TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
YARGITAY KARARLARI 2 (TAPU KAYDINDAKİ İPOTEK VE HACİZ ŞERHLERİ, PAYLAŞILAN PARÇALAR ÜZERİNDE KALMAK KOŞULUYLA TAŞINMAZDA, PAYLAŞMA YOLUYLA ORTAKLIĞIN GİDERİLMESİNE YASAL BİR ENGEL OLMADIĞI) / 06-09-2012

 


 KİRACI KİRALANANI TESLİM ALMAMIŞSA KİRALANANA ELATAN 3. KİŞİ ALEYHİNE ELATMANIN ÖNLENMESİ DAVASI AÇAMAYACAĞI, TAŞINMAZIN TESLİMİNDEN SONRA ELATMANIN ÖNLENMESİ VE TAZMİNAT İSTEĞİNE HAK KAZANACAĞI KONUSUNDA GÖRÜŞ BİRLİĞİ BULUNMAKTA OLUP; 14. HUKUK DAİRESİ´NİN AYKIRI GÖRÜŞ BENİMSENDİĞİ İZLENİMİ DOĞURAN 20.1.1983 GÜN VE 6151/405 SAYILI KARARININ, KAYIT MALİKİ İLE KİRACI TARAFINDAN AYRI AYRI AÇILARAK BİRLİKTE GÖRÜLÜP KARARA BAĞLANAN DAVALARA ESAS TUTULAN OLAYLARIN ÖZELLİKLERİNDEN KAYNAKLANDIĞI SONCUNA VARILMIŞ OLUP HUKUK GENEL KURULU KARARINDA İSE İLKE YÖNÜNDEN HERHANGİ BİR GÖRÜŞE YER VERİLMEDİĞİNDEN, İLGİLİ DAİRELERİN İLKEYE YÖNELİK DEVAMLILIK KAZANAN KARARLARI ARASINDA HERHANGİ BİR AYKIRILIĞIN VARLIĞINDAN SÖZ EDİLEMEYECEĞİ CİHETLE İÇTİHADI BİRLEŞTİRMEYE GEREK BULUNMADIĞI-

IBK. 06.03.1987 T. E: 8, K: 3

DAVA : Beyşehir Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 28.3.1985 gün, 1983/542 sayılı yazısı ve 26.3.1985 günlü bir dilekçe ile, kiralanan taşınmaz malın zilyetliğini henüz devralmamış bulunan kiracının, kiralanan elatan 3. kişi aleyhine elatmanın önlenmesi ve ecrimisil davası açabilip açamayacağı hakkında Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve 14. Hukuk Dairesi ile 3. Hukuk Dairesi kararları arasında aykırılık bulunduğu ileri sürülerek, aykırılığın içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesi istenilmiştir. 1. Başkanlık Kurulu´nca kararlar arasında aykırılık bulunduğu belirlenerek içtihadı birleştirme yolu ile aykırılığın giderilmesi gerektiğine 25.9.1986 gün ve 71 sayı ile karar verildiğinden 6.3.1987 günü toplanan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu´nda Raportör Üye dinlendikten sonra konu görüşülüp tartışıldı:

KARAR : 3. Hukuk Dairesi´nin 9.4.1984 gün ve 1755/1730 sayılı kararında; kiralanan taşınmaz malın Hazine tarafından kiracıya teslim edilmemesi nedeniyle kiracının taşınmaza elatan 3. kişiye karşı dava hakkı bulunmadığı, ancak akdi bulunan Hazineden istek de bulunabileceği görüşü benimsenmiştir.

14. Hukuk Dairesi 20.1.1983 gün ve 6151/405 sayılı kararıyla; kiracı ile kiralayan Hazine tarafından kiralanan taşınmazın henüz kiracıya tesliminden önce taşınmaza elatan 3. kişi aleyhine elatmanın önlenmesi ve tazminat isteği ile bir gün ara ile ayrı ayrı açılıp birleştirilmek suretiyle görülen davada Hazine isteğinin aynen, kiracının davasının ise tazminat yönünden kabulüne dair mahkeme kararı, haksız elatmanın önlenmesi yönünden yerinde bulunmuş, ancak Hazinenin kira akti ile yararlanma hakkını diğer davacı kiracıya devretmesi nedeniyle kiracı yararına tazminata hükmedildiği gözetilmeden aynı süre için kiralayan Hazine yararına tazminata hükmedilmesi isabetsiz görülerek sadece bu yönden bozulmuştur.

Gene aynı Dairenin 17.1.1985 gün ve 3846/310 sayılı kararında ise, esas itibariyle kiracının kiralananı teslim almadıkça kiralanana elatan 3. kişi aleyhine elatmanın önelnmesi isteğiyle açacağı davanın dinlenme olanağının olmadığı görüşü benimsenmiştir ( aynı doğrultuda, 14. Hukuk Dairesi´nin 19.12.1978 gün ve 4941/5871 sayılı kararı ).

Hukuk Genel Kurulu´nun 27.9.1985 gün ve 173/758 sayılı kararıyla, taraflar arasındaki elatmanın önlenmesi davasında, yargılama sırasında kiralanana elatan 3. kişi tarafından taşınmazın davası olan kiracıya teslim edilmesi sebebiyle konusu kalmayan elatmanın önlenmesini isteği hakkında hükme yer olmadığı sonucuna varan yerel mahkeme kararı 14. Hukuk Dairesi´nce yerinde bulunmuş, ancak, yargılama giderinin davacıya yükletilmesinin isabetsiz olduğu gerekçesiyle bozulmasını takiben direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu´na intikali üzerine konu yargılama gideri yönünden incelenerek Daire görüşü doğrultusunda direnme kararı bozulmuştur.

3. Hukuk Dairesi Başkanlığı´nın düşünce yazısında; uygulamalarının 9.4.1984 gün ve 1755/1730 sayılı karar doğrultusunda sürdürüldüğü ve bu yolda kararlılık kazandığı açıklanmış, 14. Hukuk Dairesi Başkanlığı´nın yazısında, Dairenin yerleşmiş uygulamasının 17.1.1985 gün ve 3846/310 sayılı karar doğrultusunda bulunduğu belirtilmiştir.

Yukarıda açıklanan duruma göre, 3. ve 14. Hukuk Daireleri kararları arasında ilke yönünden bir aykırılık söz konusu olmamakta, kiracının kiralananı teslim almamışsa kiralanana elatan 3. kişi aleyhine elatmanın önlenmesi davası açamayacağı, taşınmazın tesliminden sonra elatmanın önlenmesi ve tazminat isteğine hak kazanacağı konusnuda görüş birliği bulunmaktadır. 14. Hukuk Dairesi´nin aykırı görüş benimsendiği izlenimi doğuran 20.1.1983 gün ve 6151/405 sayılı kararının, kayıt maliki ile kiracı tarafından ayrı ayrı açılarak birlite götürülüp karara bağlanan davalara esas tutulan olayların özelliklerinden kaynaklandığı soncuna varılmıştır. Hukuk Genel Kurulu kararında ise ilke yönünden herhangi bir görüşe yer verilmemiştir.

Hal böyle olunca, ilgili Dairelerin ilkeye yönelik devamlılık kazanan kararları arasında herhangi bir aykırılığın varlığından söz edilemeyeceği cihetle içtihadı birleştirmeye gerek bulunmamaktadır.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle içtihadı birleştirmeye gerek olmadığına, 6.3.1987 gününde ilk toplantıda oybirliğiyle karar verildi.

İçt. Bir. K. 06.03.1987 T. E:1986/8, K:1987/3




IBK. 25.10.1985 T. E: 5, K: 6

DAVA : "Taşınmaz satış vaadi sözleşmesinde, satış bedelinin kararlaştırılan zamanda ödenmemesi nedeniyle vaadde bulunanın sözleşmeyi feshetmesi halinde alıcının dava yoluyla satıcıdan sözleşmenin yerine getirilmesini ( ferağa icbar suretiyle tescil ) isteyebilip isteyemeyeceği" hususunda 14. Hukuk Dairesi´nin iki kararı arasında içtihat uyuşmazlığı bulunduğu, Avukat ( M.F.E. ) tarafından ileri sürülerek giderilmesi için Yargıtay 1. Başkanlığına başvurulması sonunda, Yargıtay 1. Başkanlık Kurulu´nun 27.6.1985 gün ve 59 sayılı kararıyla, "içtihatlar arasındaki aykırılığın giderilmesi", Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu´ndan istenmesi üzerine 25.10.1985 günü toplanan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu´ndan ön sorun olarak kararlar arasında aykırılık olup olmadığı, buna bağlı olarak içtihadı birleştirme yoluna gitmenin gerekli bulunup bulunmadığı hususu Raportör Üye dinlendikten sonra tartışılıp görüşüldü:

KARAR : Hiç şüphesiz, anılan ön sorunun çözüme ulaştırılması, içtihadı birleştirmeye dayanarak yapılan her iki kararın kapsamına giren maddi olguların ve gerekçelerin sağlıklı bir biçimde bilinmesine bağlıdır. Bu çevrede, 14. Hukuk Dairesi´nin 12.4.1983 gün ve 1368-2913 sayılı ilamını özetlemek gerekirse:

1 - Noterlikçe düzenlenen taşınmaz satış vaadi sözleşmesinde, bedelin ödenme zamanının belirlenmiş bulunmasına rağmen alıcının borcunu ifa etmemesi nedeniyle satıcının sözleşmeyi feshettiği, ne var ki alıcının fesihten sonra ferağa icbar suretiyle tescil davası açarak bedeli ödemeye hazır olduğunu ileri sürdüğü, mahkemece satış bedeli depo ettirilerek taşınmazın davacı adına tapuya tesciline karar verildiği, bu hükmün, "alıcı durumunda bulunan davacının belirlenen sürede bedeli ödememesi nedeniyle mütemerrit hale düştüğü, ifa gününün önceden belli olması nedeniyle satıcı tarafından alıcıya ayrıca mehil verilmesinin gerekmediği, bu sebeple fesih ihbarnamesinin hukuken geçerli olduğu, fesihten sonraki ödeme teklifinin alıcıya bir hak sağlamayacağı ve giderek davanın dinlenme olanağının bulunmadığı" gerekçeleriyle bozulmasına ilişkin olduğu görülmektedir.

Aynı Dairenin 3.4.1984 gün ve 358-2532 sayılı ilamının ise;

2 - Bir kısım davalıların murisi ( N.E. ), 2688 sayılı satış vaadi sözleşmesiyle 9 parsel nolu taşınmazını davacıya satmayı vaadettiği, gene aynı günde düzenlenen 2689 sayılı sözleşme ile de yukarıda anılan muris ile diğer davalı ( A.N.E. ) müştereken 2/3 paya sahip oldukları 45 parsel numaralı taşınmazın tamamının satışını vaad ettikleri, her iki parselin satış bedellerinin ödenme şeklini 2689 sayılı senette gösterdikleri, bilahare, miras bırakanı ile davacı, 9 parsel nolu taşınmazla ilgili sözleşmeyi karşılıklı olarak feshettikleri ve fesih günü davacının bu taşınmazı satıcının muvafakatıyla tapuda adına tesçil ettirdiği, ne var ki, davalıların feshedilmeyen ikinci sözleşmeyle satışını vaad ettikleri 45 nolu parselin ferağına yanaşmadıklarından davacının dava yoluyla tesçile karar verilmesini istediği, davalıların satış bedelinin ödenmediğini, davacının ise ödendiğini savundukları, mahkemece bedelin ödenmediği sonucuna varılarak davanın reddededilmesi yolunda verilen hükmün, "ödeme uyuşmazlığı konusunda tam ve yeterli bir incelemenin yapılmaması, özellikle hukuk ve muhasebe işlerinden anlayan üç kişilik bilirkişi kuruluna, tarafların ibraz ettikleri belgeler üzerinde inceleme yaptırılarak ödenmeyen borç miktarının bulunup bulunmadığı saptanmaksızın incelemenin eksik bırakılması, şayet bedelin ödenmediği ortaya çıkarsa davanın reddedilmesi, aksi halde ödenmeyen borç miktarının depo ettirilmesi yönünden davacıya önel verilmesi ve sonucuna göre hüküm kurulması gerekirken açıklanan hususların gözönünde tutulmadığı" gerekçeleriyle bozulmasına ilişkin bulunduğu anlaşılmaktadır.

Görülüyor ki, birinci karar feshedilmiş bir sözleşmeden doğan uyuşmazlıkla ilgili olduğu halde, ikinci karar feshedilmeyen ve halen ayakta duran 45 parsel numaralı taşınmazla ilgili sözleşmeye ilişkin anlaşmazlıktan kaynaklanmaktadır. Feshedilen 9 nolu parseli içeren sözleşme, dava konusu edilmemiştir.

Bilindiği gbii, içtihadı birleştirme yoluna gidilebilmesi için aynı konuda çelişik kararların bulunması gerekir. Söz konusu kararlar tamamen birbirinden farklı konuları çözüme ulaştırmış bulunduğundan içtihadaaykırılığının varlığından söz edilemez. Buna bağlı olarak da içtihadı birleştirme yoluna gitmeye gerek bulunmamaktadır.

SONUÇ : Açıklanan bu nedenlerle, yukarıda belirtilen 14. Hukuk Dairesi´nin kararları arasında içtihat aykırılğı bulunmadığından içtihadı birleştirmeye gerek olmadığına, 25.10.1985 günü oybirliği ile karar verildi.

İçt. Bir. K. 25.10.1985 T. E:1985/5, K:1985/6




IBK. 14.05.1984 T. E: 10, K: 4

DAVA: İskan mevzuatı çerçevesinde temlik ile tapu siciline tescil edilmiş olan taşınmazların daha sonra aynı mevzuat uyarınca başka bir kimseye temlik edilmesi halinde, 2510 sayılı İskan Kanununun 23. maddesine 3667 sayılı Kanun ile eklenen 3. fıkra hükmünün uygulanmasının mümkün olup olmadığı; sözkonusu hükmün uygulamalarında bu hükümde gösterilen bir yıllık hak düşürücü süre başlangıcının, taşınmazın iskan mevzuatına göre temlik edildiği tarih mi yoksa temlik üzerine taşınmaza fiilen el konulduğu tarih mi olduğu yönünde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Beşinci Hukuk Dairesi kararları ile Yedinci Hukuk Dairesi kararları arasındaki içtihat uyuşmazlığının giderilmesi Yargıtay Kanununun 45. maddesi hükmüne göre istenilmesi üzerine; Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca, konunun Yargıtay içtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu´nda görüşülmesine 15.12.1983 gün ve 122 sayı ile karar verilmiştir.

KARAR : I - İçtihadı birleştirmeye konu olan Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12.11.1980 gün ve 1229/2349 sayılı kararında "iskan mevzuatına göre temlik ile tapu siciline tescil edilmiş olan taşınmazların daha sonra aynı mevzuat uyarınca başka bir kimseye temlik edilmesi halinde, 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanun ile eklenen ve hak sahiplerinin temlik edilen kişi aleyhinde temlik gününden itibaren bir yıl içinde ayın davası açabileceği; bir yıldan sonra ancak bedel davası açabileceği yolundaki hükmünün uygulanamayacağı" belirtildiği ve Beşinci Hukuk Dairesi´nin 7.10.1955 günlü ve 5900/5324 sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiş ve içtihat edilmiş olduğu halde; Yedinci Hukuk Dairesi´nin 31.5.1979 gün ve 4661/6235 sayılı ve 4.7.1980 gün, 4189/8141 sayılı kararlarında aksi görüşe yer verilerek her iki temlikin iskan mevzuatına göre yapılmış olması halinde de bir yıl içinde ayın davası açılmadığı takdirde ancak bedel davası açılabileceğinin içtihat edildiği görülmüştür. Daire kararlarının Hukuk Genel Kurulu kararından önceye ait bulunması sebebiyle, dairelerin görüşlerinde ısrar edip etmedikleri belli olmadığından içtihatların birleştirilmesine yer olmadığı yönündeki görüş çoğunlukla kabul edilmeyip içtihatlar arasında aykırılık bulunduğuna oybirliği ile karar verildikten sonra, ilk önce İskan Kanununun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen fıkra hükmünün iskan mevzuatına göre bir kimseye temlik edilen ve tapuya bağlanan taşınmazın sonradan ikinci kez gene iskan mevzuatına göre başka bir kimseye verilmiş olması halinde de uygulanıp uygulanmayacağı konusuna görüşülmesi Kurulca kabul edilerek Raportör Üyenin konu hakkındaki açıklamaları dinlenmiş ve yapılan görüşme sonunda aşağıda belirtilen sonuca varılmıştır.

2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanun ile eklenen fıkra hükmüne göre iskan edilen kişiye verilen yer hakkında "müstehik" ancak bir yıl içinde ayın davası açabilecektir. Maddede yer alan "müstehik" sözcüğünün ne anlamda kullanıldığı 28.2.1945 gün ve 23/5 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı ile açıklığa kavuşturulmuş ve mülkiyet hakkı sahiplerinin de bu tür davaları açacakları kabul edilmiştir.

Sözkonusu fıkra hükmünde mülkiyet hakkının meydana geliş nedeni bakımından ayrı bir ayrım yapılmamıştır. O halde Kanunun, konuluş amacına ve ruhuna uygun bulunan ve yoruma elverişli olmayan hükmünün daraltılması ve iskan mevzuatına dayanılarak edinilen mülkiyet haklarına konu olan taşınmazların bu hüküm dışında bırakılması olanaksızdır. Diğer yandan aynı Kanunun 48. maddesinde "18 Teşrinievvel 1912 tarihinden bu Kanunun neşri tarihine kadar Trakya´da iskan edilip tapusu verilmiş olan gayrimenkul sahiplerinden boş kalmış yerlere yeniden Hükümetçe iskan edilmiş olanlar namına tapu senedi verilir ve bunların eski kayıtları terkin olunur. Bu gayrimenkullerin sahipleri zuhur eder ve başka yere iskan edilmediği de anlaşılırsa kendilerine yeni muhacir gibi toprak ve yapı verilir" denilmiştir. Bu hüküm de göstermektedir ki, Kanun Koyucu, Devletin bir kimseye iskan hakkı olarak verdiği yeri boş kalmış düşüncesiyle bir başkasına temlik etmesi halinde, ikinci iskanın geçerli olacağını ilke olarak aynı kanun içinde benimsemiştir. Öte yandan 2510 sayılı Kanunun çıkarılması sırasında geçirdiği evreler gözönünde tutulursa 3667 sayılı Kanunun getirdiği fıkra hükmünün iskan mevzuatından doğan mülkiyet haklarına bir ayrıcalık tanımadığı sonucuna varılmak gerekir, Bilindiği gibi 2510 sayılı iskan Kanunu Tasarısı 1934 yılında Hükümet tarafından 34 madde halinde Büyük Millet Meclisi´ne verilmiş ve Karma Komisyona havale edilmiştir. Kanunun diğer maddeleri Karma Komisyonda eklenmiş ve bu arada 48. maddesinde yer alan hüküm, ayrı sayı altında ve iki madde halinde sadece Trakya için değil tüm ülkede uygulanmak üzere düzenlenmiş ve fakat Adalet Komisyonunun "çift iskan olaylarının Trakya dışında görülmediği" gerekçesiyle değişiklik görüşü, Mecliste kabul edilmiş ve 48. madde olarak kanunlaşmıştır. Zamanla, temlik edilmiş bulunan yerler üzerinde hak iddia edenlerin aradan uzun süreler geçmesine rağmen iskan hakkı sahibinin elinden taşınmazları dava yolu ile aldıkları; daha açık bir anlatımla: 48. madde hükmü ile ikinci iskan sahibinin korunması düşünülen tehlikeler ile karşı karşıya kaldığı görülmüş ve daha geniş kapsamlı olarak 1939 yılında 3667 sayılı Kanun yürürlüğe konulmuştur. Konunun bu gelişim içinde değerlendirilmesi dahi 3667 sayılı Kanun ile getirilen fıkra hükmünde iskana dayanan tapulu taşınmazlara bir ayrıcalık tanınmadığını göstermektedir.

Olayda "bir taşınmaz iki kez tapuya kayıt edilmiş ise, önceki günlü kayda değer verilir" kuralının da uygulama yeri yoktur. Çünkü 3667 sayılı Kanun ile getirilen fıkra hükmü, koşulları gerçekleştiği takdirde esasen ikinci kez yapılan temlik sonucu oluşan tapu kaydına değer tanımaktadır. Uyuşmazlık ise, bu fıkra hükmünün ikinci temlik nedeniyle oluşturulmuş bulunan tapu kaydı hakkında uygulanıp uygulanmayacağı konusundadır.

Devletin idari tasarrufla temlik ettiği taşınmazı ikinci bir idari tasarruf ile geri alma sonucu doğuracak biçimde yeniden bir başka kişiye temlik edip edemeyeceği hususu Hukuk Genel Kurulu kararını savunan Üyeler tarafından ileri sürülmüş ise de; sorunun bu açıdan ele alınması halinde kuşkusuz ikinci tasarrufun denetim yeri idari yargı olduğu için ikinci tasarruf idari yargı yerinde iptal edilmedikçe hüküm ifade edecektir.

Yukarıda açıklanan gerekçeler ile iskan mevzuatı çerçevesinde temlik ile tapu siciline tescil edilmiş olan taşınmazların daha sonra aynı mevzuat uyarınca başka bir iskan edilene temlik edilmesi halinde de 2510 sayılı iskan Kanununun 23. maddesine 3667 sayılı Kanun ile eklenen 3. fıkra hükmünün uygulanmasının mümkün olduğuna karar verilerek, içtihat uyuşmazlığının ikinci bölümü müzakere edilmiştir.

II - İçtihat aykırılığına neden olan ikinci konu, 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen üçüncü fıkradaki bir yıllık hak düşürücü sürenin, birinci fıkrada tanımı yapılan "temlik" tarihinden mi yoksa taşınmaza Hazine veya iskan edilen kişi tarafından fiilen el konulduğu tarihten mi başlayacağı sorunudur.

Burada öncelikle şu yönün belirtilmesi gerekir ki; daha önce de 23. maddeye ilişkin içtihat aykırılığı belirmiş ve 28.2.1945 günlü, E. 1944/23, K. 1945/5 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı ile aykırılık giderilmiş ise de, o içtihadın konusu 23. maddeye göre bir yıl içinde açılması gereken ayın davasının tapulu taşınmazları da kapsayıp kapsamadığına ilişkin olup sonuçta, açılacak davanın tapulu ve tapusuz bütün taşınmazları kapsadığına karar verilmiştir. Bir yıllık hak düşürücü sürenin hangi tarihten itibaren işlemeye başlayacağı sorunu o içtihadı birleştirmenin konusu dışında olup ilk kez bu içtihadı Birleştirme kararına konu olmaktadır.

2510 sayılı Kanunun 23. maddesinin birinci fıkrasında; bu kanun hükümlerine göre muhacirlere, mültecilere, göçebelere, naklolunanlara ve yerlilere dağıtılan yapı ve toprakların temlikine vali ve kaymakamların yetkili oldukları, dağıtış defter ve kararlarının vali ve kaymakamlarca onaylanmasının temlik sayılacağı, onaylı defter veya kararlardaki yüzölçümlerin geçerli olduğu belirtilmiştir. Bu maddeye 3667 sayılı Kanunla eklenen ikinci fıkrada bu suretle temlik edilmiş olan taşınmazlar hakkında açılacak ayın davalarında yeni malik ile birlikte Hazine´ye husumetin yöneltileceği; üçüncü fıkrada temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra müstehikler tarafından ancak Hazine aleyhine el koyma tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabileceği; dördüncü fıkrada taşınmazın veya bedelin verilmesine hükmolunduğu takdirde yargılama giderlerinin sadece Hazine´ye yükletileceği açıklanmıştır.

İçtihat aykırılığı üçüncü fıkradaki "temlik tarihi" sözünün anlamı ve dolayısıyla bir yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcı ile ilgili bulunmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu´nun 14.10.1953 günlü, 6/232/105-115 sayılı ve Yargıtay Beşinci Hukuk Dairesi´nin 6.7.1954 günlü, 1666/4106 sayılı kararlarında, bu sürenin taşınmaza Hazine veya lehine temlik yapılan kişi tarafından fiilen el konulduğu tarihten itibaren işlemeye başlayacağı kabul edildiği halde. Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesi´nin 21.3.1978 günlü, 5755/3518 sayılı kararında sürenin temlik tarihinden başlayacağı görüşü benimsenmiştir. 26.3.1984 tarihli toplantıda kararlar arasında içtihat aykırılığı bulunduğu ve konunun sadece önceki ve sonraki iskan tapularının karşılaşması ile sınırlı olarak değil, tüm tapulu yerler bakımından incelenmesi oybirliğiyle kararlaştırıldıktan sonra işin esası ile ilgili görüşmelere geçilmiştir.

Görüşmeler sırasında Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay Beşinci Hukuk Dairesi kararları doğrultusunda görüşlerini açıklayan Üyeler özetle; 23. maddenin üçüncü fıkrasının tayin ettiği bir senelik sürenin, davacının bilgisi dışında ve evrak üzerinde yapılmış olan temlik tarihinden değil, davacının taşınmazına Hazine veya lehine temlik yapılan kimse tarafından fiilen elkonulduğu tarihten itibaren hesaplanmasının hukukun genel ve temel kurallarına. Kanunun ruh ve maksadına uygun bulunduğunu belirtmişlerdir. Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesi´nin içtihadı doğrultusunda görüşlerini açıklayan Üyeler ise özetle; Yasa Koyucunun sürenin başlangıcı olarak temlik tarihini kabul ettiğim, 23. maddenin ilk fıkrasında da temlikin vali veya kaymakamın dağıtış defterlerini tasdiki ile meydana geldiği, tasdikin temlik olduğunun kabul edildiğini, Kanunun bu açık hükümleri karşısında sürenin başlangıcının temlik tarihi olmadığının kabulüne olanak bulunmadığını, mahkemelerin Kanun hükümlerini uygulamakla görevli olduklarını, yorum yolu ile de olsa kanunların açık hükümlerine aykırı bir uygulamaya girilemeyeceğini açıklamışlar.

Gerçekten, 23. maddenin sadece sözüne bakılacak olursa üçüncü fıkrada bir yıllık dava açma süresinin temlik tarihinden itibaren başlayacağı bildirilmiş ve birinci fıkrada da ( dağıtış defter ve kararlarının altı vali ve kaymakamlarca tasdik edilmesi temliktir ) denilmek suretiyle temlikin ne olduğu açıklanmış bulunduğuna göre, dava açmak için kabul edilen bir yıllık hak düşürücü sürenin birinci fıkra uyarınca evrak üzerinde yapılan temlik ile işlemeye başlayacağını kabul etmek gerektiği ileri sürülebilir. Ne varki bu görüş sadece söze değer veren, hükmün konuluş amacım ve ruhunu gözardı eden bir görüştür. Oysa, herhangi bir yasa hükmünün sadece sözü ile değil, hem sözü hem de ruhu ile birlikte mer´i olduğu Medenî Kanunun 1. maddesinde ifadesini bulan temel bir hukuk kuralıdır. Nitekim 27.3.1957 günlü. Esas 1957/1, Karar 1957/3 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında "Kanun hükmünün manasını tayin etmekte ilk esas, metnin meydana geldiği sözlerden çıkan manadır ve ancak bu şekilde metne verilmesi gereken mana, hükmün kanuna konulmasıyla güdülen gayeye aykırı neticeler doğuracak olduğu takdirde, lafzından çıkan mana yerine, kanunun ruhundan çıkan manaya göre hüküm verilmesi gerektir ki, bu durum, Medenî Kanunun birinci maddesinde kabul edilen, kanunun lafzıyla ve ruhuyla temas ettiği bütün meselelere tatbik olunacağı kaidesinin neticelerindendir" denilmiştir. Aynı görüş 9.3.1955 günlü, E. 1954/22, K. 1955/2 sayılı ve 4.2.1959 günlü, E. 1957/14, K. 1959/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararlarının gerekçelerinde de benimsenmiş bulunmaktadır. 8.12.1982 günlü, E. 1982/4, K. 1982/4 sayılı içtihadı, Birleştirme Kararının gerekçesinde bir kanun hükmünün sözü ile özünün çatışması halinde sözünün üstün tutulacağı yolundaki görüş 1479 sayılı Bağ Kur Kanununun 70. maddesinde iş mahkemesinin görev alanını tayin eden kuralın yorum yolu ile genişletilemeyeceğini anlatmak amacına yönelik ve sadece görevle ilgili olduğundan olayımızda uygulama yeri bulunmamaktadır. Bu nedenle, bir yasa hükmü ilk bakışta ne kadar açık görünürse görünsün, o hükmün bir de konuluş amacım, yani ruhunu araştırmak ve buna göre anlamını tesbit edip uygulamak, çağdaş hukuk anlayışının bir gereğidir. Aşağıda, konu bu açıdan ele alınıp incelenecektir.

2510 sayılı İskan Kanununda sadece Hazine´ye ait veya satın alınacak yahut kamulaştırma yolu ile Hazine´ye geçen taşınmazların iskan yolu ile tahsis, devir ve temliki öngörülmüştür ( ek madde 8 ). Özel mülkiyet konusu olan yerlerin bu yasaya göre tahsis devir ve temliki söz konusu değildir. 23. maddenin birinci fıkrasında da Hazine´ye ait taşınmazların mülkiyetinin iskan olunan kişilere ne şekilde geçeceği açıklanmıştır. Vali ve kaymakamlarca dağıtış defter ve kararlarının onaylanması "temlik" sayılmış ve bu andan itibaren mülkiyet hakkının iskan olunanlara geçtiği kabul edilmiştir.

Aynı maddenin üçüncü fıkrasında yer alan ve bir yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcına esas olan "temlik tarihi" sözünün anlamına gelince; Hazine´nin iskan işleri dolayısıyla üçüncü kişilerin taşınmazlarına elatmak yetkisi ve maksadı bulunmasa da, uygulamada yanlışlıkla Hazine arazisidir diye kişilerin özel mülkiyetindeki taşınmazlara elatıldığı, iskan edilenlerin kendilerine tahsis, devir ve temlik edilen bu gibi yerlere yerleştikten senelerce sonra bir takım davalarla karşılaştıkları, eski tapu kayıtları geçerli sayılarak o yerlerden men edildikleri, böylece sefalete düştükleri, iskan için sarfedilen emek ve paraların boşa gittiği görüldüğünden, yasa koyucu bu duruma son vermek amacıyla üçüncü kişilerin mülkiyet haklarına bir sınır getirmek ihtiyacını duymuştur ( 3667 sayılı Kanun ile ilgili Hükümet gerekçesi ve TBMM. Adliye ve İskan Kanunu Muvakkat Encümenleri raporlarından ). İşte bu düşünce ile, "müstehikler" tarafından açılacak "ayın davaları" temlik tarihinden itibaren bir yıllık hak düşürücü süre ile sınırlandırılmıştır. Kanunun gerekçesinde açıklandığı üzere amaç; taşınmaza yerleşen, imar ve ihya eden, işleten iskan edilenleri senelerce sonra açılacak davalara karşı korumaktır.

Taşınmaz henüz esas malikinin tasarruf ve zilyetliğinde iken onun aleyhinde hak düşürücü sürenin işlemeye başlayacağı düşünülemez. Bu nedenle üçüncü fıkradaki "temlik tarihi" sözü birinci fıkradaki gibi sadece evrak üzerinde yapılan bir işlemi değil, taşınmaza Hazine veya temlik olunan kişi tarafından fiilen el konulması gibi eylemli bir durumu ifade etmektedir. Evrak üzerinde Hazine yeridir diye temlik edilen yere fiilen el konulduktan sonra üçüncü kişilere yönelik ve onları ilgilendiren bir işlemin varlığı ortaya çıkar. O taşınmaz üzerinde hak iddia eden kişi, kendi taşınmazı ile ilgili bir işlem yapıldığını, ancak o andan itibaren öğrenmek olanağına kavuşmuş olur. Bundan sonra bir yıllık hak düşürücü süre işlemeye başlar. Taşınmaza el konulmadan vali veya kaymakamın sadece evrak üzerinde Hazine arazisidir diye bir yeri temlik etmesiyle üçüncü kişilerin dava açma süresinin işlemeye başlayacağını kabul etmek, hukuksal güvenlik ve kararlılık ilkesiyle çelişir ve Anayasa´nın teminatı altında bulunan mülkiyet hakkının özü ile bağdaşmaz.

Öte yandan, anılan Kanunun 23. maddesinin ikinci fıkrası hükmüne göre, açılacak davada Hazine ile birlikte yeni malikin de hasım gösterilmesi gerekmektedir. Davacı, taşınmazına el konulmadan husumeti kimlere yönelteceğini bilemeyeceği için, bu yönden de hak düşürücü sürenin taşınmaza fiilen el konulduğu tarihten başlaması gerekir. Aksi halde davacının bu süreden yararlanması mümkün olmaz ve bu durum giderek bir yıllık hak düşürücü sürenin fiilen kısaltılması ve yürürlükten kaldırılması sonucunu doğurur.

