve irade fesada sonucu imzalandığının kabulü gerektiği,” gerekçesiyle bu konudaki bozma ilamına karşı direnilmiştir.

İsviçre Borçlar Kanununun 115.maddesindeki ibra hükmü Borçlar Kanunumuza alınmamıştır. Bu nedenle Borçlar Kanununun 12.maddesine ve H.U.M.K.na göre ibranın şeklini tayin  etmek gerekmektedir. Gerek öğretide ve gerekse uygulamada ibranamenin varlığı, bir borcun tam yada kısmen ifa edilmeden sona ermesini sağlayan özel bir sukut nedeni olarak kabul edilmektedir. Diğer bir ifade ile ibra,alacaklının alacağını almadığı halde borçlusunu borcundan beri kılmak onu borçtan kurtarmak amacıyla yapılan bir sözleşmeyi ifade etmektedir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, ibra sözleşmesinin her halükarda sözleşme şeklinde gerçekleştirilmesi zorunluluğu yoktur.Sözleşmede borçlunun kabulünün zımni olması da mümkündür.

Öncelikle ibranamenin hukuki niteliğinin ve kapsamının diğer bir deyimle, davacının gerçek amacının ne olduğu tespit edilmelidir.

Somut olayda 27.12.2001 tarihinde dava açılmış,davadan sonra 2.1.2002 tarihinde ihtirazi kayıt konulmadan ibraname imzalanmıştır.

Ne varki, davacı 27.12.2001 tarihli dava dilekçesinde, gerçek izin ücreti alacağının daha fazla olduğunu ancak bu yönde ihtirazi kayıt konulması halinde  kendisine hiç ödeme yapılamayacağının bildirilmesi nedeniyle kısmi ödemeye rağmen ödenmek istenen paraya ihtiyacı olduğundan ibranameyi imzalamak zorunda kalacağını bildirmiş olup,nitekim bu iddiayı  işverenin bankaya yazdığı yazı da doğrular niteliktedir. Bu nedenle ibranameden önce verilen dava dilekçesi, gerçek alacağın ibraname ve ekindeki banka yazısındaki miktarın üzerinde kalan bölümü yönünden ihtirazi kayıt bildirilmesi anlamını taşımaktadır.

Dava dilekçesi içindeki açıklamalardan ve banka yazısından ibraya konu olan miktarın ödenecek olan 88 günlük yıllık izin ücreti karşılığı  makbuz niteliğinde olduğu ve bu haliyle ibraname niteliği taşımadığı  açıkça anlaşılmaktadır.

Her ne kadar, ihtirazi kaydın hukuksal bir kavram olarak bir tarafın diğer tarafa bildirmesi gereken bir irade beyanı niteliğinde olduğu, bu nedenle dava dilekçesinde bu hususun açıklanmasının doğrudan davalıya ulaştırılmış bir ihtirazi kayıt olarak kabul edilemeyeceği düşünülebilir ise de, somut olayda işverenin güçlü, işçinin ise zayıf durumda bulunması, davacının kısmi ödemeyi almaya ihtiyacının olması, dolayısıyla ortada davacı yönünden müzayaka benzeri bir durumun bulunması karşısında dava dilekçesinin 88 günlük izin alacağı dışında    kalan alacak için ihtirazı kayıt olarak kabulü hakkaniyetin gereğidir.

         Bu durumda, ibranamenin ihtirazi kayıtla verildiği anlaşıldığından bu ibranameye değer verilmesinin mümkün olmaması nedeniyle bu talebin kabulüne dair verilen direnme kararı yerinde ise de, işin esası incelenmediğinden dosya Özel Daireye gönderilmelidir. 

         S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenle işin esasının incelenmesi için dosyanın 9.HUKUK DAİRESİNE  gönderilmesine…

HGK. 17.12.2003 T. E:2003/9-760, K:2003/760


DAVACININ 17 YILLIK BİR ÇALIŞMA HAYATINDA BİR KEZ YAPILAN VE MENFAATE DAYANMAYAN KISA SÜRELİK İZİNSİZ BİR ÇALIŞMASININ FESİH GİBİ AĞIR BİR SONUÇLA KARŞILAŞMASI EYLEMİN CEZAYA ORANLILIK İLKESİ VE HAKKANİYETLE BAĞDAŞMAYACAĞINDAN KIDEM VE İHBAR TAZMİNATINA HÜKMEDİLMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 17.12.2003 T. E: 9-761, K: 761

Taraflar arasındaki “ihbar, kıdem tazminatı, yıllık izin ücreti alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 1.İş Mahkemesince ihbar ve kıdem tazminatı talebinin reddine,yıllık izin ücreti alacağının kabulüne dair verilen 6.6.2002  gün ve  353-244 sayılı kararın incelenmesi davacı  vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 19.2.2002 gün ve  14232-1868 sayılı ilamı ile; (...Dava kıdem ihbar tazminatları ile bir kısım işçilik alacaklarına ilişkindir.

         Mahkemece isteklere kısmen hükmolunmuş,karar davacı vekilince temyiz edilmiştir.

         1-Somut olayda,davacı işyerine ait kaynak makinasını izinsiz çıkartıp,komşusunun kapısının küçük bir yerine kaynak yapmıştır.İşveren iş akdini feshetmiştir.Mahkemece anılan eylem İş Kanununun 17/II-d bendi kapsamında görülmüştür.

         İşyerinde yapılan çalışma sisteminde bizzat davalı tanıklarının ifadesine  göre; işçilerin izin alıp kendi hesaplarına iş yaptıkları ücretleri  kendilerinin aldıkları anlaşılmaktadır.

         Davacı 17 yıllık bir işçidir.Daha önce işverenden uyarı,kınama gibi bir ceza almamıştır.Yapılan iş karşılığı bir ücret almayıp hizmeti tamamen komşuluk münasebeti sınırları içerisinde kalmıştır.Kaynak makinasının zarar gördüğüne dair de bir iddia  bulunmamaktadır.

         Şu durumda;davacının 17 yıllık bir çalışma hayatında bir kez yapılan ve menfaate dayanmayan kısa sürelik izinsiz bir çalışmasının fesih gibi ağır bir sonuçla karşılaşması eylemin cezaya oranlılık ilkesi ve hakkaniyetle bağdaşmaz.

        Kıdem ve ihbar tazminatına hükmetmek  gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi uygun görülmemiştir.        

         2-Davacı işçinin kıdemi ve kaynak ustası oluşu dikkate alındığında asgari ücretle çalışması hayatın olağan akışına aykırıdır.Davacının meslek grubu belirtilerek ilgili meslek odasından sorularak ücreti belirlenerek yıllık ücret isteğine hükmetmek gerekirken,bordroya dayanılarak  asgari ücret üzerinden hesaplama yapılması ayrı bir bozma nedeni sayılmıştır....) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece  bozma ilamının (1) numaralı bendine karşı ihbar ve kıdem tazminatı yönünden direnilmiş, (2) numaralı bendine uyulmuştur.

TEMYİZ  EDEN  : Taraf vekilleri

                            HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         1)Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve  özellikle somut olayda işçinin eyleminin 1475 sayılı Kanunun 17/II-d bendi kapsamında kabul edilerek ihbar ve kıdem tazminatına hükmedilmemiş olmasının somut olayın özelliğine göre isabetsizdir.Mahkemece, Özel Daire bozma kararının (1) numaralı bendine uyularak,ihbar ve kıdem tazminatına hükmetmek gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve  yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         2)Mahkemece bozma kararının (2) numaralı bendine uyularak yıllık izin ücreti alacağına hükmedildiğinden uyulan kısım yönünden temyiz itirazlarının incelenmesi için dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

         SONUÇ: 1)Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararının (1) numaralı bendinde  gösterilen nedenlerden dolayı ihbar ve kıdem tazminatı yönünden HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA,

2)Bozma kararının (2) numaralı bendine uyularak oluşturulan yeni hükme yönelik taraf vekillerinin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 9.HUKUK DAİRESİNE gönderilmesine…

HGK. 17.12.2003 T. E:2003/9-761, K:2003/761


KUSUR RAPORUNUN İŞ KANUNU, YAPI İŞLERİNDE İŞÇİ SAĞLIĞI VE İŞ GÜVENLİĞİ TÜZÜĞÜNE UYGUN OLMASINA, OLAYDA DAVACI %100 KUSURSUZ OLUP, DAVALILARIN VE DAVA DIŞI SÜRÜCÜ M. Ş.’İN KUSURLU BULUNMASINA, DAVA TESELSÜL HÜKÜMLERİNE GÖRE AÇILMIŞ OLDUĞUNDAN TÜM KUSUR ÜZERİNDEN YAPILAN HESAPLAMADAN DAVACININ KUSURSUZ OLDUĞU GÖZETİLEREK BK. 43 (ŞİMDİ; TBK. MAD. 51)-44 (ŞİMDİ; TBK. MAD. 52) UYARINCA %30 ORANINDA YAPILAN İNDİRİMİN YERİNDE OLMASINA, KUSUR RAPORLARINA YAPILAN İTİRAZLARIN VE ORANLARIN DAVALILARIN BİRBİRİNE VE DAVA DIŞI KUSURLU ÜÇÜNCÜ KİŞİYE KARŞI AÇACAKLARI VE SOSYAL SİGORTALAR KURUMUNUN KUSURLULARA KARŞI AÇACAĞI RÜCU DAVALARINDA TARTIŞILMASININ MÜMKÜN BULUNMASINA, BÖYLECE BU DAVADAKİ KUSUR ORANININ AÇILACAK RÜCU DAVALARINDA BAĞLAYICI OLMAMASINA, OLAYIN OLUŞ BİÇİMİ VE DUYULAN ISTIRAP KARŞISINDA TAKDİR EDİLEN MANEVİ TAZMİNAT MİKTARININ DA YERİNDE OLDUĞU-

HGK. 17.12.2003 T. E: 21-770, K: 762

Taraflar arasındaki “maddi-manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kartal 1.İş Mahkemesi’nce  davanın  kısmen kabul-kısmen reddine dair verilen 19.12.2002  gün ve 233-699 sayılı kararın incelenmesi   davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesi’nin 29.4.2003 gün ve   1784-4030   sayılı ilamiyle;(...1-Dava konusu olayda davalıların ayrı ayrı % 15 er’den toplam % 30 oranında kusurlu olduklarından bahisle maddi ve manevi tazminat hüküm altına alınmış ise de bu sonuç dosya içerisindeki bilgi belge ve toplanan delillere uygun düşmemektedir.

         Gerçekten olayın işveren tarafından yürütülmekte olan iş nedeniyle meydana geldiği ve topoğraf olan davacının kollektör yapılacak alanda bacalar arası mesafeci ve bacaların yerlerinin belirlenmesi için ölçüm nedeniyle ve işi gereği bulunduğu sırada bir kaza geçirdiği ve bu kazanın da yürütülen iş sırasında olması nedeniyle iş kazası olduğu yönünde taraflar arasında bir uyuşmazlık yoktur. Ne varki olayda sahil düzenleme inşaatını yapımını üstlenen ve ana işveren konumundaki Çelebi İnşaat Ltd.Şti ile bunun alt işvereni olan ve kazı işinden sorumlu Tartıcılar Derin Kazı Ltd.Şti’nin kusurlarının raporda belirtildiği gibi toplam % 30 olmayıp daha düşük oranda olduğu anlaşılmaktadır. Olaya neden olan dava dışı 3.kişi Mustafa Şahin tüm trafik kurallarını ihlal etmek suretiyle bisiklet yolunun bariyerlerini aşıp bisiklet yolunu da geçerek kaldırıma çıkmış ve bu çevrede bulunan kazalıları yaralamıştır. Şu duruma göre ağır kusuru ile tüm, trafik kurallarını ihlal eden dava dışı otomobil sürücüsünün 1.derecede kusurlu olduğu açıktır. Davalılar ise yol kıyısında henüz kazı işlemleri başlamamakla birlikte ön işlemlere girişmiş olmalarına rağmen çalışma yapıldığına dair ikaz işaretleri koymadıklarından küçük oranda dahi olsa ihmalleriyle zararlandırıcı sigorta olayının meydana gelmesine neden olmuşlardır.Hal böyle olunca zararlandırıcı sigorta olayının 3.kişinin % 90’nı aşan orandaki kusurlu hareketiyle meydana geldiği, davalılara verilen toplam % 30 oranındaki kusurun fazla olduğu açıktır. Bu durumda da 3.kişinin ağır kusuru ile neden olduğu olayda olayın asıl sorumlularının dava dışı kalması, davalıların kusurlarının cuzi miktarda olduğunun kabul edilmesi gerekmesine göre mahkemece BK.nun 43,44.maddelerine göre yapılacak hakkaniyet indiriminin % 50’den aşağı olmaması gerekirken takdir hatası ile % 30 indirim yapılarak sonuca gidilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

         2-Olayın oluş şekline, davacının duyduğu elem ve ızdırabın derecesine, tarafların sosyal ve ekonomik durumuna 26/6/1966 gün ve 1966/7-7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nın içeriğine ve öngördüğü koşulların somut olayda gerçekleşme biçimine hak ve nesafet kurallarına ve özellikle olayda davalıların çok cüzi oranda kusurlu bulundukları dikkate alınarak manevi tazminatın takdiri gerekirken fazla miktarda manevi tazminata karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

         O halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...)

 gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN  :Davalılar vekili

                                        HUKUK GENEL KURULU KARARI       

         Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Dava, trafik iş kazası sonucu maluliyet nedeniyle maddi-manevi tazminat istemine ilişkindir.

         Davacı vekili, davacının işveren davalı Tartıcılar Ltd. Şti’nin  diğer davalı Çelebi İnşaat Ltd.Şti’den  taşeron olarak  aldığı Kartal –Küçükyalı sahil şeridi düzenleme işinde topoğraf olarak çalışırken 12.5.1999 tarihinde Bostancı’dan Kartal istikametine seyretmekte olan Mustafa Şahin yönetimindeki 34 MNV 40, plakalı aracın yoldan çıkarak, çalışmakta olan davacıya çarpması sonucu davacının bacağının kesildiğini, iş kazasında davacının kusurlu olmadığını, işverenlerin gerekli önlemleri almadığından kusurlu olduklarını ileri sürerek maddi ve manevi tazminatın yasal faizi ile davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep etmiştir.

         Davalılar, olayın iş kazası olmadığını, kusurlarının bulunmadığını beyanla davanın reddini savunmuşlardır.

         Mahkemenin davanın kısmen kabulüne dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenlerle Özel dairece bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

         İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği uzmanlarından alınan 10.03.2002 tarihli kusur raporunda İş Kanunu hükümleri, tüzük hükümleri uygulanmış, gerekli iş güvenliği önlemlerini almayan işverenler %30  dava dışı sürücü Mustafa Şahin %70 oranlarında kusurlu bulunmuş, kazada davacı kazalının kusurlu olmadığı belirtilmiştir.

         Mahkemece, davacı %100 kusursuz olduğundan ve dava da teselsül hükümlerine göre açıldığından, tüm kusur üzerinden yapılan tavan hesabı nazara alınmış, taraflar arasındaki kusura yönelik itirazların, açılması mümkün olan rücü davasında tartışılacağı belirtilerek, olay tarihi, tazminat miktarı gözetilerek maddi tazminattan B.K.nun 43-44. maddeleri gereğince %30 oranında hakkaniyet indirimi yapılarak, S.S.Kurumunca bağlanan gelirler de düşülmek suretiyle karşılanmamış maddi zarara ve davacının duyduğu acı, genç yaşta sol bacağının diz altından kesilmek suretiyle sakat kalması gözetilerek takdiren 8.000.000.000 TL. manevi tazminata hükmedilmiştir.

         Bu durumda tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, mahkeme kararında açıklanan gerektirici nedenlere, delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle kusur raporunun İş Kanunu, Yapı İşlerinde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğüne uygun olmasına, olayda davacı %100 kusursuz olup, davalıların ve dava dışı sürücü Mustafa Şahin’in kusurlu bulunmasına, dava teselsül hükümlerine göre açılmış olduğundan tüm kusur üzerinden yapılan hesaplamadan davacının kusursuz olduğu gözetilerek B.K. 43-44 uyarınca %30 oranında yapılan indirimin yerinde olmasına, kusur raporlarına yapılan itirazların ve oranların davalıların birbirine ve dava dışı kusurlu üçüncü kişiye karşı açacakları  ve Sosyal Sigortalar Kurumunun kusurlulara karşı açacağı rücu davalarında tartışılmasının mümkün bulunmasına, böylece bu davada ki kusur oranının açılacak rücu davalarında bağlayıcı olmamasına,  olayın oluş biçimi ve duyulan ıstırap karşısında takdir edilen manevi tazminat miktarının da yerinde olmasına göre usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

         S O N U Ç  : Davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 17.12.2003 T. E:2003/21-770, K:2003/762


GÜNÜMÜZÜN EKONOMİK KOŞULLARI İŞÇİNİN İŞE TALEBİNİ HER GEÇEN GÜN ARTTIRMAKTADIR, İŞÇİNİN İŞ SEÇİMİ YA DA KEYFİ FESHİ İŞ DÜNYASI İÇİN BEKLENEN BİR SONUÇ OLMAYIP; İŞVEREN VEKİLİNİN DAVACI İŞÇİ İLE TARTIŞTIĞI TARTIŞMASIZDIR, İŞÇİNİN HAKARET GÖRDÜĞÜ DUYUMA DAYANSA DA TARTIŞMANIN VARLIĞI İŞVEREN VEKİLİNİN DİĞER DOSYADAKİ DAVRANIŞ BİÇİMİ DÜŞÜNÜLDÜĞÜNDE İŞÇİNİN HAKLI FESHİNİN KABULÜYLE (İŞ K. M 16/11) MAHKEMECE DAVACININ KIDEM TAZMİNATI İSTEĞİNİN KABULÜNÜN GEREKECEĞİ-

HGK. 17.12.2003 T. E: 9-788, K: 784

Taraflar arasındaki “kıdem, ihbar tazminatı ve yıllık izin ücreti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 1.İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 30.12.2002 gün ve 2002/185 E- 986 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 03.07.2003 gün ve 2003/1748-12402  sayılı ilamı ile; (...1.Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının diğer temyiz itirazlarının reddine,

2. Dava kıdem ve kötü niyet tazminatları ile ücretli alacağına ilişkindir.

Mahkemece ücret alacağı isteği kabul edilmiş, diğer haklara ilişkin alacaklar reddedilmiştir.

Davacı dava dilekçesinde, davalı işveren aleyhine açılan bir davada tanıklık yaptığını daha sonra da işveren vekili tarafından hakaret edilerek işten çıkarıldığını ifade etmiştir.

Davalı işveren cevap dilekçesinde davacı işçinin sebepsiz işi terk ettiğini savunmuştur.

16.7.2002 tarihli oturumda davacı tanığı Bayram, davacıya sorduğunda şefin (işveren vekilinin) kendisine hakaret ettiğini söylediğini ifade etmiştir. Muhterem de diğer tartışmayı gördüğünü ancak duymadığını, davacıya sorduğunda hakaret edildiğini açıklamıştır.

İşyerindeki bu ortam Dairemizce görülen bir başka dosyada da (2003/1749) doğrulanmaktadır.

İşyerinde yapılan keşifte davacı tanığı Bayram hakaretleri duymadığını ancak davacı tarafından söylendiğinden söz ederek görgüye dayanan ifadesini değiştirmiştir.

İş Hukukunun işçiyi koruma amacı; işçinin maddi ve ekonomik hakları yanında kişiliğinin ve onurunun korunmasını da kapsar.

Askerlik hariç altı yılı aşkın çalışan bir işçinin iş yerini çok özel bir neden olmadan terki yaşamın olağan akışına aykırıdır.

Günümüzün ekonomik koşulları işçinin işe talebini her geçen gün arttırmaktadır. İşçinin iş seçimi ya da keyfi feshi iş dünyası için beklenen bir sonuç değildir.

İşveren vekilinin davacı işçi ile tartıştığı tartışmasızdır. İşçinin hakaret gördüğü duyuma dayansa da tartışmanın varlığı işveren vekilinin diğer dosyadaki davranış biçimi düşünüldüğünde işçinin haklı feshinin kabulü gerekir (İş K. m 16/11).

Mahkemece davacının kıdem tazminatı isteğinin kabulü gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi bozmayı gerektirmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davacı vekili

                            HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile,direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 17.12.2003 T. E:2003/9-788, K:2003/784

Aynı doğrultudadır; HGK. 17.12.2003 T. E:2003/9-789, K:2003/785


GÜNÜMÜZÜN EKONOMİK KOŞULLARI İŞÇİNİN İŞE TALEBİNİ HER GEÇEN GÜN ARTTIRMAKTADIR, İŞÇİNİN İŞ SEÇİMİ YA DA KEYFİ FESHİ İŞ DÜNYASI İÇİN BEKLENEN BİR SONUÇ OLMAYIP; İŞVEREN VEKİLİNİN DAVACI İŞÇİ İLE TARTIŞTIĞI TARTIŞMASIZDIR, İŞÇİNİN HAKARET GÖRDÜĞÜ DUYUMA DAYANSA DA TARTIŞMANIN VARLIĞI İŞVEREN VEKİLİNİN DİĞER DOSYADAKİ DAVRANIŞ BİÇİMİ DÜŞÜNÜLDÜĞÜNDE İŞÇİNİN HAKLI FESHİNİN KABULÜYLE (İŞ K. M 16/11) MAHKEMECE DAVACININ KIDEM TAZMİNATI İSTEĞİNİN KABULÜNÜN GEREKECEĞİ-

HGK. 17.12.2003 T. E: 9-789, K: 785

Taraflar arasındaki “kıdem, ihbar tazminatı ve yıllık izin ücreti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 1.İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 30.12.2002 gün ve 2002/185 E- 986 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 03.07.2003 gün ve 2003/1748-12402  sayılı ilamı ile; (...1.Dosyadaki yazılara toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının diğer temyiz itirazlarının reddine,

2. Dava kıdem ve kötü niyet tazminatları ile ücretli alacağına ilişkindir.

Mahkemece ücret alacağı isteği kabul edilmiş, diğer haklara ilişkin alacaklar reddedilmiştir.

Davacı dava dilekçesinde, davalı işveren aleyhine açılan bir davada tanıklık yaptığını daha sonra da işveren vekili tarafından hakaret edilerek işten çıkarıldığını ifade etmiştir.

Davalı işveren cevap dilekçesinde davacı işçinin sebepsiz işi terk ettiğini savunmuştur.

16.7.2002 tarihli oturumda davacı tanığı Bayram, davacıya sorduğunda şefin (işveren vekilinin) kendisine hakaret ettiğini söylediğini ifade etmiştir. Muhterem de diğer tartışmayı gördüğünü ancak duymadığını, davacıya sorduğunda hakaret edildiğini açıklamıştır.

İşyerindeki bu ortam Dairemizce görülen bir başka dosyada da (2003/1749) doğrulanmaktadır.

İşyerinde yapılan keşifte davacı tanığı Bayram hakaretleri duymadığını ancak davacı tarafından söylendiğinden söz ederek görgüye dayanan ifadesini değiştirmiştir.

İş Hukukunun işçiyi koruma amacı; işçinin maddi ve ekonomik hakları yanında kişiliğinin ve onurunun korunmasını da kapsar.

Askerlik hariç altı yılı aşkın çalışan bir işçinin iş yerini çok özel bir neden olmadan terki yaşamın olağan akışına aykırıdır.

Günümüzün ekonomik koşulları işçinin işe talebini her geçen gün arttırmaktadır. İşçinin iş seçimi ya da keyfi feshi iş dünyası için beklenen bir sonuç değildir.

İşveren vekilinin davacı işçi ile tartıştığı tartışmasızdır. İşçinin hakaret gördüğü duyuma dayansa da tartışmanın varlığı işveren vekilinin diğer dosyadaki davranış biçimi düşünüldüğünde işçinin haklı feshinin kabulü gerekir (İş K. m 16/11).

Mahkemece davacının kıdem tazminatı isteğinin kabulü gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi bozmayı gerektirmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davacı vekili

                            HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile,direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 17.12.2003 T. E:2003/9-788, K:2003/784

Aynı doğrultudadır; HGK. 17.12.2003 T. E:2003/9-789, K:2003/785


İBRA İLE MAKBUZU BİRBİRİNE KARIŞTIRMAMAK GEREKİR; İŞÇİYE YAPILAN ÖDEMELERİ MİKTARI İLE GÖSTEREN VE İBRANAME ADI ALTINDA DÜZENLENEN BELGELER MAKBUZ NİTELİĞİNDE KABUL EDİLİP VE EKSİK KALAN MİKTAR VAR İSE BU KISIM GÖZÖNÜNDE BULUNDURULACAĞI-

HGK. 17.12.2003 T. E: 9-778, K: 796

  İbra ile makbuzu birbirine karıştırmamak gerekir; işçiye yapılan ödemeleri miktarı ile gösteren ve ibraname adı altında düzenlenen belgeler makbuz niteliğinde kabul edilip ve eksik kalan miktar var ise bu kısım gözönünde bulundurulacağı- Taraflar arasındaki "tazminat ve alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 1.İş Mahkemesince davanın kısmen kabul, kısmen reddine dair verilen 18.07.2002 gün ve 2001/2304 E- 2002/344 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 31.03.2003 gün ve 2002/20420-2003/5397 sayılı ilamı ile; 

1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.         

2-Davalının temyizine gelince;         

Davalı davacının çalışması sonucu tüm alacaklarının ödendiğini ve bu konuda davacının ibraname verdiğini savunmuştur. Mahkemenin kabul ettiği şekilde miktar yazılı ibranameler makbuz niteliğinde sayılır. İşçilik alacakları kalem kalem sayılan fakat miktar belirtilmeyen ibranamelerde dairemizin yerleşik uygulamasıyla kabul edilmektedir.

         Dosyadaki ibraname davacıya gösterilerek diyecekleri sorulup imzasını inkar ettiği takdirde gerekli inceleme de yaptırılarak sonucuna göre davacı isteklerinin değerlendirilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile hüküm kurulması hatalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN :  Taraf vekilleri                      

HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Davacı ekonomik kriz bahane edilerek iş aktine son verildiğini, işçilik alacaklarının bir kısmının eksik bir kısmının ise hiç ödenmediğini, ihbar, kıdem tazminatı, yıllık izin ücreti, fazla çalışma ile ulusal bayram ve genel tatil gündeliklerinin ödetilmesini talep etmiştir.

         Davalı, davacının tüm hak ve alacaklarının ödendiğini, bu nedenle ibraname verdiğini ileri sürerek davanın reddini savunmuş; yerel mahkemece ibraname geçersiz olduğundan davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm özel dairece yukarıda yazılı gerekçe ile bozulmuş; yerel mahkemece, ibranamede miktar belirtilmediği için geçersiz olduğu gerekçesiyle ilk kararda direnilmiştir.

         Uyuşmazlık, ibranamenin geçerli olup olmadığı noktasındadır.

         Kanunlarımızda düzenlenmemiş olduğundan öncelikle ”ibra” kavramını açıklamakta fayda bulunmaktadır.  “Alacaklının alacak hakkından vazgeçmesine ve bu suretle borçlunun borçtan kurtarılmasına ilişkin bulunan akde ibra denir.” Alacak hakkı alacaklının tek taraflı bir vazgeçme beyanı ile sona ermez. (Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, İstanbul 1993, sh.985) İbra sözleşmesinin kurulması içinde icap, kabul ve bu iki irade beyanı arasında uygunluk bulunması zorunludur. Ancak borçlunun ibrayı kabul iradesi daima zımnen açıklanmaktadır. Alacaklının irade beyanı kendisine vardığı ve bundan bilgi edindiği halde uygun bir süre içinde sesini çıkarmayan borçlunun Borçlar Kanunu 6.madde kıyasen uygulanmak suretiyle ibraya razı olduğu kabul edilmelidir. İbra sözleşmesinin geçerli olması için ise sadece tarafların bir sözleşme yapmaları ve tarafların bu

sözleşme ile alacağı sona erdirmeyi istemeleri yeterlidir.

         “İbra” İsviçre Borçlar Kanununun 115.maddesinde “Borç münasebetinin kurulması için bir şekil gerekli bulunmuş veya akdin taraflarınca kararlaştırılmış olsa bile, bir alacak ibra yolu ile veya kısmen şekilsiz olarak ortadan kaldırılabilir.” Şeklinde düzenlenmiş ise de bizim kanunumuza alınmamıştır. Ancak bu hukukumuzda uygulanmadığı anlamına gelmez, uygulamada sıkça karşılaşılmakta ve Yargıtay kararlarında da yerini bulmaktadır.

         İbra ile makbuzu birbirine karıştırmamak gerekir. İşçiye yapılan ödemeleri miktarı ile gösteren ve ibraname adı altında düzenlenen belgeler makbuz niteliğinde kabul edilir ve eksik kalan miktar var ise bu kısım gözönünde bulundurulur. Hukuk Genel Kurulunun 17/3/1978 gün 1977/10-26 E., 1978/250 K. sayılı kararında  bu durum hüküm altına alınmıştır.

Bu genel açıklamalar ışığında somut olaya bakarsak davacı ibranamedeki  imzayı inkar etmemiş ancak davalı işverenin ibraname ile işçinin tüm haklarını aldığını bunun için ibraname verdiğini ileri sürerken mahkemeye verdiği tarihsiz yazıda “işyerinde fazla mesai uygulaması bulunmadığını savunduğunu” ileri sürmüştür.

         Bu durumda Özel Dairece bozma nedenine  göre,işin esasına girilmediğinden dosyanın davacı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

         SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, direnme uygun bulunduğundan işin esasına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 9.HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE…

HGK. 17.12.2003 T. E:2003/9-778, K:2003/796


HİZMET AKDİNİN SONA ERDİĞİ, 18.07.1988 TARİHİNDEN ÖNCEKİ İŞÇİLİKTE GEÇEN SÜREYE AİT KIDEM TAZMİNATINI TALEP EDEN DAVACININ ALACAĞI İÇİN ZAMANAŞIMI, DAVACININ İŞÇİ STATÜSÜ SONA ERİP, SÖZLEŞMELİ STATÜYE GEÇTİĞİ 18.07.1988 TARİHİNDE BAŞLAMIŞ OLUP, DAVANIN AÇILDIĞI 18.09.2002 GÜNÜNE KADAR BORÇLAR KANUNU’NUN 125.MADDESİNDE ÖNGÖRÜLEN 10 YILLIK ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN GEÇMİŞ OLDUĞU-

HGK. 12.11.2003 T. E: 9-685, K: 690

Taraflar arasındaki “kıdem tazminatı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 12.İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 26.12.2002 gün ve 2002/1402 E-  4566 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 26.06.2003 gün ve 2003/1401-11986  sayılı ilamı ile; (...Davacının hizmet aktinin 18.07.1988 tarihinde sözleşmeli personel statüsüne geçmesi suretiyle sona erdiği ve bu tarihten önceki çalışmalarla ilgili kıdem tazminatının talep edildiği davanın ise, 10 yıllık zamanaşımı süresi geçtikten sonra 18.09.2002 tarihinde açıldığı, davalının süresi içinde usulünce zamanaşımı def’inde bulunduğu anlaşıldığından, davanın zamanaşımı nedeniyle reddi gerekirken yazılı şekilde kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

                            HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Dava, kıdem tazminatı istemine ilişkindir.

         Davacı vekili; müvekkilinin, davalı Petrol Ofisi Anonim Şirketinde 14.05.1980 tarihinde işçi statüsünde çalışmaya başladığını; 18.07.1988 tarihinde sözleşmeli personel statüsüne geçirildiğini ve 05.02.2001 tarihine kadar çalıştıktan sonra, davalı şirketin 4046 sayılı Yasa gereğince özelleştirilmesi sonucu Ulaştırma Bakanlığı APK Daire Başkanlığı emrine memur statüsünde nakledildiğini; davacıya işçilikte geçen hizmet süresine ilişkin kıdem tazminatının ödenmediğini ileri sürerek, 18.07.1988 tarihinden önceki dönemde işçi statüsünde geçirdiği süreye ait 5.260.498.668 TL. kıdem tazminatının faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

         Davalı vekili; Davanın zamanaşımı nedeniyle reddini savunmuştur.

         Mahkemenin; “İşçi statüsünde çalışmakta iken sözleşmeli personel statüsüne geçirilen ve daha sonra 4046 sayılı Özelleştirme Yasası uyarınca memur olarak atanan davacının hizmet aktinin, sözleşmeli personel statüsüne geçirildiği  18.07.1988 tarihinde değil, memur olarak atandığı 05.02.2001 tarihinde feshedildiği ve böylece fesih tarihi itibariyla 10 yıllık zamanaşımı sürenin geçmediği” gerekçesiyle, davanın esasına ilişkin olarak “davanın kabulü ile 5.260.498.668 TL. kıdem tazminatının 05.02.2001 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline” dair verdiği karar, Özel Daire’ce yukarıda açıklanan nedenle bozulmuş, yerel mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

         Davacının, davalı Petrol Ofisi Anonim Şirketi’nde 14.05.1980 tarihinde işçi statüsünde işe başladığı; 308 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile değişik 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uyarınca 18.07.1988 tarihinde sözleşmeli personel statüsüne geçirildiği ve davalı Petrol Ofisi Anonim Şirketi’nin özelleştirme kapsamında bulunması nedeniyle 4046 sayılı Yasa’nın 22.maddesi uyarınca 09.11.2000 tarihinde AKP Kurulu Başkanlığı araştırmacı kadrosuna atanarak, 05.02.2001 tarihinde memur statüsünde çalışmaya başladığı uyuşmazlık konusu değildir.                           

         Buraya kadar somut olaya ilişkin açıklamalar ışığında çözümü gereken uyuşmazlık; 18.07.1988 tarihinden önceki hizmet akdine dayalı ve işçi statüsünde geçirdiği süreye ait kıdem tazminatının talep edildiği eldeki davada, davacının hizmet akdinin fesih tarihinin, bu bağlamda dava zamanaşımı başlangıcının 18.07.1988 yada 05.02.2001 tarihi mi olduğu; dolayısıyla 18.09.2002 tarihinde açılan davanın zamanaşımı nedeniyle reddinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

         Bilindiği gibi zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu “eksik bir borç” haline dönüştürür ve “alacağın dava edilebilme özelliği”ni ortadan kaldırır.

         Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu da incelemesi mümkün değildir.

         Hemen belirtilmelidir ki, gerek İş Kanunu’nda, gerekse Borçlar Kanununda, kıdem tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir.

         Ancak, öteden beri uygulama ve öğretide kıdem tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, Borçlar Kanunu’nun 125.maddesi uyarınca  on yıllık zamanaşımına tâbi tutulmuştur (Yarg.TD.22.04.1952 gün, E:1092, K:2234; 9.H.D. 17.09.1964 gün, E:6250, K:5809).

         Bu noktada, zamanaşımı başlangıcına esas alınan kıdem tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet aktinin feshedildiği tarihtir.

         Bu genel açıklamalardan sonra, kıdem tazminatının hukuki mahiyetinin açıklığa kavuşturulmasında yarar vardır.

         Bilindiği ve 03.11.1948 gün, 11/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği üzere, kıdem tazminatı hakkı, iki tarafın arzu ve iradeleri nazarı itibara alınmayarak mücerret işçiyi himaye etmek ve bir dereceye kadar zaruret ve ihtiyaçtan kurtarmak maksat ve sebebine dayanmaktadır.

         Kıdem tazminatı, bütün bakımından belli ve alışılmış kalıplardan hiçbirine girmeyen, ama çoğundan da esinlenmiş, tamamen kendine vergi bir hukuksal ödev düşüncesine dayanır. Öyle bir ödev ki, doğması ve işçinin mal varlığında bir alacak halini alması, kanunda gösterilen belli şartların gerçekleşmesine; eş deyişle, işçinin o şartların çerçevelediği duruma girmiş olmasına bağlıdır.

         Giderek, kıdem tazminatına hak kazanılmasının koşulları 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14.maddesinin birinci fıkrasında düzenlemiş olup; anılan maddede kıdem tazminatı ödenecek kişinin 1475 sayılı İş Kanunu’na tabi  “işçi” niteliğini taşıması ve hizmet akdinin, 14.maddede öngörülen sebeplerle son bulması gerektiği belirtilmiştir.

         1475 sayılı İş Kanunu’nun 1.maddesi işçiyi, “bir hizmet aktine dayanarak herhangi bir işte ücret karşılığı çalışan kişi” olarak tanımlamıştır. Bu nedenle bir kimsenin işçi sayılabilmesi için, hizmet ilişkisinin hizmet akdinden doğmuş olması gerekir.

         Ne var ki, ücret karşılığı çalışma, hizmet akdinden değilde kanundan doğuyorsa, bu şekilde çalışan kişilerin “işçi” statüsünde kabulü mümkün değildir.

         Yine somut olayda olduğu gibi, kanun hükmünde kararname ile işçi statüsünden sözleşmeli  personel statüsüne geçirilenlerin “işçi” niteliğini koruduklarından söz edilmeyeceğinden, sözleşmeli  personelinde hizmet akdi ile çalışan İş Kanunu’na tabi işçi statüsünde olmadığı açıktır.

         Nitekim; Davacının işçi statüsünden sözleşmeli personel statüsüne geçirilmesine  ilişkin sözleşme dayanağı, 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 308 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile değişik 42.maddesinde, “bu kanun hükmünde kararnameye tabi olan sözleşmeli personelin işçi statüsünde olmadığı” ve “işçilerin bu Kanun Hükmünde Kararnameyi tabi bulunmadığı,” açıkça ifade edilmiştir.

         1475 sayılı İş Kanunu’nun 14 ncü maddesi hükmüne göre kıdem tazminatı hakkının doğumu için bir diğer koşul, hizmet akdinin kanunda belirtilen sebeplerle sona ermesidir. Eş söyleyişle, hizmet akdinin feshedilmediği durumlarda, kıdem tazminatı hakkının doğumundan söz edilemez.                         

         Kıdem Tazminatını gerektiren fesih halleri, 1475 sayılı İş Kanunu’nun 14.maddesinin atıfta bulunduğu 16. ve 17.maddelerinde düzenlenmiştir.

         Bu bağlamda 1475 sayılı Kanunun 16’nci maddesinin 11.numaralı  bendinin (e) fıkrası uyarınca, “iş şartlarının esaslı bir tarzda değiştirilmesi ve başkalaştırılması” halinde işçinin bildirimsiz fesih hakkı doğmaktadır.

         Hangi nedenle olursa olsun, işçinin sözleşmeli personel statüsüne geçirilmesi, iş şartlarında esaslı bir tarzda değişiklik ve başkalaşma anlamına geleceğinden, bu durumda işçinin kıdem tazminatına  hak kazanacağında duraksama bulunmamaktadır.

         Hal böyle olunca; İşçilikten sözleşmeli personel statüsüne geçenlerin hizmet akitleri, statü değişikliği  tarihinden feshedilmekte; Kısaca işçi statüsü, sözleşmeli personel statüsüne geçirildiği tarihte sona ermektedir.

         Sonuç olarak, hizmet akdinin feshi ve kıdem tazminatı hakkının doğumu, statü değişikliği tarihinde gerçekleştiğinden, zamanaşımı süresinin başlangıcına, sözleşmeli statüye geçildiği tarihin esas alınması gerekir.

         Somut olayda davacı, 18.07.1988 tarihinde işçilikten sözleşmeli personel statüsüne geçirilmekle, taraflar arasındaki hizmet akdi feshedilmiş; davacı 1475 sayılı İş Kanunu’na tabi işçi niteliğini yitirerek, işçi statüsü 18.07.1988 tarihinde sona ermiştir.

         Bu durumda, hizmet akdinin sona erdiği, 18.07.1988 tarihinden önceki işçilikte geçen süreye ait kıdem tazminatını talep eden davacının alacağı için zamanaşımı, davacının işçi statüsü sona erip, sözleşmeli statüye geçtiği 18.07.1988 tarihinde başlamış olup, davanın açıldığı 18.09.2002 gününe kadar Borçlar Kanunu’nun 125.maddesinde öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresi geçmiştir.

         O halde mahkemece; aynı yöne işaret eden Özel Daire bozma ilamına uyularak, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 12.11.2003 T. E:2003/9-685, K:2003/690


KISMİ DAVA SIRASINDA ALINAN VE O DAVADAKİ HÜKME DE ESAS TUTULAN 04.02.2002 GÜNLÜ BİLİRKİŞİ RAPORUNDA, İŞÇİLİK ALACAKLARININ HER BİR KALEM YÖNÜNDEN GERÇEK MİKTARLARI VE BUNLARIN TOPLAMI AÇIKÇA SAPTANMIŞ OLMASINA RAĞMEN, FAZLAYA İLİŞKİN HAKKIN SAKLI TUTULMADIĞI EK (GÖRÜLMEKTE OLAN) DAVADA, BAKİYE ALACAK MİKTARLARI GERÇEĞİNDEN DAHA AZ GÖSTERİLMEKLE, DAVA KONUSU EDİLMEYEN MİKTAR BAKIMINDAN DAVACININ ZIMNİ FERAGATİNİN BULUNDUĞU, DOLAYISIYLA, FERAGATE KONU BU MİKTARLARI EK DAVADA ISLAH YOLUYLA TALEP EDEMEYECEĞİ-

HGK. 08.10.2003 T. E: 9-510, K: 555

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 10. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 08.07.2002 gün ve 2001/821-2002/978 sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 27.03.2003 gün ve 2002/19654-2003/5183 sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Davacı kısmi alacaklar ile ilgili ek davayı açtığı sırada fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmamıştır. Bu nedenle ek davanın yargılaması sırasında dava dilekçesinin kısmen ıslah edilerek fazla talepte bulunulması mümkün değildir. Bu nedenle ıslaha konu alacak isteklerinin reddi gerekirken yazılı şekilde kabulü hatalıdır…) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davalılar vekili

                                   HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Dava, işçilik alacaklarının önceki kısmi davada saklı tutulan bölümünün tahsili istemine ilişkindir.

Davacı vekili, davacı tarafından daha önce davalılar aleyhine işçilik alacaklarının tahsili istemiyle dava açıldığını ve fazlaya ilişkin hakların saklı tutulduğunu, o davada bozma doğrultusunda düzenlenen bilirkişi raporundaki hesaplamayla, talep edilenin dışında davacının 586.615.600 TL. fazla mesai, 306.632.000 TL. hafta tatili ücreti, 63.324.000 TL. bayram ve genel tatil, 83.311.510 TL. kıdem tazminatı olmak üzere toplam 1.039.883.110 TL. daha alacağı bulunduğunun belirlendiğini ileri sürerek, bu davada fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmaksızın bu miktarın davalılardan müteselsilen tahsiline, kıdem tazminatı alacağına işten ayrılma tarihi olan 06.03.2000’den itibaren en yüksek banka faizi, diğer alacaklara ise dava tarihinden itibaren temerrüt faizi yürütülmesine karar verilmesini istemiştir.

Davalılar vekili, davacının davalılara ait araçta 08.10.1999 tarihinde arasında şoför olarak çalışmaya başladığını, iş akdinin haklı nedenle 06.03.2000 tarihinde feshedildiğini savunarak davanın reddini istemiştir.

Yerel Mahkemece; daha önceki kısmi davanın bozmaya uyulmak suretiyle kısmen kabulüne karar verilmiş, tarafların iddia ve savunmalarının o davada tartışılıp değerlendirildiği, bunların eldeki davada yeniden tartışma konusu yapılmasına gerek bulunmadığı; dava dilekçesindeki ve davacı vekilince sonradan verilen ıslah dilekçesindeki miktar hatalarının da ara kararı doğrultusunda sunulan dilekçeyle giderildiği gerekçesine dayalı, davanın kabulüne dair karar, Özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle bozulmuştur.

Davacının davalılar yanında işçi olarak çalışmakta iken iş akdinin feshedildiği; daha önce 09.05.2000 tarihli dilekçeyle açılıp, Ankara 8.İş Mahkemesinin 2000/495 esas (bozmadan sonra 2001/760 esas) sayılı dosyasıyla görülen ilk (kısmi) davada, 20 günlük ücret alacağı, fazla mesai ücreti, hafta tatili çalışma ücreti ve ihbar tazminatı olarak ayrı ayrı 300.000.000 TL; bayram tatili çalışma ücreti olarak 100.000.000 TL; yıllık ücretli izin alacağı olarak 150.000.000 TL; kıdem tazminatı olarak 450.000.000  TL. ki toplam 1.900.000.000 TL. nin tahsilinin istenildiği ve fazlaya ilişkin talep hakkının saklı tutulduğu; o davada bozmaya uyulmak suretiyle alınan 04.02.2002 günlü bilirkişi raporunda, davacının 20 günlük ücret alacağının  233.320.000 TL; fazla mesai ücretinden doğan alacağının 1.042.247.088 TL; hafta tatili çalışma ücretinden doğan alacağının 558.617.296 TL; bayram tatili çalışma ücretinden doğan alacağının 136.477.892 TL; yıllık ücretli izin alacağının 139.992.000 TL; kıdem tazminatı alacağının 534.661.666 TL. ve ihbar tazminatı alacağının da 386.761.245 TL. olmak üzere toplam alacağının 3.032.077.187 TL. olduğunun belirtildiği; mahkemenin taleple bağlı kalarak verdiği davanın kabulüne yönelik kararın derecattan geçerek kesinleştiği; görülmekte olan (ek) davada, davacı vekilinin, söz konusu bilirkişi raporundaki hesaplamaya dayanarak, saklı tutulan hak için alacak talebinde bulunduğu uyuşmazlık konusu değildir.

Yine, görülmekte olan (ek) davada, dava dilekçesinde fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmamış olduğu da çekişmesizdir.

Davacı vekili, 17.06.2002 günlü dilekçesinde, görülmekte olan davanın, kısmi davada alınan bilirkişi raporundaki hesaplamaya dayalı olarak ve saklı tutulan haklar için açıldığını, ancak, dava dilekçesinde talep edilen bakiye alacak miktarlarının yanlış gösterildiğini belirterek, bazı alacak kalemlerini azaltıp, bazılarını da yükseltmek suretiyle davayı kısmen ıslah ettiğini bildirmiş; mahkemece bu kısmi ıslaha ilişkin usuli gereklilikler yerine getirilmiş, daha sonra da, kısmi davada alınan bilirkişi raporunda hesaplanan miktarlar ile, eldeki davanın dilekçesinde ve daha sonra verilen ıslah dilekçesinde belirtilen rakamlar itibariyle, davacı vekilinin hesaplama hatası yapmış olduğu gerekçesiyle, bu maddi hataların düzeltilmesi için kendisine 24.06.2002 günlü ara kararıyla süre verilmiş; davacı vekilinin ara kararı doğrultusunda 08.07.2002 günlü dilekçeyi sunarak talep miktarlarını düzeltmesinden sonra da, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Davanın açıklanan bu aşamaları itibariyle uyuşmazlık, açılan ilk kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmasından ve o davada gerçek alacak miktarları bilirkişi incelemesiyle belirlenerek, taleple bağlı kalınmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmesinden sonra, anılan bilirkişi raporuna dayalı olarak, saklı tutulan alacak bakiyesi için açılan ek davada, fazlaya ilişkin haklar saklı tutulmadığı takdirde, sonradan ıslah yoluyla talep miktarlarının artırılmasına usulen olanak bulunup, bulunmadığı noktasında toplanmaktadır.

Bu noktada, ıslah kavramı hakkında şu açıklamaların yapılmasına gerek görülmüştür:

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 83. ve ardından gelen maddelerinde

düzenlenmiş olan ıslah, taraflardan birinin usule ilişkin bir işlemini kısmen veya tamamen düzeltmesine olanak tanıyan bir yoldur.

HUMK. nun 87.maddesinin “Müddei ıslah suretiyle müddeabbihi tezyit edemez.” şeklindeki son cümlesi, Anayasa Mahkemesi’nin 07.11.2001 günlü Resmi Gazete’de yayımlanan 20.07.1999 tarihli kararıyla iptal edilmiş ve böylece, davadaki talep sonucunun kısmî ıslah yoluyla artırılması usulen olanaklı hale gelmiştir. 

Hemen belirtilmelidir ki, mevcut (Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararından sonraki) yasal durum itibariyle, kısmi davada fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmuş olan davacının, dilerse, ek dava açmak yerine, saklı tuttuğu alacak bölümü için o (kısmi) dava içerisinde ıslah yoluyla talepte bulunabilmesi mümkündür.

Yine, somut olayda olduğu gibi, kısmi davada saklı tutulan alacak bölümü için, gerek kısmi dava karara bağlanmadan önce, gerekse daha sonra, ayrı bir dava açılması da usulen olanaklıdır. Uygulamada bu ayrı davaya ek dava denilmektedir. Yine, kısmi davadan sonra açılan ek davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması ve davacının hukuki yararının bulunması koşullarının birlikte varlığı halinde, hukuki yararın bulunması şartıyla birden fazla ek dava açılması da kural olarak mümkündür.

Bu haliyle kısmî ıslah, ek dava yoluyla elde edilebilecek haklara, mevcut dava içerisinde, daha basit, daha az masrafla ve daha kısa süre içerisinde kavuşma olanağı tanıyan ve bu yönüyle adeta ek dava açma yoluna alternatif oluşturan bir yapıdadır. Dolayısıyla, kısmi davanın davacısı, ek dava açmak veya kısmî ıslah yoluna gitmek konusunda seçimlik hakka sahiptir.

Şu da eklenmelidir ki, davacının kısmi dava içerisinde kısmî ıslah yoluyla müddeabbihi artırması ve fakat kısmî ıslah işlemi sırasında gerçek bakiye alacak miktarında yanılgıya düşerek, olması gerekenden daha az bir miktarı talep etmiş olması halinde, bir davada birden fazla ıslahın olanaklı bulunmaması (HUMK. md. 83) nedeniyle, yanılgı sonucu talep edilmeyen alacak bölümü için yeni bir ıslah  işlemi yapılamayacak ve o dava içerisinde artık bu miktar yönünden herhangi bir talepte bulunulamayacaktır

Yukarıda değinildiği üzere, kısmî ıslah yoluyla müddeabbihin artırılabilmesi olanağı, bir anlamda, artırıma konu kısmın ek dava yoluyla istenilmesinin alternatifi niteliğinde bulunduğundan; eş söyleyişle, kısmi davadaki ıslah ile, bu yola gidilmeyip ek dava açılması halleri, davacıya aynı hak ve olanakları tanıyan seçimlik yollar olduğundan, usul hukuku açısından sonuçlarının da aynı olması gerekir ve beklenir.

Verilen örnekte, ikinci ıslah yolunun kapalı bulunması nedeniyle, kısmi davadaki ıslah işlemi sırasında yanılgı sonucu talep dışı bırakılan alacak bölümü için, salt bu usuli engeli aşmak amacıyla davacının ayrı bir dava açma yoluna gitmesi halinde ise, bu kez, davalının usuli itirazları ile karşılaşabileceği de açıktır.

Sorunun çözümü, somut olaydaki gibi, kısmi davada fazlaya ilişkin haklarını saklı tutan davacının, saklı tuttuğu alacağının gerçek miktarı kısmi dava içerisindeki bilirkişi raporuyla kesin olarak belirlenmesine rağmen, sonradan açtığı ek davada bu miktarın altında bir alacak talebinde bulunup, fazlaya ilişkin hakkı saklı tutmamış olmasının, alacağının bu miktarla sınırladığı şeklinde kabul edilip edilemeyeceği, buna bağlı olarak da, fazla alacak miktarı bakımından zımni bir feragatte bulunmuş sayılıp, sayılamayacağı sorusuna doğru cevabın verilmesiyle mümkündür.

Bu sorunun cevaplanabilmesi ise, öncelikle, bir haktan zımni feragatin mümkün bulunup bulunmadığı sorusunun cevaplanmasını gerektirir.

Bir Usul Hukuku kavramı olarak davadan feragatin açık, kesin ve koşulsuz olması, yasa gereğidir (HUMK. md.91 ve sonraki maddeler). Esasen, davadan feragatin kesin hükmün sonuçlarını doğurucu nitelikte olması nedeniyle, bütün bu özellikleri içermesi zorunludur.

Ne var ki, feragat kavramı, sadece, usul hukuku anlamında bir davadan ya da bir dava içerisinde o davaya konu taleplerden bir veya birkaçından feragat edilmesiyle sınırlı bir içerikte değildir: Dava konusu edilmemiş bir haktan, doğal olarak dava dışı bir yolla, açık bir feragat iradesi ortaya konulmaksızın (zımnen) feragat edilmesi de mümkündür. Örneğin, miktarı çekişmesiz olan alacağının sadece bir bölümünü tahsil eden bir alacaklının, borçluyu borcun tamamına yönelik olarak ibra etmesinde (bu yolda ibraname vermesinde), tahsil edilmeyen alacak bölümü yönünden zımni feragatinden söz edilebilir.

Dolayısıyla, bir haktan feragat iradesinin, hak sahibince, hem dava dışı olarak, hem de zımni şekilde ortaya konulması mümkündür ve böyle durumlarda, ortada bir dava bulunmadığı için, sadece davadan feragati düzenleyen HUMK. nun.91. ve ardından gelen maddelerine uygunluk koşulunun aranması söz konusu olamaz.

 Feragat iradesi ister zımni, isterse açık şekilde ortaya konulmuş olsun,  feragat edilmiş bir hakkın, dava yoluyla tekrar talep edilemeyeceği çok açıktır. Çünkü, dava yoluyla bir hak talebinde bulunulabilmesi için, o hakkın maddi hukuk bakımından mevcut olması gerekir; hiç var olmayan veya başlangıçta var olmakla birlikte zımni de olsa feragat nedeniyle bizzat hak sahibi tarafından ortadan kaldırılan (böylece, borçlu yönünden söndürülen) bir hak için, usul hukukunun kurum ve kuralları kullanılarak talepte bulunulması mümkün değildir.

Nitekim, kısmi davada saklı tutulan alacak bölümü için açılan bir ek davada, alacak miktarını gerçekte olduğundan daha az bildiren ve fazlaya ilişkin hakkını da saklı tutmayan alacaklının, bu şekilde, alacağını bu az miktarla sınırladığı, dolayısıyla da, fazla kısım yönünden zımni bir feragatte bulunmuş olduğu, öğretide ve Yargıtay kararlarında kabul edilmektedir .

Yine, fazlaya ilişkin haklar saklı tutulmadığı için kısmi dava olarak nitelendirilmesine olanak bulunmayan, o nedenle de tam dava olarak kabulü gereken bir davadan sonra, alacağın kalan bölümü için ayrı (ek) bir dava açılması durumunda, önceki (tam) davada mahkemenin alacağın tamamı hakkında karar vermiş olması karşısında, kesin hüküm nedeniyle ek davanın reddi gerekeceği, Alman ve İsvicre Federal Mahkemesi Kararlarında ve bir kısım Alman Hukukçuları tarafından benimsendiği anlaşılmaktadır.

Bazı hallerde, gerek zımni feragat ve gerekse kesin hüküm olgusuna dayalı görüşler aynı sonuca varmaktadır. Nitekim, Yargıtay uygulamasında da, bazen her iki görüşe birden yer verildiği görülmektedir.. Ancak, kesin hüküm görüşünün, sadece, önceki davada verilen hükmün kesinleşmesinden sonra ek dava açılması (ya da, ek dava devam ederken ilk davadaki kararın kesinleşmesi) hali için geçerlilik taşıdığı, buna karşın, önceki dava sürerken açılan ek davanın reddi için yetersiz kaldığı, hatta, ilk davada, alacak miktarının davalının muvafakati ile artırılmasına engel olamadığı kabul edilmektedir.

Öğretiye ve Yargıtay uygulamasına ilişkin olarak yapılan bu açıklamalar; ister zımni feragat, isterse kesin hüküm görüşüne dayanılsın, hem kısmi dava niteliğinde olduğunun anlaşılmasına olanak bulunmayan, dolayısıyla tam dava olarak kabulü gereken ilk davadan sonra ek dava açılması; hem de, kısmi dava niteliğinde olduğu açık bulunan ilk davadan sonra, fazlaya ilişkin haklar saklı tutulmaksızın bir ek dava açılması hallerinde, alacağın kalan bölümü yönünden alacaklının herhangi bir talepte bulunamayacağını ortaya koymaktadır.

Kısaca, böyle durumlarda, alacaklı ya kalan alacak bölümü yönünden zımni feragatte bulunmuş, ya da kesin hüküm nedeniyle o miktarı artık talep edemez hale gelmiş sayılacak; dolayısıyla, açtığı ek dava her halükarda redde mahkum bulunacaktır.

Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında her iki görüş de dile getirilmiş; varılacak sonuç aynı olmakla birlikte, somut olay bakımından, ek (görülmekte olan) davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmamasının, davacının bu yönden zımni feragat iradesini ortaya koyduğu şeklinde yorumlanmasının gereceği, çoğunlukça benimsenmiştir.

O halde, kısmi davada fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmuş olsa bile, ek davasında fazla hak bakımından ihtirazi kayıt bildirmemiş olan bir alacaklının, HUMK.nun 185/2. maddesi çerçevesinde davalının muvafakat etmesi hali dışında, bu alacak bölümü yönünden, ıslah veya ek dava yoluyla talepte bulunamayacağının kabulü gerekir.

Somut olayda, kısmi dava sırasında alınan ve o davadaki hükme de esas tutulan 04.02.2002 günlü bilirkişi raporunda, işçilik alacaklarının her bir kalem yönünden gerçek miktarları ve bunların toplamı açıkça saptanmış olmasına rağmen, fazlaya ilişkin hakkın saklı tutulmadığı ek (görülmekte olan) davada, bakiye alacak miktarları gerçeğinden daha az gösterilmekle, dava konusu edilmeyen miktar bakımından davacının zımni feragatinin bulunduğu, dolayısıyla, feragate konu bu miktarları ek davada ıslah yoluyla talep edemeyeceği kabul edilmelidir.

Hal böyle olunca, Yerel mahkemece aynı yöne işaret eden bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usule ve yasaya aykırı olup, direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

S O N U Ç : Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı, H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 08.10.2003 T. E:2003/9-510, K:2003/555

KARŞI OY GEREKÇESİ

             Hukuk Genel Kuruluna gelen  uyuşmazlık; fazlası saklı tutulmadan açılmış ek davada davacının müddeabihin (neticei talebinin) düzeltilerek arttırılıp  arttırılamayacağı noktasında toplanmaktadır.

             Islah, Kuru’ya göre; “taraflardan birinin yapmış olduğu usül işleminin tamamının veya kısmen düzeltilmesine denir.” .Üstündağ’a  göre ise;” Islah Müessesesi, dava değiştirme, başka deyişle  iddia ve müdafaanın değiştirilmesi veya genişletilmesi yasağını bertaraf eden  imkandır. Zira bu süretle, aslında yasal  itiraz ile karşılaşılabilecek olan herhangi bir taraf muamelesi, ıslah Kurumu yardımı ile artık bu itirazı davet etmeksizin yapabilmesidir. “

             Islahı bütünsel olarak doçentlik tezinde inceleyen Yılmaz, ıslah kurumunun amacının usulün ana  amacına hizmet olduğunu, hukuk yargılamasının amacının ise  adaletli karar vermek olduğunu ifade ettikten sonra biçimselliğin maddi gerçeği bir yana bırakılmasına neden olmaması gerektiği; “usul ekonomisi”ve “usuli hakkaniyet” ilkelerinden hareket edilmesi gereğini vurgulamıştır. Usuli  hakkaniyet ilkesinin biçimselliği hakka varmaya  maddi gerçeği bulmaya onu adeta yutmasına engel olacak  bir anlayış olduğunu ileri sürmüştür

              Islahın  konusunun tarafların yapmış oldukları usul işlemleri olduğu bir gerçek olduğuna göre ıslahla düzeltilebilecek usul işlemlerinden söz etmek gerekir. Gerek öğreti gerek Yargıtay davanın değiştirebileceğini ve davanın genişletilebileceğini yani savunmanın genişletilebileceğini ilke olarak kabul etmektedir. Başka bir anlatımla ıslah yolu ile müddeabihin (davada talep olunan miktarın) arttırılıp artırılmayacağı olayı bir usül işlemi olup ıslahın konusundur.

             Asıl sorun kısmi dava sonrasında açılan ek davada davacı fazlaya dair hakkını saklı tutmadığında netice-i talebini “aynı doğrultuda” arttırıp artıramayacağı  noktasındadır.

             Kuru, Anayasa Mahkemesince HUMK’nun 87/son,u iptal edilmesinden önceki düşüncesinde anılan hükmün ıslahın amacına uygun olmadığını özellikle tazminat davalarında dava dilekçesinde müddeabihin   miktarının az gösterilmiş ise bir usul işlemi olan bu miktar bildirmeyi  onun, yapıldığı dava dilekçesini değiştirebilmeli  yeni bir dava dilekçesi ile arttırılabilmeli şeklinde ifade etmiştir.   

             Kısmi dava – ek dava kavramlarının ıslah kavramı  ile bağlantılı değerlendirilmesine gelince:

             Davacının şimdilik ve belirli bir bölümü  için açılan  davaya kısmi dava denilmektedir. Tamamının   dava edilmesi durumunda ise “tam dava” dan söz edilmektedir. Buradaki ön sorun fazlası saklı tutulmadan açılan kısmi davadan sonra ek dava açılıp açılamıyacağıdır. Kuru bunu mümkün kılmazken  ki, Yargıtay da öyle (Kuru,C,IV,s1529 ve orada  gösterilen içtihatlar), Üstündağ bu düşünceye” Kısmı dava açılan hallerde  bakiyesinin mahfuz tutulmasına gerek yoktur. Farkına varmaksızın açılan kısmi davalarda olabilir. Bu hal çoğu kere, dava dilekçesinde netice talep olarak muayyen bir paranın gösterilmesi mecburiyetinden ileri gelir. Muhakeme esnasında onun daha fazla alacağı olduğu ortaya çıkabilir. Tatbikatın bunu engelliyen düşüncesi doktirinde  tesvip görmemektedir.”düşüncesiyle karşı çıkmaktadır.

              Üstündağ bu düşüncesini doğrulayan Anayasa Mahkemesinin 87/son  hükmünün iptal tarihi öncesi görüşünde 87/son’un netice-i talebin “aynı  çizgi” üzerinde arttırılmasını engellediği, yeni netice-i  talepler başka bir anlatımla “objektif dava yığılmasını”engellemediğini ileri sürmektedir.

              Fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmaması  durumunda davanın tam dava sayılması gerekeceği hakkında iki görüş bulunmaktadır. Bunlardan ilki zımni  feragat görüşü, ikincisi  kesin hüküm görüşüdür. Yargıtay zımni feragat görüşüne  üstünlük tanımaktadır

              Feragatte açık bir  irade olmalıdır. Kural olarak zımni / kapalı feragat söz konusu olmaz. Ancak, yasanın açıkca öngördüğü durumlarda söz konusu olur. (HUMK m.89, BK m.113,TCK  111) HUMK’un 87.de böyle bir düzenleme bulunmamaktadır.

              Öte yandan ek dava kısmi dava açısından sadece konu bakımından bağlıdır. Ek dava ayrı bir dava türüdür. Islah usul işlemidir. Ayrı kurumlardır. İddia ve savunmanın  genişletilmesi yasağı ve ıslah kurumları ise birbirine bağlı  kurumlardır. AYM’ce 20.7.1999 tarih 1991/1,1999/33 Sayılı kararı ile HUMK’m.87/son’u iptal edilmiştir. Netice-i talebin her türlü genişletilmesine ilişkin  bir engel kalmamaktadır. Bu yolla zarar gören zararın miktarını bilmemenin kötü sonuçlarından korunacaktır. Adaletin gerçekleşmesi yönünde esaslı bir engel ortadan kalkacaktır. Batı hukuklarında iddianın ve savunmanın değiştirilmesi ve genişletilmesi yasağının katılığı tamamen  terk edilmiştir. Yasanın bu yolla yorumu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin altıncı maddesinde belirtilen “adil yargılanma hakkına” uygundur. Aksi düşünce AYM kararının yorum yoluyla  daraltılması sonucunu doğurur ki bu düşünce Anayasanın 138/4 ve 153/6 maddeleri ile bağdaşması güçtür.                 

              Yukarda  anlatılan tüm bu kurum ve kavramların ışığında yerel mahkemenin ek davada bir kez yapılan ıslaha ilişkin kararın onanması düşüncesiyle Yüce Kurulun bozma kararına katılamıyoruz.15.10.2003


TESPİT DAVALARINDA DA İŞ YERİNDE TUTULMASI GEREKLİ DOSYALAR İLE KURUMDAKİ BELGE VE KANITLARDAN YARARLANILMALI, ÜCRET BORDROLARI GETİRTİLMELİ, MÜFETTİŞ RAPORLARI OLUP OLMADIĞI ARAŞTIRILMALI, AYNI DÖNEMDE İŞ YERİNDE ÇALIŞANLAR SAPTANMALI, SİGORTALININ HANGİ İŞTE HANGİ SÜRE İLE ÇALIŞTIĞI AÇIKLANMALI, GEREKTİĞİNDE KOMŞU İŞ YERİ ÇALIŞANLARININ DA BİLGİLERİNE BAŞVURULARAK GERÇEK ÇALIŞMA OLGUSU SOMUT VE İNANDIRICI BİLGİLERE DAYALI BİÇİMDE KANITLANMASININ GEREKECEĞİ-

HGK. 15.10.2003 T. E: 21-634, K: 572

Taraflar arasındaki “tesbit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kartal 1.İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 18.06.2002 gün ve 2002/59 E-  268 K.sayılı kararın incelenmesi davalı SSK. vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 12.12.2002 gün ve 2002/7261-10558   sayılı ilamı ile; (...Bir kimsenin Sigortalı sayılabilmesi için sigortalı işe giriş bildirgesinin varlığı yeterli  değildir. Aynı zamanda o kimsenin 506 Sayılı Yasanın 2.maddesinin belirlediği biçimde eylemli olarak çalışması da koşuldur. Bu yön özellikle Sosyal Sigortalar Kanununun 6.maddesinde ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 30.6.1999 gün ve 1999/21-549 Esas 1999/555 sayılı kararında da vurgulanmıştır. Bu bakımdan davacının işyerinde eylemli olarak çalışıp çalışmadığının yönetimince araştırılması gerektiği ortadadır.

Yapılacak iş, davacının çalıştığı işyerinin 506 Sayılı yasa kapsamında bulunup bulunmadığı araştırılmak ve kendisi ile aynı dönemde birlikte çalışan ve SSK.dönem bordrolarında gösterilen kişilerin bunlar olmadığı takdirde komşu işyerinin kayıtlarına geçmiş kişilerin bilgilerine başvurulmalı, Doğum tarihine göre tesbit döneminde asker olup olmadığı araştırılmalı tanık Cemal Çakır müfettiş raporuna göre davacının bildirildiğini belirttiğinden varsa tespit dönemine ait müfettiş raporunda araştırılarak sonucuna göre karar vermekten ibarettir.

O Halde, davalı kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı SSK. vekili

                            HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Dava, sigortalılık başlangıcının 1.7.1976 olarak tespiti isteğine ilişkindir.

         Davacı, davalılardan Murat Hafriyat Kolektif şirketinde 1.7.1976 tarihinde hizmet akdi ile çalışmaya başladığını, işe giriş bildirgesinin süresinde kuruma verildiğini, ancak işveren tarafından aylık sigorta prim bildirgesi ve dönem bordrosunun kuruma verilmemesi nedeniyle bu tarihin sigortalılık başlangıcı olarak kabul edilmediğini ileri sürerek sigortalılık başlangıcının 1.7.1976 olduğunun tespitini talep etmiştir.

         Davalı Murat Kolektif şirketi ortaklarından Hacı Dursun Taştan davacının çalışıp çalışmadığını bilmediğini beyan etmiş, diğer ortaklar tebligata rağmen davaya cevap vermemişlerdir.

         Davalı Sosyal Sigortalar Kurumu vekili, salt işe giriş bildirgesinin varlığının fiili çalışmayı kanıtlamadığını, davacı için 1976 yılında kuruma aylık bildirge verilmediğini ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.

         Mahkemenin davanın kabulüne dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenle Özel dairece bozulmuş, mahkemece “1.7.1976 tarihli işe giriş bildirgesinin süresinde kuruma verildiği, davacı için 1976 yılında bordro verilmediğinin kurumca bildirildiği, iş yeri numarası verildiğinden iş yerinin yasa kapsamında olduğu, aynı iş yerinde ve komşu iş yerinde çalışan işçilerin çalışmayı doğruladığı, yaşı itibariyle davacının 1976 yılında asker olamayacağı, iş yerinden bordro verilmediğinden bordro tanıklarının tespit edilip dinlenemeyeceği, müfettiş raporunu davalı kurumun ibraz etmesi gerektiği, toplanan delillerin yeterli olduğu gerekçesiyle davacının 209469 nolu davalı iş yerinde 1.7.1976 yılında çalışmaya başladığına ve 1 gün süreyle asgari ücretli çalıştığına ilişkin” önceki kararda direnilmiştir.

Davacıya ait 1.7.1976 tarihli işe giriş bildirgesi kuruma 8.7.1976 tarihinde verilmiş, 1976 yılı III ve IV dönem bordroları kuruma verilmemiş, davacı için 1.1.1977 tarihinden sonra sigortaya bildirim yapılmıştır.

         Uyuşmazlık; 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 108.maddesi uyarınca sigortalılık başlangıcı yönünden salt işe giriş bildirgesinin verilmiş olmasının yeterli olup olmadığı, ayrıca Kanunun 2.maddesinde öngörülen şekilde fiili çalışmanın da aranmasının gerekip gerekmediği noktasındadır.

         Gerçekten; 506 sayılı Kanunun 2 ve 6.maddelerinde açıkça belirtildiği üzere, sigortalılığın oluşumu yönünden çalışma olgusunun varlığı zorunludur. Eylemle veya gerçek biçimde çalışmanın varlığı saptanmadıkça; hizmet aktine dayanılarak dahi, sigortalılıktan söz edilemez.

         Öncelikle fiili çalışmanın varlığının hangi kanıt ve olgularla belirleneceği üzerinde durulmalıdır.

         Hemen belirtilmelidir ki, fiili veya gerçek çalışmayı ortaya koyacak belgeler, işe giriş bildirgesiyle birlikte, 506 sayılı Kanunun 79.maddesinde belirtilen ve sigortalının çalışma gün sayısını, kazanç durumunu, çalışma tarihleriyle birlikte ortaya koyan aylık sigorta gün bildirgeleri ile Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 17.maddesinde belirtilen dört aylık dönem bordroları gibi kuruma verilmesi zorunlu belgelerdir. Yöntemince düzenlenip süresi içerisinde kuruma verilen işe giriş bildirgesi, kişinin işe girdiğini göstermekte ise de, fiili çalışmanın varlığının ortaya konulması açısından tek başına yeterli kabul edilemez.Sigortalılıktan söz edebilmek için çalışmanın varlığı, Yargıtay’ın 79/8 maddeye dayalı sigortalılığın tespiti davaları yönünden kabul ettiği ilkelere uygun biçimde belirlenmelidir. Zira sigortalılığın başlangıcına yönelik her dava, sigortalılığın tespiti istemini de içermektedir. Aksine düşünce, özellikle yaşlılık aylığının kabulü için öngörülen sigortalılık süresi yönünden çalışanlar ile çalışmayanlar arasında adaletsiz ve haksız bir durum yaratır. Bu nedenle; işe giriş bildirgesinin verildiği ancak yasal diğer belgelerin bulunmadığı durumlarda çalışmayı ortaya koyabilecek inandırıcı ve yeterli kanıtlar aranmalı ve kamu düzenine dayalı bu tür davalarda, hakim görevi gereği, doğrudan soruşturmayı genişleterek, sigortalılık koşullarının oluşup oluşmadığını belirlemelidir. Bu davalarda da iş yerinde tutulması gerekli dosyalar ile kurumdaki belge ve kanıtlardan yararlanılmalı, ücret bordroları getirtilmeli, müfettiş raporları olup olmadığı araştırılmalı, aynı dönemde iş yerinde çalışanlar saptanmalı, sigortalının hangi işte hangi süre ile çalıştığı açıklanmalı, gerektiğinde komşu iş yeri çalışanlarının da bilgilerine başvurularak gerçek çalışma olgusu somut ve inandırıcı bilgilere dayalı biçimde kanıtlanmalıdır.

         Yargıtay Hukuk Genel kurulunun 16.6.1999 gün ve 1999/21-510-527, 30.6.1999 gün ve 1999/21-549-555, 5.2.2003 gün ve 2003/21-35-64 sayılı kararları da aynı doğrultuda olup, mahkemenin direnme kararında belirttiği Hukuk Genel kurulunun 5.12.2002 gün ve 2001/21-1057-1094 esas karar sayılı onama kararı o davadaki somut olayın özelliği göz önünde tutularak verilmiştir.

         Yerel mahkemece bu gerekçeye dayalı bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

         S O N U Ç : Davalı SSK Başkanlığı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 15.10.2003 T. E:2003/21-634, K:2003/572


DAVACININ HİZMET AKTİNİN FESHİNE NEDEN OLAN EYLEM 1475 SAYILI YASANIN 17/II-H MADDESİ KAPSAMINA GİRMEKTE OLUP DAVACININ 15 KG. HİNDİ ROSTOSUNUN İMHASINA KUSURU İLE NEDEN OLDUĞU ANLAŞILMAKTA İSE DE; BU FİİL SEBEBİ İLE DOĞAN ZARARIN 10 GÜNLÜK ÜCRETİ TUTARI İLE ÖDENECEK MİKTARDA BULUNUP BULUNMADIĞI TESPİT EDİLMEDİĞİNDEN DOĞAN ZARAR MİKTARININ BELİRLENEREK SONUCUNA GİDİLMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 15.10.2003 T. E: 9-621, K: 589

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bakırköy İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 7.10.2002 gün ve 2001/1249-2002/1186 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 1.5.2003 gün ve 2002/23824-2003/7397 sayılı ilamı ile, (...Davacının hizmet aktinin feshine neden olan eylem 1475 sayılı Yasanın 17/II-h maddesi kapsamına girmektedir. Davacının 15 kg. hindi rostosunun imhasına kusuru ile neden olduğu anlaşılmakta ise de; bu fiil sebebi ile doğan zararın 10 günlük ücreti tutarı ile ödenecek miktarda bulunup bulunmadığı tespit edilmemiştir. Doğan zarar miktarı belirlenerek sonucuna gidilmelidir. Eksik inceleme ile yazılı şekilde davacının ihbar, kıdem isteklerinin reddedilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

                            HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:     

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere göre,Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken,önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ:Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile,direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 15.10.2003 T.  E:2003/9-621, K:2003/589


ÜCRET BİR İŞ KARŞILIĞI OLUP, ÇALIŞILMAYAN SÜRE İÇİN ÜCRET, İKRAMİYE VB. HAKLARIN DA İSTENEMEYECEĞİ-

HGK. 22.10.2003 T. E: 9-596, K: 601

Taraflar arasındaki “işçi alacakları-tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İskenderun Asliye 1.Hukuk (İş) Mahkemesince davanın kabulüne  dair verilen 6.11.2001  gün ve 2000/776 E. 2001/960 K.  sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 7.11.2002 gün ve 6731-20696  sayılı ilamı ile; (...Davacı, güvenlik soruşturmasının olumsuz gelmesi nedeniyle 18.2.1985 tarihinde iş akdinin feshedildiğini,4045 s. Yasaya göre 16.11.1994 tarihinde yeniden işe alınma başvurusunun 22.11.1994 tarihinde reddedildiğini, 31.12.1997 tarihinde açtığı dava sonucunda 4045  s. Yasa Geçici 2.maddesi uyarınca işe iadesine karar verilip kesinleştiğini, bunun üzerine işverenin Temmuz 2000 ayında kendisini işe aldığını; davalı işverenin 4045 s. Yasaya göre işe başlama başvuru tarihi itibariyle işi kabul etmek zorunda olduğu en son tarih olan 15.1.1995 ile mahkeme kararı sonucu işe aldığı Temmuz 2000 tarihleri arasındaki dönem için işe alınmış olsaydı kendisine ödenecek olan benzer durum ve statüdeki işçinin ücret, ikramiye, yıllık izin ve diğer sosyal haklarının ödenmesi gerektiğini ileri sürerek davalıdan tahsilini istemiştir.

Davalı davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, davacının dava konusu dönem işçilik haklarını talep etmesi hakkının bulunduğu kabul edilerek bilirkişi tarafından hesaplanan ücret ve ikramiye alacakları taleple bağlı olarak hüküm altına alınmıştır.

Ücret bir iş karşılığı olup, çalışılmayan süre için ücret istenemez. Aynı şekilde çalışılmayan süre için ikramiye vb. haklar da istenemez. Bu nedenle davanın reddi gerekirken aksine düşünceyle kabulü hatalıdır....) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

                            HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle, davanın ücret,ikramiye,yıllık izin ve diğer sosyal haklar gibi işçi alacaklarına ilişkin bulunmasına,bilirkişinin işçi alacakları yönünden yaptığı tazminat hesabına ve bilirkişi raporuna davacının bir itirazının olmamasına,mahkemenin ilk hükmünü,bu rapora dayalı olarak işçi alacakları ile ilgili  değerlendirme yaparak oluşturmasına;Özel Dairenin bozmasının işçi alacakları ile ilgili bulunmasına,bozmadan sonra ıslahla dahi dava sebebinin değiştirilmesinin olanaklı olmamasına göre,yerel mahkemenin davacının bozmadan sonra verdiği dilekçesi  esas alarak davanın genel hükümlere dayalı tazminat davası olduğu yönündeki nitelendirmesi doğru olmadığından,Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken,önceki kararda  direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         SONUÇ:Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile,direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 22.10.2003 T. E:2003/ 9-596, K:2003/601


İBRANAMEDE GEÇEN MEBLAĞIN DAVACININ DAVA DIŞI DİĞER İŞVERENDEN ALACAKLARI KARŞILIĞI ÖDENDİĞİ ANLAŞILMAKTA OLUP BU NOKTADA DAVACININ HER İKİ ŞİRKETTEN TÜM HAKLARINDAN FERAGAT ETTİĞİ ŞEKLİNDE İBRANAMEDE GEÇEN AÇIKLAMASININ SONUCA ETKİSİ BULUNMAMAKTADIR; ZİRA ANILAN İBRANAME TARİHİNDE DAVALI İŞVERENE KARŞI İŞ BU DAVA HENÜZ AÇILMADIĞINDAN İBRANAMENİN, DAVALI ŞİRKETTEN OLAN TALEP KONUSU HAKLARINI ORTADAN KALDIRDIĞININ KABULÜNÜN HATALI OLDUĞU-

HGK. 22.10.2003 T. E: 9-594, K: 602

Taraflar arasındaki “işçi alacakları” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bakırköy İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 22.4.2002 gün ve 2000/861-2002/390 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 26.11.2002 gün ve 2002/10580-22241 sayılı ilamı ile, (...Mahkemece, davacının imzasını taşıyan 3.5.2000 tarihli "makbuz feragat ve ibra" başlıklı belgede, davacının 3.000.000.000 TL.lık çekleri aldığı ve her iki şirketten tüm haklarından feragat ettiğinin yazılı olduğu gerekçesiyle dava konusu tazminat ve diğer işçilik haklarının reddine karar verilmiştir.

Öncelikle belirtmek gerekir ki, davalı işveren cevap dilekçesinde davacının ihbar ve kıdem tazminatlarına hak kazanmadığını savunmuştur ki bu durum ibraname ile ödendiği itirazı ile çelişki oluşturmaktadır.

Öte yandan davacı doktor olarak her ay 15 gün davalıya ait işyerinde çalışmış, kalan

15 gün ise aynı çatı altındaki Yaşam Özel Sağlık Hizmetleri Şirketlerinde görev yapmıştır. Davacı daha önce Yaşam Özel Sağlık Hizmetleri Şirketlerinde karşı dava açmış ve yargılama, kısmi dava, ek dava bozmadan sonra yeniden esasa kaydedilmek suretiyle verilen dosya numaraları üzerinden yürütülmüş, istekler hüküm altına alınmıştır. Anılan ibranamede dava dışı diğer şirkete karşı açılan dava dosyalarının numaralarından söz edilerek ödeme yapılmıştır. İbranamede geçen meblağın davacının dava dışı diğer işverenden alacakları karşılığı ödendiği anlaşılmaktadır. Bu noktada davacının  her iki şirketten tüm haklarından feragat ettiği şeklinde ibranamede geçen açıklamasının sonuca etkisi bulunmamaktadır. Zira 

anılan ibraname tarihinde davalı işverene karşı iş bu dava henüz açılmamıştır. Bu nedenle ibranamenin, davalı şirketten olan talep konusu haklarını ortadan kaldırdığının kabulü hatalıdır.

Mahkemece dava konusu tazminat ve alacaklar bakımından bilirkişi tarafından yapılan hesaplama değerlendirmeye tabi tutularak bir karar verilmelidir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

                            HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:     

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere göre,Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken,önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ:Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile,direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 22.10.2003 T. E:2003/9-594, K:2003/602


OLAĞANÜSTÜ HAL UYGULAMASI OLAN DİYARBAKIR İL SINIRLARI İÇERİSİNDE GEÇEN OLAYDA YÖREDE HER AN BEKLENEN TERÖRİST SALDIRILARI KARŞISINDA EMNİYET KUVVETLERİNİN SAĞLAYACAĞI TEDBİRLERİN DIŞINDA İŞVERENİN EK BİR ÖNLEM ALMASI SÖZ KONUSU OLMADIĞINDAN SİGORTA OLAYININ OLUŞ BİÇİMİNE NAZARAN TERÖRİSTLERİN SUBUTA EREN EYLEMLERİ KASTA DAYALI OLUP, BELEDİYENİN EMNİYET KUVVETLERİNİN ALDIĞI TEDBİRLER DIŞINDA EK BİR ÖNLEM ALMASININ DA MÜMKÜN OLMADIĞI-

HGK. 24.09.2003 T. E: 10-488, K: 489

Taraflar arasındaki “rücuan alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Diyarbakır İş  Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 20.8.2002 gün ve 2000/49-2002/224 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 13.12.2002 gün ve 2002/7850-9646 sayılı ilamı ile, (...Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 26.maddesi olup,davalı işverenin rücu alacağından sorumluluğu ancak maddede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde mümkündür.

         506 sayılı Kanunun 26.maddesine dayanan rücu davalarında kusurun belirlenmesinde mahkemece,öncelikle zararlandırıcı  sigorta olayının ne şekilde oluştuğu dosya içerisindeki tüm deliller takdir olunarak varsa çelişki giderilerek belirlenmeli ve kabul edilen maddi olgular bilirkişiye bildirilip olaydaki kusur durumunun buna göre çözümlenmesi istenmelidir.Bundan başka bu tür davalarda,bilirkişi ya da bilirkişi kurulunun kusur  durumunu saptarken iş güvenliği mevzuatına göre hangi önlemlerin alınması gerekeceğini,bu önlemlerin işverence alınıp alınmadığını ve alınmış önlemlere sigortalı işçinin uyup uymadığını irdelemeleri anılan mevzuat hükümleri ile işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerinde yer almasa dahi,işverenin 1475 sayılı Kanunun 73.maddesinde öngörüldüğü üzere işyerinde çalışan  sigortalıların sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlüdür.

         Hükme esas kılınan 4.3.2002 tarihli kusur raporunda; zararlandırıcı sigorta olayının vukuunda davalı Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığına %40, teröristlere ise %60 kusur verilmiştir.Ne var ki bu rapordan önce alınan 31.5.2000 ve 24.6.2001 tarihli raporlarda Belediye Başkanlığının olayda kusurlu bulunmadığı, terörü gerçekleştirenlerin ise %100 kusurlu bulundukları belirtilmiştir.

         Olay günü iş makinelerinin başında nöbetçi olarak görevini yapan bekçi Nezir Çiçek silahlı saldırıya uğramış ve öldürülmüştür:Olayın geçtiği  yer olağanüstü hal uygulaması bulunan Diyarbakır İl sınırları  içerisindedir.Yörede her an beklenen terörist saldırıları karşısında emniyet kuvvetlerinin sağlayacağı tedbirlerin dışında işverenin ek bir önlem alması söz konusu değildir.Sigorta olayının oluş biçimine nazaran teröristlerin subuta eren eylemleri kasta dayalı olup,Belediyenin emniyet kuvvetlerinin aldığı tedbirler dışında ek bir önlem alması da mümkün değildir:Olayın oluş biçimi ve PKK isyanı nedeni ile olay yerini de içine alan    bölgenin neredeyse bir harp alanına dönüşmüş olduğu olgusu da dikkate alınarak Belediyenin kusuru bulunmadığını belirleyen birinci ve ikinci bilirkişi raporlarında itibar edilip  davanın reddine karar verilmesi gerekirken 26.maddeye uygun olarak düzenlenmeyen 4.3.2002 tarihli kusur raporunun hükme dayanak kılınması isabetsiz ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde,davalı Belediyenin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

                            HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Dava, iş kazası sonucu ölüm nedeniyle hak sahiplerine yapılan harcamalar üzerine uğranılan kurum zararının rücuan ödetilmesi istemine ilişkindir.

         Davacı vekili, Diyarbakır Belediyesi işçisinin İstasyon Caddesindeki asvalt silindir makinasının başında nöbet tutarken terörist saldırı sonucu öldüğünü, işverenin bölgede olağanüstü hal uygulaması ve terör eylemleri olmasına rağmen gerekli güvenlik önlemlerini almadığından kusurlu olduğunu ileri sürerek sigortalının hak sahiplerine bağlanan gelirin işverenden tahsilini talep etmiştir.

        Davalı işveren vekili, terörist saldırıya karşı işverenin alabileceği bir önlem bulunmadığını, kusurlu olmadıklarını beyanla davanın reddini istemiştir.

         Mahkemenin “olayda kasıt ve kusurun birleştiği, işveren terörün yoğun ve bu tür saldırıların daha öncede yaşanmış olduğu bölgede çalışan elemanlarının güvenliğini sağlamak iç in gerekli olan her türlü fiziki ve teknik tedbirleri almadığından % 40, olayı gerçekleştiren teröristlerin % 60 kusurlu olduğu” gerekçesiyle davanın kabulüne dair verdiği karar, yukarıda belirtilen nedenle bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

       Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 26.maddesi olup, işverenin rücu alacağından sorumluluğu ancak madde de öngörülün koşullarının gerçekleşmesi halinde mümkündür. Buna göre, iş kazası veya meslek hastalığı, işverenin kastı veya işçilerinin sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi veyahut suç sayılır bir hareketi sonucu olmuşsa sigortalı veya hak sahiplerine bağlanan gelir ve yapılan giderler kurumca işverene ödettirilir.

         Eski 1475 sayılı İş Kanunun 73, yeni 4857 sayılı İş Kanununun 77.maddesinde öngörüldüğü üzere işveren iş yerinde çalışan sigortalıların sağlığını ve iş güvenliğini sağlamak için gerekli olanı yapmak ve bu husustaki şartları ve araçları noksansız bulundurmakla yükümlüdür.

         506 sayılı Kanunun 26.maddesindeki sorumluluk kusura dayanmakta olup, iş güvenliği mevzuatına göre hangi önlemlerin alınması gerektiği, bu önlemlerin işverence alınıp alınmadığı, dayanağı mevzuat hükümleri ayrıntılarıyla irdelenmek suretiyle işverenin kusur durumu saptanmalı, soyut ifadelerin kullanımı ile yetinilmemelidir.

         Haksız fiil sorumluluğu için hukuka aykırı bir eylem, zarar, kusur, olay ile zarar arasında uygun illiyet bağı bulunmalı, verilen zararın tazmin borcunu doğurabilmesi için zarar eylemin bir sonucu olarak ortaya çıkmalıdır. Davalının sorumluluğu olayla zarar arasında uygun illiyet bağının bulunmasına ve bu bağın kesilmemiş olmasına bağlıdır. Mücbir sebep, zarar görenin veya üçüncü şahsın ağır kusuru illiyet bağını keser ve dolayısıyla sorumluluğu ortadan kaldırır. Ancak, davalının munzam (ek) kusuru varsa illiyet bağının kesilmesi söz konusu olmaz.

         Somut olayda, davalı Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Fen İşlerinde düz işçi olarak çalışan sigortalı, fen işlerince Diyarbakır merkezinde İstasyon Caddesinde asfalt çalışmalarının ertesi güne sarkması nedeniyle asfalt silindir makinesinin başında nöbetçi olarak görevli iken terörist saldırı sonucu öldürülmüştür.

         Hükme esas kılınan 4/3/2002 tarihli kusur raporunda önceki iki raporun aksine zararlandırıcı sigorta olayının vukuunda davalı Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin terörün yoğun ve bu tür saldırıların daha önceden de yaşanmış olduğu bölgede çalışan elemanlarının güvenliğini sağlamak için gerekli olan her türlü fiziki ve teknik tedbirleri almaması nedeniyle % 40, teröristlere % 60 kusur verilmiştir.

         Olayın geçtiği yer olağanüstü hal uygulaması bulunan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi sınırları içerisindedir. Yörede her an beklenen terörist saldırıları karşısında emniyet kuvvetlerinin sağlayacağı tedbirlerin  dışında işverenin ek bir önlem alması söz konusu olamaz.

         2495 sayılı Bazı Kurum ve Kuruluşların Korunması ve Güvenliklerinin Sağlanması Hakkındaki Kanun Uyarınca da belediyeler, tanımlanan nitelikteki işleri nedeniyle özel güvenlik teşkilatı kurma yükümlüğü altında olmadıkları gibi, 1580 sayılı Belediye Kanunu uyarınca da tanımlanan görevler arasında belediyelerin bu tür bir yükümlülüğü  bulunmamaktadır. İş güvenliği ile ilgili mevzuatta da işverene bu yönde bir yükümlülük yüklenmemiştir.

Sigorta olayının oluş şekline  göre teröristlerin sübuta eren eylemleri kasta dayalı olup,dosya içeriğinden de  belediyenin ek bir kusurunun bulunmadığı anlaşılmaktadır.

O halde mahkemece somut olayın oluş biçimi ve yaşanan terör olayları nedeniyle, olayın  üçüncü şahsın ağır kusuru sonucu meydana geldiği  olay ile kurum zararı arasında uygun illiyet bağının kesildiği, belediyenin ek kusurunun ispatlanamadığı ve davalının emniyet kuvvetlerinin aldığı tedbirler dışında ek bir önlem almasının olanaksız olduğu hususları göz önünde bulundurularak belediye hakkındaki davanın reddine karar verilmesi gerekirken, 506 sayılı Kanunun 26.maddesine uygun düzenlenmeyen kusur raporunun hükme dayanak kılınması usul ve yasaya aykırıdır.  Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ:Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile,direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 24.09.2003 T. E:2003/10-488, K:2003/489


SAPTANACAK OLAN SİGORTALININ GERÇEK ÜCRETİ ESAS ALINARAK İBRANIN VERİLDİĞİ TARİHTEKİ DAVACILARIN ZARARI HESAPLANIP, SONUÇTA TAZMİN EDİLECEK MİKTAR İLE BUNA KARŞILIK ALINAN MEBLAĞ ARASINDA AÇIK ORANSIZLIK BULUNUP BULUNULMADIĞI, YANİ BELGENİN “İBRA” YA DA “KISMİ İFAYI İÇEREN MAKBUZ” NİTELİĞİNİN DENETLENMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 02.07.2003 T. E: 21-440, K: 440

Taraflar arasındaki maddi-manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 5.İş Mahkemesince davanın kısmen kabul kısmen reddine dair verilen 30.12.2002 gün ve 2002/698-1413 sayılı kararın incelenmesi taraf vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 6.3.2003 gün ve 1455-1668 sayılı ilamı ile, (...1-Dosyadaki yazılara toplanan delillere hükmün dayandığı gerektirici nedenlere göre, takdir edilen manevi tazminatlar ile reddedilen manevi tazminatlar yerinde olduğundan, davacıların tüm, temyiz itirazlarının reddi gerekir.

         Davalı temyizine gelince;

         2-Zararlandırıcı sigorta olayına maruz kalan davacılar murisi işçinin tazminata esas olmak üzere alınan günlük ücreti işverenin işyeri kayıtlarından tesbit edilmek yerine, Ankara Ticaret Odasının bildirdiği ücretin neden ve dayanakları da gösterilmeksizin nazara alınması yerinde değildir.

         Yapılacak iş; murisin günlük ücretini işyeri kayıtları, ücret tediye bordrolarından saptamak, bordrolardan tesbit edilememesi durumunda, işçinin yaşı, kıdemi meslek durumu nazara alınarak emsal işi yapan işçilerin aldığı ücret gözönünde tutularak, yapılan iş ve niteliğine göre ilgili meslek kuruluş ve odalardan sorularak tesbit edilmektir.

         3-Davacıların murisinin iş kazası sonunda ölümü üzerine tazminata karşılık işverenden ibra alındığı uyuşmazlık konusu değildir. Uyuşmazlık belgenin “kısmi ifayı içeren makbuz” niteliğinden olup olmadığının tesbitindedir. Oysa, alınan hesap ropuru ile, ibranın makbuz niteliğinde olup olmadığı yöntemince denetlenmemiştir. Başka bir anlatımla, ibranın verildiği tarih ile davacılar zararı hesaplanmamış, sonuçta tazmin edilecek miktar ile buna karşılık alınan meblağ arasında açık oransızlık bulunup bulunmadığı yani belgenin “ibra” ya da “kısmi ifayı içeren makbuz” niteliği yöntemince denetlenmemiştir.

         Alınacak rapor ile ibranın makbuz niteliğinde olduğu tesbit edilirse bu durumda yapılacak iş; işçinin günlük net geliri tesbit edilerek, bilinen dönemdeki kazancı, mevcut veriler nazara alınarak iskontolama ve artırma işlemi yapılmadan hesaplamak, bilinmeyen dönemdeki kazancı ise, yıllık % 10 arttırılıp % 10 iskontoya tabi tutularak 60 yaşına kadar (aktif) dönemde, 60 yaşından sonrada bakiye ömrüne kadar (pasif) dönemde elde edeceği kazançları ortalama yönteme başvurmadan hesaplamak, ve işçiye makbuz karşılığında verilen “meblağın”; hüküm tarihine en yakın tarihteki, (yıllık enflasyon oranı, değerlendirmede tesbit edilen zararın makbuz bedeline oranı) gibi etkenler gözönünde tutularak güncelleştirme ve uyarlama sonucu gerçek değerini saptamak, ve hüküm tarihine en yakın tarihteki katsayı ile sigortalıya bağlanan peşin sermaye değeri Kurum’dan sorularak, bildirilen miktar ve güncelleştirilen- “kısmi ifayı içeren Makbuz” bedeli zarardan indirmek ve sonucuna göre karar vermekten ibarettir.

         Mahkemece bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

                           HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Dava,iş kazası sonucu ölüm nedeniyle maddi-manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacılar,murislerinin 20.7.1993 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucu öldüğünü ileri sürerek maddi ve manevi  tazminatın ödetilmesini istemişlerdir.

         Davalı işveren 1.3.1994 tarihinde hak sahiplerine maddi ve manevi tazminat karşılığı ödemede bulunulduğunu,ibraname düzenlendiğini beyanla davanın reddini savunmuştur.

         Mahkemenin, davanın kısmen kabul kısmen reddine dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenlerle Özel Dairece bozulmuş,mahkemece  “tazminat hesabının doğru olduğu” gerekçesiyle  önceki kararda direnilmiştir.

         Yerel mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık hak sahiplerinin maddi zararlarının hesaplanma biçiminde toplanmaktadır.Her ne kadar mahkemece  davacıların zararı hesaplattırılmış ise de bu hesaplama yanlıştır.

         Şöyle ki; Hak sahiplerinin maddi zararı hesaplanırken öncelikle,tazminat hesabını doğrudan etkileyecek olan sigortalının gerçek ücretinin açıkça saptanması gerekmektedir.Gerçek ücret;işçinin kıdemi, yaptığı işin özelliği ve niteliğine göre işçiye ödenmesi gereken ücrettir.Gerçek ücretin saptanmasında işyeri kayıtları,ücret bordroları araştırılmalı,bordrolardan ücretin saptanamaması durumunda işçinin yaşı,kıdemi,meslek durumu yaptığı iş,emsal işi yapan işçilerin aldığı ücret gözönünde tutulmalı, yapılan iş ve niteliğine göre ilgili meslek kuruluşu ve odalardan sorularak gerçek ücret saptanmalıdır.Mahkemece bu yönler araştırılmaksızın somut olaya uymayan Ankara Ticaret Odası tarafından bildirilen maden iş kolunda çalışan  tecrübeli bir maden işçisinin günlük ücreti esas alınarak tazminat hesabı yapılmış olması isabetsizdir.

         Öte yandan, davacıların murislerinin ölümü üzerine tazminata karşılık işverenden ibra aldıkları uyuşmazlık konusu değildir.Ne var ki, bu belgenin “kısmi ifayı içeren makbuz” niteliğinde olup olmadığı saptanmalıdır.Bu durumda yukarıda belirtilen kriterlere göre saptanacak olan sigortalının gerçek ücreti esas alınarak ibranın verildiği tarihteki davacıların zararı hesaplanıp, sonuçta tazmin edilecek miktar ile buna karşılık alınan meblağ arasında açık oransızlık bulunup bulunulmadığı,yani belgenin “ibra” ya da “kısmi ifayı içeren makbuz” niteliği denetlenmelidir.

         Alınacak rapor ile ibranın makbuz niteliğinde olduğu anlaşılırsa makbuz karşılığında verilen meblağın  verildiği tarihteki davacıların hesaplanan maddi zararının makbuz bedeline bölünmesi ile oluşacak oran davacıların bozma ilamında belirtildiği şekilde hüküm tarihine en yakın verilere göre hesaplanacak gerçek zararlarına uygulanmak suretiyle bulunacak miktarın gerçek zarardan düşülmesi gerekirken,mahkemece bu yönler düşünülmeksizin ödenen paranın 1.3.1994 ödeme tarihindeki Amerikan Doları karşılığının rapor tarihindeki Türk Lirası karşılığı hesaplama da esas alınarak  karşılanmamış  zararın saptanması  usul ve yasaya  aykırı bulunmuştur.

         Sonuç olarak mahkemece yapılacak iş yukarıdaki ilkeler doğrultusunda işçinin günlük net gelirini belirlemek, bu ücret esas alınarak bozma kararında belirtildiği şekilde davacıların maddi zararları saptanmak bundan işçiye makbuz mukabili verilen ve yukarıda belirtilen şekilde gerçek değeri saptanan miktarın ve hüküm tarihine en yakın tarihteki kat sayı ile hak sahiplerine bağlanan peşin değerlerin düşülmek ve davacıların ilk kararı temyiz itirazları Özel Dairece red edilmiş olduğundan,davalı yararına oluşan usuli kazanılmış haklar da gözönünde tutulmak suretiyle   karar vermekten ibarettir.

         Bu maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin yazılı şekilde önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve  Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 02.07.2003 T. E:2003/21-440, K:2003/440


HARCAMALARA AİT BELGE VE LİSTE İBRAZ EDİLİP, İŞVERENE GÖNDERİLDİĞİNE VE VERGİ İADESİ ALACAĞI DA DAVALI TANIĞINCA DOĞRULANDIĞINA GÖRE BU ALACAKLARIN KABULÜNÜN GEREKECEĞİ-

HGK. 02.07.2003 T. E: 9-461, K: 446

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir Üçüncü İş Mahkemesince davanın kısmen reddine dair verilen 27.05.2002    gün ve 577-467 sayılı kararın incelenmesi  taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 03.02.2003  gün ve 2002/13466-2003/1209 sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının tüm davacının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

         2-Davacı tazminatlar yanında yaptığı iş nedeniyle ödediği ve masraf listesine bağladığı harcamaların karşılığı ile vergi iadesi alacağını talep etmiştir. Davalı işveren bu alacaklar konusunda bir savunmada bulunmamıştır. Bilirkişi tespiti ve banka hesabındaki hareketlere göre, davacıya yaptığı bu harcamalar karşılığı bedelin ödendiği ayrıca davalı tanık anlatımına göre de davacının vergi iadesi alacağının ödenmediği anlaşılmaktadır. Harcamalara ait belge ve liste ibraz edilip, işverene gönderildiğine ve vergi iadesi alacağı da davalı tanığınca doğrulandığına göre bu alacakların kabulü yerine reddine karar verilmesi hatalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Taraf vekilleri

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

1.Davalı vekilinin ilk hükme yönelik temyiz itirazları Özel dairece reddedilip, hakkında hüküm kesinleştiğinden direnme hükmünü temyizde hukuki yararı bulunmamaktadır.

2.Davacı vekilinin temyizine gelince ; Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

        S O N U Ç :  Yukarıda açıklanan nedenlerle;

         1. Davalı vekilinin direnme hükmünü temyize hakkı bulunmadığından temyiz isteminin REDDİNE,

         2.Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 02.07.2003 T. E:2003/9-461, K:2003/446


DAVALI İŞVEREN ANILAN PERSONEL YÖNETMELİĞİNDE DEĞİŞİKLİK YAPARAK KIDEM, İHBAR VE İZİN İLE İLGİLİ SÜRELERİ YASAL SÜRELER OLARAK BELİRLEMİŞTİR; ANCAK ANILAN DEĞİŞİKLİĞİ KABUL ETMEYEN DAVACININ İŞ AKTİNİN FESHİ HALİNDE BUNUN, KÖTÜNİYETE DAYANDIĞININ KABULÜ HATALI OLUP İŞVERENİN BU UYGULAMASININ, FESİH HAKKININ KÖTÜYE KULLANILMASI OLARAK DEĞİL DAVALI İŞVERENİN İŞLETME GEREKLERİ BAKIMINDAN İŞÇİLİK MALİYETLERİNİ AZALTMAK İÇİN BU YOLA GİTTİĞİ-

HGK. 02.07.2003 T. E: 9-427, K: 453

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 3.İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 13.9.2002 gün ve 2001/1005 -2002/828 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9. Hukuk Dairesinin 11.3.2003 gün ve 2002/24911-2003/3507 sayılı ilamı ile, (...1-Davalı işveren tarafından işyeri personel yönetmeliği 1.7.2001 tarihinde değiştirilmiş ve bazı işçilik hakları bakımından sınırlamaya gidilmiştir. Davacı işçi, bu konuda işverence hazırlanan ve yeni yönetmeliğin kabul edildiğine dair muvafakat belgesini imzalamadığını belirterek, anılan yönetmeliğin uygulanamayacağını ileri sürmüş ve ihbar, kıdem tazminatları ile izin alacağı ile ilgili fark isteklerde bulunmuştur.

Mahkemece, davacı için yeni yönetmeliğin uygulanmasının söz konusu olamayacağı gerekçesiyle isteklerin kabulüne karar verilmiştir.

İşverence tek taraflı olarak yürürlüğe konulan personel yönetmeliği ile, önceki personel yönetmeliğinde belirlenen kıdem tazminatı, ihbar önelleri ve izin süreleri indirilmiş ve 1475 Sayılı İş Kanunundaki gibi tespit edilmiştir.

Davalı işverenin bu uygulamasının, iş şartlarının işçi aleyhine olarak tek taraflı değiştirilmesi olduğu kabul edilmelidir. Bu durumda davacının 1475 Sayılı İş Kanununun 16/II-e maddesi uyarınca akti haklı olarak fesih imkanı vardır. Ancak davacı işçi anılan yasanın 18.maddesinde öngörülen 6 işgünü içinde bu yola gitmemiştir. Böyle olunca davacı işçi bakımından 1.7.2001 tarihinden itibaren yeni personel yönetmeliğinin uygulanması gerekir. Buna göre ihbar ve kıdem tazminatlarının işverence yeni personel yönetmeliğinde belirlenen sürelere göre hesaplanarak ödenmesi yerindedir. İhbar ve kıdem tazminatı fark isteklerinin reddine karar verilmelidir. Bununla birlikte davacının 1.7.2001 tarihinden önce hak kazandığı yıllık izinleri, bir önceki yönetmelikte belirlenen izin sürelerine göre hesaplanmalıdır.

2-Davalı işveren tarafından işyeri personel yönetmeliği 1.7.2001 tarihinde değiştirilmiş ve bazı işçilik hakları bakımından sınırlamaya gidilmiştir. Anılan yönetmeliğin davacı işçi tarafından kabul edilmediği ve bu konuda muvafakatname başlıklı belgenin imzalanmadığı da dosya içindeki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır.

Mahkemece, davacının iş aktinin davalı işverence anılan belgeyi imzalamadığı gerekçesiyle kötüniyetli olarak feshedildiği belirtilerek istek konusu kötüniyet tazminatının kabulüne karar verilmiştir.

Öncelikle belirtmek gerekir ki davalı işveren anılan personel yönetmeliğinde değişiklik yaparak kıdem, ihbar ve izin ile ilgili süreleri yasal süreler olarak belirlemiştir. Anılan değişikliği kabul etmeyen davacının iş aktinin feshi halinde bunun, kötüniyete dayandığının kabulü hatalıdır. İşverenin bu uygulamasının, fesih hakkının kötüye kullanılması olarak değerlendirilmesi olanağı bulunmamaktadır. Davalı işveren işletme gerekleri bakımından işçilik maliyetlerini azaltmak için bu yola gitmiştir.

Böyle olunca unsurları oluşmayan kötüniyet tazminatı isteği ile kıdem tazminatı farkı isteklerinin reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde kabulü hatalıdır...)gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

                   HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K.nun 2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         S O N U Ç :Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 02.07.2003 T. E:2003/9-427, K:2003/453


 DAVACI İŞÇİYE İHBAR VE KIDEM TAZMİNATLARI İLE BİRLİKTE İZİN ALACAĞININ DA BANKA HESABINA YATIRILMAK SURETİYLE ÖDENDİĞİNE DAİR BELGE DAVALI VEKİLİ TARAFINDAN DOSYAYA SUNULMUŞ OLUP, MAHKEMECE İLGİLİ BANKA ŞUBESİNDEN DAVACIYA İZİN ALACAĞININ ÖDENİP ÖDEMEDİĞİ ARAŞTIRILARAK, BU KONUDA BİR KARAR VERİLMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 02.07.2003 T. E: 9-433, K: 461

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 1.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 3.10.2002 gün ve 2001/1082 E.2002/743 K.  sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 4.3.2003 gün ve  2002/26314 E. 2003/2843 K. sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Davalı işveren tarafından işyeri personel yönetmeliği 1.7.2001 tarihinde değiştirilmiş ve bazı işçilik hakları bakımından sınırlamaya gidilmiştir. Davacı işçi, bu konuda işverence hazırlanan ve yeni yönetmeliğin kabul edildiğine dair muvafakat belgesini imzalamadığını belirterek, anılan yönetmeliğin uygulanamayacağını ileri sürmüş ve ihbar, kıdem tazminatları ile izin alacağı ile ilgili fark isteklerde bulunmuştur.

Mahkemece, davacı için yeni yönetmeliğin uygulanmasının söz konusu olamayacağı gerekçesiyle isteklerin kabulüne karar verilmiştir.

İşverence tek taraflı olarak yürürlüğe konulan personel yönetmeliği ile, önceki personel yönetmeliğinde belirlenen kıdem tazminatı, ihbar önelleri ve izin süreleri indirilmiş ve 1475 Sayılı İş Kanunundaki gibi tespit edilmiştir.

 Davalı işverenin bu uygulamasının, iş şartlarının işçi aleyhine olarak tek taraflı değiştirilmesi olduğu kabul edilmelidir. Bu durumda davacının 1475 Sayılı İş Kanununun 16/II-e maddesi uyarınca akti haklı olarak fesih imkanı vardır. Ancak davacı işçi anılan yasanın 18.maddesinde öngörülen 6 işgünü içinde bu yola gitmemiştir. Böyle olunca davacı işçi bakımından 1.7.2001 tarihinden itibaren yeni personel yönetmeliğinin uygulanması gerekir. Buna göre ihbar ve kıdem tazminatlarının işverence yeni personel yönetmeliğinde belirlenen sürelere göre hesaplanarak ödenmesi yerindedir, ihbar ve kıdem tazminatı fark isteklerinin reddine karar verilmelidir. Bununla birlikte davacının 1.7.2001 tarihinden önce hak kazandığı yıllık izinleri, bir önceki yönetmelikte belirlenen izin sürelerine göre hesaplanmalıdır.

3- Davacı işçiye ihbar ve kıdem tazminatları ile birlikte izin alacağının da banka hesabına yatırılmak suretiyle ödendiğine dair belge davalı vekili tarafından dosyaya sunulmuştur. Mahkemece ilgili banka şubesinden davacıya izin alacağının ödenip ödemediği araştırılarak, bu konuda bir karar verilmelidir....) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

                            HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 02.07.2003 T. E:2003/9-433, K:2003/461


İŞVERENCE TEK TARAFLI OLARAK YÜRÜRLÜĞE KONULAN PERSONEL YÖNETMELİĞİ İLE İŞ ŞARTLARININ İŞÇİ ALEYHİNE OLARAK TEK TARAFLI DEĞİŞTİRİLDİĞİNDEN DAVACININ 1475 SAYILI İŞ KANUNUNUN 16/II-E MADDESİ UYARINCA AKTİ HAKLI OLARAK FESİH İMKANI VARDIR; ANCAK DAVACI İŞÇİ ANILAN YASANIN 18.MADDESİNDE ÖNGÖRÜLEN 6 İŞGÜNÜ İÇİNDE BU YOLA GİTMEDİĞİNDEN DAVACI İŞÇİ BAKIMINDAN 1.7.2001 TARİHİNDEN İTİBAREN YENİ PERSONEL YÖNETMELİĞİNİN UYGULANMASININ GEREKECEĞİ-

HGK. 02.07.2003 T. E: 9-436, K: 462

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 2. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 25.9.2002 gün ve 2001/1142 E.2002/748 K.  sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 4.3.2003 gün ve  2002/25776 E. 2003/2913 K. sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2- Davalı işveren tarafından işyeri personel yönetmeliği 1.7.2001 tarihinde değiştirilmiş ve bazı işçilik hakları bakımından sınırlamaya gidilmiştir. Davacı işçi, bu konuda işverence hazırlanan ve yeni yönetmeliğin kabul edildiğine dair muvafakat belgesini imzalamadığını belirterek, anılan yönetmeliğin uygulanamayacağını ileri sürmüş ve ihbar, kıdem tazminatları ile izin alacağı ile ilgili fark isteklerde bulunmuştur.

Mahkemece, davacı için yeni yönetmeliğin uygulanmasının söz konusu olamayacağı gerekçesiyle isteklerin kabulüne karar verilmiştir.

İşverence tek taraflı olarak yürürlüğe konulan personel yönetmeliği ile, önceki personel yönetmeliğinde belirlenen kıdem tazminatı, ihbar önelleri ve izin süreleri indirilmiş ve 1475 Sayılı İş Kanunundaki gibi tespit edilmiştir.

 Davalı işverenin bu uygulamasının, iş şartlarının işçi aleyhine olarak tek taraflı değiştirilmesi olduğu kabul edilmelidir. Bu durumda davacının 1475 Sayılı İş Kanununun 16/II-e maddesi uyarınca akti haklı olarak fesih imkanı vardır. Ancak davacı işçi anılan yasanın 18.maddesinde öngörülen 6 işgünü içinde bu yola gitmemiştir. Böyle olunca davacı işçi bakımından 1.7.2001 tarihinden itibaren yeni personel yönetmeliğinin uygulanması gerekir. Buna göre ihbar ve kıdem tazminatlarının işverence yeni personel yönetmeliğinde belirlenen sürelere göre hesaplanarak ödenmesi yerindedir, ihbar ve kıdem tazminatı fark isteklerinin reddine karar verilmelidir. Bununla birlikte davacının 1.7.2001 tarihinden önce hak kazandığı yıllık izinleri, bir önceki yönetmelikte belirlenen izin sürelerine göre hesaplanmalıdır....) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

                            HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 02.07.2003 T. E:2003/9-436, K:2003/462


YAZILI ÇIRAKLIK SÖZLEŞMESİNİN BULUNMAMASI ÇIRAKLIK İLİŞKİSİNİN OLUŞUMU BAKIMINDAN GEÇERLİLİK KOŞULU SAYILMAYIP; YAZILI SÖZLEŞME BULUNMADIĞI DURUMLARDA DA İŞYERİ ÇALIŞMA DÜZENİ ÇALIŞTIRILAN KİŞİNİN YAŞI, ALDIĞI ÜCRET, MESLEĞİ ÖĞRENME GİBİ UNSURLAR DİKKATE ALINARAK SONUCA GİDİLMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 11.06.2003 T. E: 21-412, K: 405

Taraflar arasındaki “tesbit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kartal 2.İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 20.11.2002 gün ve 2001/503 E- 2002/614 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 20.01.2003 gün ve 2002/10905-2003/63 sayılı ilamı ile; (...Davacının 1.2.1976 tarihli sigortalılık başlangıcının tesbitine karar verilmiş ise de;bu sonuç usul ve yasaya uygun bulunmamaktadır.

Gerçekten davanın yasal dayanağını oluşturan 506 sayılı Yasanın 3/II (B) bendine göre özel kanunda nitelikleri belirtilen çırakların,çıraklık devresi sayılan süre içerisinde malullük yaşlılık,ölüm sigortaları hükümlerine tabi olamayacakları ve bu hükmün sonucu belirtilen sürelerin sözü edilen Yasanın 108.maddesinde de gösterilen sigortalılık başlangıcı olarak kabul edilemeyeceği hükme bağlanmıştır.

        Dava konusu olayda,davacının sözü edilen tarihte çırak olarak çalıştığı 29.12.1978 tarihli müfettiş raporu ve eki olan 25.12.1978 tarihli tutanak ile diğer belgelerden anlaşılmakta olduğu gibi buna ilişkin primlerin de kısa vadeli primler olduğu ve ücret ödenmediği anlaşılmaktadır.Dinlenen tanıklarda davacının o dönemde çırak olmadığı yönünde beyanda bulunmamışlardır.Öte yandan uygulamada da kabul edildiği üzere;yazılı çıraklık sözleşmesinin bulunmaması çıraklık ilişkisinin  oluşumu bakımından geçerlilik koşulu  sayılmamaktadır.Yazılı sözleşme bulunmadığı durumlarda da işyeri çalışma düzeni çalıştırılan kişinin yaşı,aldığı ücret,mesleği öğrenme gibi unsurlar dikkate alınarak sonuca gidilmelidir.

Somut olayda davacının tesbitini istediği tarihte 14 yaşında oluşu ücret almaması işverenin sadece kısa vadeli primleri ödemiş olması gibi olgular gözönünde bulundurmalıdır.Belirtilen maddi ve hukuksal olguları dikkate almaması  usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.O halde,davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 11.06.2003 T. E:2003/21-412, K:2003/405


DAVACININ TESBİTİNİ İSTEDİĞİ SÜRELERLE İLGİLİ OLARAK BİLDİRGE VE BORDROLARDAN DAVACININ İMZASI OLANLAR SAPTANARAK İMZASINI İÇEREN BORDROLARA GEÇMİŞ SÜRELERİN DIŞINDAKİ SÜRELERLE İLGİLİ OLARAK İSTEMİN REDDİNE, İMZALI OLMAYAN BORDROLARDAKİ SÜRELER YÖNÜNDEN DE, İŞVERENİN BORDROLARINDA KAYITLI TANIKLAR SAPTANARAK, GEREKTİĞİNDE BENZER İŞİ YAPAN İŞVERENLERİN KAYITLARINA GEÇMİŞ KİMSELERİN TESBİT EDİLEREK BU TANIKLARIN BİLGİLERİNE BAŞVURMAK VE SONUCUNA GÖRE KARAR VERİLMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 25.06.2003 T. E: 21-410, K: 425

Taraflar arasındaki “hizmet tespiti, alacak, tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Mersin İş Mahkemesince davanın kısmen kabul, kısmen reddine dair verilen 13.06.2002 gün ve 2000/595 E- 2002/380 K.sayılı kararın incelenmesi davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 10.10.2002 gün ve 2002/7266-8376 sayılı ilamı ile; (...Davacı, davalıya ait işyerinde hizmet akdine dayalı olarak sürekli çalıştığının tesbitini istemiştir. İstek, tanık sözlerine dayanılarak hüküm altına alınmıştır.