Açıklanan nedenlerle 23. maddenin üçüncü fıkrasındaki "temlik tarihi" sözünün aynı maddenin birinci fıkrası uyarınca Hazineye ait yerin mülkiyetinin iskan olunan kişiye geçtiği tarihi değil, davacının taşınmazına Hazine veya lehine temlik yapılan kişi tarafından fiilen el konulduğu tarihi ifade ettiği, bir yıllık hak düşürücü sürenin bu tarihten itibaren işlemeye başlayacağı kabul edilmiştir.

SONUÇ : 1 - İskan mevzuatı çerçevesinde temlik ve tapu siciline tescil olunan gayrimenkullerin daha sonra tekrar aynı mevzuat uyarınca başka birine temliki halinde 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen 3. fıkra hükmünün uygulanması gerektiğine, 20.2.1984 tarihli birinci ve 5.3.1984 tarihli ikinci toplantılarda gerekli 2/3 çoğunluk sağlanamadığından 26.3.1984 tarihli üçüncü toplantıda mevcudun salt çoğunluğuyla;

2 - 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen 3. fıkrada yer alan bir yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcının, iskan mevzuatı çerçevesinde temlik edilen gayrimenkule fiilen el koyma tarihi olduğuna, 26.3.1984 tarihli birinci ve 30.4.1984 tarihli ikinci toplantılarda gerekli 2/3 çoğunluk sağlanamadığından 14.5.1984 tarihli üçüncü toplantıda mevcudun salt çoğunluğuyla karar verildi.

İçt. Bir. K. 14.05.1984 T. E:1983/10, K:1984/4

KARŞI OY YAZISI ( I )

2510 sayılı Kanun uyarınca verilen ve hele kanun gereği olarak muhacir, mülteci, göçebe veya naklolunan adına tapu siciline tescil edilen taşınmazın. Kanunun 30. maddesi ile ek 18. maddesindeki koşullar gerçekleşmediği takdirde, vali ve kaymakam tarafından bilerek veya bilmeyerek başkasına temliki söz konusu olamaz, İskan Kanununun amacına ve çeşitli hükümlerine aykırı düşeceği kuşkusuz olan bu işlemin hukukî bir değerinin bulunmayacağı kanısındayım.

İskan, 2510 sayılı Kanunun 17. maddesinde belirtildiği üzere, bir aileye nüfus ve ihtiyacına göre, oturacak ev veya ev yeri, sanatkarlara ve tüccarlara ayrıca geçim getirecek dükkan veya mağaza yahut bu gibi yapı veya yeri ve mütedavil sermaye, çiftçilere de ayrıca kafi toprakla çift hayvanı, alet ve edevatı, tohumluk, ahır ve samanlık veya yeri vermekle yapılır.

Muhacirlerin, mültecilerin, göçebelerin, naklolunanların Kanunun amacına uygun olarak iskan olunabilmeleri için vali ve kaymakamlar görevli kılınmışlardır.

Örneğin:

a ) Bunların yerleştirilmelerine ayrılan veya bunlara verilen yapılar vali ve kaymakamın yazılı emri ile boşaltılır ve kendilerine teslim olunur.

b ) Bu taşınmazlara vukubulacak tecavüzlerde de vali ve kaymakamlar zabıta marifetiyle tahliyeye yetkilidirler.

c ) Bunların istihkaklarının eksik olarak vaktinde dağıtılıp teslim olunmasından ve müstahsil hale getirilmesinden vali ve kaymakamlar sorumludur.

Bu görev ve sorumlulukları yüklenmiş vali ve kaymakamın iskan ettiği kimseye temlik ettiği ve tapuya da tescil ettirdiği taşınmazı, bu kez başkasına temlik etmesinin olanak dışı olacağı kuşkusuzdur. Kaldı ki, iskan edilene, taşınmazın yanında sermaye, hayvan, alet ve edevat, tohumluk vesaire de verilmektedir. Gaye onun biran önce müstahsil haline gelmesini sağlamaktır. Bu olanaklar tanınan kişinin elinden taşınmazının alınarak başkasına temlik edilebileceğinin kanun koyucu tarafından düşünülemeyeceği tabiidir.

Bu nedenlerle 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen 3. fıkra hükmünün bu konuda uygulanma olanağı bulunmadığı kanısıyla içtihadı birleştirme kararının birinci hükmü için oluşan ekseriyet görüşüne katılmamaktayım.

Firuz ÇİLİNGİROĞLU

Cumhuriyet Başsavcısı

KARŞI OY YAZISI ( II )

I - A/1 - İSKAN KANUNU´nun 3. fıkrasında, "temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra müstehikler tarafından ancak Hazine aleyhine vaziyed tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabilir" hükmü yer almıştır.

içtihadı Birleştirme Kararı´nın ( I ) Sayılı Bölümü´nde, Yargıtay Büyük Genel Kurulu´na sunuluş biçimine ve orada yapılan tartışmalara tam bir sadakatla, "iskan mevzuatı çerçevesinde temlik ve tapu siciline tescil olunan taşınmazların daha sonra tekrar aynı mevzuat uyarınca başka birine temliki halinde" anılan fıkra hükmünün uygulanacağı belirtilmiş ve içtihadı Birleştirme Kararı´nın ( SONUÇ ) Bölümünde dahi aynı anlatımla İçtihattaki aykırılığın giderildiği vurgulanmıştır.

2 - Yüksek Kurulu bu sonuca ulaştıran ve dolayısıyla, "SONUÇ" bölümüyle zorunlu bağlantı içerisinde bulunduğu belirgin olan GEREKÇELER´in bir kesimi, -içtihadı Birleştirme Kararına ilişkin teyp kayıtlarında ve kararın bizlerden Nusret Ozanalp tarafından 14.5.1984 tarihinden çok önce hazırlanıp Birinci Başkanca dahi tasvip görmüş olan ( I ) sayılı bendinin önceki metninde açıkça görüleceği üzere Şöyle belirlenmiştir: a ) Sözü edilen 3. fıkra hükmü" açık ve mutlak niteliktedir ve yorum yoluyla, daraltılması olanaksızdır ( Bkz. Anılan metin, I f. 2, c. 2 ). Derhal diyelim ki, yeniden oluşturulan metin, bu görüşten tam olarak ayrılmış söylenemez. Gerçekten şimdiki metinde de anılan esas, şu sözcüklerle dile getirilmiştir: "... Kanunun konuluş amacına ve ruhuna uygun bulunan ve yoruma elverişli olmayan hükmünün daraltılması... olanaksızdır ( Not : Burada, bu tür tasarrufların çoğunluk iradesine aykırılığını ve varılan sonucu, bazı kez, inandırıcılıktan uzak kılma tehlikesini de kaydetmek gerekir ), b ) "Kanunların açık olan metinlerine rağmen yorum yolu ile metne aykırı düşen bir uygulama kanun koyucunun yetki alanına tecavüz olur ki, bu da Anayasa aykırı düşer" ( Bkz.: Anılan metin, I f. 2, c. 3 ). c ) Hükmün, giderek, iskan Kanununda değişikliği oluşturan 3667 sayılı Yasa´nın konuluş amacı, bu son "temuh"ten yararlanmış olanları açılacak davalara karşı korumaktadır ( Bkz. Anılan metin, I, f. 2 ). d ) Burada söz konusu olan temlik, iskan Kanunu hükümleri çevresindeki gerçekleştirilen geçerli temliktir; yoksa, salt kağıt üzerinde yapılmış temlik değil ( Bkz: Anılan metin. I, f. 3. Not : Esasen gene sözü edilen bant kayıtlarının da ortaya koyacağı üzere, temliklerin geçersizliği konusunda hiçbir itiraz ileri sürülmemiştir; tersine temliklerin geçerliği hususunda oybirliğinin varlığı belirtilmiştir ).

3 - Bilindiği üzere, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararlarının benzer konularda bağlayıcılığı, Yarg Kanununun 45/V. .maddesiyle atık yasal çerçevede tartışılamaz bir nitelik kazanmıştır. Bu bağlayıcılığın sonuçla zorunlu bağlantı içerisinde olan gerekçeleri de kapsadığı konusunda hem yargısal, hem bilimsel görüşler birliktir. Soruna bu açıdan yaklaşıldığında, bu içtihadı Birleştirme Kararı´nın anılan gerekçeleri bağlayıcılığı açık seçiktir. Hiç şüphesiz, bu kural -bu olayda olduğu gibi-, birbiriyle bağlantılı da bulunsalar bağımsız sayılmaları gereken içtihadı Birleştirmelerin bir tek içtihadı Birleştirmede işlem görmeleri ve birlikte görüşülmeleri ( = içtihadı Birleştirmelerin Birleşimi ) durumu halinde de geçerlidir Tersi durumda, yöneldiği temel amaç "İçtihad aykırılıklarının giderilmesi" olan Yargıtay içtihadı Birleştirm yolu ile yeni İçtihad bağdaşmazlıkları yaratılmış ve böylece içtihadı Birleştirme Kararı´nın bizzatihi var bile kuşkulu duruma gelir ki, bunun istenmezliği ve Yargıtay Büyük Genel Kurulu´nun yüceliğine yakışmazlığı ortadadır.

4 - Bu olgu ve gerçekler, içtihadı Birleştirme Kararı´nın ( II ) sayılı Bölümü´nün konusunu oluşturan bir yıllık hak düşürücü sürenin ( belki de daha doğru bir deyimle, usulî sürenin temlik tarihinden başlatılması gereğini doğal ve zorunlu kılmaktadır. Zira, madem ki metni yukarıya alınan 3. fıkra hükmünde, tartışılmaz bir açıklıkla, "ayın davası"nın temlik tarihinden itibaren bir yıl geçtikten sonra açılamayacağı buyrulmakta; mademki, bu hüküm açık ve mutlak nitelikte olup yorumla değiştirilemez ve madem ki, burada yasa hükümlerine uygun geçerli bir temlik işlemi söz konusudur, nasıl olur da anılan bir yıllık süre "temlik tarihi"nden değil de bir başka tarihten başlatılabilsin?

Böyle bir yaklaşıma olanak yoktur. Bu nedenle, içtihadı Birleştirme kararı, aynı konuda hem "evet, hem de "hayır"; hem "ak" hem de "kara" demesi yönünden ( II ) sayılı Bölümü ile özümsenemez niteliktedir.

b - 1 ) "Yasaların uygulanması" kavramı, "Yasaların yorumu" kavramından ayrımlıdır ve bu ayrım, öğretide de belirtilmiştir. Türk Kanunu Medenisi´nin "Kanunu Medeninin tatbiki" kenar başlığını taşıyan 1 nci maddesinin 1 nci cümlesinde yer alan şu esas, Anayasamızın öngördüğü "Güçler ayrımı" çevresinde iskan Kanunu´nun 23. maddesi içinde geçerlidir: "Kanun, lafzile veya ruhile temas ettiği bütün maddelerde mer´idir", Demek ki. Yasanın sadece sözü bile değindiği konularda uygulanmalıdır. Şüphesiz, aynı esas. Yasanın özü için de geçerli sayılmalıdır. Her halde, açık olan yön, "veya" sözcüğünden dahi belirginlikle anlaşılacağı üzere, Yasa´nın uygulanabilmesi için sözünün ve özünün birlikte bulunmaları zorunlu olmayıp bunlardan yalnız birinin dahi değindiği konuda uygulanacağıdır. Hal böyle olunca, Yasa belirgin olarak "temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra" dediğine ve şu suretle, bir yıllık sürenin başlangıcı Yasada hiç bir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir belirginlik gösterildiğine göre, olayımızda, bu hükmün uygulanma zorunluğu açıktır. Anayasamızın içtihadı Birleştirme Kararları´na da uygulanması gereken 138/1. maddesi de -II nci maddesinde öngörülen esasla beraber", bu zorunluğu başkaca doğrulamaktadır. Anayasamızın bu 138. maddesinde 1981 Anayasa´nın 132. maddesine göre oluşturulmuş değişikliğin de yorum ile açık olan yasa hükümlerinin uygulanmaması olasılığını bertaraf etmek amacına yönelik bulunduğu açık seçiktir.

2 - Derhal demeliyiz ki, iskan Kanunu, m. 23, f. 3´ün konuluş amacı -az önce belirtildiği üzere-, geçerli temlikten yararlananı korumak olduğu ve Devletin iskan politikasına egemen kaygılarla kişilerin mülkiyet hakları ikincil bir koruma alanına itildiği için, anılan fıkranın özü yönünden de gene aynı sonuca varılmalıdır. Esasen aynı maddenin içerisinde ve önceki birinci fıkrasında temlikin ne olduğunu belirleyen yasa koyucunun özle söz arasında bir bağdaşmazlık yaratacağını düşünmek, yasa koyucunun böylesine kaba bağdaşmazlıklara düşmeyeceği yollu hukuksal varsayıma, giderek, mantık kurallarına da aykırıdır. Yasa koyucunun nedeni açıklanmaz, böylesine bir çelişkiye düştüğünün kabul edilmezliği ortada olmakla birlikte, bir an için söz ve öz arasında bağdaşmazlığın varlığı varsayılsa bile, gene de aynı esasın özümsenmesi zorunludur.

8.12.1982 günlü, 4/4 E., K. sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme kararı ( Bkz.: RG., T/22 ŞUBAT 1983, Sa/17967, Sh: 41 vd. ) ndan yapılmış şu alıntı, bunun nedenlerini belirgin olarak açıklayacak niteliktedir: "Şüphesiz bir yasa hükmü, konuluş amacına uygun bir biçimde yorumlanmalıdır. Kural olarak bir hükmün amacı olarak değerlendirilebilecek olan ( özü )yle biçimini oluşturan ( sözü ) özdeştir ve ayak olarak bunlar arasında bir bağdaşmazlık varsa, açık bulunan söze itibar olunması esastır. Yani, amacın açık olan anlatımla belirtilmiş bulunduğu varsayılır".

3 - Bir başka Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ( T/10.5.1974, Sa/3/4 bu karar için, Bkz.: Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararları, Hukuk Bölümü, C: 5, Sh. 644 vd. )ndan yapılmış aşağıdaki alıntı da aynı anlamdadır: "Eğer bir metin okunur okunmaz anlaşılıyorsa başka başka anlamlara olanak verecek şekilde yazılmamışsa, genişletilebilir sözcükler kullanılmamışsa, yoruma gitmeye imkan olmadığı gibi lüzum da yoktur".

Anılan her iki Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararındaki bu gerekçelerin sonuçla belirgin olan zorunlu bağlantılarından ötürü Yargıtay Kanunu´nun 45. maddesi gereğince bağlayıcı nitelikte bulundukları tartışmasızdır.

Gerçi ( II ) sayılı bölümde ilk kez anılan 8.12.1982 günlü Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı´nın sa görevle ilgili bulunduğu görüşüne yer verilmiştir. Ne var ki, bu içtihadı Birleştirme Kararı´nın tümüyle dahi incelendiğinde bu görüşün tartışılmaz bir biçimde yanlış bulunduğunu, gerçekte 8.12.1982 günlü içtihadı Birleştirme Kararı´ndan yapılan alıntının Yasaların yorumuna ilişkin genel bir kuralı vurguladığı gerçeği belirgin olarak ortaya çıkar. Bundan başka, gene ( II ) sayılı bölümde anılan 27.3.1957 günlü İçtihadı Birleştirme Kararı´nda vurgulanan ve yasaların uygulanmasına ilişkin bulunan alıntıda, temelde söylediklerimizin değişik anlatımından ibarettir. Özellikle de iskan Kanunu´nun 23. maddesinin konuluş amacıyla ruhu arasında bir bağdaşmazlığın varlığından söz etmenin olanaksızlığını belirtmek gerekir. Görüşmelerde -bant kayıtlarından anlaşılacağı üzeresözü edilen bu içtihadı Birleştirme kararlarından hiç söz edilmemesi, bunun kanıtıdır. Görüşümüze göre, içtihadı Birleştirme Kararı tartışmalarında hiç anılmayan bir yönünün ona gerekçe alınması isabetli sayılamaz.

4 - Son kez anılan 10,5.1974 günlü Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararından yapılmış alıntı, şu gerçeği dahi açıkça vurgulamaktadır: Yasa metni, şayet kuşku ve duraksamadan arınmış bir biçimde belirgin bulunmaktaysa yoruma gidilemez. Yoruma gitmenin olanaksız bulunduğu durumlarda da, yorumun bir türü olan öze dayalı yorumdan söz edilemez. Gerçekten yoruma gitme olanağı bulunmalıdır ki, yorumda sözün mü, yoksa, özün mü uygulanacağı düşünülebilinsin. Bu yönden, sanki yorumu gerektiren kuşkulu ve duraksamalı bir durum varmışcasına yasa metninin Yasanın amacı çevresinde yorumlanması gereğine dayanan ve aksi görüşü, adeta çağ dışı bulan sayın ÇOĞUNLUK´un anlayışına da katılmak olanaksızdır.

5 - Genel olarak yıllanmalarda başlangıç tarihi, olayın ve failin öğrenildiği tarih değil, muacceli tarihidir. Bu yön. Borçlar Kanununun 128. maddesinde kurallaştırılmıştır. Kural bu olduğu için Yasa Koyucunun öğrenmeyi yıllanmanın başlangıcı olarak istisnaen öngördüğü durumlar, tüm yasalarda açıkça belirtilmiştir. Sadece Medenî Kanun ile Borçlar Kanununun yıllanmaya ilişkin hükümlerini gözden geçirmek, bu yönün aydınlığa kavuşması için yeterlidir. Bu esas, yıllanmanın bir türü olan hak düşürücü süreler ile usuli sürelerde de geçerlidir. Nitekim 2613 sayılı Yasanın 22/H maddesinde öngörülen sürenin başlangıç tarihinin tescilden başlayacağı yönü, Yasa metnine uygun olarak 7.12.1955 günlü ve 10/23 E., K. sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararında açıkça gösterilmiştir. Bu bakımdan, iskan Kanununun 23. maddesinin 3. fıkrasındaki bir yıllık sürenin elkoyma tarihinden başlayacağı yollu görüşün Yasal bir dayanağı yoktur. Özellikle, iskan Kanununun konuluş amacı ve Hükümet tasarısında 3 yıl olarak kabul edilmişken T.B.M.M.´nde bir yıla indirilmiş bulunması, bu yönü tartışılamaz bir biçimde açığa çıkarmaktadır. Bu husus, böyle bir düşüncenin Anayasaya aykırı olmadığı yollu düşünce ile birlikte 28.2.1945 günlü ve 23/5 E., K. sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararına ilişkin görüşmelerdeki konuşmalarda da açıkça belirtilmiştir

6 - Elkoyma tarihinden anılan 3. fıkrada söz edilmiş bulunması bir gerçektir. Ne ki, madde metninde elkoymadan ayın davası dolayısıyla değil, bedel davası yönünden söz edilmiştir. Gerçekten fıkra hükmünde ( vaziyed tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabilir ) sözcükleri, bu yönü açıkça ortaya koymaktadır.

Burada ayın davası açma hakkını yitiren müstehikin bu hakkının bedel davasına dönüştüğünü ve bu bakımdan, bir yıllık süreyi geçirmekle ayın davası açma hakkından yoksun kalan müstehikin tüm haklarını yitirmiş olduğu şeklindeki düşünceye yer verilemeyeceğini belirtmekte dahi yarar vardır.

7 - Sayın Çoğunluk, bir yıllık sürenin başlangıç tarihi olarak elkoyma tarihini esas alırken ikinci temlikin kağıt üzerinde gerçekleştirildiği esasından hareket etmektedir. Şu duruma göre, olağan ve yasaya uygun bir biçimde yapılmış temlikler bakımından bu Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararının uygulanmaması gerekir. Bunun karşıt kavramından geçerli temlikler içtihadı Birleştirmenin kapsamı dışında bırakılmışlardır Bizce, içtihadı Birleştirmenin sunuluş ve tartışma biçimine göre böyle bir ayırım yapılmasına olanak yoktur. Şayet Sayın ÇOĞUNLUK, temlik işlemlerinin evrak üzerinde gerçekleştirildiği kanısındaysa, böyle bir anlayışa, bu Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının ( I ) sayılı bölümündeki açıklamalar engeldir ve bu yön, bant kayıtlarının gösterdiği gibi, görüşmelerde en çarpıcı bir anlatımla vurgulanmıştır. Söz konusu 23. madde metni ise, böyle bir anlayışa kesinlikle dayanak olmaktan uzaktır; giderek, anılan madde metni tüm temliklerin eylemli olarak taşınmazın tesliminden sonra gerçekleştirildiği anlamındadır. Nitekim sözü edilen maddenin ilk cümlesinde "bu Kanun hükümlerine göre muhacirlere... ve yerlilere... dağıtılan yapı ve topraklar´dan söz edilmiş bulunması bu yönün belirgin bir kanıtıdır. Esasen Vali veya Kaymakamlarca tasdik edilen defterlerin ( dağıtış defteri ) olarak adlandırılması da bu noktaya yöneliktir. Tevzi defterlerine ilişkin Yargıtay İçti Birleştirme Kararı dahi bu yönü belirgin olarak vurgulamıştır. Bundan ötürü, elkoyma olmaksızın temlik işlemi gerçekleştirilemeyeceği için bir yıllık sürenin temlik tarihinden değil de elkoyma tarihinden başlatılması gerçekte mülkiyet hakkı çerçevesinde Sayın ÇOĞUNLUK´ca hukukça korunması istenen müstehiklerin aleyhinedir.

Diyelim ki, eğer iskan Kanununun belirlediği biçimde işlemler gerçekleştirmeden yapılmış temlikler yok hükmündedir ve yok hükmünde oldukları için de böyle temliklere ilişkin açılacak ayın davalarını belirli bir zaman kesiti ile sınırlamanın olanağı yoktur.

Açıkladığımız bu düşüncelerle Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararının ikinci bölümü ile ilgili ve a bir yıllık sürenin elkoyma tarihinden itibaren başlayacağı yollu kesimine karşıyız.

Nusret OZANALP Mustafa ÇENBERCİ

Yargıtay 7. Hukuk Dairesi Başkanı Yargıtay 10. Hukuk Dairesi Başkanı

KARŞI OY YAZISI ( III )

İçtihat aykırılığına neden olan konulardan birincisi, daha önce iskan yolu ile muhacir ve mültecilere tahsis ve temlik olunan bir taşınmazın sonradan yanlışlıkla Hazine yeridir diye bir başkasına iskanen tahsis ve temlik edilmesi durumunda ilk iskan hakkı sahibinin 2510 sayılı iskan Yasasının 23. maddesine 3667 sayılı Yasa ile eklenen 3. fıkrada öngörülen 1 yıllık hak düşürücü süre içinde istihkak davası açmaması halinde mülkiyet hakkının sona erip ermeyeceği; başka bir ifade ile, iki iskan tapusunun karşılaşması durumunda 23/3. madde hükmünün uygulanıp uygulanamayacağı sorunudur.

2510 sayılı Yasanın 23. maddesinin 3. fıkrasında iskanen verilen tapulu taşınmazlarla diğer tapulu taşınmazlar arasında herhangi bir ayırım yapılmaksızın ilk tapu sahiplerinin bir yıl içinde istihkak davası açmamaları halinde taşınmazın elkoyma tarihindeki rayiç bedelinin istenebileceği hükmü yer almıştır.

Sadece metnin yazılışına bakılacak olursa, iskanen verilen tapularla öteki tapular arasında, bu hükmün uygulanması yönünden bir ayırım yapmaya olanak bulunmadığı söylenebilir. Ancak bir yasa hükmü uygulanırken onun sözü ile birlikte özünün, yani konuluş amacının da gözönünde bulundurulması gerekir. Bir hükmün, içinde bulunduğu yasadan soyutlanarak tek başına değil, yasanın diğer hükümleriyle birlikte ele alınarak anlamı saptanmalıdır.

23. maddenin 3. fıkrası hükmü iskan edilen kişiler lehine konulmuş bir hükümdür. Söz konusu hükmün eski ve yeni iskan hakkı sahipleri arasında da işletilmesi hükmün konuluş amacına aykırı düşer.

2510 sayılı Yasanın 48. maddesinde, bu yasanın yürürlüğünden önce Trakya´da iskan edilip tapusu verilmiş olan taşınmazların sahiplerinden boş kalan yerlere yeniden Hükümetçe iskan edilmiş olanlara tapu senedi verileceği ve eski kayıtların terkin olunacağı, bu taşınmazların eski sahipleri çıkarsa ve başka yere iskan edilmediği anlaşılırsa kendilerine yeniden muhacir gibi toprak ve yapı verileceği hükmü bulunmaktadır. Bu hükümden de anlaşıldığı gibi yasa koyucu önceki iskan hakkı sahiplerinin haklarını saklı tutmuştur. Yanlışlıkla toprağı başkasına tahsis ve temlik edilen önceki iskan hakkı sahibinin hakkının saklı tutulmadığı, bu hüküm karşısında savunulamaz.

2510 sayılı Yasaya 16.6.1970 günlü 1306 sayılı Yasa ile eklenen Ek 18. madde hükmü uyarınca iskan hakkı sahibi ancak geçerli bir özürü olmaksızın verilen araziyi üstüste üç yıl işletmezse mahkeme kararı ile taşınmazı geri alınabilir. Bunun dışında, kendisinin bu haktan yoksun bırakılması mümkün değildir. Bu madde hükmü gözetilmeksizin, yanlışlıkla taşınmazı başka birisine yeniden iskanen temlik edildi ve bir yıl içinde dava açılmadı diye önceki iskan hakkı sahibinin yeri geri alınamaz. Ek 18. madde hükmü 23/3. maddeye nazaran daha özel bir hüküm niteliğindedir; iskanen verilen yerler hakkında öncelikle Ek 18. maddenin uygulanması gerekir.

Açıklanan nedenlerle önceki iskan tapuları hakkında 23. maddenin 3. fıkrası hükmünün uygulanamayacağı görüşünde olduğumuzdan sayın çoğunluğun bu konudaki görüşüne katılmıyoruz.

A. İsmet ARSLAN Mustafa AYKONU

13. Hukuk Dairesi Üyesi 13.Hukuk Dairesi Üyesi

KARŞI OY YAZISI ( IV )

2510 sayılı Yasanın 23. maddesi aynen : "Bu Kanun hükümlerine göre muhacirlere, mültecilere, göçebelere, naklolunanlara ve yerlilere dağıtılan yapı ve toprakların temlikine vali ve kaymakamlar salahiyetlidirler. Dağıtış defter veya kararlarının altı, vali ve kaymakamlarca tasdik edilmesi temliktir" hükmünü ortaya koymuş; 15 Temmuz 1939 tarih ve 3667 sayılı Yasa ile aynı maddeye eklenen fıkrada ise : "Temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra müstehikler tarafından ancak Hazine aleyhine vaz´iyet tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabilir" kuralına yer verilmiştir. Burada çözümlenmesi gereken sorun, hak sahiplerinin bir yıl içinde açmak zorunda oldukları ayın davasında, sürenin hangi tarihten itibaren işleyeceği meselesidir. Başlangıç tarihinin belirlenmesinde uyulması gereken ilkenin saptanmasında, yasanın gerçek amacının araştırılıp ortaya çıkarılması ve o doğrultuda olaya uygulanmasındaki hukuksal zorunluluk söz götürmez. Öte yandan, çağımızda, yasaların sorunlara ve olaylara uygulanmasında amaçsal yorum ilkesinin benimsenmesi gereği hem öğretide, hem de yargısal kararlarda kabul edilmiş gerçeklerdendir. Şüphesiz sözden ziyade amaca değer verilmesi, yasa maddelerinin yorumlanmasında, o yasanın diğer tüm maddelerinin ifade ettiği anlamların ve yasanın çıkarılmasına etken olan ihtiyaçların gözönünde tutulması gereği tartışılamaz. Bundan ayrı olarak. Yasaların yorumunda Yasama belgelerinden dahi yararlanılabileceği açık seçiktir. Şimdi Yorumla ilgili olarak yapılan yukarıdaki açıklamaların ışığında, acaba anılan Yasanın 23. maddesinde öngörülen bir yıllık dava açma süresinin temlik tarihinden mi yoksa elkoyma tarihinden itibaren mi işleyeceğinin amaçlandığının tartışılması önem taşımaktadır.

Öncelikle 23. maddenin lafzına baktığımızda bir yıllık dava açma süresinin temlik tarihinden itibaren işlemeye başlayacağı, hiçbir kuşku ve duraksamaya yer bırakılmayacak biçimde açık ve seçik olarak ifade edildiği görülür. Yasanın ne diğer maddelerinde ve ne de Yasama belgelerinde bu sürenin elkoyma tarihinden itibaren işlemesi gerekeceğine dair herhangi bir hüküm bulunmaktadır. Öyleyse Yasanın lafzına göre, bir yıllık sürenin temlik tarihinden itibaren işlemeye başlayacağı, -kaymakam veya valinin onayı temlik tarihi sayıldığına göre"onay = temlik" tarihini sürenin başlangıcı olarak kabul etmek zorunludur. Bir takım düşüncelerle lafzın gözardı edilmesi. Medenî Kanunumuzun birinci maddesi hükmünü ihmal etme sonucunu doğurur. Zira, bu madde öncelikle lafzın meri olduğunu, giderek ruhunun da uygulanacağını hükme bağlamıştır. Şüphesiz yasanın lafzı ile ruhunun çatışması halinde ruhuna değer verileceği hukuksal gerçeklerdendir. Bu durumda ve gerekse yasa maddelerinin değişik anlamlara geldiği sezinleniyorsa yorum kuralına başvurulması gerekeceği ortadadır. Ancak şu gerçeği de gözden uzak tutmamalıdır. "Eğer yasa metinleri, amacı açıkça ortaya koymuyorsa o halde yorum yoluna gidilemez ve giderek yorum suretiyle yeni hükümler getirilemez. Aksi halde, güçler ayrıldığı ilkesini benimseyen Anayasamız ihmal edilmiş olur". Yorum yolu ile yeni hükümler koymak yasama organının görevine giren bir işi üstlenmek sonucunu ortaya çıkarır. Oysa gerek 1924, gerek 1961 ve gerekse 1982 tarihli Anayasalarımız, yürütme, yargı ve yasama organlarının birbirlerinin yetkilerine el atmalarını kesinlikle engellemiştir. Diğer organların olduğu gibi yargı organının da yetki sınırını aşmamaya, özellikle Yasama organının yetki alanına girmemeye özen göstermelidir. Mahkemeler, Yasaları yöntemince uygularken, o hükmün ihtiyaçları karşılamadığı, ya da kendi açısından yanlış vazedildiği sonucuna varırsa yapacağı iş, olması gereken yeni bir hüküm koymak değil, tersine Yasayı amacına uygun olarak olduğu gibi uygulamaktan ibarettir. Başka bir ifade ile yasalar olaylara uygulanırken, duygusallıktan kaçınmalı, -bana göre bu böyle olmalıdır- gibi bir duygudan uzaklaşılarak Kanun ve hukuk çevresinde kalınmalıdır. Tersi durumlarda Anayasamızda yetkileri sınırlanan güçler arasında kargaşalık ve giderek toplumda istikrarsızlık ve güvensizlik ortamı yaratılmış olur. Unutulmaması gereken husus, olması gereken hukuk araştırılırken bunun kişiden kişiye değişeceğidir. İskan Kanununun 23. maddesinin sözünden, sürenin temlik tarihinden itibaren işlemeye başlaması gerekeceğinin anlaşıldığı yukarıda açıklanmıştır. Acaba Yasanın ve maddenin konuluş amacı nedir? Başka bir anlatımla Yasa koyucuyu böyle bir Yasa çıkarmaya yönelten ihtiyaç ne olmak gerekir? Maddenin özü ile sözü arasında herhangi bir çatışma mevcut mudur? Hemen söylemek gerekirse. Yasa koyucunun asıl amacı muhacirleri, mültecileri ve göçebeleri bir an önce taşınmaz sahibi yapmak; dolayısıyla onların kendilerine tahsis edilen yerlerden her an atılma tehlikesinden uzak bir şekilde yaşamalarını sağlamak içindir. Öbür yandan memlekette istikrarın ve güven duygusunun da gözönünde bulundurulduğu söz götürmez. O halde Yasa koyucu burada anılan maddede sayılan kişilerin menfaatlarına, taşınmaz sahiplerininkine nazaran öncelik tanımıştır. Bu arada Hazine tarafından mülk sahiplerine el koyma tarihindeki rayiç değerin verileceği hükmünü koymakla yasa koyucu, taşınmaz sahibinin de çıkarlarını korumuş ve kendileriyle muhacirlerin menfaatları arasında hakkaniyete uygun bir denge kurmuştur. Nitekim, içtihadı birleştirmeye konu olan ve çoğunluk tarafından benimsenen HGK.nun 12.11.1980 gün ve 1978/1229 esas ve 1980/2349 karar sayılı ilamında 2510 sayılı Yasanın amacı şöylece açıklanmıştır: "Meseleye bu açıdan bakıldığında anılan Yasanın yararlandırdığı kişi ve aileleri koruyucu ve özellikle onların yerleşim ve toprak sahibi olmalarını Sağlayıcı hükümler taşıdığı görülmektedir. Bu düzenleyici hükümlerin bir gereğinin de yerleşimde istikrar ve devlet güvenini temine yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Bunun içindir ki, devlet bu yasadan yararlanan kişiye tahsis ve temlik ettiği taşınmazın onun elinden çıkmasını önleyici yönde uzun ve kısa vadeli hükümlere yer vermiştir, "hükmü ortaya konmuştur. Bu gerekçenin taşıdığı anlamdan çıkan sonuca göre dahi, anılan maddede öngörülen bir yıllık dava açma süresinin temlik tarihinden itibaren işlemesi gerekeceğinin ve bu sürenin göçmenler lehine bilhassa kısa tutulduğunun amaçlandığı anlaşılmaktadır.

Bundan ayrı olarak çoğunluk görüşüne etken olan "bir kimsenin haberi olmadan mülkünün elinden alınmasının düşünülemeyeceği" görüşü ile "sürenin el koyma tarihinden itibaren işlemesi gerekeceğine" dair görüş arasında da çelişiklik bulunmaktadır. Zira çoğunluğu el koyma tarihine götüren gerekçenin doğal sonucu "ıttıla" tarihi olmalıydı. Her zaman, taşınmaza el konulması sahibinin ıttılaını "öğrenmesini" gerekli kılmayabilir. Örneğin elkoyma tarihinde hak sahibi yurt dışında yaşamaktadır. Başka nedenlerle de el koymayı öğrenememiş olabilir. Bir yandan mülkiyet hakkının korunması, mülkiyet hakkının kutsallığı, habersiz olarak taşınmazın sahibinin elinden alınamayacağı gibi görüşleri içtihadı birleştirme kararına dayanak almak, diğer taraftan "ıttıla" yerine "el koyma" tarihini kabul etmek savunulan görüşe kuvvet kazandırmamaktadır.

SONUÇ : 2510 sayılı İskan Kanununun 23. maddesinde öngörülen bir yıllık hak düşürücü sürenin başlangıç tarihi açıkça temlik tarihi olarak kabul edilmesine karşın, bu sözcüğün "el koyma tarihini" amaçladığı şeklindeki çoğunluk görüşüne katılamıyorum.

Resul ASLANKÖYLÜ

10. Hukuk Dairesi Üyesi

KARŞI OY YAZISI ( V )

2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi ile eklenen 3. fıkradan kaynaklanan içtihat uyuşmazlığı iki safhada müzakere ve karara bağlanmıştır.

Söz konusu madde hükmü aynen : "Bu Kanun hükümlerine göre muhacirlere, mültecilere, göçebelere, nakil olunanlara ve yerlilere dağıtılan yapı ve toprakların temlikine vali ve kaymakamlar selahiyetlidirler. Dağıl defter veya kararının altı vali veya kaymakamlarca tasdik edilmesi temliktir. Tasdik defterlerindeki veya kararlarındaki miktarlar muteberdir.

Bu suretle temlik edilmiş olan gayrimenkuller hakkında vukubulacak aynî davalarda hasım taraf yeni malik ile birlikte Hazinedir.

Temlik tarihinden itibaren 1 sene geçtikten sonra mütehikler tarafından ancak Hazine aleyhine vaziyet tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabilir.

Ayın veya bedelin verilmesine hüküm olunduğu takdirde mahkeme masrafları yalnız Hazineye yükletilir". Şeklinde tedvin edilmiş bulunmaktadır.

Buna göre : 1 - İskan mevzuatı çerçevesinde temlik ile tapu siciline tescil edilmiş olan gayrimenkullerin daha sonra tekrar aynı mevzuat uyarınca başka birine temliki halinde 2510 sayılı Kanunun 23. maddesinin 3. fıkrası hükmünün uygulanmasının mümkün olup olmadığı;

2 - Genel olarak bu hükümde gösterilen 1 yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcının ne olacağı uyuşmazlık konusudur.

A ) SÖZ KONUSU KANUNUN 23/3. MADDE HÜKMÜNÜN İSKAN MEVZUATI ÇERÇEVESİNDE MÜKERRER TEMLİK İŞLEMLERİNDE UYGULAMA ALANI BULUP BULAMAYACAĞI SORUNU

İçtihat aykırılığına neden olan kararların mahiyetleri icabı sorun, münhasıran her iki tarafın da haklarının tapu siciline müseccel bulunması haliyle, kısıtlı olarak incelenmesi gerekmiştir. Görülüyor ki; buradaki sorun son tefvizden veya tahsisten önceki tapunun da iskan mevzuatı çerçevesinde oluşması halinde hangi iskan hakkı sahibinin daha çok korunmaya değer olduğu noktasındadır. Şuna da işaret etmek gerekir ki, 5613 sayılı Kanunun 6. maddesi hükmü gereği söz konusu hükümler bütün iskan işlerinde uygulama alanı bulmaktadır.

Medenî Kanunun genel prensiplerine göre, 633. maddede gösterilenler dışında, gayrimenkul mülkiyeti tapu siciline tescil ile iktisap edilir veya terkin ile yitirilir. Fakat İskan Kanununun 23. maddesi Medenî Kanunun 633. maddesi hükmüne benzer bir istisna kural getirmiştir. Bu kurala göre iskan işleminin vali veya kaymakamca onanması anında mülkiyet hakkı iskan olunana geçer. Bu kural her iki iskan hakkı sahibine de bu yönden aynı güçte mülkiyet hakkı bahşetmektedir. Olayda salim bir sonuca varmak için Medenî Kanunun 1. maddesinde belirtildiği gibi Kanunun lafzıyla veya ruhuyla temas ettiği bütün meseleleri ortaya koymak yoruma gitmek gerekmiştir. Yorum yapılırken yasama belgeleri önemli bir ışık kaynağı oluşturmaktadırlar. 3667 sayılı Kanunun 3. maddesine ilişkin hükümet gerekçesinde aynen "verilecek toprakların müstehikleri namına temliki ve verilen topraklar üzerinde istikrarın temini maksadı ile 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine fıkra ilavesi suretiyle tadil edilmiştir. Müstehiklere tahsis edilen araziyi yeni malikleri senelerce işlettiği, imar, ihya et halde senelerce sonra ortaya çıkan bir şahs-ı salisin bu topraklar üzerinde hak iddiası ile ikâme-i dava etmesi veya men´i müdahale kararı alması ve ona mukabil zavallı göçmenin, köylünün haklarını takip edememesi bu toprakların ellerinden alınmasına sebep olmaktadır" denmektedir. Bu konuda adliye encümeni raporunda da benzer görüşe yer verilmiştir. Görülüyor ki, söz konusu hükmün vaz´ı amacı iskân edilenleri korumak ve istikrarı temin etmektir.

Kanun vazu aynı Kanunun 48. maddesini tedvin ederken mükerrer iskan ve temlik hadisesini Trakya´ya münhasır olarak düzenlemiştir. Denebilir ki, daha sonra bu düzenleme yurdun bütününe 3667 sayılı Kanunun 3 maddesi ile teşmil edildi. Bu fikri kabul etmek mümkün değildir. Eğer öyle olsa idi 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi ile 2510 sayılı Kanunun 23. maddesi değil 48. maddesi tadil edilir, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan "18 teşrinievvel 1912 tarihinden bu kanunun neşri tarihine kadar Trakya´da" cümlesi kanundan çıkarılarak bir genelleme yapılırdı. Kanun vazu bu şekilde bir tadile gitmediğine göre 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi münhasıran hakkı iskan mevzuatına dayanmayanlar amaçlanarak yürürlüğe konulmuştur.

Kanuna 1306 sayılı Kanunla eklenen ek 8. maddede tahsis, devir ve temlik edilecek toprakların hangileri olduğu tadadi şekilde gösterilmiştir. Bunlar arasında kamulaştırılacak veya satın alınacak araziler bulunduğu halde, yanlışlıkla dahi olsa el konan özel mülkiyet konusu topraklar bulunmamaktadır. O halde prensip özel mülkiyet konusu toprağın istimlak edildikten veya satın alındıktan sonra tefviz veya tahsis edilmesidir. Her ne kadar 28.2.1945 tarih 23-5 sayılı içtihadı Birleştirme Kararında kanunun bu hükmünün tapulu dahi olsa özel mülkiyete ait toprakları kapsadığı kabul edilmiş ise de söz konusu içtihadı birleştirme kararının 1982 Anayasası karşısında mer´i olup olmadığının tartışmak gerekmektedir.

1982 tarihli Anayasanın 11. maddesi Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlayacağı yönündedir. Şu halde 282.1945 tarihli içtihadı birleştirme kararı mer´i Anayasa hükümlerine aykırılık gösteriyorsa, artık Anayasaya rağmen o içtihadı birleştirme kararının bağlayıcılığından söz edilemez.

1982 tarihli Anayasamızın "herkes mülkiyet ve miras haklarına sahiptir, bu haklar ancak kamu yararı amacı ile kanunla sınırlanabilir" şeklindeki 35. maddesi ve kamulaştırma bedelinin peşin ödeneceğine, muayyen hallerde bedelin ödenme şeklinin kanunla düzenleneceğine, küçük çiftçinin toprak bedelinin behemahal peşin ödenmesi gerektiğine dair 46. maddesi ile 28.2.1945 tarihli içtihadı Birleştirme Kararının çatıştığı kanaatindeyim. Yukarıda arz edildiği gibi Anayasamızın 11. maddesindeki amir hükme istinaden, 28.2.1945 tarihli içtihadı Birleştirme Kararı, bu meselenin hallinde ihmal edilmelidir. Aksi halde esasen Kanunun ek 8. maddesi ile istimlak edildikten sonra tefviz veya tahsis edilmesi gereken mülkiyet hakkına Anayasanın 35 ve 46. maddesine aykırı olarak el konmasına imkan tanınmış, Anayasa teminatı altında olan mülkiyet hakkının özü zedelenmiş olur.

Adliye mahkemeleri kanunun açık hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesi´ne müracaat etmeden, ( bu hüküm Anayasaya aykırıdır ) tatbik etmiyorum demelerine 152. madde engel ise de, kanun hükmünün yoruma imkan bıraktığı hallerde o hükmü Anayasaya aykırı bir sonuç vermeyecek surette yorumlamak zorundadırlar. Olayımızda 2510 sayılı Kanunun 23. madde hükmünün, tartışmanın bu bölümü için, yoruma müsait, olduğu ortadadır.

Yukarıda da arz edildiği gibi söz konusu 23/3. maddenin vaz´ı sebebi iskan olunanı korumaktır, ihtilaflı içtihatlarda her iki tarafta iskan olunan kişilerdir. Birinin diğerine tercihi için bu sıfatlarından b sebeplerin bulunması gerektiği açıktır. Şu durumda korunması gerekenin tesbiti için en iyi yol iyiniyetli olanın tesbit olsa gerektir. Eğer ilk tefviz veya tahsis üzerine gayrimenkul tapu siciline tescil olunmuş ise, sicilin aleniliği prensibinden hareketle artık ikinci tefviz veya tahsis üzerine hak iddiasında bulunanı iyiniyetli olarak kabul etmek mümkün değildir. Bu durumda Medenî Kanunun 2, 3, 928 ve 931. maddeleri hükümleri çerçevesinde korunmaya layık olan, 2510 sayılı Kanunun 48. maddesinde gösterilen ve Trakya´da iskan edilip tapusu verilmiş, fakat verilen araziyi boş bırakmış olanların dışında, ilk iskan edilen veya topraklandırılan kişidir. Bu kişiler hakkında 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi ile eklenen 3. fıkra hükmü uygulanamaz. Esasen 2510 sayılı Kanunun 48. maddesinde gösterilenlerin durumu ile ilk topraklandırılan veya iskan edilen olmasına rağmen hakkı tapu siciline tescil edilmemiş kişilerin halleri bu tartışmaların konusu dışındadır.

B ) İSKAN KANUNUNUN 23/3. MADDESİNDE YER ALAN BİR YILLIK HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN BAŞLANGICININ NE OLDUĞU SORUNU

Söz konusu hak düşürücü sürenin başlangıcını vaz-ıyed tarihine götüren görüşler, kaynağım ilk malikin malumatı dışında ve evrak üzerinde yapılmış olan tahsis ve temlik işlerinden haberdar olamayacağı endişesinden almaktadır.

Gerçekten 4753 sayılı Kanuna kadar, yapılan işlemlerin ilan edileceği yönünden kanunlarda bir hüküm bulunmamaktaydı. Fakat iskan mevzuatından bulunduğu 16.4.1978 tarihli 5/1 sayılı içtihadı Birleştirme Kararı ile kabul edilen ve 2510 sayılı Kanuna istinaden çıkarılmış olan, 7.4.1938 tarih 2/8455 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konan Tevzi-i Arazi Talimatnamesi; 17.8.1940 tarihli 2/14177 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konan Arazi Tevzi Talimatnamesi; mahallinde tevzi cetvellerinin asılması suretiyle işlemlere alenilik getirmiş olup, 4753 sayılı Kanunun 16. maddesi de açıkça gazete ile ilanı öngörmüştür. Bu bakımdan söz konusu endişelere katılmak mümkün değildir.

Kanunun metni kanımızca bu konuda hiçbir duraksamaya elvermeyecek açıklıktadır. "Temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra" denmek suretiyle kanun vazu sürenin başlangıcını tayin etmiştir. Temlik tarihinin ne olduğu yönü de maddenin 1. fıkrasında tarif edilmiştir. "Vali veya kaymakamın bu yöndeki defter veya kararı tasdiki temliktir" denmiştir. Şu durumda temlik tarihi de söz konusu tasdik tarihidir.

Çoğunluğa dahil bazı sayın üyeler söz konusu hükümlerin açık olmadığı yoruma elverişli bulunduğu iddialarını maddenin 2. fıkrasında yer alan aynî davanın yeni malik ile birlikte Hazine´ye karşı açılabileceği hükmüne dayanarak ortaya koymuşlardır. Böylece yeni malik bilinmeden dava açılamayacağını bunun da işleme muttali olmakla mümkün olabileceğini savunmuşlardır. Yukarıda da arz ettiğim gibi Tevzi-i Arazi Talimatnamesi´nin 7. maddesi, Toprak Tevzi Talimatnamesi´nin 55. maddesi, tevzi işlerine aleniyet getirmiştir, ilgilinin arazinin kime verildiğinin öğrenmemesi veya öğrenememesi söz konusu olamaz. Türkiye Cumhuriyeti´nde şimdiye kadar mer´i olmuş bütün Anayasalarda, halen mer´i Anayasa´nın 74. maddesinde olduğu gibi, vatandaşların kendileri ile ilgili konularda idareden dilekçe ile bilgi isteme hakkı daima mahfuz tutulmuştur. Bu yolla dahi hasmı her zaman öğrenmek kabildir. Şu halde hasmı bilmemek veya bilememek söz konusu değildir. Ve bu görüş kanun metninin yoruma elverişli olduğunu gösterecek nitelikte kabul edilemez.

Anayasamızın 138. maddesi hakimin vicdanî kanaatlerine uygun karar verebileceğinin belirtmiş ise de; vicdanî kanaatın Anayasaya, kanun ve hukuka uygun düşmesi gerektiğinin vurguladığı, bu maddenin 1961 Anayasası´nda benzer hükmünü teşkil eden 132. madde ile karşılaştırılmasından açıkça ortaya çıkmaktadır. Şu halde hakkaniyet veya tashih etme kaygısıyla kanunu bir tarafa koyarak karar ittihazı mümkün değildir. Esasen böyle bir davranış kuvvetler ayrılığı prensibine dayanan demokratik hukuk devleti fikri ile de bağdaşmaz. Kanunu tashih görevi yasama organına mevdu demokratik bir hak ve görevdir.

Kanun metninde yer alan "vaziyed tarihi" sözleri ise aynî hakkı isteme imkanını kayıp eden malike ödenecek tazminatın hesabın da gözönüne alınacaktır.

Bu sebeplerle sayın çoğunlukça hak düşürücü sürenin başlangıcının gayrimenkule ( vaz-ı yed ) el koyma tarihi olduğu yöndeki kabule de iştirak edemiyorum.


IBK. 24.10.1983 T. E: 8, K: 3

DAVA : Avukat ibrahim Aktar ve Necip Şenbaba imzalı 26.12.1982 günlü dilekçe ile 766 sayılı Tapulama Kanununun 31/2. maddesinde yer alan on yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcı bakımından Birinci Hukuk Dairesi´nin 1.5.1981 gün ve 6352-6021 sayılı kararı ile Sekizinci Hukuk Dairesi´nin 10.6.1977 gün ve 4415/ 5867 sayılı kararları arasında aykırılık bulunduğu, bunlardan birincisinde tescil tarihinin, ikincisinde ise tapulamanın kesinleştiği tarihin esas alındığı ileri sürülerek içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmesi istenmiştir. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu´nun 30.6.1983 gün ve 66 sayılı kararı ile sözü edilen Dairelerle birlikte Hukuk Genel Kurulu´nun kararları arasında da aykırılığın varlığı belirlenmiş, bunların içtihatların birleştirilmesi yolu ile giderilmesi gereği öngörülmüştür. Hak düşürücü sürenin başlangıcı yönünden kararlar arasında aykırılığın varlığı Yargıtay Büyük Genel Kurulu´nca oybirliğiyle kabul edildikten sonra işin esası görüşüldü:

KARAR : 766 sayılı Tapulama Kanunu, il ve ilçelerin merkez belediye sınırları dışında kalan taşınmaz mallardan tapusuz olanları bu kanun hükümlerine göre tapulamak ve tapulu olanların da bu kanun hükümlerine göre kayıtlarını yenilemek, kadastro planlarını düzenlemek ve tapu sicillerini meydana getirmek amacını taşımaktadır. Bir başka deyimle, taşınmaz malların hukukî ve geometrik durumlarını belirlemek, tapu sicillerini oluşturmak kanunun konu ve amacını teşkil etmektedir. Bunların yerine getirilmesinde ne gibi işlemler yapılacağı, usul ve yöntemi kanun maddelerinde açıklanmıştır. Böylece, oluşturulan sicillere karşı kişilerin ileri sürebilecekleri itiraz ve dava hakları, genel hükümlerden ayrık olarak aynı Kanunun 31/2. maddesinde yer alan hak düşürücü süre ile sınırlandırılmış bulunmaktadır. Sözü edilen maddede; "tapulamaya müsteniden meydana getirilen sicillerde belirtilen haklara tescilleri tarihinden itibaren on sene geçtikten sonra, tapulamaya takaddüm eden sebeplere dayanılarak itiraz olunamayacağı ve dava açılamayacağı" öngörülmüştür.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararları ile yukarıda anılan Özel Daireler kararları arasında meydana gelen hak düşürücü süreye ilişkin aykırılıklar, bunun başlangıç tarihinin yorumundan kaynaklanmaktadır. Bir görüşe göre on yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcı; taşınmazların tapu kütüğüne tescili tarihi, diğer görüşe göre ise hukukî ve geometrik belirlemenin, kanunun deyimi ile tapulama tesbitinin kesinleşmesi tarihidir.

Gerçekten, tapulama tutanaklarının kesinleşme ve kütüklerin düzenlenmesi biçimi, Kanunun 26, 27 ve 30. maddelerinde gösterilmiştir. Otuz günlük askı ilan süresi içinde itiraz edilmemesi halinde tapulama tesbitleri kesinleşir. Tapulama müdürü, sürenin bitimini takip eden günün tarihini koyarak tutanakları tasdik eder. Öte yandan tapulama komisyonunun kesinleşen kararlarına ait tutanaklar, birlikler itibariyle parsel numarası sırasına göre ve tutanakların tasdik tarihi tescil tarihi olarak gösterilmek suretiyle tapu kütüklerine geçirilir. Kanunda öngörülen bu tescil tarihi, Tapu Kanunu ve Tapu Sicili Nizamnamesinde belirlenen kütüğe yazılma tarihi anlamı taşımamaktadır. Özel hükümle tescil tarihinden neyin anlaşılacağı açıklanmış, tutanakları kesinleştirilmesi ile ilgili tasdik tarihinin, tescil tarihi olacağı belirlenmiştir. 30 ve 31. maddeler hükümlerinin birbirinden ayrılması ve 31/2. maddenin tek başıma ele alınması olanağının varlığından bahsedilemez. Aksi halde tutanakların kesinleştirilmesinden söz edilmesi ile yetinilmesi ve 31/2. maddenin daha sonra yer alması gerekirdi.

Sorunun çözümünde kanunun amacı da önemli bir etken olup bunun gözönünde tutulması gerekir. Hiç şüphe yok ki. Tapulama Kanunu tasfiye hükümleri taşımakta, bütün taşınmazların geometrik ve hukukî durumlarının belirlenmesini konu etmekte, genel hükümlerden ayrık olarak özel taşınmaz mal edinme kuralları getirmiş bulunmaktadır. Böylece düzenli tapu kütüklerinin meydana getirilebilmesi çok uzun zamana, büyük emek ve harcamalara bağlıdır. Amaç elde edildikten sonra düzenli kütüklerin korunmasının düşünülmesi de doğaldır. Sicillere karşı hak aramanın da bir sınırı olmalıdır. 30. maddenin konuluş nedeni, hak düşürücü süre bakımından kuşku ve duraksamayı ortadan kaldırmak, bunun ne zaman başlayıp ne zaman sona ereceğini belirtmekten ibarettir.

31/2. maddedeki "tescil" sözcüğüne bağlanarak hak düşürücü sürenin uygulanması, daha önce belirtilen maddeler hükümleri ve kanunun amacı ile bağdaşmadığı gibi hak arayan kişiler yönünden eşit olmayan durumlar yaratabilir. 30. maddede tesbitlerin kesinleştirilmesinden sonra kütüğe geçirme işlemlerinin Tapulama Müdürlüğünce yerine getirileceği belirlenmiştir. Kütük düzenleme işi bir tapulama bölgesinde zamanında yapılabileceği gibi, bir başka bölgede iş çokluğu veya eleman noksanlığı gibi nedenlerle gecikmiş olabilir. Bunun sonucu olarak da, kütüğü düzenlenen yerlerle henüz düzenlenmeyen yerlerdeki kişilerin haklarını arama olanak ve süresi yönünden değişik durumlar ortaya çıkmış olur.

Konunun tartışılması sırasında aksi görüşler de ortaya atılmış, hak düşürücü süre bakımından mutlak olarak tescil tarihinin esas alınabileceği savunulmuştur. Bu görüşe göre; 31/2. maddede tescil tarihinin gösterilmiş olması boşuna değildir. Aksi halde sadece tapulama tesbitinin kesinleşmesinden söz edilir, "tescil" deyimi kullanılmazdı. 30. madde hak sahiplerini belirleyip lehine hak oluşan bu kimselere, 31. madde ise belirlenen durumda hakları ortadan kalkan kişilere hitabeder. Hak arayan kişi, 30. madde hükmü ile bağlı değildir. Medenî Kanunun hükümleri ve özellikle 928. maddesi tapu kütüklerinin aleniyeti ilkesini getirmiştir. Aleniyet bulunmayan durumla hak arama olanağının varlığından sözedilemez. Tapulama tesbitlerinin kesinleştirilmesi, kişilerin bilgi ve görgüleri dışında tapulama müdürlüğünde yapılmaktadır. Özellikle sosyal yapımız itibariyle hak arama olanağı herkese eşit biçimde tanınmalıdır. Bu da aleniyet ilke ve kurallarına bağlanarak sağlanabilir. Haklar tescille doğar ve buna karşı olan itiraz ve dava hakkı da tescille birlikte başlar. O halde hak düşürücü süre için tescil tarihi esas alınmalıdır.

Hemen belirtmek gerekir ki, bir tasfiye kanunu olduğu tartışmasız bulunan 766 sayılı Tapulama Kanunu, genel hükümlerden ayrık olarak getirdiği özel ilke ve kurallarına uygun biçimde değerlendirmek ve yorumlamak gerekir. Bunlar bir bütün teşkil edip gerek sözü ve gerekse amacı itibariyle maddeler hükümleri birbirlerinden ayrılarak tek başına hukukî sonuç meydana getirmezler. 26, 27, 30 ve 31. maddelerin, belirlenen haklar ile hak düşürücü süre bakımından ayrı ayrı ele alınmaları mümkün değildir. Aleniyet konusu da Tapulama Kanununun kendi bünyesi ve getirdiği özel hükümler içinde değerlendirilmelidir. 10, 11, 20, 26. maddeler tapulama bölgelerinin, birliklerinin, tesbit yerleri ile zamanının, tesbit sonuçlarının geniş bir çevrede ilan edilmesini öngörmüş, bunlara karşı itiraz yolunu da açmıştır. Bu derece ayrıntılı ve kapsamlı duyurmadan sonra özel ilke ve kurallar yerine aleniyete ilişkin genel hükümlerle sonuca ulaşmak kanunun gereğini ve amacını ortadan kaldırmak olur. Ancak, hak düşürücü süre bakımından herkese aynı biçimde uygulanabilecek olan tesbitin kesinleşmesinin başlangıç sayılması ile eşitlik sağlanabilir. Öte yandan, daha önceki duyurmalara rağmen düzenlenmekte olan ve henüz tamamlanmayan kütükler nedeni ile kesinleşme durumunun ve tarihinin öğrenilmesi için tapulama müdürlüğüne başvurmak olanağı da engellenmiş değildir. Bu başvurunun tapu dairesine yapılanla bir farkı olmaması gerekir.

Yukarıdan beri açıklanan gerekçe ve nedenlerle hak düşürücü süre yönünden tescil tarihinin esas alınacağına dair azınlık görüşü benimsenmemiş, kanun maddeleri arasındaki bağlantıya bunların birbirlerini tamamladığına ve amacı ile getirdiği özel hükümlere göre on yıllık sürenin tapulama tesbitinin kesinleştiği tarihten başlayacağı sonuç ve kanaatına varılmıştır.

SONUÇ : Yukarıda belirtilen gerekçe ve nedenlerle 766 sayılı Tapulama Kanununun 31/2. maddesinde yer alan on yıllık hak düşürücü sürenin, tapulama tesbitinin kesinleşmesi tarihinden başlayacağına, 24.10.1983 günlü ilk toplantıda üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 24.10.1983 T. E:1983/8, K:1983/3

KARŞI OY YAZISI

1- 766 sayılı Tapulama Kanununun 31/2. maddesine göre açılacak davalarda, hak düşürücü sürenin başlangıcının hakların tescilleri tarihi olduğunda uyuşmazlık olmadığı gibi, 30. maddenin açık hükmü karşısında, tapulama müdürü tarafından yapılan tasdik tarihinin tescil tarihi olarak gösterilmek suretiyle tapu kütüğüne geçirileceğinde de bir uyuşmazlık söz konusu değildir.

2- Tapu sicilindeki tescil tarihi tapulama müdürünün tutanakları tasdik ettiği tarih değil de, bu tari önceki tarih örneğin, birlikteki ilan tarihi yahutta birlikten tutanağın müdürlüğe gönderildiği tarih ve tasdikten daha sonra ki bir tarih ise 31. maddenin 2. fıkrasına dayanılarak açılmış davada genel mahkemenin hak düşürücü sürenin başlangıcını nasıl saptayacağı ve bu süreyi hangi tarihten başlatacağı sorun olmuştur.

Tapu sicilinde açık olarak yazılı tescil tarihini, genel, mahkeme baktığı iptal davasında gözardı ederek tapulama müdürünün tasdik tarihini esas alarak hüküm kurabilecek midir?

3- MK.nun 7. maddesine göre, "Resmî sicil ve senetlerin doğru olmadığı sabit oluncaya kadar münderecatları ile amel olunur." Aynı Kanunun 935. maddesine göre de, tapu memuru açık hata ile de olsa yanlış yaptığı kaydı düzeltebilmek için alakadarların muvafakati veya mahkeme kararının mevcut olması gereklidir.

Adî yazı hataları da ancak nizamnamedeki usule göre yapılabilecektir.

Genel mahkemede bakılmakta olan bir iptal davasında, tescil tarihinin hatalı olduğundan hareketle bu kayıt düzeltilmeden ve bu kayıt tapu sicilinde dururken nazara alınmayarak başka bir tarihe itibar edilerek hüküm kurulması, tapu sicilindeki kayıtların geçerliliğine, MK.nun 7 ve 935. maddelerinde belirlenen ilkelere ters düşmez mi?

4- Bir örnek vermek gerekirse, hakkında kamu davası açılmış ve nüfus sicilinde tescil edilmiş kayda göre 20 yaşında bulunan bir sanığın doğum ilmuhaberini getirten ve onun doğum ilmuhaberine göre on yaşında olduğunu saptayan ceza hakimi, nüfus sicilindeki kaydın düzeltilmesi yoluna gitmeden ve bu hususu sağlamadan, kütüğe yapılan tescilin yanlış olduğu kanısı ile ve bu kaydı gözardı ederek hüküm kurabilir mi?

5- Nüfus kütüğündeki kaydın öncelikle düzeltilmeden hüküm kurulması nasıl olanaksız ise, genel mahkemede yürütülen bir davada tapu tescil tarihinin tapu siciline yanlış yazıldığı kanısı ile bu husus bir ön sorun yapılmadan ve sicildeki bu kayıt düzelttirilmeden, sicildeki tescil tarihi geçerliliğini koruduğu sürece nazara alınmayarak kayda dayanak yapılan belgelere göre hak düşürücü süre belirlenerek hüküm kurması tapu sicilinin geçerliliğine ve dolayısıyla MK.nun 7 ve 935. maddelerindeki ilkeye aykırı olacaktır.

Esasen, Tapulama Kanununun 31. maddesinin 1. fıkrasında, ( tapulamaya müsteniden tesis olunan tapu sicilleri aksi hükmen sabit oluncaya kadar muteberdir ) denilmektedir. Tesis olunan bu sicilin aksinin öncelikle ve bu hususa dair açılacak bir dava ile isbat olunması, bu davanın sonucundan sonra genel mahkemede bakılmakta olan iptal veya diğer tescil edilmiş bir hakkın kaldırılması yolunda açılmış olan davaya devam edilmesi gerekir.

Prosedürleri ayrı olacağından tapu siciline yönelik düzeltme istemi ile genel mahkemedeki iptal davasının birlikte yürütülmesinin ve hele açılmış iptal davası sırasında tapudaki tescil tarihine yönelik bir iddianı çözümlenmesine aynı davada kalkışılarak sicildeki yanlış olduğu iddia edilen veya saptanan kaydın düzeltilmesine karar verilmesinin mümkün olmadığı kanısındayım.

Bu bakımlardan ittihaz olunan karara karşıyım.

Firuz ÇİLİNGİROĞLU

Cumhuriyet Başsavcısı

KARŞI OY YAZISI

Tapulama Kanununun 31. maddesi aynen şu hükümleri getirmiştir: "Tapulamaya müsteniden tesis olunan tapu sicilleri aksi hükmen sabit oluncaya kadar muteberdir. Bu sicillerde belirtilen haklara tescilleri tarihinde itibaren on sene geçtikten sonra,tapulamaya tekaddüm eden sebeplere dayanılarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz." içtihat aykırılığına yol açan kararlardan bir kısmında maddede öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin taşınmazların tapu kütüğüne tescili tarihinde, diğerlerinde ise, Tapulama Kanununun 30/1. maddesinden hareket olunarak tapulama tesbitinin tapulama müdürü tarafından onaylanma tarihinden başlayacağı esası benimsenmiştir.

Önce şu husus özellikle belirlenmelidir ki, 766 sayılı Tapulama Kanununa göre, tapulama tesbiti ile ilgil işlemler idari elemanlar tarafından gerçekleştirildiği gibi tutanaklara itirazları inceleme ve sonuçlandırm ile görevli komisyonlarda kuruluş biçimleri itibarıyla tamamıyla idarî niteliktedirler. Bu komisyonlarc verilen kararlar keza idarî mahiyettedirler. Hal böyle olunca hakkı düşürücü sonuç doğuran bir hükmün hakkın korunmasını sağlayıcı yönde yoruma tabi tutulması gerekir.

Bu açıdan bakılınca Yasanın 31. maddesi hiç bir kuşkuya yer vermeyecek bir biçimde hak düşürücü sürenin tescil tarihinden başlayacağı hükme bağlanmıştır. Bu süre de on yıldır. Maddenin açık hükmüne rağmen 30. madde yoluyla başlangıcının onay tarihine götürülmesi fiilen on yıllık sürenin, onay tarihi ile tescil tari arasındaki gecikme süresi kadar kısaltılması sonucunu doğurur. Bunu bir örnekle belirtmek gerekirse, yasa gereğince aleniyet ilkesine tabi bulunan tapudaki tescile göre hakkının ihlal edildiğini gören üçüncü bir kişi dava açtığında, tapulama tesbiti daha önce kesinleşeceğinden hak düşürücü sürenin geçmiş bulunması durumu ile karşılaşabilecektir. Diğer taraftan Tapulama Kanununun amacı da 766 sayılı Yasanın 31. maddesinin yukarıda açıklanan biçimde yorumuna engel değildir. Düzenli kütükler meydana getirildikten sonra bunların korunması elbette doğaldır. Ancak, yasa genel hükümlerden ayrılarak on yıllık hak düşürücü süre içerisinde hakları ihlal olunanlara da yargı organları önünde bir dava hakkı tanımıştır. Bu durum Çoğunluk görüşünde açıklandığı üzere hak aramanın sınırsız olarak tanındığı anlamını taşımaz. Yasa koyucu, sürenin tutanakların tasdiki tarihinden başlayacağını isteseydi, bunu belirtirdi. Böyle yapmamış doğrudan doğruya tescil tarihini esas alarak düzenleme getirmiştir. Nihayet şu hususun da açıklanması gerekir: Dava hakkının tescil tarihine bağlanmasından herkes aynı şekilde yararlanacağından yasa önünde eşitlik ilkesi bozulmuş olmaz. Yasa koyucu iş çokluğu veya eleman eksikliği gibi nedenlerle fiilen tescil tarihinin gecikebileceğini dikkate alarak bundan doğacak zararlardan gerek Devletin ve gerekse memurların sorumlu olmamalarını sağlama amacıyla 30. madde dışında 31. maddeyi tescil esasına göre düzenleyerek bağımsız bir hüküm getirmiştir. Bu düzenleme ile aynı zamanda onay tarihi ile tescil tarihinin farklı oluşundan kişilerin zarara uğramaları da önlenmiş olmaktadır. Yasa koyucunun tanıdığı dava hakkının hak düşürücü süre açısından yorum ile daraltılmasını isabetli bulmadığımızdan Çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.