Gerçekten, davacının, işyerindeki çalışmaları işe giriş bildirgelerine ve üç aylık bordrolara dayanılarak Kuruma kısmi olarak bildirilmiş ve bildirime uygun olarak da primleri ödenmiştir. Öte yandan işe giriş bildirgesi ve bordrolar davacı çalışmalarının işyerinde kesintili geçtiğinin karinesidir. Karinenin tersinin ise eş değerdeki belgelerle kanıtlanması gerektiği söz götürmez. Başka bir anlatımla yazılı belgelerin varlığı halinde tanık sözlerine itibar edilemez. Dairemizin, giderek Yargıtay’ın oturmuş ve yerleşmiş görüşleri de bu doğrultudadır.

Yapılacak iş, davacının tesbitini istediği sürelerle ilgili olarak bildirge ve bordrolardan davacının imzası olanlar saptanarak imzasını içeren bordrolara geçmiş sürelerin dışındaki sürelerle ilgili olarak istemin reddine, imzalı olmayan bordrolardaki süreler yönünden de, işverenin bordrolarında kayıtlı tanıklar saptanarak, gerektiğinde benzer işi yapan işverenlerin kayıtlarına geçmiş kimselerin tesbit edilerek bu tanıkların bilgilerine başvurmak ve sonucuna göre karar vermekten ibarettir.

Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular gözönünde tutulmaksızın eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

0 halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı SSK. vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         S O N U Ç : Davalı SSK.vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 25.06.2003 T. E:2003/21-410, K:2003/425


SALT VEKALETNAMELERDEKİ BAZI ADRESLERDEN SÖZ EDİLEREK DİĞER İŞVERENLERLE DAVALI ARASINDA ORGANİK BAĞ BULUNDUĞU KABUL EDİLEMEYECEĞİNDEN MAHKEMECE YAPILACAK İŞ; DAVACININ DAVA DIŞI İŞVERENDEN DAVALIYA GEÇİŞİNİN NE ŞEKİLDE OLDUĞU ÜZERİNDE DURULARAK, ARADA DEVİR YA DA HİZMET SÖZLEŞMESİ DEVRİ OLUP OLMADIĞI ARAŞTIRILMALI, GEREKİRSE TARAF TANIKLARI DA BU KONUDA YENİDEN DİNLENMEK SURETİYLE GERÇEK DURUMUN AÇIKLIĞA KAVUŞTURULMASININ GEREKECĞİ-

HGK. 09.04.2003 T. E: 2-252, K: 288

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 2.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen  5.2.2002 gün ve  173-42  sayılı kararın incelenmesi davalı  vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 22.10.2002 gün ve 7903-20027 sayılı ilamı ile; (..1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Davacının hizmet süresi noktasında taraflar arasında uyuşmazlık mevcuttur. Davacı işçi 1997 yılında işe girdiğini ileri sürmüş, davalı ise 1.5.1999 tarihinde çalışmaya başladığını savunmuştur. Öncelikle belirtmek gerekir ki davacının 1997-1999 yılları arasında çalıştığı işyeri dava dışı bir başka işverene aittir. Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi tarafından bazı vekaletnamelerdeki adresler üzerinde durularak, davacının 1997-1999 tarihleri arasındaki hizmetleri de tazminat hesabında dikkate alınmıştır. Ne var ki, salt vekaletnamelerdeki bazı adreslerden söz edilerek diğer işverenlerle davalı arasında organik bağ bulunduğunun kabulü hatalıdır. Taraf tanıkları da bu konuda bir beyanda bulunmamışlardır. Mahkemece yapılacak iş; davacının dava dışı işverenden davalıya geçişinin ne şekilde olduğu üzerinde durularak, arada devir yada hizmet sözleşmesi devri olup olmadığı araştırılmalıdır. Gerekirse taraf tanıkları bu konuda yeniden dinlenmek suretiyle gerçek durum açıklığa kavuşturulmalıdır. Eksik incelemeyle karar verilmesi hatalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Dava, ihbar ve kıdem tazminatı, fazla çalışma ve yıllık izin ücreti, genel tatil gündeliği ile ücret alacağına ilişkindir.Davacı, işveren İsmail Sönmez  aleyhine açtığı davada, işveren nezdinde 11.7.1997 tarihinden 17.3.2001 tarihine kadar devamlı çalıştığını, iş akdinin haksız feshedildiğini ileri sürerek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, ücret, yıllık izin ücreti, fazla mesai ücreti, genel tatil günü ücretlerinin ödetilmesini istemiştir.İşveren İsmail Sönmez, iş akdinin haksız feshedilmediğini işçinin işyerini terkettiğini, davacının bu işyerine 1.5.1999 tarihinde girdiğini, önceki işyerleri ve işverenler arasında ilişki bulunmadığını, 1.5.1999 tarihinden önceki alacaklardan sorumlu tutulamayacağını beyanla davanın reddini savunmuştur.         

Mahkemenin, “önceki işverenler ile davalının baba, oğul ve kardeş olduklarının birbirlerine verdikleri vekaletnamelerdeki adreslerin aynı olmasından anlaşıldığı, işverenler arasında organik bir bağ bulunduğunun tanıklarca ifade edildiği, davacının 10.11.1997- 17.3.2001 tarihleri arasında aynı işyerinin değişik şubelerinde çalıştığı “gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne dair verdiği karar, yukarıda açıklanan nedenle Özel Dairece bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.                  

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; diğer işverenler ile davalı arasında organik bağ bulunduğu hususunda yeterli inceleme yapılıp yapılmadığı, dolayısıyla davacının hizmet süresi ile davalının sorumluluk kapsamı noktalarında toplanmaktadır.

1475 sayılı İş Kanununun 14/4 maddesinde; “İşçilerin kıdemleri, hizmet akdinin devam etmiş veya fasılalarla yeniden akdedilmiş olmasına bakılmaksızın aynı işverenin bir veya değişik işyerlerinde çalıştıkları süreler göz önüne alınarak hesaplanır. İşyerlerinin devir veya  intikali yahut herhangi bir suretle bir işverenden başka bir işverene geçmesi veya başka bir yere nakli halinde işçinin kıdemi, işyeri veya işyerlerindeki hizmet akitleri sürelerinin toplamı üzerinden hesaplanır. 12.7.1975 tarihinden itibaren işyerinin devri veya herhangi bir surette el değiştirmesi halinde işlemiş kıdem tazminatlarından her iki  işveren sorumludur.Ancak, işyerini devreden işverenlerin bu sorumlulukları işçiyi çalıştırdıkları sürelerle ve devir esnasındaki işçinin aldığı ücret seviyesiyle sınırlıdır.” şeklinde kıdem tazminatın hesap şekli ve sorumluları belirtilmiştir.

         Mahkemece, salt vekaletnamelerinin üzerinde durulup, vekaletnamelerdeki bazı adreslerin ve soyadlarının aynı olduğu, önceki işverenler ile davalı arasında organik bağ bulunduğu kabul edilerek davalının tüm çalışma süresi üzerinden hesap edilen alacaklardan sorumlu tutulması yönünde verdiği karar dosyadaki diğer deliller değerlendirilmeksizin ve eksik araştırma sonucu oluşturulduğundan isabetsizdir.

         Zira, Sosyal Sigortalar Kurumundan gönderilen belgelerden; davacının 10.11.1997 tarihli işe giriş bildirgesi ile; Hakan Sönmez –Yener Ticaret ünvanlı, Gimat Toptancılar Sitesi 8.Blok, No:192 Macun köy adresindeki 11039014 nolu işyerine girdiği ve 01.05.1999 tarihine kadar devamlı çalıştığı.

         01.05.1999 tarihli imzalı işe giriş bildirgesi ile: İsmail Sönmez- Ender Ticaret ünvanlı, Gimat 19.Blok, No:562 Macunköy adresindeki 1056301 nolu işyerine girdiği ve 17.03.2001 tarihinde işten çıktığı çalışmalarının sigortaya tam olarak bildirildiği anlaşılmaktadır.

         Her iki işyerinin işyeri numaraları değişik olduğu gibi, vergi numaraları da farklıdır.İşe giriş bildirgeleri  imzalı olup,davacı imzaları inkar etmemiş, bildirgelerin hata, hile ve manevi baskı ile imzalandığı hususunda da bir iddiada bulunmamış, dinlettiği tanıklar da diğer işverenler ile davalı arasında organik bağ bulunduğu konusunda bir beyanda bulunmamışlardır. Bu durumda mahkemenin eksik araştırma sonucu karar verdiği açık-seçik ortadadır.

         O halde mahkemece, işyerlerinin açılış ve kapanış tarihlerini, vergi mükellefiyetine giriş ve çıkış tarihlerini, uğraşı konularını Sosyal Sigortalar Kurumundan,Vergi Dairelerinden ve Ticaret Sicilinden araştırmak, iş yerinde keşif yapılarak işyeri kayıtlarını incelemek, davacının dava dışı işverenlerden davalıya geçişinin ne şekilde olduğu hususunda davacı tanıkları yeniden dinlenmek suretiyle, arada devir yada hizmet sözleşmesi devri olup olmadığı açıkca saptanıp, tüm deliller hep birlikte değerlendirilerek oluşacak sonuca göre karar vermek gerekirken, eksik inceleme ile verilen önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 16.04.2003 T. E:2003/9-278, K:2003/291

Aynı doğrultudadır; HGK. 16.04.2003 T. E:2003/9-279, K:2003/292


SALT VEKALETNAMELERDEKİ BAZI ADRESLERDEN SÖZ EDİLEREK DİĞER İŞVERENLERLE DAVALI ARASINDA ORGANİK BAĞ BULUNDUĞU KABUL EDİLEMEYECEĞİNDEN MAHKEMECE YAPILACAK İŞ; DAVACININ DAVA DIŞI İŞVERENDEN DAVALIYA GEÇİŞİNİN NE ŞEKİLDE OLDUĞU ÜZERİNDE DURULARAK, ARADA DEVİR YA DA HİZMET SÖZLEŞMESİ DEVRİ OLUP OLMADIĞI ARAŞTIRILMALI, GEREKİRSE TARAF TANIKLARI DA BU KONUDA YENİDEN DİNLENMEK SURETİYLE GERÇEK DURUMUN AÇIKLIĞA KAVUŞTURULMASININ GEREKECĞİ-

HGK. 16.04.2003 T. E: 9-279, K: 292

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 2.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen  5.2.2002 gün ve  173-42  sayılı kararın incelenmesi davalı  vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 22.10.2002 gün ve 7903-20027 sayılı ilamı ile; (..1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Davacının hizmet süresi noktasında taraflar arasında uyuşmazlık mevcuttur. Davacı işçi 1997 yılında işe girdiğini ileri sürmüş, davalı ise 1.5.1999 tarihinde çalışmaya başladığını savunmuştur. Öncelikle belirtmek gerekir ki davacının 1997-1999 yılları arasında çalıştığı işyeri dava dışı bir başka işverene aittir. Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi tarafından bazı vekaletnamelerdeki adresler üzerinde durularak, davacının 1997-1999 tarihleri arasındaki hizmetleri de tazminat hesabında dikkate alınmıştır. Ne var ki, salt vekaletnamelerdeki bazı adreslerden söz edilerek diğer işverenlerle davalı arasında organik bağ bulunduğunun kabulü hatalıdır. Taraf tanıkları da bu konuda bir beyanda bulunmamışlardır. Mahkemece yapılacak iş; davacının dava dışı işverenden davalıya geçişinin ne şekilde olduğu üzerinde durularak, arada devir yada hizmet sözleşmesi devri olup olmadığı araştırılmalıdır. Gerekirse taraf tanıkları bu konuda yeniden dinlenmek suretiyle gerçek durum açıklığa kavuşturulmalıdır. Eksik incelemeyle karar verilmesi hatalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Dava, ihbar ve kıdem tazminatı, fazla çalışma ve yıllık izin ücreti, genel tatil gündeliği ile ücret alacağına ilişkindir.Davacı, işveren İsmail Sönmez  aleyhine açtığı davada, işveren nezdinde 11.7.1997 tarihinden 17.3.2001 tarihine kadar devamlı çalıştığını, iş akdinin haksız feshedildiğini ileri sürerek kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, ücret, yıllık izin ücreti, fazla mesai ücreti, genel tatil günü ücretlerinin ödetilmesini istemiştir.İşveren İsmail Sönmez, iş akdinin haksız feshedilmediğini işçinin işyerini terkettiğini, davacının bu işyerine 1.5.1999 tarihinde girdiğini, önceki işyerleri ve işverenler arasında ilişki bulunmadığını, 1.5.1999 tarihinden önceki alacaklardan sorumlu tutulamayacağını beyanla davanın reddini savunmuştur.        

Mahkemenin, “önceki işverenler ile davalının baba, oğul ve kardeş olduklarının birbirlerine verdikleri vekaletnamelerdeki adreslerin aynı olmasından anlaşıldığı, işverenler arasında organik bir bağ bulunduğunun tanıklarca ifade edildiği, davacının 10.11.1997- 17.3.2001 tarihleri arasında aynı işyerinin değişik şubelerinde çalıştığı “gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne dair verdiği karar, yukarıda açıklanan nedenle Özel Dairece bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.                  

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; diğer işverenler ile davalı arasında organik bağ bulunduğu hususunda yeterli inceleme yapılıp yapılmadığı, dolayısıyla davacının hizmet süresi ile davalının sorumluluk kapsamı noktalarında toplanmaktadır.

1475 sayılı İş Kanununun 14/4 maddesinde; “İşçilerin kıdemleri, hizmet akdinin devam etmiş veya fasılalarla yeniden akdedilmiş olmasına bakılmaksızın aynı işverenin bir veya değişik işyerlerinde çalıştıkları süreler göz önüne alınarak hesaplanır. İşyerlerinin devir veya  intikali yahut herhangi bir suretle bir işverenden başka bir işverene geçmesi veya başka bir yere nakli halinde işçinin kıdemi, işyeri veya işyerlerindeki hizmet akitleri sürelerinin toplamı üzerinden hesaplanır. 12.7.1975 tarihinden itibaren işyerinin devri veya herhangi bir surette el değiştirmesi halinde işlemiş kıdem tazminatlarından her iki  işveren sorumludur.Ancak, işyerini devreden işverenlerin bu sorumlulukları işçiyi çalıştırdıkları sürelerle ve devir esnasındaki işçinin aldığı ücret seviyesiyle sınırlıdır.” şeklinde kıdem tazminatın hesap şekli ve sorumluları belirtilmiştir.

         Mahkemece, salt vekaletnamelerinin üzerinde durulup, vekaletnamelerdeki bazı adreslerin ve soyadlarının aynı olduğu, önceki işverenler ile davalı arasında organik bağ bulunduğu kabul edilerek davalının tüm çalışma süresi üzerinden hesap edilen alacaklardan sorumlu tutulması yönünde verdiği karar dosyadaki diğer deliller değerlendirilmeksizin ve eksik araştırma sonucu oluşturulduğundan isabetsizdir.

         Zira, Sosyal Sigortalar Kurumundan gönderilen belgelerden; davacının 10.11.1997 tarihli işe giriş bildirgesi ile; Hakan Sönmez –Yener Ticaret ünvanlı, Gimat Toptancılar Sitesi 8.Blok, No:192 Macun köy adresindeki 11039014 nolu işyerine girdiği ve 01.05.1999 tarihine kadar devamlı çalıştığı.

         01.05.1999 tarihli imzalı işe giriş bildirgesi ile: İsmail Sönmez- Ender Ticaret ünvanlı, Gimat 19.Blok, No:562 Macunköy adresindeki 1056301 nolu işyerine girdiği ve 17.03.2001 tarihinde işten çıktığı çalışmalarının sigortaya tam olarak bildirildiği anlaşılmaktadır.

         Her iki işyerinin işyeri numaraları değişik olduğu gibi, vergi numaraları da farklıdır.İşe giriş bildirgeleri  imzalı olup,davacı imzaları inkar etmemiş, bildirgelerin hata, hile ve manevi baskı ile imzalandığı hususunda da bir iddiada bulunmamış, dinlettiği tanıklar da diğer işverenler ile davalı arasında organik bağ bulunduğu konusunda bir beyanda bulunmamışlardır. Bu durumda mahkemenin eksik araştırma sonucu karar verdiği açık-seçik ortadadır.

         O halde mahkemece, işyerlerinin açılış ve kapanış tarihlerini, vergi mükellefiyetine giriş ve çıkış tarihlerini, uğraşı konularını Sosyal Sigortalar Kurumundan,Vergi Dairelerinden ve Ticaret Sicilinden araştırmak, iş yerinde keşif yapılarak işyeri kayıtlarını incelemek, davacının dava dışı işverenlerden davalıya geçişinin ne şekilde olduğu hususunda davacı tanıkları yeniden dinlenmek suretiyle, arada devir yada hizmet sözleşmesi devri olup olmadığı açıkca saptanıp, tüm deliller hep birlikte değerlendirilerek oluşacak sonuca göre karar vermek gerekirken, eksik inceleme ile verilen önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K’nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 16.04.2003 T. E:2003/9-278, K:2003/291

Aynı doğrultudadır; HGK. 16.04.2003 T. E:2003/9-279, K:2003/292


DOSYAYA SUNULAN 625 SAYILI YASAYA GÖRE DÜZENLENMİŞ SÖZLEŞME STAJYER SÖZLEŞMESİ OLMAYIP HİZMET AKDİ KOŞULLARINI TAŞIMAKTA OLDUĞUNDAN DAVACININ HİZMET AKDİNE DAYALI DAVA KONUSU ALACAKLARIN MEVCUT OLUP OLMADIĞI DEĞERLENDİRİLEREK SONUCA GİDİLMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 16.04.2003 T. E: 9-308, K: 303

Taraflar arasındaki “kıdem tazminatı-fazla mesai ücreti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kartal 1.İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 13.12.2001 gün ve 2000/140 E. 2001/751 K. sayılı kararın incelenmesi  davacı vekili  tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin  14.10.2002 gün ve 4134-19024 sayılı ilamı ile; (...  Davacının davalı Limited Şirketin ortağı olduğu ayrıca 625 sayılı yasaya uygun hizmet sözleşmesi yaptığı dosya içeriğinden anlaşılmaktadır. Limited Şirket ortağının, ortağı bulunduğu şirkette hizmet akdi ile çalışmasına engel bir hüküm bulunmamaktadır. Dosyaya sunulan 625 sayılı yasaya göre düzenlenmiş sözleşme stajyer sözleşmesi olmayıp hizmet akdi koşullarını taşımaktadır. Bu nedenle davacının hizmet akdine dayalı dava konuşu alacakların mevcut olup olmadığı değerlendirilerek sonuca gidilmelidir. Mahkemece hatalı değerlendirmeyle yazılı gerekçelerle davanın reddedilmesi bozma nedenidir ...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Yerel mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık; bir limited şirket işyerinde çalışan şirket ortağı davacının, hukuksal konumu nedeniyle,işçilik haklarından yararlanıp yararlanmayacağı konusuna ilişkindir.Yerel mahkeme;davacının;625 sayılı Yasaya göre stajyer öğretmen ve limited şirket orağı olarak, 1475 sayılı İş Kanunu gereği işçilik haklarından yararlanamayacağını ileri sürerek istemini yerinde bulmamış,Özel Daire ise;davacının 625 sayılı Yasaya göre düzenlenmiş stajyer öğretmen sözleşmesine göre değil doğrudan hizmet akdine göre çalıştığını kabul ederek Yerel Mahkeme kararını bozmuştur. ŞU duruma göre çözümlenmesi gereken sorun; 625 sayılı Yasaya göre stajyer öğretmen olsa dahi bir limited şirket ortağının işçi olarak kabulünün mümkün  olup olamayacağı noktasında toplanmaktadır.

         Gerçekten;davanın hukuksal dayanağını oluşturan 1475 sayılı İş Kanunu, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ile 1479 sayılı Bağ-Kur  Kanunu; bir kimsenin hangi hallerde işçi ve buna bağlı sigortalı,hangi hallerde işçi statüsü dışında  kendi adına bağımsız çalışıp kazanç sağlayan kişi sayılacağını açık ilke ve karineler ile belirlemiştir.

         Belirtilen Yasaların gösterdiği ilke ve esaslar çerçevesinde Yargıtay’ın bugüne değin ortaya koyduğu içtihatlar ile bir kimsenin işçi sayılabilmesi için hizmet akdi ile çalışması koşuldur.Hizmet akdinin  unsurları ise “zaman” ve “bağımlılık” ve “ücret” uns urlarına göre ortaya konulur.Zaman unsurundan amaç;bir kimsenin günlük belirli bir zaman dilimi içerisinde iş gücünü bir işveren emrine tahsis etmesi,bağımlılık unsurundan amaç ise çalışan kişinin işveren emir ve talimatları doğrultusunda çalışmasını sürdürmesidir.Görülen iş karşılığı işverenin belli bir zaman dilimi için ödemiş olduğu bedel ise ücret unsurunu oluşturur.Belirtilen unsurlara göre bir veya birden ziyade işveren emrinde çalışmasını sürdüren kişiler işçi statüsünde kabul edilir.

         Buna  karşın kendi adına bağımsız çalışıp kazanç sağlayan ve 1479 sayılı Yasanın 24.maddesinde gösterilen kişiler ise işçi statüsünde kabul edilemezler.BU kişiler;herhangi bir işverene hizmet akdi ile bağlı olmaksızın ve yasayla kurulmuş sosyal güvenlik kapsamları dışında kalan;esnaf ve sanatkarlar,kollektif,komandite ve limited şirket ortakları, anonim şirket kurucu ortakları,yönetim kurulu üyeleri gibi kimselerdir.

         Dava konusu uyuşmazlık ile ilgisi nedeniyle,hemen belirlemek gerekirse; bir limited şirket ortağı kural olarak kendi adına bağımsız  çalışan kişi kabul edilir ve işçi statüsünde sayılamaz.Zira,bir kişinin hem kazanç sağlayan bir şirketin ortağı hem de bu şirketin işçi statüsünde çalışanı olarak kabul mümkün değildir.Başka bir anlatım ile;işverenlik ve işçi statüsünün aynı kişide birleşmesi yasalarca mümkün bulunmamaktır.

         Ne varki,kural belirtilen şekilde olmakla birlikte,iş hayatında  ayrık durumların ortaya çıkması mümkündür.Bir kimsenin biçimsel anlamda limited şirket ortağı gözükmesine karşın, bağımlı çalışma koşulları ve aldığı ücret,bağımsız çalışma ve kazanç sağlama durumundan baskınsa bu takdirde  salt,ortaklık statüsünden hareketle sonuca gidilemez.Hukuksal statüsü belirlenmek istenilen kişinin;şirket içerisindeki pozisyonu, gördüğü iş, çalışma koşulları,aldığı ücret birlikte değerlendirilerek ekonomik yaşamının  ne şekilde sürdürüldüğü ortaya konularak sorun çözümlenir.Sembolik sayılabilecek bir oranda limited şirket orağı gözükmesine karşın kişinin,yasaların öngördüğü anlamda ve yukarda unsurları ortaya konduğu  biçimde hizmet akdine  göre çalıştığı belirlendiği takdirde,yasal karinenin aksi kanıtlanmış kabul edilerek kişi, 1475 sayılı Yasanın öngördüğü anlamda işçi,giderek 506 sayılı Yasaya uygun sigortalı sayılır,

         Dava konusu olaya gelince;dosyadaki  bilgi ve belgelerden; davacının hukuksal konumu yeterince ortaya çıkmamaktadır.Davacının her ne kadar işçi statüsünde olduğu ileri sürülmekte ise de; ortağı olduğu limited şirkette %25 gibi önemli bir pay sahibi bulunmaktadır.Bu durumda davacının ekonomik hayatında hangi tür çalışmanın egemen olduğu açıkça ortaya konmalıdır.Bu nedenle,öncelikle,davacının mensup olduğu limited şirketin ticari kayıtları,defterleri,kar ve zarar durumu,vergi beyannameleri,ortaklar pay ve adet durumu incelenmeli davacının buna göre gerçek durumu saptanmalıdır.Davacının çalışma biçimi ve bunun karşılığı aldığı ücret ile şirket ortağı olarak sağladığı kazanç ve kâr durumu,sahip olduğu hisse oranı,şirketteki konumu karşılaştırılmalı ve sonuçta limited şirket ortaklığı ekonomik yaşamında baskın çıktığı takdirde,davacının işçi statüsünde bulunmayıp,tamamen ticari amaçla kazanç sağlayan ve bağımsız çalışan bir kişi olduğu kabul edilmeli ve dava reddedilmeli aksine,hizmet akdi altında bağımlı ve ücrete göre çalışmasının egemen olduğu sonucuna ulaşıldığında işçi sayılarak, buna bağlı hakları kabul edilmelidir.      

         Mahkemenin direnme kararı yukarıda gösterilen nedenlerle ve noksan incelemeye dayalı olduğundan bozulmalıdır.

         S O N U Ç : Davacı  vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 16.04 2003 T. E:2003/9-308, K:2003/303


DAVACI İHTARNAMEDE ÜCRET ALACAĞINI TALEP ETMEMİŞ OLUP, BU KESİM İÇİN İŞVEREN DAVADAN ÖNCE TEMERRÜDE DÜŞÜRÜLMEDİĞİNDEN KISMİ DAVA İLE İSTENEN MİKTARA BU DAVANIN AÇILDIĞI 21.5.2001 TARİHİNDEN, KISMİ ISLAHLA ARTTIRILAN MİKTARA, KISMİ ISLAHIN YAPILDIĞI 21.3.2002 TARİHİNDEN İTİBAREN FAİZE HÜKMEDİLMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 05.03.2003 T. E: 9-76, K: 126

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;  Ankara 2.İş Mahkemesince davanın kısmen kabul-kısmen reddine  dair verilen  14.5.2002  gün ve 2001/289-2002/224 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  9.Hukuk Dairesinin 17.9.2002 gün ve 14732-15413  sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

         2-Kıdem tazminatı dışındaki alacaklar için ıslahla istenilen bakiye miktarlara ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi Hukuk Genel Kurulunun Dairemizce benimsenen görüşüne göre gerektiği halde ilk dava gününden faize karar verilmesi hatalıdır ...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalılardan Huzur Kargo vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

            Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Davacı, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle 21.5.2001 tarihinde açtığı kısmi davada kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti, vergi iadesi ile hafta ve bayram tatili gündeliklerinden şimdilik toplam 640.000.000.TL.nın kıdem tazminatının fesih tarihinden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile, sair alacaklarının ihtarnamenin tebliği tarihinden itibaren yasal faizleri ile birlikte tahsilini istemiştir.

         Bilirkişi raporundan sonra verdiği 21.3.2002 tarihli dilekçe ile kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti, vergi iadesi ile hafta ve bayram tatili gündelikleri miktarını rapor doğrultusunda arttırmak suretiyle alacağının bu geri kalan bölümünün de kıdem tazminatının fesih tarihinden işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile, sair alacaklarının ihtarnamenin tebliğinden itibaren yasal faizleri ile birlikte hüküm altına alınmasını talep etmiştir.

         Mahkemenin kıdem tazminatının 7.5.2001 fesih tarihinden itibaren en yüksek banka mevduat faizi, diğer alacakların 21.5.2001 kısmi dava tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsiline” dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenle Özel Dairece bozulmuştur.

         Mahkemece, “kısmi davadan önce işverene ihtarname çekilip tebliğ edildiği, ihtarnamede ödeme günü belirtilmediğinden kısmi davada istenen miktarlar ile sonradan arttırılan kalemlere ilişkin miktarlara 21.5.2001 kısmi dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerektiği” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

         Bilindiği gibi  HUMK.nun 87.maddesinin son cümlesinde “müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez” hükmü vardı. Anayasa Mahkemesinin Resmi Gazetenin 4.11.2000 tarihli nüshasında yayınlanan 20.7.1999 tarih  1999/1 E,   1999/33  K. Sayılı kararı ile dava açıldıktan sonra davacının müddeabihi “ıslah”yoluyla artırılmasını önleyen bu kural bir hakkın elde edilmesini zorlaştırdığından ve itiraz konusu kural, davacıyı ikinci kez dava açmaya zorlaması nedeniyle Anayasa’nın Hukuk Devleti ilkesine ve hak arama özgürlüğünü kısıtladığından, Anayasaya aykırı bulunduğundan iptal edilmiştir.

         Bundan böyle davacı, dava dilekçesinde gösterdiği müddeabihi (davalı muvafakat etmese bile) aynı dava içinde ıslah yolu ile arttırabilecektir. Bu düzenleme, davacının ilk dava dilekçesinde saklı tuttuğu fazlaya ilişkin hakkını ek bir dava ile istemesine engel olmayacaktır.

         Islahın sonuçlarına gelince; Islah, taraflardan birinin yapmış olduğu bir usul işlemini tamamen veya kısmen düzeltilmesine denir. (HUMK m.83) Islah tahkikata tabi davalarda tahkikat bitinceye kadar ve tahkikata tabi olmayan davalarda ise yargılamanın bitimine kadar yapılabilir(HUMK m.84). Yargıtay’ın 4.2.1948 gün 10/3 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararına göre hükmün Yargıtay’ca bozulması üzerine, hüküm mahkemesinde yeni tahkikat sırasında ıslah yapılması mümkün değildir. HUMK.nun 85.maddesi gereğince ıslah muayyen celsede diğer taraf hazır olduğu halde yapılabileceği gibi, diğer tarafa tebliğ edilmek şartıyla dilekçe ile de yapılabilir. Islah tek taraflı bir irade beyanı ile olup, ıslahın geçerliliği için karşı tarafın ve mahkemenin kabulüne gerek yoktur. Ancak ıslah eden taraf bu tarihe kadar olan yargılama giderleriyle, karşı taraf için mahkemenin takdir edeceği zarar ve ziyanı karşı tarafın talebi üzerine davada mahkum olmuş gibi derhal mahkeme veznesine ödemeye mecburdur(HUMK m.86/1).Karşı tarafın zarar ve ziyan konusunda bir talebi yoksa mahkeme resen (kendiliğinden) bu masraflar yatırılmadı diye ıslah talebini red edemez.

         Davanın tamamen ıslahı durumunda, dava dilekçesinden itibaren bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasını gerektirir(HUMK m.87).Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda, davanın tamamen ıslahında yeni bir dava açılmamış sayılacak, tamamen ıslah edilen dava ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan bunun doğal sonucu olarak, zamanaşımı hak düşürücü süre ilk davanın açıldığı tarihteki duruma göre dikkate alınacaktır. Onun için davanın tamamen ıslahında ıslah olunan dava, ilk dava gününde açılmış sayılacaktır (Bkz. Prof.Dr.Baki Kuru “Hukuk Muhakemeleri Usulü” 6.Baskı Cilt:IV, sh:3998 vd, Prof.Dr.Sabri Şakir Ansay “Yargılama Usullleri” isimli eser 1960 baskı sh:194 vd, Prof.Dr.İlhan Postacıoğlu “Medeni Usul Hukuku Dersleri” 1975 baskı S:460 vd, Prof.Dr.Saim Üstündağ “Medeni Yargılama Hukuku Esasları” 1973 baskı S:335 vd, YHGK 18.12.1957 gün E:2/66 K:64, 30.1.2002 gün E:2002/2-63 K:2002/23).

         Davanın kısmen ıslahında ise, örneğin müddeabihi aynı davada arttırması, davasını genişletmesi hallerinde, kısmi ıslahtan söz edilebilecektir. Bu durumda o zamana kadar yapılmış, bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasına imkan yoktur.Davanın kısmen ıslahını düzenleyen HUMK.nun 87 c.1.de “bunu (ıslahı) yapan tarafın teşmil edeceği noktadan itibaren” dediğine göre, davacının davasını kısmen ıslah etmesi halinde, hangi usul işlemlerinin yapılmamış sayılması gerekeceği davacının iradesine göre yorumlanacaktır. Davanın ıslah edilmeyen kesimine ilişkin usul işlemleri ise geçerli olmakla devam edecektir(Bkz. Prof.Dr. Baki Kuru  a.g.e sh:4018). Kısmı ıslah halinde davacı, ıslah yolu ile müddeabihi arttırabileceği için, kısmi dava açan davacı, alacağının saklı tuttuğu bölümünü sonradan aynı davada talep edebilecektir. Asıl alacağını ilk davada talep eden alacaklı (davacı) davalı (borçlu) muvafakat etmezse kısmi ıslah yolu ile aynı davada faiz isteyebilecektir.

         Sırası gelmişken kısmi davanın açılması şartlarının da irdelenmesi gerekir. Hukukumuzda ilke olarak kısmi dava açılması mümkündür. Çünkü yasalarımızda bir alacak hakkının bir bölümünün dava edilip geriye kalanının ikinci bir dava ile istenmesini engelleyen bir hüküm yoktur. Davacı, dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak kısmi dava açar. Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkar olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Özel Dairelerce oybirliği ile benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir. Bunun gibi, kısmi dava ile alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan kesimi için hak düşürücü süre korunmuş olur. Kısmi dava dışı kalan(saklı tutulan) alacak kesimi hakkında hak düşürücü süre korunmuş olmaz.

         Bu genel açıklamalardan sonra somut olayın irdelenmesine gelince; Davacı, açtığı kısmi dava ile fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle talepte bulunmuş, kıdem tazminatı için fesih tarihinden sair alacakları için ihtarnamenin tebliğ tarihinden itibaren faiz istemiştir. İlk davadan önce temerrüd ihtarının keşide edilmediği hallerde, kısmi davanın, dava edilmeyen fakat saklı tutulan miktar bakımından borçluyu temerrüde düşürmeyeceği yargısal kararlarda benimsenmektedir. Çünkü açılan kısmi dava ancak, dava konusu edilen miktar kadar davalıyı temerrüde düşürür. Bilinmeyen ve yargılama aşamasında bilirkişi raporu ile ortaya çıkan ve kısmi ıslaha konu olan kesim için, kısmi dava dilekçesinin borçluyu temerrüde düşüreceğinden söz edilemez. (Y.5.H.D. 4.5.1989 E:23307 K:9906, Y.H.G.K. 3.7.2002 E:2002/9-564 K:572)

         Yine kısmi davadan önce borçlu temerrüde düşürülmemiş, davacı(alacaklı) kısmi davanın devamı sırasında müddeabihi arttırmış ise, kısmi ıslah ile davalı temerrüde düşeceği için, bu kesim için kısmi ıslah tarihinden itibaren faiz yürütüleceği, yargı kararlarında benimsenmiştir.(Y.H.G.K. 3.7.2002 E:2002/9-564 K:2002/572)

         Davacı (alacaklı) açacağı kısmi davadan önce borçluyu temerrüde düşürmüş ve yargılamanın devamı sırasında kısmi ıslah yolu ile müddeabihi arttırmış veya ek dava açmış ve kısmi dava ile birleştirilmiş ise, bu temerrüd ihtarının bu iki halde borçlunun temerrüdünü oluşturup oluşturmayacağı sorununun da çözümlenmesi gerekir.

         Bütün borçlar açısından olduğu gibi, para borçları bakımından da temerrüdün temel şartı borcun muaccel hale gelmiş bulunmasıdır.

         BK.nun 74.maddesinin mehazına göre “ifa zamanı ne sözleşmeyle ne de borç ilişkisinin niteliğiyle belirlenmiş bulunmadıkça, borç hemen ifa edilebilir ve ifası derhal talep olunabilir” BK.74.maddesi çerçevesinde ifa zamanı bakımından kural, borcun herhangi bir vadeye bağlı bulunmaması ve doğumu anından itibaren muaccel olmasıdır. Borcun ifası için bir vade öngörülmüşse ilke olarak bu vadenin gelmesiyle muacceliyet oluşacaktır. Borcun muaccel hale gelmesi borçlu temerrüdünün ana şartı ise de, tek başına temerrüdü sağlamaya yeterli değildir. BK. 101/f-1.e göre “muaccel bir borcun borçlusu alacaklının ihtarı ile mütemerrit olur” denilmiştir. Öyleyse borçlunun temerrüde düşmesi için ihtarın kural olarak şart  kılındığı anlaşılmaktadır. Genel olarak ihtarın normal gerçekleşme tarzı, alacaklının sırf ödeme talebinden ibaret iradesini borçluya iletmesidir. Alacaklı tarafından borçluya yöneltilen ihtar, onun ödemeyi talep edildiğini tereddüte yer bırakmayacak biçimde açık ve kesin bu şekilde ortaya koymalıdır. Uygulamada ihtar yerine geçen işlem olarak dava açılması veya icra takibi yapılması halinde de temerrüdün oluşacağı kabul edilmektedir.

         O halde bir borç ilişkisinde alacaklının temerrüt faizi talep edebilmesi için, iki temel şartın bir arada bulunması gerekir. Borcun bir para borcu olması ve borçlu temerrüdünün gerçekleşmesi gerekir.

         Bu ilkeleri somut olaya uyguladığımızda; davacı, kısmi davayı açmadan önce doğan para borcu için işverene gönderdiği ihtarnamede fazla çalışmalara ilişkin alacaklarını, hafta sonu çalışmalarına ilişkin alacaklarını, milli ve dini bayramlardaki çalışmalarına ilişkin alacaklarını, kullanmadığı yıllık izinlerine ilişkin alacaklarının derhal bankadaki hesabına yatırılmasını, aksi halde alacaklarını faizi ile tahsil edeceğini ihtaren bildirmiş, ihtarname işverene usulünce uygun olarak tebliğ edilmiş bulunduğundan ihtarnamede sayılan alacaklar için davadan önce temerrüt oluşmuştur.

         1-Bu nedenle ücret alacağı dışındaki alacaklar için ihtarnamenin tebliği ile temerrüt oluştuğundan kısmi davadaki istek ve kısmi ıslahla arttırılan miktara temerrüt tarihinden itibaren  faiz yürütülmesi gerekir ise de mahkemece bu iki istek için ilk dava tarihi bulunan 21.5.2001 tarihinden itibaren faiz yürütülmesi doğru değilse de temyiz edenin sıfatı nedeni ile bu husus bozma nedeni yapılmamıştır. Bu nedenlerle direnme kararı yerindedir.

         2-Davacı ihtarnamede ücret alacağını talep etmemiş olup, bu kesim için işveren davadan önce temerrüde düşürülmediğinden kısmi dava ile istenen miktara bu davanın açıldığı 21.5.2001 tarihinden, kısmi ıslahla arttırılan miktara, kısmi ıslahın yapıldığı 21.3.2002 tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerekirken ücret alacağı talebinin tümüne 21.5.2001 ilk dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Ücret alacağı yönündeki direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

         SONUÇ:1-Yukarıda(1) numaralı bentte yazılı nedenle davalı vekilinin fazla çalışma alacağı, ulusal bayram ve genel tatil alacağı  yönündeki temyiz itirazlarının reddi ile bu alacaklar yönünden verilen   direnme karanının ONANMASINA,

            2-Yukarıda (2) numaralı bentte yazılı nedenle davalı vekilinin ücret alacağı yönündeki temyiz itirazlarının kabulü ile  ücret alacağı yönündeki direnme kararının BOZULMASINA…

HGK. 05.03.2003 T. E:2003/9-76, K:2003/126

Aynı doğrultudadır; HGK. 05.03.2003 T. E:2003/9-77, K:2003/127, HGK. 05.03.2003 T. E:2003/9-78, K:2003/128, HGK. 05.03.2003 T. E:2003/9-79, K:2003/129, HGK. 05.03.2003 T. E:2003/9-80, K:2003/130, HGK. 05.03.2003 T. E:2003/9-133, K:2003/131, HGK. 05.03.2003 T. E:2003/9-134, K:2003/132


Davacı ihtarnamede ücret alacağını talep etmemiş olup, bu kesim için işveren davadan önce temerrüde düşürülmediğinden kısmi dava ile istenen miktara bu davanın açıldığı 21.5.2001 tarihinden, kısmi ıslahla arttırılan miktara, kısmi ıslahın yapıldığı 21.3.2002 tarihinden itibaren faize hükmedilmesinin gerekeceği-

HGK. 05.03.2003 T. E: 9-77, K: 127

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;  Ankara 2.İş Mahkemesince davanın kısmen kabul-kısmen reddine  dair verilen  14.5.2002  gün ve 2001/289-2002/224 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  9.Hukuk Dairesinin 17.9.2002 gün ve 14732-15413  sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

         2-Kıdem tazminatı dışındaki alacaklar için ıslahla istenilen bakiye miktarlara ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi Hukuk Genel Kurulunun Dairemizce benimsenen görüşüne göre gerektiği halde ilk dava gününden faize karar verilmesi hatalıdır ...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalılardan Huzur Kargo vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

            Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Davacı, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle 21.5.2001 tarihinde açtığı kısmi davada kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti, vergi iadesi ile hafta ve bayram tatili gündeliklerinden şimdilik toplam 640.000.000.TL.nın kıdem tazminatının fesih tarihinden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile, sair alacaklarının ihtarnamenin tebliği tarihinden itibaren yasal faizleri ile birlikte tahsilini istemiştir.

         Bilirkişi raporundan sonra verdiği 21.3.2002 tarihli dilekçe ile kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti, vergi iadesi ile hafta ve bayram tatili gündelikleri miktarını rapor doğrultusunda arttırmak suretiyle alacağının bu geri kalan bölümünün de kıdem tazminatının fesih tarihinden işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile, sair alacaklarının ihtarnamenin tebliğinden itibaren yasal faizleri ile birlikte hüküm altına alınmasını talep etmiştir.

         Mahkemenin kıdem tazminatının 7.5.2001 fesih tarihinden itibaren en yüksek banka mevduat faizi, diğer alacakların 21.5.2001 kısmi dava tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsiline” dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenle Özel Dairece bozulmuştur.

         Mahkemece, “kısmi davadan önce işverene ihtarname çekilip tebliğ edildiği, ihtarnamede ödeme günü belirtilmediğinden kısmi davada istenen miktarlar ile sonradan arttırılan kalemlere ilişkin miktarlara 21.5.2001 kısmi dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerektiği” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

         Bilindiği gibi  HUMK.nun 87.maddesinin son cümlesinde “müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez” hükmü vardı. Anayasa Mahkemesinin Resmi Gazetenin 4.11.2000 tarihli nüshasında yayınlanan 20.7.1999 tarih  1999/1 E,   1999/33  K. Sayılı kararı ile dava açıldıktan sonra davacının müddeabihi “ıslah”yoluyla artırılmasını önleyen bu kural bir hakkın elde edilmesini zorlaştırdığından ve itiraz konusu kural, davacıyı ikinci kez dava açmaya zorlaması nedeniyle Anayasa’nın Hukuk Devleti ilkesine ve hak arama özgürlüğünü kısıtladığından, Anayasaya aykırı bulunduğundan iptal edilmiştir.

         Bundan böyle davacı, dava dilekçesinde gösterdiği müddeabihi (davalı muvafakat etmese bile) aynı dava içinde ıslah yolu ile arttırabilecektir. Bu düzenleme, davacının ilk dava dilekçesinde saklı tuttuğu fazlaya ilişkin hakkını ek bir dava ile istemesine engel olmayacaktır.

         Islahın sonuçlarına gelince; Islah, taraflardan birinin yapmış olduğu bir usul işlemini tamamen veya kısmen düzeltilmesine denir. (HUMK m.83) Islah tahkikata tabi davalarda tahkikat bitinceye kadar ve tahkikata tabi olmayan davalarda ise yargılamanın bitimine kadar yapılabilir(HUMK m.84). Yargıtay’ın 4.2.1948 gün 10/3 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararına göre hükmün Yargıtay’ca bozulması üzerine, hüküm mahkemesinde yeni tahkikat sırasında ıslah yapılması mümkün değildir. HUMK.nun 85.maddesi gereğince ıslah muayyen celsede diğer taraf hazır olduğu halde yapılabileceği gibi, diğer tarafa tebliğ edilmek şartıyla dilekçe ile de yapılabilir. Islah tek taraflı bir irade beyanı ile olup, ıslahın geçerliliği için karşı tarafın ve mahkemenin kabulüne gerek yoktur. Ancak ıslah eden taraf bu tarihe kadar olan yargılama giderleriyle, karşı taraf için mahkemenin takdir edeceği zarar ve ziyanı karşı tarafın talebi üzerine davada mahkum olmuş gibi derhal mahkeme veznesine ödemeye mecburdur(HUMK m.86/1).Karşı tarafın zarar ve ziyan konusunda bir talebi yoksa mahkeme resen (kendiliğinden) bu masraflar yatırılmadı diye ıslah talebini red edemez.

         Davanın tamamen ıslahı durumunda, dava dilekçesinden itibaren bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasını gerektirir(HUMK m.87).Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda, davanın tamamen ıslahında yeni bir dava açılmamış sayılacak, tamamen ıslah edilen dava ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan bunun doğal sonucu olarak, zamanaşımı hak düşürücü süre ilk davanın açıldığı tarihteki duruma göre dikkate alınacaktır. Onun için davanın tamamen ıslahında ıslah olunan dava, ilk dava gününde açılmış sayılacaktır

         Davanın kısmen ıslahında ise, örneğin müddeabihi aynı davada arttırması, davasını genişletmesi hallerinde, kısmi ıslahtan söz edilebilecektir. Bu durumda o zamana kadar yapılmış, bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasına imkan yoktur.Davanın kısmen ıslahını düzenleyen HUMK.nun 87 c.1.de “bunu (ıslahı) yapan tarafın teşmil edeceği noktadan itibaren” dediğine göre, davacının davasını kısmen ıslah etmesi halinde, hangi usul işlemlerinin yapılmamış sayılması gerekeceği davacının iradesine göre yorumlanacaktır. Davanın ıslah edilmeyen kesimine ilişkin usul işlemleri ise geçerli olmakla devam edecektir. Kısmı ıslah halinde davacı, ıslah yolu ile müddeabihi arttırabileceği için, kısmi dava açan davacı, alacağının saklı tuttuğu bölümünü sonradan aynı davada talep edebilecektir. Asıl alacağını ilk davada talep eden alacaklı (davacı) davalı (borçlu) muvafakat etmezse kısmi ıslah yolu ile aynı davada faiz isteyebilecektir.

         Sırası gelmişken kısmi davanın açılması şartlarının da irdelenmesi gerekir. Hukukumuzda ilke olarak kısmi dava açılması mümkündür. Çünkü yasalarımızda bir alacak hakkının bir bölümünün dava edilip geriye kalanının ikinci bir dava ile istenmesini engelleyen bir hüküm yoktur. Davacı, dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak kısmi dava açar. Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkar olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Özel Dairelerce oybirliği ile benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir. Bunun gibi, kısmi dava ile alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan kesimi için hak düşürücü süre korunmuş olur. Kısmi dava dışı kalan(saklı tutulan) alacak kesimi hakkında hak düşürücü süre korunmuş olmaz.

         Bu genel açıklamalardan sonra somut olayın irdelenmesine gelince; Davacı, açtığı kısmi dava ile fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle talepte bulunmuş, kıdem tazminatı için fesih tarihinden sair alacakları için ihtarnamenin tebliğ tarihinden itibaren faiz istemiştir. İlk davadan önce temerrüd ihtarının keşide edilmediği hallerde, kısmi davanın, dava edilmeyen fakat saklı tutulan miktar bakımından borçluyu temerrüde düşürmeyeceği yargısal kararlarda benimsenmektedir. Çünkü açılan kısmi dava ancak, dava konusu edilen miktar kadar davalıyı temerrüde düşürür. Bilinmeyen ve yargılama aşamasında bilirkişi raporu ile ortaya çıkan ve kısmi ıslaha konu olan kesim için, kısmi dava dilekçesinin borçluyu temerrüde düşüreceğinden söz edilemez. (Y.5.H.D. 4.5.1989 E:23307 K:9906, Y.H.G.K. 3.7.2002 E:2002/9-564 K:572)

         Yine kısmi davadan önce borçlu temerrüde düşürülmemiş, davacı(alacaklı) kısmi davanın devamı sırasında müddeabihi arttırmış ise, kısmi ıslah ile davalı temerrüde düşeceği için, bu kesim için kısmi ıslah tarihinden itibaren faiz yürütüleceği, yargı kararlarında benimsenmiştir.(Y.H.G.K. 3.7.2002 E:2002/9-564 K:2002/572)

         Davacı (alacaklı) açacağı kısmi davadan önce borçluyu temerrüde düşürmüş ve yargılamanın devamı sırasında kısmi ıslah yolu ile müddeabihi arttırmış veya ek dava açmış ve kısmi dava ile birleştirilmiş ise, bu temerrüd ihtarının bu iki halde borçlunun temerrüdünü oluşturup oluşturmayacağı sorununun da çözümlenmesi gerekir.

         Bütün borçlar açısından olduğu gibi, para borçları bakımından da temerrüdün temel şartı borcun muaccel hale gelmiş bulunmasıdır.

         BK.nun 74.maddesinin mehazına göre “ifa zamanı ne sözleşmeyle ne de borç ilişkisinin niteliğiyle belirlenmiş bulunmadıkça, borç hemen ifa edilebilir ve ifası derhal talep olunabilir” BK.74.maddesi çerçevesinde ifa zamanı bakımından kural, borcun herhangi bir vadeye bağlı bulunmaması ve doğumu anından itibaren muaccel olmasıdır. Borcun ifası için bir vade öngörülmüşse ilke olarak bu vadenin gelmesiyle muacceliyet oluşacaktır. Borcun muaccel hale gelmesi borçlu temerrüdünün ana şartı ise de, tek başına temerrüdü sağlamaya yeterli değildir. BK. 101/f-1.e göre “muaccel bir borcun borçlusu alacaklının ihtarı ile mütemerrit olur” denilmiştir. Öyleyse borçlunun temerrüde düşmesi için ihtarın kural olarak şart  kılındığı anlaşılmaktadır. Genel olarak ihtarın normal gerçekleşme tarzı, alacaklının sırf ödeme talebinden ibaret iradesini borçluya iletmesidir. Alacaklı tarafından borçluya yöneltilen ihtar, onun ödemeyi talep edildiğini tereddüte yer bırakmayacak biçimde açık ve kesin bu şekilde ortaya koymalıdır. Uygulamada ihtar yerine geçen işlem olarak dava açılması veya icra takibi yapılması halinde de temerrüdün oluşacağı kabul edilmektedir.

         O halde bir borç ilişkisinde alacaklının temerrüt faizi talep edebilmesi için, iki temel şartın bir arada bulunması gerekir. Borcun bir para borcu olması ve borçlu temerrüdünün gerçekleşmesi gerekir.

         Bu ilkeleri somut olaya uyguladığımızda; davacı, kısmi davayı açmadan önce doğan para borcu için işverene gönderdiği ihtarnamede fazla çalışmalara ilişkin alacaklarını, hafta sonu çalışmalarına ilişkin alacaklarını, milli ve dini bayramlardaki çalışmalarına ilişkin alacaklarını, kullanmadığı yıllık izinlerine ilişkin alacaklarının derhal bankadaki hesabına yatırılmasını, aksi halde alacaklarını faizi ile tahsil edeceğini ihtaren bildirmiş, ihtarname işverene usulünce uygun olarak tebliğ edilmiş bulunduğundan ihtarnamede sayılan alacaklar için davadan önce temerrüt oluşmuştur.

         1-Bu nedenle ücret alacağı dışındaki alacaklar için ihtarnamenin tebliği ile temerrüt oluştuğundan kısmi davadaki istek ve kısmi ıslahla arttırılan miktara temerrüt tarihinden itibaren  faiz yürütülmesi gerekir ise de mahkemece bu iki istek için ilk dava tarihi bulunan 21.5.2001 tarihinden itibaren faiz yürütülmesi doğru değilse de temyiz edenin sıfatı nedeni ile bu husus bozma nedeni yapılmamıştır. Bu nedenlerle direnme kararı yerindedir.

         2-Davacı ihtarnamede ücret alacağını talep etmemiş olup, bu kesim için işveren davadan önce temerrüde düşürülmediğinden kısmi dava ile istenen miktara bu davanın açıldığı 21.5.2001 tarihinden, kısmi ıslahla arttırılan miktara, kısmi ıslahın yapıldığı 21.3.2002 tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerekirken ücret alacağı talebinin tümüne 21.5.2001 ilk dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Ücret alacağı yönündeki direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

         SONUÇ:1-Yukarıda(1) numaralı bentte yazılı nedenle davalı vekilinin fazla çalışma alacağı, ulusal bayram ve genel tatil alacağı  yönündeki temyiz itirazlarının reddi ile bu alacaklar yönünden verilen   direnme karanının ONANMASINA,

            2-Yukarıda (2) numaralı bentte yazılı nedenle davalı vekilinin ücret alacağı yönündeki temyiz itirazlarının kabulü ile  ücret alacağı yönündeki direnme kararının BOZULMASINA…


DAVACI İHTARNAMEDE ÜCRET ALACAĞINI TALEP ETMEMİŞ OLUP, BU KESİM İÇİN İŞVEREN DAVADAN ÖNCE TEMERRÜDE DÜŞÜRÜLMEDİĞİNDEN KISMİ DAVA İLE İSTENEN MİKTARA BU DAVANIN AÇILDIĞI 21.5.2001 TARİHİNDEN, KISMİ ISLAHLA ARTTIRILAN MİKTARA, KISMİ ISLAHIN YAPILDIĞI 21.3.2002 TARİHİNDEN İTİBAREN FAİZE HÜKMEDİLMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 05.03.2003 T. E: 9-78, K: 128

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;  Ankara 2.İş Mahkemesince davanın kısmen kabul-kısmen reddine  dair verilen  14.5.2002  gün ve 2001/289-2002/224 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  9.Hukuk Dairesinin 17.9.2002 gün ve 14732-15413  sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

         2-Kıdem tazminatı dışındaki alacaklar için ıslahla istenilen bakiye miktarlara ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi Hukuk Genel Kurulunun Dairemizce benimsenen görüşüne göre gerektiği halde ilk dava gününden faize karar verilmesi hatalıdır ...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalılardan Huzur Kargo vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

            Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Davacı, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle 21.5.2001 tarihinde açtığı kısmi davada kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti, vergi iadesi ile hafta ve bayram tatili gündeliklerinden şimdilik toplam 640.000.000.TL.nın kıdem tazminatının fesih tarihinden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile, sair alacaklarının ihtarnamenin tebliği tarihinden itibaren yasal faizleri ile birlikte tahsilini istemiştir.

         Bilirkişi raporundan sonra verdiği 21.3.2002 tarihli dilekçe ile kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti, vergi iadesi ile hafta ve bayram tatili gündelikleri miktarını rapor doğrultusunda arttırmak suretiyle alacağının bu geri kalan bölümünün de kıdem tazminatının fesih tarihinden işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile, sair alacaklarının ihtarnamenin tebliğinden itibaren yasal faizleri ile birlikte hüküm altına alınmasını talep etmiştir.

         Mahkemenin kıdem tazminatının 7.5.2001 fesih tarihinden itibaren en yüksek banka mevduat faizi, diğer alacakların 21.5.2001 kısmi dava tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsiline” dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenle Özel Dairece bozulmuştur.

         Mahkemece, “kısmi davadan önce işverene ihtarname çekilip tebliğ edildiği, ihtarnamede ödeme günü belirtilmediğinden kısmi davada istenen miktarlar ile sonradan arttırılan kalemlere ilişkin miktarlara 21.5.2001 kısmi dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerektiği” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

         Bilindiği gibi  HUMK.nun 87.maddesinin son cümlesinde “müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez” hükmü vardı. Anayasa Mahkemesinin Resmi Gazetenin 4.11.2000 tarihli nüshasında yayınlanan 20.7.1999 tarih  1999/1 E,   1999/33  K. Sayılı kararı ile dava açıldıktan sonra davacının müddeabihi “ıslah”yoluyla artırılmasını önleyen bu kural bir hakkın elde edilmesini zorlaştırdığından ve itiraz konusu kural, davacıyı ikinci kez dava açmaya zorlaması nedeniyle Anayasa’nın Hukuk Devleti ilkesine ve hak arama özgürlüğünü kısıtladığından, Anayasaya aykırı bulunduğundan iptal edilmiştir.

         Bundan böyle davacı, dava dilekçesinde gösterdiği müddeabihi (davalı muvafakat etmese bile) aynı dava içinde ıslah yolu ile arttırabilecektir. Bu düzenleme, davacının ilk dava dilekçesinde saklı tuttuğu fazlaya ilişkin hakkını ek bir dava ile istemesine engel olmayacaktır.

         Islahın sonuçlarına gelince; Islah, taraflardan birinin yapmış olduğu bir usul işlemini tamamen veya kısmen düzeltilmesine denir. (HUMK m.83) Islah tahkikata tabi davalarda tahkikat bitinceye kadar ve tahkikata tabi olmayan davalarda ise yargılamanın bitimine kadar yapılabilir(HUMK m.84). Yargıtay’ın 4.2.1948 gün 10/3 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararına göre hükmün Yargıtay’ca bozulması üzerine, hüküm mahkemesinde yeni tahkikat sırasında ıslah yapılması mümkün değildir. HUMK.nun 85.maddesi gereğince ıslah muayyen celsede diğer taraf hazır olduğu halde yapılabileceği gibi, diğer tarafa tebliğ edilmek şartıyla dilekçe ile de yapılabilir. Islah tek taraflı bir irade beyanı ile olup, ıslahın geçerliliği için karşı tarafın ve mahkemenin kabulüne gerek yoktur. Ancak ıslah eden taraf bu tarihe kadar olan yargılama giderleriyle, karşı taraf için mahkemenin takdir edeceği zarar ve ziyanı karşı tarafın talebi üzerine davada mahkum olmuş gibi derhal mahkeme veznesine ödemeye mecburdur(HUMK m.86/1).Karşı tarafın zarar ve ziyan konusunda bir talebi yoksa mahkeme resen (kendiliğinden) bu masraflar yatırılmadı diye ıslah talebini red edemez.