 


IBK. 24.05.1982 T. E: 1, K: 1

DAVA : Yargıtay Beşinci Hukuk Dairesi Başkanlığı tarafından Yargıtay Birinci Başkanlığı´na sunulan 15.2.1982 gün ve 47 sayılı yazı ile buna ekli aynı Dairenin 15.2.1982 günlü kararında, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 25.11.1981 gün, 1979/1-228/758 ve Birinci Hukuk Dairesi´nin 3.3.1978 gün, 1997/2342 sayılı kararları ile Beşinci Hukuk Dairesi´nin 25.9.1981 gün ve 2445/9174 sayılı kararları arasında aykırılık bulunduğu belirtilerek 1730 sayılı Yargıtay Kanununun 20. maddesi hükmü uyarınca bu aykırılığın içtihadı birleştirme yoluyla giderilmesi istenmiştir.

Yargıtay Büyük Genel Kurulu´nca kararlar arasında aykırılığın varlığı üçte ikiyi aşan çoğunlukla saptandıktan sonra işin esası görüşüldü:

KARAR : Hukuk Genel Kurulu ile Birinci Hukuk Dairesi´nin kararlarında, 4753 sayılı Kanun 1757 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırıldıktan sonra, daha önce 4753 sayılı Kanuna göre kendisine toprak verilmiş olan kişilerin aynı Kanunun 57 ve 58. maddelerinde yer alan kısıtlamalara aykırı davranması halinde Hazine´nin geri alma davası açabileceği kabul edildiği halde, Beşinci Hukuk Dairesi´nin kararında aksi görüşün benimsendiği görülmüştür.

Beşinci Hukuk Dairesi, içtihadı birleştirmeye konu olan ilamlarında ve Beşinci Hukuk Dairesi´nin görüşünü paylaşan Üyeler tarafından görüşmeler sırasında; 1757 sayılı Kanun Anayasa Mahkemesi´nce iptal edilmekle bu kanunla kaldırılan 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanununun yeniden yürürlüğe girmeyeceği için artık 4753 sayılı Kanunun 57 ve 58. maddelerinde yer alan kısıtlamaların da kalkmış olacağı ve bu nedenle toprak sahibinin kısıtlama süresi içinde de taşınmazı satma ya da ortakçı ile işletmek gibi yetkilere sahip bulunacağı düşüncesi ileri sürülmüştür.

Anayasa Mahkemesi tarafından 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanunu iptal edildikten sonra 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanununun yeniden yürürlüğe giremeyeceği görüşü Yargıtay´ın yerleşmiş içtihadına uygundur. Esasen soruna, ne Birinci Hukuk Dairesi ne de Hukuk Genel Kurulu bu açıdan yaklaşmamıştır. Her kanun kural olarak yürürlüğü zamanındaki olaylara uygulanmak ve ilişkileri düzenlemek suretiyle hak ve yetkiler doğurur. Kanun sonradan yürürlükten kalkmış olsa bile hak ve yetkiler hangi nitelikte ve hangi sınırlar içinde doğmuş ise, kendilerini oluşturan kanun hükmüne bağlı olarak o biçimde varlıklarını saklı tutarlar. Kanunun sonradan yürürlükten kalkmış olması doğmuş olan hak ve yükümlülükleri ve yetkileri ortadan kaldırmaz. Sonradan çıkan kanunun, önceki kanuna dayanan hak ve yükümlülükleri açıkça kaldırmış olması, bu kuralın ayrık durumunu oluşturur. Bu itibarla sorunun 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanununun iptal edilmiş olması açısından değil, bu temel kurallar gözönünde tutularak çözüme bağlanmasında zorunluluk vardır.

4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu hükümlerince Devlet, topraksız çiftçiye dağıttığı toprak üzerinde mülkiyet hakkını kısıtlı olarak tanımış ve yanı Kanunun 57 ve 58. maddelerinde yer alan kısıtlamalardan doğan yükümlülüklere uyulması halinde ise geri alma hakkını saklı tutmuştur. O halde, 4753 sayılı Kanunun 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanunu ile kaldırılmış olması, 4753 sayılı Kanunun 57 ve 58. maddelerinde Devlete tanınan hak ve yetkileri ortadan kaldırmaz. Arazi sahibinin mülkiyet hakkı varlığını sürdürüyor ise, onunla birlikte doğan ve mülkiyet hakkının kullanılması ile ilgili olan kısıtlamanın doğurduğu yetkiler de varlığını saklı tutuyor demektir. İşte bu gerekçe ve düşüncelerle Beşinci Hukuk Dairesi´nin görüşü Kurul Çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.

SONUÇ : 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu hükümlerine göre dağıtılan topraklar üzerindeki mülkiyet hakkının aynı Kanunun 57 ve 58. maddelerinde yer alan kısıtlamaları ( takyitleri ) bu kanun yürürlükten kalktıktan sonra da varlığını saklı tuttuğuna ve bu nedenle toprak sahibinin kısıtlamalara ( takyitlere ) aykırı davranması halinde Hazine´nin sözü edilen 57 ve 58. maddeler hükümlerince geri alma davası açabileceğine, 24.5.1982 günlü ilk oturumda üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 24.05.1982 T. E:1982/1, K:1982/1

KARŞI OY YAZISI

4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanununun 235. maddesi ile yürürlükten kaldırılarak, 211. maddesinin ilk fıkrası ile, "4753 sayılı Kanun uyarınca dağıtılmış olan topraklar bu kanunun dağıtılan topraklara ilişkin hükümlerine tabidir" hükmü getirilmiş ve 211/2 ve 234. maddeleri ile de 4753 sayılı Kanunla verilen toprakların ne sebeple ve nasıl geri alınabileceği hususu düzenlenmiş bulunduğuna göre, veriliş amacına uygun şekilde işletilmemesi nedeniyle taşınmazların geri alınmasına ilişkin davaların hukukî dayanağının 211/2 ve 234. maddelerinden ibaret olduğunu kabul zorunludur.

Anayasa´nın 152/3. maddesi uyarınca, Anayasa Mahkemesi´nin iptal kararları geriye yürümeyeceğinden, 1757 sayılı Kanunun 235. maddesiyle ilga edilmiş olan 4753 sayılı Kanunun, 1757 sayılı Kanunun Anayasa Mahkemesi´nce iptal edilmesi üzerine yeniden yürürlüğe girmesi, diğer bir ifade ile avdet edebilmesi söz konusu olamaz. Öte yandan, Anayasa´nın 152. maddesinin son fıkrasında açıkça belirtildiği üzere iptal kararı, Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idarî makamları, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı cihetle, eski olay ve ilişkilere iptal edilen kanunun hükümlerini uygulayarak uyuşmazlığı çözümlemek de mümkün değildir.

Bu itibarla, yasama organı tarafından bu konuda yeni bir düzenleme getirilinceye kadar halen hukukî dayanaktan yoksun kalan bu tür davalar, ( dava tarihinde geri alma koşulları gerçekleşmiş olsa bile ) artık dinlenemez. Çoğunluğun yukarıda kısaca belirttiğim ilkelere aykırı gördüğüm görüşüne bu nedenle katılamıyorum.

Nihat RENDA

Birinci Başkanvekili

KARŞI VE DEĞİŞİK OY

I - GİRİŞ

Yargısal inançlar arasında ortaya çıkan uyuşmazlıkları gidermek ve böylece inançları birleştirmek, 1730 sayılı Yargıtay Yasası madde 17 ve 18 ile öngörülmüştür. İnançları birleştirme yoluna gitmenin gerekip gerekmediğine ise Birinci Başkanlık Divanı karar verir ( m. 20 ).

II - DİVAN KARARI

Yargıtay Birinci Başkanlık Divanı´nca alınan 25.2.1982 gün, 20 sayılı kararda şöyle denilmektedir: "1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanununun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesinden sonra bu kanunla kaldırılmış olan 4753 sayılı Kanunun 57. maddesine dayanılarak açılan tapu iptali ve geri alma davalarının görülmesinde Hukuk Genel Kurulu ve Birinci Hukuk Daireleri ile Beşinci Hukuk Dairesi kararları arasında aykırılık bulunduğu ve bu aykırılığın giderilmesi için içtihadı birleştirme yoluna gidilmesine Beşinci Huku Dairesi´nin 15.2.1982 günlü kararı ile karar verildiği Beşinci Hukuk Dairesi Başkanlığı´nın 15.2.1982 gün ve 47 sayılı yazılarından anlaşılmıştır. Yukarıda açıklanan duruma göre 1730 sayılı Yargıtay Kanununun 20/1. maddesi uyarınca içtihat aykırılığının, içtihadı birleştirme yoluyla Büyük Genel Kurul´da çözülmesi gerektiği" belirlenmiştir.

Görülüyor ki Divan kararı, inançları birleştirme yoluna gitmeyi gerektiren uyuşmazlığın yürürlükten kaldırılmış olan 4753 sayılı Yasanın 57. maddesiyle ilgili bulunduğuna ilişkin olup bu yönden her hangi bir duraksama asla söz konusu değildir.

III - İLGİLİ YARGISAL İNANÇLAR

Yargıtay Birinci Başkanlığı´nca dağıtılan 24.5.1982 Pazartesi, saat 9.30 ile ilgili gündem ve eklerine göre; inançları birleştirme yoluna gidilmesinde zorunluluk olduğu, Beşinci Hukuk Dairesi Başkanlığı´nın 15.2.1982 gün, 47 sayılı yazısı ile Birinci Başkanlığa bildirilmiştir. Bu yazıda sözü edilen Beşinci Hukuk Dairesi´nin 15.2.1982 günlü kararında, Birinci Hukuk Dairesi´nin kararının günü ve sayısı belirtilmiş değildir. Durum böyle olmasına karşın bu inançları birleştirme kararının girişinde Birinci Hukuk Dairesi´nin 3.3.1978 gün ve 1997/2342 sayılı kararından sözedilmesinin gerçekle bağdaşmamasının ötesinde "Yargıtay Büyük Genel Kurulunca kararlar arasında aykırılık" saptandığına ilişkin açıklama da bu yönden dayanaksız kalmaktadır. Dağıtılan gündeme ekli ve uyuşmazlık yaratan Birinci Hukuk Dairesi´nin kararı 5.12.1980 gün, 15063/15073 sayılıdır. Bu inançları birleştirme kararının girişinde sözü edilen karar ise, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu´nun 25.11.1981 gün, 228/758 sayılı kararında ele alınan ve yerel mahkemelerce direnilen Birinci Hukuk Dairesi´nin 3.3.1978 gün, 1997/2342 sayılı kararıdır.

1 - Birinci Hukuk Dairesi Kararı

Bu Özel Dairenin 5.12.1980 gün, 15063/15073 sayılı kararında şöyle denilmektedir: "Davalıya 4753 sayılı Yasa uyarınca 1950 yılında tahsis ve temlik olunan dava konusu taşınmazı davalının 1960 yılında haricen satıp üçüncü şahıslara devrettiği saptandığına ve böylece geri alma koşulları oluştuğuna göre, yazılı şekilde dava kabul olunarak davalı tapusunun iptali ile davacı Hazine üzerine tesciline karar verilmesinde isabetsizlik yoktur."

Besbelli ki, bu yargısal inancın konusu somut olayda; 4753 sayılı Yasanın yürürlüğü sırasında 57. madde uyarınca "tapu iptali ve geri alma" koşulları oluşmuştur.

2 - Beşinci Hukuk Dairesi Kararı

Bu Özel Dairenin 25.9.1981 gün, 4245/9174 sayılı ( ki, inançları birleştirme kararının girişinde 4245 rakamı yerine yanlışlıkla 2445 diye yazılmıştır ) kararında ise şöyle denilmektedir: "19.7.1973 gününde yürürlüğe girmiş olan 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Kanununun 235/A maddesine göre ( 4753 sayılı Kanunun bütün ek ve değişiklikleri ile birlikte kaldırılmış ) ayrıca 1757 sayılı Kanun Anayasa Mahkemesi´nin 17.10.1976 günlü, 42/48 sayılı kararı ile iptal edilmiş olduğundan ve sözü geçen kararda verilen bir yıllık süre içinde bu konuda yeni bir yasa da çıkarılmadığından ve bu durumda Hukuk Genel Kurulu´nun 18.5.1977 günlü ve 14-1960/489 sayılı kararında belirtildiği üzere 4753 sayılı Yasa hükümleri kendiliğinden yürürlüğe girmeyeceğinden ve karar tarihinde yürürlükte olmayan bir yasanın hükümlerine tutunarak karar verilemeyeceğinden 4753 sayılı Yasaya dayanılarak açılan davanın kabul edilmesine olanak yoktur..."

Görülüyor ki; bu Özel Daire, yasanın karar gününde yürürlükten kalkmasını inancına temel almış ve böylece yürürlükte olmayan bir yasa hükmüne tutunarak karar verilemeyeceğini belirtmiştir.

3 - Hukuk Genel Kurulu Kararı

Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi´nin 3.3.1978 gün, 1978/1997-2342 sayılı, "4753 sayılı Yasaya göre üç parça taşınmazın geri alınması istenmiştir. Bunlardan Çavdar Mevkii´nde iki taşınmazla ilgili isteğin kabulünü haklı gösteren yasal koşulların ( 4753 sayılı Yasa m.57 ) gerçekleştiği tespit edilmeden, davanın kabulü" doğru değildir yolundaki bozma ilamına yerel mahkemece direnilmesi ve davalılar vekilinin temyizi üzerine verilen Hukuk Genel Kurulu´nun 25.11.1981 gün, 228/758 sayılı kararında şöyle denilmektedir: "Tarafların iddia ve savunmalarına, dosyadaki belgelere, Özel Daire bozma ilamında gösterilen gerektirici nedenlere ve özellikle bu davanın açıldığı tarihte davacının geri alma hakkının gerçekleşmiş olması halinde, sonradan davanın kaynaklandığı yasanın Anayasa Mahkemesi´nce iptal edilmesinin gerçekleşen dava hakkını ortadan kaldırmayacağına, zira hak doğduktan sonra davanın geç açılmasının sonucu etkilemeyeceğine ve her dava açıldığı gündeki hukukî duruma göre çözülmesi gerektiğine göre, Özel Daire bozma ilamına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır, bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır."

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bozmaya uyulması gerektiğini belirttiği için, iki taşınmazla ilgili davanı reddi sözkonusu olmaktadır. Dava hakkının varlığı yönünden mahkeme ile özel daire arasında bir uyuşmazlık bulunmadığına göre, yan gerekçenin belirtilmesine asla gereksinim yoktur. Çünkü, Özel Daire iki parça taşınmazla ilgili olarak "tapu iptal ve geri alma" koşullarının oluşmadığını bildirmiş ve hükmü bu yönden bozmuştur. Yerel mahkeme ise oluştuğunu belirtmiş ve eski kararında direnmiştir. Ne var ki, Hukuk Genel Kurulu bozmanın yerinde olduğunu vurgulamıştır. Dava, 4753 sayılı Yasadan kaynaklandığı halde Genel Kurul kararında, Anayasa Mahkemesi´nce 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Yasasının iptal edildiğinden sözedilmesinde yerindelik bulunmadığı besbellidir.

IV - YARGISAL İNANÇLAR ARASINDAKİ KARŞITLIK

Yukarıda açıklık ve seçiklikle gözler önüne serildiği üzere yalnızca Birinci Hukuk Dairesiyle Beşinci Hukuk Dairesi´nin kararları arasında giderilmesi gereken bir karşıtlık, bir uyuşmazlık vardır.

V - TAPU İPTALİ VE GERİ ALMA KOŞULLARININ OLUŞMASI

Önemle vurgulayalım ki, her olaya bağlanan hukuksal sonuçların, o olayın meydana geldiği günde yürürlükte bulunan yasa hükümleri uyarınca belirlenmesi gerekir. Bir yasa sonradan yürürlükten kaldırılsa bile, eğer gerçekleşen olaya bağlanan hukuksal sonuçlar, o yasanın yürürlükte bulunduğu sırada oluşmuşsa, işte bu durumda uyuşmazlık, sonradan yürürlükten kaldırılmış olan yasa hükümleri çerçevesinde çözüme bağlanır. Yurttaşlık Yasasına ilişkin yürürlük ve Uygulama Yasası madde 1, bu yargıyı apaçık doğrulamaktadır. Öyleyse, 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Yasası ( m. 235/a ) ile yürürlükten kaldırılan 4753 sayılı Yasada yer alan 57. maddenin, az önce sözü edilen 1757 sayılı Yasanın yürürlüğe girdiği 19.7.1973 gününe değin oluşan ve sonuçları gerçekleşen olaylara da uygulanacağında asla duraksamaya yer yoktur.

Anayasa Mahkemesi´nce iptal edilen 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Yasasının 211. maddesi hükmü de gözetilince, iptal kararıyla belirlenen bir yıllık süre içinde yeni bir yasanın çıkarılmamasından ötürü, 1757 sayılı Yasa 10.5.1978 gününde yürürlükten kalkmış ve böylece varlığını yitirmiş bulunduğundan, yalnızca 10.5.1978 gününe değin "tapu iptal ve geri alma" koşulları oluşmuşsa, işte bu durumda da 4753 sayılı Yasanın 57. maddesinin uygulanacağı çok belirgindir.

Şu durum karşısında, bu anlatılanlarla sınırlı olarak Hazine´ce 4753 sayılı Yasanın 57. maddesi uyarınca "tapu iptal ve geri alma" davasının açılabileceğini kabul etmek gerekir.

VI - GERÇEKTEN SAPMA

Bu inançları birleştirme kararının kimi yerlerinin gerçek durumla bağdaşmadığını belirtmek, kutsal görevimin ve aydın onurumun gereğinden sayarım. Şöyle ki; yukarıda da apaçık saptandığı üzere inançtan birleştirmenin konusu, yalnızca 4753 sayılı Yasanın 57. maddesine dayanarak "tapu iptali ve geri alma" davası açılıp açılmayacağının belirlenmesine ilişkin idi. Büyük Genel Kurulca da, yargısal inançlar arasında görülen karşıtlık, yalnızca 57. maddeyle ilgili bulunuyordu. Nitekim, görüşmeler sırasında Yedinci Hukuk Dairesi Başkanı´nın açıklaması üzerine, Büyük Genel Kurula başkanlık eden Birinci Başkan da, 25 yıllık "takyit" süresinin, inançları birleştirme konusu dışında olduğunu açıklık ve seçiklikle vurgulamış idi. Yineleyerek belirtelim ki, Yargıtay Büyük Genel Kurulu´nun önüne gelen ve gündemi oluşturan sorun, yalnızca 4753 sayılı Yasanın 57. maddesine dayanarak Hazine´nin "tapu iptali ve geri alma" davasını açıp açamayacağına" ilişkin idi. Tartışmalar da bu madde açısından yapılmış ve konu 57. madde yönünden ve de Hazine´nin "dava açıp açamayacağı" biçimde oylanmış, böylece bir sonuca varılmış idi. Şu durum karşısında 4753 sayılı Yasanın 58. maddesinin de inançları birleştirme kararının kapsamına sokulmasının, gerekçe ve sonuç içinde gösterilmesinin, gerçek durumla asla bağdaşmadığını dile getirmek kaçınılmaz olmuştur. Tüm bu açıklamalara göre, inançları birleştirme kararına geçirilen 4753 sayılı Yasanın 58. maddesine yönelik düşünceler yokluk anlatır ve hukuksal yönden hiç bir değer taşımaz. O nedenle de bağlayıcı güçten tamamen yoksundur.

Bunun gibi "...aynı Kanunun 57 ve 58. maddelerinde yer alan kısıtlamaları ( takyitleri ), bu kanun yürürlükten kalktıktan sonra da varlığını saklı tuttuğuna" ilişkin açıklamalar, yalnızca Hazine´nin 57. maddeye dayanan "tapu iptali ve geri alma" davası açılması ile sınırlı inançları birleştirmenin ve görüşmelerin ve de oylamanın dışında kalmakta olup o nedenle gerçekle bağdaşmamaktadır. Öyleyse, yokluk anlatan ve inançları birleştirme kararında yer alan bu açıklamanın bağlayıcı gücü yoktur.

VII- SONUÇ

Yukarıdan beri sıralanan bilgilerin ışığında belirtmek gerekirse; 4753 sayılı Yasa, 1757 sayılı Yasa ile yürürlükten kalkmış, varlığını yitirmiştir. Öyleyse, o yasada yer alan hak ve yükümlülüklerin bugün bile varlığını koruduğu yollu düşüncenin ne mantıksal ve ne de hukuksal temeli bulunmaktadır. 4753 sayılı Yasanın yürürlükten kalktığı günden ve öte yandan 1757 sayılı Yasanın yürürlükten kalkmış olduğu günden sonra 57 ve 58. maddeyi ayakta tutmak olanaklı değildir. Gerçekte de, belirlenen günlerden sonra "tapu iptali ve geri alma" koşullarının oluştuğunu, deyim yerinde ise ölen, varlığını yitiren 57 ve 58. maddelere göre saptamak demek, bu yasa hükümlerini yürürlükte tutmak anlamına gelir ki, böylece Yargıtay yasa koyucunun yetki alanına el atmış olur. "Yetki gasbının" ise, hukukumuzda asla yeri yoktur. Anayasa Mahkemesi´nce bir yıl içinde yeni bir yasa çıkarması olanağı kendisine tanınan yasa koyucunun bu süre içinde yasa çıkarmaması, yargı erkinin onun yerine geçip ölen, varlığını yitiren yasa hükümlerine yürürlük tanımasına bir hak, bir yetki vermez. Burada, Anayasa´da yer alan güçler ayırımı asla gözardı edilemez.

Şu yöne de değinmekte açıkça yarar ve üstelik zorunluluk vardır: Aralarında karşıtlık olduğu sonucuna varılan inançların konusunu oluşturan davalar. 1757 sayılı Yasanın iptalinden ve yürürlükten kalkmasından önce açılmıştır. Böylece "iptal ve geri alma" koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği olmuş bitmiş olaylar yönünden tartışma konusu yapılmıştır. O nedenle birleştirilecek inançların kapsadığı somut olaylar bir yana itilerek, eş deyişle soyutlanarak, inançların birleştirilmesi yoluna gidilemez. İleride, yürürlükten kalkm yasa hükümlerine tutunarak "tapu iptal ve geri alma" koşullarının oluştuğunun saptanacağı yolundaki düşünce, hukuksal dayanaktan yoksundur.

Yineleyerek vurgulayalım ki. Büyük Genel Kurul´ca aralarında karşıtlık bulunduğu sonucuna varılan Birinci Hukuk Dairesi´nin 5.12.1980 gün, 15063/15073 sayılı ilamının konusu somut olayda, Hazine´nin "iptal ve geri alma" koşullarının 1960´da oluşmasından ötürü 4753 sayılı Yasanın 57. maddesine işlerlik tanınmıştır. Beşinci Hukuk Dairesi´nin 25.9.1981 gün, 4245/9174 sayılı ilamının konusu somut olayda davanın açıldığı günde Hazine´nin "iptal ve geri alma" koşulları oluşmuş, ne var ki, bu özel daire, karar gününde yürürlükten kalkmış olan yasa hükmüne tutunarak karar verilemeyeceğini belirtmiştir.

Hukuk Genel Kurulu´nun 25.11.1981 gün, 228/758 sayılı ilamında, davanın açıldığı günde Hazine´nin geri alma hakkının gerçekleşmesi durumunda sonradan davanın kaynaklandığı yasanın iptal edilmesinin ve böylece yürürlükten kalkmasının gerçekleşen dava hakkını ortadan kaldırmayacağı vurgulanmıştır. Yukarıda anılan kararlarda belirlenen inançlar arasındaki aykırılığın, inançları birleştirme yoluyla giderilmesi sözkonusu olduğuna göre, bunların dışına taşılamaz. O nedenledir ki, tartışmalar bu yönden yapılmış ve oylama da buna göre, Hazine´nin dava hakkı var mıdır, yok mudur biçiminde yapılmış ve Çoğunluk, oylarını vardır yolunda kullanmıştır. Durum böyle olduğu halde, inançları birleştirme kararında, bu gün bile 4753 sayılı Yasanın 57. ve 58. maddelerinin yürürlükte olduğu anlamındaki sözcük dizilerine yer verilmesi, apaçık gerçek duruma aykırıdır.

Özetlersek, yasa hükümlerinin yürürlükten kalkmasından önce gerçekleşen olaylar nedeniyle "tapu iptal ve geri alma" koşulları oluşmuşsa, işte ve yalnızca böyle bir durumda Hazine´ye dava hakkı tanınabilir. Mustafa Reşit KARABASAN

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi Başkanı

KARŞI OY YAZISI

4753 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca, muhtaç çiftçiye dağıtılıp, tapuda adına tescil edilen taşınmazın, anılan Yasanın 57. ve 58. maddelerine göre Hazine´ce geri alınmasına ilişkin koşullar oluşunca, geri alınması ve tapu iptali davası borçlanma tarihinden 25 yıl süreyle açılabilecektir.

İçtihadı birleştirmeye konu olan olaylarda, bu tür davalar açılmıştır.

Davaların yasal dayanağını oluşturan bu yasa hükümleri, kamu yararı düşüncesiyle konulmuş, buyurucu kurallardır.

Davaların yürütülmesi sırasında, 1757 sayılı Yasa 19 Temmuz 1973 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu Yasanın 235. maddesi, cereyan etmekte bulunan davaların yasal dayanağını oluşturan 4753 sayılı Kanun ile ek ve tadillerini yürürlükten kaldırmıştır. Böylece davalar henüz karara bağlanmadan yasal dayanakları ortadan kalkmış olmaktadır. Ne var ki, 1757 sayılı Kanun 211/1. maddesinde, "4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu... uyarınca dağıtılan topraklar bu kanunun, dağıtılan topraklara ilişkin hükümlerine tabidir" denildikten sonra, 2. fıkrada, "Bu suretle dağıtılmış olup ta kanunlarındaki sebeplerden biri ile geri alınması gereken topraklar için, ilgili bakanlığın dava hakkı saklıdır" hükmü getirilmiş olduğundan, 4753 sayılı Kanunun 57. 58. maddelerinden kaynaklanan dava hakkı, devam ettirilmiş iken, bu kerre 1757 sayılı Yasanın tümü, Anayasa Mahkemesi´nin 17.10.1976 tarih ve 42/48 sayılı kararı ile iptal edilmiş ve bir yıllık süre içerisinde yeni yasa da çıkarılmamış bulunmaktadır. Bu durum karşısında, 1757 sayılı Kanunun yürürlükten kaldırdığı ve ancak meriyeti zamanında gerçekleşen 57-58. maddeden doğan geri alma haklarını koruduğu 4753 sayılı Yasa, iptal kararının yürürlüğe girmesiyle tam anlamıyla ortadan kalkmıştır. Öte yandan, 1757 sayılı Yasanın ilgili hükümlerinin dahi kamu yararı düşüncesiyle konulduğu ve "hükümlerini derhal icra edeceği" intikal hukukunun belirgin kurallarındandır. Ayrıca 1757 sayılı Yasanın iptaliyle, 4753 sayılı Yasanın yeniden ve kendiliğinden yürürlüğe girmeyeceği de ortadadır. Kaldı ki, Anayasa´nın 152. maddesi uyarınca iptal kararı geri yürümez. Yürürlüğe girdiği tarihten itibaren geçerlidir ve hüküm ifade eder ve eldeki davaları da etkiler.

Bu durum karşısında, davanın yasal dayanağının kalmadığını ve bu konuda bir düzenleme boşluğunun doğduğunu kabul etmek zorunludur. O halde, uyuşmazlığı hangi yasal dayanağa göre çözmek lazımdır? Bazı sayın üyelerin önerdikleri gibi her davanın açıldığı tarihteki yasa hükmüne ve binaenaleyh olayda 4753 sayılı Kanunun 57 ve 58. maddesine göre çözülmesi gerektiği şeklindeki düşüncelere, yukarıda açıklanan safahat, intikal hukuku kuralları ve yürürlükten kaldırılan ve kaldıran yasaların ilgili hükümlerinin kamu yararı düşüncesiyle konulması karşısında, bizce olanak bulunmamaktadır.

Burada yapılacak iş, Medenî Kanunun 1. maddesi uyarınca ortaya çıkan düzenleme boşluğunu doldurmaktan ibarettir. Gerçekten, hüküm zamanında uyuşmazlığa uygulanacak bir yasa hükmü kalmamıştır. Böyle hallerde hakim. Medenî Kanunun 1. maddesi uyarınca, "... kendisi vazu kanun olsaydı, bu meseleye dair nasıl bir kaide vazedecek idiyse, ona göre hükmeder".

Gerçekte ortadan kaldırılan 4753 sayılı Kanunun 57-58. maddesi ve iptal edilen m. 211, verilen toprakların işlenmesini amaçlayan ve işlemeyenlere, hukukî yaptırım uygulayan ve bu itibarla kamu yararını gözeten hükümlerdir. O halde, düzenleme boşluğunun, bu hükümler paralelinde doldurulması, mevzuat üzerindeki tasarruflardan, zamanı vukuunda yasalara karşı çıkanların yararlandırılmaması, aksine, onlara hukukî yaptırım uygulanması ve ülke gerçeklerinin gözönünde tutulması gibi düşüncelerle 57. madde içeriğine uygun bir çözümün yeğlenmesi adalet ve nesafete uygun düşer.

Bu değişik gerekçeyle, Hukuk Genel Kurulu Kararında belirtilen görüşün benimsenmesi gerekir düşüncesindeyim.


IBK. 14.09.1981 T. E: 1, K: 3

DAVA : Hazine aleyhine, Türk Medeni Kanununun 917/1. maddesi uyarınca açılacak tazminat davasının tabi bulunduğu Borçlar Kanununun 60/1. maddesinde yazılı zamanaşımı sürelerinin başlama gününe ilişkin Hukuk Genel Kurulu´nun 26.9.1962 tarih ve 4/21-76 sayılı kararı ile 4. Hukuk Dairesi´nin 21.11.1964 tarih ve 1963/6051- 5466 sayılı kararı arasında ortaya çıkan içtihat aykırılığının içtihatların birleştirilmesi yolu ile giderilmesi Hukuk Genel Kurulu´nun 8.5.1981 tarih ve 4-548 sayılı kararı ile istenilmiştir.

1730 sayılı Yargıtay Kanununun 18, 19/7 ve 20. maddeleri hükümleri gereğince 14.9.1981 günü toplanan Yargıay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu´nda, yukarıda anılan kararlar arasında içtihat aykırılığı bulunup bulunmadığı konusunda ön sorun olarak görüşme açılmış olup Raportör Üyenin açıklamaları dinlendikten sonra aşağıda yazılı sonuca varılmıştır.

KARAR : Hukuk Genel Kurulu´nun 8.5.1981 tarih ve 4-548 sayılı kararının özeti şeyledir:

Kurul´un evvelce verdiği 26.9.1962 tarih ve 4/21 sayılı kararında, ( Borçlar Kanununun 60/1. maddesi uyarınca zarar ve sorumluyu öğrenme tarihinden itibaren bır yıl ve her halde zararı meydana getiren eylemin işlenmesinden başlayarak on yıl geçtikten sonra dava zanaşımına uğrar. Mahkemenin, Borçlar Kanununun 60/1. maddesi gereği, davacının zarar ve sorumlusunu gerçekten öğrendiği tarihi araştırması ve sonucuna göre karar verimesi gerekir ) denildiği halde, 4. Hukuk Dairesi´nin 21.11.1964 tarih ve 1963/6051-5466 sayılı kararında, ( zararın gerçekleştiği gün malın mamelekten çıktığı gündür. Çünkü, Medeni Kanunun 917. maddesine göre, Hazineden tazminat istenebilmesi için zararın gerçekleşmesi şarttır ) içtihadında bulunulmuştur. Anılan Özel Daire, ( Borçlar Kanununun 60/1. maddesinde yazılı on yıllık zamanaşımı süresinin zararı oluşturan eylemin işlenmesi tarihinden başlayacağı ) tarzındaki görüşün sonradan çoğunluk kazandığına işaret edilerek, Borçlar Kanununun 60/1. maddesinde öngörülen zamanaşımının başlama tarihin bakımından bu görüşler arasındaki aykırılığın, 4. Hukuk Dairesi´nde oluşan yeni temayül dahi gözetilmek suretiyle içtihadı birleştirme yolu ile giderilmesi istenilmiştir.

İçtihadı birleştirme konusu yapılan Hukuk Genel Kurulu´nun 26.9.1962 tarih ve 4/21-76 sayılı kararı, karar düzeltme yolu ile anılan Kurul´un 23.1.1963 tarih ve 4/64-14 sayılı kararı ile ortadan kaldırılmıştır.

Türk Medeni Kanununun 917/1. maddesi gereğince Hazine aleyhine açılacak tazminat davasının tabi bulunduğu on yıllık zamanaşımı süresinin haksız eylemin işlendiği tarihten başlayacağı yolunda ortaya çıktığına işaret olunan ve 4. Hukuk Dairesi´nin temayülünü belirten bir kararın mevcut olmadığı yapılan araştırmadan ve sözü geçen Daire Başkanının açıklamasından anlaşılmıştır.

1730 sayılı Yargıtay Kanununun 17/2-b maddesinde, içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilebilmesi için, ( benzer olaylarda birbirine uymayan kararlar verilmiş bulunması ) şartı aranmaktadır. Keza, aynı Kanunun 19/7. maddesinde ( birbirine aykırı kararlardan ) söz edilmektedir.

Hukuk Genel Kurulu´nun içtihadı birleştirme isteğine dayanak yapılan kararlardan 26.9.1962 tarihli olanı karar düzeltme yolu ile ortadan kaldırıldığına göre bu kararın gerekçesinde yer alan görüş ele alınarak içtihadı birleştirme yoluna gidilmesi mümkün bulunmamaktadır. Ortadan kaldırılmış karar üzerine tartışma da açılamaz.

Yargıtay´ın bir dairesinde beliren yeni bir temayül karar biçimine dönüşmedikçe nazara alınamaz ve temayüle göre içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilemez.

Bu durum karşısında, 26.9.1962 ve 21.11.1964 tarihli kararların içerikleri bakımından aralarında içtihat aykırılığı bulunup bulunmadığının incelenmesine gerek kalmamaktadır.

O halde, şartların gerçekleşmemesi nedeni ile İçtihadı Birleştirme Kararı verilmesine yer bulunmamaktadır.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan durum karşısında, Türk Medeni Kanununun 917/1. maddesi uyarınca Hazine aleyhine açılacak tazminat davasının tabi bulunduğu ve Borçlar Kanununun 60/1. maddesinde yazılı zamanaşımı sürelerinin başlama tarihleri yönünden Hukuk Genel Kurulu ile 4. Hukuk Dairesi kararları arasında giderilmesi gereken içtihat aykırılığı olmadığına ve bu nedenle İçtihadı Birleştirme Kararı verilmesine yer bulunmadığına, 14.9.1981 gününde, iki aykırı oya karşı çoğunlukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 14.09.1981 T. E:1981/1, K:1981/3


IBK. 24.04.1978 T. E: 3, K: 4

DAVA : 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu`nun yürürlüğe girmesinden sonra, kat irtifaki veya kat mülkiyeti kurulmasına ilişkin olarak noterlerce düzenlenen satış vaadi sözleşmelerinin geçerli olup olmadığı konusunda, Hukuk Genel Kurulu`nun 4.7.1973 gün ve 971/1-388-598 sayılı, 17.9.1975 gün ve 1973/1- 1076-992 sayılı, 26.6.1976 gün ve 1976/1-1853-2340 sayılı ve 13.10.1976 gün ve 1975/13-108-2617 sayılı kararlarıyla 1 inci, 13 üncü, 14 üncü ve 15 inci Hukuk Daireleri Kararları arasında aykırılık bulunduğuna ve bu aykırılığın içtihadı birleştirme yoluyla giderilmesine Hukuk Genel Kurulunca 27.1.1978 günlü toplantıda 1977/1-102 sayı ile karar verilmesi ve konunun gündeme alınması için Birinci Başkan vekilinin 27.2.1978 gün ve 1977/1-102 sayılı başvurması üzerine, Yargıtay Birinci Başkanlığı 9 Mart 1978 günlü yazısıyla, beliren içtihat aykırılığının 1730 sayılı Yargıtay Yasası`nın 20/1 inci maddesi gereğince içtihadı birleştirme yoluyla çözülmesi Yargıtay Büyük Genel Kuruluna intikal etmiştir.

24.4.1978 gününde toplanan Büyük Genel Kurulda, arsa payı karşılığı kat yapımı sözleşmesine ilişkin 15 inci Hukuk Dairesi Kararlarının içtihadı birleştirmenin dışında bırakılmasına üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildikten sonra, yukarıda sözü edilen Hukuk Genel Kurulu kararlarıyla Yargıtay 1 nci Hukuk Dairesinin 23.2.1971 gün ve 1971/1044-1004 sayılı, 26.4.1971 gün ve 3350-2278 sayılı, 22.5.1972 gün ve 4629-3600 sayılı, 3.07.1973 gün ve 5970-5720 sayılı, Yargıtay 13 üncü Hukuk Dairesi`nin 22.3.1974 gün ve 1974/701-683 sayılı ve Yargıtay 14 üncü Hukuk Dairesinin 11.4.1974 gün ve 1974/966-968 sayılı, 4.11.1975 gün ve 1975/3673-4866 sayılı kararları arasında içtihat aykırılığı bulunduğuna ve içtihadın birleştirilmesi gerektiğine oybirliğiyle karar verilerek konunun esası görüşüldü:

KARAR : 1 - Hukuk Genel Kurulu`nun 4.7.1973 gün ve 1971/1-388-598 sayılı, 17.9.1975 gün ve 1973/1-1076-992 sayılı ve 23.6.1976 gün ve 976/1-1853-2340 sayılı kararlarıyla 1 inci ve 14 üncü Hukuk Dairelerinin yukarıda anılan kararlarında, henüz kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurulmadan önce, noterlerce düzenlenen bağımsız bölüm satış vaadi sözleşmeleri, kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurmaya ilişkin olduğundan Kat Mülkiyeti Kanunu`nun 10 uncu ve 14 üncü maddeleri uyarınca tapu memuru tarafından düzenlenmesi gerektiği gerekçesiyle şekil hükmüne aykırılıktan geçersiz sayılmıştır.

Buna karşın, Hukuk Genel Kurulu`nun 13.10.1976 gün ve 975/13-108-2617 sayılı kararı ile 13 üncü Hukuk Dairesinin sözü edilen kararında ise, noterlerce düzenlenen bu tür bağımsız bölüm satış vaadi sözleşmeleri bir taşınmazın satış vaadi sözleşmesinden ibaret bulunduğu ve bu nedenle noterlerce yapılabileceği ve geçerli olduğu kabul edilmiştir.

Şu duruma göre, kararlar arasındaki aykırılık noterlerce düzenlenen ve bağımsız bölüm satış vaadi denilen sözleşmenin niteliğinin belirlenmesinden doğmaktadır.

II - 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu`nun, 1, 2 ve 3 üncü madeleri gereğince kat mülkiyeti, tamamlanmış bir yapının ayrı ayrı ve başlıbaşına kullanmaya elverişli bölümleri üzerinde kurulmuş arsa payı ve ana taşınmazdaki ortak yerlerle bağlantılı, bağımsız, özel bir mülkiyet hakkıdır. Kat irtifakı, yapılmakta bulunan veya ileride yapılacak olan bir yapının, bağımsız bölümleri üzerinde, yapı tamamlandıktan sonra tesis edilecek kat mülkiyetine esas olmak üzere arsa payına bağlı olarak kurulan bir irtifak çeşididir.

İçtihadı birleştirmeye neden olan kararlarda sözü edilen bağımsız bölüm satış vaadi, inşa edilecek veya edilmekte olan binalardaki katlara ilişkindir. Topraktan kat satışı denilen bu hukuki ilişki; bir eser ( istisna ) sözleşmesi değil, bir satım sözleşmesidir. Çünkü bunda önceden belli bir projeye göre işin yerine getirilmesi söz konusudur ve emek ( çalışma ), satılan kat için özel bir nitelik taşınmamaktadır. Bu nedenle sözleşmede emek değil, nesne teslimi edimi üstün bulunmaktadır.

2 - Binada kat mülkiyeti kurulmuş ise, kat malikinin bağımsız bölümünü başkanlarına devir ve temlike ve satış vaadinde bulunmaya yetkili olduğunda ve satış vaadi sözleşmesinin noterlerce düzenleneceğinde doktrinde ve uygulamada bir duraksama ve uyuşmazlık yoktur. Çünkü kat mülkiyetinin kurulmasıyla Kat Mülkiyeti Kanunu`nun 13/4 üncü maddesi gereğince her bağımsız bölüm, ayrı bir taşınmaz niteliği kazanır. Kat malikleri sahibi oldukları bağımsız bölümler üzerinde Medeni Kanunun maliklere tanıdığı yukarıda anılan işlemleri yapmaya yetkilidirler. Taşınmazda kat irtifakı kurulmuş ise bunun da satış vaadine konu olması ve sözleşmenin noterlerce düzenlenmesi mümkündür.

3 - İçtihat aykırılığı kat mülkiyeti ya da kat irtifakı henüz kurulmadan önce yapılan bağımsız bölüme ilişkin kat mülkiyeti veya irtifakı satış vaadi sözleşmeleri hakkındadır.

Burada öncelikle açıklığa kavuşturulması gerekli olan yön, kat mülkiyeti kütüğüne henüz tescil edilmeyen ve böylelikle ayrı bir taşınmaz mal niteliği kazanmayan bir bağımsız bölümün ya da bir bağımsız bölüme ilişkin henüz kurulmamış kat irtifakının satışı vaadinin hukuken geçerli ve mümkün olup olmadığı konusuna ilişkindir.

Kat Mülkiyeti Kanununda, kat irtifakı ve kat mülkiyetinin başkasına ne yolla devir ve temlik edileceğine ilişkin bir hüküm bulunmadığından, bağımsız bölümler üzerinde kurulacak kat mülkiyetinin ya da kat irtifakının satışı vaadinin ( kurulmadan sonraki devir ve temlik işleminde olduğu gibi ) genel hükümlere göre karara bağlanması gerekir.

Ana taşınmazda henüz kat mülkiyetinin ya da kat irtifakının meydana gelmediği bir evrede, bağımsız bölümün devri için satış vaadi sözleşmesi yapılmasına eşya hukuku ve Borçlar Kanunu yönünden engel bir hüküm bulunmamaktadır. Kuşkusuz kat mülkiyeti veya kat irtifakı tapu kütüğüne tescil edilmediğinden ayni hak olarak tapuda satım ve başkası adına tescili mümkün değildir. Fakat asıl satım sözleşmesinin yapılmasına yönelik olarak taraflar arasında borçlandırıcı ( iltizami ) bir kişilik kuran bağımsız bölüm satış vaadi sözleşmesi bu halde de yapılabilir. Sözleşme yapma ve vaadi, bir sözleşme olarak genellikle sözleşmeler hakkındaki hükümlere bağlıdır. Borçlandırıcı sözleşmelerin konusuna ilişkin genel sınırlar, Borçlar Kanunu`nun 19 ve 20 nci maddelerinde gösterilmiştir. Bunlara göre konusu ahlaka, kamu düzenine kişilik haklarına aykırı ve konusu imkansız olan sözleşmeler yapılamaz. Konumuzdaki bağımsız bölüm satış vaadi, yasalara aykırı olmadığı gibi objektif anlamda imkansız da değildir. Satış konusunun ifa zamanında var olması veya satıcının tasarrufunda bulunması yeterlidir. Satış vaadine konu olan bağımsız bölümün ifa zamanında var olması mümkün bulunduğundan sözleşme geçersiz değildir. Çünkü satışı vaat eden yüklenicinin inşaatı bitirmesi, taşınmaza tek başına malik ise kendisinin kat mülkiyetini kurması ve bağımsız bölüm satım sözleşmesi yapması ve taşınmazı tapuda temlik etmesi, taşınmazda ortak paydaşlar varsa onlarla anlaşarak kat mülkiyetini kurması bağımsız bölümü alıcıya satması olanağı bulunduğundan objektif imkansızlık yoktur. Kat irtifakı için de durum böyledir.

Nitekim Yargıtayın yerleşmiş içtihatları gereğince, bir kimsenin, başkasına karşı, malik olmadığı bir taşınmazı iktisap ederek satışını vaat etmesi, malik olduğu bir taşınmazın belirli bir parçasını parselleyip bağımsız bir taşınmaz olarak tapuya tescil edilmesinden sonra satışının vaadi ve iştirak halindeki taşınmazda belli bir payın satışı vaadi sözleşmeleri geçerli sayılmıştır.

Bu nedenlerle kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurulmadan ve bağımsız bölüm ayrı bir taşınmaz niteliği kazanmadan önce de, bir bağımsız bölümün satışı vaadi geçerlidir.

4 - Satış vaadi konusu bağımsız bölüme tahsis edilecek arsa payı oranının bilirkişi görüşünden yararlanmak yoluyla belirlenmesi her zaman mümkün bulunduğundan bağımsız bölüme düşen arsa payı oranının satış vaadi sözleşmesinde belirlenmemiş olması da sözleşmenin geçerliliğine engel değildir. Çünkü Kat Mülkiyeti Kanunu`nun 3 üncü maddesinin 2 nci bendi gereğince arsa payı kat mülkiyetine konu olan ana yapının değerinin bağımsız bölümün değerine olan oranıyla belli edilmek gerekir. O nedenle bağımsız bölüm satış vaadi sözleşmesi, başlangıçta arsa payı ile bağlantılı veya bağlantısız olarak, eş deyişle arsa payı gösterilerek veya gösterilmeksizin de yapılabilir.

5 - Sözleşmenin hangi resmi memur tarafından düzenlenmesi gerektiği sorununa gelince: Henüz kat mülkiyeti ya da kat irtifakı kurulmadan bağımsız bölüm satış vaadi sözleşmesiyle satış vaadinde bulunan, ileride kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurulması sonucu malik olacağı bağımsız bir bölümün satım sözleşmesini yapmayı borçlanmaktadır. Burada bir taşınmaz satış vaadi sözleşmesi söz konusu olduğundan 1512 sayılı Noterlik Kanunu`nun 60 ncı maddesinin 3 üncü bendi gereğince bu işlemi noterler yapmaya yetkilidirler.

Görüşmeler sırasında, bu tür satış vaadi sözleşmelerini geçersiz sayan Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Hukuk Daireleri Kararlarında söylendiği gibi, bağımsız bölüm satış vaadi sözleşmesinin, kat irtifakı, ya da kat mülkiyeti kurmaya ilişkin veya kurma vaadine ilişkin sözleşme olduğu, bundan dolayı noterde değil, Kat Mülkiyeti Kanunu`nun 10, 13 ve 14 üncü maddeleri gereğince tapu memurunca yapılması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, kurul çoğunluğu tarafından bu görüşün dayandığı gerekçeler, aşağıda açıklanan nedenlerden dolayı kabul edilmemiştir.

Gerçekten, 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu`nun 10, 13 ve 14 üncü maddeleri gereğince, kat mülkiyeti ya da kat irtifakı, tapu memuru tarafından düzenlenecek resmi senet ( sözleşme ) ve tapu siciline tescili ile kurulur. Ne var ki, bağımsız bölüm satış vaadi sözleşmesiyle kat mülkiyeti ya da kat irtifakı kurulmamakta sadece ileride kat mülkiyeti ya da kat irtifakı kurulacak bağımsız bölümün satışı vaat edilmektedir. Sözü edilen satış vaadi sözleşmesinin Kat Mülkiyeti Kanunu`nun 10-14 üncü maddelerinde düzenlenmiş olan kat mülkiyeti ve kat irtifakı kurma işlemi ve sözleşmesiyle bir ilgisi ve benzerliği yoktur. Bunlar şekil bakımından olduğu kadar esas ve konu yönünden de farklı ve ayrı işlemlerdir. Kat Mülkiyeti Kanunu`na göre kat mülkiyeti veya kat irtifakının kurulabilmesi için yalnız taşınmaz malikinin bu husustaki tek taraflı irade açıklamasının veya taşınmazın bütün paydaşlarının bu konuda aldıkları kararın sözleşme denilen resmi senetle tespiti gereklidir. Daha önce 3 üncü kişiye karşı bağımsız bölüm satış vaadi yapılmış olsa bile lehine satış vaadinde bulunulan kişi, bu işlemlere katılmaz. Kat mülkiyeti veya kat irtifakı kurmak için senet düzenlenmesi, taşınmaz maliki veya malikleriyle 3 üncü kişi arasında herhangi bir hukuki ilişki yaratmaz. Burada taşınmaz malikinin değişmesi söz konusu olmadığı gibi bir mülkiyet devri işlmi de yer almaz. Şu halde satış vaadi sözleşmesi, Kat Mülkiyeti Kanunu`nun 10 uncu ve onu izleyen maddelerinde düzenlenen kat mülkiyeti ya da kat irtifakı kurma sözleşmesi olarak nitelendirilemeyeceğinden bunun Kat Mülkiyeti Kanunu`nun 10, 13 ve 14 üncü maddelerindeki şekle bağlı olduğu hiç bir yönden kabul edilemez.

Bağımsız bölümler, bağımsız bir taşınmaz niteliğinde olduğundan, böyle bir bölümün satışı vaadi aslında bir taşınmaz satışı vaadinden başka bir şey değildir. Tarafların gerçek iradeleri de buna yöneliktir.

O nedenlerle bağımsız bölüme ilişkin kat mülkiyeti ya da kat irtifakı satış vaadi sözleşmesi, Noterlik Yasası`nın 60 ıncı maddesinin 3 üncü bendi gereğince noterler tarafından düzenlenebilir. Noterlerce düzenlenen böyle bir satış vaadi sözleşmesi geçerlidir ve tarafları bağlayıcı niteliktedir.

SONUÇ : 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu`nun yürürlüğe girmesinden sonra, ana taşınmazda henüz kat mülkiyeti ya da irtifakı kurulmadan önce, bağımsız bölüme ilişkin ve arsa payı ile bağlantılı veya bağlantısız, eş deyişle arsa payı belirlenmiş veya belirlenmemiş olarak noterlerce düzenlenen kat mülkiyeti ya da kat irtifakı satış vaadi sözleşmesinin geçerli olduğuna, bu tür bir satış vaadi sözleşmesinin tapu memurunca düzenlenmesinin zorunlu bulunmadığına, 24.4.1978 günlü ilk toplantıda 72 olumlu oya karşı 15 olumsuz oyla ve üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 24.04.1978 T. E:1978/3, K:1978/4


IBK. 17.04.1972 T. E: 8, K: 8

DAVA : 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununun 22/E maddesinin uygulamasında harici ( Tapu dışı ) işlemlere mahkemelerce geçerlilik izafe edilip edilmeyeceği hususunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 5/2/1969 tarih ve 1966/7-397esas, 1969/91 karar sayılı ilamı ile Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesinin 17/10/1968 tarih ve 1968/4419 esas, 1968/6799 karar sayılı ilamı arasında içtihat uyuşmazlığı bulunduğu bildirilmiş, sözü geçen ilamlar ve daire başkanlığının yazılı mütalaası Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kuruluna tevdi edilmiş olmakla tayin edilen 17/4/1972 gününde toplanan kurulda gereği görüşülüp düşünüldü :

KARAR : Yukarıda tarih ve numaraları belirtilen Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ilamı ile Yedinci Hukuk Dairesi ilamları arasında içtihat aykırılığı bulunduğu, Yedinci Hukuk Dairesinin 22/5/1964 tarihli, 3509/3537 sayılı ve ( tapudışı intikalin mahkemece geçerli sayılma yasağına ) mütedair başka bir ilamına karşı ısrarı tazammun eden mahkeme kararının bozulması ile ilgili olup kesinleşmiş Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ilamında; 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununun 22/E maddesinin uygulanmasında harici ( Tapu dışı ) işlemlere mahkemelerce geçerlilik izafe edilemeyeceği ve bu yönlerin araştırma ve inceleme konusu yapılamayacağı kabul edildiği halde, 965 yılından sonra müttehaz Yedinci Hukuk Dairesi ilamında; bu kabil satışların mahkemelerce kabul edilmesi gerektiğine karar verildiği tespit edilip olayda içtihat uyuşmazlığı bulunduğu oybirliğiyle kararlaştırıldıktan sonra işin esasına geçildi.

A - Yedinci Hukuk Dairesinin son içtihadının ve buna katılan kurul üyelerinin dayandığı esaslar şu şekilde özetlendirilebilir;

2613 sayılı Kanunun amacı 1. maddesinde ifadesini bulmuştur. Bahsi geçen maddede aynen ( Kadastro, gayrimenkul malların hukuki ve hendesi vaziyetlerini tespit eder ve gösterir. ) denmektedir. 2613 sayılı Kanunun bir tasfiye kanunu olduğu tümünden anlaşıldığı gibi gerek, hükümet gerekçesinde ve gerekse muhtelif encümenlerin gerekçelerinde belirtilmiştir. Bu durumda kadastro sırasında ortaya çıkan fiili durumu hukukileştirmek ve bu duruma değer verilerek tasfiye amacı yerine getirilmek gerekir. Birçok ana kanunların men ettiği hususların devamı edegelmesi dolayısıyla bunlara hukuki veçhe vermek için çıkarılan kanunların uygulamadaki yararları aşikardır.

İçtihadı birleştirme konusunu teşkil eden 2613 sayılı Kanunun 22/E maddesi; Kanunun tasarruf tetkikleri bölümünde yer almış ve ( tefevvüz veya tedavül tarikiyle temellük edilegeldiği vesikalar ile yahut vukuf erbabının sözleri ile anlaşılan gayrimenkul mallar, esasen tapu senedine bağlı olup olmadığına ve tasarruf müddetinin müruruzaman haddine varıp varmadığına bakılmayarak sahibi namına kaydolunur. Alakalılar tarafından iddia vukuunda 4. fasılda yazılı hükümlere göre mesele hallolunur. ) şeklinde ifade edilmiştir.

Fıkranın 2. bendinde atıfta bulunulan 34. madde ( ihtilafların halli ) matlabını taşıyan 4. faslın son maddesidir.

Kanunun 22. maddesinde taşınmaz mal sahiplerinin tespit ve tayin şekliyle bu malların kimler adına; ne sebeple ve nasıl kaydolunacağı açıklanmış bulunmaktadır. Ayrıca bu husus kanunun uygulanmasıyla ilgili tüzüğün 19, 20 ve 21 inci maddelerinde derpiş edilmiştir.

Anılan 22/E madde hükmüne göre, kadastro sırasında tapuda kayıtlı bir taşınmaz mal haricen temellük edildiği tespit olunacak kayıt sahibi veya mirasçılarından başka birisi adına tahdit ve tespit edildiğinde, kayıt sahibi veya mirasçıları esas çıkarmaz ise o yolda tapu kütüğüne tescil olunur. Kayıt sahibi veya mirasçılarından birisi itiraz eder veya dava açarsa bu takdirde anılan fıkranın son bendi uyarınca uyuşmazlık, kanunun 4. faslında yazılı hükümlere göre çözülür.

Dördüncü fasıl, ihtilafların halli matlabı altında 27. maddeden başlayıp 34. maddede son bulmakta ve kadastro mahkemelerine gelen uyuşmazlıkların çözülmesi için izlenecek yolu saptamaktadır. Anılan faslın 27. maddesinde ( ... gayrimenkul mallara ( taalluk eden, kadastroyu ve tahriri alakalandıran her türlü ihtilafların hallinin kadastro mahkemelerine ait olduğu ) belirtilmiştir. Esasen uygulamalar da bu yöndedir.

Kadastroyu ve tahriri alakalandıran her türlü ihtilafları çözmekle görevli kadastro hakimlerinin takip edecekleri usul ve esas 34. maddede açıklanmış ve davalara, bu kanunda yazılı hükümlere ve yazılı olmayan hallerde umumi hükümlere göre bakılacağı belirtilmiştir. Bir tasfiye kanunu olan ( Kadastro ve tapu tahriri ) kanununu uygulayan hakimin kadastro posta ve komisyonunun, kanun gereğince değer vermek zorunda olduğu işlemleri nazara alması ve bu cümleden olarak tedavül tariki ile temellük edilegeldiği vesikalar ile veya vuku erbabının sözleriyle anlaşılan gayrimenkul malları, tapu senedine bağlı olup olmadığına ve tasarruf müddetinin müruruzaman haddine varıp varmadığına bakmaksızın sahibi adına tescile karar vermesi lazım ve zaruri olup bu yön kanunun ifadesinden açıkça anlaşılmaktadır. Bu durumda genel hükümlere gitme zorunluğu söz konusu olamaz. Kanunun bir maddesine, idari ve adli mercilerde ayrı ayrı uygulama olanağı tanımak kanun koyucunun amaç ve ilkesine aykırı düşeceği gibi eşitlik prensibiyle de bağdaşmaz. 1928 yılında meclise sevkedilen ve tasfiye amacı güden bu kanun tasarısının genel gerekçesinin uyuşmazlıklarla ilgili 43. maddesinde durum, açıklanarak aynen; ( kadastro ameliyatı sırasında ne gibi esbap ile hakkı tasarrufun tanınması lazım geleceği 4. fasla ait izahat sırasında tafsil edilmiş idi. Kadastro mahkemelerince dahi işbu tahyidat dairesinde hükümler isdarı muktazi görülmüştür. Bu suretle herhangi bir hadiseye ait münazaatın idareten ve kazaen intacından aynı neticenin husulü temin edilmiş olur, Binaenaleyh, kadastro mahkemelerinin bu kanunda mevzu hükümler dairesinde hüküm vereceklerinin tasrihi muktazi görülmüş ve madde o yolda kaleme alınmıştır. ) denmektedir. Gerekçenin bu maddesi dahi yalnız başına idari ve kazai mercilerde birlik temininin hedef tutulduğunu belirtmeye yeterlidir. Kanunların amacına göre yorumlanması lafzı ve ruhuna göre manalandırılması gerekir.

B - Hukuk Genel Kurulu, Kararının ve bunu benimseyen kurul üyelerinin çoğunluğunun dayandığı esaslara gelince;

2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanunu 20 Ocak 1935 tarihinden beri yürürlükte bulunmaktadır. Bu kanunda ve bilhassa 22 nci maddesinde, kadastro posta ve komisyonlarının tahdit esnasında gözönünde tutacakları esasları A, B, C, D, E, F, G ( 5618 sayılı kanun ile kaldırılmıştır. ) ve H. bentlerinde belirtilmiştir. Olay ile ilgili E. bendinin 1 inci fıkrasında ( Tefevvüz veya tedavül tariki ile temellük edilegeldiği vesikalar ile yahut vukuf erbabının sözleri ile anlaşılan gayrimenkul mallar esasen tapu senedine bağlı olup olmadığına ve tasarruf müddetinin müruruzaman haddine varıp varmadığına bakılmayarak sahibi namına kaydolunur. ) denildikten sonra 2 inci fıkrasında ( alakalılar tarafından iddia vukuunda dördüncü fasılda yazılı hükümlere, göre mesele hallolunur ) hükmü sevkedilmiştir. 22 inci maddenin diğer bentleri uyarınca yapılan tahditler sebebiyle dahi alakalılar tarafından itiraz ve iddia vukuu daima mümkün bir halidir. Fakat, o bentlerde alakalılar tarafından ( iddia vukuunda meselenin mahkemece halledileceği ) yolunda bir hüküm konulmamıştır. Çünkü o bentler esasen umumi hükümlere uygun bulunmaktadır. E bendi umumi hükümlerden ayrıldığı için hemen 2 inci fıkra iddia vukuu halini 1 inci fıkradaki hükümden ayak tutmuştur. Nitekim aynı kanunun 23 üncü maddesi dahi özel hükmü ihtiva ettiği için son fıkrasında bir iddia vaki olması ve iki tarafın uyuşamamaları halinde keyfiyetin mahkemece çözüleceği öngörülmüştür. E bendinin 2 inci fıkrasında söz konusu edilen 4 üncü fasıl 27 inci maddenin başlamakta, 34 üncü madde ve son bulmaktadır. Bu maddeler kadastro mahkemelerinin görevli, bu mahkemelere başvurma şekli, sulha ve tahkime teşviki sulh ve tahkimin akim kalması halinde yapılacak işlemler, hükümlerin tefhim ve tebliği gibi ilişkin hükümleri ihtiva ettiği gibi 34 üncü madde daha usule ilişkin bulunmaktadır. Bu maddede; ( kadastro mahkemesi davalara bu kanunda yazılı hükümlere ve yazılı olmayan hallerde umumi hükümlere göre bakar ) denilmiştir, ( ihtilafların halli ) başlığı altındaki usule ilişkin bir fasıl içinde yer alan bu maddeyi usul bakımından manalandırmak gerekir. ( Bakar ) sözü maddenin usule ve şekle taalluk ettiğim göstermektedir.; Aynı kanun esasa taalluk eden hükümleri ( hallolunur ) şeklinde ifade etmiştir. 34 üncü maddedeki ( umumi hükümler ) terimi ( umumi usul hükümleri ) ni ifade eder. Bu maddedeki ( bu kanunda yazılı hükümlere göre bakar ) sözü ise ( bu kanunda yazılı usul hükümlerine göre bakar ) anlamındadır. Usul ile ilgili fasıl içindeki maddeyi başka anlamda yorumlamaya imkan yoktur.

E. bendinin 1 inci fıkrası ( bu kanunda yazılı hüküm ) ün şümulü içinde mütalaa edildiği takdirde kanunda bir çelişme meydana gelecektir. Şöyle ki, E. bendinin 2 inci fıkrası ( iddia vukuunda meselenin mahkemece hallolunacağını ) emrederken 34 üncü madde delaletiyle meselenin yine E. bendinin 1 inci fıkrası uyarınca halli, cihetine gidilmesi gibi cidden garip bir sonuç husule gelecek, E. bendinin 2 inci fıkrası lüzumsuz bir hüküm olarak kanunda yer almış bulunacaktır. Halbuki bu fıkra lüzumsuz değildir, itiraz vukuunda 1. inci fıkranın uygulanmasına engel olmak için sevk edilmiştir. O halde, 2613 sayılı Kanunun, uygulanması sırasında kadastro tahdidine karşı açılan davalarda mahkemeler Medeni Kanunun gayrimenkul mülkiyetine ilişikin hükümleri ile diğer genel hükümleri uygulayacak ve bu arada tapudaki kayıtlı .gayrimenkulun harici satışını geçerli saymayacaktır. Mahkemeler geçerli bir satış işlemi bulunup bulunmadığını araştırmak zorundadır. 1515 sayılı Kanun ile Medeni Kanunen gayrimenkul iktisabına ilişkin diğer hükümleri göz önünde tutulacaktır.

2613 sayılı Kanunun sözü geçen 22 inci maddesinin E. bendi bir tasfiye hükmü olduğu ve mahkemelerce de uygulanması gerektiği yolunda bir iddia ileri sürülemez. 2/6/1929 tarih, 1515 sayılı Kanun bir tasfiye hükmü getirmiştir. 2613 sayılı Kanun ise 15/12/ 1934 tarihinde kabul olunmuştur. 5,5 yıl gibi kısa aralıkla tasfiye kanunları çıkarmakta, yürürlüğe koymakta sosyal bir zorunluk düşünülemez. Bu kanun gayrimenkullerin kadastro esasına dayanan planlarının yapılmasını, tapu kayıtlarının yenilenmesini, tapusuz gayrimenkullerin yeniden tapuya bağlanmasını, muntazam tapu kütükleri tesisini hedef tutmuştur. Kanunun yorumunda sözünü esas tutmak ve sözünden çıkan anlam kanunun tümünden çıkan anlam ile çelişme halinde bulunmadığı takdirde bu anlamı esas almak, bir çelişme bulunması halinde tümünden çıkan anlama uygun şekilde yorum yapmak Medeni Kanunun 1 inci maddesi gereğidir. 2613 sayılı Kanunun bu açıdan yapılan yorumu da 1935 yılından beri devam eden uygulamada tahdide itiraz vukuunda E. bendinin değil, genel hükümlerin uygulanacağı yolundaki düşüncenin isabetli olduğunu göstermektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18/11/1964 gün, 7/1149 esas, 650 karar sayılı ilamının gerekçesinde dahi bu yoldaki yorum benimsenmiştir. E. bendi tapuda kayıtlı gayrimenkulun tahdit tarihinden kısa bir zaman önce haricen satın alındığı yolundaki iddia veya savunmanın incelenmesini bilirkişi ve şahit sözleri ile ispatlanmasını mümkün kılmaktadır. İtiraz vukubulmadukça bu bent hükmünün tahdit sırasında uygulanmasında ve zilyet adına tahdit yapılmasında özel veya genel bir sakınca bulunduğu düşünülemez, İtiraz ve davanın sebketmemiş olması tapu kaydı sahibi veya mirasçılarının o yoldaki tahdide rıza ve muvafakat gösterdiklerini zımnen belirtir. Gerçek hak sahibinin zımmii muvafakati karışısında zilyet adına yapılan tahdidin muteber sayılması doğrudur. Fakat, itiraz ve dava vukuunda aynı hükümlerin uygulanmasında direnilmesi tehlikelidir. Umumi hükümlerin uygulanması mülkiyet haklarının korunması bakımından da zorunludur. Olay 5602, 509 ve 766 numaralı Tapulama Kanunları ile kıyaslanamaz. Bir defa bu kanunlarda belirtilen ve umumi hükümlerden ayrılan tespit sebeplerinin itiraz ve dava vukuunda mahkemelerce uygulanacağına dair açık hükümler mevcuttur. 5602 sayılı Kanunda tapulamadan kısa bir zaman önce tapulu gayrimenkulün harici satışı muteber sayılmış iken uygulamalarda görülen sakıncalar dolayısıyla 509, 766 sayılı Kanunlarda 10 senelik zilyetlik şartı konulmuştur. Diğer taraftan, tapuda kayıtlı gayrimenkullerin tapu memuru huzurunda tedavülünü sağlamak, şehir ve kasaba halkı için çok kolay olduğu halde köy halkının bunu kolayca sağlayamadıkları için tapu dışı el değiştirmeler köy arazisinde çoğunluğu teşkil etmiş olması bakımından tapulama kanunlarında fiili durumu hukukileştirmek, hakkaniyet esaslarına uygun düşmüştür. Bugün yalnız il ve ilçe belediye sınırları içinde uygulanması gereken 2613 sayılı Kanun hakkında zilyet yararına harici satışın kayıtsız ve şartsız geçerli tutulmasında hakkaniyet bulunduğu ileri sürülemez. Tapu kaydı karşısında haricen satın alan zilyet ancak şartları mevcut olduğu takdirde 1515 sayılı Kanundan, Medeni Kanunun 639 uncu maddesinin 2 inci fıkrasından, 650, 655 inci maddelerinden faydalanabilecektir.