         Davanın tamamen ıslahı durumunda, dava dilekçesinden itibaren bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasını gerektirir(HUMK m.87).Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda, davanın tamamen ıslahında yeni bir dava açılmamış sayılacak, tamamen ıslah edilen dava ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan bunun doğal sonucu olarak, zamanaşımı hak düşürücü süre ilk davanın açıldığı tarihteki duruma göre dikkate alınacaktır. Onun için davanın tamamen ıslahında ıslah olunan dava, ilk dava gününde açılmış sayılacaktır.

         Davanın kısmen ıslahında ise, örneğin müddeabihi aynı davada arttırması, davasını genişletmesi hallerinde, kısmi ıslahtan söz edilebilecektir. Bu durumda o zamana kadar yapılmış, bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasına imkan yoktur.Davanın kısmen ıslahını düzenleyen HUMK.nun 87 c.1.de “bunu (ıslahı) yapan tarafın teşmil edeceği noktadan itibaren” dediğine göre, davacının davasını kısmen ıslah etmesi halinde, hangi usul işlemlerinin yapılmamış sayılması gerekeceği davacının iradesine göre yorumlanacaktır. Davanın ıslah edilmeyen kesimine ilişkin usul işlemleri ise geçerli olmakla devam edecektir(Bkz. Prof.Dr. Baki Kuru  a.g.e sh:4018). Kısmı ıslah halinde davacı, ıslah yolu ile müddeabihi arttırabileceği için, kısmi dava açan davacı, alacağının saklı tuttuğu bölümünü sonradan aynı davada talep edebilecektir. Asıl alacağını ilk davada talep eden alacaklı (davacı) davalı (borçlu) muvafakat etmezse kısmi ıslah yolu ile aynı davada faiz isteyebilecektir.

         Sırası gelmişken kısmi davanın açılması şartlarının da irdelenmesi gerekir. Hukukumuzda ilke olarak kısmi dava açılması mümkündür. Çünkü yasalarımızda bir alacak hakkının bir bölümünün dava edilip geriye kalanının ikinci bir dava ile istenmesini engelleyen bir hüküm yoktur. Davacı, dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak kısmi dava açar. Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkar olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Özel Dairelerce oybirliği ile benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir. Bunun gibi, kısmi dava ile alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan kesimi için hak düşürücü süre korunmuş olur. Kısmi dava dışı kalan(saklı tutulan) alacak kesimi hakkında hak düşürücü süre korunmuş olmaz.

         Bu genel açıklamalardan sonra somut olayın irdelenmesine gelince; Davacı, açtığı kısmi dava ile fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle talepte bulunmuş, kıdem tazminatı için fesih tarihinden sair alacakları için ihtarnamenin tebliğ tarihinden itibaren faiz istemiştir. İlk davadan önce temerrüd ihtarının keşide edilmediği hallerde, kısmi davanın, dava edilmeyen fakat saklı tutulan miktar bakımından borçluyu temerrüde düşürmeyeceği yargısal kararlarda benimsenmektedir. Çünkü açılan kısmi dava ancak, dava konusu edilen miktar kadar davalıyı temerrüde düşürür. Bilinmeyen ve yargılama aşamasında bilirkişi raporu ile ortaya çıkan ve kısmi ıslaha konu olan kesim için, kısmi dava dilekçesinin borçluyu temerrüde düşüreceğinden söz edilemez.

         Yine kısmi davadan önce borçlu temerrüde düşürülmemiş, davacı(alacaklı) kısmi davanın devamı sırasında müddeabihi arttırmış ise, kısmi ıslah ile davalı temerrüde düşeceği için, bu kesim için kısmi ıslah tarihinden itibaren faiz yürütüleceği, yargı kararlarında benimsenmiştir.

         Davacı (alacaklı) açacağı kısmi davadan önce borçluyu temerrüde düşürmüş ve yargılamanın devamı sırasında kısmi ıslah yolu ile müddeabihi arttırmış veya ek dava açmış ve kısmi dava ile birleştirilmiş ise, bu temerrüd ihtarının bu iki halde borçlunun temerrüdünü oluşturup oluşturmayacağı sorununun da çözümlenmesi gerekir.

         Bütün borçlar açısından olduğu gibi, para borçları bakımından da temerrüdün temel şartı borcun muaccel hale gelmiş bulunmasıdır.

         BK.nun 74.maddesinin mehazına göre “ifa zamanı ne sözleşmeyle ne de borç ilişkisinin niteliğiyle belirlenmiş bulunmadıkça, borç hemen ifa edilebilir ve ifası derhal talep olunabilir” BK.74.maddesi çerçevesinde ifa zamanı bakımından kural, borcun herhangi bir vadeye bağlı bulunmaması ve doğumu anından itibaren muaccel olmasıdır. Borcun ifası için bir vade öngörülmüşse ilke olarak bu vadenin gelmesiyle muacceliyet oluşacaktır. Borcun muaccel hale gelmesi borçlu temerrüdünün ana şartı ise de, tek başına temerrüdü sağlamaya yeterli değildir. BK. 101/f-1.e göre “muaccel bir borcun borçlusu alacaklının ihtarı ile mütemerrit olur” denilmiştir. Öyleyse borçlunun temerrüde düşmesi için ihtarın kural olarak şart  kılındığı anlaşılmaktadır. Genel olarak ihtarın normal gerçekleşme tarzı, alacaklının sırf ödeme talebinden ibaret iradesini borçluya iletmesidir. Alacaklı tarafından borçluya yöneltilen ihtar, onun ödemeyi talep edildiğini tereddüte yer bırakmayacak biçimde açık ve kesin bu şekilde ortaya koymalıdır. Uygulamada ihtar yerine geçen işlem olarak dava açılması veya icra takibi yapılması halinde de temerrüdün oluşacağı kabul edilmektedir

         O halde bir borç ilişkisinde alacaklının temerrüt faizi talep edebilmesi için, iki temel şartın bir arada bulunması gerekir. Borcun bir para borcu olması ve borçlu temerrüdünün gerçekleşmesi gerekir.

         Bu ilkeleri somut olaya uyguladığımızda; davacı, kısmi davayı açmadan önce doğan para borcu için işverene gönderdiği ihtarnamede fazla çalışmalara ilişkin alacaklarını, hafta sonu çalışmalarına ilişkin alacaklarını, milli ve dini bayramlardaki çalışmalarına ilişkin alacaklarını, kullanmadığı yıllık izinlerine ilişkin alacaklarının derhal bankadaki hesabına yatırılmasını, aksi halde alacaklarını faizi ile tahsil edeceğini ihtaren bildirmiş, ihtarname işverene usulünce uygun olarak tebliğ edilmiş bulunduğundan ihtarnamede sayılan alacaklar için davadan önce temerrüt oluşmuştur.

         1-Bu nedenle ücret alacağı dışındaki alacaklar için ihtarnamenin tebliği ile temerrüt oluştuğundan kısmi davadaki istek ve kısmi ıslahla arttırılan miktara temerrüt tarihinden itibaren  faiz yürütülmesi gerekir ise de mahkemece bu iki istek için ilk dava tarihi bulunan 21.5.2001 tarihinden itibaren faiz yürütülmesi doğru değilse de temyiz edenin sıfatı nedeni ile bu husus bozma nedeni yapılmamıştır. Bu nedenlerle direnme kararı yerindedir.

         2-Davacı ihtarnamede ücret alacağını talep etmemiş olup, bu kesim için işveren davadan önce temerrüde düşürülmediğinden kısmi dava ile istenen miktara bu davanın açıldığı 21.5.2001 tarihinden, kısmi ıslahla arttırılan miktara, kısmi ıslahın yapıldığı 21.3.2002 tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerekirken ücret alacağı talebinin tümüne 21.5.2001 ilk dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Ücret alacağı yönündeki direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

         SONUÇ:1-Yukarıda(1) numaralı bentte yazılı nedenle davalı vekilinin fazla çalışma alacağı, ulusal bayram ve genel tatil alacağı  yönündeki temyiz itirazlarının reddi ile bu alacaklar yönünden verilen   direnme karanının ONANMASINA,

            2-Yukarıda (2) numaralı bentte yazılı nedenle davalı vekilinin ücret alacağı yönündeki temyiz itirazlarının kabulü ile  ücret alacağı yönündeki direnme kararının BOZULMASINA…


DAVACI İHTARNAMEDE ÜCRET ALACAĞINI TALEP ETMEMİŞ OLUP, BU KESİM İÇİN İŞVEREN DAVADAN ÖNCE TEMERRÜDE DÜŞÜRÜLMEDİĞİNDEN KISMİ DAVA İLE İSTENEN MİKTARA BU DAVANIN AÇILDIĞI 21.5.2001 TARİHİNDEN, KISMİ ISLAHLA ARTTIRILAN MİKTARA, KISMİ ISLAHIN YAPILDIĞI 21.3.2002 TARİHİNDEN İTİBAREN FAİZE HÜKMEDİLMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 05.03.2003 T. E: 9-79, K: 129

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;  Ankara 2.İş Mahkemesince davanın kısmen kabul-kısmen reddine  dair verilen  14.5.2002  gün ve 2001/289-2002/224 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  9.Hukuk Dairesinin 17.9.2002 gün ve 14732-15413  sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

         2-Kıdem tazminatı dışındaki alacaklar için ıslahla istenilen bakiye miktarlara ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi Hukuk Genel Kurulunun Dairemizce benimsenen görüşüne göre gerektiği halde ilk dava gününden faize karar verilmesi hatalıdır ...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalılardan Huzur Kargo vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

            Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Davacı, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle 21.5.2001 tarihinde açtığı kısmi davada kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti, vergi iadesi ile hafta ve bayram tatili gündeliklerinden şimdilik toplam 640.000.000.TL.nın kıdem tazminatının fesih tarihinden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile, sair alacaklarının ihtarnamenin tebliği tarihinden itibaren yasal faizleri ile birlikte tahsilini istemiştir.

         Bilirkişi raporundan sonra verdiği 21.3.2002 tarihli dilekçe ile kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti, vergi iadesi ile hafta ve bayram tatili gündelikleri miktarını rapor doğrultusunda arttırmak suretiyle alacağının bu geri kalan bölümünün de kıdem tazminatının fesih tarihinden işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile, sair alacaklarının ihtarnamenin tebliğinden itibaren yasal faizleri ile birlikte hüküm altına alınmasını talep etmiştir.

         Mahkemenin kıdem tazminatının 7.5.2001 fesih tarihinden itibaren en yüksek banka mevduat faizi, diğer alacakların 21.5.2001 kısmi dava tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsiline” dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenle Özel Dairece bozulmuştur.

         Mahkemece, “kısmi davadan önce işverene ihtarname çekilip tebliğ edildiği, ihtarnamede ödeme günü belirtilmediğinden kısmi davada istenen miktarlar ile sonradan arttırılan kalemlere ilişkin miktarlara 21.5.2001 kısmi dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerektiği” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

         Bilindiği gibi  HUMK.nun 87.maddesinin son cümlesinde “müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez” hükmü vardı. Anayasa Mahkemesinin Resmi Gazetenin 4.11.2000 tarihli nüshasında yayınlanan 20.7.1999 tarih  1999/1 E,   1999/33  K. Sayılı kararı ile dava açıldıktan sonra davacının müddeabihi “ıslah”yoluyla artırılmasını önleyen bu kural bir hakkın elde edilmesini zorlaştırdığından ve itiraz konusu kural, davacıyı ikinci kez dava açmaya zorlaması nedeniyle Anayasa’nın Hukuk Devleti ilkesine ve hak arama özgürlüğünü kısıtladığından, Anayasaya aykırı bulunduğundan iptal edilmiştir.

         Bundan böyle davacı, dava dilekçesinde gösterdiği müddeabihi (davalı muvafakat etmese bile) aynı dava içinde ıslah yolu ile arttırabilecektir. Bu düzenleme, davacının ilk dava dilekçesinde saklı tuttuğu fazlaya ilişkin hakkını ek bir dava ile istemesine engel olmayacaktır.

         Islahın sonuçlarına gelince; Islah, taraflardan birinin yapmış olduğu bir usul işlemini tamamen veya kısmen düzeltilmesine denir. (HUMK m.83) Islah tahkikata tabi davalarda tahkikat bitinceye kadar ve tahkikata tabi olmayan davalarda ise yargılamanın bitimine kadar yapılabilir(HUMK m.84). Yargıtay’ın 4.2.1948 gün 10/3 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararına göre hükmün Yargıtay’ca bozulması üzerine, hüküm mahkemesinde yeni tahkikat sırasında ıslah yapılması mümkün değildir. HUMK.nun 85.maddesi gereğince ıslah muayyen celsede diğer taraf hazır olduğu halde yapılabileceği gibi, diğer tarafa tebliğ edilmek şartıyla dilekçe ile de yapılabilir. Islah tek taraflı bir irade beyanı ile olup, ıslahın geçerliliği için karşı tarafın ve mahkemenin kabulüne gerek yoktur. Ancak ıslah eden taraf bu tarihe kadar olan yargılama giderleriyle, karşı taraf için mahkemenin takdir edeceği zarar ve ziyanı karşı tarafın talebi üzerine davada mahkum olmuş gibi derhal mahkeme veznesine ödemeye mecburdur(HUMK m.86/1).Karşı tarafın zarar ve ziyan konusunda bir talebi yoksa mahkeme resen (kendiliğinden) bu masraflar yatırılmadı diye ıslah talebini red edemez.

         Davanın tamamen ıslahı durumunda, dava dilekçesinden itibaren bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasını gerektirir(HUMK m.87).Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda, davanın tamamen ıslahında yeni bir dava açılmamış sayılacak, tamamen ıslah edilen dava ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan bunun doğal sonucu olarak, zamanaşımı hak düşürücü süre ilk davanın açıldığı tarihteki duruma göre dikkate alınacaktır. Onun için davanın tamamen ıslahında ıslah olunan dava, ilk dava gününde açılmış sayılacaktır.

         Davanın kısmen ıslahında ise, örneğin müddeabihi aynı davada arttırması, davasını genişletmesi hallerinde, kısmi ıslahtan söz edilebilecektir. Bu durumda o zamana kadar yapılmış, bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasına imkan yoktur.Davanın kısmen ıslahını düzenleyen HUMK.nun 87 c.1.de “bunu (ıslahı) yapan tarafın teşmil edeceği noktadan itibaren” dediğine göre, davacının davasını kısmen ıslah etmesi halinde, hangi usul işlemlerinin yapılmamış sayılması gerekeceği davacının iradesine göre yorumlanacaktır. Davanın ıslah edilmeyen kesimine ilişkin usul işlemleri ise geçerli olmakla devam edecektir. Kısmı ıslah halinde davacı, ıslah yolu ile müddeabihi arttırabileceği için, kısmi dava açan davacı, alacağının saklı tuttuğu bölümünü sonradan aynı davada talep edebilecektir. Asıl alacağını ilk davada talep eden alacaklı (davacı) davalı (borçlu) muvafakat etmezse kısmi ıslah yolu ile aynı davada faiz isteyebilecektir.

         Sırası gelmişken kısmi davanın açılması şartlarının da irdelenmesi gerekir. Hukukumuzda ilke olarak kısmi dava açılması mümkündür. Çünkü yasalarımızda bir alacak hakkının bir bölümünün dava edilip geriye kalanının ikinci bir dava ile istenmesini engelleyen bir hüküm yoktur. Davacı, dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak kısmi dava açar. Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkar olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Özel Dairelerce oybirliği ile benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir. Bunun gibi, kısmi dava ile alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan kesimi için hak düşürücü süre korunmuş olur. Kısmi dava dışı kalan(saklı tutulan) alacak kesimi hakkında hak düşürücü süre korunmuş olmaz.

         Bu genel açıklamalardan sonra somut olayın irdelenmesine gelince; Davacı, açtığı kısmi dava ile fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle talepte bulunmuş, kıdem tazminatı için fesih tarihinden sair alacakları için ihtarnamenin tebliğ tarihinden itibaren faiz istemiştir. İlk davadan önce temerrüd ihtarının keşide edilmediği hallerde, kısmi davanın, dava edilmeyen fakat saklı tutulan miktar bakımından borçluyu temerrüde düşürmeyeceği yargısal kararlarda benimsenmektedir. Çünkü açılan kısmi dava ancak, dava konusu edilen miktar kadar davalıyı temerrüde düşürür. Bilinmeyen ve yargılama aşamasında bilirkişi raporu ile ortaya çıkan ve kısmi ıslaha konu olan kesim için, kısmi dava dilekçesinin borçluyu temerrüde düşüreceğinden söz edilemez.

         Yine kısmi davadan önce borçlu temerrüde düşürülmemiş, davacı(alacaklı) kısmi davanın devamı sırasında müddeabihi arttırmış ise, kısmi ıslah ile davalı temerrüde düşeceği için, bu kesim için kısmi ıslah tarihinden itibaren faiz yürütüleceği, yargı kararlarında benimsenmiştir.

         Davacı (alacaklı) açacağı kısmi davadan önce borçluyu temerrüde düşürmüş ve yargılamanın devamı sırasında kısmi ıslah yolu ile müddeabihi arttırmış veya ek dava açmış ve kısmi dava ile birleştirilmiş ise, bu temerrüd ihtarının bu iki halde borçlunun temerrüdünü oluşturup oluşturmayacağı sorununun da çözümlenmesi gerekir.

         Bütün borçlar açısından olduğu gibi, para borçları bakımından da temerrüdün temel şartı borcun muaccel hale gelmiş bulunmasıdır.

         BK.nun 74.maddesinin mehazına göre “ifa zamanı ne sözleşmeyle ne de borç ilişkisinin niteliğiyle belirlenmiş bulunmadıkça, borç hemen ifa edilebilir ve ifası derhal talep olunabilir” BK.74.maddesi çerçevesinde ifa zamanı bakımından kural, borcun herhangi bir vadeye bağlı bulunmaması ve doğumu anından itibaren muaccel olmasıdır. Borcun ifası için bir vade öngörülmüşse ilke olarak bu vadenin gelmesiyle muacceliyet oluşacaktır. Borcun muaccel hale gelmesi borçlu temerrüdünün ana şartı ise de, tek başına temerrüdü sağlamaya yeterli değildir. BK. 101/f-1.e göre “muaccel bir borcun borçlusu alacaklının ihtarı ile mütemerrit olur” denilmiştir. Öyleyse borçlunun temerrüde düşmesi için ihtarın kural olarak şart  kılındığı anlaşılmaktadır. Genel olarak ihtarın normal gerçekleşme tarzı, alacaklının sırf ödeme talebinden ibaret iradesini borçluya iletmesidir. Alacaklı tarafından borçluya yöneltilen ihtar, onun ödemeyi talep edildiğini tereddüte yer bırakmayacak biçimde açık ve kesin bu şekilde ortaya koymalıdır. Uygulamada ihtar yerine geçen işlem olarak dava açılması veya icra takibi yapılması halinde de temerrüdün oluşacağı kabul edilmektedir.

         O halde bir borç ilişkisinde alacaklının temerrüt faizi talep edebilmesi için, iki temel şartın bir arada bulunması gerekir. Borcun bir para borcu olması ve borçlu temerrüdünün gerçekleşmesi gerekir.

         Bu ilkeleri somut olaya uyguladığımızda; davacı, kısmi davayı açmadan önce doğan para borcu için işverene gönderdiği ihtarnamede fazla çalışmalara ilişkin alacaklarını, hafta sonu çalışmalarına ilişkin alacaklarını, milli ve dini bayramlardaki çalışmalarına ilişkin alacaklarını, kullanmadığı yıllık izinlerine ilişkin alacaklarının derhal bankadaki hesabına yatırılmasını, aksi halde alacaklarını faizi ile tahsil edeceğini ihtaren bildirmiş, ihtarname işverene usulünce uygun olarak tebliğ edilmiş bulunduğundan ihtarnamede sayılan alacaklar için davadan önce temerrüt oluşmuştur.

         1-Bu nedenle ücret alacağı dışındaki alacaklar için ihtarnamenin tebliği ile temerrüt oluştuğundan kısmi davadaki istek ve kısmi ıslahla arttırılan miktara temerrüt tarihinden itibaren  faiz yürütülmesi gerekir ise de mahkemece bu iki istek için ilk dava tarihi bulunan 21.5.2001 tarihinden itibaren faiz yürütülmesi doğru değilse de temyiz edenin sıfatı nedeni ile bu husus bozma nedeni yapılmamıştır. Bu nedenlerle direnme kararı yerindedir.

         2-Davacı ihtarnamede ücret alacağını talep etmemiş olup, bu kesim için işveren davadan önce temerrüde düşürülmediğinden kısmi dava ile istenen miktara bu davanın açıldığı 21.5.2001 tarihinden, kısmi ıslahla arttırılan miktara, kısmi ıslahın yapıldığı 21.3.2002 tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerekirken ücret alacağı talebinin tümüne 21.5.2001 ilk dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Ücret alacağı yönündeki direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

         SONUÇ:1-Yukarıda(1) numaralı bentte yazılı nedenle davalı vekilinin fazla çalışma alacağı, ulusal bayram ve genel tatil alacağı  yönündeki temyiz itirazlarının reddi ile bu alacaklar yönünden verilen   direnme karanının ONANMASINA,

            2-Yukarıda (2) numaralı bentte yazılı nedenle davalı vekilinin ücret alacağı yönündeki temyiz itirazlarının kabulü ile  ücret alacağı yönündeki direnme kararının BOZULMASINA…


DAVACI İHTARNAMEDE ÜCRET ALACAĞINI TALEP ETMEMİŞ OLUP, BU KESİM İÇİN İŞVEREN DAVADAN ÖNCE TEMERRÜDE DÜŞÜRÜLMEDİĞİNDEN KISMİ DAVA İLE İSTENEN MİKTARA BU DAVANIN AÇILDIĞI 21.5.2001 TARİHİNDEN, KISMİ ISLAHLA ARTTIRILAN MİKTARA, KISMİ ISLAHIN YAPILDIĞI 21.3.2002 TARİHİNDEN İTİBAREN FAİZE HÜKMEDİLMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 05.03.2003 T. E: 9-80, K: 130

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;  Ankara 2.İş Mahkemesince davanın kısmen kabul-kısmen reddine  dair verilen  14.5.2002  gün ve 2001/289-2002/224 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  9.Hukuk Dairesinin 17.9.2002 gün ve 14732-15413  sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

         2-Kıdem tazminatı dışındaki alacaklar için ıslahla istenilen bakiye miktarlara ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi Hukuk Genel Kurulunun Dairemizce benimsenen görüşüne göre gerektiği halde ilk dava gününden faize karar verilmesi hatalıdır ...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalılardan Huzur Kargo vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

            Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Davacı, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle 21.5.2001 tarihinde açtığı kısmi davada kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti, vergi iadesi ile hafta ve bayram tatili gündeliklerinden şimdilik toplam 640.000.000.TL.nın kıdem tazminatının fesih tarihinden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile, sair alacaklarının ihtarnamenin tebliği tarihinden itibaren yasal faizleri ile birlikte tahsilini istemiştir.

         Bilirkişi raporundan sonra verdiği 21.3.2002 tarihli dilekçe ile kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti, vergi iadesi ile hafta ve bayram tatili gündelikleri miktarını rapor doğrultusunda arttırmak suretiyle alacağının bu geri kalan bölümünün de kıdem tazminatının fesih tarihinden işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile, sair alacaklarının ihtarnamenin tebliğinden itibaren yasal faizleri ile birlikte hüküm altına alınmasını talep etmiştir.

         Mahkemenin kıdem tazminatının 7.5.2001 fesih tarihinden itibaren en yüksek banka mevduat faizi, diğer alacakların 21.5.2001 kısmi dava tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsiline” dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenle Özel Dairece bozulmuştur.

         Mahkemece, “kısmi davadan önce işverene ihtarname çekilip tebliğ edildiği, ihtarnamede ödeme günü belirtilmediğinden kısmi davada istenen miktarlar ile sonradan arttırılan kalemlere ilişkin miktarlara 21.5.2001 kısmi dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerektiği” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

         Bilindiği gibi  HUMK.nun 87.maddesinin son cümlesinde “müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez” hükmü vardı. Anayasa Mahkemesinin Resmi Gazetenin 4.11.2000 tarihli nüshasında yayınlanan 20.7.1999 tarih  1999/1 E,   1999/33  K. Sayılı kararı ile dava açıldıktan sonra davacının müddeabihi “ıslah”yoluyla artırılmasını önleyen bu kural bir hakkın elde edilmesini zorlaştırdığından ve itiraz konusu kural, davacıyı ikinci kez dava açmaya zorlaması nedeniyle Anayasa’nın Hukuk Devleti ilkesine ve hak arama özgürlüğünü kısıtladığından, Anayasaya aykırı bulunduğundan iptal edilmiştir.

         Bundan böyle davacı, dava dilekçesinde gösterdiği müddeabihi (davalı muvafakat etmese bile) aynı dava içinde ıslah yolu ile arttırabilecektir. Bu düzenleme, davacının ilk dava dilekçesinde saklı tuttuğu fazlaya ilişkin hakkını ek bir dava ile istemesine engel olmayacaktır.

         Islahın sonuçlarına gelince; Islah, taraflardan birinin yapmış olduğu bir usul işlemini tamamen veya kısmen düzeltilmesine denir. (HUMK m.83) Islah tahkikata tabi davalarda tahkikat bitinceye kadar ve tahkikata tabi olmayan davalarda ise yargılamanın bitimine kadar yapılabilir(HUMK m.84). Yargıtay’ın 4.2.1948 gün 10/3 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararına göre hükmün Yargıtay’ca bozulması üzerine, hüküm mahkemesinde yeni tahkikat sırasında ıslah yapılması mümkün değildir. HUMK.nun 85.maddesi gereğince ıslah muayyen celsede diğer taraf hazır olduğu halde yapılabileceği gibi, diğer tarafa tebliğ edilmek şartıyla dilekçe ile de yapılabilir. Islah tek taraflı bir irade beyanı ile olup, ıslahın geçerliliği için karşı tarafın ve mahkemenin kabulüne gerek yoktur. Ancak ıslah eden taraf bu tarihe kadar olan yargılama giderleriyle, karşı taraf için mahkemenin takdir edeceği zarar ve ziyanı karşı tarafın talebi üzerine davada mahkum olmuş gibi derhal mahkeme veznesine ödemeye mecburdur(HUMK m.86/1).Karşı tarafın zarar ve ziyan konusunda bir talebi yoksa mahkeme resen (kendiliğinden) bu masraflar yatırılmadı diye ıslah talebini red edemez.

         Davanın tamamen ıslahı durumunda, dava dilekçesinden itibaren bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasını gerektirir(HUMK m.87).Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda, davanın tamamen ıslahında yeni bir dava açılmamış sayılacak, tamamen ıslah edilen dava ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan bunun doğal sonucu olarak, zamanaşımı hak düşürücü süre ilk davanın açıldığı tarihteki duruma göre dikkate alınacaktır. Onun için davanın tamamen ıslahında ıslah olunan dava, ilk dava gününde açılmış sayılacaktır.

         Davanın kısmen ıslahında ise, örneğin müddeabihi aynı davada arttırması, davasını genişletmesi hallerinde, kısmi ıslahtan söz edilebilecektir. Bu durumda o zamana kadar yapılmış, bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasına imkan yoktur.Davanın kısmen ıslahını düzenleyen HUMK.nun 87 c.1.de “bunu (ıslahı) yapan tarafın teşmil edeceği noktadan itibaren” dediğine göre, davacının davasını kısmen ıslah etmesi halinde, hangi usul işlemlerinin yapılmamış sayılması gerekeceği davacının iradesine göre yorumlanacaktır. Davanın ıslah edilmeyen kesimine ilişkin usul işlemleri ise geçerli olmakla devam edecektir(Bkz. Prof.Dr. Baki Kuru  a.g.e sh:4018). Kısmı ıslah halinde davacı, ıslah yolu ile müddeabihi arttırabileceği için, kısmi dava açan davacı, alacağının saklı tuttuğu bölümünü sonradan aynı davada talep edebilecektir. Asıl alacağını ilk davada talep eden alacaklı (davacı) davalı (borçlu) muvafakat etmezse kısmi ıslah yolu ile aynı davada faiz isteyebilecektir.

         Sırası gelmişken kısmi davanın açılması şartlarının da irdelenmesi gerekir. Hukukumuzda ilke olarak kısmi dava açılması mümkündür. Çünkü yasalarımızda bir alacak hakkının bir bölümünün dava edilip geriye kalanının ikinci bir dava ile istenmesini engelleyen bir hüküm yoktur. Davacı, dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak kısmi dava açar. Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkar olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Özel Dairelerce oybirliği ile benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir. Bunun gibi, kısmi dava ile alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan kesimi için hak düşürücü süre korunmuş olur. Kısmi dava dışı kalan(saklı tutulan) alacak kesimi hakkında hak düşürücü süre korunmuş olmaz.

         Bu genel açıklamalardan sonra somut olayın irdelenmesine gelince; Davacı, açtığı kısmi dava ile fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle talepte bulunmuş, kıdem tazminatı için fesih tarihinden sair alacakları için ihtarnamenin tebliğ tarihinden itibaren faiz istemiştir. İlk davadan önce temerrüd ihtarının keşide edilmediği hallerde, kısmi davanın, dava edilmeyen fakat saklı tutulan miktar bakımından borçluyu temerrüde düşürmeyeceği yargısal kararlarda benimsenmektedir. Çünkü açılan kısmi dava ancak, dava konusu edilen miktar kadar davalıyı temerrüde düşürür. Bilinmeyen ve yargılama aşamasında bilirkişi raporu ile ortaya çıkan ve kısmi ıslaha konu olan kesim için, kısmi dava dilekçesinin borçluyu temerrüde düşüreceğinden söz edilemez.

         Yine kısmi davadan önce borçlu temerrüde düşürülmemiş, davacı(alacaklı) kısmi davanın devamı sırasında müddeabihi arttırmış ise, kısmi ıslah ile davalı temerrüde düşeceği için, bu kesim için kısmi ıslah tarihinden itibaren faiz yürütüleceği, yargı kararlarında benimsenmiştir.

         Davacı (alacaklı) açacağı kısmi davadan önce borçluyu temerrüde düşürmüş ve yargılamanın devamı sırasında kısmi ıslah yolu ile müddeabihi arttırmış veya ek dava açmış ve kısmi dava ile birleştirilmiş ise, bu temerrüd ihtarının bu iki halde borçlunun temerrüdünü oluşturup oluşturmayacağı sorununun da çözümlenmesi gerekir.

         Bütün borçlar açısından olduğu gibi, para borçları bakımından da temerrüdün temel şartı borcun muaccel hale gelmiş bulunmasıdır.

         BK.nun 74.maddesinin mehazına göre “ifa zamanı ne sözleşmeyle ne de borç ilişkisinin niteliğiyle belirlenmiş bulunmadıkça, borç hemen ifa edilebilir ve ifası derhal talep olunabilir” BK.74.maddesi çerçevesinde ifa zamanı bakımından kural, borcun herhangi bir vadeye bağlı bulunmaması ve doğumu anından itibaren muaccel olmasıdır. Borcun ifası için bir vade öngörülmüşse ilke olarak bu vadenin gelmesiyle muacceliyet oluşacaktır. Borcun muaccel hale gelmesi borçlu temerrüdünün ana şartı ise de, tek başına temerrüdü sağlamaya yeterli değildir. BK. 101/f-1.e göre “muaccel bir borcun borçlusu alacaklının ihtarı ile mütemerrit olur” denilmiştir. Öyleyse borçlunun temerrüde düşmesi için ihtarın kural olarak şart  kılındığı anlaşılmaktadır. Genel olarak ihtarın normal gerçekleşme tarzı, alacaklının sırf ödeme talebinden ibaret iradesini borçluya iletmesidir. Alacaklı tarafından borçluya yöneltilen ihtar, onun ödemeyi talep edildiğini tereddüte yer bırakmayacak biçimde açık ve kesin bu şekilde ortaya koymalıdır. Uygulamada ihtar yerine geçen işlem olarak dava açılması veya icra takibi yapılması halinde de temerrüdün oluşacağı kabul edilmektedir

         O halde bir borç ilişkisinde alacaklının temerrüt faizi talep edebilmesi için, iki temel şartın bir arada bulunması gerekir. Borcun bir para borcu olması ve borçlu temerrüdünün gerçekleşmesi gerekir.

         Bu ilkeleri somut olaya uyguladığımızda; davacı, kısmi davayı açmadan önce doğan para borcu için işverene gönderdiği ihtarnamede fazla çalışmalara ilişkin alacaklarını, hafta sonu çalışmalarına ilişkin alacaklarını, milli ve dini bayramlardaki çalışmalarına ilişkin alacaklarını, kullanmadığı yıllık izinlerine ilişkin alacaklarının derhal bankadaki hesabına yatırılmasını, aksi halde alacaklarını faizi ile tahsil edeceğini ihtaren bildirmiş, ihtarname işverene usulünce uygun olarak tebliğ edilmiş bulunduğundan ihtarnamede sayılan alacaklar için davadan önce temerrüt oluşmuştur.

         1-Bu nedenle ücret alacağı dışındaki alacaklar için ihtarnamenin tebliği ile temerrüt oluştuğundan kısmi davadaki istek ve kısmi ıslahla arttırılan miktara temerrüt tarihinden itibaren  faiz yürütülmesi gerekir ise de mahkemece bu iki istek için ilk dava tarihi bulunan 21.5.2001 tarihinden itibaren faiz yürütülmesi doğru değilse de temyiz edenin sıfatı nedeni ile bu husus bozma nedeni yapılmamıştır. Bu nedenlerle direnme kararı yerindedir.

         2-Davacı ihtarnamede ücret alacağını talep etmemiş olup, bu kesim için işveren davadan önce temerrüde düşürülmediğinden kısmi dava ile istenen miktara bu davanın açıldığı 21.5.2001 tarihinden, kısmi ıslahla arttırılan miktara, kısmi ıslahın yapıldığı 21.3.2002 tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerekirken ücret alacağı talebinin tümüne 21.5.2001 ilk dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Ücret alacağı yönündeki direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

         SONUÇ:1-Yukarıda(1) numaralı bentte yazılı nedenle davalı vekilinin fazla çalışma alacağı, ulusal bayram ve genel tatil alacağı  yönündeki temyiz itirazlarının reddi ile bu alacaklar yönünden verilen   direnme karanının ONANMASINA,

            2-Yukarıda (2) numaralı bentte yazılı nedenle davalı vekilinin ücret alacağı yönündeki temyiz itirazlarının kabulü ile  ücret alacağı yönündeki direnme kararının BOZULMASINA…


DAVACI İHTARNAMEDE ÜCRET ALACAĞINI TALEP ETMEMİŞ OLUP, BU KESİM İÇİN İŞVEREN DAVADAN ÖNCE TEMERRÜDE DÜŞÜRÜLMEDİĞİNDEN KISMİ DAVA İLE İSTENEN MİKTARA BU DAVANIN AÇILDIĞI 21.5.2001 TARİHİNDEN, KISMİ ISLAHLA ARTTIRILAN MİKTARA, KISMİ ISLAHIN YAPILDIĞI 21.3.2002 TARİHİNDEN İTİBAREN FAİZE HÜKMEDİLMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 05.03.2003 T. E: 9-133, K: 131

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;  Ankara 2.İş Mahkemesince davanın kısmen kabul-kısmen reddine  dair verilen  14.5.2002  gün ve 2001/289-2002/224 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  9.Hukuk Dairesinin 17.9.2002 gün ve 14732-15413  sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

         2-Kıdem tazminatı dışındaki alacaklar için ıslahla istenilen bakiye miktarlara ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi Hukuk Genel Kurulunun Dairemizce benimsenen görüşüne göre gerektiği halde ilk dava gününden faize karar verilmesi hatalıdır ...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalılardan Huzur Kargo vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

            Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Davacı, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle 21.5.2001 tarihinde açtığı kısmi davada kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti, vergi iadesi ile hafta ve bayram tatili gündeliklerinden şimdilik toplam 640.000.000.TL.nın kıdem tazminatının fesih tarihinden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile, sair alacaklarının ihtarnamenin tebliği tarihinden itibaren yasal faizleri ile birlikte tahsilini istemiştir.

         Bilirkişi raporundan sonra verdiği 21.3.2002 tarihli dilekçe ile kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti, vergi iadesi ile hafta ve bayram tatili gündelikleri miktarını rapor doğrultusunda arttırmak suretiyle alacağının bu geri kalan bölümünün de kıdem tazminatının fesih tarihinden işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile, sair alacaklarının ihtarnamenin tebliğinden itibaren yasal faizleri ile birlikte hüküm altına alınmasını talep etmiştir.

         Mahkemenin kıdem tazminatının 7.5.2001 fesih tarihinden itibaren en yüksek banka mevduat faizi, diğer alacakların 21.5.2001 kısmi dava tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsiline” dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenle Özel Dairece bozulmuştur.

         Mahkemece, “kısmi davadan önce işverene ihtarname çekilip tebliğ edildiği, ihtarnamede ödeme günü belirtilmediğinden kısmi davada istenen miktarlar ile sonradan arttırılan kalemlere ilişkin miktarlara 21.5.2001 kısmi dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerektiği” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

         Bilindiği gibi  HUMK.nun 87.maddesinin son cümlesinde “müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez” hükmü vardı. Anayasa Mahkemesinin Resmi Gazetenin 4.11.2000 tarihli nüshasında yayınlanan 20.7.1999 tarih  1999/1 E,   1999/33  K. Sayılı kararı ile dava açıldıktan sonra davacının müddeabihi “ıslah”yoluyla artırılmasını önleyen bu kural bir hakkın elde edilmesini zorlaştırdığından ve itiraz konusu kural, davacıyı ikinci kez dava açmaya zorlaması nedeniyle Anayasa’nın Hukuk Devleti ilkesine ve hak arama özgürlüğünü kısıtladığından, Anayasaya aykırı bulunduğundan iptal edilmiştir.

         Bundan böyle davacı, dava dilekçesinde gösterdiği müddeabihi (davalı muvafakat etmese bile) aynı dava içinde ıslah yolu ile arttırabilecektir. Bu düzenleme, davacının ilk dava dilekçesinde saklı tuttuğu fazlaya ilişkin hakkını ek bir dava ile istemesine engel olmayacaktır.

         Islahın sonuçlarına gelince; Islah, taraflardan birinin yapmış olduğu bir usul işlemini tamamen veya kısmen düzeltilmesine denir. (HUMK m.83) Islah tahkikata tabi davalarda tahkikat bitinceye kadar ve tahkikata tabi olmayan davalarda ise yargılamanın bitimine kadar yapılabilir(HUMK m.84). Yargıtay’ın 4.2.1948 gün 10/3 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararına göre hükmün Yargıtay’ca bozulması üzerine, hüküm mahkemesinde yeni tahkikat sırasında ıslah yapılması mümkün değildir. HUMK.nun 85.maddesi gereğince ıslah muayyen celsede diğer taraf hazır olduğu halde yapılabileceği gibi, diğer tarafa tebliğ edilmek şartıyla dilekçe ile de yapılabilir. Islah tek taraflı bir irade beyanı ile olup, ıslahın geçerliliği için karşı tarafın ve mahkemenin kabulüne gerek yoktur. Ancak ıslah eden taraf bu tarihe kadar olan yargılama giderleriyle, karşı taraf için mahkemenin takdir edeceği zarar ve ziyanı karşı tarafın talebi üzerine davada mahkum olmuş gibi derhal mahkeme veznesine ödemeye mecburdur(HUMK m.86/1).Karşı tarafın zarar ve ziyan konusunda bir talebi yoksa mahkeme resen (kendiliğinden) bu masraflar yatırılmadı diye ıslah talebini red edemez.

         Davanın tamamen ıslahı durumunda, dava dilekçesinden itibaren bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasını gerektirir(HUMK m.87).Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda, davanın tamamen ıslahında yeni bir dava açılmamış sayılacak, tamamen ıslah edilen dava ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan bunun doğal sonucu olarak, zamanaşımı hak düşürücü süre ilk davanın açıldığı tarihteki duruma göre dikkate alınacaktır. Onun için davanın tamamen ıslahında ıslah olunan dava, ilk dava gününde açılmış sayılacaktır.

         Davanın kısmen ıslahında ise, örneğin müddeabihi aynı davada arttırması, davasını genişletmesi hallerinde, kısmi ıslahtan söz edilebilecektir. Bu durumda o zamana kadar yapılmış, bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasına imkan yoktur.Davanın kısmen ıslahını düzenleyen HUMK.nun 87 c.1.de “bunu (ıslahı) yapan tarafın teşmil edeceği noktadan itibaren” dediğine göre, davacının davasını kısmen ıslah etmesi halinde, hangi usul işlemlerinin yapılmamış sayılması gerekeceği davacının iradesine göre yorumlanacaktır. Davanın ıslah edilmeyen kesimine ilişkin usul işlemleri ise geçerli olmakla devam edecektir. Kısmı ıslah halinde davacı, ıslah yolu ile müddeabihi arttırabileceği için, kısmi dava açan davacı, alacağının saklı tuttuğu bölümünü sonradan aynı davada talep edebilecektir. Asıl alacağını ilk davada talep eden alacaklı (davacı) davalı (borçlu) muvafakat etmezse kısmi ıslah yolu ile aynı davada faiz isteyebilecektir.

         Sırası gelmişken kısmi davanın açılması şartlarının da irdelenmesi gerekir. Hukukumuzda ilke olarak kısmi dava açılması mümkündür. Çünkü yasalarımızda bir alacak hakkının bir bölümünün dava edilip geriye kalanının ikinci bir dava ile istenmesini engelleyen bir hüküm yoktur. Davacı, dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak kısmi dava açar. Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkar olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Özel Dairelerce oybirliği ile benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir. Bunun gibi, kısmi dava ile alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan kesimi için hak düşürücü süre korunmuş olur. Kısmi dava dışı kalan(saklı tutulan) alacak kesimi hakkında hak düşürücü süre korunmuş olmaz.

         Bu genel açıklamalardan sonra somut olayın irdelenmesine gelince; Davacı, açtığı kısmi dava ile fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle talepte bulunmuş, kıdem tazminatı için fesih tarihinden sair alacakları için ihtarnamenin tebliğ tarihinden itibaren faiz istemiştir. İlk davadan önce temerrüd ihtarının keşide edilmediği hallerde, kısmi davanın, dava edilmeyen fakat saklı tutulan miktar bakımından borçluyu temerrüde düşürmeyeceği yargısal kararlarda benimsenmektedir. Çünkü açılan kısmi dava ancak, dava konusu edilen miktar kadar davalıyı temerrüde düşürür. Bilinmeyen ve yargılama aşamasında bilirkişi raporu ile ortaya çıkan ve kısmi ıslaha konu olan kesim için, kısmi dava dilekçesinin borçluyu temerrüde düşüreceğinden söz edilemez.

         Yine kısmi davadan önce borçlu temerrüde düşürülmemiş, davacı(alacaklı) kısmi davanın devamı sırasında müddeabihi arttırmış ise, kısmi ıslah ile davalı temerrüde düşeceği için, bu kesim için kısmi ıslah tarihinden itibaren faiz yürütüleceği, yargı kararlarında benimsenmiştir.

         Davacı (alacaklı) açacağı kısmi davadan önce borçluyu temerrüde düşürmüş ve yargılamanın devamı sırasında kısmi ıslah yolu ile müddeabihi arttırmış veya ek dava açmış ve kısmi dava ile birleştirilmiş ise, bu temerrüd ihtarının bu iki halde borçlunun temerrüdünü oluşturup oluşturmayacağı sorununun da çözümlenmesi gerekir.

         Bütün borçlar açısından olduğu gibi, para borçları bakımından da temerrüdün temel şartı borcun muaccel hale gelmiş bulunmasıdır.

         BK.nun 74.maddesinin mehazına göre “ifa zamanı ne sözleşmeyle ne de borç ilişkisinin niteliğiyle belirlenmiş bulunmadıkça, borç hemen ifa edilebilir ve ifası derhal talep olunabilir” BK.74.maddesi çerçevesinde ifa zamanı bakımından kural, borcun herhangi bir vadeye bağlı bulunmaması ve doğumu anından itibaren muaccel olmasıdır. Borcun ifası için bir vade öngörülmüşse ilke olarak bu vadenin gelmesiyle muacceliyet oluşacaktır. Borcun muaccel hale gelmesi borçlu temerrüdünün ana şartı ise de, tek başına temerrüdü sağlamaya yeterli değildir. BK. 101/f-1.e göre “muaccel bir borcun borçlusu alacaklının ihtarı ile mütemerrit olur” denilmiştir. Öyleyse borçlunun temerrüde düşmesi için ihtarın kural olarak şart  kılındığı anlaşılmaktadır. Genel olarak ihtarın normal gerçekleşme tarzı, alacaklının sırf ödeme talebinden ibaret iradesini borçluya iletmesidir. Alacaklı tarafından borçluya yöneltilen ihtar, onun ödemeyi talep edildiğini tereddüte yer bırakmayacak biçimde açık ve kesin bu şekilde ortaya koymalıdır. Uygulamada ihtar yerine geçen işlem olarak dava açılması veya icra takibi yapılması halinde de temerrüdün oluşacağı kabul edilmektedir

         O halde bir borç ilişkisinde alacaklının temerrüt faizi talep edebilmesi için, iki temel şartın bir arada bulunması gerekir. Borcun bir para borcu olması ve borçlu temerrüdünün gerçekleşmesi gerekir.

         Bu ilkeleri somut olaya uyguladığımızda; davacı, kısmi davayı açmadan önce doğan para borcu için işverene gönderdiği ihtarnamede fazla çalışmalara ilişkin alacaklarını, hafta sonu çalışmalarına ilişkin alacaklarını, milli ve dini bayramlardaki çalışmalarına ilişkin alacaklarını, kullanmadığı yıllık izinlerine ilişkin alacaklarının derhal bankadaki hesabına yatırılmasını, aksi halde alacaklarını faizi ile tahsil edeceğini ihtaren bildirmiş, ihtarname işverene usulünce uygun olarak tebliğ edilmiş bulunduğundan ihtarnamede sayılan alacaklar için davadan önce temerrüt oluşmuştur.

         1-Bu nedenle ücret alacağı dışındaki alacaklar için ihtarnamenin tebliği ile temerrüt oluştuğundan kısmi davadaki istek ve kısmi ıslahla arttırılan miktara temerrüt tarihinden itibaren  faiz yürütülmesi gerekir ise de mahkemece bu iki istek için ilk dava tarihi bulunan 21.5.2001 tarihinden itibaren faiz yürütülmesi doğru değilse de temyiz edenin sıfatı nedeni ile bu husus bozma nedeni yapılmamıştır. Bu nedenlerle direnme kararı yerindedir.

         2-Davacı ihtarnamede ücret alacağını talep etmemiş olup, bu kesim için işveren davadan önce temerrüde düşürülmediğinden kısmi dava ile istenen miktara bu davanın açıldığı 21.5.2001 tarihinden, kısmi ıslahla arttırılan miktara, kısmi ıslahın yapıldığı 21.3.2002 tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerekirken ücret alacağı talebinin tümüne 21.5.2001 ilk dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Ücret alacağı yönündeki direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

         SONUÇ:1-Yukarıda(1) numaralı bentte yazılı nedenle davalı vekilinin fazla çalışma alacağı, ulusal bayram ve genel tatil alacağı  yönündeki temyiz itirazlarının reddi ile bu alacaklar yönünden verilen   direnme karanının ONANMASINA,

            2-Yukarıda (2) numaralı bentte yazılı nedenle davalı vekilinin ücret alacağı yönündeki temyiz itirazlarının kabulü ile  ücret alacağı yönündeki direnme kararının BOZULMASINA…


DAVACI İHTARNAMEDE ÜCRET ALACAĞINI TALEP ETMEMİŞ OLUP, BU KESİM İÇİN İŞVEREN DAVADAN ÖNCE TEMERRÜDE DÜŞÜRÜLMEDİĞİNDEN KISMİ DAVA İLE İSTENEN MİKTARA BU DAVANIN AÇILDIĞI 21.5.2001 TARİHİNDEN, KISMİ ISLAHLA ARTTIRILAN MİKTARA, KISMİ ISLAHIN YAPILDIĞI 21.3.2002 TARİHİNDEN İTİBAREN FAİZE HÜKMEDİLMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 05.03.2003 T. E: 9-134, K: 132

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;  Ankara 2.İş Mahkemesince davanın kısmen kabul-kısmen reddine  dair verilen  14.5.2002  gün ve 2001/289-2002/224 sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  9.Hukuk Dairesinin 17.9.2002 gün ve 14732-15413  sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

         2-Kıdem tazminatı dışındaki alacaklar için ıslahla istenilen bakiye miktarlara ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi Hukuk Genel Kurulunun Dairemizce benimsenen görüşüne göre gerektiği halde ilk dava gününden faize karar verilmesi hatalıdır ...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalılardan Huzur Kargo vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

            Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Davacı, fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle 21.5.2001 tarihinde açtığı kısmi davada kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti, vergi iadesi ile hafta ve bayram tatili gündeliklerinden şimdilik toplam 640.000.000.TL.nın kıdem tazminatının fesih tarihinden itibaren işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile, sair alacaklarının ihtarnamenin tebliği tarihinden itibaren yasal faizleri ile birlikte tahsilini istemiştir.

         Bilirkişi raporundan sonra verdiği 21.3.2002 tarihli dilekçe ile kıdem tazminatı, ücret, fazla mesai, yıllık izin ücreti, vergi iadesi ile hafta ve bayram tatili gündelikleri miktarını rapor doğrultusunda arttırmak suretiyle alacağının bu geri kalan bölümünün de kıdem tazminatının fesih tarihinden işleyecek en yüksek banka mevduat faizi ile, sair alacaklarının ihtarnamenin tebliğinden itibaren yasal faizleri ile birlikte hüküm altına alınmasını talep etmiştir.

         Mahkemenin kıdem tazminatının 7.5.2001 fesih tarihinden itibaren en yüksek banka mevduat faizi, diğer alacakların 21.5.2001 kısmi dava tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsiline” dair verdiği karar yukarıda belirtilen nedenle Özel Dairece bozulmuştur.

         Mahkemece, “kısmi davadan önce işverene ihtarname çekilip tebliğ edildiği, ihtarnamede ödeme günü belirtilmediğinden kısmi davada istenen miktarlar ile sonradan arttırılan kalemlere ilişkin miktarlara 21.5.2001 kısmi dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerektiği” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

         Bilindiği gibi  HUMK.nun 87.maddesinin son cümlesinde “müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez” hükmü vardı. Anayasa Mahkemesinin Resmi Gazetenin 4.11.2000 tarihli nüshasında yayınlanan 20.7.1999 tarih  1999/1 E,   1999/33  K. Sayılı kararı ile dava açıldıktan sonra davacının müddeabihi “ıslah”yoluyla artırılmasını önleyen bu kural bir hakkın elde edilmesini zorlaştırdığından ve itiraz konusu kural, davacıyı ikinci kez dava açmaya zorlaması nedeniyle Anayasa’nın Hukuk Devleti ilkesine ve hak arama özgürlüğünü kısıtladığından, Anayasaya aykırı bulunduğundan iptal edilmiştir.

         Bundan böyle davacı, dava dilekçesinde gösterdiği müddeabihi (davalı muvafakat etmese bile) aynı dava içinde ıslah yolu ile arttırabilecektir. Bu düzenleme, davacının ilk dava dilekçesinde saklı tuttuğu fazlaya ilişkin hakkını ek bir dava ile istemesine engel olmayacaktır.

        Islahın sonuçlarına gelince; Islah, taraflardan birinin yapmış olduğu bir usul işlemini tamamen veya kısmen düzeltilmesine denir. (HUMK m.83) Islah tahkikata tabi davalarda tahkikat bitinceye kadar ve tahkikata tabi olmayan davalarda ise yargılamanın bitimine kadar yapılabilir(HUMK m.84). Yargıtay’ın 4.2.1948 gün 10/3 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararına göre hükmün Yargıtay’ca bozulması üzerine, hüküm mahkemesinde yeni tahkikat sırasında ıslah yapılması mümkün değildir. HUMK.nun 85.maddesi gereğince ıslah muayyen celsede diğer taraf hazır olduğu halde yapılabileceği gibi, diğer tarafa tebliğ edilmek şartıyla dilekçe ile de yapılabilir. Islah tek taraflı bir irade beyanı ile olup, ıslahın geçerliliği için karşı tarafın ve mahkemenin kabulüne gerek yoktur. Ancak ıslah eden taraf bu tarihe kadar olan yargılama giderleriyle, karşı taraf için mahkemenin takdir edeceği zarar ve ziyanı karşı tarafın talebi üzerine davada mahkum olmuş gibi derhal mahkeme veznesine ödemeye mecburdur(HUMK m.86/1).Karşı tarafın zarar ve ziyan konusunda bir talebi yoksa mahkeme resen (kendiliğinden) bu masraflar yatırılmadı diye ıslah talebini red edemez.

         Davanın tamamen ıslahı durumunda, dava dilekçesinden itibaren bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasını gerektirir(HUMK m.87).Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda, davanın tamamen ıslahında yeni bir dava açılmamış sayılacak, tamamen ıslah edilen dava ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan bunun doğal sonucu olarak, zamanaşımı hak düşürücü süre ilk davanın açıldığı tarihteki duruma göre dikkate alınacaktır. Onun için davanın tamamen ıslahında ıslah olunan dava, ilk dava gününde açılmış sayılacaktır.

         Davanın kısmen ıslahında ise, örneğin müddeabihi aynı davada arttırması, davasını genişletmesi hallerinde, kısmi ıslahtan söz edilebilecektir. Bu durumda o zamana kadar yapılmış, bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasına imkan yoktur.Davanın kısmen ıslahını düzenleyen HUMK.nun 87 c.1.de “bunu (ıslahı) yapan tarafın teşmil edeceği noktadan itibaren” dediğine göre, davacının davasını kısmen ıslah etmesi halinde, hangi usul işlemlerinin yapılmamış sayılması gerekeceği davacının iradesine göre yorumlanacaktır. Davanın ıslah edilmeyen kesimine ilişkin usul işlemleri ise geçerli olmakla devam edecektir(Bkz. Prof.Dr. Baki Kuru  a.g.e sh:4018). Kısmı ıslah halinde davacı, ıslah yolu ile müddeabihi arttırabileceği için, kısmi dava açan davacı, alacağının saklı tuttuğu bölümünü sonradan aynı davada talep edebilecektir. Asıl alacağını ilk davada talep eden alacaklı (davacı) davalı (borçlu) muvafakat etmezse kısmi ıslah yolu ile aynı davada faiz isteyebilecektir.

         Sırası gelmişken kısmi davanın açılması şartlarının da irdelenmesi gerekir. Hukukumuzda ilke olarak kısmi dava açılması mümkündür. Çünkü yasalarımızda bir alacak hakkının bir bölümünün dava edilip geriye kalanının ikinci bir dava ile istenmesini engelleyen bir hüküm yoktur. Davacı, dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak kısmi dava açar. Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkar olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Özel Dairelerce oybirliği ile benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmuş olması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktar için kesilir. Bunun gibi, kısmi dava ile alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan kesimi için hak düşürücü süre korunmuş olur. Kısmi dava dışı kalan(saklı tutulan) alacak kesimi hakkında hak düşürücü süre korunmuş olmaz.

         Bu genel açıklamalardan sonra somut olayın irdelenmesine gelince; Davacı, açtığı kısmi dava ile fazlaya ilişkin haklarını saklı tutmak suretiyle talepte bulunmuş, kıdem tazminatı için fesih tarihinden sair alacakları için ihtarnamenin tebliğ tarihinden itibaren faiz istemiştir. İlk davadan önce temerrüd ihtarının keşide edilmediği hallerde, kısmi davanın, dava edilmeyen fakat saklı tutulan miktar bakımından borçluyu temerrüde düşürmeyeceği yargısal kararlarda benimsenmektedir. Çünkü açılan kısmi dava ancak, dava konusu edilen miktar kadar davalıyı temerrüde düşürür. Bilinmeyen ve yargılama aşamasında bilirkişi raporu ile ortaya çıkan ve kısmi ıslaha konu olan kesim için, kısmi dava dilekçesinin borçluyu temerrüde düşüreceğinden söz edilemez.

         Yine kısmi davadan önce borçlu temerrüde düşürülmemiş, davacı(alacaklı) kısmi davanın devamı sırasında müddeabihi arttırmış ise, kısmi ıslah ile davalı temerrüde düşeceği için, bu kesim için kısmi ıslah tarihinden itibaren faiz yürütüleceği, yargı kararlarında benimsenmiştir.(Y.H.G.K. 3.7.2002 E:2002/9-564 K:2002/572)

         Davacı (alacaklı) açacağı kısmi davadan önce borçluyu temerrüde düşürmüş ve yargılamanın devamı sırasında kısmi ıslah yolu ile müddeabihi arttırmış veya ek dava açmış ve kısmi dava ile birleştirilmiş ise, bu temerrüd ihtarının bu iki halde borçlunun temerrüdünü oluşturup oluşturmayacağı sorununun da çözümlenmesi gerekir.

         Bütün borçlar açısından olduğu gibi, para borçları bakımından da temerrüdün temel şartı borcun muaccel hale gelmiş bulunmasıdır.