Karşılıklı iki tez uzun boylu görüşülüp tartışıldıktan sonra müzakere kafi görülerek oylandı; üçte ikiyi aşan çoğunluğun yukarıda B. bendinde gösterilen esasları ve neticeyi benimsediği tespit olundu. Sonuç :

Anlaşmazlığın mahkemeye intikali halinde 2613 sayılı Kanunun 22 inci maddesinin E. bendi hükmünün mahkemece uygulanma yeri bulunmadığına, Hukuk Genel Kurulunun 5/2/1969 tarihli, 7.397/91 sayılı içtihadının isabetli olduğuna, 17/4/1972 tarihli birinci toplantıda, üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 17.04.1972 T. E:1970/8, K:1972/8





IBK. 13.03.1972 T. E: 6, K: 3

19.3.1931 g. ve 1771 s. Mübadele Ve Tefviz İşlerinin Kati Tasfiyesi Ve İntacı Hakkında Kanun. ( 24.5.1928 g. ve 1331 s. Yasa ve 19.3.1931 g. ve 1771 s. Yasa, 10.7.1945 g ve 4796 s. Mubadele ve Teffiz İşlerinin Kesin Tasfiyesi Hakkında Kanunun 8. maddesiyle Yürürlükten Kaldırılmıştır. )

2510/m. ( 25.6.1973 g. ve 1757 s. Toprak Ve Tarım Reformu Kanunu uygulanmasında 14.6.1934 g. ve 2510 s. Yasanın sözü geçen yasaya aykırı hükümleri 235. maddesinin ( c ) fıkrası gereğince uygulanmaz. )

DAVA : 1771 sayılı Kanun uyarınca bir taşınmaz malın aynı zamanlarda birden çok kişilere tefviz edildiği hallerde, anlaşmazlığın çözümlenmesinde, taraf tapuları değerlendirilirken, sicile kaydedildiği mi yoksa bu tapuların dayandığını teşkil eden tefviz kararlarının alındığı tarihe mi geçerlilik tanınması gerekli olacağı yönünden Birinci ve Beşinci Hukuk Dairelerinin uygulamaları arasındaki aykırılığın kaldırılması için toplanan İçtihad Birleştirme Hukuk Kısmı Genel Kurulunda konu ele alınıp tartışıldıktan ve oylaşıldıktan sonra aşağidaki karar tespit olundu.

KARAR : 4/11/1944 gün ve 9/30 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının hüküm fıkrasında "1331 ve 1771 ve 2510 sayılı Kanunların zımni ve sarih hükümlerine göre usulü dairesinde yapılıp kesinleşen tahsis ve tefvizlerin" tescilden önce mülkiyet ifade edeceği hususu, her türlü şüpheyi izale edecek şekilde belirtilmiş bulunduğuna göre bu açıklık karşısında yeni bir içtihat tesisine lüzum ve mahal olmadığına, 13/3/1972 gününde oybirliğiyle karar verildi.

İçt. Bir. K. 13.03.1972 T. E:1970/6, K:1972/3


IBK. 25.10.1971 T. E: 1, K: 2

DAVA : Satış vaadi sözleşmesine dayanan ve Medeni Kanunun 642. maddesi hükmünce mülkiyetin, satış vaadi sözleşmesinden yararlanan kimseye yöneltilmesini amaç güden davaların, hukuki, nitelikçe yenilik doğuran ( ihdasi, ) davalar olması nedeniyle 766 sayılı Tapulama Kanununun 47. maddesinin son fıkrası hükmüne göre tapulama mahkemelerinde görülemeyeceği doğrultusunda Yedinci Hukuk Dairesinde yeni bir eğilimin meydana geldiği ve dairenin, daha önceki içtihattan, ayrılmak istediği, 1221 sayılı Temyiz Teşkilat Kanununun değişik ( 8. ) maddesi hükmünce adı geçen daire başkanlığının 1/10/1969 gün ve 32/346 sayılı yazısı ile Birinci Başkanlığa bildirilmesi üzerine, Birinci Başkanlıkça belli edilen günde Yargıtay içtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu toplandı ve ortada içtihadı Birleştirme nedeni bulunduğuna oybirliğiyle karar verildikten sonra konu incelendi ve gereği konuşuldu :

KARAR : Yedinci Hukuk Dairesinde meydana gelen yeni eğilim: "766 saylı Tapulama Kanununun 47. maddesinin son fıkrası, "Taksim, izalei-şuyu, ya da muhdesata tebaen temellük, muhdesatın kali ve hedmi gibi mahkemenin ihdas edici nitelikte hüküm almayı gerektiren isteklerin incelenmesi, tapulama mahkemelerinin görevi dışındadır." hükmünü taşımaktadır. Kanun koyucu; bu fıkrada yer alan hükümle, tapulama günündeki hak durumun değiştirici nitelikte yenilik doğuran davalara, tapulama mahkemesinde bakılamayacağı ilkesini koymuştur. Fıkrada sözü edilen örnekler, sınırlayıcı değildir; ilkeyi açıklamak için konulmuş örneklerdir, Tapulama Kanununun 1. ve 47. maddelerinde deyimini bulan temel kural, tapulama günündeki hukuki durumun tapulama tespitlerinde gözönünde tutulacağı ve hakların, o günkü duruma göre belli edileceği doğrultusundadır; Nitekim, 766 sayılı Tapulama Kanununun hükümet gerekçesinde yer alan "Tapulamadan amaç tutanakların düzenlenme günündeki hukuki durumun belirtmek olduğuna göre o günden sonra doğan haklara ilişkin uyuşmazlıklar, bu mahkemelerin görevi dışında bırakıldığı gibi; mahkemeden ihdas edici nitelikte hüküm alınmasını gerektiren uyuşmazlıklar dahi tutanağın düzenlenme günündeki hukuki durumla ilgili, olmadığı için görev dışında bırakılmıştır" biçimindeki açıklamalar, bu görüşü doğrulamaktadır. Satış vaadinin borç doğuran bir sözleşme olduğunda ve tasarrufi bir işlem niteliğini taşımadığında ve bu tür şözleşmelere dayanılarak açılacak davalar üzerinde mahkemelerin vereceği hükümlerin yenilik doğuran ( ihdasi ) bir nitelik taşıyacağında kuşku yoktur. Diğer yandan tapulama kişisel haklar ( şahsi haklar ) tespit konusu olamaz. Tapulama Kanununun 41. maddesi hükmü, genel hükümlerden yollama yapmakta ise de bu hüküm, ancak tapulama mahkemesinin görevine giren konularda uygulama yeteneğine sahiptir. O halde, tapulama günündeki hukuki durumu değiştirici biçimde satış vaadi sözleşmesine dayanılarak verilecek kararlar ihdası olduğundan bu tür davalar Tapulama Mahkemelerinin görevi dışında kalmaktadır" gerekçelerine dayanmış ve Yedinci Daire mensupları ve bir kısım üyeler bu görüşü paylaşmışlar ise de;

Tapulama Kanununun 47. maddesinin son fıkrasında sözü edilen dava türleri, sınırlılık ifade etmektedir. Tapulamanın bir an önce gerçekleşmesi, uyuşmazlıkların da çabuklukla bitirilmesine bağlıdır. Madem ki tapulaması yapılacak taşınmazla ilgili bir dava vardır. O halde o davaya da tapulama mahkemesinde bakılması gerekir. Satış vaadine dayanan dava dahi mülkiyet hakkının bu sözleşmeden yararlanan kişiye yöneltilmesini amaç güden bir nitelik taşımaktadır. Bu nedenle kişisel de olsa ortada bir hak vardır. Tapulama Kanununun,41. maddesinde yer alan "bu bölümde aksine hüküm bulunmayan hallerde. Türk Kanunu Medenisiyle diğer kanunların iktisap ve tescile ilişkin hükmü uygulanır" hükmü, satış vaadi sözleşmesine dayanan ve Medeni Kanunun 642; maddesi hükmü, gereğince açılan, tescile zorlama davasını da kapsamına almaktadır. Bu nedenlerle karşı görüşe katılmak mümkün olmadığından, satış vaadi sözleşmesine dayanan: Medeni Kanunun 642. maddesi hükmünce mülkiyetin, satış vaadi sözleşmesinden yararlanan akite aidiyetine karar verilmesi isteğini kapsayan davaların tapulama mahkemesinin görevi içinde bulunduğuna karar verilmesi gerekir. Sonuç :

Satış vaadi sözleşmelerine dayanan ve Medeni Kanunun 642. maddesi hükmünce mülkiyet hakkının satış vaadi sözleşmelerinden yararlanan akide yöneltilmesini amaç güden davaların tapulama mahkemelerinin görevi içinde bulunduğuna, birinci toplantıda üçte iki çoğunluk elde edilemediğinden 25/Ekim/1971 günündeki ikinci toplantıda çoğunlukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 25.10.1971 T. E:1970/1, K:1971/2


IBK. 25.01.1971 T. E: 1, K: 1

DAVA : Örfü belde gediği ve paftosun, tümüyle yıkılmış ve yok olmuş bulunması durumunda zeminin sahiplerine döneceğine; gedik ve paftosu kapsayan yerlerin, gedik ve paftosla bağlı olarak başkalarına satılabileceğine ilişkin 4/6/1947 gün 1944/41 esas 1947/17 karar sayılı içtihadı birleştirme kararını, Medeni Kanunun 652 ve 751 inci md. hükümlerine aykırı bulunduğu ve aslında sadece dikilen şeyler yönünden içtihadı birleştirmeye gidildiği halde arsa üzerinde meydana getirilen inşaat biçimindeki gedikleri de kapsamına almak suretiyle içtihadı birleştirme kararının çıkarılmış olduğu nedenleri ile anılan 4/6/1947 günlü 41/17 sayılı içtihadı birleştirme kararının değiştirilmesi, Yargıtay Kuruluş Kanununun 8 inci md. hükmünce Birinci Başkanlıktan istenilmiş ve Yargıtay Birinci Başkanlığınca, istek ve ekli belgeler Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kuruluna havale edilmiş ve işin görüşülmesi 25/1/1971 gündemine alınmıştır. Bugün saat 14,30 da İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunca konu görüşülüp tartışıldı:

KARAR : Gerçekten Yargıtay Kuruluş Kanunun 8. maddesinde kanun koyucu, içtihadı birleştirme kararlarının değiştirilmesi, daha da ileri giderek kaldırılması olacağına yer verilmiştir. Ne var ki, böyle bir yola gidebilmek için o içtihadı birleştirme kararının değiştirilmesini ya da kaldırılmasını gerektirecek "hal ve vaziyetin" ortaya çıkmış olması zorunludur. 4/6/1947 gün 41/17 sayılı içtihadı birleştirme kararının değiştirilmesi isteğinde, bu kararın Medeni Kanunun 652 ve 751 inci maddelerinde aykırı düştüğü ileri sürülmüştür. Oysa ki, anılan kararın, gerek Hukuk Genel Kurulunda görüşülmesi sırasında beliren gerekse gerekçesinde yer alan ve çoğunluk kazanan görüş, Medeni Kanuna aykırı bir yönün bulunmadığı doğrultusundadır. Çoğunluk kazanmamış olan düşünceler, içtihadı birleştirme kararının değiştirilmesini gerektirmez. İçtihadı birleştirme kararında çoğunluk kazanan hukuksal görüşün toplumun gerekleri ile artık bağdaşmadığı ve ihtiyaçlara ters düştüğü uygulama alanında belirgin bir biçimde ortaya çıkmış olması ve bilimsel alanda üstün bir görüş olarak kabul edilmesi durumunda, içtihadı birleştirme kararlarının değiştirilmesini ve kaldırılmasını gerektiren "hal ve vaziyetin" ortaya çıktığından söz edilebilir. Görüşme konusu olayda bu koşullar gerçekleşmemişdir. Diğer yandan, anılan içtihadı birleştirme kararı tümüyle birbirine aykırı olan içtihatları birleştirme amacıyla çıkarılmıştır.

Açıklanan bu nedenlere göre, sözü edilen 4/6/1947 günlü 41/47 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının değiştirilmesine yer olmadığına, ilk oturumda oybirliği ile karar verildi.

İçt. Bir. K. 25.01.1971 T. E:1971/1, K:1971/1


IBK. 04.05.1970 T. E: 2, K: 1

DAVA : I - Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16/3/1955 gün ve 56 sayılı kararında "..münazaalı gayrimenkulun 1928 senesinden beri davacının elinde olduğu ve davalıların istinat ettikleri tapu sahibinin 26/4/1930 tarihinde öldüğü ve dava tarahine nazaran 20 senelik müruruzaman süresinin davacı, lehine tahakkuk ettiği anlaşılmış" bulunduğu gerekçesiyle Zilyetlik sebebine dayanarak açılan dava üzerine elatmanın önlenmesine dair verilen ilk hükümde direnmeye ilişkin bulunan karar onanmıştır.

II - Yine Hukuk Genel Kurulunun 19/11/1958 gün ve 90 sayılı kararında, "davalı tarafından müdahale edildiği iddia olunan gayrimenkulün, davacının ibraz eylediği Teşrinisani 1323 tarihli tapu kaydı dahilinde bulunduğu mahallinde yapılan keşifle sabit olmuştur. Davacının murisi olup kayıtta malik gözüken Abdurrahman 1338 yılında ölmüştür. Gayrimenkulün 20 yıldan fazla zamandan beli davalı yedinde olduğu da tahakkuk etmiştir. Ancak gayrimenkul henüz davalının mülkü olmamıştır. 639. maddenin. 2. fıkrası gereğince yukarıda belirtilen şartların lehine tekevvün eylediğini iddia fıkrası gereğince yukarıda belirtilen şartların lehine tekevvün eylediğini iddia eden kimsenin, gayrimenkulun mülkü olmak üzere tescilini talep etmesi lazımdır. Bu tescil işlemi de ancak hakimini emriyle yapılabilir. Hadisede davalı 639. maddeyi tadil eden 6333 sayılı kanun hükümleri dairesinde tescil işlemi tekamül ettirememiştir. Davacının dayandığı kayıt, bu itibarla hukuki değerini muhafaza etmektedir. Medeni Kanunun 633. maddesi mucibince gayrimenkulün mülkiyeti iktisap için tapu sicilline kayıt şarttır. Davalı henüz namına tescil ettirmediği gayrimenkul üzerinde mücerret 20 yılı aşan zilyetliğe istinaden kendisinin o yerden çıkarılmasını isteyen kayıt malikinin mirasçılarına karşı mülkiyet iddiasında bulunamaz. Mahkeme, davacının tapu kaydına dayanarak talep eylediği hakkı ona tanımak durumundadır, Bu sebeple varit olan özel daire ilamına uyulmak lazım gelirken aksine yazılı düşünce ile evvelki hükmünde ısrar edilmesi yolsuz bulunduğundan" söz edilerek direnme kararı bozulmuştur.

Böylece, 20 yıl önce ölmüş bir kişi üzerinde tapuda kayıtlı olan taşınmaz mala Medeni Kanunun 639/2. maddesine uygun şekilde zilyet bulunan kişinin, bu maddenin öngördüğü tescil davasını açmadan kayıt sahibinin mirasçılarına kalışı yalnız zilyetliğini ileri sürmek suretiyle 766 sayılı Tapulama Kanununun 92 ve 97. maddelerindeki haller dışında iddia veya savunma yoluyla hak iddia edebilmesinin mümkün olup olmadığı yönünden Hukuk Genel Kurulunun yukarıda I ve II. bentlerinde açıklanan kararları arasında aykırılık bulunduğu belirtilerek içtihadın birleştirilimesi istenilmiştir.

KARAR : Yargıtay, genel yayın örgütü içinde bulunan ilk mahkemelerce verileri kesin nitelik taşımayan kararları son merci olarak incelemekle görevli bağımsız bir yüksek mahkemedir.

Yargıtay, genel mahkemelerin kararlarını usul ve esas yönlerinden denetlemek suretiyle yurtta kanunların uygulanmasında birlik, ve beraberlik sağlar, biri ötekinin aynı bulunan bütün olaylarda mahkemelerin birbirinden ayrı kararlar vermelerini ve yurttaşların eşitlik esaslarıyla bağdaşmayan değişik uygulamalarla karşı karşıya kalmalarını önler.

Yargıtay´da benzer konuların birçok dairelerde, zamanla değişen ve yenilenen kurullar önünde incelenmesi, kurulların çok sayıda işi incelemek zorunda kalması...... gibi sebepler, görüş ve anlayışlarda aykırılıklara yol açmaktadır.

İşte, Yargıtay çalışmalarında -yapısı icabı, baş gösteren bu gibi sakıncalı sonuçları önleyebilmek için içtihadı birleştirme yolu açılmıştır. içtihadın birleştirilmesini zorunlu kılan haller ise, Temyiz Mahkemesi Teşkilatına dair olan 1221 sayılı Kanunun 6082 sayılı Kanunla değiştirilen 8 inci maddesinde açıklanmıştır.

Hukuk Genel Kurulunun yukarıda sözü edilen kararları ile aynı kurulun 1958 yılından sonraki bu konu ile ilgili kararları ve görevli dairelerin uygulamaları incelendikten sonra Teşkilat Kanununun 8 inci maddesine göre içtihadı birleştirmeyi zorunlu kılan bir durum mevcut olup olmadığı üzerinde durulmuştur. Bu inceleme sonunda :

İçtihadı birleştirme için 25/12/1958 tarihinde müracaat edildiği, bu isteğin 1969 Nisan ayında gündeme alındığı, 4/5/1970 gününde konunun kurulda müzakereye konulduğu görülmüştür. Müracaatla müzakere tarihleri arasında geçen uzun süre içinde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun :

a - 22/2/1961 gün ve 1 sayılı,

b - 30/9/1964 gün ve 598 sayılı,

c - 31/3/1965 gün ve 131 sayılı,

ç - 23/11/1968 gün ve 776 sayılı,

d - 18/1/1969 gün ve .37 sayılı ve hepsi oybirliğiyle alınmış bulunan kararlarında yukarıda ikinci bentte sözü edilen 19/11/1958 tarihli kararda belirtilen ilkeye sadakatle bağlı kaldığı ve 1958 yılından beri, I, V ve VIII ikinci Hukuk Dairelerinin de aynı esastan ayrılmadıkları anlaşılmış, bu suretle 12 yıldan beri süregelen uygulamalar sonunda Yargıtayın bu konudaki tutumunun –tereddüde yer vermeyecek şekilde– tam bir açıklık kazandığı tespit edilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu ile dairelerin belirli bir yöne dönmüş bulunan açık ve kesin uygulamaları karşısında, Hukuk Genel Kurulunun 16/3/1955 günlü bir kararında başka bir esasa yer verilmiş olması keyfiyeti herhalde içtihadı birleştirilmesini zorunlu kılan bir sebep olarak görülmemiştir.

Çünkü Teşkilat Kanunu, daha çok –belirli bir dönemde– birbirine aykırı olan kararlarla uygulamaların zikzak çizdiği ve Yargıtayın bir konudaki tutumunun hangi yönde olduğunun tereddütlere yol açtığı hallerde içtihadı birleştirmeyi öngörmüştür.

Ortada birbirine aykırı olan birçok kararlar mevcut değildir. Yargıtay´ın konu ile ilgili içtihadı, kesin çizgilerle ve 1958 yılından sonra biri ötekini teyit eden sürekli uygulamalarla tebellür etmiştir.

Açıklanan bu durum karşısında, Hukuk Genel Kurulunun 1955 tarihli kararının, kuralın istisnası sayılabilecek bir tasarruf niteliği taşıdığı ve alındığı, tarihten sonra yaşama olanağını yitirmiştir.

Yukarıda yer verilen düşünce ve gerekçelere dayanılarak Hukuk Genel Kurulunun I ve II nci bentlerinden kapsamı belirtilen kararlarında ayrı ilkelere dayanılmış bulunması halinin içtihadın birleştirilmesini zorunlu kılan bir sebep olmadığına ve sonuç olarak içtihadın birleştirilmesine yer ve lüzum bulunmadığına, 4/5/1970 günlü ilk toplantıda üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 04.05.1970 T. E:1969/2, K:1970/1


IBK. 21.02.1968 T. E: 20, K: 3

DAVA : Tapu sicillinde koca tarafından iktisap edilmiş gibi görünen gayrimenkulun karısı ile müşterek olduğu yolundaki iddianın şekil şartı ile ilgili olup olmadığı hususunda Yargıtay ikinci Hukuk Dairesinin 23/10/1962 tarih, 5436/5424 sayılı ve 1/3/1966 tarih, 207/1209 sayılı ilamları arasında içtihat aykırılığı bulunduğu bildirilmiş, ilamlar ve Daire Başkanının yazılı mütalaası kurulumuza Birinci Başkan tarafından tevdi edilmiş olmakla Yargıtay içtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu´nda bunlar okundu, gerekli görüşme yapıldı :

KARAR : Yargıtay ikinci Hukuk Dairesine intikal eden her iki davada dava konusu gayrimenkulu tapu sicilinde kocanın satın aldığı yazılı ise de müşterek gelir ve kazanç ile satın alındığı karı tarafından ileri sürülmüş, tapu kaydının ona göre düzeltilmesi istenmiştir. Asliye mahkemeleri tarafından davalar kabul olunmuş, ilamlardan biri Yargıtay ikinci Hukuk Dairesinin 23/10/1962 tarih, 5436/5424 sayılı ilamıyla onanmış, diğeri 1/3/1966 tarih, 207/1209 sayılı ilamıyla bozulmuştur. Bozma ilamında "gayrimenkul sicil kaydı mülkiyeti gösterir kesin bir karinedir. Davacının iddiası gayrımenkulün nısıf hissesinin adına tescili gerektiği isteğine ulaşmaktadır. Parasını vermiş olmak mülkiyet hakkını tescile rağmen iktisap yetkisi sağlamaz. Gayrimenkul mülkiyeti eşler arasında dahi olsa şekil şartına ve tapu sicillinde kayıt esasına sıkı sıkıya bağlıdır. Davacı tarafın alacağı için ancak şahsi hak olarak dava yetkisi mevcuttur." denilmektedir. Olayda işin esasına girilip girilmeyeceği görüşüldü, neticede :

Benzeri olaylar hakkında 7/10/-1953 tarih 7/8 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı mevcut olup bu karar ile meselenin çözülmüş olduğu sonucuna varıldı. O halde içtihadı birleştirme konusu olayların bu defa okunan ilamlardaki olaylara benzemesi, hatta ayni olması ve içtihadı birleştirme kararının değiştirilmesi için kanunda gösterilen şekilde bir başvurma bulunmaması sebebiyle işin esastan incelenmesine yer olmadığı kararlaştırıldı.

Sonuç :Evvelki içtihadı birleştirme kararının konusu olayların benzerleri ve hatta aynı olması dolayısıyla yeniden İçtihadı birleştirmeye gidilmesine yer olmadığına, 21/2/1968 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

İçt. Bir. K. 21.02.1968 T. E:1966/20, K:1968/3


IBK. 07.02.1968 T. E: 18, K: 2

DAVA : Üzerinde intifa hakkı bulunan tasarruf mevduatına isabet eden banka ikramiyesinin kuru mülkiyet sahibine mi, yoksa intifa hakkı sahibine mi ait olacağı yolunda Yargıtay İkinci Hukuk Dairesinin iki ilamı arasında içtihat aykırılığı bulunduğu bildirilmiş, kararlar ve İkinci Hukuk Dairesi başkanının yazılı mütalaası kurulumuza tevdi edilmiş olmakla İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunda durum görüşüldü:

KARAR : Gerçekten Yargıtay İkinci Hukuk Dairesinin 30.3.1962 gün ve 1768/1974 sayılı ilamı ile, ( Miras sebebiyle intifa hakkına sahip kimsenin bankadaki kuru mülkiyete isabet eden ikramiyesinin kuru mülkiyet sahibine ve intifaının da intifa hakkı sahibine ait olacağı yolundaki ) İstanbul Asliye Onuncu Hukuk Mahkemesi ilamı onandığı halde aynı kurulun 23.3.1964 gün ve 1501/1472 sayılı ilamiyle aynı konudaki diğer bir davada "banka ikramiyesinin tamamen intifa hakkı sahibine ait olacağı yolunda" Akhisar Asliye İkinci Hukuk Mahkemesinden verilen hüküm - ikramiyenin bankadaki kuru mülkiyetin neması olduğu mütalaasıyla - onanmıştır.

İşbu iki ilam arasında içtihat uyuşmazlığı bulunduğu oybirliğiyle kararlaştırıldıktan sonra işin esası konuşuldu, sonunda: her iki davada terekede intifa hakkı bulunan mirasçının hakkının ilişkin bulunduğu kısım bankaya çıplak sermaye sahibi hesabına yatırılmış, faizleri intifa hakkı sahibi tarafından alınagelmektedir. Bu tasarruf hesabına banka ikramiyesi isabet etmiştir. İntifa hakkı sahibiyle çıplak sermaye sahibi arasında ikramiye üzerinde ihtilaf çıkmıştır.

İntifa hakkı, bir şahsa başkasına ait bir malın veya sermayenin faydalanmasını sağlayan bir irtifak hakkıdır. Bu hak, şahsın hayatı ile bağlı olduğundan başkasına temlik edilemez. Aynı zamanda feri bir zilyetlik niteliğindedir. Asıl zilyedi kuru mülkiyet sahibidir.

Faiz, bir sermayenin belli zamanlarda getirdiği nemadan ve muntazam gelirden ibarettir.

İkramiye ise, miktar ve niteliği belli olmayan ve tamamen tesadüfe bağlı bankanın mevduatı teşvik için mevduat sahiplerine karşı kuraya iştirak ettirileceği yolundaki bir vaadin konusundan ibarettir ki ancak kurada isabet eden hesaba ödenir.

Miras hukukunda servet üzerinde intifa hakkı, servetin safi mahsulüne yani senelik gelirlerinden masraf ve mükellefiyetler çıktıktan sonra geri kalanı almak yetkisini verir. İntifada, faizler, temettü hisseleri veya muayyen zamanlarda eda edilen diğer ödemeler söz konusu ise, malik ile intifa hakkı sahibi arasında faydalanma süreleri bakımından tam bir ayrıntı yapmalarını gerektirir. İntifa yalnız hukuki semerelere sahip olma hakkını verir.

İkramiye, intifa hakkı sahibi ile banka arasında mevcut zımni bir sözleşmeden doğan fayda ( gelir ) sayılamaz. İncelenen ilamlara konu olan olayların niteliklerine göre, kuru mülkiyet bankaya ne mülk sahibi ve ne de intifa sahibi taraflarından konulmuştur. Mahkemenin yazdığı bir tezkere ile bankaya yatırılmış ve faizlerinin ölünceye kadar intifa hakkı sahibine ödenmesi bildirilmiştir. Bu takdirde intifa hakkı sahibinin banka ile ne açık ve nede zımni bir mukavelesi bulunmamaktadır. Olayda intifa hakkı sahibinin Medeni Kanunun 742. maddesi dairesinde alacağın kendisine temlikini yaptırdığı bankada kendi adına açılan hesaba yatırdığı ve nemalandırılmasını istediği, bankaya karşı alacaklı sıfatını kazandığı söz konusu yapılmadığı için bunun çözüm şekli genel kurulda tartışılmamıştır.

Genel kurul görüşmesi sırasında ikramiyenin, Medeni Kanunun 729. maddesinde yazılı faiz gibi kuru mülkiyetin ve sermayenin geliri olduğu ve bundan başka bir anlam taşımadığı, bu itibarla ikramiyenin tamamen intifa hakkı sahibine ait olması gerektiği ve olayın tahvilata çıkan ikramiye veya sermaye artışı sebebiyle ortaklara bedelsiz dağıtılan esham yönünden mütalaasının doğru olamayacağı ileri sürülmüştür.

Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu ( Semereyi ) genel olarak ( tabii semereler ) anlamına kullanmış ( hukuki semerelere açıkça yer verilmemiştir. Bununla beraber Medeni Kanunun ( 729 ). maddesinde yazılı "faiz ile taksite bağlı diğer varidat" ibaresinden hukuki semerelerin kastedildiği anlamı çıkmaktadır. İsviçre Medeni Kanununda ( semere ) terimi ile tabii ve hukuki semereler birlikte kullanılmıştır. Bu semerelerle birlikte sağlanabilecek diğer faydalar kasdettiği zaman kanun ( intifa ) ve ( faydalanma ) terimlerini kullanmıştır.

( Medeni Kanun 197/1, 727, 742 ).

Kanununumuzun 745/1. maddesinde ( gelir ), Borçlar Kanunu 210/2, 270/2. maddelerinde yazılı ( hasılat ) terimleri ( semere ) dışındaki faydaları kapsamadığı kanısını vermektedir. Bu maddelerdeki "gelir ve hasılat" aynı anlamda "semere" karşılığı kullanılmıştır. Bu itibarla, 745/1 deki "gelir" terimine hukuki semere dışında sağlanacak faydaların da gireceği sonucunu çıkarmak mümkün değildir.

Hukuki semere, mevcut hukuki münasebetin belirli zamanlarda sağladığı bir gelirdir. Burada belirli zaman şartı esastır. 729. madde "taksite bağlı diğer varidat" deyimiyle bunu açıkça belirtmiş oluyor. Bu madde İsviçre metninden farklı alınmıştır. İsviçre Medeni Kanunu "belli devrelerde husule gelen diğer varidat.." demektedir. Metinler arasındaki farkın sebebi açıklanmamıştır. İsviçre metnine göre; belirli devrelerde meydana gelecek ibaresinde "daimi" bir gelirin kastedildiği anlamını çıkarmak daha kolaydır.

Banka ikramiyeleri faiz gibi "belirli" zamanlarda ve mutlaka beklenen bir fayda değildir. Taksite bağlı bir gelir mütalaası da mümkün olamaz. Banka, sadece tasarruf hesaplarını ikramiye keşidelerine katmak zorunluğundadır. Fakat ikramiyenin çıkması tamamen bir tesadüfe bağlıdır. Bu takdirde gelir vasfını taşımaktan yoksundur. Hukuki semere olarak intifa kapsamına gireceği bu sebeplerle kabul olunmamıştır.

İntifa hakkı, mütemmim cüzülerden dahi faydalanma hakkını sağlar. İkramiye kuru mülkiyetin bir cüzü sayılabileceğinden intifa sahibinin bu cüzün gelirinden faydalanması en doğru ve adil bir çözüm olur.

Banka ile intifa sahibi arasında yapılmış bir anlaşmanın bulunmaması ve ikramiyenin hukuki semereden sayılamaması itibariyle kuru mülkiyetin bir geliri olarak kabulü ve intifa sahibinin ancak bunun gelirinden faydalanması gerektiği sonucuna varılmıştır.

SONUÇ : Üzerinde intifa hakkı bulunan tasarruf hesabına isabet eden banka ikramiyesinin kuru mülkiyet ve sermaye sahibine ve intifaının da intifa hakkı sahibine ait olması gerektiğine, 7.2.1968 günlü ilk görüşmede mevcudun üçte ikisini aşan oyçokluğu ile karar verildi.

İçt. Bir. K. 07.02.1968 T. E:1966/18, K:1968/2

 


IBK. 26.03.1962 T. E: 6, K: 4

DAVA : Medeni Kanunun 658. maddesinin son fıkrasındaki bir aylık hak düşüren sürenin şefiin temisilcisi veya vekilinin satışı öğrendiği günden işlemeye başlayıp, başlamadığı konusunda Altıncı Hukuk Dairesinin kararları arasında içtihat aykırılığı olduğu gib bu kararlarla Birinci Hukuk Dairesinin bir kararı arasında dahi birbirini tutmazlık bulunduğu ileri sürülerek bunun giderilmesi istenilmekle mesele içtihadı Birleştirme Hukuk Bölümü Genel Kurulunda görüşülerek sonuçta aşağıdaki karara varılmıştır.

KARAR : Aralarında birbirini tutmazlık ileri sürülen kararlardan,

1 - Birinci Hukuk Dairesinin 18/4/1946 tarih ve 5408/1700 sayılı kararında davacılar gayrimenkulde belli bir payın iştirak halinde malikleri olduğuna göre hak sahiplerinden birinin satışı öğrendiği tarihin hak düşüren müddete başlangıç olamayacağına, satışı en son öğrenen hak sahibinin satışı öğrendiği tarihin bu müddete başlangıç teşkil edeceğine, ancak şerikler iştirak halindeki mülkü bir temsilci eliyle de idare edebilecekleri cihetle bu temsilcinin satışı öğrenmesinin hak düşüren müddete başlangıç olabileceğine işaret edilmiştir ki bu görüş kanuna uygundur.

2 - Altıncı Hukuk Dairesinin 25/5/1953 tarih ve 3521/3095 sayılı kararlarında da hak düşüren müddetin vekilin satışı öğrendiği tarihte işlemeye başlayacağı mutlak şekilde kabul edilmiş olmayıp, olayın özelliği göz önünde tutularak ve vekilin müvekkiline satışı zamanında haber vermiş olacağı kabul edilerek artık esas hak sahiplerinin bunu öğrendikleri tarihin ayrıca araştırılmasına lüzum olmadığına işaret olunmuştur.

3 - Yine Altıncı Hukuk Dairesinin 26/5/1953 tarih ve 3385/ 3097 sayılı kararında ise vekilin satıcı Öğrendiği tarihin hak düşüren müddete başlangıç olup, olamayacağı hakkında herhangi bir görüş açıklanmış değildir.

4 - Keza yine Altıncı Hukuk Dairesinin 22/10/1955 tarih ve 5312/4846 sayılı kararı ile de bir bozma kararına uyularak verilmiş olan karar onanmıştır. Bunda da vekilin satışı öğrenmesinin hak düşüren müddetle olan ilgisi üzerinde durulmamıştır.

Yukarıda kısaca özetlenen kararlar dikkatle okunduğu takdirde bunlar arasında birleştirilmesi gereken, herhangi bir içtihat aykırılığı olmadığı görülmektedir; Sonuç :

İçtihat birleştirme isteğine konu teşkil eden yukarıda gün ve sayılan yazılı kararlar arasında birleştirilmesi gereken bir içtihat aykırı olmadığına, 26/3/1962 de oybirliğiyle karar verildi.

İçt. Bir. K. 26.03.1962 T. E:1960/6, K:1962/4


IBK. 18.04.1960 T. E: 15, K: 7

DAVA : Tapuda yazılı bir; gayrimenkulün bir parçasının nizasız ve fasılasız yirmi yıl süre ile ve malik olarak zilyet bulunan kimsenin Medeni Kanunun 139 uncu maddesinin ikinci fıkrası hükmünce o parçanın kendi adına tescilini istemeyeceği Temyiz Mahkemesi Hukuk Umumi Heyetinin 5/12/1956 günlü ve 7/24 esas, 97 karar sayılı ilamiyle kabul edildiği halde Yedinci Hukuk Dairesinin 8628 esas 8427 karar sayılı ve 13/7/1959 günlü ilamiyle aynı durumda olan kimsenin tescil isteğinde bulunabileceği esası benimsenmiş ve böylece kararlar arasında birbirini tutmazlık meydana gelmiş olduğunun bildirilmesi üzerine iş, içtihadı Birleştirme Büyük Heyetine yollanmış olmakla heyetçe kararlar arasında bir birini tutmazlık bulunduğuna karar verildikten sonra mesele incelendi, gereği konuşuldu :

KARAR : I - Medeni Kanunun ( fevkalade iktisabi müruru zamana ait ) 639 uncu maddesinin ikinci fıkrası hükmünce, tapuya yazılı olup da malikin kim olduğu sicilden anlaşılamayan veya malikinin 20 yıl önce ölmüş veyahut 20 yıl önce malikinin gaipliğine hüküm verilmiş bulunan bir gayrimenkule malik olarak 20 yıl süre ile aralıksız ve nizasız zilyet bulunmuş olan kimse, o gayrimenkulun kendi adına tescilini hakimden isteyebilir. Uyuşmazlık konusu mesele, zilyedin tapuda yazılı yerin ancak bir parçasına zilyet olması halinde dahi bu hükümdeki zilyetlik şartının gerçekleşmiş sayılıp sayılmayacağı meselesidir.

II - Yedinci Hukuk Dairesi, 1515 sayılı kanuna göre yahut Medeni Kanunun 650 veya 651 inci maddeleri gereğince veya belli gayrimenkulden ayrılacak bir parçanın satışının vaadi sebebiyle açılan temlik ve tescil davalarında, gayrimenkulden ayrılması ( ifrazı ) mümkün kısımlar üzerinde hüküm verildiği gibi burada da tapuya yazılı gayrimenkulün ifrazı mümkün bir parçası üzerindeki zilyetlik sebebiyle o parça hakkında Medeni Kanunun 639 uncu maddesi gereğince tescil kararı verilmesine engel bulunmadığını kabul etmektedir. Yedinci Hukuk Dairesince, Medeni Kanundaki tapuya yazılı gayrimenkulun bir birlik, bir teklik arzetmesi esası, gayrimenkulün bir parçası üzerinde ipotek ve mükellefiyetle takyit gibi muamelelerin yapılamaması cihetlerinde tesirini göstermektedir ve bu esasın hadisemizde tatbik yeri yoktur.

Hukuki Umumi Heyeti kararında tapuda yazılı gayrimenkulun bir bütün, bir kül teşkil ettiği cihetle bundan ayrılması ( ifrazı ) mümkün bir parça üzerinde zilyet bulunan bir kimsenin o yerin Medeni Kanunun 639 uncu maddesi gereğince kendi adına tescilini isteyemeyeceği esası benimsenmiştir.

III - Her şeyden önce Medeni Kanunumuz bakımından gayrimenkul ve tapuya kayıtlı gayrimenkul sözlerinden ne anlaşılmak gerektiği araştırılmalıdır. Medeni Kanunun 632 inci maddesine göre bu şeyler gayrimenkuldur: 1 Arazi, 2 Tapu kütüğüne başlı başına ve sürekli olmak üzere yazılmış bulunan ayni haklar, 3 Madenler. Medeni Kanunun 633 üncü maddesi, gayrimenkul mülkiyetini edinmek için tapu kütüğüne yazılmış olmayı şart kılmaktadır. Nihayet, Medeni Kanunun 910 uncu maddesinde tapu kütüğünün gayrimenkuller üzerindeki hakların durumunu gösterdiği ve bu kütüğün nasıl tutulacağının nizamname ile bildirileceği ve arazinin, madenlerin, gayrimenkul üzerindeki başlı başına ve sürekli ayni hakların tapu kütüğüne gayrimenkul olarak yazılacağı bildirilmiştir. Uyuşmazlık konusu gayrimenkul, ne maden, ne de bir gayrimenkul üzerindeki sürekli ve daimi ayni haktır; bu gayrimenkul, arazidir, topraktır. Tapu Sicilli Nizamnamesinin 4 üncü maddesi gereğince tapu siciline arazinin yazılması için, planın tespiti ile kütükte sahife açılması ve orada arazinin vasıflarıyla hukuki hallerinin gösterilmesi şarttır. Bundan başka nizamnamenin 6. maddesinin birinci fıkrasında da ( her bir gayrimenkul, tapu kütüğünde müteselsil numara taşıyan bir sahifeye başına kaydolunur ) denilerek ayni esas teyit olunmuştur. Bu hukuki esaslara ve üzerinde durduğumuz gayrimenkul çeşidinin arazi olmasına göre tapuya yazılı gayrimenkul demek, tapu kütüğünde tek bir sahife üzerine yazılı yer parçası demektir. O halde Medeni Kanunun 639 uncu maddesinin 2 inci fıkrasındaki tapu da yazılı gayrimenkul sözünü tapuda yazılı yerin bütünü olarak anlamak ve ancak o gayrimenkulun bütünü üzerinde zilyetlik durumunun gerçekleşmesi halinde zilyedin tescil davası açabileceğini kabul etmek, kanunun lafzına uygun bulunmaktadır.

IV - Görüşmeler sırasında Medeni Kanunun 639 uncu maddesinin 20 yıllık zilyedi malik sayarak fiili durumun hukukileşmesini hedef tutması karşısında lafza dayanan tefsirin kanunun ruhuna aykırı olduğu ileri sürmüş ise de bu görüş doğru değildir. Medeni Kanun, gayrimenkule ilişkin ayni haklara ve hususiyle mülkiyete temel olarak zilyetliği değil tapu kütüğünü kabul etmiştir; fakat sadece 639 uncu maddede zilyetliğe de bir dereceye kadar değer tanımıştır. Bu itibarla burada tapu kütüğüne bağlılık prensibiyle zilyetlik prensibini beraberce göz önünde tutmak zaruridir. Bunun neticesi olarak da 639 uncu maddenin 2 inci fıkrası hükmünün tapuya bağlı gayrimenkullerin tapu kayıtlarının düzeni bozulmaksızın zilyetlikle iktisabını mümkün kılmak gayesiyle konulmuş olduğunun kabulü gerekmektedir. Gerçekten, bir parçanın zilyetliği ile gayrimenkulun o parçası üzerinde mülkiyet hakkının kazanılacağının kabulü halinde, tapuda birçok yapraklar açılarak bir çok gayrimenkullerin kaydı yapılacak ve böylelikle tapu kayıtlarında bir takım düzensizlikler meydana gelecektir ve buna rağmen ilk malik toprağın bir parçasında malik olarak kalacaktır. Yine bir parça üzerinde zilyetliğin mülkiyet sebebi parçalanması gibi bir mahzur dahi doğuracaktır. Bu sebeplerle varılan netice, kanunun ruhuna da uygundur.

V - Yedinci Hukuk Dairesinin görüşünü haklı göstermek üzere dayandığı hukuki esaslar dahi bir konuda varılan neticeyi haklı göstermekten uzaktır. Bir defa 1515 sayılı kanun Medeni Kanunun hükümleriyle erişilemeyecek neticeleri gerçekleştirmek üzere konulmuş özel bir kanundur. Onun şu veya bu şekilde tatbik olunması, ana kanun olan Medeni Kanunun tatbikinde bir dayanak olamaz. Medeni Kanunun 651 inci maddesi, yapının taştığı toprak parçasının temlikine açık hükmüyle müsaade etmektedir. Zaten burada temlik olunacak toprak parçası esas toprağa katılacağı cihetle sadece tapudaki plan ve ölçüler değişecek ve bu itibarla tapu kayıtlarında herhangi bir karışıklık söz konusu olmayacaktır. Medeni Kanunun 650 inci maddesinin tatbikinde sadece yapının kapladığı toprağın temliki mümkün olduğu kabul edilse bile temlik isteyen kimse iyi niyetli olduğu cihetle bu hal şekli haklı görülebilir. Halbuki Medeni Kanunun 639 uncu maddesinin tatbiki için tescil davası açanın iyi niyetli olması kanunun aradığı şartlardan değildir ve bu bakımdan her iki durum birbirinden farklıdır. Nihayet, malikin dileği ile, bir gayrimenkulun birkaç gayrimenkule ayrılması mümkün olduğu cihetle ifrazı mümkün bir parçanın, satışının vaat edilmesi halinde de tescil davası açılabilmesi malikin rızasıyla borç altına girmiş bulunmasının neticesidir. Halbuki iktisabi müruruzamanda eski malikin rızası söz konusu değildir. Netice;

Tapuya bağlı bir gayrimenkulun Medeni Kanunun 639 uncu maddesi gereğince zilyet adına tescilinin İstenebilmesi için onun tamamının zilyedi bulunmak gerekeceğine ve tapuya bağlı bir gayrimenkulun bir parçasına zilyet bulunan kimsenin sadece o parçanın kendi adına tescilini isteyemeyeceğine, 18/4/1960 günlü ikinci toplantıda mutlak ekseriyetle karar verildi.

İçt. Bir. K. 18.04.1960 T. E:1960/15, K:1960/7


IBK. 03.06.1959 T. E: 8, K: 24

DAVA : Tapuda kayıtlı olmayan ve belediyelere ait seyrangâh ve metruk mezarlıkların parsellenip belediye encümeni tarafından bilmüzayede şahıslara ihalesinde bu ihalenin muteber olması için ihaleden evvel belediye namına sicil kaydı tesis edilmek lazım gelip gelmediği hususunda Temyiz Mahkemesi 7. Hukuk Dairesinin muhtelif ilamları ve bu ilamlardan bir kısmı ile Temyiz Hukuk Heyeti Umumiyesi ilamı arasında içtihat ihtilafı bulunduğu mezkûr daire reisliğinin 31/1/1959 tarihli yazısında belirtilmiş ve içtihat ihtilafının giderilmesi istenmiş ve keyfiyet Başriyasetçe Büyük Tevhidi içtihat Heyetine tevdi edilmiş olmakla gereği görüşüldü. Neticede :

KARAR : Temyiz Hukuk Heyeti Umumiyesinin 26/11/1958 tarih 7/135 E. 132 K. sayılı ilamı ile 7. Hukuk Dairesinin bir kısım ilamlarında ( ammeye ait seyrangâh olan münazaalı yerin belediyenin hususi mülkiyeti altına alındığı iddia ve ispat edilmediğinden bu gibi yerler usulüne tevfikan hususi mülkiyete kalp ve o suretle tapuya tescil edilmedikçe harici satışa ve zilyetliğin devrine mevzu teşkil edemeyeceğinden ) bahisle tapuca belediye adına hususi mülkiyet tescil edilmemiş olan bu gibi gayrimenkullerin bilmüzayede şahıslara satışı muteber olamayacağı içtihat edilmiş olduğu halde 7. Hukuk Dairesinin bir kısım ilamlarında o yoldaki satış muteber sayılmıştır. Davalara mevzu olan gayrimenkuller metruk mezarlık ile seyrangâh olan mahallerdir. Tevhidi içtihat müzakeresi bu nevi gayrimenkullere hasredilmiştir.

Belediye Kanunu, belediye hududu içinde mera ve korulukları dahi seyrangâh gibi mütalaa ettiği halde sonradan meriyete giren 5618 sayılı kanunun ek 3, 4, 5 ve 6. maddeleri meraları 6831 sayılı Orman Kanunu korulukları hususi rejime tabi tutmuştur. Bu sebeple içtihat ihtilafına mevzu olmayan diğer belediye emvali müzakere ve münakaşa haricinde bırakılmıştır.

Bu bapta içtihat ihtilafı şu noktada tezahür etmektedir :

Belediyeye ait seyrangâh ve metruk mezarlığı belediye parselleyip arsa haline getirmiş ve tapuca belediye adına tescil ettirmeden şahıslara satmış ve bedelini tahsil etmiştir.

Müşteriler tarafından belediye ile hazine aleyhine ikame olunan davalarda işbu gayrimenkullerin adlarına tescili talep olunmaktadır.

Hukuk Heyeti Umumiyesi ilamı ile 7. Hukuk Dairesinin bir kısım ilamlarında gayrimenkulün hususi mülkiyet şeklinde belediye adına tapuya tescil edilmeden önce yapılan müzayede ve ihalenin muteber olamayacağı içtihat olunmuştur. 7. Hukuk Dairesinin bir kısmı ilamlarında ise mücerret ihaleden önce gayrimenkulun´belediye adına tescil edilmemiş olması müzayede ve ihalenin muteberiyetini ihlal edemeyeceği neticesine varılmıştır.

1580 sayılı Belediye Kanununun 159. maddesi ile Belediye sınırı içinde sahipsiz arazi mahiyetindeki seyrangâhlar ve 160. maddesi ile de metruk mezarlıklar belediyelere devrolunmuştur.

Büyük Millet Meclisinin 17 Mayıs 1934 tarih, 808 sayılı tefsir kararıyla belediyelere devrolunan hususun yalnız idare ve nezaret hakkı olmayıp tasarruf hakkının, dahi devredildiği belirtilmiştir.

Belediye Kanununun 19. maddesinin 6 numaralı bendiyle belediyelere gayrimenkul alım ve satım salahiyeti tanınmış, 70. maddesinin 11. bendiyle menafii umuma mahsus belediye gayrimenkul emvalinin bir hizmete tahsis ve tahsis cihetinin tebdili salahiyeti belediye meclisine verilmiş 83. maddesinin 2. bendiyle müzayede şartnamelerinin ve ihalelerin tasdiki belediye encümeninin vazifesi cümlesinden sayılmış 110. maddesinin 15. bendinde de bu kanun ile belediyelere devredilmiş olan gayrimenkul emvalin esmanı belediye varidatı meyanında gösterilmiştir.

Bir taraftan şehir ve kasabaların artan nüfus hacminin mesken ihtiyacını karşılamak, plan dahilinde yeni mahalleler teşkil ve medeni ihtiyaçlara uygun binalar yapılmasını teşvik etmek bu suretle beldenin imarını sağlamak, diğer taraftan belediyenin gelirini artırmak, yeni imar teşebbüslerine mali imkanlar temin etmek maksadıyla son senelerde belediyeler ammenin ihtiyacından arta kalan seyrangâh ve metruk mezarlıkları parselleyip şahıslara satmak cihetine gitmektedirler. Şahıslar belediyelerin müzayedelerine itimat ederek bu nevi arsaları almakta ve üzerlerine binalar yapmaktadırlar.

İçtihadın şahıslara belediyelerin çatışan hukuki menfaatlarını telif edecek ve belediye satışlarına itimat ve rağbeti sarsmayacak ve belediyelerin imar faaliyetlerine engel olmayacak bir şekilde inkişafı zaruri bulunmamaktadır. Esasen belediyeler şahıslara sattıkları arsaların bedelini almışlardır, ihtilafın belediye aleyhine halledilmesinde belediyenin hukuki bir menfaati ihlal edilmeyecektir. Şahıslar ise belediye satışlarına itimat ederek bedeli mukabilinde arsa satın almış bulunuyorlar, ihtilafın şahıslar aleyhine halledilmesinde ise istikrarı bozmak tahakkuk etmiş veya muntazar menfaatları ihlal bakımından şahıslar hakkında telafisi mümkün olmayacak zararlar tevellüt edecektir. Bu itibarla şahısların hukuki menfaatlarını himaye ve tercih etmek lazımdır.

Belediye Kanununun yukarıda, hülasa edilen hükümleri muvacehesinde belediyelerin idare, nezaret ve tasarrufu altında bulunan seyrangâh ve metruk mezarlıkların salahiyetli belediye uzuvları tarafından şahıslara satılmasına karar verildiği ve bu karar kesinleştiği takdirde o gayrimenkul belediyenin hususi malları arasına girer. Keyfiyetin tapuya tescili bir mesarimden ibaret olup gayrimenkulun hususi mülkiyete geçmesinin bir unsuru değildir. Diğer taraftan salahiyetli uzvun müzayede şartlarını tayin ve o şartlarla yapılan ihaleyi tasdik etmesi halinde müşteri ile belediye arasında bazı hak ve vecibeler doğar. Belediyenin gayrimenkul mülkiyetini müşteriye devretmesi, müşteri adına tapuya tescil ettirmesi veya tescil imkanlarını sağlaması ihale ile belediyelere terettüp eden vecibelerdendir. Belediye bu vecibesini yerine getirmediği takdirde müşteri hakimden bu vecibenin hükmen yerine getirilmesini talep edebilir. Müşterinin bu bapta açtığı dava belediyenin ihale ile deruhte ettiği vecibeyi yerine getirmesi ve binnetice gayrimenkul mülkiyetinin müşteriye devri ve müşteri namına sicil ihdası talebini: de mutazammındır.

Yukarıda hülasa edilen kanuni vaziyet mahkemece bu talebin kabulüne müsait bulunmaktadır.

SONUÇ : Bu itibarla: Tapuda kayıtlı olmayan ve belediyelere ait seyrangâh ve metruk mezarlıkların belediyelerin salahiyetli uzuvları tarafından şahıslara satılmasına karar verilmiş ve salahiyetli uzuvlarının tayin ettikleri şartnamelere uygun şekilde şahıslara ihale ve keyfiyet salahiyetli uzuvlar tarafından tasdik edilmiş ve müşteriye terettüp eden vecibeler yerine getirilmiş ise; gayrimenkulün ihaleden evvel belediye adına tapuya tescil edilmemiş olması, ihalenin muteberiyetini ihlal etmeyeceğine ve müşterinin tescil davası açabileceği, 3/6/1959 tarihinde mevcudun üçte ikisini geçen ekseriyetle karar verildi.

İçt. Bir. K. 03.06.1959 T. E:1959/8, K:1959/24

AYKIRI GÖRÜŞ

Recai Seçkin ( 4. Hukuk Dairesi Bşk. ) :

Belediyeler Kanununun ekseriyet kararında yazılı maddelerinden hiç birisinde sadece belediyenin salahiyetli uzuvlarının kararıyla bir yerin belediyenin amme malları arasından çıkıp belediyenin hususi malları arasına gireceği yazılı olmadığı gibi bu hükümlerin bütününden dahi Medeni Kanunun tapuya tescil esasını değiştiren bir durumun Belediyeler Kanunu ile kabul edilmiş bulunduğu anlaşılamamaktadır. Ekseriyetin görüşü, Medeni Kanunla ve amme intizamı düşüncesiyle kabul edilmiş olan tescil esasını kanuni dayanağı olmaksızın bertaraf etme neticesini doğurmaktadır ve fazla olarak amme idarelerinin muamelelerindeki laubali durumu teyit etmektedir. Bu sebeplerle kanuna uygun bulmadığım ekseriyet kararına muhalifim.





TAPUDA MUTASARRIFI ÜZERİNDE KAYITLI VE BELLİ BİR VAKFIN İCARETEYALİ MALI OLDUĞU TAPU SİCİLLİNDEN ANLAŞILAN TAŞINMAZIN MUTASARRIFI YİRMİ SENE ÖNCE ÖLMÜŞ OLSA BİLE, O TAŞINMAZ HAKKINDA MEDENİ KANUNUN 639/2. MADDESİ LEHİNE UYGULANAMAYIP; BU TÜR TAŞINMAZLARIN, ZİLYETLİKLE KAZANILAMAYACAĞI-

IBK. 04.03.1959 T. E: 2, K: 19

DAVA : İcareteynli olarak mutasarrıf uhdesinde tapuda (kayıtlı gayrimenkul mutasarrıfının 20 Sene evvel vefat etmiş olması halinde o gayrimenkulun zilyetlikle iktisap edilemeyeceği Temyiz Mahkemesi Hukuk Heyeti Umumiyesinin 22/10/1958 tarih 7/119 E. 118. K. sayılı ilamıyla içtihat edilmiş iken 7. Hukuk Dairesinde aynı mahiyette iki davanın temyizen tetkiki sırasında aksi içtihada varılmış olduğu mezkur daire reisliğinden bildirilmiş, keyfiyetin tevhidi içtihat yoluyla hal ve telifi istenmiş, evrak Birinci Reislik tarafından Temyiz Büyük Tevhidi içtihat Heyetine tevdi edilmiş olmakla keyfiyet heyetimizde görüşülüp konuşuldu :

KARAR : Neticede;

Davalara konu olan gayrimenkuller tapuda mutasarrufları uhdelerinde kayıtlıdır. Gayrimenkullerin nevi tapu kayıtlarında belli bir vakfın icareteyali musakkafı olarak gösterilmiştir, 2762 sayılı Vakıflar Kanununun 26, 27 ve 28. maddesi uyarınca gayrimenkullerin mülkiyeti henüz mutasarafına geçirilmiş değildir. Mutasarrıfın ölümünden itibaren 20 seneden fazla bir zaman geçtiği, gayrimenkulun 20 seneden fazla malik gibi başka bir şahsın elinde bulunduğu ve Vakıflar Kanununun 41. maddesi delaletiyle Kanunu Medeninin 639/2. maddesinde gösterilen şartların tahakkuk ettiği ileri sürülmüştür. Vakıflar idaresi ise mutasarrıfın ölümü ile gayrimenkulun mahlulen vakfa rücu eylediğim, zilyetlikle iktisaba müsait olmadığını dermeyan etmiştir.

Vakıflar Kanununun 41. maddesinde Kanunu Medenideki müruruzaman hükümlerinin vakıf mallar hakkında da tatbik olunacacağı gösterilmiş ise de; bu maddenin matufu olan ve hadiselerle ilgili Kanunu Medeninin 639. maddesinin tatbiki sırasında ayrıca bu maddede derpiş edilen şartların mevcut olup olmadığım aramak icap eder. Zira, Vakıflar Kanunu hükümleri, Medeni Kanunun iktisabı müruruzamana ait hükümlerini değiştirmeyi hedef tutmamıştır.

Tapu kaydında adı geçen ve 20 sene evvel öldüğü iddia edilen şahıs gayrimenkulun icareteynli olarak mutasarrıfıdır. Mutasarrıfın gayrimenkul üzerindeki hakkı (mülkiyet) nevinden değildir. Mutasarıfa gayrimenkulun maliki denilemez ve gayrimenkulun mülkiyet hakkı, tapu sicillinde bahsi geçen vakfa ait bulunmaktadır; tapu sicillinden malikin belli bir vakıf olduğu açıkça anlaşılmaktadır. O halde bu gibi gayrimenkuller hakkında Medeni Kanunun 639 /2. maddesinde yazılı (Tapu sicillinden maliki kim olduğu anlaşılamayan) veya (Yirmi sene evvel vefat etmiş bir kimsenin uhdesinde mukayyet olan) şartları gerçekleşmemiştir.

Bu itibarla :

Tapuda mutasarrıfı uhdesinde mukayyet ve belli bir vakfın icareteynli malı olduğu tapu sicillinden anlaşılan gayrimenkul mutasarrıfı 20 sene evvel vefat etmiş olsa dahi o gayrimenkul hakkında Kanunu Medeninin 639/2. maddesinin zilyet lehine tatbik edilemeyeceğine, bu nevi gayrumenkullerin zilyetlikle iktisap olunamayacağına, mevcudun üçte ikiyi aşan ekseriyetiyle 4/3/1959 tarihinde karar verildi.

İçt. Bir. K. 04.03.1959 T. E:1959/2, K:1959/19

AYKIRI GÖRÜŞ

T. Sebük (Ticaret Dairesi Bşk.) :

Eksik yazılmış olması itibariyle muhalifim.


IBK. 11.02.1959 T. E: 14, K: 13

DAVA VE KARAR : Medenî Kanun’un 671 nci maddesi umumî yola çıkmak için kâfi bir yolu bulunmayan gayrimenkul sahibine tam ivaz mukabilinde komşularından kendisine geçmek için münasip bir yerin terkini talep etmek hakkını vermiştir.

Bu maddinin ilk fıkrasında bu hak gayrimenkul sahibine tanınmış, ikinci fıkrada, bu hakkın komşu gayrimenkul malikine karşı istimal edileceği belirtilmiştir. 672 nci maddede ise mürur hakkının tapu siciline kayıt olunması, lüzumuna işaret olunmuştur. Bir gayrimenkule sahip olmak ancak tapu kaydıyle mümkün olur. Şu halde tapuda kayıtlı olmıyan bir gayrimenkulün zilyedi o yerin sahibi ve maliki sayılmıyacağından komşu gayrimenkul malikinden lüzumlu geçit hakkını isteyemiyeceği gibi tapuda kayıtlı olmıyan geçit hakkına mevzu teşkil edecek gayrimenkulün zilyedine karşı da bu hak istimal olunamaz. Tapuda kayıtlı olmıyan gayrimenkul lehine ve yine tapuda kayıtlı bulunmayan gayrimenkul aleyhine geçit hakkına müteallik bir karar istihsal edilse bile bu hakkın Medenî Kanun’un 672 nci maddesi hükmü dairesince tapu siciline tescili mümkün değildir. Halbuki sözü geçen madde bu hakkın tapuya tescil edilmesi lüzumuna âmirdir. İşte bu madde hükmü dahi tapuda kayıtlı olmıyan gayrimenkul zilyedinin yine de tapuda kayıtlı bulunmayan diğer bir gayrimenkul zilyed aleyhine lüzumlu geçit talebinde bulunmayacağını teyit etmektedir. Tariki âmme çıkmak için kâfi bir yolu bulunmayan zilyedin eğer o gayrimenkulü tescil ettirmek hakkını kazanmışsa evvelâ o gayrimenkulünü tapuya tescil ettirdikten ve geçit hakkına mevzu olacak komşu gayrimenkul de tapuda kayıtlı olmayıp o gayrimenkulün zilyedi lehine iktisap şartları tahakkuk etmişse lüzumlu geçit hakkını, haiz olan şahsın hukukî menfaati dolayısiyle sözü geçen bu gayrimenkulün zilyed adına tescilini talep ve temin ettikten sonra lüzumlu geçit isteme hakkını kullanması lâzımdır.

SONUÇ : Medeni Kanun’un 671 inci maddesinin tatbiki bakımından leh veya aleyhine lüzumlu geçit hakkının tanınması istenen gayrimenkullerin tapuda müseccel olması lâzım geldiğine karar verilmiştir.

İçt. Bir. K. 11.02.1959 T. E:1958/14, K:1959/13


IBK. 19.06.1957 T. E: 6, K: 24

DAVA ve KARAR : Mütegayyip eşhastan metruk olup da tapuda kayıtlı bulunmayan gayrimenkulun Kanunu Medeninin 639 uncu maddesinin birinci fıkrası mucibince zilyetlikle iktisabının mümkün olup olmadığı hususunda Temyiz Mahkemesi Hukuk Heyeti Umumiyesi´nin 29/12/1954 tarih 1/173 E-. 163 K. sayılı ve Birinci Hukuk Dairesi´nin 27/1/1955 tarih 399 E. 437 K. sayılı ilamları ile Yedinci Hukuk Dairesi´nin 6/6/1956 tarih 205 E. 6490 K. sayılı ilamı arasında içtihat ihtilafı bulunduğundan bahisle ihtilafın, tevhidi içtihat yoluyla halli Kocaeli Asliye Birinci Hukuk Hakimliği tarafından istenmiş ve dosya Birinci Reislikçe Temyiz Mahkemesi Tevhidi içtihat Büyük Heyetine tevdi edilmiş olmakla iş görüşülüp konuşuldu :

Neticede;

Temyiz Mahkemesi Birinci Hukuk Dairesi´nin ilamında; tapuda kayıtlı olmayan ihtilaflı gayrimenkulun Ermeni aslından mütegayyip ve firari şahıstan hazineye intikal etmiş olduğu belirtildikten sonra 1331 tarihli kanun mucibince bu nevi gayrimenkuller hasbelkanun Hazineye intikal etmiş olup tapuda kayıtlı addedilmek lazım geldiği ve bu sebeple Medeni Kanunun 639 uncu maddesi mucibince iktisap olunamayacağı. Hukuk Heyeti Umumiyesi ilamında dahi; mübadeleye tabi Rumlardan metruk ve tapuda kayıtlı olmayan gayrimenkulun hasbelkanun Hazineye intikal ettiği ve Medeni Kanunun 639 uncu maddesine istinaden iktisabı mümkün bulunmadığı içtihat edilmiş ve bu suretle tapuda kayıtlı olmayan ve fakat mütegayyip eşhastan metruk gayrimenkullerin zilyetlikle iktisap edilemeyeceği mutlak şekilde kabul olunmuş iken Yedinci Hukuk Dairesi´nin ilamında; tapuda mütegayyip şahıs veya Hazine adına kayıtlı olmadıkça gayrimenkulun Medeni Kanunun 639 uncu maddesinin birinci fıkrası gereğince zamanaşımı süresince zilyetlikle iktisabı mümkün olabileceği ve çünkü o yoldaki iktisabı ancak tapu kaydının önleyebileceği, 146 numaralı tefsirin zilyetlikle iktisabı alakadar etmediği, 27/1/1954 tarih 2/8 sayılı tevhidi içtihat kararının mütegayyip şahıs uhdesinde kayıtlı gayrimenkullere ait ve münhasır bulunduğu içtihat edilmiş ve bu suretle tapuda kayıtlı olmayan gayrimenkulun mücerret mütegayyip şahıstan metruk olması halinin zilyetlikle iktisabına mani olamayacağı düşünülmüştür, işbu ilamlar arasında içtihat ihtilafı üçte ikiyi geçen ekseriyetle kabul edildikten sonra işin esasına geçildi :

Bir gayrimenkule iktisap zamanaşımı süresince zilyeti bulunan şahsın Kanunu Medeninin 639 uncu maddesinin birinci fıkrasından faydalanmasını gayrimenkulun tapu kütüğünde mukayyet bulunması hali önleyebilir. Hususi mülkiyet şeklinde tasarruf ve iktisabı mümkün olan gayrimenkul hakkında, tapuda kayıtlı bulunmadıkça yahut hususi bir .kanunun istisnai hükmünün o gayrimenkul hakkında tatbik edilmiş olması veya Lozan Muahedesi hükümleriyle teyit edilen Hazinece daha önce yapılan el koyma muameleleri dolayısıyla tapusuz gayrimenkullerdeki iktisap müruruzamanı hükmü bertaraf edilmedikçe, zilyetlikle iktisap hükümleri zilyet lehine tatbik" edilebilir. Mütegayyip veya ahar mahalle nakledilen şahıslardan metruk gayrimenkul için mübadele ve tefviz işlerinin kesin tasfiyesi hakkındaki 4796 sayılı kanunun 8 inci maddesiyle ilga edilmiş olan 28 Mayıs 1928 tarih ve 1331 sayılı kanun ile bu kanunun 7 inci maddesini tefsir eden 146 numaralı Büyük Millet Meclisi tefsir kararının ve 13 Eylül 1331 ve 15/4/1339 tarih ve 333 sayılı kanunların nazara alınması ve malik gibi zilyetlik şartının bertaraf edilebilmesi, o gayrimenkule Hazinece usulü dairesinde el konulmuş olmasına bağlıdır. Gerçekten, Hazinenin daha önce mahsus kanun hükümlerince el koymuş olduğu gayrimenkul hakkında, tapuya hiç kayıtlı olmasa bile, tapusuz gayrimenkullerin zilyetlikle iktisabı hakkındaki hükümler tatbik edilemez. Bu itibarla tapuda kayıtlı olmayan gayrimenkulun mücerret firari ve mütegayyip veya ahar mahalle nakledilen şahıstan metruk bulunmuş olması, o gayrimenkul hakkında Zilyet lehine Kanunu Medeninin 639 uncu maddesinin birinci fıkrası hükmünün tatbikine mutlak şekilde engel olamaz.