         BK.nun 74.maddesinin mehazına göre “ifa zamanı ne sözleşmeyle ne de borç ilişkisinin niteliğiyle belirlenmiş bulunmadıkça, borç hemen ifa edilebilir ve ifası derhal talep olunabilir” BK.74.maddesi çerçevesinde ifa zamanı bakımından kural, borcun herhangi bir vadeye bağlı bulunmaması ve doğumu anından itibaren muaccel olmasıdır. Borcun ifası için bir vade öngörülmüşse ilke olarak bu vadenin gelmesiyle muacceliyet oluşacaktır. Borcun muaccel hale gelmesi borçlu temerrüdünün ana şartı ise de, tek başına temerrüdü sağlamaya yeterli değildir. BK. 101/f-1.e göre “muaccel bir borcun borçlusu alacaklının ihtarı ile mütemerrit olur” denilmiştir. Öyleyse borçlunun temerrüde düşmesi için ihtarın kural olarak şart  kılındığı anlaşılmaktadır. Genel olarak ihtarın normal gerçekleşme tarzı, alacaklının sırf ödeme talebinden ibaret iradesini borçluya iletmesidir. Alacaklı tarafından borçluya yöneltilen ihtar, onun ödemeyi talep edildiğini tereddüte yer bırakmayacak biçimde açık ve kesin bu şekilde ortaya koymalıdır. Uygulamada ihtar yerine geçen işlem olarak dava açılması veya icra takibi yapılması halinde de temerrüdün oluşacağı kabul edilmektedir.

         O halde bir borç ilişkisinde alacaklının temerrüt faizi talep edebilmesi için, iki temel şartın bir arada bulunması gerekir. Borcun bir para borcu olması ve borçlu temerrüdünün gerçekleşmesi gerekir.

         Bu ilkeleri somut olaya uyguladığımızda; davacı, kısmi davayı açmadan önce doğan para borcu için işverene gönderdiği ihtarnamede fazla çalışmalara ilişkin alacaklarını, hafta sonu çalışmalarına ilişkin alacaklarını, milli ve dini bayramlardaki çalışmalarına ilişkin alacaklarını, kullanmadığı yıllık izinlerine ilişkin alacaklarının derhal bankadaki hesabına yatırılmasını, aksi halde alacaklarını faizi ile tahsil edeceğini ihtaren bildirmiş, ihtarname işverene usulünce uygun olarak tebliğ edilmiş bulunduğundan ihtarnamede sayılan alacaklar için davadan önce temerrüt oluşmuştur.

         1-Bu nedenle ücret alacağı dışındaki alacaklar için ihtarnamenin tebliği ile temerrüt oluştuğundan kısmi davadaki istek ve kısmi ıslahla arttırılan miktara temerrüt tarihinden itibaren  faiz yürütülmesi gerekir ise de mahkemece bu iki istek için ilk dava tarihi bulunan 21.5.2001 tarihinden itibaren faiz yürütülmesi doğru değilse de temyiz edenin sıfatı nedeni ile bu husus bozma nedeni yapılmamıştır. Bu nedenlerle direnme kararı yerindedir.

         2-Davacı ihtarnamede ücret alacağını talep etmemiş olup, bu kesim için işveren davadan önce temerrüde düşürülmediğinden kısmi dava ile istenen miktara bu davanın açıldığı 21.5.2001 tarihinden, kısmi ıslahla arttırılan miktara, kısmi ıslahın yapıldığı 21.3.2002 tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerekirken ücret alacağı talebinin tümüne 21.5.2001 ilk dava tarihinden itibaren faize hükmedilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Ücret alacağı yönündeki direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

         SONUÇ:1-Yukarıda(1) numaralı bentte yazılı nedenle davalı vekilinin fazla çalışma alacağı, ulusal bayram ve genel tatil alacağı  yönündeki temyiz itirazlarının reddi ile bu alacaklar yönünden verilen   direnme karanının ONANMASINA,

            2-Yukarıda (2) numaralı bentte yazılı nedenle davalı vekilinin ücret alacağı yönündeki temyiz itirazlarının kabulü ile  ücret alacağı yönündeki direnme kararının BOZULMASINA…


TANIK ANLATIMLARIYLA DA AÇIKÇA ORTAYA ÇIKTIĞI ÜZERE; DAVACININ PARSELİZASYONU YAPILAN DAVALININ TASARRUFUNDA BULUNAN YERLERE MÜŞTERİ GETİRİP GÖTÜRDÜĞÜ, ZAMAN ZAMAN DAVALININ 2 KÖPEĞİ İLE İLGİLENDİĞİ, NE VAR Kİ DAVACININ DAVA KONUSU GAYRİMENKULÜN DIŞINDA VE AYRI BİR YERDE İKAMET ETTİĞİ KENDİ EVİ OLDUĞU GİBİ UYUŞMAZLIK KONUSU HİZMETİN GEÇTİĞİ İDDİA OLUNAN YERİN TARIMSAL AMAÇLI BAŞKA KİŞİLERE KİRAYA VERİLDİĞİ ORTAYA ÇIKMIŞTIR. BU DURUMDA TAM GÜN ESASINA GÖRE DEĞİL MAHKEMECE GEREKTİĞİNDE UZMAN KİŞİLERE TAKDİR OLUNACAK PART-TİME ESASINA DAYALI HİZMET AKDİNİN KABULÜ İLE BUNA BAĞLI İŞÇİLİK ALACAKLARININ HESAPLANMASININ GEREKECEĞİ-

HGK. 12.03.2003 T. E: 21-143, K: 159

Taraflar arasındaki “hizmet tespiti ve tazminat alacaklarının tahsili ” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Mersin İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne  dair verilen 15.11.2001  gün ve 1999/594-2001/1034   sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  21.Hukuk Dairesinin 16.4.2002 gün ve 1948-3305  sayılı ilamı ile; (...Dosya içerisindeki belgelere, tanık anlatımlarına ve davacının gördüğü işin niteliğine göre, davacının bağımlılık esasına göre tüm hizmetini davalıya hasretmediği anlaşılmaktadır. Esasen tanık anlatımlarıyla da açıkça ortaya çıktığı üzere; davacının parselizasyonu yapılan davalının tasarrufunda bulunan yerlere müşteri getirip götürdüğü, zaman zaman davalının 2 köpeği ile ilgilendiği, ne var ki davacının dava konusu gayrimenkulün dışında ve ayrı bir yerde ikamet ettiği kendi evi olduğu gibi uyuşmazlık konusu hizmetin geçtiği iddia olunan yerin tarımsal amaçlı başka kişilere kiraya verildiği ortaya çıkmıştır. Bu durumda tam gün esasına göre değil mahkemece gerektiğinde uzman kişilere takdir olunacak part-time esasına dayalı hizmet akdinin kabulü ile buna bağlı işçilik alacaklarının hesaplanmaması usul ve yasaya aykırıdır.

         Kabule göre de davacı 19.6.2000 tarihli celse de hizmetin 1.5.1993’de başladığını beyan ettiği halde 1.1.1993’den itibaren hizmetin tespiti hatalı olmuştur.

         Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgulara aykırı biçimde yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

            Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle HUMK.nun 2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Yüksek Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki uyuşmazlık;hizmet sözleşmesinin türü ve uygulanacak kurallar noktalarında toplanmaktadır. İş görme, ücret ve bağımlılık ögelerinden oluşan hizmet sözleşmesinin türlerini belirlemede iş süresi/çalışma süresi önem taşır. 1475 sayılı İş Kanunun “İşin Düzenlenmesi” başlığı taşıyan Dördüncü Bölüm altında yer alan 61.maddesi “İşin süresi” ; 62.maddesi “İş Süresinden Sayılan Haller” i belirtmektedir.

         İşçinin kendisini işverenin emrine amade tutmak zorunda olduğu süre iş süresidir.İş Kanununun 61 ve 62.maddeleriyle,İş Süreleri Tüzüğünün 2/1.maddesine göre “İş Süresi”, “üstlenilen işte fiilen çalışılan süreler” ile “çalışılmış sayılan süreler” den oluşur.          İş Kanunun 61/1-a)  maddesine göre; “Genel bakımından iş süresi haftada en çok 45 saattir.Bu süre, haftada 6 iş günü çalışılan işlerde günde 7,5 saati  geçmemek üzere ve Cumartesi günleri kısmen veya tamamen tatil eden işyerlerinde haftanın çalışılan günlerine eşit ölçüde bölünerek  uygulanır”. Anılan Kanunun 62/1-c)maddesine  göre; “İşçinin, işinde ve işverenin her an buyruğuna hazır bir halde bulunmakla  beraber çalıştırılmaksızın ve çıkacak işi bekleyerek boş geçirdiği süreler” , son olarak da 62/1-ç de belirttiği üzere, “İşçinin, işveren tarafından başka bir yere gönderilmesi veya işveren  evinde veya bürosunda yahut işverenle ilgili herhangi bir yerde meşgul edilmesi suretiyle asıl işini yapmaksızın geçirdiği süreler”  iş süresinden sayılır. Klasik ve katı görünüm  arzeden bu düzenlemeler günümüz ekonomik ve sosyal koşulları karşısında yetersiz kalmıştır.Esnek süreli çalışma türü  bu yetersizliği gidermek amacıyla ortaya çıkmıştır..Kısmı süreli (part-time) çalışma,esnek süreli bir çalışma türüdür. İşyerinde genel ve düzenli olarak uygulanan , yasal çalışma süresinin altında kalan bir süreyle düzenli bir şekilde çalışmaya “kısmi süreli çalışma”; bu tür çalışmayı öngören hizmet sözleşmesi ilişkisine de “kısmi süreli iş ilişkisi” denir. Kısmı çalışma,haftanın belirli günlerinde tam gün, haftanın her günü belirli süre ya da haftanın belirli günlerinde  belirli süreli çalışma olarak yapılabilir.Bu tür hizmet sözleşmeleri, istihdamı sağlamada, işsizliği önlemede bir çözüm olarak kabul edilmektedir.Çünkü işin bölünmesi,daha çok  işçi ihtiyacı doğurur.Çalışma alanı açısından, bilgisayar teknolojisinin gelişmesi ve ekran üzerinde çalışmanın sağlık açısından  sakıncaları kısa süreyle faaliyette bulunmayı zorunlu kılmaktadır. Bu yolla kadın işgücünün çalışma yaşamına girişi kolaylaşmakta, öğrencilerin hem çalışıp hem de okumalarına olanak sağlanmakta,emeklilerin  ek gelire olan ihtiyacı karşılanmaktadır.Öte yandan, işyerinde sürekli çalışmayı gerektirmeyen uzmanlığa dayanan hekim,hukukçu,mühendis,muhasebeci vergi uzmanı ve danışmanlık gibi işlerde çalışanlarla kısmi süreli çalışmaya dayanan hizmet sözleşmeleri  uzun zamandan beri yapılmaktadır. Kısmi süreli çalışma yasalarımızda düzenlenmiş değildir.Ancak engel bir hüküm de bulunmamaktadır. Almanya’da  ve İsviçre’de de kısmi süreli çalışma yasalarda açıkca düzenlenmiştir. İç hukukumuza örnekleyecek olursak kısmi süreli çalışmayı iki ana başlık altında toplayabiliriz. Bunlardan ilki “klasik kısmi süreli çalışma” dır.Buna göre, işyerinde normal iş süresinden az, fakat önceden kesin olarak belirlenmiş çalışma süresidir.Örneğin her gün beş saat, haftanın üç günü 7,5 saat gibi. İkinci tür kısmi çalışmayı esnek kısmi süreli çalışma ya da kısmi süreli hizmet sözleşmesinin özel türleri başlığı altında toplayabiliriz. “Yan işde çalışma”, “iş paylaşımı”  ve “çağrı üzerine çalışma” bu türdendir.  Yan işte çalışmada, işçi tek bir işverene bağlı olarak çalışabileceği gibi değişik işverenlerle birden fazla kısmi iş ilişkisine girilebilir.Ya da   esas  işinin yanında  başka bir işverenin işyerinde kısmı süreli çalışma yapılabilir. İş paylaşımı (Job shating), çalışma saatlerini belirleme yetkisinin işçiye veya işverene bırakılmasıdır.Başka bir anlatımla, tam gün çalışılan bir  işyerinde yapılan iş iki veya daha fazla işçi tarafından paylaşılmaktadır.İş paylaşımı sözleşmesinde kimin ne zaman çalışacağına işçiler karar verir.Örneğin, bir tam günlü iş;iki işçi yarımşar gün, biri üç diğeri beş saat v.s  çalışmak suretiyle paylaşılır. Çağrı üzerine çalışma, iki şekilde ortaya çıkar.Taraflar ya   önceden işçinin belirli bir süre içinde (hafta, ay, yıl) toplam ne kadar çalışacağını belirlerler; ya da işçinin çalışma süresi ve ne zaman çalışacağı hakkı işverene ait olur.         

Kısmi süreli hizmet sözleşmelerine uygulanacak kurallar, normal/tam iş süreli hizmet  sözleşmelerine uygulanacak kurallardan farklılık  taşımaz.Bunun istisnası,salt tam süreli iş sürelerine uygulanacak normlardır.        

Kısmi süreli hizmet sözleşmeleri tam süreli hizmet sözleşmeleri gibi belirli veya belirsiz süreli yapılabilir.         

Kısmi süreli hizmet sözleşmelerinde bir işçinin kıdeminin hesabında;işçinin fiilen çalıştığı sürelerin birleştirilmesiyle bulunacak sürenin değil, sözleşmenin  başlangıç ve sona erme tarihleri arasındaki sürenin gözönünde bulundurulması gerekir. Bu düşünce gerek öğreti gerek Yargıtay’ca paylaşılmaktadır (Y.9.H.D. 27.9.2000 T., 2000/8184 E., 2000/12733 K.) Öte yandan ihbar tazminatına esas alınacak sürede de aynı ilkeler geçerlidir.         

Kısmi süreli hizmet sözleşmelerinde; işçinin  alacağı  ücretin  şekli ve miktarı taraflarca serbestçe kararlaştırılabilir. Asgari ücret,işçilere normal çalışma süresi karşılığı ödenmesi gereken en az ücrettir.İşverenden kısmi süreli çalışan işçiye,asgari ücretin tamamının ödenmesi istenemez ise de, işçiye belirli bir süre için ödenecek ücret aynı  süre  için hesaplanacak asgari  ücretin altına da düşemez. Kıdem tazminatı son ücret üzerinden hesaplanır.         

Kısmi süreli çalışmalarda, yıllık ücretli izin   uygulamasında bir yıllık kıdem süresinin hesabında, işçinin hizmet sözleşmesine göre çalışması gereken  günlerde hizmetini sürdürmesi yeterlidir.Anılan  düşüncenin dayanakları İş Kanunun  49. ve  51.maddeleridir .         

Tam süreli çalışmalardaki fazla çalışmaya ilişkin normatif düzenlemeler (İş K.m.35,61) kısmi çalışmalara da uygulanır.         

Toplanan bilgi ve belgelere göre somut olayda davalının 1993 yılından  ağaçların kesildiği 1994 yılına kadar bahçe bekçiliği yaptığı, ağaçların kesildiği 1994 yılından sonra köpeklere yem verdiği, davalının bazı ev hizmetlerinde çalıştığı, davalının bahçesinin parsellenerek satışında zaman zaman müşteri getirdiği, anlaşılmaktadır. 1994 yılından sonra, bütün bu hizmetlerin yerine getirilmesi için tam gün bir hizmetin gerekmediği dikkate alınarak, bu konudaki tanık anlatımları yeterli bulunmadığından mahkemece tanıkların yeniden celbi ile yüzleştirme yapılması, yukarıda yazılı ilkeler doğrultusunda bilirkişi vasıtasıyla davacının çalışmalarının belirlenmesi sonucuna göre karar verilmesi gerekir.         

Açıklanan gerekçe ile Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.                           

SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nun  429 maddesi uyarınca  BOZULMASINA…

HGK. 12.03.2003 T. E:2003/21-143, K:2003/159


DAVACININ İMZASI BULUNAN ÜCRET BORDROLARINDA KISMİ ÇALIŞMA BİLDİRİLMİŞ İSE DE, İŞVEREN İMZALI VİZİTE KAĞITLARINDA İSE ÜCRET BORDROLARINDA BELİRTİLEN SÜRELERDEN FARKLI SÜRELERDE ÇALIŞTIĞI GÖRÜLDÜĞÜNDEN, DAVACININ TESBİTİNİ İSTEDİĞİ SÜRELERLE İLGİLİ OLARAK İŞVERENCE İMZALI VİZİTE KAĞITLARINDAKİ SÜRELERİN DIŞINDAKİ SÜRELERLE İLGİLİ OLARAK İSTEMİN REDDİNE KARAR VERİLMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 26.03.2003 T. E: 21-254, K: 190

Taraflar arasındaki “hizmet tesbiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Mersin İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen  14.2.2002 gün ve 2000/18 E. 2002/45 K.  sayılı kararın incelenmesi davalılar  vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin  9.7.2002 gün ve  2002/5411 –6670 sayılı ilamı ile; (...Davacı, davalıya ait işlerinde hizmet aktine dayalı olarak sürekli çalıştığının tesbitini istemiştir. İstek, tanık sözlerine dayanılarak hüküm altına alınmıştır.

         Gerçekten, davacının, işyerindeki çalışmaları işe giriş bildirgesine, aylık ve üç aylık bordrolara dayanılarak Kuruma kısmi olarak bildirilmiş ve bildirime uygun olarak da primleri ödenmiştir. Öte yandan işe giriş bildirgesi ve bordolar davacı çalışmalarının işyerinde kesintili geçtiğinin karinesidir. Karinenin tersinin ise eşdeğerdeki belgelerle kanıtlanması gerektiği söz götürmez. Başka bir anlatımla yazılı belgelerin varlığı halinde tanık sözlerine itibar edilemez. Dairemizin, giderek Yargıtay’ın oturmuş ve yerleşmiş görüşleri de bu doğrultudadır.

         Somut olayda, davacının imzası bulunan ücret bordrolarında kısmi çalışma bildirilmiş ise de, işveren imzalı vizite kağıtlarında ise ücret bordrolarında belirtilen sürelerden farklı sürelerde çalıştığı görülmektedir.

         Yapılacak iş, davacının tesbitini istediği sürelerle ilgili olarak işverence imzalı vizite kağıtlarındaki sürelerin dışındaki sürelerle ilgili olarak istemin reddine, karar vermekten ibarettir.

Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutulmaksızın yanlış değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir....) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalılar vekilleri

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         S O N U Ç : Davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 26.03.2003 T. E:2003/21-254, K:2003/ 190


DAVACININ TESBİTİNİ İSTEDİĞİ ÇALIŞMALARIN BİR KISMININ 10.08.1983-01.11.1985 VE 15.11.1985-01.01.1988 TARİHLERİ ARASINDA GEÇTİĞİ MAHKEMEYE 25.07.2001 TARİHİNDE BAŞVURDUĞU; BU DÖNEME İLİŞKİN HİZMETİN GEÇTİĞİ YILIN SONU OLAN, 15.11.1985 VE 31.12.1988 TARİHİNDEN DAVA TARİHİNE KADAR HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN FAZLASIYLA GEÇTİĞİ ANLAŞILDIĞINDAN DAVACININ AYNI İŞYERİNDE BU TARİHTEN SONRA ÇALIŞMASINI SÜRDÜRMESİNİN VEYA HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE İÇERİSİNDE TEKRAR AYNI İŞYERİNE GİREREK ÇALIŞMASININ, HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN İŞLEMESİNE ENGEL OLAMAYACAĞI VE HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN KESİLMESİ VE DURMASININ MÜMKÜN BULUNMADIĞI-

HGK. 26.02.2003 T. E: 21-43, K: 97

Taraflar arasındaki “hizmet tesbiti ve alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Mersin İş Mahkemesince davanın kısmen kabul-kısmen reddine dair verilen 27.03.2002 gün ve 2001/650 E-  2002/165 K.sayılı kararın incelenmesi davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 11.06.2002 gün ve 2002/4414-5656 sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine,

2-Mahkemece; davacının 20.07.1983 ile 05.03.2000 tarihleri arasında davalılar işyerinde kesintisiz çalıştığı ve buna göre sigortalı çalışma süresinin  tesbiti ile diğer işçilik haklarına hükmedilmişse de; bu sonuç usul ve yasaya uygun bulunmamaktadır.

Gerçekten dosya içerisindeki bilgi ve belgelere göre; davacının davalı Ali Rıza Özçıraklı’ya ait işyerine, 20.07.1983 tarihinde girdiği ve 10.08.1983 tarihinde çıktığı, daha sonra, 01.11.1985 tarihinde davalı Hayriye Özçıraklı’ya ait işyerine girdiği ve bu işyerinden de, 15.11.1985 tarihinde çıktığı; 01.01.1988 tarihinde aynı işyerinde tekrar girerek bu tarihten itibaren istem tarihine kadar sürekli çalıştığı saptanmıştır.

506 Sayılı Kanunun 79/8.maddesi hükmünce; Kuruma bildirilmeyen hizmetlerin sigortalı hizmet olarak değerlendirilmesine ilişkin davanın, tesbiti istenilen hizmetlerin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde açılması gerekir.

Davacının tesbitini istediği çalışmaların bir kısmının 10.08.1983-01.11.1985 ve 15.11.1985-01.01.1988 tarihleri arasında geçtiği Mahkemeye 25.07.2001 tarihinde başvurduğu; bu döneme ilişkin hizmetin geçtiği yılın sonu olan, 15.11.1985 ve 31.12.1988 tarihinden dava tarihine kadar hak düşürücü  sürenin fazlasıyla geçtiği anlaşılmaktadır. Davacının aynı işyerinde bu tarihten sonra çalışmasını sürdürmesinin veya hak düşürücü süre içerisinde tekrar aynı işyerine girerek çalışmasının, hak düşürücü sürenin işlemesine engel olamayacağı ve hak düşürücü sürenin kesilmesi ve durmasının mümkün bulunmadığı hukuksal gereği de ortadadır.

Mahkemece açıklanan maddi ve hukuki olgular nazara alınarak davanın, 10.08.1983-01.11.1985 ve 15.11.1985-01.01.1988 dönemi için hak düşürücü süre nedeniyle reddine ve buna bağlı olarak bu sürenin işçilik haklarının hesabında da dikkate alınması gerekirken yazılı biçimde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

O halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı Kurum vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, hizmet tespiti ve işçilik haklarının ödetilmesi isteğine ilişkindir.

         Davacı, işverenler ile Sosyal Sigortalar Kurumu aleyhine 25.7.2001 tarihinde açtığı davada, davalı işverenlere ait iş yerinde devamlı çalıştığı halde işverence salt az prim ödeme kastı ile çalışma sürelerinin noksan bildirildiğini, 5.3.2000 tarihinde iş akdinin fesh edildiğini ileri sürerek, iş yerinde  20.7.1983 – 5.3.2000 tarihleri arasında devamlı çalıştığının tespiti ile ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık izin alacağının ödetilmesini talep etmiştir.

         Davalı işverenler duruşmaya katılmadıkları gibi herhangi bir itiraz ileri sürmemişler, işyeri kayıtlarını ibraz etmemişlerdir.

         Davalı Sosyal Sigortalar  Kurumu vekili davacının davalı işyerine girişine dair birden fazla işe giriş bildirgesinin bulunduğunu, bu durumun çalışmanın kesintili olduğuna karine oluşturduğunu, işçilik hakları ile ilgili davanın tespit davası ile birlikte görülemeyeceğini ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.

         Mahkemenin, tanık beyanlarına göre davacının davalı işyerinde 20.7.1983 –5.3.2000 tarihleri arasında devamlı çalıştığının tespitine, bilirkişi raporunda 20.7.1983 –5.3.2000 tarihleri arası için hesaplanan kıdem ve ihbar tazminatı, ile yılık izin ücretinin davalı işverenden tahsiline”dair verdiği karar davalı işverenler vekili ile davalı kurum vekilinin temyizi üzerine yukarıda belirtilen nedenle Özel Dairece bozulmuştur.

         Mahkemece, “işe giriş bildirgesi bulunduğundan hak düşürücü sürenin söz konusu olmadığı, devamlı çalışma olgusunun tanıklarca doğrulandığı, uygulamada işverenlerin çalıştırdıkları işçilerin çalışmalarını tam göstermedikleri“gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

         Direnme kararını sadece davalılardan Sosyal Sigortalar Kurumu vekili temyiz etmektedir.

         Davanın yasal dayanağı 506 sayılı yasanın 79/10 maddesi olup, kuruma bildirilmeyen hizmetlerin sigortalı hizmet  olarak değerlendirilmesine ilişkin davanın, tespiti istenilen hizmetlerin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde açılması gerekir. Yerleşik Yargıtay görüşlerine göre, Sigortalının aynı işyerinden verilmiş birden fazla işe giriş bildirgesinin varlığı halinde hak düşürücü süre, her kesim çalışma için ayrı ayrı hesap edilmelidir. Çıkış tarihinden sonra işçinin aynı işyerinde çalışmasını sürdürmesi veya hak düşürücü süre içerisinde tekrar aynı işyerine girerek çalışması hak düşürücü sürenin işlemesine engel olamaz.

         Öte yandan; kurul olarak işe giriş bildirgeleri sigortalının imzasını içermelidir. Sigortalı, bildirgeyi hile, hata veya manevi baskı altında imzaladığını ileri sürmemiş veya imzanın kendisine ait olmadığını söylememiş ise, birden fazla işe giriş bildirgesinin varlığı ve işyerinden yapılan kısmi bildirimler, sigortalının o işyerinde kesintili çalıştığına karine oluşturur. Bu karinenin aksinin ancak eş değer de delillerle kanıtlanması gerekmekte olup tanık sözlerine değer verilemez.

         Somut olayda, davacının önceleri Ali Rıza Özçıraklı’ya  ait olan işyerine 20.7.1983 tarihinde girdiği ve 20 gün prim ödenerek 10.8.1983 tarihinde çıktığı; daha sonra Hayriye Özçıraklı’ya devredilen aynı işyerine 1.11.1985 tarihinde girdiği, 15 gün prim ödenerek 15.11.1985 tarihinde çıktığı; 1.1.1988 tarihinde aynı işyerine girerek bu tarihten istem tarihine kadar sürekli çalıştığı kurum tarafından gönderilen imzalı işe giriş bildirgeleri ve prim tahakkuk cetvellerinden saptanmıştır. Ne varki, işverence ücret bordroları ibraz edilmediğinden çalışma sürelerine ilişkin davacının imzasının bulunup bulunmadığı, bildirimlerin bordroya uygun olup olmadığı saptanamamıştır.

         Yukarıda açıklanan ilkeler karşısında, mahkemenin, birden fazla işe giriş bildirgesinin varlığını göz ardı ederek, işe giriş bildirgesi olduğundan hak düşürücü süreden söz edilemeyeceği gerekçesiyle salt tanık beyanlarına dayanarak devamlı çalışmanın tesbitine karar vermesi isabetsizdir.

         Ancak, işe giriş bildirgelerindeki imzaların davacıya ait olmadığının saptanması halinde diğer deliller hep birlikte değerlendirilerek çalışmanın tespitine karar verilebilir.Oysa mahkemece bu yönde hiçbir araştırma inceleme yapılmamıştır.Her ne kadar, somut olayda işe giriş bildirgelerindeki imzaların davacıya ait olmadığı, bildirgelerin hile hata veya manevi baskı  altında imzalandığı ileri sürülmemiş ise de, davacı dilekçesinde devamlı çalıştığını, salt az prim ödemek kastıyla işverenin çalışmalarını eksik bildirdiğini iddia ettiğine göre, bu durumda mahkemece hizmet tespiti davalarının özelliği dikkate alınarak işe giriş bildirgelerindeki  imzalar üzerinde yöntemince  uzman bilirkişiler aracılığı ile inceleme yaptırılmak oluşacak sonuca göre hak düşürücü sürenin geçip geçmediği ayrı ayrı belirlenmek ve tüm deliller hep birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar vermek gerekirken eksik inceleme ve yanlış gerekçelerle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         S O N U Ç : Davalı kurum vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 26.02.2003 T. E:2003/21-43, K:97, HGK. , 26.02.2003 T. E:2003/21-44, K:2003/98

K A R Ş I   O Y

         506 sayılı yasanın hizmet tespiti davalarının dayanağı olan 79. maddenin 10 (eski 8) nolu bendinde “Yönetmelikle tespit edilen BELGELERİ İŞVEREN TARAFINDAN VERİLMEYEN veya çalıştıkları kurumca tespit edilmeyen sigortalılar 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak...” hizmet tespiti isteyebilecekleri açıklanmıştır.

            Somut olayda davacıya ait işe giriş bildirgelerinin işveren tarafından süresi içerisinde S.S.K.ne verildiği anlaşılmaktadır.

            H.G.Kurulunun birçok örneğin 4.11.1998 gün 1998/10 – 770 Esas 1998/790 Karar ve 21.2.2001 tarih 2001/21-153 Esas 2001/179 Karar sayılı ilamlarında da işe giriş bildirgesinin verilmesi halinde hak düşürücü sürenin uygulanmayacağı yasanın yukarıda açıklanan düzenlemesine uygun şekilde kabul edilmiştir.

            Buna rağmen bu kez önceki kararlara aykırı şekilde oluşturulan HG.Kurulunun çoğunluğunun bozma kararına katılamıyorum.               

         Ayrıca dava konumuzda, davacı aynı dava içerisinde hizmet tesbiti yanında ihbar tazminatı, kıdem tazminatı, izin ücreti gibi işçilik alacaklarınıda talep etmiş, mahkemece davacının çalışmasının ilk işe giriş bildirge tarihinden itibaren kesintisiz olduğu gerekçesi ile anılan istekler tüm kesintisiz çalışmaya göre belirlenip hüküm altına alınmıştır. Davalı işverenin temyiz isteminden vazgeçmesi sebebiyle aynı mahkeme kararı içinde yer alan işçilik alacakları ile ilgili hüküm kesinleşmiştir.

         İşçilik alacakları yönünden davacının devamlı çalıştığı kesinleşmesine rağmen, aynı dosyada hizmet tesbiti yönünden çalışmaların fasılalı olduğu kabul edilerek hak düşürücü sürenin geçtiğini benimsemek aynı hüküm içerisinde çelişkili bir sonuç doğururki bu sonuç yasalara ve dosya içeriğine uygun düşmemektedir.

         Davacı ile aynı soyadını taşıyan, aynı davalı işverene ait işyerinde çalışan ve aynı mahiyette dava açan işçiler Mustafa Bulat ve Muharrem Bulat hakkındaki davalar aynı vekil tarafından yürütülmüş, aynı mahkeme ve hatta aynı hakim tarafından temyiz incelemesine konu kararlardaki gibi kabul kararı verilmiş ve bu kararlar 21.Hukuk Dairesinin 11.6.2002 gün 2002/4411-5653 ve 2002/4415-5657 sayılı kararları ile onanmıştır.

         Aynı konularda Yüksek Mahkemece farklı kararların verilmeside adalet duygularını zedeler.

         Açıklanan bu nedenlerle mahalli mahkeme kararının onanması görüşünde olduğumdan, Hukuk Genel Kurulunun Bozma kararına katılamıyorum.


DAVACININ TESBİTİNİ İSTEDİĞİ ÇALIŞMALARIN BİR KISMININ 10.08.1983-01.11.1985 VE 15.11.1985-01.01.1988 TARİHLERİ ARASINDA GEÇTİĞİ MAHKEMEYE 25.07.2001 TARİHİNDE BAŞVURDUĞU; BU DÖNEME İLİŞKİN HİZMETİN GEÇTİĞİ YILIN SONU OLAN, 15.11.1985 VE 31.12.1988 TARİHİNDEN DAVA TARİHİNE KADAR HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN FAZLASIYLA GEÇTİĞİ ANLAŞILDIĞINDAN DAVACININ AYNI İŞYERİNDE BU TARİHTEN SONRA ÇALIŞMASINI SÜRDÜRMESİNİN VEYA HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE İÇERİSİNDE TEKRAR AYNI İŞYERİNE GİREREK ÇALIŞMASININ, HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN İŞLEMESİNE ENGEL OLAMAYACAĞI VE HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN KESİLMESİ VE DURMASININ MÜMKÜN BULUNMADIĞI-

HGK. 26.02.2003 T. E: 21-44, K: 98

Taraflar arasındaki “hizmet tesbiti ve alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Mersin İş Mahkemesince davanın kısmen kabul-kısmen reddine dair verilen 27.03.2002 gün ve 2001/650 E-  2002/165 K.sayılı kararın incelenmesi davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 11.06.2002 gün ve 2002/4414-5656 sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillere, hükmün dayandığı gerektirici sebeplere göre davalıların aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddine,

2-Mahkemece; davacının 20.07.1983 ile 05.03.2000 tarihleri arasında davalılar işyerinde kesintisiz çalıştığı ve buna göre sigortalı çalışma süresinin  tesbiti ile diğer işçilik haklarına hükmedilmişse de; bu sonuç usul ve yasaya uygun bulunmamaktadır.

Gerçekten dosya içerisindeki bilgi ve belgelere göre; davacının davalı Ali Rıza Özçıraklı’ya ait işyerine, 20.07.1983 tarihinde girdiği ve 10.08.1983 tarihinde çıktığı, daha sonra, 01.11.1985 tarihinde davalı Hayriye Özçıraklı’ya ait işyerine girdiği ve bu işyerinden de, 15.11.1985 tarihinde çıktığı; 01.01.1988 tarihinde aynı işyerinde tekrar girerek bu tarihten itibaren istem tarihine kadar sürekli çalıştığı saptanmıştır.

506 Sayılı Kanunun 79/8.maddesi hükmünce; Kuruma bildirilmeyen hizmetlerin sigortalı hizmet olarak değerlendirilmesine ilişkin davanın, tesbiti istenilen hizmetlerin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde açılması gerekir.

Davacının tesbitini istediği çalışmaların bir kısmının 10.08.1983-01.11.1985 ve 15.11.1985-01.01.1988 tarihleri arasında geçtiği Mahkemeye 25.07.2001 tarihinde başvurduğu; bu döneme ilişkin hizmetin geçtiği yılın sonu olan, 15.11.1985 ve 31.12.1988 tarihinden dava tarihine kadar hak düşürücü  sürenin fazlasıyla geçtiği anlaşılmaktadır. Davacının aynı işyerinde bu tarihten sonra çalışmasını sürdürmesinin veya hak düşürücü süre içerisinde tekrar aynı işyerine girerek çalışmasının, hak düşürücü sürenin işlemesine engel olamayacağı ve hak düşürücü sürenin kesilmesi ve durmasının mümkün bulunmadığı hukuksal gereği de ortadadır.

Mahkemece açıklanan maddi ve hukuki olgular nazara alınarak davanın, 10.08.1983-01.11.1985 ve 15.11.1985-01.01.1988 dönemi için hak düşürücü süre nedeniyle reddine ve buna bağlı olarak bu sürenin işçilik haklarının hesabında da dikkate alınması gerekirken yazılı biçimde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.

O halde, davalıların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı Kurum vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

         Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, hizmet tespiti ve işçilik haklarının ödetilmesi isteğine ilişkindir.

         Davacı, işverenler ile Sosyal Sigortalar Kurumu aleyhine 25.7.2001 tarihinde açtığı davada, davalı işverenlere ait iş yerinde devamlı çalıştığı halde işverence salt az prim ödeme kastı ile çalışma sürelerinin noksan bildirildiğini, 5.3.2000 tarihinde iş akdinin fesh edildiğini ileri sürerek, iş yerinde  20.7.1983 – 5.3.2000 tarihleri arasında devamlı çalıştığının tespiti ile ihbar ve kıdem tazminatı ile yıllık izin alacağının ödetilmesini talep etmiştir.

         Davalı işverenler duruşmaya katılmadıkları gibi herhangi bir itiraz ileri sürmemişler, işyeri kayıtlarını ibraz etmemişlerdir.

         Davalı Sosyal Sigortalar  Kurumu vekili davacının davalı işyerine girişine dair birden fazla işe giriş bildirgesinin bulunduğunu, bu durumun çalışmanın kesintili olduğuna karine oluşturduğunu, işçilik hakları ile ilgili davanın tespit davası ile birlikte görülemeyeceğini ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.

         Mahkemenin, tanık beyanlarına göre davacının davalı işyerinde 20.7.1983 –5.3.2000 tarihleri arasında devamlı çalıştığının tespitine, bilirkişi raporunda 20.7.1983 –5.3.2000 tarihleri arası için hesaplanan kıdem ve ihbar tazminatı, ile yılık izin ücretinin davalı işverenden tahsiline”dair verdiği karar davalı işverenler vekili ile davalı kurum vekilinin temyizi üzerine yukarıda belirtilen nedenle Özel Dairece bozulmuştur.

         Mahkemece, “işe giriş bildirgesi bulunduğundan hak düşürücü sürenin söz konusu olmadığı, devamlı çalışma olgusunun tanıklarca doğrulandığı, uygulamada işverenlerin çalıştırdıkları işçilerin çalışmalarını tam göstermedikleri“gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

         Direnme kararını sadece davalılardan Sosyal Sigortalar Kurumu vekili temyiz etmektedir.

         Davanın yasal dayanağı 506 sayılı yasanın 79/10 maddesi olup, kuruma bildirilmeyen hizmetlerin sigortalı hizmet  olarak değerlendirilmesine ilişkin davanın, tespiti istenilen hizmetlerin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde açılması gerekir. Yerleşik Yargıtay görüşlerine göre, Sigortalının aynı işyerinden verilmiş birden fazla işe giriş bildirgesinin varlığı halinde hak düşürücü süre, her kesim çalışma için ayrı ayrı hesap edilmelidir. Çıkış tarihinden sonra işçinin aynı işyerinde çalışmasını sürdürmesi veya hak düşürücü süre içerisinde tekrar aynı işyerine girerek çalışması hak düşürücü sürenin işlemesine engel olamaz.

         Öte yandan; kurul olarak işe giriş bildirgeleri sigortalının imzasını içermelidir. Sigortalı, bildirgeyi hile, hata veya manevi baskı altında imzaladığını ileri sürmemiş veya imzanın kendisine ait olmadığını söylememiş ise, birden fazla işe giriş bildirgesinin varlığı ve işyerinden yapılan kısmi bildirimler, sigortalının o işyerinde kesintili çalıştığına karine oluşturur. Bu karinenin aksinin ancak eş değer de delillerle kanıtlanması gerekmekte olup tanık sözlerine değer verilemez.

         Somut olayda, davacının önceleri Ali Rıza Özçıraklı’ya  ait olan işyerine 20.7.1983 tarihinde girdiği ve 20 gün prim ödenerek 10.8.1983 tarihinde çıktığı; daha sonra Hayriye Özçıraklı’ya devredilen aynı işyerine 1.11.1985 tarihinde girdiği, 15 gün prim ödenerek 15.11.1985 tarihinde çıktığı; 1.1.1988 tarihinde aynı işyerine girerek bu tarihten istem tarihine kadar sürekli çalıştığı kurum tarafından gönderilen imzalı işe giriş bildirgeleri ve prim tahakkuk cetvellerinden saptanmıştır. Ne varki, işverence ücret bordroları ibraz edilmediğinden çalışma sürelerine ilişkin davacının imzasının bulunup bulunmadığı, bildirimlerin bordroya uygun olup olmadığı saptanamamıştır.

         Yukarıda açıklanan ilkeler karşısında, mahkemenin, birden fazla işe giriş bildirgesinin varlığını göz ardı ederek, işe giriş bildirgesi olduğundan hak düşürücü süreden söz edilemeyeceği gerekçesiyle salt tanık beyanlarına dayanarak devamlı çalışmanın tesbitine karar vermesi isabetsizdir.

         Ancak, işe giriş bildirgelerindeki imzaların davacıya ait olmadığının saptanması halinde diğer deliller hep birlikte değerlendirilerek çalışmanın tespitine karar verilebilir.Oysa mahkemece bu yönde hiçbir araştırma inceleme yapılmamıştır.Her ne kadar, somut olayda işe giriş bildirgelerindeki imzaların davacıya ait olmadığı, bildirgelerin hile hata veya manevi baskı  altında imzalandığı ileri sürülmemiş ise de, davacı dilekçesinde devamlı çalıştığını, salt az prim ödemek kastıyla işverenin çalışmalarını eksik bildirdiğini iddia ettiğine göre, bu durumda mahkemece hizmet tespiti davalarının özelliği dikkate alınarak işe giriş bildirgelerindeki  imzalar üzerinde yöntemince  uzman bilirkişiler aracılığı ile inceleme yaptırılmak oluşacak sonuca göre hak düşürücü sürenin geçip geçmediği ayrı ayrı belirlenmek ve tüm deliller hep birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar vermek gerekirken eksik inceleme ve yanlış gerekçelerle önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         S O N U Ç : Davalı kurum vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 26.02.2003 T. E:2003/21-43, K:97, HGK. , 26.02.2003 T. E:2003/21-44, K:2003/98

K A R Ş I   O Y

         506 sayılı yasanın hizmet tespiti davalarının dayanağı olan 79. maddenin 10 (eski 8) nolu bendinde “Yönetmelikle tespit edilen BELGELERİ İŞVEREN TARAFINDAN VERİLMEYEN veya çalıştıkları kurumca tespit edilmeyen sigortalılar 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak...” hizmet tespiti isteyebilecekleri açıklanmıştır.

            Somut olayda davacıya ait işe giriş bildirgelerinin işveren tarafından süresi içerisinde S.S.K.ne verildiği anlaşılmaktadır.

            H.G.Kurulunun birçok örneğin 4.11.1998 gün 1998/10 – 770 Esas 1998/790 Karar ve 21.2.2001 tarih 2001/21-153 Esas 2001/179 Karar sayılı ilamlarında da işe giriş bildirgesinin verilmesi halinde hak düşürücü sürenin uygulanmayacağı yasanın yukarıda açıklanan düzenlemesine uygun şekilde kabul edilmiştir.

            Buna rağmen bu kez önceki kararlara aykırı şekilde oluşturulan HG.Kurulunun çoğunluğunun bozma kararına katılamıyorum.              

         Ayrıca dava konumuzda, davacı aynı dava içerisinde hizmet tesbiti yanında ihbar tazminatı, kıdem tazminatı, izin ücreti gibi işçilik alacaklarınıda talep etmiş, mahkemece davacının çalışmasının ilk işe giriş bildirge tarihinden itibaren kesintisiz olduğu gerekçesi ile anılan istekler tüm kesintisiz çalışmaya göre belirlenip hüküm altına alınmıştır. Davalı işverenin temyiz isteminden vazgeçmesi sebebiyle aynı mahkeme kararı içinde yer alan işçilik alacakları ile ilgili hüküm kesinleşmiştir.

         İşçilik alacakları yönünden davacının devamlı çalıştığı kesinleşmesine rağmen, aynı dosyada hizmet tesbiti yönünden çalışmaların fasılalı olduğu kabul edilerek hak düşürücü sürenin geçtiğini benimsemek aynı hüküm içerisinde çelişkili bir sonuç doğururki bu sonuç yasalara ve dosya içeriğine uygun düşmemektedir.

         Davacı ile aynı soyadını taşıyan, aynı davalı işverene ait işyerinde çalışan ve aynı mahiyette dava açan işçiler Mustafa Bulat ve Muharrem Bulat hakkındaki davalar aynı vekil tarafından yürütülmüş, aynı mahkeme ve hatta aynı hakim tarafından temyiz incelemesine konu kararlardaki gibi kabul kararı verilmiş ve bu kararlar 21.Hukuk Dairesinin 11.6.2002 gün 2002/4411-5653 ve 2002/4415-5657 sayılı kararları ile onanmıştır.

         Aynı konularda Yüksek Mahkemece farklı kararların verilmeside adalet duygularını zedeler.

         Açıklanan bu nedenlerle mahalli mahkeme kararının onanması görüşünde olduğumdan, Hukuk Genel Kurulunun Bozma kararına katılamıyorum.


HER YIL BİR AYLIK ÜCRET TUTARINDA İKRAMİYE ÖDENDİĞİ DAVACI TANIKLARINCA DOĞRULANDIĞI GİBİ, DAVALI TARAFINCA DA İFADE EDİLDİĞİNE GÖRE İKRAMİYE ALACAĞININ HESAPLANIP HÜKÜM ALTINA ALINMASININ GEREKECEĞİ-

HGK. 05.02.2003 T. E: 9-11, K: 54

Taraflar arasındaki “kıdem tazminatı ücret, ücret farkı ve ikramiye alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 4.İş Mahkemesince davanın kısmen kabul, kısmen reddine dair verilen 27.12.2001 gün ve 2000/1137 E- 2001/1919 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 01.07.2002 gün ve 2002/4222-11030 sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Her yıl bir aylık ücret tutarında ikramiye ödendiği davacı tanıklarınca doğrulandığı gibi, davalı tarafınca da ifade edilmiştir. Buna göre ikramiye alacağının hesaplanıp hüküm altına alınması gerekirken yazılı şekilde reddi hatalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davacı vekilleri

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Dava, kıdem tazminatı, ücret, ücret farkı ve ikramiye alacağı isteğine ilişkindir.

         Uyuşmazlık, ikramiye alacağı noktasında toplanmaktadır.

         Davacı, davalı işyerinden emeklilik nedeniyle ayrıldığını, son aylardaki ücretinin ücret farkının ve her yıl Ocak ayında ödenen bir aylık net ücret tutarındaki ikramiyesinin ödenmediğini ileri sürerek kıdem tazminatı, ücret, ücret farkı ve ikramiye alacağının ödetilmesini istemiştir.

         Davalı işveren, kıdem tazminatının ödendiğini, ücret ve ücret farkı alacağının olmadığını, şirket bünyesinde çalışanlara ikramiye adı altında bir ödeme yapılmadığını beyanla davanın reddini savunmuştur.

         Mahkemenin, “bilirkişi raporu doğrultusunda kıdem tazminatı ve ücret alacağı yönünden davanın kabulüne ikramiye alacağı yönünden davanın reddine” dair verdiği karar yukarıda açıklanan nedenle Özel Dairece bozulmuştur.

         Mahkeme, “işverenin işyerinde ikramiye ödenmediğini beyan ettiği, yazılı belge bulunmayan hallerde salt ileride kendilerine de yarar sağlamak amacını güden kesin olmayan tanık beyanlarına itibar edilemeyeceği, tanık beyanlarının işvereni bağlayıcı nitelikte olmadığının bilirkişi raporunda da belirtilerek ikramiye alacağı hesabının yapılmadığı, bu rapora davacı vekili itiraz etmediğinden, davalı yararına usulü kazanılmış hak oluşturduğu” gerekçesiyle önceki kararda direnmiştir.

         Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 275 ve devamı maddelerinde, çözümü hakim tarafından bilinmeyen özel ve teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişiye başvurulacağı, hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesi mümkün olan hallerde bilirkişi dinlenemeyeceği, hakimin bilirkişi raporu ile bağlı olmadığı belirtilmiştir. Bu bağlamda, bilirkişinin delilleri takdir yetkisinin bulunmadığı, delillerin takdir yetkisinin yalnız hakime ait olduğu, bilirkişinin sadece mahkemece tespit edilmiş olan maddi vakalar hakkında görüş bildirebileceği açıktır.

         Somut olayda bilirkişi, tanıkların kesin beyanda bulunmadıklarını, beyanların işvereni bağlayıcı nitelikte olmadığı gerekçesiyle davacının ikramiye alacağı bulunmadığını bildirmiş ve mahkemece bu rapora dayanılarak ikramiye alacağı talebi reddedilmiştir.

         Ne var ki, delillerin takdiri mahkemeye ait olup, bilirkişinin kendisine verilen görevi aşarak delilleri değerlendirmesi ve buna göre rapor düzenlemesi yukarıda açıklanan kanun hükümlerine aykırı olduğu gibi, hukuki bir sonuç ta doğurmamaktadır. Bu nedenle mahkemenin, davacı vekilinin bilirkişi raporuna itiraz etmemesi nedeniyle davalı yararına usulü kazanılmış hak oluştuğu yönündeki direnmesi isabetsizdir.

         Öte yandan, davacı tanıkları olarak dinlenen işverenin eski ortağı ile işyerinden ayrılan diğer bir işçi ve halen  işyerinde çalışmakta olan davalı tanığı “2000 yılına kadar işçilere her yılın başında bir maaş ikramiye verildiğini, yazılı sözleşme yapılmadan sözlü olarak gelenek halinde ve takdiren ikramiye ödemesi yapıldığını, şirketin ekonomik kriz içinde olması nedeniyle 2000 yılı başında ikramiye ödemesi yapılmadığını” beyan etmişlerdir. Bu beyanlardan, yazılı belge olmasa da ikramiye ödemesinin işyerinde gelenek haline geldiği anlaşılmıştır.

         Bu durumda mahkemece, Yargıtay Kararlarında da belirtildiği gibi, işyerinde 3 yıldan fazla ikramiye ödemesi verilmesi halinde bu hususun artık işyeri şartı haline geldiği gözetilip, bozma kararına uyularak ikramiye alacağının hesaplanması ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 05.02.2003 T. E:2003/9-11, K:2003/54

Aynı doğrultudadır; HGK. 05.02.2003 T. E:2003/9-12, K:2003/55


HER YIL BİR AYLIK ÜCRET TUTARINDA İKRAMİYE ÖDENDİĞİ DAVACI TANIKLARINCA DOĞRULANDIĞI GİBİ, DAVALI TARAFINCA DA İFADE EDİLDİĞİNE GÖRE İKRAMİYE ALACAĞININ HESAPLANIP HÜKÜM ALTINA ALINMASININ GEREKECEĞİ-

HGK. 05.02.2003 T. E: 9-12, K: 55

Taraflar arasındaki “kıdem tazminatı ücret, ücret farkı ve ikramiye alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 4.İş Mahkemesince davanın kısmen kabul, kısmen reddine dair verilen 27.12.2001 gün ve 2000/1137 E- 2001/1919 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 01.07.2002 gün ve 2002/4222-11030 sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Her yıl bir aylık ücret tutarında ikramiye ödendiği davacı tanıklarınca doğrulandığı gibi, davalı tarafınca da ifade edilmiştir. Buna göre ikramiye alacağının hesaplanıp hüküm altına alınması gerekirken yazılı şekilde reddi hatalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davacı vekilleri

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Dava, kıdem tazminatı, ücret, ücret farkı ve ikramiye alacağı isteğine ilişkindir.

         Uyuşmazlık, ikramiye alacağı noktasında toplanmaktadır.

         Davacı, davalı işyerinden emeklilik nedeniyle ayrıldığını, son aylardaki ücretinin ücret farkının ve her yıl Ocak ayında ödenen bir aylık net ücret tutarındaki ikramiyesinin ödenmediğini ileri sürerek kıdem tazminatı, ücret, ücret farkı ve ikramiye alacağının ödetilmesini istemiştir.

         Davalı işveren, kıdem tazminatının ödendiğini, ücret ve ücret farkı alacağının olmadığını, şirket bünyesinde çalışanlara ikramiye adı altında bir ödeme yapılmadığını beyanla davanın reddini savunmuştur.

         Mahkemenin, “bilirkişi raporu doğrultusunda kıdem tazminatı ve ücret alacağı yönünden davanın kabulüne ikramiye alacağı yönünden davanın reddine” dair verdiği karar yukarıda açıklanan nedenle Özel Dairece bozulmuştur.

         Mahkeme, “işverenin işyerinde ikramiye ödenmediğini beyan ettiği, yazılı belge bulunmayan hallerde salt ileride kendilerine de yarar sağlamak amacını güden kesin olmayan tanık beyanlarına itibar edilemeyeceği, tanık beyanlarının işvereni bağlayıcı nitelikte olmadığının bilirkişi raporunda da belirtilerek ikramiye alacağı hesabının yapılmadığı, bu rapora davacı vekili itiraz etmediğinden, davalı yararına usulü kazanılmış hak oluşturduğu” gerekçesiyle önceki kararda direnmiştir.

         Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 275 ve devamı maddelerinde, çözümü hakim tarafından bilinmeyen özel ve teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişiye başvurulacağı, hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesi mümkün olan hallerde bilirkişi dinlenemeyeceği, hakimin bilirkişi raporu ile bağlı olmadığı belirtilmiştir. Bu bağlamda, bilirkişinin delilleri takdir yetkisinin bulunmadığı, delillerin takdir yetkisinin yalnız hakime ait olduğu, bilirkişinin sadece mahkemece tespit edilmiş olan maddi vakalar hakkında görüş bildirebileceği açıktır.

         Somut olayda bilirkişi, tanıkların kesin beyanda bulunmadıklarını, beyanların işvereni bağlayıcı nitelikte olmadığı gerekçesiyle davacının ikramiye alacağı bulunmadığını bildirmiş ve mahkemece bu rapora dayanılarak ikramiye alacağı talebi reddedilmiştir.

         Ne var ki, delillerin takdiri mahkemeye ait olup, bilirkişinin kendisine verilen görevi aşarak delilleri değerlendirmesi ve buna göre rapor düzenlemesi yukarıda açıklanan kanun hükümlerine aykırı olduğu gibi, hukuki bir sonuç ta doğurmamaktadır. Bu nedenle mahkemenin, davacı vekilinin bilirkişi raporuna itiraz etmemesi nedeniyle davalı yararına usulü kazanılmış hak oluştuğu yönündeki direnmesi isabetsizdir.

         Öte yandan, davacı tanıkları olarak dinlenen işverenin eski ortağı ile işyerinden ayrılan diğer bir işçi ve halen  işyerinde çalışmakta olan davalı tanığı “2000 yılına kadar işçilere her yılın başında bir maaş ikramiye verildiğini, yazılı sözleşme yapılmadan sözlü olarak gelenek halinde ve takdiren ikramiye ödemesi yapıldığını, şirketin ekonomik kriz içinde olması nedeniyle 2000 yılı başında ikramiye ödemesi yapılmadığını” beyan etmişlerdir. Bu beyanlardan, yazılı belge olmasa da ikramiye ödemesinin işyerinde gelenek haline geldiği anlaşılmıştır.

         Bu durumda mahkemece, Yargıtay Kararlarında da belirtildiği gibi, işyerinde 3 yıldan fazla ikramiye ödemesi verilmesi halinde bu hususun artık işyeri şartı haline geldiği gözetilip, bozma kararına uyularak ikramiye alacağının hesaplanması ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 05.02.2003 T. E:2003/9-11, K:2003/54

Aynı doğrultudadır; HGK. 05.02.2003 T. E:2003/9-12, K:2003/55


BOZMADAN SONRA YAPILAN YARGILAMA SIRASINDA, DAVACI VAKIF VEKİLİ TARAFINDAN DAYANILAN VE DAVALI TÜRKEŞ BELDEK İLE MÜVEKKİLİ YAYGIN EĞİTİMİ GELİŞTİRME VAKFI ARASINDA HİZMET AKDİ İLİŞKİSİ BULUNMADIĞININ TESBİTİNE İLİŞKİN OLUP, DAVANIN KABULÜ İLE SONUÇLANARAK YARGITAY’CA ONANIP KESİNLEŞEN 10.4.2002 GÜN 2001/123 ESAS, 2002/591 KARAR SAYILI DOSYANIN CELBEDİLDİĞİ VE BELİRTİLEN KARARIN DİRENME KARARINA DAYANAK YAPILDIĞINDA DURAKSAMA BULUNMAMAKTADIR; OYSA, BU GİBİ DURUMLARDA USULE UYGUN BİR DİRENME KARARI MEVCUT OLMAYIP BOZMADAN SONRA DAYANILAN KANITIN GEREKÇE YAPILDIĞI YENİ BİR HÜKMÜN OLUŞTURULDUĞUNDA KUŞKU DA OLMADIĞINDAN YENİ HÜKME YÖNELİK TEMYİZ İTİRAZLARININ İNCELENMESİ İÇİN, DOSYANIN ÖZEL DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNİN GEREKECEĞİ-

HGK. 29.01.2003 T. E: 10-57, K: 33

Taraflar arasındaki “iptal” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 6.İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 10.4.2001 gün ve 122-590  sayılı kararın incelenmesi davalılardan S.S.K.vekili  tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesinin 2.7.2002 gün ve  5071-6016 sayılı ilamı ile; (....Davanın yasal dayanağı 506 Sayılı Kanunun 5 ve 79.maddeleridir.

         Dosyadaki bilgi ve belgelerle, iş müfettişi tarafından düzenlenen, 29.03.2000 tarih ve 27 sayılı rapora göre, sigortalının davacıya ait işyerinde çalıştığı subuta ermiştir. Müfettiş tutanağının akside yazılı delillerle ispatlanamamıştır. Dinlenen tanıkların soyut beyanlarına itibar edilerek hüküm kurulamaz. Bu nedenlerle davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır....) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalılardan S.S.K.vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

         Davacı vekili, dava dilekçesinde özetle;mülkiyeti Çankaya Halk Eğitim Merkezi ve 7.Akşam Sanat Okulu Koruma Derneğine ait olan Gölbaşı Yağlıpınar köyündeki taşınmazın adı geçen okul tarafından 1998 yılına kadar sürücü kursu pisti olarak  kullanıldığını, kursun 1998 yılında kapatıldığını ve tesisin bulunduğu arsanın aynı yıl müvekkili vakfa bağışlandığını, bağışlamadan ve kursun    kapatılmasından önce burada davalı Türkeş Beldek’in bekçi olarak işe alındığının öğrenildiğini, taşınmazın mülkiyetinin vakfa geçmesiyle ve taşınmaz üzerindeki kursun faaliyetine son verilmiş olması sebebiyle  ihtiyaç  kullanmadığından,Türkeş Beldek’ten taşınmazı terk etmesinin sözlü olarak istendiğini, ancak adı geçenin   kalacak yeri olmadığı gerekçesiyle ve kendisinin talebi üzerine   taşınmaz üzerinde bulunan boş barakada elektrik ve su bedellerini ödemek kaydıyla kira vermeksizin oturmasına izin verildiğini, kendisinden bekçilik ve başka bir hizmet istenmediğini,böylece bir hizmet ilişkisi kurulmadığından kendisine ücret  ödenmediğini ve sigorta kaydının yapılmadığını,ancak, adı geçenin şikayeti üzerine düzenlenen müfettiş raporunda Türkeş Beldek’in vakıf çalışanı olduğu,ücretinin ödenmediği, gerekli sigorta bildirgesinin verilmediği belirtildiğinden davalı SSK.ca müvekkili vakıf adına resen işyeri tescil işlemi yapıldığını yapılan tescilin usul ve yasaya aykırı olduğunu taşınmazın davacı vakfa devrinden önce üzerindeki tesisin faaliyetine son verilmiş olduğundan vakfın tesisi devralarak işletmesinin söz konusu olmadığını işçi çalıştırmadığını ücret ödenmediğini Türkeş Beldek’in hiçbir zaman müvekkili vakıfta çalışmadığını vakıfla  hizmet ilişkisinin olmadığını kendisine sadece taşınmaz üzerinde bulunan boş barakada ikamet izni verildiğini,adı geçenin bekçilik yaptığı yolundaki beyan ve   iddiasının gerçek dışı olduğunu belirterek  müvekkili vakıf adına yapılan işyeri tescil işleminin iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

         Davalı SSK.vekili,cevap dilekçesinde özetle;Yağlıpınar Köyü Gölbaşı-Ankara adresinde kurulu “bekçilik” işyerinin işveren Yaygın Eğitimi geliştirme vakfı adına, 1.6.1997 tarihi itibariyle 506 sayılı yasa kapsamına alındığını bu işyerinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu müfettişi tarafından düzenlenen 29.3.2000 tarih ve 27 sayılı rapora istinaden yapıldığını, işverene işyeri  bildirgesinin süresinde verilmemesi nedeniyle idari para cezası verildiğini başka bir işlem yapılmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

         Yerel mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak kurulan hüküm Özel Dairesince  yukarıda belirtilen gerekçe ile bozulmuştur.

         Bozmadan sonra yapılan yargılama sırasında, davacı vakıf vekili tarafından dayanılan ve davalı Türkeş Beldek ile müvekkili Yaygın Eğitimi Geliştirme Vakfı arasında hizmet akdi ilişkisi bulunmadığının tesbitine ilişkin olup, davanın kabulü ile sonuçlanarak Yargıtay’ca onanıp kesinleşen 10.4.2002 gün 2001/123 Esas, 2002/591 karar sayılı dosyanın celbedildiği ve belirtilen kararın direnme  kararına dayanak yapıldığında duraksama bulunmamaktadır.Oysa, bu gibi durumlarda usule uygun bir direnme kararı mevcut olmayıp bozmadan  sonra dayanılan kanıtın gerekçe yapıldığı yeni bir hükmün oluşturulduğunda kuşku yoktur.O halde yeni hükme yönelik temyiz itirazlarının  incelenmesi için, dosya Özel Dairesine gönderilmelidir.

         SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle  dosyanın yeni  hükme yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için 10.HUKUK DAİRESİNE gönderilmesine…

HGK. 29.01.2003 T. E:2003/ 10-57, K:2003/33


MAHKEME KARARINDA, HER DAVACI İÇİN HÜKMEDİLEN TAZMİNAT MİKTARLARI, ÖLÜM TARİHİNDEN İTİBAREN YASAL FAİZ UYGULANACAĞI RAKAMSAL OLARAK HİÇBİR TEREDDÜDE YER VERMEYECEK ŞEKİLDE YAZILI OLUP, İŞLEYECEK YASAL FAİZ ORANININ %50 VE %60 OLDUĞU 1.1.1999 VE 1.1.2000 TARİHLERİNDE BELLİ OLDUĞU, BU NEDENLE DAVA MİKTARI VE UYGULANAN FAİZ İLE BİRLİKTE ULAŞILAN MİKTARIN FAHİŞ OLDUĞU HUSUSUNDA YANILGIYA DÜŞÜLDÜĞÜ YÖNÜNDEKİ BOZMA KARARININ İSABETSİZ OLACAĞI-

HGK. 06.12.2002 T. E: 21-806, K: 877

Taraflar arasındaki  “maddi-manevi tazminat ” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 5.İş Mahkemesi’nce  davanın kısmen kabul-kısmen reddine dair verilen 28.12.2001  gün ve 2001/695-1647 sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  21.Hukuk Dairesi’nin 29.4.2002 gün ve 2002/2483-3655 Karar sayılı ilamıyla onanmış, davalı vekilinin maddi hata yapıldığı gerekçesiyle kararın düzeltilmesini istemesi üzerine karar, Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 4.6.2002 gün ve 2002/4936-5329 K.sayılı ilamıyla (...Davalı tarafından verilen ve dairemizin 29.4.2002 gün 2002/2483 Esas, 2002/3655 Karar sayılı onama kararında açık maddi hata olduğundan bahisle davalının karar düzeltme isteği incelendi.

        İş Mahkemelerince verilen kararlar ve buna bağlı Yargıtay ilamına karşı karar düzeltme yolu bulunmamaktadır.Ne varki, Yargıtay onama veya bozma kararlarında açıkca maddi yanılgının bulunması hallerinde dosyanın yeniden incelenmesi mümkün bulunmaktadır.

        İncelenen mahkeme kararı ve bunu onayan Yargıtay ilamında açıkca dava miktarı ve bu miktar uygulanan yasal faizlerin birleştirilerek toplamında yanılgıya düşüldüğü görülmüştür. Mahkemece hükmedilen tazminat miktarının tüm hak sahipleriyle birlikte ve maddi ve manevi  tazminatların ilavesi ile toplam 88.784.085.308 TL.ye ulaştığı ancak bu miktara son faiz hadlerinin uygulanması sonucu tazminatın faizleri ile birlikte fahiş sayılabilecek  biçimde 227.143.560.000 TL.ye ulaştığı görülmüştür.

        Dairemizin bugüne kadar uyguladığı istikrar kazanmış ilkelerine göre maddi tazminat hiçbir şekilde zenginleştirme aracı olarak kullanılmamalıdır.Kişinin sağlığında veya ölümü halinde hak sahiplerinin normal çalışma koşulları içersinde elde edilmesi mümkün olmayan yüksek boyutlarda tazminata hükmedilmemelidir.Öte yandan bu tazminatlar neticesi işyerleri ekonomik ve mali açıdan bunalıma düşmemeli veya işletmesinin tatil edilmesi sonucu ortaya çıkmamalıdır.Bu nedenlerle,mahkemenin tazminatın miktar ve boyutunu tayin ederken Borçlar Kanunun 43. ve 44/2 maddede öngörülen ilkelerini uygulaması ve buna göre taraflar yönünden dengeli şekilde tazminat miktarını saptaması zorunludur.

        Dava konusu olayda tazminatın faizi ve diğer ferileriyle birlikte ulaştığı miktarın davalı işletmenin  ekonomik  ve mali durumunu ne derece etkileyeceği, işletmenin faaliyetini durdurup durdurmayacağı tartışılmadan sonucu gidilmiştir.Mahkemenin belirtilen maddi ve hukuksal olguları değerlendirip sonuçta Borçlar Kanununun 43. ve 44/2.maddeleri gereğince daha yüksek oranda indirim yaparak maddi tazminata hükmetmesi gerekirken yazılı miktarda fahiş biçimde maddi tazminat tayin etmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN  :1)Davacılar vekili

                          2)Davalı T.K.İ. vekili

                                         HUKUK GENEL KURULU KARARI  

        Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

1-Davacılar vekilinin ilk kararı temyizi üzerine Özel Dairece onanarak kesinleştiğinden direnme kararını temyize hakkı bulunmadığından temyiz isteminin reddi gerekir.

2-Davalı vekilinin temyiz itirazlarına gelince; Dava, meslek hastalığı sonucu ölüm nedeniyle desteğini kaybedenlerin uğradıkları maddi ve manevi zararın ödetilmesi isteğine ilişkindir.

Davacılar vekili, davacıların desteğinin işyerinde çalışırken yakalandığı meslek hastalığı sonucu öldüğünü, meslek hastalığının oluşmasında işverenin kusurlu olduğunu ileri sürerek 16.12.1999 ölüm tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte maddi ve manevi tazminatın ödetilmesini istemiştir.

Davalı işveren vekili, meslek hastalığının oluşmasında sadece davalı işverenin kusurunun bulunmadığını, sigortalının daha önce çalıştığı işyeri işverenlerinin de sorumlu olduğunu ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.

Bilirkişi, meslek hastalığı sonucu sigortalının ölümünde İşveren Türkiye Kömür İşletmelerinin %94,22 oranında kusurlu olduğunu bildirmiş, davacıların gerçek zararı hesap bilirkişisince saptanmıştır.

Mahkemece, bilirkişi tarafından belirlenen davacıların gerçek zararlarından tarafların ekonomik ve sosyal durumları paranın satın alma gücü, olay tarihi, kusur durumu dikkate alınıp BK. 43, 44.maddeleri uyarınca takdiren %35 oranında hakkaniyet indirimi yapılmış Sosyal Sigortalar Kurumu tarafından hak sahiplerine bağlanan gelirler düşülerek  her bir hak sahibinin karşılanmamış zararı saptanmıştır.

Hüküm yerinde, her bir  davacı için belirlenen karşılanmamış maddi zarar miktarı ile manevi tazminat miktarının ölüm tarihinden itibaren yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

73.784.085.308 TL. maddi 15.000.000.000 TL. manevi tazminat toplamı 88.784.085.308 TL.nın ölüm tarihinden yasal faizi ile birlikte davalıdan alınmasına ilişkin mahkeme kararı, Yüksek Özel Daire’ce “taraf vekillerinin temyiz itirazları reddedilerek 29.4.2002 tarihinde onanmıştır.

Davalı Türkiye Kömür İşletmeleri vekilinin, mahkemece yapılan hakkaniyet indiriminin çok az olduğu, faizlerin yüksek olması nedeniyle davalının 242.000.000.000 TL.ödemek zorunda kaldığı, davalı kurumun mali durumunun dikkate alınmadığı, kusur oranı tesbitinin doğru olmadığı, bu şekilde Yargıtay onama kararında maddi hata bulunduğu, gerekçesiyle Daire kararının düzeltilmesini istemesi üzerine karar, Özel Daire’ce yukarıda açıklanan nedenle bozulmuştur. Mahkemece, “İş Mahkemesi kararları yönünden Yargıtay’ca verilen onama ve bozma kararlarına karşı karar düzeltme yoluna gidilemeyeceği, kararın çok açık olduğu, maddi hata bulunmadığı” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

Gerçekten, İş Mahkemeleri Kanunu’nun 8/3.maddesi uyarınca İş Mahkemesince verilen kararlara ve buna bağlı Yargıtay ilamına karşı karar düzeltme yolu kapalıdır. Ancak, Yargıtay onama ve bozma kararlarında açıkça maddi hatanın bulunması hallerinde dosyanın yeniden incelenmesi mümkündür. Zira maddi yanılgıya dayanılarak verilmiş olan onama ve bozma kararları ile hatalı biçimde hak sahibi olmak evrensel hukukun temel ilkelerine ters düştüğünden karşı taraf yararına sonuç doğurmamalıdır.

Somut olayda, yerel mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık, Yargıtay onama ilamında dava miktarı ve bu miktara uygulanan yasal faizlerin birleştirilerek ulaşılan toplamında bir yanılgının söz konusu olup olmadığı ve bu yanılgı maddi hata olarak değerlendirilip dosya yeniden incelenerek BK. 43 ve 44/2.maddeleri gereğince maddi  tazminattan daha fazla indirim yapılıp yapılmayacağı noktasındadır.

Mahkeme kararında, her davacı için hükmedilen tazminat miktarları, ölüm tarihinden itibaren yasal faiz uygulanacağı rakamsal olarak hiçbir tereddüde yer vermeyecek şekilde yazılı olup, işleyecek yasal faiz oranının %50 ve %60 olduğu 1.1.1999 ve 1.1.2000 tarihlerinde bellidir. Bu nedenle dava miktarı ve uygulanan faiz ile birlikte ulaşılan miktarın fahiş olduğu hususunda yanılgıya düşüldüğü yönündeki bozma kararı isabetsizdir. Bu nedenle; bozma  kararında ileri sürülen gerekçenin maddi hata olarak nitelendirilmesi mümkün olmadığından  usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

SONUÇ:1-(1) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin temyiz itirazının REDDİNE, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine,

        2-(2) nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 06.12.2002 T. E:21-806, K:877

KARŞI OY YAZISI

        (Değişik Gerekçe Yönünden) 5521 sayılı “İş Mahkemeleri Kanunu”nun sekizinci maddesinde, İş Mahkemesi kararları ile ilgili Yargıtay ilamlarına karşı karar düzeltme yoluna başvurulamayacağı öngörülmüştür.

        Bu nedenle maddi yanılgıya dayalı da olsa, söz konusu kararların Yargıtay ilgili Dairesince tekrar incelenmesine yasal olanak bulunmamaktadır.

        Yerel mahkemece verilen direnme kararının bu gerekçe ile onanması gerektiği görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun onama gerekçesine katılamıyorum.


KURAL OLARAK ZAMANAŞIMININ ALACAĞIN MUACCEL OLDUĞU, BAŞKA BİR ANLATIMLA ALACAKLININ ÖDEMEYİ İSTEMEYE VE BUNUN İÇİN DAVA AÇMAYA HAKKI OLDUĞU ANDAN İTİBAREN İŞLEMEYE BAŞLAYACAĞI, NE VAR Kİ SOMUT OLAYDA AKDİ İLİŞKİYE İLİŞKİN ZAMANAŞIMI MI YOKSA HAKSIZ EYLEME İLİŞKİN ZAMANAŞIMI SÜRESİNİN Mİ İŞLEMEYE BAŞLAYACAĞI HUSUSUNUN ANCAK KESİNLEŞEN MAHKEME HÜKMÜ İLE SABİT OLDUĞU, ANCAK BU AŞAMADAN SONRA DAVACININ BEDEN GÜCÜ KAYIP ORANININ BELİRLENDİĞİ, ZARAR GÖREN DAVACININ YASANIN ANLADIĞI ANLAMDA ZARAR VEREN OLAYIN GİDİŞATINI SONUÇLARINI ÖĞRENDİĞİ, YARGILAMA AŞAMASINDA SOSYAL SİGORTALAR KURUMU ANKARA HASTANESİNİN RAPORUNA RAĞMEN BUNA İTİRAZ EDİLDİĞİ, SOSYAL SİGORTA YÜKSEK SAĞLIK KURULUNUN KARARINI GEREK GÖRÜLDÜĞÜ VE BU KURULUN 26.6.2001 TARİHLİ KARARIYLA DAVACININ %6.3 ORANINDA SÜREKLİ İŞ GÖREMEZLİK ORANIN KESİNLEŞTİĞİNİN ANLAŞILDIĞI, BU DURUMDA EK DAVA İÇİN ZAMANAŞIMININ BAŞLANGICININ 11.5.1992 TARİHLİ RAPOR OLDUĞUNA DEĞİNEN BOZMA KARARINA UYULMASI GEREKİRKEN, EK DAVA İÇİNDE ZAMANAŞIMI SÜRESİN

HGK. 18.12.2002 T. E: 21-1103, K: 1067

Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 5.İş Mahkemesince asıl davanın kabulüne birleştirilen davanın reddine dair verilen  19.3.2002 gün ve 1610-142   sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  21.Hukuk Dairesinin 9.7.2002 gün ve 4986-6697  sayılı ilamı ile; (...Davacı Eylül 1989 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucu uğradığı 40.000.000.-TL. maddi tazminatın fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere olay tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

        Davacı, bu dava ile birleştirilen Ankara 5.İş Mahkemesinin 2000/868 Esas sayılı 27.7.2000 tarihli ek davada 2.960.000.000.-TL. maddi, 500.000.000.-TL.  manevi tazminatın olay tarihinden itibaren faizi ile birlikte davalılardan müteselsilen tahsiline karar verilmiştir.

        Mahkemece yapılan inceleme sonucu sigortalının maluliyet oranına itirazı gözönünde tutularak Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunun 26.6.2001 tarihli kararıyla SSK. Ankara Hastanesinin 10.5.1992 tarihli maluliyet oranının % 6.3 olduğuna  ilişkin  raporunun doğru olduğuna karar verilmiştir. Yargılama sonunda mahkemece 40.000.000.-TL. maddi tazminatın istek gibi olay tarihinden itibaren faizi ile davalılardan tahsiline açılan ve birleştirilen ek davanın zamanaşımı sebebiyle reddine karar verilmiş ise de 10 yıllık zamanaşımı süresinin başlangıcı, davacının maluliyet oranını tesbit eden 11.5.1992 tarihli SSK. Ankara Hastanesi Sağlık Kurulunca verilen rapor tarihidir. Çünki davacı zararının kapsamını ancak bu raporla öğrenmiştir. Dairemizin yerleşmiş uygulaması Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 5.6.2002 gün ve E: 2002/4-470-K: 2002/477 sayılı kararıyla yansıyan görüşte bu yoldadır. Hal böyle olunca ek davanın açıldığı tarihte zamanaşımı süresinin dolmadığı açıkça ortadadır.

        Bu durumda ek davanın zamanaşımı sebebiyle reddi usul ve yasaya aykırıdır   ...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Dava, iş kazası sonucu bedensel zarar nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

        Davacı, Eylül 1989 tarihinde iş kazası sonucu yaralandığını ileri sürerek 27.11.1998 tarihinde maddi tazminat istemli ilk davayı, 27.7.2000 tarihinde de, %6,3 oranında sürekli iş göremez  duruma girdiğinin Sosyal Sigortalar Kurumunun 11.5.1992 tarihli raporu ile saptandığını beyanla ilk davada saklı tuttuğu fazlaya ilişkin haklarına dayanarak maddi ve manevi tazminat istemli ikinci davayı açmış, mahkemece  her iki dava birleştirilmiştir.

        Davalı işveren, davacı işçi olarak çalışmadığından olayın iş kazası sayılamıyacağını ve ek davanın zamanaşımı süresi dolduktan sonra açıldığını ileri sürerek davaların reddini savunmuştur.

        Mahkemenin “asıl davanın kabulüne, kaza tarihine göre zamanaşımı süresi dolduktan sonra açılan birleştirilen davanın zamanaşımı nedeniyle reddine” dair verdiği karar, yukarıda yazılı  gerekçe ile bozulmuş,mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

        Somut olayda, davacı 1976 doğumlu olup, 13 yaşında davalıya ait işyerinde çocuk işçi olarak çalışırken Eylül 1989 tarihindeki iş kazası sonucu sol el 3. ve 5.parmaklarının dipten ampute olması nedeniyle bedensel  zarara uğramıştır.İşveren, işçi olmadığı gerekçesiyle davacının çalışmasını ve işyerinde meydana gelen kazayı Bölge Çalışma müdürlüğü ile Sosyal Sigortalar Kurumuna bildirmemiştir. Kazalının babasının küçüğe velayeten 15.3.1991 tarihli başvurusu üzerine kurum müfettişi kazanın iş kazası olduğunu 3.6.1991 tarihinde tespit etmiştir.Sosyal Sigortalar Kurumu Sağlık Dairesi Başkanlığı yapılan muayene sonucu 11.5.1992 tarihli rapora göre davacının %6.3 oranında sürekli iş göremez duruma  girdiğini,maluliyet oranına göre gelir bağlanamayacağını 29.9.1992 tarihinde davacıya bildirmiştir.

        Yerel mahkeme ile Yüksek Özel Daire arasındaki uyuşmazlık; zamanaşımının başlangıcında kaza tarihinin mi, yoksa maluliyet oranının tespiti tarihinin mi  esas alınacağı,  giderek birleştirilen davanın zamanaşımı nedeniyle reddedilip reddedilemeyeceği noktasında toplanmaktadır.

        Zamanaşımı; yasada belirlenen koşullar altında bir alacağa ilişkin dava hakkının belli bir   sürenin geçmesi sonucu düşmesidir.

        Borçlar Kanunumuzda, sözleşme dışı sorumluluktan, haksız eylemden doğan davalarda zamanaşımı süresi 60 ncı maddede düzenlenmiştir.

        Somut olayda işçi ile tazmin sorumlusu işveren arasında hizmet akdi ilişkisi vardır.Davalı işveren  suç sayılır eylemi ile İşçi Sağlığı ve güvenliğine ilişkin mevzuata aykırı hareketi ile davacı işçinin yaralanmasına neden olmuştur.Bu davranışlar Borçlar Kanunu’nun 332/1 maddesinde belirtilen akde aykırı durumları oluşturur. 1.1.1957 gün ve 6773 sayılı Kanunun 41/F maddesiyle eklenen ikinci fıkra gereğince, işverenin bu davranışı nedeniyle açılacak tazminat davaları dahi, akde aykırı hareketten doğan  tazminat davaları hakkında hükümlere tabidir.Borçlar Kanununun 125.maddesindeki on yıllık akdi zamanaşımına tabidir.Önce davalı akdi ilişkiyi red etmiş taraflar arasındaki ilişkinin hizmet akdine dayandığı 3.6.1991 tarihinde Sosyal Sigortalar Kurumunca, olayın iş kazası olarak tespiti ile belirlenmiş,işveren bu belirlemeye göre davacı için işe giriş bildirgesi düzenleyerek 27.9.1991 tarihinde Kuruma vermesine rağmen, davalı işveren olayın iş kazası olmadığı iddiasını sürdürerek açtığı dava sonucu mahkeme, olayın iş kazası olduğuna karar vermiş, bu karar ile hükmen taraflar arasında akdi ilişkinin varlığı sabit olmuştur.Kural olarak zamanaşımı alacağın muaccel olduğu,başka bir anlatımla alacaklının ödemeyi istemeye ve bunun için dava açmaya hakkı olduğu andan itibaren işlemeye  başlar. Ne  var ki somut olayda akdi ilişkiye ilişkin zamanaşımı mı yoksa haksız eyleme ilişkin zamanaşımı süresinin mi işlemeye başlayacağı hususu ancak kesinleşen mahkeme hükmü ile sabit olmuştur.Ancak bu aşamadan sonra davacının beden gücü kayıp oranı belirlenmiş, zarar gören davacı yasanın anladığı anlamda zarar veren olayın  gidişatını sonuçlarını öğrenmiştir.Yargılama aşamasında Sosyal Sigortalar Kurumu Ankara Hastanesinin raporuna rağmen buna itiraz edilmiş Sosyal Sigorta Yüksek Sağlık Kurulunun Kararını gerek görülmüş ve bu  kurulun 26.6.2001 tarihli kararıyla davacının %6.3 oranında sürekli iş göremezlik oranın kesinleştiği anlaşılmıştır.

         Bu durumda ek dava için zamanaşımının başlangıcının 11.5.1992 tarihli rapor olduğuna değinen bozma kararına uyulması gerekirken, ek dava içinde zamanaşımı süresinin başlangıcının kaza tarihi olduğuna ilişkin kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı bulunduğundan direnme kararı bozulmalıdır.     

        SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 18.12.2002 T. E:21-1103, K:1067


AKTİN İŞÇİ TARAFINDAN FESHİ, İŞVEREN TARAFINDAN KABUL EDİLİR BİR MAZERETE TABİ TUTULURKEN, SÖZLEŞMENİN BİTİM TARİHİNDEN ÖNCE HAKLI BİR NEDEN OLMADAN PERSONELİN İŞİNE İŞVEREN TARAFINDAN SON VERİLMİŞ OLMASI GİBİ BİR DÜZENLEMENİN, CEZAİ ŞARTIN OLUŞUMUNDA İŞÇİ VE İŞVEREN ARASINDA DENKLİK, EŞİTLİK İLKESİ DİKKATE ALINMADIĞI, İŞÇİ ALEYHİNE, İŞVEREN LEHİNE KURALLAR ÖNGÖRÜLMÜŞ OLDUĞUNDAN CEZAİ ŞARTIN GEÇERLİ OLDUĞUNUN KABUL EDİLEMEYECEĞİ, BÖYLE OLUNCA BU İSTEK REDDEDİLMEK ÜZERE KARARIN BOZULMASI GEREKTİĞİ-

HGK. 13.11.2002 T. E: 9-923, K: 905

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 7.İş Mahkemesince davanın kısmen kabul-kısmen reddine dair verilen 25.10.2001 gün ve 2001/78 E- 633 K.  sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 30.05.2002 gün ve 2002/1228-9321 sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Davalının temyizine gelince;

Taraflar arasında düzenlenmiş olan hizmet sözleşmesinin 8. maddesinde “... Personel Sözleşmenin bitim tarihinden önce işveren tarafından kabul edilir bir mazereti olmaksızın işi bıraktığı takdirde işverenin yasal hakları dışında işi bıraktığı aydaki 4 brüt maaş tutarında tazminat ödendiği peşinen kabul eder. Haklı bir neden olmadan personelin işine son verildiği takdirde işveren tarafından da yasal hakları dışında iş aktinin fesh edildiği aydaki 4 brüt maaşı tutarında tazminat ödenecektir...” şeklinde bir düzenleme yer almaktadır. Görüldüğü üzere aktin işci tarafından feshi, işveren tarafından kabul edilir bir mazerete tabi tutulurken, sözleşmenin bitim tarihinden önce haklı bir neden olmadan personelin işine işveren tarafından son verilmiş olması gibi bir düzenleme, cezai şartın oluşumunda işçi ve işveren arasında denklik, eşitlik ilkesi dikkate alınmamış, işçi aleyhine, işveren lehine kurallar öngörülmüş olduğundan cezai şartın geçerli olduğu kabul edilemez. Böyle olunca bu istek reddedilmek üzere kararın bozulması gerekmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

                        HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

        S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 13.11.2002 T. E:9-923, K:905

                                       KARŞI OY YAZISI

        Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflarca imzalanan hizmet sözleşmesinde işçi – işveren arasında eşitsizlik yaratacak bir düzenleme bulunmasının, sözleşme tazminatı olarak belirlenen ceza koşuluna ilişkin 8.madde hükmünü geçersiz kılıp kılmayacağı ve anılan sözleşme  hükmündeki işi bırakma gerekçesi olarak gösterilen mazeretin “kabul edilebilir bir mazeret olup olmadığı hususunun açılan davada mahkemece tartışılıp değerlendirildikten sonra ceza koşulunun geçerliliği açısından bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

        Dava konusu 01.04.1999 başlangıç tarihli ve bir yıl süreli hizmet sözleşmesinin, 8.maddede belirtilen süre içinde feshedilmemesi sebebiyle aynı koşullarla bir yıl daha uzatılmış sayıldığı ve böylece istifa tarihi olarak bildirilen 21.12.2000 tarihinde yürürlükte olduğu anlaşılmaktadır.

        Sözleşmenin 8.maddesinde; “Personelin, Sözleşmesinin bitimi tarihinden önce işveren tarafından kabul edilen bir mazereti olmaksızın işi bırakması halinde, işverenin yasal hakları dışında işi bıraktığı aydaki 4 brüt maaşı tutarında tazminat ödemeyi peşinen kabul ettiği, haklı bir neden olmadan personelin işine son verildiği takdirde ise işveren tarafından da personelin yasal hakları dışında iş akdinin feshedildiği 4 brüt maaşı tutarında tazminat ödeneceği” hükme bağlanmıştır.

        Bu hükme göre, personelin, işi bırakma gerekçesi olarak göstereceği mazeret işveren tarafından uygun görülmedikçe tazminatla sorumlu tutulacağı anlaşılmaktadır. Yüksek Özel Daire, sözü edilen hükmün, işçi işveren arasındaki denklik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle sözleşme tazminatı biçiminde düzenlenen ceza koşulunun baştan itibaren geçersiz olduğu görüşündedir. Doğaldır ki, “mazeretin kabul edilebilir” nitelikte olup olmadığının takdiri işverenin  keyfine bırakılamaz. Ne var ki, bu şekildeki bir hükmün, ceza koşulunun baştan geçersiz hale getireceğini söylemek de zordur. Zira, işi bırakmayla ilgili mazeretin kabul edilebilir bir mazeret olup olmadığının değerlendirilmesi ve takdiri mahkemenin yetkisi içindedir. Bu husus açılan davada tartışılıp değerlendirilmeli ve sonucuna göre davacının ceza  koşulu isitemekte haklı olup olmadığı saptanmalı ve B.K.nun 161/son maddesi hükmü de  gözetilerek hüküm kurulmalıdır.

        Mahkemece B.K.nun 161/son maddesi hükmü dikkate alınmışsa da, yukarıda açıklanan inceleme ve değerlendirme yapılmamıştır. Hükmün bu gerekçeyle bozulması görüşünde olduğumuzdan sayın çoğunluğun bozma gerekçelerine katılamıyoruz.

                        Erbay TAYLAN                        Şükrü SARAÇ

                                   Üye                                            Üye          

         KARŞI OY YAZISI

        Ayrıntısı yukarıda izah edildiği üzere; Yerel mahkeme isteğin kabulüne karar vermiş, Özel Daire bu kararı bozmuş, Genel Kurul bozmayı uygun bulmuş olup aşağıda yazılacak gerekçe ile yüce Genel Kurul’un bozma kararına katılamıyorum:

        Davacının alacağına dayanak yaptığı sözleşmenin 8. maddesinin ilgili bölümü, “...Personel, sözleşmenin bitim tarihinden önce işveren tarafından kabul edilir bir mazeret olmaksızın işi bıraktığı taktirde işverenin yasal haklarının dışında işi bıraktığı aydaki 4 brüt maaş tutarında tazminat ödemeyi peşinen kabul eder. Haklı bir neden olmadan personelin işine son verildiği taktirde işveren tarafından da personelin yasal hakları dışında iş aktinin feshedildiği aydaki 4 brüt maaşı tutarında tazminat ödenecektir...” şeklindedir. Yerel mahkeme bu hükmü geçerli saymış ve olaya uygulamak suretiyle davanın kabulüne karar vermiş olduğu halde; özel daire, “cezai şartın oluşumunda işçi işveren arasında denklik, eşitlik ilkesi dikkate alınmamış, işçi aleyhine, işveren lehine kurallar öngörülmüş olduğundan cezai şartın geçerli olduğu kabul edilemez” gerekçesi ile sözleşmenin bu hükmün olaya hiç uygulamaksızın baştan geçerli saymamıştır.

        Bilindiği gibi belli istisnaların dışında, sözleşmenin tarafları, yasaya uygun olmak koşulu ile istediklerini kararlaştırabilirler. Akit serbestisi kuralının istisnalarından biri de sosyal güvenlik hukuku uygulamasının geliştirdiği, işçinin işverene karşı daha zayıf olması nedeniyle korunmaya daha muhtaç olması esasından hareketle kuralların onun lehine yorumlanması olgusudur.

        Bir başka gerçekte Borçlar Kanunu’nun cezai şartı düzenleyen hükümleridir. Bilindiği gibi Borçlar Kanunu İş Kanunu’nun dayanağını teşkil etmekte ve sözleşme ve İş Kanunu’nda açık hüküm bulunmaması halinde bu kanuna göre karar verilmektedir.

         Bu kuralların ışığında sosyal güvenlik hukuku uygulamasına baktığımızda, hizmet aktinin sona ermesinin şekli ve kimin sona erdirdiği meselesinde, kanunun düzenlemesinin ötesinde, özellikle toplu iş sözleşmelerinde, işçi lehine kabul edilen hükümler daha başta eşitsizliği sebebiyle reddedilmeksizin uygulanmakta ve denklik ilkesinden sözedilmemektedir. Eldeki sözleşmede işçi aleyhine sayılmış olan cümle “işveren tarafından kabul edilir bir mazereti olması” ile ilgili bölümdür. Bu cümle nedeniyle maddenin tamamını daha baştan yok saymak yasal düzenleme ve bu düzenlemenin hukuka ve olaya uygun olup olmadığını denetleme hakkına haksız müdahale sonucunu doğurur. Cezai şartı tamamen veya

bir bölümünü uygun bulmayan hakim gereğine göre, tamamen kaldırabilip veya bir kısmını tenkis edebileceğine göre, yerel mahkemenin yaptığı gibi, sözleşmenin bu hükmünün yorumu yapılmalı olaya uygun olup, olmadığı, cezai şartın gerekip gerekmediği, gerekiyorsa miktarı kararlaştırılmalıdır. Yasal düzenlemenin kullanılış biçiminde hata yapılıp yapılmadığı, yerel mahkemenin verdiği kararın olaya uygun olup olmadığının denetlenmesi gerekirken, özel daire kararında yazılı gerekçe ile sözleşmenin dayanak maddesinin geçersiz sayılması gerektiğine dair bozma uygun olmamıştır. Bu nedenle Yüce Genel Kurul’un Daire’nin verdiği kararın uygun olmadığına karar vererek dosyanın esas bakımından incelenmesi için dairesine gönderilmesine karar vermesinin uygun olacağını düşünüyorum. Yerel mahkemece verilen kararın olaya uygun olup olmadığı denetimi, henüz özel dairece yapılmadığından, bu aşamada mahkeme kararının uygun olup olmadığı konusunda düşünce açıklaması yapmanın usuli olmayacağını kaydetmekle yetiniyor, Yüce Genel Kurul’un kararına katılamıyorum


DAVALI İLE MÜTEAHHİT ARASINDAKİ SÖZLEŞMENİN ESER SÖZLEŞMESİ NİTELİĞİNDE OLDUĞUNUN KABUL EDİLMESİ GEREKECEĞİ, ARALARINDAKİ HUKUKİ İLİŞKİNİN HİZMET (İŞ GÖRME) SÖZLEŞMESİ NİTELİĞİNDE BULUNMAMASI NEDENİYLE VE ESER SÖZLEŞMESİNDE MÜTEAHHİDİN HAKSIZ EYLEMİ NEDENİYLE İŞ SAHİBİNİN SORUMLULUĞU SÖZ KONUSU OLMAYACAĞINDAN HUSUMET İTİRAZININ KABULÜNE KARAR VERİLMESİ GEREKECEĞİ-

HGK. 20.11.2002 T. E: 4-989, K: 991

Taraflar arasındaki “ tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;  Ağrı  Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne  dair verilen  17.11.2000  gün ve  2000/2                 51 E. 2000/400 K.   sayılı kararın incelenmesi   davalı  vekili  tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesinin  1.10.2001  gün ve  4688-8800    sayılı ilamı ile; (.... Dava, tazminat istemine ilişkindir. Davacı, davalının dinamit patlatması ve büyük kaya kütlelerini taşınmazına yığması nedeniyle taşınmazın kullanılmaz hale geldiğini belirterek tazminat istemiştir. Davalı savunmasında, taşocağının işletilmesini ihaleyle alan müteahhit şirketin faaliyeti sonucunda zarar oluştuğu nedeniyle husumet itirazında bulunmuştur. Yerel mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş olup, kararı davalı temyiz etmektedir.

Davacı, davadan evvel davalı ve müteahhidi aleyhine delil tespitini istemiş ve zarar veren taşları müteahhidin davalı için çıkardığını bildirmiştir. Dava ise delil tesbitine dayanılarak açılmış, ancak müteahhit firmaya husumet yöneltilmemiştir. Davalı, husumet itirazında bulunarak müteahhidi ile arasıdaki sözleşmeyi ibraz etmiştir. Sözleşme incelendiğinde “kireçtaşı üretim, nakliye ve istif” sözleşmesi olduğu, müteahhidin patlayıcıları temin etmek, taş ocağını işletmek, malzemeleri fabrikaya teslim ve istif etmekle yükümlülük altına girdiği, sözleşmenin 10,11 ve 22. maddelerinde patlayıcı kullanımından, kazalardan işçi ve makinelerin 3.kişilere verdiği zararlardan müteahhidin sorumlu olacağının belirtildiği anlaşılmaktadır. Gerek belirtilen hususlar ve gerekse sözleşmenin bütünü incelenip değerlendirildiğinde davalı ile müteahhit arasındaki sözleşmenin eser sözleşmesi niteliğinde olduğu kabul edilmelidir. Aralarındaki hukuki ilişkinin hizmet (iş görme) sözleşmesi niteliğinde bulunmaması nedeniyle ve eser sözleşmesinde müteahhidin haksız eylemi nedeniyle iş sahibinin sorumluluğu söz konusu olmayacağından husumet itirazının kabulüne karar verilmesi gerekirken yerel mahkemece davalının sorumluluğuna karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir....) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

                        HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere ve özellikle davalı Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi ile dava dışı Lokman İnşaat Madencilik Limited Şirketi arasındaki eser sözleşmesinde davalı şirketin işi gören şirketle arasında bir tabiyet ve denetim ilişkisi bulunmamasına göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

        SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 20.11.2002 T. E:4-989, K:991


İŞVERENİN İŞ AKDİNİ FESHETMEMESİNİN VE KAZALININ HALEN ÇALIŞIYOR OLMASININ BİR LÜTUF OLMADIĞI, ZİRA SİGORTALI İŞVERENİN KUSURLU HAREKETİ SONUCU BEDEN GÜCÜ KAYBINA UĞRADIĞINDAN EMSALLERİNE GÖRE DAHA FAZLA EFOR SARF EDEREK İŞVERENE HİZMET EDECEĞİ VE BUNUN SONUCU OLARAK DA İŞ GÖREBİLİRLİK SÜRESİNİN AZALACAĞI, BU NEDENLE HALEN AYNI İŞYERİNDE ÇALIŞMANIN, HAKKANİYET İNDİRİMİ NEDENİ OLARAK KABUL EDİLEMEYECEĞİ-

HGK. 27.11.2002 T. E: 10-1032, K: 1019

Taraflar arasındaki “rucuan tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;Kartal 1.İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen  9.10.2001 gün ve 1998/354-2001/478 sayılı kararın incelenmesi  davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesinin 3.12.2001  gün ve 2001/8110-8415  sayılı ilamı ile; (...Dava, 29/3/1996 tarihinde meydana gelen iş kazası sonucu % 33.20 oranında meslekte kazanma güç kaybına uğrayan sigortalı işçi Mehmet Kara için kurumca yapılan Sosyal Sigorta Yardımlarının rücuan ödetilmesi istemine ilişkin olup, mahkemece, davalı işverenin % 85 kusuru esas alınarak hesaplanan maddi zarar miktarından; olayda uygulama yeri bulunmadığı halde, sigortalının kazadan sonra ve halen işyerinde çalışmaya devam ettiği gerekçesiyle B.K.nun 43 ve 44.maddeleri uyarınca % 25 hakkaniyet indirimi yapılarak dış tavanın eksik belirlenmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

        O halde davacı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, iş kazası sonucu sürekli iş göremez durumuna giren sigortalıya davacı kurumca bağlanan gelir ve yapılan ödemelerin rücuan davalı işverenden tahsiline ilişkindir.

        Davacı Sosyal Sigortalar Kurumu vekili, 29/3/1996 tarihinde geçirdiği iş kazası sonucu sürekli iş göremez duruma giren sigortalıya bağlanan gelir ve yapılan masrafın kazanın oluşmasında kusurlu olan işverenden gelirlerin onay, masrafın sarf tarihlerinden itibaren faizi ile tahsilini talep etmiştir.

        Davalı işveren vekili, kazanın oluşmasında işverenin kusurunun bulunmadığını, talebin

fahiş olduğunu ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.

        Mahkemenin “davalı işverenin % 85 kusuruna göre hesaplanan maddi zarar miktarından sigortalının kazadan sonra ve halen işyerinde çalışmaya devam ettiği, olay tarihi ve hesaplanacak faiz miktarı göz önünde tutularak B.K. 43 ve 44.maddeleri uyarınca % 25 hakkaniyet indirimi yapılmak suretiyle dış tavan belirlenerek, talebin dış tavanı aşmadığı” gerekçesiyle davanın kabulüne dair verdiği karar Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenle bozulmuştur.

        Mahkemece “sigortalının işveren aleyhine açtığı maddi tazminat davalarında olay tarihi itibariyle tazminata yürütülecek faiz, sigortalının halen çalışıyor olması gibi unsurlar değerlendirilerek B.K.nun 43 ve 44.maddeleri uygulanarak tazminat miktarının saptandığı, asıl hakkında uygulanan bu maddenin sigortalıya halef olan kurumun açtığı rücu davalarında da uygulanması gerektiği” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

        Uyuşmazlık, Sosyal Sigortalar Kurumu tarafından 506 sayılı Kanunun 26 ncı maddesine göre açılan rücu davalarında işverenin kusuru esas alınarak saptanan sigortalının maddi zarar miktarından BK. 43 ve 44.maddeleri uyarınca hakkaniyet indirimi yapılarak sigortalının dış tavanın, belirlenmesinin mümkün olup olmadığı noktasındadır.

        Kurumun işveren aleyhine açtığı rucu davasının yasal dayanağı 506 sayılı Yasanın 26 ncı maddesi olup, kurumun rücu konusu, “iş kazası ve meslek hastalığı, işverenin kastı veya işçilerin sağlığını koruma ve iş güvenliği ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı hareketi veya suç sayılabilir bir hareketi sonucu olmuşsa, kurumca sigortalıya veya hak sahibi kimselerine yapılan veya ileride yapılması gerekli bulunan her türlü giderlerin tutarları ile gelir sağlanırsa bu gelirlerin 22 nci maddede belirtilen tarifeye göre hesaplanacak sermaye değerleri toplamı sigortalı veya hak sahibi kimselerin işverenden isteyebilecekleri miktarla sınırlı olmak üzere kurumca işverene ödettirilir” ibareleri ile özel bir şekilde düzenlenmiştir.

        Bu madde kusur esasına dayanmaktadır. Rücu hakkı doğabilmesi için davalının kusurlu olması gerekmektedir.

        Ayrıca, 506 sayılı Yasanın 26 ncı maddesi haleflik ilkesine dayanır. Ancak, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun  1/7/1994 gün, 92/3 E., 94/3 K. sayılı kararında “bu halefiyetin 506 sayılı Yasanın 26/1.maddesinden doğan, temelinde geri alma hakkı bulunan ve kendine özgü nitelikte; sigortalının hakkından bağımsız bir halefiyet olduğu” belirtilmiştir. Bu nedenle mahkemenin Sosyal Sigortalar Kurumunun rücu davasını sigortalının halefi olarak açtığı ve sigortalının işveren aleyhine açtığı tazminat davasında uygulama yeri bulan BK. 43 ve 44.maddelerinin halef hakkında da uygulanabileceği gerekçesi yerinde değildir.

        Öte yandan; sigortalının işveren aleyhine açtığı tazminat davası BK.nun 41.maddesinde belirtilen haksız fiile dayanmakta olup, orada saptanan gerçek zararını kaza tarihinden itibaren faizi ile birlikte işçi derhal tahsil edebilmektedir. Buna karşın kurumca sigortalıya yapılan yardımlar iç tavan dahilinde dış tavana kadar zaman içinde yayılmakta ve işverenden de yine zaman içinde geri alınmaktadır. Bu nedenle dış tavan önceleri fahiş gözükse bile zaman içinde enflasyonun etkisi ile bu miktar değerini kaybetmektedir. Kurumun rücu alacağı miktarı iç tavan ve dış tavan ile sınırlıdır. Dış tavan ne olursa olsun kurum bağlamadığı gelirleri isteyemeyeceği gibi, dış tavanı aşsa bile gelir bağlamaya ve ödemeye devam eder. Kurumun zararı devam eden bir zarar olduğundan hakkaniyet indirimi yapılamaz.

        İşverenin iş akdini feshetmemesi ve kazalının halen çalışıyor olması bir lütuf değildir. Zira sigortalı işverenin kusurlu hareketi sonucu beden gücü kaybına uğradığından emsallerine göre daha fazla efor sarf ederek işverene hizmet edecek ve bunun sonucu olarak da iş görebilirlik süresi azalacaktır. Bu nedenle halen aynı işyerinde çalışma, hakkaniyet indirimi nedeni olarak kabul edilemez.

        Yukarıda açıklanan nedenlerle, kurumun açtığı rücu davasında uygulama yeri bulunmayan Borçlar Kanunun 43 ve 44. maddeleri uyarınca işveren lehine hakkaniyet indirimi yapılarak dış tavanın eksik belirlenmesinin isabetsiz olduğuna değinen ve Hukuk Genel kurulunca da benimsenen Özel daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

         SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HU MK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 27.11.2002 T. E:10-1032, K:1019


ISLAH İSTEMİNDE DAVACI FAİZ TALEP ETMEDİĞİNDEN KURAL OLARAK ISLAH İLE ARTTIRILAN BÖLÜM İÇİN FAİZE HÜKMEDİLMEMESİNİN GEREKECEĞİ, NE VAR Kİ, ALEYHE TEMYİZ OLMADIĞINDAN ARTIK BU HUSUSUN NAZARA ALINAMAYACAĞI, ÖTE YANDAN, DAVACI İLK TEMYİZ DİLEKÇESİNDE AÇIKÇA TÜM ALACAKLAR İÇİN DAVA TARİHİNDEN İTİBAREN FAİZ TALEP ETMİŞ OLDUĞUNDAN, ARTIK İHTARNAME TARİHİNDEN İTİBAREN FAİZE HÜKMEDİLMESİ YÖNÜNDEKİ İSTEMİNDEN FERAGAT ETTİĞİNİN KABUL EDİLMESİ GEREKECEĞİ-

HGK. 09.10.2002 T. E: 9-808, K: 801

Taraflar arasındaki  “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;   Trabzon İş  Mahkemesi’nce  davanın  kısmen kabulüne dair verilen 11.12.2001  gün ve 333-338  sayılı kararın incelenmesi       davacı vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  9.Hukuk Dairesi’nin 11.3.2002  gün ve  4379-3519  sayılı ilamiyle;  (... Davacı kısmi dava açarak kıdem tazminatı ve bir kısım işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını istedikten sonra, yargılama devam ederken dava konusunu ıslah ederek, belirlenen tüm alacaklarına karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece belirlenen tüm alacaklar hüküm altına alınmış ise de, kıdem tazminatı dışındaki işçilik alacaklarına ilk talep edilen kısmi miktarlara dava tarihinden bakiyelere ise ıslah tarihinden yasal faiz uygulamasına karar verilmiş ve davacı lehine 4.12.2001 tarihinden önce yürürlükteki avukatlık ücret tarifesine göre vekalet ücreti takdir etmiştir.

Verilen karar aşağıdaki gerekçelerle hatalı bulunmuştur.

1-Islah, dava dilekçesinin baştan itibaren düzeltilmesine yönelik bir taraf usul işlemidir. Bu niteliği itibariyle ilk davanın devam  olup, yeni bir dava değildir. Böyle olunca  sonuçlarını ilk dava tarihinde meydana getireceğinden ıslah sonucu arttırılan miktarlar için ıslah tarihinden değil, dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekir. Mahkemece bakiye  miktarlar için ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi hatalıdır.

2-Diğer taraftan 4.12.2001 tarihinde yürürlüğe giren yeni avukatlık asgari ücret tarifesinin 21.maddesi ile “Avukatlık ücretinin takdirinde, hukuki yardımın tamamlandığı veya  dava sonunda hükmün verildiği tarihte yürürlükte olan tarife esas alınır” kuralı getirilmiştir.Bu kurala göre karar tarihinde dava konusu kabul edilen miktarlar yönünde yeni tarifeye göre belirlenecek vekalet ücretinin karar altına alınması gerekir. Mahkemece önceki tarifeye göre vekalet ücretinin kabulü ayrı bir bozma nedeni yapılmıştır....  ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN  : Davacı vekilleri

                               HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Dava, işçi alacağına ilişkindir.

        Davacı vekili işverenin, müvekkilinin maaşını tam ve düzenli olarak ödemediğini,öte yandan hak ettiği fazla çalışma, yıllık izin, ikramiye, nema ve vergi iadesini de ödemediğini, bu nedenle 30.4.2000 tarihi itibariyle iş aktini feshettiklerini belirterek, müvekkilinin çalıştığı döneme ait toplam 520.000.000 TL. alacağın, fazlaya dair hakları saklı tutulmak koşuluyla kıdem tazminatı açısından iş aktinin fesih tarihinden, diğer alacaklar için 18.5.2000 tarihli ihtarname tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsilini istemiştir.

        Davalı usulüne uygun olarak yapılan tebligata rağmen duruşmaya gelmemiş ve davaya yanıt vermemiştir.

        Mahkeme; kıdem tazminatına 30.4.2000 tarihinden, dava dilekçesinde istenilen alacak miktarı için dava tarihinden, ıslah ile arttırılan kısım için ise ıslah dilekçesinin havale tarihinden  itibaren faize hükmetmiştir.

        Davacı vekilinin tüm alacaklar için dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerektiğini belirterek yaptığı temyiz üzerine Özel Daire; yukarıda açıklanan nedenle ıslah ile artırılan miktar  içinde dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi  gerektiği gerekçesi ile hükmü bozmuştur.

        Direnme yoluyla Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, kısmi ıslah yapılmak suretiyle arttırılan alacak kesimi için hangi tarihten itibaren faize hükmetmek gerektiği noktasında toplanmaktadır.

        4.11.2000 tarihli ve 24220 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan, Anayasa Mahkemesinin  20.7.1999 gün ve 1999/1 E. ve 1999/33 K.sayılı kararı ile HUMK.nun 87.maddesinin son cümlesindeki “müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez” hükmü iptal edilmiştir.

        Bilindiği gibi artık davacı, kısmi davada saklı tuttuğu fazlaya ilişkin haklarını, ek bir dava açarak isteyebileceği gibi, müddeabihin arttırılmasını önleyen yasal düzenlemenin yukarıda belirtilen Anayasa Mahkemesinin kararı ile ortadan   kalkmasından yararlanarak,müddeabihi aynı davada kısmi ıslah dilekçesi verip harcını yatırmak suretiyle

arttırabilir.

        HUMK.nun 83.maddesinde ıslah;taraflardan birisinin yapmış olduğu bir usul işlemini tamamen yada kısmen  düzeltmesi olarak tanımlanmıştır.O halde ıslah kısmen yada tamamen yapılabilir.Davanın tamamen ıslahı durumunda, dava dilekçesinden itibaren yapılan bütün usul işlemleri yapılmamış sayılması HUMK.nun 87.maddesi hükmü gereğidir. (Prof.Dr.Baki Kuru Hukuk Muhakemeleri Usulü Altıncı Baskı Cilt:IV sayfa:3965 vd.)

        Gerek öğreti gerekse yargısal kararlarda; tamamen ıslahta; yeni bir dava açılmış  sayılmayacağı, ıslah edilen davanın ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğu, bunun sonucu olarak, zamanaşımı ve hak düşürücü sürenin ilk davanın açıldığı tarihte kesilmiş sayılacağı öteden beri  yerleşik görüştür.

        Burada;kısmı davada dava edilmeyen kısım ve fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmasının ne anlama geldiği üzerinde durulmasında yarar vardır.

        Yargı kararları ve öğretide kısmi davada dava edilmeyen alacak kesimi için, fazlaya ilişkin hakkın  saklı tutulmuş olmasının zamanaşımını kesmeyeceği kabul edilmektedir. Kısmi dava açılması halinde zamanaşımı yalnız alacağın kısmi dava konusu yapılan miktarı için kesilir.

        Faiz konusuna gelince; ödeme günü yasa yada sözleşme ile kararlaştırılmayan alacaklarda, borçlu alacaklının ihtarı ile temerrüde düşer.Eğer ihtar çekilmemişse açılan davanın tarihi, temerrüt tarihi ve faizin başlangıç tarihi alarak kabul edilir.Burada uyuşmazlık konusu; açılan davada fazlası saklı tutulan alacağın temerrüt tarihi ve dolayısıyla faizin başlangıç tarihi  dava tarihi mi yoksa ıslah tarihi mi olması gerektiğidir.

        Kısmi davanın dava edilmeyen ve fakat saklı tutulan miktar bakımından borçluyu temerrüde düşürmeyeceği az yukarıda açıklandığı üzere öğreti ve yargısal kararlarda benimsenmiştir.Çünkü açılan dava ancak dava konusu edilen miktar bakımından davalıyı temerrüde düşürür.

        Başlangıçta bilinmeyen ve yargılama aşamasında bilirkişi  raporuyla ortaya çıkan kesim için, başlangıçtaki tarihte borçlunun temerrüde düşürüldüğünden söz  edilmesine yasal olanak yoktur.

        HUMK.nun 87/son cümlesinin Anayasa Mahkemesince iptalinden önce fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak açılan kısmi davada davalı önceden temerrüde düşürülmemişse, dava açılmakla oluşan temerrüdün önce açılan kısmi davaya konu alacak kesimi ile ilgili olduğu daha sonra açılan  ek davada istenen bakiye alacaklarla ilgili olarak ek dava tarihi itibariyle borçlunun temerrüde düşürüldüğü, bunun sonucu olarak ek davaya konu alacaklara ek dava tarihinden itibaren faiz yürütüleceği Yargıtay’ca benimsenmekte idi.

        Anayasa Mahkemesinin iptal kararı sadece ek dava yerine kısmi ıslah yoluyla saklı tutulan alacakları aynı davada isteme kolaylığı getirmiş olup, zamanaşımı, temerrüde düşürme gibi, usul ve yasa hükümlerini değiştirmiş değildir.Kısmi ıslahta tam ıslahın aksine ıslah tarihine kadar yapılmış bütün usul  işlemleri yapılmamış sayılmaz.Kısmi ıslah, yapıldığı tarihten ileriye yönelik olarak hüküm ifade eder.

        Burada ıslahın hangi tarihte yapılmış sayılacağının saptanması gereklidir. Yukarıda açıklandığı üzere davacı hukuki nitelik itibarıyla ek dava niteliğindeki istemini, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra aynı davada ileri sürebilmektedir.O halde ıslahın yapılma zamanının tespitinde genel kuraldan ayrılmayı gerektiren bir durum söz konusu değildir.

         Yaygınlık kazanmış,yargısal görüş ve öğreti; harca tabi olmayan davalarda hakimin dava dilekçesini havale ettiği tarihte, harca tabi olan davalarda ise  harcın ödendiği tarihte dava açılmış sayılır. Buna göre; yapılan kısmi ıslah, arttırılan kısma ilişkin harcın  yatırıldığı tarihte yapılmış sayılır.

        Bu anlatılanların ışığında somut olaya baktığımızda ; Davacı işçi, işverene gönderdiği 22.5.2000 günlü ihbarname de , kıdem tazminatı ve alacakları toplamı olarak 2.425.000.000 TL. istemiş, dava dilekçesinde ise fazlaya dair haklarını saklı tutarak toplam 520.000.000 TL.istemiştir.Bu alacağın, 10 milyon TL.lık Kıdem Tazminatı  bölümüne iş aktinin fesih tarihinden bakiyesine ihtarname tarihinden itibaren faize hükmedilmesini istemiştir.

        Davacı ıslah dilekçesinde ise, faiz istemine yer vermemiştir.Mahkemenin dava dilekçesindeki kıdem tazminatı dışındaki kesim için dava tarihinden ıslah ile arttırılan kısım için ise ıslah dilekçesinin havale tarihinden itibaren faize hükmedilmesi yönündeki kararını davacı vekili, tüm alacaklar bakımından dava tarihinden itibaren  faize hükmetmek gerektiğini iddia ederek temyiz etmiştir.

        Hemen belirtelim ki, ıslah isteminde davacı faiz talep etmediğinden kural olarak ıslah ile arttırılan bölüm için faize hükmedilmemesi gerekir. Ne varki, aleyhe temyiz olmadığından  artık bu husus nazara alınamaz.Öte yandan, davacı ilk temyiz dilekçesinde açıkça tüm alacaklar için dava tarihinden itibaren faiz talep etmiş olduğundan, artık ihtarname tarihinden itibaren faize hükmedilmesi yönündeki isteminden feragat ettiği  kabul edilmelidir.

        Açıklanan nedenlerle yerel mahkemenin ıslah ile arttırılan alacak kesimi için, davalının ıslah tarihinde temerrüde düşeceği ve faize de ıslah tarihinden itibaren hükmedilmesi gerektiği yönündeki direnme kararı usul ve yasaya uygundur.Ancak somut olayın özelliğine göre;ıslah dilekçesinin havale tarihi ile ıslah harcının yatırılma tarihi arasında 1,5 ay kadar süre bulunduğundan, harcın yatırıldığı tarihte ıslahın yapıldığı ve temerrüdün oluştuğu kabul edilerek 5.12.2001 tarihinden itibaren faize hükmedilmesi yönünde hükmün düzeltilerek onanması gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme karının hüküm fıkrasının; ıslah ile arttırılan kesime ilişkin faizin 15.10.2001  tarihinden itibaren yürütülmesine ibaresinin çıkarılarak “ıslah ile arttırılan kesime ıslahın yapılmış sayıldığı harcın yatırılma tarihi olan 5.12.2001 tarihinden itibaren hükmedilmesine” ibaresinin eklenerek hükmün düzeltilerek ONANMASINA…

HGK. 09.10.2002 T. E:9-808, K:801

Aynı doğrultuda: HGK. 09.10.2002 T. E:9-809, K:802

                                       KARŞI OY YAZISI

        Davacı, dava  dilekçesinde ödenmeyen kıdem tazminatı, yıllık izin ücreti , fazla çalışma  ücreti, ödenmeyen ücret, ikramiye,nema ve vergi iadesi alacaklarının her biri için 10.000.000 lira olmak üzere  toplam 520.000.000 TL.nın kıdem tazminatı için iş aktinin feshinden itibaren mevduata uygulanan  en yüksek faiziyle diğer alacaklar için davacı 2.5.2000 tarihli dilekçe ile yasal haklarını saklı tuttuğu ve 18.5.2000 tarihli ihtarname ile talepte bulunduğundan bu başvuru tarihinden işleyen yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsilini istemiştir.

        Bilirkişi hesap raporunda alacaklar  belirlenmiş bunun üzerine davacı 3.448.179.343 TL.olarak dava dilekçesinin müddeabih kısmını, 15.10.2001 hakim  havale tarihli ıslah dilekçesiyle faiz  konusunda bir açıklama yapmayarak  mahkemeye  vermiş ve 5.12.2001 tarihinde  harcını ödeyerek artırmıştır.

        Mahkemece kıdem tazminatına 30.4.2000 tarihinden başlamak üzere mevduata uygulanan en yüksek faiz  oranında   diğer alacakların her birisinin 10.000.000 TL.lık  kısmına  4.7.2000 tarihi olan dava tarihinden diğer kısımlara ise 15.1.2001 ıslah tarihinden faiziyle davalıdan tahsiline, vergi iadesi  ve nema  alacağı talebinin reddine  karar verilmiştir.

        Davacı alacaklara dava tarihinden faiz yürütülmesi   gerekirken ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi yönünden bozulmasını  istemiş olduğundan Özel Dairece  dava  tarihinden  faiz yürütülmesi gerekçesiyle karar bozulmuştur.

        Mahkemece eski kararda direnilmiştir.

        Dosyada bulunan 22.5.2000 tarihli ihtarnamede davacı kıdem tazminatı ve diğer alacakların toplamı olan 2.425.000.000 TL.nın 15 gün  içinde ödenmesini davalıya  noter aracılığıyla tebliğ ettirmiş olduğundan tebliğ tarihini takibeden 15 nci günün  bitiminde davalı 937.192.320 TL. kıdem tazminatı dışındaki alacaklar yönünden davalıya temerrüde  düşürmüş bulunmaktadır.

        Her ne kadar davacı dava dilekçesinde ihtar tarihinden itibaren kıdem tazminatı dışındaki alacaklara yasal faiz yürütülmesini istemiş ise de ilk kararı temyiz ederken dava tarihinden faiz istediğinden, artık daha önceki tarihten faize karar verilmesi usulen mümkün bulunmamaktadır.

        Ancak, 3.448.179.343 TL.olarak  ıslahla artırılan  müddeabihin kıdem tazminatı dışında kalan 2.510.987.023 TL.nın ihtarnamede  kıdem tazminatı hariç olmak üzere 1.487.907.680 TL.sı için dava tarihinden önce işvereni temerrüde düşürülmüş bulunduğundan dava tarihinden yasal faizi ile davalıdan tahsiline, ıslahla   artırılan miktar 1.023.079.343 TL. için ise karar davalı tarafça daha önce temyiz edilmeyerek oluşan usuli kazanılmış hak nazara alınarak ıslahın harç tarihi olan 5.12.2001 tarihinden yasal faiz yürütülerek tahsiline hüküm kurulması gerekmekteyken dava ve ıslah dilekçesi tarihlerine göre ihtarnameye değer verilmeksizin karar verilmesi hatalıdır.

        Yukarıda gösterilen  nedenlerle yerel mahkeme kararının bozulması düşüncesinde bulunduğumuzdan çoğunluğun oluşan kararına katılamıyoruz.


ISLAH İSTEMİNDE DAVACI FAİZ TALEP ETMEDİĞİNDEN KURAL OLARAK ISLAH İLE ARTTIRILAN BÖLÜM İÇİN FAİZE HÜKMEDİLMEMESİNİN GEREKECEĞİ, NE VAR Kİ, ALEYHE TEMYİZ OLMADIĞINDAN ARTIK BU HUSUSUN NAZARA ALINAMAYACAĞI, ÖTE YANDAN, DAVACI İLK TEMYİZ DİLEKÇESİNDE AÇIKÇA TÜM ALACAKLAR İÇİN DAVA TARİHİNDEN İTİBAREN FAİZ TALEP ETMİŞ OLDUĞUNDAN, ARTIK İHTARNAME TARİHİNDEN İTİBAREN FAİZE HÜKMEDİLMESİ YÖNÜNDEKİ İSTEMİNDEN FERAGAT ETTİĞİNİN KABUL EDİLMESİ GEREKECEĞİ-

HGK. 09.10.2002 T. E: 9-809, K: 802

Taraflar arasındaki  “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;   Trabzon İş  Mahkemesi’nce  davanın  kısmen kabulüne dair verilen 11.12.2001  gün ve 333-338  sayılı kararın incelenmesi       davacı vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  9.Hukuk Dairesi’nin 11.3.2002  gün ve  4379-3519  sayılı ilamiyle;  (... Davacı kısmi dava açarak kıdem tazminatı ve bir kısım işçilik alacaklarının hüküm altına alınmasını istedikten sonra, yargılama devam ederken dava konusunu ıslah ederek, belirlenen tüm alacaklarına karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece belirlenen tüm alacaklar hüküm altına alınmış ise de, kıdem tazminatı dışındaki işçilik alacaklarına ilk talep edilen kısmi miktarlara dava tarihinden bakiyelere ise ıslah tarihinden yasal faiz uygulamasına karar verilmiş ve davacı lehine 4.12.2001 tarihinden önce yürürlükteki avukatlık ücret tarifesine göre vekalet ücreti takdir etmiştir.

Verilen karar aşağıdaki gerekçelerle hatalı bulunmuştur.

1-Islah, dava dilekçesinin baştan itibaren düzeltilmesine yönelik bir taraf usul işlemidir. Bu niteliği itibariyle ilk davanın devam  olup, yeni bir dava değildir. Böyle olunca  sonuçlarını ilk dava tarihinde meydana getireceğinden ıslah sonucu arttırılan miktarlar için ıslah tarihinden değil, dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerekir. Mahkemece bakiye  miktarlar için ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi hatalıdır.

2-Diğer taraftan 4.12.2001 tarihinde yürürlüğe giren yeni avukatlık asgari ücret tarifesinin 21.maddesi ile “Avukatlık ücretinin takdirinde, hukuki yardımın tamamlandığı veya  dava sonunda hükmün verildiği tarihte yürürlükte olan tarife esas alınır” kuralı getirilmiştir.Bu kurala göre karar tarihinde dava konusu kabul edilen miktarlar yönünde yeni tarifeye göre belirlenecek vekalet ücretinin karar altına alınması gerekir. Mahkemece önceki tarifeye göre vekalet ücretinin kabulü ayrı bir bozma nedeni yapılmıştır....  ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN  : Davacı vekilleri

                               HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Dava, işçi alacağına ilişkindir.

        Davacı vekili işverenin, müvekkilinin maaşını tam ve düzenli olarak ödemediğini,öte yandan hak ettiği fazla çalışma, yıllık izin, ikramiye, nema ve vergi iadesini de ödemediğini, bu nedenle 30.4.2000 tarihi itibariyle iş aktini feshettiklerini belirterek, müvekkilinin çalıştığı döneme ait toplam 520.000.000 TL. alacağın, fazlaya dair hakları saklı tutulmak koşuluyla kıdem tazminatı açısından iş aktinin fesih tarihinden, diğer alacaklar için 18.5.2000 tarihli ihtarname tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsilini istemiştir.

        Davalı usulüne uygun olarak yapılan tebligata rağmen duruşmaya gelmemiş ve davaya yanıt vermemiştir.

        Mahkeme; kıdem tazminatına 30.4.2000 tarihinden, dava dilekçesinde istenilen alacak miktarı için dava tarihinden, ıslah ile arttırılan kısım için ise ıslah dilekçesinin havale tarihinden  itibaren faize hükmetmiştir.

        Davacı vekilinin tüm alacaklar için dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi gerektiğini belirterek yaptığı temyiz üzerine Özel Daire; yukarıda açıklanan nedenle ıslah ile artırılan miktar  içinde dava tarihinden itibaren faiz yürütülmesi  gerektiği gerekçesi ile hükmü bozmuştur.

        Direnme yoluyla Yargıtay Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, kısmi ıslah yapılmak suretiyle arttırılan alacak kesimi için hangi tarihten itibaren faize hükmetmek gerektiği noktasında toplanmaktadır.

        4.11.2000 tarihli ve 24220 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan, Anayasa Mahkemesinin  20.7.1999 gün ve 1999/1 E. ve 1999/33 K.sayılı kararı ile HUMK.nun 87.maddesinin son cümlesindeki “müddei ıslah suretiyle müddeabihi tezyit edemez” hükmü iptal edilmiştir.

        Bilindiği gibi artık davacı, kısmi davada saklı tuttuğu fazlaya ilişkin haklarını, ek bir dava açarak isteyebileceği gibi, müddeabihin arttırılmasını önleyen yasal düzenlemenin yukarıda belirtilen Anayasa Mahkemesinin kararı ile ortadan   kalkmasından yararlanarak,müddeabihi aynı davada kısmi ıslah dilekçesi verip harcını yatırmak suretiyle arttırabilir.

        HUMK.nun 83.maddesinde ıslah;taraflardan birisinin yapmış olduğu bir usul işlemini tamamen yada kısmen  düzeltmesi olarak tanımlanmıştır.O halde ıslah kısmen yada tamamen yapılabilir.Davanın tamamen ıslahı durumunda, dava dilekçesinden itibaren yapılan bütün usul işlemleri yapılmamış sayılması HUMK.nun 87.maddesi hükmü gereğidir.

        Gerek öğreti gerekse yargısal kararlarda; tamamen ıslahta; yeni bir dava açılmış  sayılmayacağı, ıslah edilen davanın ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğu, bunun sonucu olarak, zamanaşımı ve hak düşürücü sürenin ilk davanın açıldığı tarihte kesilmiş sayılacağı öteden beri  yerleşik görüştür.

        Burada;kısmı davada dava edilmeyen kısım ve fazlaya ilişkin hakların saklı tutulmasının ne anlama geldiği üzerinde durulmasında yarar vardır.

        Yargı kararları ve öğretide kısmi davada dava edilmeyen alacak kesimi için, fazlaya ilişkin hakkın  saklı tutulmuş olmasının zamanaşımını kesmeyeceği kabul edilmektedir. Kısmi dava açılması halinde zamanaşımı yalnız alacağın kısmi dava konusu yapılan miktarı için kesilir.

        Faiz konusuna gelince; ödeme günü yasa yada sözleşme ile kararlaştırılmayan alacaklarda, borçlu alacaklının ihtarı ile temerrüde düşer.Eğer ihtar çekilmemişse açılan davanın tarihi, temerrüt tarihi ve faizin başlangıç tarihi alarak kabul edilir.Burada uyuşmazlık konusu; açılan davada fazlası saklı tutulan alacağın temerrüt tarihi ve dolayısıyla faizin başlangıç tarihi  dava tarihi mi yoksa ıslah tarihi mi olması gerektiğidir.

        Kısmi davanın dava edilmeyen ve fakat saklı tutulan miktar bakımından borçluyu temerrüde düşürmeyeceği az yukarıda açıklandığı üzere öğreti ve yargısal kararlarda benimsenmiştir.Çünkü açılan dava ancak dava konusu edilen miktar bakımından davalıyı temerrüde düşürür.

        Başlangıçta bilinmeyen ve yargılama aşamasında bilirkişi  raporuyla ortaya çıkan kesim için, başlangıçtaki tarihte borçlunun temerrüde düşürüldüğünden söz  edilmesine yasal olanak yoktur.

        HUMK.nun 87/son cümlesinin Anayasa Mahkemesince iptalinden önce fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak açılan kısmi davada davalı önceden temerrüde düşürülmemişse, dava açılmakla oluşan temerrüdün önce açılan kısmi davaya konu alacak kesimi ile ilgili olduğu daha sonra açılan  ek davada istenen bakiye alacaklarla ilgili olarak ek dava tarihi itibariyle borçlunun temerrüde düşürüldüğü, bunun sonucu olarak ek davaya konu alacaklara ek dava tarihinden itibaren faiz yürütüleceği Yargıtay’ca benimsenmekte idi.

        Anayasa Mahkemesinin iptal kararı sadece ek dava yerine kısmi ıslah yoluyla saklı tutulan alacakları aynı davada isteme kolaylığı getirmiş olup, zamanaşımı, temerrüde düşürme gibi, usul ve yasa hükümlerini değiştirmiş değildir.Kısmi ıslahta tam ıslahın aksine ıslah tarihine kadar yapılmış bütün usul  işlemleri yapılmamış sayılmaz.Kısmi ıslah, yapıldığı tarihten ileriye yönelik olarak hüküm ifade eder.

        Burada ıslahın hangi tarihte yapılmış sayılacağının saptanması gereklidir. Yukarıda açıklandığı üzere davacı hukuki nitelik itibarıyla ek dava niteliğindeki istemini, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra aynı davada ileri sürebilmektedir.O halde ıslahın yapılma zamanının tespitinde genel kuraldan ayrılmayı gerektiren bir durum söz konusu değildir.

         Yaygınlık kazanmış,yargısal görüş ve öğreti; harca tabi olmayan davalarda hakimin dava dilekçesini havale ettiği tarihte, harca tabi olan davalarda ise  harcın ödendiği tarihte dava açılmış sayılır. Buna göre; yapılan kısmi ıslah, arttırılan kısma ilişkin harcın  yatırıldığı tarihte yapılmış sayılır.

        Bu anlatılanların ışığında somut olaya baktığımızda ; Davacı işçi, işverene gönderdiği 22.5.2000 günlü ihbarname de , kıdem tazminatı ve alacakları toplamı olarak 2.425.000.000 TL. istemiş, dava dilekçesinde ise fazlaya dair haklarını saklı tutarak toplam 520.000.000 TL.istemiştir.Bu alacağın, 10 milyon TL.lık Kıdem Tazminatı  bölümüne iş aktinin fesih tarihinden bakiyesine ihtarname tarihinden itibaren faize hükmedilmesini istemiştir.

        Davacı ıslah dilekçesinde ise, faiz istemine yer vermemiştir.Mahkemenin dava dilekçesindeki kıdem tazminatı dışındaki kesim için dava tarihinden ıslah ile arttırılan kısım için ise ıslah dilekçesinin havale tarihinden itibaren faize hükmedilmesi yönündeki kararını davacı vekili, tüm alacaklar bakımından dava tarihinden itibaren  faize hükmetmek gerektiğini iddia ederek temyiz etmiştir.

        Hemen belirtelim ki, ıslah isteminde davacı faiz talep etmediğinden kural olarak ıslah ile arttırılan bölüm için faize hükmedilmemesi gerekir. Ne varki, aleyhe temyiz olmadığından  artık bu husus nazara alınamaz.Öte yandan, davacı ilk temyiz dilekçesinde açıkça tüm alacaklar için dava tarihinden itibaren faiz talep etmiş olduğundan, artık ihtarname tarihinden itibaren faize hükmedilmesi yönündeki isteminden feragat ettiği  kabul edilmelidir.

        Açıklanan nedenlerle yerel mahkemenin ıslah ile arttırılan alacak kesimi için, davalının ıslah tarihinde temerrüde düşeceği ve faize de ıslah tarihinden itibaren hükmedilmesi gerektiği yönündeki direnme kararı usul ve yasaya uygundur.Ancak somut olayın özelliğine göre;ıslah dilekçesinin havale tarihi ile ıslah harcının yatırılma tarihi arasında 1,5 ay kadar süre bulunduğundan, harcın yatırıldığı tarihte ıslahın yapıldığı ve temerrüdün oluştuğu kabul edilerek 5.12.2001 tarihinden itibaren faize hükmedilmesi yönünde hükmün düzeltilerek onanması gerekir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme karının hüküm fıkrasının; ıslah ile arttırılan kesime ilişkin faizin 15.10.2001  tarihinden itibaren yürütülmesine ibaresinin çıkarılarak “ıslah ile arttırılan kesime ıslahın yapılmış sayıldığı harcın yatırılma tarihi olan 5.12.2001 tarihinden itibaren hükmedilmesine” ibaresinin eklenerek hükmün düzeltilerek ONANMASINA…

HGK. 09.10.2002 T. E:9-808, K:801

Aynı doğrultuda: HGK. 09.10.2002 T. E:9-809, K:802

                                       KARŞI OY YAZISI

        Davacı, dava  dilekçesinde ödenmeyen kıdem tazminatı, yıllık izin ücreti , fazla çalışma  ücreti, ödenmeyen ücret, ikramiye,nema ve vergi iadesi alacaklarının her biri için 10.000.000 lira olmak üzere  toplam 520.000.000 TL.nın kıdem tazminatı için iş aktinin feshinden itibaren mevduata uygulanan  en yüksek faiziyle diğer alacaklar için davacı 2.5.2000 tarihli dilekçe ile yasal haklarını saklı tuttuğu ve 18.5.2000 tarihli ihtarname ile talepte bulunduğundan bu başvuru tarihinden işleyen yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsilini istemiştir.

        Bilirkişi hesap raporunda alacaklar  belirlenmiş bunun üzerine davacı 3.448.179.343 TL.olarak dava dilekçesinin müddeabih kısmını, 15.10.2001 hakim  havale tarihli ıslah dilekçesiyle faiz  konusunda bir açıklama yapmayarak  mahkemeye  vermiş ve 5.12.2001 tarihinde  harcını ödeyerek artırmıştır.

        Mahkemece kıdem tazminatına 30.4.2000 tarihinden başlamak üzere mevduata uygulanan en yüksek faiz  oranında   diğer alacakların her birisinin 10.000.000 TL.lık  kısmına  4.7.2000 tarihi olan dava tarihinden diğer kısımlara ise 15.1.2001 ıslah tarihinden faiziyle davalıdan tahsiline, vergi iadesi  ve nema  alacağı talebinin reddine  karar verilmiştir.

        Davacı alacaklara dava tarihinden faiz yürütülmesi   gerekirken ıslah tarihinden itibaren faiz yürütülmesi yönünden bozulmasını  istemiş olduğundan Özel Dairece  dava  tarihinden  faiz yürütülmesi gerekçesiyle karar bozulmuştur.

        Mahkemece eski kararda direnilmiştir.

        Dosyada bulunan 22.5.2000 tarihli ihtarnamede davacı kıdem tazminatı ve diğer alacakların toplamı olan 2.425.000.000 TL.nın 15 gün  içinde ödenmesini davalıya  noter aracılığıyla tebliğ ettirmiş olduğundan tebliğ tarihini takibeden 15 nci günün  bitiminde davalı 937.192.320 TL. kıdem tazminatı dışındaki alacaklar yönünden davalıya temerrüde  düşürmüş bulunmaktadır.

        Her ne kadar davacı dava dilekçesinde ihtar tarihinden itibaren kıdem tazminatı dışındaki alacaklara yasal faiz yürütülmesini istemiş ise de ilk kararı temyiz ederken dava tarihinden faiz istediğinden, artık daha önceki tarihten faize karar verilmesi usulen mümkün bulunmamaktadır.

        Ancak, 3.448.179.343 TL.olarak  ıslahla artırılan  müddeabihin kıdem tazminatı dışında kalan 2.510.987.023 TL.nın ihtarnamede  kıdem tazminatı hariç olmak üzere 1.487.907.680 TL.sı için dava tarihinden önce işvereni temerrüde düşürülmüş bulunduğundan dava tarihinden yasal faizi ile davalıdan tahsiline, ıslahla   artırılan miktar 1.023.079.343 TL. için ise karar davalı tarafça daha önce temyiz edilmeyerek oluşan usuli kazanılmış hak nazara alınarak ıslahın harç tarihi olan 5.12.2001 tarihinden yasal faiz yürütülerek tahsiline hüküm kurulması gerekmekteyken dava ve ıslah dilekçesi tarihlerine göre ihtarnameye değer verilmeksizin karar verilmesi hatalıdır.

        Yukarıda gösterilen  nedenlerle yerel mahkeme kararının bozulması düşüncesinde bulunduğumuzdan çoğunluğun oluşan kararına katılamıyoruz.


DAVACININ, İŞYERİNE SANATSIZ İŞÇİ OLARAK GİRDİĞİ, ÇALIŞIRKEN SANAT ÖĞRENDİĞİ TEZKİYE AMİRİNCE TESBİT EDİLMEDİĞİNDEN SANATKAR İŞÇİLİĞE GEÇİRİLMEDİĞİ, HER NE KADAR DAVACI, SANATSIZ İŞÇİ OLARAK ÇALIŞIRKEN MESLEK LİSESİNDEN MEZUN OLDUĞUNA İLİŞKİN DİPLOMAYI İŞVERENE İBRAZ EDEREK TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİNİN 25/I-1/D MADDESİ UYGULANMAK SURETİYLE SANATKAR İŞÇİ KADROSUNA GEÇİRİLMESİNİ VE SANATKAR İŞÇİLERE VERİLEN DERECEYE İNTİBAKININ YAPILMASINI İSTEMİŞ İSE DE TARAFLARIN ÖZGÜR İRADELERİ İLE İMZALADIKLARI TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİNDE, MESLEK LİSESİ DİPLOMASI ALMAK SURETİYLE SANATSIZ İŞÇİNİN SANATKAR İŞÇİLİĞE GEÇİRİLMESİ VEYA SANATSIZ İŞÇİNİN DİPLOMASI SEBEBİYLE TERFİ ETTİRİLMESİ HUSUSUNDA BİR KURALA YER VERİLMEDİĞİNDEN, TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİ HÜKÜMLERİNE AYKIRI OLARAK, İŞVERENİN YÖNETİM HAKKINI KISITLAYACAK ŞEKİLDE VE HER SOMUT OLAYIN KENDİ ÖZELLİKLERİNE GÖRE AYRI AYRI ELE ALINARAK İNCELENİP İRDELENMESİ GEREKTİĞİ DÜŞÜNÜLMEKSİZİN HUKUK GENEL KURULU’NCA DA BENİMSENEN ÖZEL DAİRE BOZMA KARARINA UYULMAK GEREKEC

HGK. 16.10.2002 T. E: 9-785, K: 814

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 10.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 02.07.2001 gün ve 1999/1135 E- 2001/539 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 10.12.2001 gün ve 2001/14630-19100 sayılı ilamı ile; (...Davacının işyerine sanatsız işçi olarak girdiği daha sonra daimi işçi kadrosuna geçirildiği halde 1995 de meslek lisesini bitirerek işverenden sanatkar işçi kadrosuna geçirilmesini istediği ancak bu isteğin kabul edilmediği dosyadaki bilgi ve belgelerden   anlaşılmaktadır.

        Meri Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-d maddesinde “Sanat Enstitüsü, Endüstri Meslek Lisesi, Teknik Liseyi bitirenler ile TCDD Pratik Sanat Okul mezunları 6.dereceden işe alınırlar...” hükmünün münhasıran “sanatkar işçilik işlerine alınacaklar” için uygulanması öngörülmüştür. Sanatsız işçilerin terfiini düzenleyen Toplu İş Sözleşmesinin 60/II maddesinde ise sanatsız işçilerin sanat öğrenmeleri tezkiye amirleri tarafından tespit edilmesi halinde sanatkar işçiliğe terfi ettirilmeleri yöntemi gösterilmiştir.

        Bunun dışında meslek lisesi diploması almak suretiyle işçinin sanatkar işçiliğe getirilmesi veya sanatsız işçinin diploması sebebiyle terfi ettirilmesi hususunda Toplu İş Sözleşmesinde bir kurala yer verilmemiştir.

Dairemizin emsal sayılan kararlarında işe girişinde sanat enstitüsü mezunu olduğu halde sanatsız işçi olarak işe giren bilahare sanatkar işçiliğe geçirilen işçilerin sanat enstitüsü (Meslek Lisesi) diplomasına sahip işçilerin sanatkar işçi kadrosuna geçirildiği tarihten itibaren intibakının yapılması gerektiği kabul edilmiştir. Dava konusu olayda ise davacının meslek lisesini işyerinde çalışırken bitirip diplomasını ibraz ederek sanatkarlık kadrosuna geçirilmeyi dilekçe ile talep ettiğinden sanatsız işçinin salt meslek lisesi diploması ibrazının Toplu İş Sözleşmesinde derece terfiine ve sanatkar işçilerin derecesine intibakına ilişkin hüküm bulunmadığı gibi işverenin yönetim hakkını kısıtlayacak şekilde mahkemece karar verilemiyeceğinden davanın reddi yerine kabulü hatalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

                        HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K. 2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:                                              

Dava, fark ücret alacağının ödetilmesi isteğine ilişkindir.

        Davacı vekili, davacının T.C.D.D. işyerine sanatsız işçi olarak girdiğini, sanatsız işçi olarak çalışmakta iken meslek lisesi diplomasını işverene ibraz ederek sanatkar işçi statüsüne geçirilmesini istediğini, Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-1/d maddesinde “Sanat Enstitüsü, Endüstri Meslek Lisesi, Teknik Liseyi bitirenler ile T.C.D.D.Pratik Sanat Okulu mezunlarının 6.dereceden işe alınacakları” hükme bağlanmasına  rağmen talebinin kabul edilmediğini ve intibakının yapılmadığını beyanla, sanatkar işçiliği kazanması nedeniyle ilk işe girdiği tarihten itibaren sanatkar işçilere verilen dereceye intibakının yapılmasını ve fark ücretlerinin ödenmesini talep etmiştir.

        Davalı işveren vekili, davacının sanatsız işçi statüsü ile işe girerek çalışmalarını sürdürdüğünü Toplu İş Sözleşmesi’nin 25/I-1/d maddesinin, ilk defa işe alınacak sanatkar işçilere ilişkin olduğunu, sanatsız işçilerin tahsil durumuna bakılmaksızın 9.dereceden işe alındığını, sanatsız işçilerin terfii ve terfihinin Toplu İş Sözleşmesinin 60/II.maddesinde düzenlendiğini, tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Toplu İş Sözleşmesinde sanatsız işçi statüsünde çalışırken meslek lisesi diploması almak suretiyle işçinin sanatkar işçiliğe geçirilmesi veya sanatsız işçinin diploması nedeniyle terfi ettirilmesi hususunda bir hükmün bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.

        Mahkemenin, “davacıya, meslek lisesi diplomasını iş verene ibraz ettiği tarihten itibaren, ilk defa işe alınan meslek lisesi mezunlarına uygulanan 6.derecenin karşılığı olan ücretin verilmesi” gerekçesiyle davanın kabulüne dair verdiği karar Özel Daire’ce yukarıda açıklanan nedenle bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

        Davanın yasal dayanağını Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-1/d ve 60/II.maddeleri oluşturmaktadır.

        İşyerinde yürürlükte olan Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-1/d maddesinde, “sanatkar işçilik işlerine alınacaklardan, Sanat Enstitüsü, Endüstri Meslek Lisesi, Teknik Liseyi bitirenler ile T.C.D.D. Pratik Sanat Okulu Mezunları 6.dereceden işe alınırlar.

        Bu maddenin I.bendi uyarınca ilk defa işe alınacak olanlardan yapılacak imtihan sonucunda başarılı olmayanlar sanatkar işçilik işlerine alınmazlar” hükmü yer almakta olup, bu maddenin münhasıran, ilk kez sanatkar işçilik işlerine alınacaklara uygulanması öngörülmektedir.

        Sanatsız işçilik işlerine alınacaklara verilecek derece ise, 25 nci maddenin I/2 fıkrasında belirtilmiştir.

        Aynı Toplu İş Sözleşmesinin “sanatsız İşçilerin Tefii ve Terfihi”ni  düzenleyen 60 ncı maddesinin II. Numaralı bendinde “sanatsız işçilerin sanat öğrendiklerinin tezkiye amirleri tarafından tesbit edilmesi halinde sanatkar işçiliğe terfii ettirilmeleri yöntemi gösterilmiştir. Bunun dışında meslek lisesi diploması almak suretiyle işçinin sanatkar işçiliğe  geçirilmesi veya sanatsız işçinin diploması nedeniyle terfii ettirilmesi hususunda Toplu İş Sözleşmesinde bir kural bulunmamaktadır.

        Somut olayda, davacı, işyerine sanatsız işçi olarak girmiş, çalışırken sanat öğrendiği tezkiye amirince tesbit edilmediğinden sanatkar işçiliğe geçirilmemiştir. Her ne kadar davacı, sanatsız işçi olarak çalışırken meslek lisesinden mezun olduğuna ilişkin diplomayı işverene ibraz ederek Toplu İş Sözleşmesinin  25/I-1/d maddesi uygulanmak suretiyle sanatkar işçi kadrosuna geçirilmesini ve sanatkar işçilere verilen dereceye intibakının yapılmasını istemiş ise de tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Toplu İş Sözleşmesinde, meslek lisesi diploması almak suretiyle sanatsız işçinin sanatkar işçiliğe geçirilmesi veya sanatsız işçinin diploması sebebiyle terfii ettirilmesi hususunda bir kurala yer verilmediğinden, Toplu İş Sözleşmesi hükümlerine aykırı  olarak, işverenin yönetim hakkını kısıtlayacak şekilde ve her somut olayın kendi özelliklerine göre ayrı ayrı ele alınarak incelenip irdelenmesi gerektiği düşünülmeksizin  Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken; önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

        S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 16.10.2002 T. E:9-785, K:814

Aynı doğrultuda: HGK. 16.10.2002 T. E:9-786, K:815, HGK. 16.10.2002 T. E:9-787, K:816, HGK. 16.10.2002 T. E:9-788, K:817


DAVACININ, İŞYERİNE SANATSIZ İŞÇİ OLARAK GİRDİĞİ, ÇALIŞIRKEN SANAT ÖĞRENDİĞİ TEZKİYE AMİRİNCE TESBİT EDİLMEDİĞİNDEN SANATKAR İŞÇİLİĞE GEÇİRİLMEDİĞİ, HER NE KADAR DAVACI, SANATSIZ İŞÇİ OLARAK ÇALIŞIRKEN MESLEK LİSESİNDEN MEZUN OLDUĞUNA İLİŞKİN DİPLOMAYI İŞVERENE İBRAZ EDEREK TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİNİN 25/I-1/D MADDESİ UYGULANMAK SURETİYLE SANATKAR İŞÇİ KADROSUNA GEÇİRİLMESİNİ VE SANATKAR İŞÇİLERE VERİLEN DERECEYE İNTİBAKININ YAPILMASINI İSTEMİŞ İSE DE TARAFLARIN ÖZGÜR İRADELERİ İLE İMZALADIKLARI TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİNDE, MESLEK LİSESİ DİPLOMASI ALMAK SURETİYLE SANATSIZ İŞÇİNİN SANATKAR İŞÇİLİĞE GEÇİRİLMESİ VEYA SANATSIZ İŞÇİNİN DİPLOMASI SEBEBİYLE TERFİ ETTİRİLMESİ HUSUSUNDA BİR KURALA YER VERİLMEDİĞİNDEN, TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİ HÜKÜMLERİNE AYKIRI OLARAK, İŞVERENİN YÖNETİM HAKKINI KISITLAYACAK ŞEKİLDE VE HER SOMUT OLAYIN KENDİ ÖZELLİKLERİNE GÖRE AYRI AYRI ELE ALINARAK İNCELENİP İRDELENMESİ GEREKTİĞİ DÜŞÜNÜLMEKSİZİN HUKUK GENEL KURULU’NCA DA BENİMSENEN ÖZEL DAİRE BOZMA KARARINA UYULMAK GEREKEC

HGK. 16.10.2002 T. E: 9-786, K: 815

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 10.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 02.07.2001 gün ve 1999/1135 E- 2001/539 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 10.12.2001 gün ve 2001/14630-19100 sayılı ilamı ile; (...Davacının işyerine sanatsız işçi olarak girdiği daha sonra daimi işçi kadrosuna geçirildiği halde 1995 de meslek lisesini bitirerek işverenden sanatkar işçi kadrosuna geçirilmesini istediği ancak bu isteğin kabul edilmediği dosyadaki bilgi ve belgelerden   anlaşılmaktadır.

        Meri Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-d maddesinde “Sanat Enstitüsü, Endüstri Meslek Lisesi, Teknik Liseyi bitirenler ile TCDD Pratik Sanat Okul mezunları 6.dereceden işe alınırlar...” hükmünün münhasıran “sanatkar işçilik işlerine alınacaklar” için uygulanması öngörülmüştür. Sanatsız işçilerin terfiini düzenleyen Toplu İş Sözleşmesinin 60/II maddesinde ise sanatsız işçilerin sanat öğrenmeleri tezkiye amirleri tarafından tespit edilmesi halinde sanatkar işçiliğe terfi ettirilmeleri yöntemi gösterilmiştir.

        Bunun dışında meslek lisesi diploması almak suretiyle işçinin sanatkar işçiliğe getirilmesi veya sanatsız işçinin diploması sebebiyle terfi ettirilmesi hususunda Toplu İş Sözleşmesinde bir kurala yer verilmemiştir.

Dairemizin emsal sayılan kararlarında işe girişinde sanat enstitüsü mezunu olduğu halde sanatsız işçi olarak işe giren bilahare sanatkar işçiliğe geçirilen işçilerin sanat enstitüsü (Meslek Lisesi) diplomasına sahip işçilerin sanatkar işçi kadrosuna geçirildiği tarihten itibaren intibakının yapılması gerektiği kabul edilmiştir. Dava konusu olayda ise davacının meslek lisesini işyerinde çalışırken bitirip diplomasını ibraz ederek sanatkarlık kadrosuna geçirilmeyi dilekçe ile talep ettiğinden sanatsız işçinin salt meslek lisesi diploması ibrazının Toplu İş Sözleşmesinde derece terfiine ve sanatkar işçilerin derecesine intibakına ilişkin hüküm bulunmadığı gibi işverenin yönetim hakkını kısıtlayacak şekilde mahkemece karar verilemiyeceğinden davanın reddi yerine kabulü hatalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

                        HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K. 2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:                                              

Dava, fark ücret alacağının ödetilmesi isteğine ilişkindir.

        Davacı vekili, davacının T.C.D.D. işyerine sanatsız işçi olarak girdiğini, sanatsız işçi olarak çalışmakta iken meslek lisesi diplomasını işverene ibraz ederek sanatkar işçi statüsüne geçirilmesini istediğini, Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-1/d maddesinde “Sanat Enstitüsü, Endüstri Meslek Lisesi, Teknik Liseyi bitirenler ile T.C.D.D.Pratik Sanat Okulu mezunlarının 6.dereceden işe alınacakları” hükme bağlanmasına  rağmen talebinin kabul edilmediğini ve intibakının yapılmadığını beyanla, sanatkar işçiliği kazanması nedeniyle ilk işe girdiği tarihten itibaren sanatkar işçilere verilen dereceye intibakının yapılmasını ve fark ücretlerinin ödenmesini talep etmiştir.

        Davalı işveren vekili, davacının sanatsız işçi statüsü ile işe girerek çalışmalarını sürdürdüğünü Toplu İş Sözleşmesi’nin 25/I-1/d maddesinin, ilk defa işe alınacak sanatkar işçilere ilişkin olduğunu, sanatsız işçilerin tahsil durumuna bakılmaksızın 9.dereceden işe alındığını, sanatsız işçilerin terfii ve terfihinin Toplu İş Sözleşmesinin 60/II.maddesinde düzenlendiğini, tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Toplu İş Sözleşmesinde sanatsız işçi statüsünde çalışırken meslek lisesi diploması almak suretiyle işçinin sanatkar işçiliğe geçirilmesi veya sanatsız işçinin diploması nedeniyle terfi ettirilmesi hususunda bir hükmün bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.

        Mahkemenin, “davacıya, meslek lisesi diplomasını iş verene ibraz ettiği tarihten itibaren, ilk defa işe alınan meslek lisesi mezunlarına uygulanan 6.derecenin karşılığı olan ücretin verilmesi” gerekçesiyle davanın kabulüne dair verdiği karar Özel Daire’ce yukarıda açıklanan nedenle bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

        Davanın yasal dayanağını Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-1/d ve 60/II.maddeleri oluşturmaktadır.

        İşyerinde yürürlükte olan Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-1/d maddesinde, “sanatkar işçilik işlerine alınacaklardan, Sanat Enstitüsü, Endüstri Meslek Lisesi, Teknik Liseyi bitirenler ile T.C.D.D. Pratik Sanat Okulu Mezunları 6.dereceden işe alınırlar.

        Bu maddenin I.bendi uyarınca ilk defa işe alınacak olanlardan yapılacak imtihan sonucunda başarılı olmayanlar sanatkar işçilik işlerine alınmazlar” hükmü yer almakta olup, bu maddenin münhasıran, ilk kez sanatkar işçilik işlerine alınacaklara uygulanması öngörülmektedir.

        Sanatsız işçilik işlerine alınacaklara verilecek derece ise, 25 nci maddenin I/2 fıkrasında belirtilmiştir.

       Aynı Toplu İş Sözleşmesinin “sanatsız İşçilerin Tefii ve Terfihi”ni  düzenleyen 60 ncı maddesinin II. Numaralı bendinde “sanatsız işçilerin sanat öğrendiklerinin tezkiye amirleri tarafından tesbit edilmesi halinde sanatkar işçiliğe terfii ettirilmeleri yöntemi gösterilmiştir. Bunun dışında meslek lisesi diploması almak suretiyle işçinin sanatkar işçiliğe  geçirilmesi veya sanatsız işçinin diploması nedeniyle terfii ettirilmesi hususunda Toplu İş Sözleşmesinde bir kural bulunmamaktadır.

        Somut olayda, davacı, işyerine sanatsız işçi olarak girmiş, çalışırken sanat öğrendiği tezkiye amirince tesbit edilmediğinden sanatkar işçiliğe geçirilmemiştir. Her ne kadar davacı, sanatsız işçi olarak çalışırken meslek lisesinden mezun olduğuna ilişkin diplomayı işverene ibraz ederek Toplu İş Sözleşmesinin  25/I-1/d maddesi uygulanmak suretiyle sanatkar işçi kadrosuna geçirilmesini ve sanatkar işçilere verilen dereceye intibakının yapılmasını istemiş ise de tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Toplu İş Sözleşmesinde, meslek lisesi diploması almak suretiyle sanatsız işçinin sanatkar işçiliğe geçirilmesi veya sanatsız işçinin diploması sebebiyle terfii ettirilmesi hususunda bir kurala yer verilmediğinden, Toplu İş Sözleşmesi hükümlerine aykırı  olarak, işverenin yönetim hakkını kısıtlayacak şekilde ve her somut olayın kendi özelliklerine göre ayrı ayrı ele alınarak incelenip irdelenmesi gerektiği düşünülmeksizin  Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken; önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

        S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…


DAVACININ, İŞYERİNE SANATSIZ İŞÇİ OLARAK GİRDİĞİ, ÇALIŞIRKEN SANAT ÖĞRENDİĞİ TEZKİYE AMİRİNCE TESBİT EDİLMEDİĞİNDEN SANATKAR İŞÇİLİĞE GEÇİRİLMEDİĞİ, HER NE KADAR DAVACI, SANATSIZ İŞÇİ OLARAK ÇALIŞIRKEN MESLEK LİSESİNDEN MEZUN OLDUĞUNA İLİŞKİN DİPLOMAYI İŞVERENE İBRAZ EDEREK TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİNİN 25/I-1/D MADDESİ UYGULANMAK SURETİYLE SANATKAR İŞÇİ KADROSUNA GEÇİRİLMESİNİ VE SANATKAR İŞÇİLERE VERİLEN DERECEYE İNTİBAKININ YAPILMASINI İSTEMİŞ İSE DE TARAFLARIN ÖZGÜR İRADELERİ İLE İMZALADIKLARI TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİNDE, MESLEK LİSESİ DİPLOMASI ALMAK SURETİYLE SANATSIZ İŞÇİNİN SANATKAR İŞÇİLİĞE GEÇİRİLMESİ VEYA SANATSIZ İŞÇİNİN DİPLOMASI SEBEBİYLE TERFİ ETTİRİLMESİ HUSUSUNDA BİR KURALA YER VERİLMEDİĞİNDEN, TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİ HÜKÜMLERİNE AYKIRI OLARAK, İŞVERENİN YÖNETİM HAKKINI KISITLAYACAK ŞEKİLDE VE HER SOMUT OLAYIN KENDİ ÖZELLİKLERİNE GÖRE AYRI AYRI ELE ALINARAK İNCELENİP İRDELENMESİ GEREKTİĞİ DÜŞÜNÜLMEKSİZİN HUKUK GENEL KURULU’NCA DA BENİMSENEN ÖZEL DAİRE BOZMA KARARINA UYULMAK GEREKEC

HGK. 16.10.2002 T. E: 9-787, K: 816

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 10.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 02.07.2001 gün ve 1999/1135 E- 2001/539 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 10.12.2001 gün ve 2001/14630-19100 sayılı ilamı ile; (...Davacının işyerine sanatsız işçi olarak girdiği daha sonra daimi işçi kadrosuna geçirildiği halde 1995 de meslek lisesini bitirerek işverenden sanatkar işçi kadrosuna geçirilmesini istediği ancak bu isteğin kabul edilmediği dosyadaki bilgi ve belgelerden   anlaşılmaktadır.

        Meri Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-d maddesinde “Sanat Enstitüsü, Endüstri Meslek Lisesi, Teknik Liseyi bitirenler ile TCDD Pratik Sanat Okul mezunları 6.dereceden işe alınırlar...” hükmünün münhasıran “sanatkar işçilik işlerine alınacaklar” için uygulanması öngörülmüştür. Sanatsız işçilerin terfiini düzenleyen Toplu İş Sözleşmesinin 60/II maddesinde ise sanatsız işçilerin sanat öğrenmeleri tezkiye amirleri tarafından tespit edilmesi halinde sanatkar işçiliğe terfi ettirilmeleri yöntemi gösterilmiştir.

        Bunun dışında meslek lisesi diploması almak suretiyle işçinin sanatkar işçiliğe getirilmesi veya sanatsız işçinin diploması sebebiyle terfi ettirilmesi hususunda Toplu İş Sözleşmesinde bir kurala yer verilmemiştir.

Dairemizin emsal sayılan kararlarında işe girişinde sanat enstitüsü mezunu olduğu halde sanatsız işçi olarak işe giren bilahare sanatkar işçiliğe geçirilen işçilerin sanat enstitüsü (Meslek Lisesi) diplomasına sahip işçilerin sanatkar işçi kadrosuna geçirildiği tarihten itibaren intibakının yapılması gerektiği kabul edilmiştir. Dava konusu olayda ise davacının meslek lisesini işyerinde çalışırken bitirip diplomasını ibraz ederek sanatkarlık kadrosuna geçirilmeyi dilekçe ile talep ettiğinden sanatsız işçinin salt meslek lisesi diploması ibrazının Toplu İş Sözleşmesinde derece terfiine ve sanatkar işçilerin derecesine intibakına ilişkin hüküm bulunmadığı gibi işverenin yönetim hakkını kısıtlayacak şekilde mahkemece karar verilemiyeceğinden davanın reddi yerine kabulü hatalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

                        HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K. 2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:                                              

Dava, fark ücret alacağının ödetilmesi isteğine ilişkindir.

        Davacı vekili, davacının T.C.D.D. işyerine sanatsız işçi olarak girdiğini, sanatsız işçi olarak çalışmakta iken meslek lisesi diplomasını işverene ibraz ederek sanatkar işçi statüsüne geçirilmesini istediğini, Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-1/d maddesinde “Sanat Enstitüsü, Endüstri Meslek Lisesi, Teknik Liseyi bitirenler ile T.C.D.D.Pratik Sanat Okulu mezunlarının 6.dereceden işe alınacakları” hükme bağlanmasına  rağmen talebinin kabul edilmediğini ve intibakının yapılmadığını beyanla, sanatkar işçiliği kazanması nedeniyle ilk işe girdiği tarihten itibaren sanatkar işçilere verilen dereceye intibakının yapılmasını ve fark ücretlerinin ödenmesini talep etmiştir.

        Davalı işveren vekili, davacının sanatsız işçi statüsü ile işe girerek çalışmalarını sürdürdüğünü Toplu İş Sözleşmesi’nin 25/I-1/d maddesinin, ilk defa işe alınacak sanatkar işçilere ilişkin olduğunu, sanatsız işçilerin tahsil durumuna bakılmaksızın 9.dereceden işe alındığını, sanatsız işçilerin terfii ve terfihinin Toplu İş Sözleşmesinin 60/II.maddesinde düzenlendiğini, tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Toplu İş Sözleşmesinde sanatsız işçi statüsünde çalışırken meslek lisesi diploması almak suretiyle işçinin sanatkar işçiliğe geçirilmesi veya sanatsız işçinin diploması nedeniyle terfi ettirilmesi hususunda bir hükmün bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.

        Mahkemenin, “davacıya, meslek lisesi diplomasını iş verene ibraz ettiği tarihten itibaren, ilk defa işe alınan meslek lisesi mezunlarına uygulanan 6.derecenin karşılığı olan ücretin verilmesi” gerekçesiyle davanın kabulüne dair verdiği karar Özel Daire’ce yukarıda açıklanan nedenle bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

        Davanın yasal dayanağını Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-1/d ve 60/II.maddeleri oluşturmaktadır.

        İşyerinde yürürlükte olan Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-1/d maddesinde, “sanatkar işçilik işlerine alınacaklardan, Sanat Enstitüsü, Endüstri Meslek Lisesi, Teknik Liseyi bitirenler ile T.C.D.D. Pratik Sanat Okulu Mezunları 6.dereceden işe alınırlar.

        Bu maddenin I.bendi uyarınca ilk defa işe alınacak olanlardan yapılacak imtihan sonucunda başarılı olmayanlar sanatkar işçilik işlerine alınmazlar” hükmü yer almakta olup, bu maddenin münhasıran, ilk kez sanatkar işçilik işlerine alınacaklara uygulanması öngörülmektedir.

        Sanatsız işçilik işlerine alınacaklara verilecek derece ise, 25 nci maddenin I/2 fıkrasında belirtilmiştir.

        Aynı Toplu İş Sözleşmesinin “sanatsız İşçilerin Tefii ve Terfihi”ni  düzenleyen 60 ncı maddesinin II. Numaralı bendinde “sanatsız işçilerin sanat öğrendiklerinin tezkiye amirleri tarafından tesbit edilmesi halinde sanatkar işçiliğe terfii ettirilmeleri yöntemi gösterilmiştir. Bunun dışında meslek lisesi diploması almak suretiyle işçinin sanatkar işçiliğe  geçirilmesi veya sanatsız işçinin diploması nedeniyle terfii ettirilmesi hususunda Toplu İş Sözleşmesinde bir kural bulunmamaktadır.

        Somut olayda, davacı, işyerine sanatsız işçi olarak girmiş, çalışırken sanat öğrendiği tezkiye amirince tesbit edilmediğinden sanatkar işçiliğe geçirilmemiştir. Her ne kadar davacı, sanatsız işçi olarak çalışırken meslek lisesinden mezun olduğuna ilişkin diplomayı işverene ibraz ederek Toplu İş Sözleşmesinin  25/I-1/d maddesi uygulanmak suretiyle sanatkar işçi kadrosuna geçirilmesini ve sanatkar işçilere verilen dereceye intibakının yapılmasını istemiş ise de tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Toplu İş Sözleşmesinde, meslek lisesi diploması almak suretiyle sanatsız işçinin sanatkar işçiliğe geçirilmesi veya sanatsız işçinin diploması sebebiyle terfii ettirilmesi hususunda bir kurala yer verilmediğinden, Toplu İş Sözleşmesi hükümlerine aykırı  olarak, işverenin yönetim hakkını kısıtlayacak şekilde ve her somut olayın kendi özelliklerine göre ayrı ayrı ele alınarak incelenip irdelenmesi gerektiği düşünülmeksizin  Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken; önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

        S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…


DAVACININ, İŞYERİNE SANATSIZ İŞÇİ OLARAK GİRDİĞİ, ÇALIŞIRKEN SANAT ÖĞRENDİĞİ TEZKİYE AMİRİNCE TESBİT EDİLMEDİĞİNDEN SANATKAR İŞÇİLİĞE GEÇİRİLMEDİĞİ, HER NE KADAR DAVACI, SANATSIZ İŞÇİ OLARAK ÇALIŞIRKEN MESLEK LİSESİNDEN MEZUN OLDUĞUNA İLİŞKİN DİPLOMAYI İŞVERENE İBRAZ EDEREK TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİNİN 25/I-1/D MADDESİ UYGULANMAK SURETİYLE SANATKAR İŞÇİ KADROSUNA GEÇİRİLMESİNİ VE SANATKAR İŞÇİLERE VERİLEN DERECEYE İNTİBAKININ YAPILMASINI İSTEMİŞ İSE DE TARAFLARIN ÖZGÜR İRADELERİ İLE İMZALADIKLARI TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİNDE, MESLEK LİSESİ DİPLOMASI ALMAK SURETİYLE SANATSIZ İŞÇİNİN SANATKAR İŞÇİLİĞE GEÇİRİLMESİ VEYA SANATSIZ İŞÇİNİN DİPLOMASI SEBEBİYLE TERFİ ETTİRİLMESİ HUSUSUNDA BİR KURALA YER VERİLMEDİĞİNDEN, TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİ HÜKÜMLERİNE AYKIRI OLARAK, İŞVERENİN YÖNETİM HAKKINI KISITLAYACAK ŞEKİLDE VE HER SOMUT OLAYIN KENDİ ÖZELLİKLERİNE GÖRE AYRI AYRI ELE ALINARAK İNCELENİP İRDELENMESİ GEREKTİĞİ DÜŞÜNÜLMEKSİZİN HUKUK GENEL KURULU’NCA DA BENİMSENEN ÖZEL DAİRE BOZMA KARARINA UYULMAK GEREKEC

HGK. 16.10.2002 T. E: 9-788, K: 817

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 10.İş Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 02.07.2001 gün ve 1999/1135 E- 2001/539 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 10.12.2001 gün ve 2001/14630-19100 sayılı ilamı ile; (...Davacının işyerine sanatsız işçi olarak girdiği daha sonra daimi işçi kadrosuna geçirildiği halde 1995 de meslek lisesini bitirerek işverenden sanatkar işçi kadrosuna geçirilmesini istediği ancak bu isteğin kabul edilmediği dosyadaki bilgi ve belgelerden   anlaşılmaktadır.

        Meri Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-d maddesinde “Sanat Enstitüsü, Endüstri Meslek Lisesi, Teknik Liseyi bitirenler ile TCDD Pratik Sanat Okul mezunları 6.dereceden işe alınırlar...” hükmünün münhasıran “sanatkar işçilik işlerine alınacaklar” için uygulanması öngörülmüştür. Sanatsız işçilerin terfiini düzenleyen Toplu İş Sözleşmesinin 60/II maddesinde ise sanatsız işçilerin sanat öğrenmeleri tezkiye amirleri tarafından tespit edilmesi halinde sanatkar işçiliğe terfi ettirilmeleri yöntemi gösterilmiştir.

        Bunun dışında meslek lisesi diploması almak suretiyle işçinin sanatkar işçiliğe getirilmesi veya sanatsız işçinin diploması sebebiyle terfi ettirilmesi hususunda Toplu İş Sözleşmesinde bir kurala yer verilmemiştir.

Dairemizin emsal sayılan kararlarında işe girişinde sanat enstitüsü mezunu olduğu halde sanatsız işçi olarak işe giren bilahare sanatkar işçiliğe geçirilen işçilerin sanat enstitüsü (Meslek Lisesi) diplomasına sahip işçilerin sanatkar işçi kadrosuna geçirildiği tarihten itibaren intibakının yapılması gerektiği kabul edilmiştir. Dava konusu olayda ise davacının meslek lisesini işyerinde çalışırken bitirip diplomasını ibraz ederek sanatkarlık kadrosuna geçirilmeyi dilekçe ile talep ettiğinden sanatsız işçinin salt meslek lisesi diploması ibrazının Toplu İş Sözleşmesinde derece terfiine ve sanatkar işçilerin derecesine intibakına ilişkin hüküm bulunmadığı gibi işverenin yönetim hakkını kısıtlayacak şekilde mahkemece karar verilemiyeceğinden davanın reddi yerine kabulü hatalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

                        HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K. 2494 sayılı Yasa ile değişik 438/II.fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:                                              

Dava, fark ücret alacağının ödetilmesi isteğine ilişkindir.

        Davacı vekili, davacının T.C.D.D. işyerine sanatsız işçi olarak girdiğini, sanatsız işçi olarak çalışmakta iken meslek lisesi diplomasını işverene ibraz ederek sanatkar işçi statüsüne geçirilmesini istediğini, Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-1/d maddesinde “Sanat Enstitüsü, Endüstri Meslek Lisesi, Teknik Liseyi bitirenler ile T.C.D.D.Pratik Sanat Okulu mezunlarının 6.dereceden işe alınacakları” hükme bağlanmasına  rağmen talebinin kabul edilmediğini ve intibakının yapılmadığını beyanla, sanatkar işçiliği kazanması nedeniyle ilk işe girdiği tarihten itibaren sanatkar işçilere verilen dereceye intibakının yapılmasını ve fark ücretlerinin ödenmesini talep etmiştir.

        Davalı işveren vekili, davacının sanatsız işçi statüsü ile işe girerek çalışmalarını sürdürdüğünü Toplu İş Sözleşmesi’nin 25/I-1/d maddesinin, ilk defa işe alınacak sanatkar işçilere ilişkin olduğunu, sanatsız işçilerin tahsil durumuna bakılmaksızın 9.dereceden işe alındığını, sanatsız işçilerin terfii ve terfihinin Toplu İş Sözleşmesinin 60/II.maddesinde düzenlendiğini, tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Toplu İş Sözleşmesinde sanatsız işçi statüsünde çalışırken meslek lisesi diploması almak suretiyle işçinin sanatkar işçiliğe geçirilmesi veya sanatsız işçinin diploması nedeniyle terfi ettirilmesi hususunda bir hükmün bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.

        Mahkemenin, “davacıya, meslek lisesi diplomasını iş verene ibraz ettiği tarihten itibaren, ilk defa işe alınan meslek lisesi mezunlarına uygulanan 6.derecenin karşılığı olan ücretin verilmesi” gerekçesiyle davanın kabulüne dair verdiği karar Özel Daire’ce yukarıda açıklanan nedenle bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

        Davanın yasal dayanağını Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-1/d ve 60/II.maddeleri oluşturmaktadır.

        İşyerinde yürürlükte olan Toplu İş Sözleşmesinin 25/I-1/d maddesinde, “sanatkar işçilik işlerine alınacaklardan, Sanat Enstitüsü, Endüstri Meslek Lisesi, Teknik Liseyi bitirenler ile T.C.D.D. Pratik Sanat Okulu Mezunları 6.dereceden işe alınırlar.

        Bu maddenin I.bendi uyarınca ilk defa işe alınacak olanlardan yapılacak imtihan sonucunda başarılı olmayanlar sanatkar işçilik işlerine alınmazlar” hükmü yer almakta olup, bu maddenin münhasıran, ilk kez sanatkar işçilik işlerine alınacaklara uygulanması öngörülmektedir.

        Sanatsız işçilik işlerine alınacaklara verilecek derece ise, 25 nci maddenin I/2 fıkrasında belirtilmiştir.

        Aynı Toplu İş Sözleşmesinin “sanatsız İşçilerin Tefii ve Terfihi”ni  düzenleyen 60 ncı maddesinin II. Numaralı bendinde “sanatsız işçilerin sanat öğrendiklerinin tezkiye amirleri tarafından tesbit edilmesi halinde sanatkar işçiliğe terfii ettirilmeleri yöntemi gösterilmiştir. Bunun dışında meslek lisesi diploması almak suretiyle işçinin sanatkar işçiliğe  geçirilmesi veya sanatsız işçinin diploması nedeniyle terfii ettirilmesi hususunda Toplu İş Sözleşmesinde bir kural bulunmamaktadır.

        Somut olayda, davacı, işyerine sanatsız işçi olarak girmiş, çalışırken sanat öğrendiği tezkiye amirince tesbit edilmediğinden sanatkar işçiliğe geçirilmemiştir. Her ne kadar davacı, sanatsız işçi olarak çalışırken meslek lisesinden mezun olduğuna ilişkin diplomayı işverene ibraz ederek Toplu İş Sözleşmesinin  25/I-1/d maddesi uygulanmak suretiyle sanatkar işçi kadrosuna geçirilmesini ve sanatkar işçilere verilen dereceye intibakının yapılmasını istemiş ise de tarafların özgür iradeleri ile imzaladıkları Toplu İş Sözleşmesinde, meslek lisesi diploması almak suretiyle sanatsız işçinin sanatkar işçiliğe geçirilmesi veya sanatsız işçinin diploması sebebiyle terfii ettirilmesi hususunda bir kurala yer verilmediğinden, Toplu İş Sözleşmesi hükümlerine aykırı  olarak, işverenin yönetim hakkını kısıtlayacak şekilde ve her somut olayın kendi özelliklerine göre ayrı ayrı ele alınarak incelenip irdelenmesi gerektiği düşünülmeksizin  Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken; önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

        S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…


HİZMET TESPİTİ DAVALARINDA HİZMET AKDİ İLE ÇALIŞMALARIN VARLIĞININ İNANDIRICI VE YETERLİ OLMAK KOŞULUYLA HER TÜRLÜ DELİLLE İSPAT EDİLEBİLECEĞİ-

HGK. 30.10.2002 T. E: 21-815, K: 858

Taraflar arasındaki "hizmet tespiti " davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;  Trabzon İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 30.10.2001 gün ve  1998/197 E., 2001/259 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21.Hukuk Dairesinin 2.5.2002  gün ve 2419-3900 sayılı ilamı ile; (...Davacı 2.12.1995-3.10.1997 tarihleri arası davalı işyerinde kesintisiz çalıştığının tespitini talep etmiştir. Mahkemece, toplanan delillerin yeterli olmaması nedeni ile davanın reddine karar verilmişse de bu sonuç usul ve yasaya aykırı olmuştur.

        Gerçekten, bu tür davalarda hizmet akdi ile çalışmaların varlığı inandırıcı ve yeterli olmak koşuluyla her türlü delille ispat edilebilir. Davacının da 1995-1997 yıllarında, davalı işveren adına bankaya yatan paraların davacı tarafından alındığına ilişkin banka dekontları olduğu gibi, bordrolarda işyerinde çalıştığı belli olan tanıklarda davacının istem döneminde işyerinde çalıştığını açıkça vurgulamışlardır.

        Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular nazara alındığında davanın kabulüne karar vermesi gerekirken reddi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.

        O halde, davacının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır....) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN : Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu´nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

        S O N U Ç :Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 30.10.2002 T. E:21-815, K:858


UZMAN İŞÇİ OLARAK YURT DIŞINA GÖNDERİLDİĞİ ANLAŞILAN DAVACININ ASGARİ ÜCRETLE ÇALIŞMASININ HAYATIN OLAĞAN AKIŞINA UYGUN OLMAYACAĞI- BOZMA KARARLARI TAVSİYE NİTELİĞİNDE OLDUĞUNDAN BU ELEŞTİRİLERE KARŞI DİRENİLMESİNİN MÜMKÜN OLMAYACAĞI-

HGK. 25.09.2002 T. E: 9-595, K: 614

Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Lüleburgaz Asliye Hukuk (İş) Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 02.04.2001 gün ve 1999/310 E- 2001/529 K.sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 01.11.2001 gün ve 2001/12919-16880 sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Davacı ayda 1000 Amerikan Doları ücret alacağını iddia ederek istekte bulunmuş davalı ise, asgari ücretten ödeme yapıldığını savunmuş ve bazı aylara ait asgari ücret üzerinden düzenlenmiş ücret bordrosu ibraz etmiştir. Mahkemece iddiaya değer verilerek dava konusu alacaklar belirlenerek istekler hüküm altına alınmıştır. 1475 Sayılı İş Yasası’nın 26/2.maddesi gereğince işçinin ücreti Türk Parası olarak ödenmesi esastır. Davacının yabancı para üzerinden ödeme yapıldığını Dairemizin yerleşmiş görüşüne göre yazılı belgelerle kanıtlaması gerekir. Bu yolda sözleşme ve ödeme belgesi gibi herhangi bir kanıt sunulmamıştır. Bu nedenle davacının 1000 Dolar aylık ücretle çalıştığının kabulü hatalıdır. Uzman işçi olarak  yurt dışına gönderildiği anlaşılan davacının asgari ücretle çalışması hayatın olağan akışına uygun değildir. Davacının uzmanlık konusu ve çalışma şekli açıklanarak alabileceği ücret miktarı meslek kuruluşlarından sorularak saptanmalı belirlenecek bu ücret esas alınarak işçilik alacaklar belirlenmelidir.

3-Davacının fazla mesai yaptığı hususunda hiçbir kanıt mevcut olmadığı halde mahkemece yazılı şekilde fazla mesai ücret alacağına karar verilmesi hatalıdır.

4-Kabule göre, bilirkişice saptanan ücret miktarından çok fazlasına karar verilmesi de ayrı bir bozma nedenidir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

                        HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Dava, ihbar ve kıdem tazminatı ile ücret, fazla mesai yıllık izin ücreti alacaklarının ödetilmesi isteğine ilişkindir.

        Davacı, davalı şirketin Ukrayna-Odesa şantiyesinde 23.03.1998 – 13.07.1998 tarihleri arasında aylık 1000 Amerikan Doları ücretle çalıştığını, iş aktinin haksız feshedildiğini ileri sürerek ihbar ve kıdem tazminatı, yıllık izin ücreti alacağı ile 4000 Amerikan Doları ücret ile 1800 Amerikan Doları fazla mesai alacağının ödetilmesini istemiştir.

        Davalı işveren, davacının asgari ücretten çalıştığını, dolar üzerinden maaş ödenmediğini, fazla mesai alacağı ve yıllık ücretli izin alacağının olmadığını, işi kendisi bıraktığından ihbar ve kıdem tazminatına hak kazanmadığını beyanla davanın reddini savunmuştur.

        Mahkemece, iddiaya değer verilerek, aylık 1000 Amerikan Doları ücretle çalıştığı kabul edilip 243.520.610 TL. ihbar tazminatının, 187.658.205 TL. Kıdem tazminatının, 104.365.975 TL. yıllık ücretli izin alacağının, 4.000.000 Amerikan Doları ücret ile 1800 Amerikan Doları fazla mesai ücretinin ödetilmesine karar verilmiş, karar yukarıda açıklanan nedenle Özel Daire’ce bozulmuştur.

        Mahkemece, “işveren tarafından doldurulan Memuriyet Mahalli Haricinde Vazife Emrinde davacının 1000 Amerikan Doları ücretle çalıştığının kabul edildiği, bu belgenin Yargıtay incelemesinde değerlendirilmediği, aylık 1000 Amerikan Doları ücretle çalıştığı hususunun yazılı belge ile kanıtlandığı” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

        1-) H.U.M.K.nun 179 ncu maddesinde, dava dilekçesinde delillerin nelerden ibaret olduğunun belirtileceği, 180 nci maddesinde, dilekçede sözü edilen belgelerin asıllarıyla birlikte davalı sayısından bir fazla düzenlenmiş örneklerinin veya sadece örneklerinin dilekçeye eklenerek mahkemeye verileceği öngörülmüştür.

        Davacı vekili, her ne kadar dava dilekçesinde, işyeri kayıtları, personel kayıtları, ücret çizelgesi, sağlık belgesi, puantaj bilgi formu, pasaport ve VAZİFE EMRİ’ni delil olarak göstermiş ise de, bu belgelerin davalı işverene dava dilekçesi ekinde tebliğ edildiğine ve yine 03.09.1999 havale tarihli delil listesinin de davalıya verildiğine ilişkin bir kanıt dosyada bulunmamaktadır.

        Gerek bilirkişinin sadece tanık beyanlarına dayanarak aylık ücretin 1000 Amerikan Doları olduğunu kabul ile rapor düzenlemesi ve dosyada olduğu savunulan aylık ücretin 1000 Amerikan Doları olduğuna ilişkin vazife emrini raporuna dayanak almaması, gerekse, mahkemenin kararında adı geçen belgeden söz etmemesi, yukarıda belirtilen noksanlığın varlığını açıkça göstermektedir. Bu nedenle, mahkemenin “delillerin bir kül halinde usulüne uygun ibraz edildiği” gerekçesiyle davalı vekilinin vazife emrinin kendilerine daha önce tebliğ edilmediği, bu celse ibraz edilen belgeye karşı müvekkili ile görüşüp beyanda bulunacağı hususunda ki talebini reddederek savunma hakkını kısıtlamak suretiyle  davanın kabulüne karar vermesi usul ve yasaya aykırıdır.

        2-)Davacının fazla mesai yaptığı hususunda soyut tanık beyanlarından başka hiçbir kanıt bulunmadığı halde mahkemece yazılı şekilde fazla mesai ücreti alacağına da karar verilmiş olması isabetsizdir.

        3-)Diğer taraftan; mahkemece, bozma ilamında kabule göre başlığı altında gösterilen “bilirkişice saptanan ücret  miktarından çok fazlasına karar verilemeyeceğine..” ilişkin bozma nedenine karşı da direnilmiştir. Oysa, kabule göre bozma kararları tavsiye niteliğinde olduğundan bu eleştirilere karşı direnilmesi mümkün değildir.

        Öte yandan, hüküm yerinde 4000 USD (Amerikan Doları) yazılacak yerde 4.000.000 USD (Amerikan Doları) yazılmış olması maddi hata niteliğinde olduğundan ve yerel mahkemece yerinde düzeltilebileceğinden bu husus bozma nedeni yapılmamıştır.

        O halde, yukarıda 1 ve 2 numaralı bentlerde açıklanan nedenlerle direnme kararı bozulmalıdır.

        S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda 1 ve 2 numaralı bentlerde gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 25.09.2002 T. E:9-595, K:614    


GÜZEL SANAT KOLLARINDA UĞRAŞANLARIN ÇALIŞMALARININ, GENELDE DOĞUŞTAN YETENEK VE BECERİYE BAĞLI OLDUĞU, ÇALIŞMA ALANI VE KONULARI İLE KOŞULLARININ ÇOK FARKLILIK VE ÖZELLİK GÖSTERECEĞİ, BU NEDENLE BU ÇALIŞMALARIN BİR HİZMET AKTİNDE OLDUĞU GİBİ BİR SINIRLAMAYA VEYA ÇERÇEVE İÇERİSİNE ALINMASININ DÜŞÜNÜLEMEYECEĞİ, BU ÇALIŞMALARDA ÇOĞU KEZ ZAMAN UNSURU SÖZ KONUSU OLMADIĞINDAN, BİR VEYA BİRDEN FAZLA KİŞİ EMRİNDE ÇALIŞMA UNSURUNUN HER ZAMAN GERÇEKLEŞMEYEBİLECEĞİ, ÖYLE Kİ, KİMİ DURUMLARDA YILLARCA BİR SANATÇININ ÜZERİNDE ÇALIŞTIĞI BİR ESERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİNİN, KİMİ DURUMLARDA İSE, BİR SANATÇININ BİR GÜNDE DEĞİŞİK MEKAN VE ZAMANLARDA ÇALIŞMASININ GÖZÖNÜNE ALINMASININ ZORUNLU HALE GELECEĞİ, DEMEK Kİ, BU TÜR ÇALIŞMALAR KENDİNE ÖZGÜ BİR BİÇİMDE ORTAYA ÇIKTIĞINDAN, HİZMET AKTİ ÇERÇEVESİNDE DEĞERLENDİRMEYE TABİ OLMAYACAKLARI, BU DURUMDA, SANATÇI İLE SANATINDAN YARARLANAN KİMSE ARASINDAKİ AKİT TÜRÜ NE OLURSA OLSUN, SANATÇININ SANAT YARATIRKEN GÖSTERİLDİĞİ MESLEKİ ÇALIŞMASININ YASA KAPSAMINDA OLAC

HGK. 10.07.2002 T. E: 21-569, K: 603

Taraflar arasındaki  “tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 4.İş    Mahkemesi’nce  davanın kabulüne dair verilen  10.10.2001 gün ve 19 E. 1777 K.  sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay  21.Hukuk Dairesi’nin 4.2.2002 gün ve      2001/8569 E. 2002/629 K. sayılı ilamiyle;  (...Davada 4056 sayılı Kanunla 506 sayılı Kanuna eklenen geçici 80. maddeye dayanılarak yapılan sanatçı borçlanmasının geçerli olduğunun tespiti istenmiştir.

Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş ise de bu sonuç dosya içeriğine usul ve yasaya uygun değildir.

506 sayılı Kanun’un ek 10. maddesinde, sanatçıların bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılması öngörülmüştür.Burada hizmet akti ilişkisi değil mesleki ilişki söz konusudur. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve dairemizin uygulamaları da bu doğrultudadır.

Dinlenen tanıklar 1971 yılından beri 8-10 yıl davacının gösterilerde festivallerde halk dansları sanatçısı olarak çalıştığını ve geçimini bu faaliyetlerden elde ettiği gelirlerle devam ettirdiğini ifade etmiş iseler de tanık anlatımları inandırıcı bulunmamıştır.

Kanun bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılan sanatçılardan söz etmiştir. Tanıklar davacının hangi işveren tarafından hizmet akti aranmaksızın hangi tarihlerde hangi festivallerde hangi dernek toplantılarında ne kadar ücretle çalıştırıldığı, ücretlerin nasıl ödendiği ve tüm hayatını sanatsal faaliyetlerden elde ettiği gelirlerle devam ettirdiği yolunda hayatın olağan akışına ve gerçeklerine uygun ifade de bulunmamışlardır. Tanık anlatımları somut olmayıp soyut düzeyde kalmaktadır. Böylece kanıtlanamayan davanın reddine karar vermek gerekirken, yazılı şekilde kabulü usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.

O halde, davalı kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazlarının kabul edilmeli ve  hüküm bozulmalıdır....) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN  : Davalı vekili

                               HUKUK GENEL KURULU KARARI  

        Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Dava, 4056 sayılı yasayla 506 sayılı Yasaya eklenen geçici 80.maddeye dayanılarak yapılan sanatçı borçlanması  talebinin geçerli olduğunun tespitinden ibarettir.

        Davacı, 1971 ila 1978 yıllarında Divriği Kültür Derneğine üye olup, dernekçe yapılan görevlendirme ile çeşitli festival ve etkinliklerde folklor çalışmasında bulunduğunu, sigortasız geçen bu sürelerini borçlanmak için Kuruma yaptığı başvurunun reddedildiğini belirterek, borçlanma isteminin geçerli olduğunun tespitini istemiştir.

        Mahkemenin, davacının otantik halk oyunları sanatçısı olduğu ve bir işverene bağlı hizmet akti ile çalışarak değil de, sanatçı olarak katıldığı etkinliklerde bu etkinliği düzenleyenlerce verilen ücretlerle geçimini temin ettiği anlaşılarak, davanın kabulüne ilişkin olarak verildiği karar, Özel Dairece  yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuştur.

        Hemen belirtelim ki, güzel sanat kollarında uğraşanların çalışmaları, genelde doğuştan yetenek ve beceriye bağlıdır. Çalışma alanı ve konuları ile koşulları çok farklılık ve özellik gösterir.Bu nedenle bu çalışmaların bir hizmet aktinde olduğu gibi bir sınırlamaya veya çerçeve içerisine alınması düşünülemez.Bu çalışmalarda çoğu kez zaman unsuru söz konusu olmadığından, bir veya birden fazla kişi emrinde çalışma unsuru her zaman gerçekleşmeyebilir.Öyle ki, kimi durumlarda yıllarca bir sanatçının üzerinde çalıştığı bir eserinin değerlendirilmesi,kimi durumlarda ise, bir sanatçının bir günde değişik mekan ve zamanlarda çalışmasının gözönüne alınması zorunlu hale gelir.Demek ki, bu tür çalışmalar kendine özgü bir biçimde ortaya çıktığından, hizmet akti çerçevesinde değerlendirmeye tabi olmayacaklarında kuşku ve duraksamaya yer olmadığı açıktır.Bu durumda, sanatçı ile sanatından yararlanan kimse arasındaki akit türü ne olursa olsun, sanatçının sanat yaratırken gösterildiği mesleki çalışması yasa kapsamındadır.Aksine daraltıcı yorum yasanın getiriliş amacına  terstir.

        Nitekim, 4056 sayılı yasa ile kendilerine borçlanma hakkı tanınan kişiler belirlenirken, 2167 sayılı yasada gösterilen biçimde “tüm güzel sanat kollarında uğraşı verenler” olarak tanımlanmış ve gösterilmiştir. 2167 sayılı Yasa ile 506 sayılı yasaya eklenen Ek 10.maddeye göre;Sosyal Güvenlik,Kültür ve Turizm Bakanlıkları bir araya gelerek kimlerin bu yasadan yararlanacağını saptayacakları öngörülmüştür.Buna göre; İlgili bakanlıkların bir araya gelerek yaptıkları protokolde her bir sanat dalında ve hangi uğraşı alanlarında etkinlik gösterenlerin bu yasadan yararlanacağı belirlenmiş olup, bu protokolün VI nolu bendinde Folklör ve Halk Sanatçıları başlıklı bölümde Otantik Halk Oyunları Sanatçıları da gösterilmiştir.

        Somut olayda; davacının 1.7.1971 ila 11.5.1978 yılları arasında Divriği Kültür derneğine üye olup gerek bu dernek tarafından gerekse bunun dışında çeşitli festivaller, toplantılar, düğün ve etkinliklere katılarak yasada “Otantik Halk Oyunu” olarak adlandırılan folklör gösterilerinde bulunduğu, ücretinin bu etkinlikleri düzenleyenlerce ödendiği, davacının bu biçimde kazandığı ücretlerle geçimini temin ettiği, daha sonraki sigortalı çalışmasında da Ankara’da çeşitli Halk Eğitim merkezlerinde ayrı çalışmasını sürdürdüğü, dernek yazısı, sigorta kayıtları ve tanık anlatımlarından anlaşılmaktadır.

        Hal böyle olunca  davacının yasa kapsamında olan bir uğraşı alanında çalıştığı ve borçlanma isteminin yerinde olduğu anlaşıldığından, direnme kararı yerindedir.Bu nedenle karar onanmalıdır.

        SONUÇ : Davalı Kurum vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının mahkeme kararında ve yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 10.07.2002 T. E:21-569, K:603


       Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunun 9/1. maddesine göre, toplu iş sözleşmesinden taraf iş sendikasının üyelerinin yararlanacağı, Toplu İş Sözleşmesinden yararlananlar açısından eşitliğin esas olduğu, bu nedenle Toplu İş Sözleşmesinin yürürlüğü süresince yararlananlar açısından farklı uygulama yapılamayacağı gibi temel ücrette eşitlik ve ücretin indirilmezliği ilkeleri gereği; işverence tek taraflı özellikle işçinin açık muvafakatı olmadan işverene işçi ücretlerinde indirimin yapılamayacağı-

HGK. 19.06.2002 T. E: 9-454, K: 525

Taraflar arasındaki “alacak“ davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 9.İş    Mahkemesi’nce  davanın kısmen kabul, kısmen reddine dair verilen 19.06.2001 gün ve 2001/28 E- 677 K.  sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesi’nin  29.11.2001 gün ve 2001/14385-18723 sayılı ilamiyle;  (...1.Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davacının tüm davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

        2.Davacının davalı işyerinde müdür olarak çalıştığı sırada işyerinde yasal düzenlemeler sonucu 13.12.1999 tarihinde şeflik kadrosuna indirildiği ve bu tarihden itibaren şef olarak görev yaptığı, kendisine şeflere verilen ücretin ödendiği bunun sonucu müdür olarak çalıştığı sırada aldığı temel ücretin indirildiği anlaşılmaktadır.1475 Sayılı Yasanın 60. maddesi gereği temel ücretle indirim yapılamayacağından mahkemenin davacıya daha önceki temel ücret üzerinden ödeme yapılması gerektiği yolundaki kabulü doğrudur. Ancak şefliğe geçtiği tarihten itibaren ücret zamlarının müdürlükte ödenen temel ücrete yapılmasına dair görüşü Dairemizin ve Hukuk Genel Kurulu’nun kararlarına aykırıdır. Toplu İş Sözleşmesi zamları müdürlükteki temel ücrete ulaşıncaya kadar uygulanmamalıdır.

        Mahkemenin farklı değerlendirmeyle sonuca gitmesi hatalıdır. Bu nedenle bilirkişiden ek rapor alınmalı ve sonucuna göre hüküm kurulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN  : Davalı vekili

                                HUKUK GENEL KURULU KARARI  

        Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Dava, ihbar tazminatı ücret ve işçilik alacakları istemine ilişkindir.

        Mahkemenin davanın kısmen kabulüne ilişkin olarak verdiği karar Özel Dairece yukarıdaki gerekçe ile bozulmuştur.

        Yerel mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık, kadrosu müdürlükten şefliğe indirilen davacı işçiye uygulanacak toplu iş sözleşmesi zamlarının müdürlükte alınan temel ücrete mi yapılacağı? Yoksa toplu iş sözleşme zamlarının şeflikteki ücretin müdürlükteki temel ücrete ulaşıncaya kadar uygulanıp uygulanmaması düşüncesi etrafında toplanmaktadır.

        İş Kanununun 26/1.maddesine göre ücret “bir kimseye bir iş karşılığında işveren veya üçüncü kişiler tarafından sağlanan ve nakten ödenen mebla”dır. Hizmet sözleşmesinin esaslı bir unsurudur. İş  Kanununun üçüncü bölümü 35.maddeden ibaret olup anılan maddelerin bütünü ücrete ayrılmıştır.

        Ücret, Uluslararası hukukta başta İnsan Hakları Evrensel Bildirisi olmak üzere; Avrupa Sosyal Haklar Sözleşmesi, AET antlaşması; Uluslararası Çalışma Örgütünün 26, 95, 99, 100, 109, 131 sayılı sözleşmeler ile çok sayıda tavsiye kararlarında yer almış ve korunmuştur.

        İş Kanununun 26/1.maddesinde tanımlanan ücret asıl ücret/temel ücret/çıplak ücret/dar anlamda ücret denilmektedir. Asıl ücrete ek olarak işçiye sağlanmış olan ikramiye, prim, komisyon, kardan pay alma gibi parayla ölçülebilen menfaatler geniş anlamda ücrettir.

        İşverence işçinin tek taraflı olarak ücretinde indirimde bulunulamaz. Çünkü İş Kanununun 60. maddesi her ne şekilde olursa olsun ücretin  indirilmezliği ilkesini kabul etmiştir. Öğretide bir kısım yazarlar yalnız asıl ücrette değil ücret eklerinde dahi belirtilen ilkenin korunmasını savunmuşlardır

        Özel Dairenin yerleşik uygulamaları temel ücretten indirimin yapılamayacağı; Ancak, fiilen yapılan işe uygun geniş anlamda ki ücrette düzenleme yapılabileceği doğrultusundadır

        Öte yandan, Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunun 9/1.maddesine göre, toplu iş sözleşmesinden taraf iş sendikasının üyeleri yararlanır. Toplu İş Sözleşmesinden yararlananlar açısından eşitlik esastır. Bu nedenle Toplu İş Sözleşmesinin yürürlüğü süresince yararlananlar açısından farklı uygulama yapılamayacağı gibi temel ücrette eşitlik ve ücretin indirilmezliği ilkeleri gereği; işverence tek taraflı özellikle işçinin açık muvafakatı olmadan işverene işçi ücretlerinde indirim yapılamaz.

        Somut olaya baktığımızda; davacı işçinin şefliğe geçtiği tarihten itibaren toplu iş sözleşmesi zamlarının müdürlükte ödenen temel ücrete yapılamayacağı görüşü; ücretten indirim yapılamayacağı “temel, ücrette eşitlik” ve “toplu iş sözleşmesinden yararlananlar açısından eşitlik” ilkeleriyle bağdaşmayacağı gibi anılan düşüncenin normatif dayanağı bulunmamaktadır.

        Bu nedenle usul ve yasaya uygun bulunan ısrar kararının onanması gerekir.

        S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 19.06.2002 T. E:9-454, K:525

KARŞI OY AÇIKLAMASI  :

        Davacının davalıya ait işyerinde Müdür kadrosunda çalışırken, 13.12.1999 tarihinde kadrosunun Matbaa Şube Şefliğine indirildiği ve ücretinin 369.735.500+9000 olduğu, 17.02.2000 tarihinde ise şeflik görevi devam ederken ücretinin 301.632.200+9000 TL.ye düşürüldüğü dosyadaki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır.

        Müdürlük kadrosunun alınmasından 11 ay, ücretinin indirilmesinden ise 9 ay geçtikten sonra oluşan iş şartlarına ve ücretine itiraz etmeyen davacının emekliye hak kazanması ve yeniden yapılanma nedeniyle hizmet akdi 1475 Sayılı İş Kanunu’nun 13.maddesi uyarınca feshedilmesi üzerine uyuşmazlık çıkardığı görülmektedir. Bu durumda davacıya toplu iş sözleşmesi ücret zamlarının şef  ücretine yapılması anılan İş Kanunu’nun 60.maddesinde gösterilen çalışma sürelerinin indirilmesi veya işverene düşen yükümlülüklerin yerine getirilmesi yahut İş Kanunu hükümlerinin uygulanması sonucu bir ücret indirimi olarak nitelendirilemez ise de, bu işlemin işçinin yaşam düzeyini düşürme sonucunu doğurmaması için Özel Daire bozma kararında belirtilen esaslara göre uygulama yapılması gerektiği görüşüyle fiilen yapılmayan işin kök ücretine toplu iş sözleşmesi zamlarının uygulanması yolundaki mahkeme kararına ilişkin çoğunluğun onama kararına katılamıyoruz.


HİZMET AKTİNDE SÜRDÜRÜLEN VE DEVAM EDEN HİZMETİN, İSTİSNA AKTİNDE İSE, İŞTEN HASIL OLACAK SONUCUN ÖNEMLİ OLDUĞU-

HGK. 01.05.2002 T. E: 10-345, K: 342

Taraflar arasındaki “rücuan alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Elazığ Asliye 1.Hukuk (İş) Mahkemesince davanın reddine dair verilen 3.10.2000 gün ve  1999/985 E. 2000/763 K. sayılı kararın incelenmesi davacı  vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 10.Hukuk Dairesinin    22.12.200 gün ve  2000/7912 E. 8633 K.  sayılı ilamı ile; (...Davanın yasal dayanağı 506 sayılı Kanunun 26 ncı maddesi olup, davalı ile sigortalı arasındaki hukuki ilişkinin istisna akdine değil hizmet akdine dayalı bulunduğu  giderek davalı Cevat Köse’nin 506 sayılı Kanun kapsamında işveren sıfatına haiz olduğunun iş kazasının vuku bulduğu kuyu kazımı işyerinin Kurumca, davalı adına yasa kapsamına alınmasına ilişkin işlemin iptaline dair davalı işveren tarafından Sosyal Sigortalar Kurumu aleyhine açılan davanın redle sonuçlanarak kesinleşmesi ile subuta ermesi karşısında;işin esasına girilerek sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken aksinin kabulü ile davanın bu nedenle reddi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. Giderek hak sahipleri tarafından tazmin sorumluları aleyhine açılan tazminat davasında; ilgili  Yargıtay Hukuk daireleri arasındaki görev uyuşmazlığının çözümüne ilişkin Yargıtay Hukuk Daireleri Başkanlar Kurulu kararında; davanın istisna akdinden kaynaklandığının öngörülmesinin, iş bu rücu davasında yasal olarak herhangi bir bağlayıcılığı bulunmadığı gibi; tazminat davasında Hukuk Usulü  Muhakemeleri Kanununun 409/5.maddesi uyarınca davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.

O halde, davacı Kurumun bu yönü amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davacı vekili

                        HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Dava, iş kazasında ölen işçinin hak sahiplerine bağlanan gelir nedeniyle uğranılan kurum zararının 506 sayılı Yasa’nın 26 ncı maddesine göre rücuan ödetilmesi istemine ilişkindir.

        Mahkemenin “taraflar arasındaki ilişkinin istisna aktine dayandığı” gerekçesiyle davanın reddine dair verdiği karar, yukarıda açıklanan nedenle Özel Daire’ce bozulmuş, mahkemece aynı gerekçelerle önceki kararda direnilmiştir.

        Uyuşmazlık, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin niteliğinde toplanmaktadır.

        506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunun 2.maddesinde “bir hizmet aktine dayanarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılanların bu kanuna göre sigortalı  sayılacakları”  hükmü yer almaktadır.

        Borçlar Kanunun 313.maddesinde hizmet akti; “Hizmet akti bir mukaveledir ki, onunla işçi muayyen veya  gayri muayyen bir zamanda hizmet görmeyi ve iş sahibi dahi ona bir ücret vermeyi taahhüt eder” şeklinde tarif edilmiştir. Hizmet aktinden söz edebilmek için belirli bir işin, işverene bağımlı olarak çalışma karşılığında bir ücret mukabili yapılması gerekmektedir.

        Borçlar Kanunun 355. ve 356.maddelerinde düzenlenen istisna aktinde ise, “belirli bir işin belirlenen bedel mukabilinde işverenin mesai kısıtlamasına tabi olmadan yapılıp veya  başkalarına yaptırılıp teslim edilmesi” söz konusudur. Hizmet aktinde sürdürülen ve devam eden hizmet, istisna aktinde ise, işten hasıl olacak sonuç önemlidir.

        Bu ilkeler doğrultusunda somut olay irdelendiğinde; dosya içinde mevcut sözleşmeye göre; “Sarıçubuk Köyünde, 15.07.1993 tarihinde çapı 1.80 metre olmak kaydıyla yeterli su çıkana kadar su kuyusu kazılacağı, metresinin 750.000 TL. olacağı, kazılacak olan su kuyusunun 13.30 cm’nin bedeli olan 10.000.000 parayı Cevat Köse’den alındığı”  hususunda kuyu sahibi Cevat Köse ile kuyu kazma işini alan Süleyman Alataş anlaşmışlardır.

        Her ne kadar, Özel Daire’ce, taraflar arasındaki hukuki ilişkinin hizmet aktinden kaynaklandığı belirtilmiş ise de, tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde; davalı ile kazalı Hasan Kaş arasında günün belirlenen bir saatinde iş başı yapılıp belirlenen zamanda işini bırakılacağı, bu mesai karşılığında günlük ücret ödeneceği yönünde bir anlaşmanın olmadığı, kazalının Süleyman Alataş ile davalı Cevat Köse arasında yapılan istisna aktine dayalı bir işte Süleyman Alataş’ın ortağı olarak işi yürüttüğü bir sırada meydana gelen kaza sonucu öldüğü, bu nedenle taraflar arasındaki ilişkinin B.K.313.maddesinde belirtilen hizmet aktine değil, B.K.nun 355 ve 356.maddelerinde düzenlenen istisna aktine dayandığı anlaşılmıştır. Bu nedenle, mahkemenin taraflar arasındaki hukuki ilişkinin istisna aktine dayandığını kabul etmesi yerindedir.

        Ne var ki, müfettiş incelemesi sonucu “su kuyusu” işyeri Cevat Köse adına kapsama alınmış, bu işlemin iptali için açılan dava reddedilmiş, Cevat Köse’nin işveren sıfatına haiz olduğu derecattan geçerek kesinleşmiş ve tahakkuk ettirilen idari para cezası ödenmiştir. Öte yandan Cevat Köse, Ceza Mahkemesindeki bilirkişi raporunda işveren olarak kusurlu bulunmuş ve Elazığ 2.Asliye Ceza Mahkemesinin, 10.03.1995 tarih, 1993/531 Esas, 1995/133 Karar sayılı kararı ile cezalandırılmıştır.

        Bu kesinleşmiş olgular karşısında; mahkemece işin esasına girilerek sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

        S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 01.05.2002 T. E:10-345, K:342


KURAL OLARAK, ANA ALACAKLA BİRLİKTE EK HAKLARIN DA SONA ERECEĞİ, EK HAKLARIN ANLAM BAKIMINDAN BİR ANA HAKKIN VARLIĞINA İHTİYAÇ GÖSTEREN VE ANCAK ONA BAĞLI OLARAK DOĞABİLEN HAKLAR OLDUĞU, FAİZLERİN DE BU EK HAKLAR ARASINDA OLDUĞU-

HGK. 01.05.2002 T. E: 9-371, K: 343

Taraflar arasındaki “faiz alacağı ” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda;  Kartal 1.İş Mahkemesince davanın reddine  dair verilen  20.9.2001 gün ve 240-393  sayılı kararın incelenmesi     davacı vekili  tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin  22.10.2001   gün ve  17011-16443 sayılı ilamı ile; (..Davacı işçi açtığı ilk dava ile faiz hakkını saklı tutarak kıdem tazminatı isteğinde bulunmuştur.Sonra kendisine icra marifetiyle hüküm altına alınan kıdem tazminatı ödenmiştir.

       Davacı bu dava ile kıdem tazminatı için geçmiş günler faizi isteğinde bulunmaktadır.Mahkemece ödeme sırasında ihtirazi kayıtta bulunulmadığı için faiz isteğinin reddine karar verilmiştir.

Borçlar Kanununun 113.maddesine göre evvelce işleyen faizleri talep hakkı açılan davada saklı tutulduğuna göre artık daha sonra ana alacağın ödenmesi sırasında tekrar saklı tutulmasına gerek yoktur.Davacı faiz konusundaki iradesini dava dilekçesinde kesin ve açık şekilde yansıtmıştır....) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davacı vekili

                        HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Dava, tahsiline karar verilen kıdem tazminatı için önceki davada saklı tutulan geçmiş günler faizinin ödetilmesi isteğine ilişkindir.

        Davacı, açtığı ilk davada faiz hakkını saklı tutarak kıdem tazminatı isteğinde bulunduğunu, hüküm altına alınan kıdem tazminatının icra marifetiyle kendisine ödendiğini beyanla kıdem tazminatı için saklı tuttuğu geçmiş günler faizinin ödetilmesi isteğinde bulunmuştur.

        Mahkemenin “faiz istemini içeren davadan önce asıl borcun davalı tarafından icra dosyasına ödenmesi sırasında davacının faiz hakkını saklı tutmadan asıl borcu tahsil ettiği, B.K.nun 113.maddesinde asıl borcun ödeme ve diğer bir suretle sona ermesi durumunda fer’i hakların dahi düşeceğinin hüküm altına alındığı,önceki dava dilekçesinde faiz hakkının saklı tutulmasının sonuca etkili olamıyacağı” gerekçesiyle davanın reddine dair verdiği karar, yukarıda açıklanan nedenle Özel Dairece bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

        Hukuk Genel Kurulu’nun 20.12.1989 gün, 1989/5-616 Esas, 676 Karar sayılı kararında da açıkca vurgulandığı gibi,kural olarak, ana alacakla birlikte ek haklar da sona erer.Ek haklar anlam bakımından bir ana hakkın varlığına ihtiyaç gösteren ve ancak ona bağlı olarak doğabilen haklardır.Faizler de bu ek haklar arasındadır.

        Borçlar Kanununun “Borçların fer’ilerinin sükutu, (eklentilerinin sona ermesi) başlığını taşıyan 113 ncü maddesinin birinci fıkrasında “ana borç ödeme veya sair bir suretle sakıt olduğu takdirde kefalet ve rehin ve sair fer’i hakların dahi sakıt olacağı” ilke olarak hükme bağlanmış; ikinci fıkrasında ise bu ilkenin iki istisnasına yer verilmiştir.

        Bu istisnalar,daha önce işlemiş faizleri isteme hakkının saklı bulunduğunun bildirilmiş olması veya durumun özelliğinden faiz hakkının saklı tutulduğunun anlaşılmış olmasıdır.

        Somut olayda davacı, kıdem tazminatını  henüz almadan dava açarak kıdem tazminatının ödetilmesi isteminde bulunmuş ve faiz hakkını saklı tuttuğunu açıkca belirtmiştir.

        Bu olgu karşısında artık davacının faiz isteğini saklı tuttuğunun kabulü, halin icabına tamamen uygun olup, mahkemece işlemiş faiz isteminin kabulüne karar verilmesi gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

        SONUÇ:Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 01.05.2002 T. E: 9-371, K:343


SÖZLEŞMENİN İHBAR TAZMİNATINA HAK KAZANDIRACAK ŞEKİLDE FESHEDİLMİŞ OLUP OLMADIĞININ, TARAFLAR ARASINDA UYUŞMAZLIK KONUSUNU OLUŞTURDUĞU İÇİN YARGILAMAYI GEREKTİRECEĞİ, GERÇEKTEN MAHKEMECE TARAF DELİLLERİNİN TOPLANDIĞININ, YARGILAMA YAPILDIKTAN SONRA DAVACININ İHBAR TAZMİNATINA HAK KAZANDIĞININ GÖRÜLDÜĞÜ, BU DA GÖSTERMEKTEDİR Kİ, ALACAĞIN LİKİT OLMADIĞI, BÖYLE OLUNCA İCRA İNKAR TAZMİNATI İSTEĞİNİN REDDİNE KARAR VERİLMESİ GEREKECEĞİ-

HGK. 15.05.2002 T. E: 9-429, K: 398

Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 11.İş  Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 08.05.2001 gün ve 2000/1024 E- 2001/426 K.  sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 10.07.2001 gün ve 2001/9310-12450 sayılı ilamı ile; (...1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre, davalının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir.

2-Sözleşmenin ihbar tazminatına hak kazandıracak şekilde feshedilmiş olup olmadığı taraflar arasında uyuşmazlık konusunu oluşturduğu için yargılamayı gerektirmektedir. Gerçekten mahkemece taraf delilleri toplanmış, yargılama yapıldıktan sonra davacının ihbar tazminatına hak kazandığını görülmüştür, bu da göstermektedir ki, alacak likit değildir. Böyle olunca icra inkar tazminatı isteğinin reddine karar verilmelidir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ  EDEN  : Davalı vekili

                        HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici  nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

        S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA…

HGK. 15.05.2002 T. E:9-429, K:398

KARŞI OY YAZISI

        Dava, İ.İ.K.nun 67.maddesine dayalı itirazın iptali isteğine ilişkindir.

        Davacı alacaklı işçi; ihbar tazminatı, alacağının tahsili için borçlu-davalı işveren aleyhine icra takibine girişerek, ilamsız takip talebinde bulunmuştur. Borçlu işveren ihbar tazminatı alacağından kaynaklanan borca  karşı çıkarak itiraz etmiş, takip durmuştur.

        Eldeki dava, alacaklı işçi tarafından itirazın iptali ve icra inkar tazminatının tahsili istemiyle açılmıştır.

        Davalı işveren, iş aktinin 1475 sayılı yasa’nın 17/III.maddesi gereğince haklı olarak feshedildiğini, davacının isteminin haksız olduğunu, icra inkar tazminatı istenemiyeceğini beyanla davanın reddini savunmuştur.

        Mahkemece, alacak likit ve itirazın haksız olması nedeniyle itirazın iptaline, % 40 icra inkar tazminatının tahsiline karar verilmiştir.

        Davalı-borçlunun temyizi üzerine alacağın likit olmadığı, hesaplamayı gerektirdiği gerekçesiyle icra inkar tazminatı noktasından karar Özel Daire’ce bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

        Yerel mahkemenin direnme kararının, Hukuk Genel Kurulu’nca Özel Daire bozma kararı aynen benimsenerek oyçokluğu ile bozulmasına karar verilmiştir.

        Uyuşmazlık; alacak miktarlarının tesbitinin yargılamayı gerektirip gerektirmediği, takibe konu alacağın likit sayılıp sayılamıyacağı, borçlunun bir kısım alacaklara yaptığı itirazında haklı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

        İcra inkar tazminatına hükmedilebilmesi için 2004 sayılı İcra İflas Kanunu’nun 67.maddesinin 2.fıkrası uyarınca borçlunun ilamsız takipte kendisine tebliğ olunan ödeme emrine itiraz etmiş olması ve alacaklının da itirazın kaldırılması için icra tetkik merciine başvurmadan mahkemede itirazın iptalini dava etmesi, bu davadan da haklı çıkması yasal şartının gerçekleşmesi gerekir. Bu tazminatın kanuna konulmasının ve daha sonra yapılan değişiklikle de arttırılmasının amacı borçlunun borcun miktarını bilebilecek veya bu miktarı tayin edebilecek durumda iken icrada ödeme emrindeki borcunu inkar etmesini önlemektir.

        Kanunun lafzı (sözü) ve ruhu birlikte gözönüne alındığında, icra inkar tazminatına hükmedilmesi için takip konusu alacağın mutlaka bir senede veya yazılı bir belgeye dayanmasında da zorunluluk bulunmamaktadır.

        Böylece, mahkemeye başvuran ve itirazın haksızlığını ileri süren alacaklının bu talebinde haklı olduğuna, itirazın haksızlığına mahkemece karar verilmiş olması yeterli bir şarttır. İtiraz eden veli, vasi veya mirasçı ise ayrıca kötüniyeti aranacaktır. Takip konusu alacağın belirli, sabit olması, borçlu tarafından bilinmesi veya bilinebilir olması, hakimin takdirine bağlı olmaması da diğer bir koşul olarak karşımıza çıkmaktadır. Borçlunun böyle bir alacağa itirazı haksız sayılır. Alacağın miktarı ancak mahkemece takdir edilebilecek ise itiraz eden borçluya icra inkar tazminatı yüklenemez.

        Bu ilkeler, Hukuk Genel Kurulu’nun 13/12/1967 gün, 1966/4-1344 Esas, 1967/615 Karar sayılı ve 20/6/1980 gün, 1979/9-82 Esas, 1980/2073 Karar sayılı ,17.10.2001 gün E.2001/10-915, K.2001/739, 7.11.2001 gün ve 2001/19-1028 E. 766 sayılı kararlarında da  açıkça vurgulanmıştır.

        Tüm açıklamalar ışığında somut olay ele alındığında; davacı alacaklı işçinin alacak isteminde haklı olduğu, olgusu karşısında borçlunun bu yöndeki itirazında haksız olduğu mahkemenin dairece de kabul edilen kararı ile kesinleşmiştir.

        Bu durumda borçlu işverenin akdin haklı feshedildiği yönündeki itirazını kabule de olanak bulunmamaktadır. Zira, bu konu yoruma ve hakimin takdirine açık olmadığı gibi, hakimin takdiri ile belirlenebilecek bir husus ta değildir. Takibe konu alacakların borçlu tarafından bilindiği ve belirlenebilir olduğunda da kuşku bulunmamaktadır.

        Sonuç olarak takibe ve itiraza konu alacağın belirlenebilir bir alacak olup, borçlu itirazında haksız olduğundan buna dayanarak davacı işçi yararına bu alacak yönünden icra inkar tazminatına hükmeden yerel mahkemenin direnme kararı yerinde olup onanması gerekir. Aksi düşünce ile bozma yönünde oluşan çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.   

KARŞI OY YAZISI

        İtirazın iptali davasının  dayanağını teşkil eden ve icra takibinde yer  alan talep ihbar tazminatı, alacağından oluşmaktadır.                                  

Davalı işverenin davacının kendi iş yerindeki hizmet süresini dikkate alarak davacının ne miktar alacak talep edebileceğini bilmesi veya 13.2.1967 gün ve 4-1344-615 sayılı Yargıtay Hukuk Genel Kurulu

Kararında açıklandığı gibi kendisi tarafından tayin ve tahkik edilebilmesi mümkün bulunduğundan, likid (liquide) alacak niteliğinde bulunan bu alacak için borçlunun haksız çıktığı miktar bakımından davacı işçi yararına İİK.nun 67/2.maddesi uyarınca icra inkar tazminatına hükmedilmesi gerektiği düşüncesiyle bunun aksine oluşan sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyoruz.

 


FAZLA MESAİNİN VE HAFTA TATİLİ İLE GENEL TATİL GÜNLERİ ÇALIŞMALARININ YAPILDIĞI DÖNEMDE DAVALI İŞVEREN TARAFINDAN DAVACININ İMZASINI TAŞIYAN BORDROLAR İLE ÖDEMELER YAPILDIĞI, TAHAKKUKU YAPILAN BU TÜR ÖDEMELERİN GERÇEKLEŞTİRİLDİĞİ AYLARIN HESAPLAMADA DİKKATE ALINMAMASI GEREKECEĞİ, ZİRA DAVACININ SÖZ KONUSU BORDROLARDA İHTİRAZI KAYDININ YER ALMADIĞI, BU İTİBARLA ANILAN AYLAR DİKKATE ALINMAKSIZIN HESAPLAMA YAPILIP SONUCA GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKECEĞİ-

HGK. 29.05.2002 T. E: 9-351, K: 435

Taraflar arasındaki  “alacak“ davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 7.İş    Mahkemesi’nce  davanın kabulüne dair verilen 23.11.2000 gün ve 2000/440 E-  1930 K.sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesi’nin 05.02.2001 gün ve 2001/1488-1692 sayılı ilamiyle;  (...Fazla mesainin ve hafta tatili ile genel tatil günleri çalışmalarının yapıldığı dönemde davalı işveren tarafından  davacının imzasını taşıyan bordrolar ile ödemeler yapıldığı görülmektedir. Dairemizin uygulamasına göre tahakkuku yapılan bu tür ödemelerin gerçekleştirildiği ayların hesaplamada dikkate alınmaması gerekir. Zira davacının söz konusu bordrolarda ihtirazı kaydı yer almamaktadır. Bu itibarla anılan aylar dikkate alınmaksızın hesaplama yapılıp sonuca göre karar verilmelidir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN  : Davalı vekili

                                HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Dava, fazla çalışma parası, hafta tatili ve bayram gündeliklerinin ödetilmesi istemine ilişkindir.

        Mahkemenin davanın kabulüne dair verdiği karar yukarıda açıklanan nedenle Özel Daire’ce bozulmuş, mahkemece “işyerinden gönderilen belgelerin imzalı ücret bordrosu niteliğinde kabul edilemiyeceği” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

        Dosya içinde bulunan ücret bordroları, aylık puantajlar cetvelleri ve mevsimlik işçi puantaj cetvellerinde davacının imzası bulunmadığı gibi, ödeme  yapıldığına ilişkin imzalı belgeler de ibraz edilmemiştir.

        Bilirkişi raporu işverence gönderilen fazla çalışma yapıldığını gösteren belgelere uygun olarak düzenlenmiş olup, davalı işveren gerek yargılama aşamasında, gerekse bilirkişi raporuna itirazında davacının fazla çalışma yapmadığını, kendisine imzası karşılığında ödemelerin yapıldığını ileri sürmemiştir. Bu nedenle, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

        S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 29.05.2002 T. E:9-351, K:435


FAZLA MESAİNİN VE HAFTA TATİLİ İLE GENEL TATİL GÜNLERİ ÇALIŞMALARININ YAPILDIĞI DÖNEMDE DAVALI İŞVEREN TARAFINDAN DAVACININ İMZASINI TAŞIYAN BORDROLAR İLE ÖDEMELER YAPILDIĞI, DAİREMİZİN UYGULAMASINA GÖRE TAHAKKUKU YAPILAN BU TÜR ÖDEMELERİN GERÇEKLEŞTİRİLDİĞİ AYLARIN HESAPLAMADA DİKKATE ALINMAMASININ GEREKECEĞİ, ZİRA DAVACININ SÖZ KONUSU BORDROLARDA İHTİRAZI KAYDININ YER ALMADIĞI, BU İTİBARLA ANILAN AYLAR DİKKATE ALINMAKSIZIN HESAPLAMA YAPILIP SONUCA GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKECEĞİ-

HGK. 29.05.2002 T. E: 9-352, K: 436

Taraflar arasındaki “alacak“ davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 7.İş    Mahkemesi’nce  davanın kabulüne dair verilen 23.11.2000 gün ve 2000/472 E-  1934 K.sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesi’nin 05.02.2001 gün ve 2001/1505-1709 sayılı ilamiyle;  (...Fazla mesainin ve hafta tatili ile genel tatil günleri çalışmalarının yapıldığı dönemde davalı işveren tarafından  davacının imzasını taşıyan bordrolar ile ödemeler yapıldığı görülmektedir. Dairemizin uygulamasına göre tahakkuku yapılan bu tür ödemelerin gerçekleştirildiği ayların hesaplamada dikkate alınmaması gerekir. Zira davacının söz konusu bordrolarda ihtirazı kaydı yer almamaktadır. Bu itibarla anılan aylar dikkate alınmaksızın hesaplama yapılıp sonuca göre karar verilmelidir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN  : Davalı vekili

                                HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Dava, fazla çalışma parası, hafta tatili ve bayram gündeliklerinin ödetilmesi istemine ilişkindir.

        Mahkemenin davanın kabulüne dair verdiği karar yukarıda açıklanan nedenle Özel Daire’ce bozulmuş, mahkemece “işyerinden gönderilen belgelerin imzalı ücret bordrosu niteliğinde kabul edilemiyeceği” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

        Dosya içinde bulunan ücret bordroları, aylık puantajlar cetvelleri ve mevsimlik işçi puantaj cetvellerinde davacının imzası bulunmadığı gibi, ödeme  yapıldığına ilişkin imzalı belgeler de ibraz edilmemiştir.

        Bilirkişi raporu işverence gönderilen fazla çalışma yapıldığını gösteren belgelere uygun olarak düzenlenmiş olup, davalı işveren gerek yargılama aşamasında, gerekse bilirkişi raporuna itirazında davacının fazla çalışma yapmadığını, kendisine imzası karşılığında ödemelerin yapıldığını ileri sürmemiştir. Bu nedenle, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

        S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

HGK. 29.05.2002 T. E:9-352, K:436

Aynı doğrultuda: HGK. 29.05.2002 T. E:9-353, K:437, HGK. 29.05.2002 T. E:9-354, K:438, HGK. 29.05.2002 T. E:9-355, K:439, HGK. 29.05.2002 T. E:9-356, K:440, HGK. 29.05.2002 T. E:9-357, K:441


FAZLA MESAİNİN VE HAFTA TATİLİ İLE GENEL TATİL GÜNLERİ ÇALIŞMALARININ YAPILDIĞI DÖNEMDE DAVALI İŞVEREN TARAFINDAN DAVACININ İMZASINI TAŞIYAN BORDROLAR İLE ÖDEMELER YAPILDIĞI, DAİREMİZİN UYGULAMASINA GÖRE TAHAKKUKU YAPILAN BU TÜR ÖDEMELERİN GERÇEKLEŞTİRİLDİĞİ AYLARIN HESAPLAMADA DİKKATE ALINMAMASININ GEREKECEĞİ, ZİRA DAVACININ SÖZ KONUSU BORDROLARDA İHTİRAZI KAYDININ YER ALMADIĞI, BU İTİBARLA ANILAN AYLAR DİKKATE ALINMAKSIZIN HESAPLAMA YAPILIP SONUCA GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKECEĞİ-

HGK. 29.05.2002 T. E: 9-353, K: 437

Taraflar arasındaki “alacak“ davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 7.İş    Mahkemesi’nce  davanın kabulüne dair verilen 23.11.2000 gün ve 2000/472 E-  1934 K.sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesi’nin 05.02.2001 gün ve 2001/1505-1709 sayılı ilamiyle;  (...Fazla mesainin ve hafta tatili ile genel tatil günleri çalışmalarının yapıldığı dönemde davalı işveren tarafından  davacının imzasını taşıyan bordrolar ile ödemeler yapıldığı görülmektedir. Dairemizin uygulamasına göre tahakkuku yapılan bu tür ödemelerin gerçekleştirildiği ayların hesaplamada dikkate alınmaması gerekir. Zira davacının söz konusu bordrolarda ihtirazı kaydı yer almamaktadır. Bu itibarla anılan aylar dikkate alınmaksızın hesaplama yapılıp sonuca göre karar verilmelidir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN  : Davalı vekili

                                HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Dava, fazla çalışma parası, hafta tatili ve bayram gündeliklerinin ödetilmesi istemine ilişkindir.

        Mahkemenin davanın kabulüne dair verdiği karar yukarıda açıklanan nedenle Özel Daire’ce bozulmuş, mahkemece “işyerinden gönderilen belgelerin imzalı ücret bordrosu niteliğinde kabul edilemiyeceği” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

        Dosya içinde bulunan ücret bordroları, aylık puantajlar cetvelleri ve mevsimlik işçi puantaj cetvellerinde davacının imzası bulunmadığı gibi, ödeme  yapıldığına ilişkin imzalı belgeler de ibraz edilmemiştir.

        Bilirkişi raporu işverence gönderilen fazla çalışma yapıldığını gösteren belgelere uygun olarak düzenlenmiş olup, davalı işveren gerek yargılama aşamasında, gerekse bilirkişi raporuna itirazında davacının fazla çalışma yapmadığını, kendisine imzası karşılığında ödemelerin yapıldığını ileri sürmemiştir. Bu nedenle, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

        S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…


FAZLA MESAİNİN VE HAFTA TATİLİ İLE GENEL TATİL GÜNLERİ ÇALIŞMALARININ YAPILDIĞI DÖNEMDE DAVALI İŞVEREN TARAFINDAN DAVACININ İMZASINI TAŞIYAN BORDROLAR İLE ÖDEMELER YAPILDIĞI, DAİREMİZİN UYGULAMASINA GÖRE TAHAKKUKU YAPILAN BU TÜR ÖDEMELERİN GERÇEKLEŞTİRİLDİĞİ AYLARIN HESAPLAMADA DİKKATE ALINMAMASININ GEREKECEĞİ, ZİRA DAVACININ SÖZ KONUSU BORDROLARDA İHTİRAZI KAYDININ YER ALMADIĞI, BU İTİBARLA ANILAN AYLAR DİKKATE ALINMAKSIZIN HESAPLAMA YAPILIP SONUCA GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKECEĞİ-

HGK. 29.05.2002 T. E: 9-354, K: 438

Taraflar arasındaki “alacak“ davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 7.İş    Mahkemesi’nce  davanın kabulüne dair verilen 23.11.2000 gün ve 2000/472 E-  1934 K.sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesi’nin 05.02.2001 gün ve 2001/1505-1709 sayılı ilamiyle;  (...Fazla mesainin ve hafta tatili ile genel tatil günleri çalışmalarının yapıldığı dönemde davalı işveren tarafından  davacının imzasını taşıyan bordrolar ile ödemeler yapıldığı görülmektedir. Dairemizin uygulamasına göre tahakkuku yapılan bu tür ödemelerin gerçekleştirildiği ayların hesaplamada dikkate alınmaması gerekir. Zira davacının söz konusu bordrolarda ihtirazı kaydı yer almamaktadır. Bu itibarla anılan aylar dikkate alınmaksızın hesaplama yapılıp sonuca göre karar verilmelidir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN  : Davalı vekili

                                HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Dava, fazla çalışma parası, hafta tatili ve bayram gündeliklerinin ödetilmesi istemine ilişkindir.

        Mahkemenin davanın kabulüne dair verdiği karar yukarıda açıklanan nedenle Özel Daire’ce bozulmuş, mahkemece “işyerinden gönderilen belgelerin imzalı ücret bordrosu niteliğinde kabul edilemiyeceği” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

        Dosya içinde bulunan ücret bordroları, aylık puantajlar cetvelleri ve mevsimlik işçi puantaj cetvellerinde davacının imzası bulunmadığı gibi, ödeme  yapıldığına ilişkin imzalı belgeler de ibraz edilmemiştir.

        Bilirkişi raporu işverence gönderilen fazla çalışma yapıldığını gösteren belgelere uygun olarak düzenlenmiş olup, davalı işveren gerek yargılama aşamasında, gerekse bilirkişi raporuna itirazında davacının fazla çalışma yapmadığını, kendisine imzası karşılığında ödemelerin yapıldığını ileri sürmemiştir. Bu nedenle, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

        S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…


 

FAZLA MESAİNİN VE HAFTA TATİLİ İLE GENEL TATİL GÜNLERİ ÇALIŞMALARININ YAPILDIĞI DÖNEMDE DAVALI İŞVEREN TARAFINDAN DAVACININ İMZASINI TAŞIYAN BORDROLAR İLE ÖDEMELER YAPILDIĞI, DAİREMİZİN UYGULAMASINA GÖRE TAHAKKUKU YAPILAN BU TÜR ÖDEMELERİN GERÇEKLEŞTİRİLDİĞİ AYLARIN HESAPLAMADA DİKKATE ALINMAMASININ GEREKECEĞİ, ZİRA DAVACININ SÖZ KONUSU BORDROLARDA İHTİRAZI KAYDININ YER ALMADIĞI, BU İTİBARLA ANILAN AYLAR DİKKATE ALINMAKSIZIN HESAPLAMA YAPILIP SONUCA GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKECEĞİ-

HGK. 29.05.2002 T. E: 9-355, K: 439

Taraflar arasındaki “alacak“ davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 7.İş    Mahkemesi’nce  davanın kabulüne dair verilen 23.11.2000 gün ve 2000/472 E-  1934 K.sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesi’nin 05.02.2001 gün ve 2001/1505-1709 sayılı ilamiyle;  (...Fazla mesainin ve hafta tatili ile genel tatil günleri çalışmalarının yapıldığı dönemde davalı işveren tarafından  davacının imzasını taşıyan bordrolar ile ödemeler yapıldığı görülmektedir. Dairemizin uygulamasına göre tahakkuku yapılan bu tür ödemelerin gerçekleştirildiği ayların hesaplamada dikkate alınmaması gerekir. Zira davacının söz konusu bordrolarda ihtirazı kaydı yer almamaktadır. Bu itibarla anılan aylar dikkate alınmaksızın hesaplama yapılıp sonuca göre karar verilmelidir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN  : Davalı vekili

                                HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Dava, fazla çalışma parası, hafta tatili ve bayram gündeliklerinin ödetilmesi istemine ilişkindir.

        Mahkemenin davanın kabulüne dair verdiği karar yukarıda açıklanan nedenle Özel Daire’ce bozulmuş, mahkemece “işyerinden gönderilen belgelerin imzalı ücret bordrosu niteliğinde kabul edilemiyeceği” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

        Dosya içinde bulunan ücret bordroları, aylık puantajlar cetvelleri ve mevsimlik işçi puantaj cetvellerinde davacının imzası bulunmadığı gibi, ödeme  yapıldığına ilişkin imzalı belgeler de ibraz edilmemiştir.

        Bilirkişi raporu işverence gönderilen fazla çalışma yapıldığını gösteren belgelere uygun olarak düzenlenmiş olup, davalı işveren gerek yargılama aşamasında, gerekse bilirkişi raporuna itirazında davacının fazla çalışma yapmadığını, kendisine imzası karşılığında ödemelerin yapıldığını ileri sürmemiştir. Bu nedenle, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

        S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…


FAZLA MESAİNİN VE HAFTA TATİLİ İLE GENEL TATİL GÜNLERİ ÇALIŞMALARININ YAPILDIĞI DÖNEMDE DAVALI İŞVEREN TARAFINDAN DAVACININ İMZASINI TAŞIYAN BORDROLAR İLE ÖDEMELER YAPILDIĞI, DAİREMİZİN UYGULAMASINA GÖRE TAHAKKUKU YAPILAN BU TÜR ÖDEMELERİN GERÇEKLEŞTİRİLDİĞİ AYLARIN HESAPLAMADA DİKKATE ALINMAMASININ GEREKECEĞİ, ZİRA DAVACININ SÖZ KONUSU BORDROLARDA İHTİRAZI KAYDININ YER ALMADIĞI, BU İTİBARLA ANILAN AYLAR DİKKATE ALINMAKSIZIN HESAPLAMA YAPILIP SONUCA GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKECEĞİ-

HGK. 29.05.2002 T. E: 9-356, K: 440

Taraflar arasındaki “alacak“ davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 7.İş    Mahkemesi’nce  davanın kabulüne dair verilen 23.11.2000 gün ve 2000/472 E-  1934 K.sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesi’nin 05.02.2001 gün ve 2001/1505-1709 sayılı ilamiyle;  (...Fazla mesainin ve hafta tatili ile genel tatil günleri çalışmalarının yapıldığı dönemde davalı işveren tarafından  davacının imzasını taşıyan bordrolar ile ödemeler yapıldığı görülmektedir. Dairemizin uygulamasına göre tahakkuku yapılan bu tür ödemelerin gerçekleştirildiği ayların hesaplamada dikkate alınmaması gerekir. Zira davacının söz konusu bordrolarda ihtirazı kaydı yer almamaktadır. Bu itibarla anılan aylar dikkate alınmaksızın hesaplama yapılıp sonuca göre karar verilmelidir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN  : Davalı vekili

                                HUKUK GENEL KURULU KARARI

        Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

        Dava, fazla çalışma parası, hafta tatili ve bayram gündeliklerinin ödetilmesi istemine ilişkindir.

        Mahkemenin davanın kabulüne dair verdiği karar yukarıda açıklanan nedenle Özel Daire’ce bozulmuş, mahkemece “işyerinden gönderilen belgelerin imzalı ücret bordrosu niteliğinde kabul edilemiyeceği” gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

        Dosya içinde bulunan ücret bordroları, aylık puantajlar cetvelleri ve mevsimlik işçi puantaj cetvellerinde davacının imzası bulunmadığı gibi, ödeme  yapıldığına ilişkin imzalı belgeler de ibraz edilmemiştir.

        Bilirkişi raporu işverence gönderilen fazla çalışma yapıldığını gösteren belgelere uygun olarak düzenlenmiş olup, davalı işveren gerek yargılama aşamasında, gerekse bilirkişi raporuna itirazında davacının fazla çalışma yapmadığını, kendisine imzası karşılığında ödemelerin yapıldığını ileri sürmemiştir. Bu nedenle, usul ve yasaya uygun bulunan direnme kararının onanması gerekir.

        S O N U Ç : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA…

 

 
                                  Sayaç
Bugün Tekil: 35 Bugün Çoğul: 0 Dün Tekil: 308 Toplam Tekil: 217991 Toplam Çoğul: 30
        Dataişlem