SONUÇ : Bu sebeplere binaen, firari ve mütegayyip eşhasa ait olup da tapuda kayıtlı bulunmayan ve Hazinece usulü dairesinde el konmamış olan gayrimenkul hakkında Kanunu Medeni´nin 639 uncu maddesinin birinci fıkrası hükmünün zilyet lehine tatbik olunacağına mevcudun ittifakı ile 19/6/1957 tarihinde karar verildi.

İçt. Bir. K. 19.06.1957 T. E:1957/6, K:1957/24


IBK. 12.06.1957 T. E: 3, K: 23

DAVA : 5602 Sayılı Tapulama Kanununun tatbiki dolayısıyla lehine tapulama tespiti yapılan davalı ile tespite itirazda bulunan davacı arasındaki ihtilafın gezici arazi kadastrosu mahkemesinde tetkiki sırasında dava konusu gayrimenkulun taraflardan hiç birine ait olmayıp davada taraf teshil etmeyen mesela Hazineye, Orman idaresine, köye veya vafka aidiyeti tahakkuk eylediği takdirde mahkemenin hakiki hak sahibi üçüncü şahıs lehine hüküm verebilip veremeyeceği hususunda Temyiz Mahkemesi Hukuk Heyeti Umumiyesi´nin 9/11/1955 tarih ve 7/74 E. 78 K. sayılı ilamiyle Yedinci Hukuk Dairesi´nin dosya içinde bulunan müteaddit ilamlarında belirtilen müstakar içtihadı arasında ihtilaf bulunduğu avukat Zekai Uyar tarafından 22/5/1956 tarihli arzuhal ile bildirilmiş, İhtilafın tevhidi içtihat yoluyla halli istenmiş ve evrak Temyiz Birinci Reisliği tarafımdan Temyiz Mahkemesi Tevhidi içtihat Büyük Heyetine tevdi edilmiş olmakla icabı görüşülüp düşünüldü : Neticede;

KARAR : Aynı hususun tefsir yoluyla halli için Maliye Vekaleti´nin tespiti ile Başvekalet makamınca 11/5/1957 tarih 1285 sayılı yazı ile Büyük Millet Meclisine sevkedildiği anlaşıldığından, bu hususta bir karar ittihazına mahal olmadığına, 12/6/1957 tarihinde ittifakla karar verildi.

İçt. Bir. K. 12.06.1957 T. E:1957/3, K:1957/23


IBK. 15.05.1957 T. E: 11, K: 9

DAVA : Tapulama sırasında Kanunu Medeninin 650 inci maddesiyle alakalı bir nizam tahaddüsü hallinde gezici arazi kadastrosu mahkemelerince bu nizam bahsi geçen maddelerin tatbiki suretiyle halledilip edilemeyeceği diğer bir ifade ile başkasının arsasına kendi levazımı ile bina inşa eden veya kendi fidanını başkasının tarlasına diken levazım veya fidan sahibi, diğer şartların mevcudiyetini ileri sürerek muhik tazminat mukabilinde gayrimenkul tamamının kendisine temlikini talep ettiği takdirde bu talebin tetkik ve halli gezici arazi kadastrosu mahkemesinin vazifesi dahilinde bulunup bulunmadığı hususunda Temyiz Mahkemesi Yedinci Dairesi´nin 15/9/1955 tarih 8672/5319 sayılı ilamı ile Dördüncü Hukuk Dairesi´nin 29/2/1956 tarih ve 969/1240 sayılı ilamı arasında husule gelen içtihat ihtilafının halli Konya Gezici Arazi Kadastrosu Hakimliği tarafından istenmiş. Temyiz Mahkemesi Birinci Reisliğince bahsi geçen ilamlar ve daire reislerinin mütalaaları Tevhidi içtihat Hukuk Kısmı Umum Heyetine tevdi edilmiş olmakla keyfiyet tetkik ve müzakere olundu.

KARAR : Asliye hukuk mahkemesine levazım sahibi tarafından ikame edilen bir davada Kanunu Medeni´nin 650 inci maddesinde yazılı şartların mevcudiyeti ileri sürülerek arsanın muhik tazminat mukabilinde kendisine temliki ve sicil kaydının o suretle tashihi istenmiş, gayrimenkulun bulunduğu mahalde 5602 sayılı Tapulama Kanunu´nun tatbikine başlandığı tespit edilerek asliye mahkemesince dava evrakı gezici arazi kadastrosu mahkemesine devredilmiş, bu mahkemece de Kanunu Medeninin 648 ve müteakip maddelerinden mütevellit ihtilafların halli gezici arazi kadastrosu mahkemesinin vazifesi haricinde olduğu mütalaa edilerek vazifesizlik kararı verilmiş, bu son karar alakalı tarafından temyiz edilmiş, Temyiz Yedinci Hukuk Dairesi´nin bahsi geçen ilamiyle ( Dava ve talep Medeni Kanunun 650 inci maddesine istinat ettirilmiş olmasına, gezici arazi kadastrosu mahkemesi tapulama tarihinde mevcut hukuki durum üzerindeki ihtilafları hal ile-vazifeli bulunduğuna, bu mahkemelerin ihdasi mahiyette karar vermek salahiyetleri bulunmadığına göre gezici arazi kadastrosu mahkemesinin vazifesizlik kararı doğru ) görülmüştür.

Aynı davada asliye hukuk mahkemesiyle gezici arazi kadastrosu mahkemesinin vazifesizlik kararları kesinleşmiş ve bu suretle husule gelen selbi vazife ihtilaf mm merci tayini suretiyle halli alakalı tarafından Temyiz Dördüncü Hukuk Dairesi´nden istenmiştir. Yüksek daire bahsi geçen ilamiyle: ( Davanın mahiyetine ve kadastro mahkemesinin halen faaliyette bulunmasına göre kadastro mahkemesinin vazifesizlik kararının kaldırılmasına ve bu davanın rüyeti için adı geçen mahkemenin merci tayinine ) karar vermiştir.

Her iki daire ilamı arasında Kanunu Medeninin 650 inci maddesiyle alakalı ihtilafların gezici arazi kadastrosu mahkemesince tetkik ve halledilebilip edilemeyeceği hususunda içtihat ihtilafı mevcuttur.

5602 Sayılı Tapulama Kanununun 34 üncü maddesinde kadastro hakiminin verasete, mülkiyet ve mülkiyetin gayri ayni haklara, sınır anlaşmazlıklarına ve benzeri arazi kadastrosunu ilgilendiren bütün davalara bakacağı belirtilmiştir.

Arazi kadastrosu işleri; tapulama tarihinde mevcut mülkiyet ve sair ayni hakların tayin ve tespitini, tapu sicillerinin yeniden tesisini, hak sahiplerine tapu verilmesini, tapulu olanlara ait kayıtların yenilenmesini, planların vücuda getirilmesini istihdaf etmektedir.

Mülkiyet veya mülkiyetin gayri ayni bir hakkın tapulama tarihinden önce iktisap edilmiş olup olmadığı, yani, o tarihte böyle bir hakkın mevcut bulunup bulunmadığı hususunda bir ihtilaf tahaddüs öderse arazi kadastrosunu ilgilendiren bir davadan bahsolunabilir. Kanunu Medeninin 650 inci maddesinin tatbikinden mütevellit davalarda böyle bir faal mevcut değildir. Arsanın davalıya, levazımın davacıya aidiyetinde bir ihtilaf tahaddüs etmemiştir. Davacı; arsa mülkiyetinin davalıya aidiyetini kabul etmekte ancak 650 inci madde şartlarının mevcudiyetini ileri sürerek muhik tazminat mukabilinde tamamının kendisine temlikini istemektedir. Hakimden talep edilen karar tapu tarihindeki hukuki durumu izhar eden bir karar olmayacaktır. Belki mülkiyeti tefviz eden ihdasi mahiyette bir karar olacaktır. Davacı ancak hakimin kararıyla mülkiyeti iktisap edecektir. Gezici arazi kadastrosu mahkemelerinin ihdasi mahiyette karar vermek salahiyetleri yoktur. Tapulama Kanununun 1, 4, 12, 13, 15, 32 ve 34 üncü maddelerinin birlikte mütalaası bu neticeyi vermektedir. Arsanın veya levazımın aidiyetinde bir ihtilaf tehaddüs öderse bunun kadastro hakimi tarafından halledileceğinde şüphe yoktur. Kadastro hakimi tahkikatını yapar, arsanın ve levazımın kime ait olduğunu tespit eder, gayrimenkulun arsa sahibi adına tesciline, levazım durumunun beyanlar hanesinde belirtilmesine karar vermekle iktifa eder. Alakalılar aralarındaki hukuki durumun Kanunu Medeninin 648 ve müteakip maddeleri uyarınca tasfiyesinde anlaşmazlarsa umumi hükümler dairesinde açılacak dava ile bu cihet hal olunur.

Bu sebeplere binaen: Kanunu Medeninin 650 inci maddesinin tatbikinden mütevellit ihtilafların tetkik ve halli, gezici arazi kadastrosu mahkemelerinin vazifesi dışında ve umumi mahkemelere ait olduğuna ve Yedinci Hukuk Dairesi içtihadının isabetli bulunduğuna 15/5/1957 tarihinde mevcudun üçte ikisini geçen ekseriyetle karar verildi.

İçt. Bir. K. 15.05.1957 T. E:1956/11, K:1957/9


5958 S. YASADAN YARARLANIP TÜRKİYE´YE GELEN VE TÜRK VATANDAŞLIĞINA KABUL EDİLEN OSMANLI HANEDANI´NIN KADIN ÜYELERİNE İLİŞKİN OLUP 431 SAYILI YASANIN 7. MADDESİ İLE TASFİYESİ GÖZ ÖNÜNDE TUTULDUĞU HALDE HENÜZ TASFİYE EDİLMEYEN TAŞINMAZLAR HAKKINDA MÜLK SAHİPLERİNİN TASARRUF VE DAVA YETKİLERİNİN OLDUĞU-

IBK. 17.04.1957 T. E: 5, K: 5

DAVA : Sakıt Osmanlı Hanedanına mensup ve 5958 sayılı kanundan istifade ile Türkiye´ye dönmüş ve vatandaşlığa alınmış olan kadın aza´nın henüz 431 sayılı kanun uyarınca tasfiye edilmemiş gayrimenkullerine tasarruf edip edemeyecekleri hususunda Temyiz Mahkemesi Birinci Hukuk Dairesi ve ikinci Hukuk Dairesi ilamları arasında tahaddüs eden içtihat ihtilafının tevhidi içtihat yoluyla halli ve bir karara bağlanması Naciye Killigil vekili tarafından 2/7/1956 tarihli arzuhal ile istenmiş ve Birinci Riyasetçe daire reisliğinin mütalaasını havi yazılar ve daire ilamları Temyiz Mahkemesi Tevhidi içtihat Hukuk Kısmı Umumi Heyetine tevdi edilmiş olmakla gereği görüşülüp konuşuldu :

KARAR : İhtilaf mevzuu olan hususi: 431 sayılı kanun hükümleri dairesinde Türkiye Cumhuriyeti memaliki dahilinde ikamet etmek hakkından ebediyyen menedilen ve Türkiye haricine çıkarılan münderis Osmanlı Saltanatı Hanedanına mensup olanlardan 5958 sayılı kanundan istifade ederek Türkiye´ye gelmiş ve Türk vatandaşlığına kabul edilmiş bulunan kadın aza´nın 431 sayılı kanunun, 7 inci maddesi uyarınca henüz tasfiye edilmemiş gayrimenkullerine halen tasarruf edip edemeyecekleri ve bu gayrimenkuller hakkında şahıslar aleyhine dava açmak salahiyetleri bulunup bulunmadığı noktasına taalluk etmektedir. Temyiz Mahkemesi İkinci Hukuk Dairesi 15/3/1955 tarih, 827 esas 1429 karar sayılı ilamında: ( Davacının 431 numaralı kanun gereğince mallarından mahrum olmayıp tasfiye hakkına malik ve 5958 numaralı kanun gereğince de tasarruf ve temellüküne bir manii kanuni gayrimevcut bulunması hasebiyle miras hak ve hissesini talep ve dava edebileceği içtihat olunmuştur.

Temyiz Mahkemesi Birinci Hukuk Dairesi´nin 2/4/1956 tarih 2444 esas 2047 karar sayılı ilamı 5958 sayılı kanundan istifade eden kadın azanın üçüncü şahıs aleyhine açtığı kayıt tashihi ve men´i müdahale davasına taalluk etmektedir. Mahalli mahkemesince dava 2510 sayılı kanunun 23 üncü maddesine dayanılarak bir senelik müddetin mürurundan bahis ile reddedilmiştir.

Dairece davalıya vaki idari tahsis ve temlikin 2510 sayılı kanuna istinat etmediği göz önünde, tutulmuş ( Taraftarların dayandıkları kayıtların tedahül eden kısımlarında kadim ve sahih esasa müstenit bulunan kayıt sahibinin hakkının tercihi suretiyle ihtilafın halli icap edeceği mütalaasiyle hüküm davacı lehine bozulmuş ve 431 ve 5958 sayılı kanunların münakaşasına girişilmemiştir.

Aynı daire aynı şahıs tarafından ikame olunan dava zımnında sadır olan asliye mahkemesi hükmünü 5/4/1956 tarih 2486 esas 2092 karar sayılı ilam ile ( davacının gayrimenkul üzerinde mülkiyet hakkı mevcut olmamasına binaen ) neticesi itibariyle doğru görerek tasdik etmiştir.

Aynı daire aynı şahıs tarafından ikame olunan diğer bir davanın reddine mütedair asliye mahkemesi kararını 25/5/1956 tarih, 2487 esas 3121 karar sayılı ilam ile: "Davacının sakıt hanedana mensup olduğu anlaşılmaktadır. 431 saydı kanun bu kabil kimselerin haiz olduğu mülkiyet hakkının zeval bulduğunu kabul etmiştir. Zeval bulan mülkiyet hakkının ihyasını mucip olan bilahara bir kanunda kabul edilmemiştir. 20/4/1955 tarih ve 23/562 sayılı İstanbul Vilayeti Defterdarlığı´ ndan mahkemeye yazılan, yazıdaki kanun hükümlerinin izahına mütedairdir. 3 üçüncü fıkrası mahkemeyi ilzam edemez. Münazaalı yer üzerindeki davasının mülkiyet hakkı zeval bulduktan sonra Hazinece eşhasa bu yer temlik olunmuştur. Bakırköy Sicil Muhafızlığı´nın 29/4/1955 tarihli yazısından da davacının memlekete avdetten sonra ihtilaflı yeri iktisap etmediği memleket haricine çıkarılmasından evvel gayrimenkulun namına tescil olunduğu anlaşılmaktadır. 431 sayılı kanun mucibince mülkiyet hakkı zeval bulmuş olan davacının eski kayda dayanmaya salahiyeti bulunmadığından ) mucip sebebiyle neticesi itibariyle doğru görerek tasdik etmiştir.

İkinci Hukuk Dairesi´nin bahsi geçen ilamı ile Birinci Hukuk Dairesi´nin 5/4/1956 ve 24/5/1956 tarihli ilamları arasında içtihat ihtilafı mevcuttur. Her üç ilamda da davacı münderis Osmanlı Hanedanına mensup 5958 sayılı kanundan istifade etmiş olan kadın azadır. Dava mevzuu 431 sayılı kanunun 7 inci maddesinde derpiş edilen ve tasfiye edilmesi lazım gelen ve fakat henüz tasfiye edilmemiş olan bir gayrimenkuldur. Dava şahıslar aleyhine açılmıştır. Aynı gayrimenkul hakkında istihsal edilen muahhar tapunun iptali ve müdahalenin men´ine dair bulunmaktadır, ikinci Hukuk Dairesi bu nevi gayrimenkuller üzerindeki mülkiyet hakkının zeval bulmadığını, 5958 sayılı kanun muvacehesinde dava hakkının mevcut olduğunu kabul ektiği halde Birinci Hukuk Dairesi 431 sayılı kanun uyarınca mülkiyet hakkının zeval bulduğunu ve 5958 sayılı kanun ile bu hakkın avdet etmediğini ,ve bu itibarla davacının dava hakkı mevcut olmadığını içtihat etmiştir.

431 sayılı kanun ikinci maddesiyle mahlu halifeyi, Osmanlı Saltanatı münderisesi erkek ve kadın bilcümle azasını ve damatları Türkiye Cumhuriyeti memaliki dahilinde ikamet etmek hakkından edebiyyen meneylemiş, üçüncü maddesiyle bunları Türkiye Cumhuriyeti arazisini terke mecbur tutmuş, dördüncü maddesiyle de Türk vatandaşlık sıfat ve haklarını kaldırmıştır.

Aynı kanunun 5 inci maddesinde bu kimselerin Türkiye Cumhuriyeti dahilinde emvali gayrimenkuleye tasarruf edemeyecekleri ancak ilişiklerinin katı için bir sene müddetle bilvekale mahkemelere müracaat edebilecekleri belirtilmiştir.

Bu kanunun derpiş ettiği kimselere ait gayrimenkul emval ayrı ayrı iki hükme tabi tutulmuştur. Şöyle ki; padişahlık etmiş olan kimselerin Türkiye Cumhuriyeti dahilindeki tapuya merbut emvali garimenkuleleri 8 inci madde uyarınca millete intikal ettirilmiştir. Bahsi geçen ilamların bu nevi gayrimenkuller ile alakası yoktur. 8 inci madde haricinde kalan kimselere ait emvali gayrimenkulenin bir sene zarfında tasfiyeye malikleri mecbur bırakılmıştır. Bir sene zarfında tasfiye etmedikleri gayrimenkullerin hükümet marifetiyle tasfiye olunacağı ve bedellerinin kendilerine verileceği 7 inci maddede gösterilmiştir, İhtilaf mevzuu ilamlar işbu 7 inci maddede derpiş edilen ve fakat henüz tasfiye edilmemiş olan gayrimenkullere taalluk etmektedir.

431 sayılı kanun hanedan erkek ve kadın azasını ve damatları vatandaşlıktan ıskat edip memleketi terke mecbur tutarken, 7 inci maddede derpiş edilen gayrimenkul emvali doğrudan doğruya millete intikal ettirmemiş, tasfiyeye tabi tutmuştur. Tasfiye için iki merhale kabul edilmiştir. Mal sahipleri tasfiyeyi Hükümetin izin ve muvafakatıyla bir sene zarfında bizzat yapacaklardır. Bu müddet zarfında kendileri tasfiye etmezlerse tasfiye Hükümet marifetiyle yapılacak ve bedelleri kendilerine verilecektir. Alelumum tasfiyeye tabi emval üzerinde malikin mülkiyet hakkı zeval bulmaz. Tasfiye neticesinde mülkiyet hakiki ahar kimseye geçinceye kadar malih mülkiyet hakkı devam eder. Yalnız tasfiyenin icap ettirdiği muameleler haricinde malikin tasarruf hakkı takyit edilmiş olur. Kanunun 7 inci maddesi ,ile 5 inci maddesinin karşılıklı mütalaasından 5 inci maddede yazılı ( Emvali gayrimenkuleye tasarruf edemezler ) hükmünün 7 inci maddede derpiş edilen emvali gayrimenkuleye hasren tasfiye haricindeki tasarruf muamelelerinden memnuniyeti tazammun ettiği anlaşılmaktadır. 5 inci madde hükmünden mülkiyet hakkının zeval bulduğu manası çıkarıldığı takdirde tasfiyenin ve tasfiye bedelinin kendilerine verilmesinin hukuki mesnedi ortadan kalkar. Tasfiyeye tabi olup da henüz tasfiye edilmemiş bulunan gayrimenkul üzerinde mülkiyet hakkının devamını kabul zaruridir.

5958 sayılı kanun ile 431 sayılı kanunun 2 inci maddesi değiştirilmiş bu madde padişahlar sulbünden olarak erkek aza ile bunların erkek füruuna hasredilmiştir. Bunların dışında kalanların bu meyanda davacı gibi kadın azanın Türkiye´ye gelebilmesine imkan verilmiştir. Muaddel 2 inci maddenin bugünkü şekli muvacehesinde o Suretle Türkiye´ye avdet etmiş olan kimseler hakkında 431 sayılı kanunun 5 ve 7 inci maddelerinin tatbikine imkan kalmamıştır. Aynı kanun ek 2 inci madde ile bu kanundan istifade edenlerin bu kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren umumi hükümler dairesinde mal edinebileceklerini kabul eylemiştir.

Bu suretle bu kanundan istifade edip Türkiye´ye gelen ve Türk vatandaşlığına kabul edilen kadın azanın malik oldukları gayrimenkul emvale tasarruf etmelerine ve bunlardan dolayı dava açmalarına halen kanuni bir mani kalmamıştır.

Henüz tasfiye edilmemiş olan gayrimenkuller üzerindeki mülkiyet hakkı 431 sayılı kanun ile zeval bulmamış olmasına, tasfiye sebebinin ortadan kalkmasıyla bu gibi kimselerin gayrimenkullerine her türlü tasarruf salahiyeti umumi hükümler dairesinde avdet etmiş bulunmasına göre bunların henüz tasfiye edilmemiş olan gayrimenkulleri üzerinde tasarruf ve dava haklarının kabulü lazım gelir. Aynı sebepten dolayı bu hususta 5958 sayılı kanunda ayrıca buna cevaz veren bir hüküm aramaya lüzum ve mahal de yoktur. Bu itibarla :

5958 sayılı kanundan istifade ederek Türkiye´ye gelen ve Türk vatandaşlığına kabul edilen Osmanlı Hanedanı´nın kadın azasına alt olup 431 sayılı kanunun 7 inci maddesiyle tasfiyesi derpiş olunan ve fakat henüz tasfiye edilmemiş bulunan gayrimenkuller hakkında maliklerinin tasarruf ve dava salahiyetlerinin mevcut olduğuna ve Temyiz İkinci Hukuk Dairesi içtihadının isabetli bulunduğuna 10/4/1957 günü yapılan müzakerede üçte iki ekseriyet hasıl olmaması üzerine müteakip toplantı tarihi olan 17/4/1957 tarihinde mutlak ekseriyetle karar verildi.

İçt. Bir. K. 17.04.1957 T. E:1957/5, K:1957/5

AYKIRI GÖRÜŞLER

Recai Seçkin ( 4. HD. Bşk. ) Nuri Ülgenalp :

431 sayılı kanunun 5 inci maddesiyle padişahların da, hanedanın kadın azasının da gayrimenkul mala tasarruf edemeyecekleri kabul edilmiş ve 7 inci maddesiyle de padişahlardan gayri hanedan azasının mallarının mecburi olarak tasfiye edilmesi esas kabul edilmiştir. 431 sayılı kanunu değiştiren 5958 sayılı kanun ile 431 sayılı kanunun 7 inci maddesine dokunulmamış sadece kanunun 5 inci maddesindeki gayrimenkule tasarruf yasağının istisnası olanak 5958 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden sonra hanedanın kadın azasının Türkiye´de umumi hükümler uyarınca gayrimenkul edinebileceklerini hedef tutan ek ikinci maddesi hükmü konulmuştur. Kararda yazıldığı üzere 431 sayılı kanunun ikinci maddesinin koyduğu Türkiye´ye dönme yasağının kadın aza hakkında kaldırılmış olması, onların malları üzerindeki mecburî tasfiye hükmünün kaldırılmış sayılmasını gerekli kıla bir hukukî sebep olamaz. Zira 431 sayılı kanunun 7 inci maddesine dokunulmuş değildir ve bu 7 inci madde ise aynı kanunun değişik ikinci maddesinde anılan bütün kimseleri hedef tutmaktadır ki bu kimseler arasında memlekete dönemeyecek olanlar bulunduğu gibi, dönebilecek olanlar dahi vardır.

Nihayet, 431 sayılı kanun, hanedanı memleket içindeki eski iktisadi kudretinden mahrum kılmayı dahî hedef tutmak üzere konulmuştur ve 5958 sayılı kanun memlekete dönebilecek kimselerin sadece ilerisi için gayrimenkul edinebileceklerini kabul etmiştir ve ek ikinci maddenin metnine bu ciheti ( bilhassa yazmıştır. Bu bakımdan ekseriyetin görüşü, kanunun lafzına aykırı olduğu gibi ruhuna da aykırıdır. Bu sebeplerle ekseriyetin görüşüne muhalifim.





KAMU TÜZEL KİŞİLİĞİ TARAFINDAN İSTİMLAK EDİLMEKSİZİN TAŞINMAZ MALI YOLA ÇEVRİLEN KİMSENİN, EL ATMANIN ÖNLENMESİ DAVASINI AÇMAYA HAKKI VARDIR; ANCAK DİLERSE MÜLKİYETİN DEVRİ KARŞILIĞI TAŞINMAZ MALIN BEDELİNİ O KAMU TÜZEL KİŞİLİĞİNDEN DAVA EDEBİLİR VE İSTEYEBİLECEĞİ BEDELİN TAŞINMAZIN DAVA TARİHİNDEKİ BEDELİ OLDUĞU-


IBK. 16.05.1956 T. E: 1, K: 6

DAVA : Usulü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin Devlet ve diğer bir amme hükmi şahsiyeti tarafından gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın gayrimenkulüne bu şekilde vaki müdahalenin meni davası mı, yoksa gayrimenkulünün bedelinin tahsili davası mı? açabileceği, bedelin tahsilinin dava edilmesi halinde de gayrimenkulün fiilen yola kalbedildiği tarihteki değerinin mi, yoksa dava tarihindeki değerinin mi nazara alınacağı hususlarında Temyiz Mahkemesi Hukuk Heyeti Umumiyesinin 17.11.1954 tarih 4 216/183 sayılı, Birinci Hukuk Dairesinin 3.5.1954 tarih ve 137/3933 sayılı, Dördüncü Hukuk Dairesinin 15.12.1952 tarih 5058/5477, 16.6.1953 tarih 2149/2743 sayılı ilamları arasındaki içtihat aykırılığının halli istenilmiş olmakla, 1221 sayılı kanunun muaddel sekizinci maddesi gereğince, Hukuk ve Ceza Umumi Heyetlerinin birleşmesi ile toplanan Büyük Heyetle mesele müzakere edilerek;

KARAR : Neticede;

Usulü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın, gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine münhasıran gayrimenkulüne vaki müdahalenin meni veya yine münhasıran gayrimenkulünün bedelinin tahsili hakkında dava ikame edebileceğinin teemmül edilmesi mümkün olduğu gibi, bu iki hal şekli arasında, mütevassıt bir hal şekli olarak, malikin halin icaplarına göre, bu iki yoldan herhangi birini tercih ederek dilerse meni müdahale, dilerse bedel davası açmak hakkına sahip olabileceğinin de düşünülmesi mümkündür.

Medeni Kanunun 643 üncü maddesi gayrimenkulün mülkiyetinin sicil kaydının terkini veya gayrimenkulün tamamiyle ziyaı halinde zail olacağı hükmünü koymuş, amme menfaatı için yapılan istimlakte mülkiyetin ne vakit zail olacağının da bu husustaki kanunla tayin edileceğini kabul eylemiştir.

Halen meri olan muhtelif istimlak kanunları, Teşkilatı Esasiye Kanununun yetmişdördüncü maddesi hükmü ile hem ahenk olarak, istimlak halinde, mülkiyet hakkının usulü dairesinde salahiyetli merciince ittihaz edilecek istimlak kararı ve bundan sonra da gayrimenkule takdir olunacak bedelin gayrimenkul malikinin emrine amade kılınması anında zeval bulacağını kabul etmiştir. Binaenaleyh, usulü dairesinde verilmiş bir istimlak kararı olmadan ve bedeli ödenmeden gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın mezkur gayrimenkul üzerindeki mülkiyet hakkı, bu fiili durum dolayısiyle, hiçbir suretle zeval bulmaz. Bu itibarla da gayrimenkulü yola kalbedilen malik adına tapu sicillinde mevcut olan kaydın Medeni Kanunun 912 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince sicilden çıkarılmasına imkan yoktur. Ancak usulü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edildikten ve istimlak bedeli malikin emrine amade kılındıktan sonradır ki, malikin muvafakatiyle, imtinaı halinde de mahkeme kararı ile bir gayrimenkulün sicil kaydı terkin olunabilir.

Mülkiyet hakkı baki kalan gayrimenkul malikinin, bu hakkına dayanarak, gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine her zaman meni müdahale davası açmak hakkına sahip olacağı tabiidir. Ancak yola kalbedilme neticesi eskisi gibi istifade edilebilmekten çıkan, vasfı değişen gayrimenkulün malikinin, bu hakkını kullanacak yerde, meni müdahale davası sonunda istihsal edeceği meni müdahale kararının infazındaki gerçekliği düşünerek, mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrini kendiliğinden kabul ederek gayrimenkulünün bedelinin tahsilini dava edebilmesi imkanını bertaraf eden bir hükümde mevzuatımızda mevcut değildir. Gayrimenkul malikini bu şekilde bir bedel davası açabilmek imkanından mahrum etmek için bir zaruret de yoktur.

İşte gayrimenkulü istimlak edilmeksizin Devlet veya diğer bir amme hükmi şahsiyeti tarafından yola kalbedilen şahsın mülkiyet hakkı baki kaldığı cihetle her zaman dava açarak gayrimenkulüne bu suretle vaki müdahalenin menini isteyebileceği, ancak dilerse bu yola başvurmayıp, mülkiyet hakkının gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyetine devrine razı olarak gayrimenkulünün bedelini dava edebilmesinin de mümkün olduğu yolundaki mütevassıt hal şekli ittifakla kabul edilmiş, malikin münhasıran meni müdahale veya yine münhasıran bedel davası açabileceği yolundaki hal tarzları iltifata şayan bulunmamıştır.

Böylece gayrimenkul malikinin, esas itibariyle, gayrimenkulünü istimlak kararı olmadan yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine meni müdahale davası açmağa hakkı olmakla beraber, dilerse bu yola başvurmıyarak bedel davası da açabileceği kabul edildikten sonra istenilebilecek bedelin gayrimenkulün fiilen yola kalbedlldiği tarihteki bedeli mi, yoksa davanın ikamesi tarihindeki bedeli mi? olması lazımgeldiğine mütedair içtihat ihtilafının tetkik ve halline geçilmiştir.

Yukarıda ve müzakereye mevzu teşkil eden ilamlardan Hukuk Heyeti Umumiyesinin 17.11.1954 tarih ve 4-216/183 sayılı ilamında da tebarüz ettirildiği veçhile, usulüne tevfikan istimlak edilmeden yola kalbedilen gayrimenkul malikinin mülkiyet hakkı zeval bulmayıp devam ettiğine ve malik de üzerindeki mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrine muvafakat ettiği gayrimenkulünün bedelini istediğine göre bu bedelin gayrimenkulünün mülkiyetinin amme hükmi şahsiyetine devrine muvafakat ettiği tarih olan dava tarihindeki bedel olması lazımgeldiğinde de reylerin birleştiği görülmüştür.

Netice;

Usulü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın, esas itibariyle, gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine meni müdahale davası açmağa hakkı olduğuna, ancak dilerse bu fiili duruma razı olarak, mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrine karşılık gayrimenkulünün bedelinin tahsilini de dava edebileceğine ve isteyebileceği bedelin de mülkiyet hakkının devrine razı olduğu tarih olan dava tarihindeki bedel olduğuna 16.5.1956 tarihinde ilk toplantıda ittifakla karar verildi.

İçt. Bir. K. 16.05.1956 T. E:1956/1, K:1956/6

 


KAMU TÜZEL KİŞİLİĞİ TARAFINDAN İSTİMLAK EDİLMEKSİZİN TAŞINMAZ MALI YOLA ÇEVRİLEN KİMSENİN, EL ATMANIN ÖNLENMESİ DAVASINI AÇMAYA HAKKI VARDIR; ANCAK DİLERSE MÜLKİYETİN DEVRİ KARŞILIĞI TAŞINMAZ MALIN BEDELİNİ O KAMU TÜZEL KİŞİLİĞİNDEN DAVA EDEBİLİR VE İSTEYEBİLECEĞİ BEDELİN TAŞINMAZIN DAVA TARİHİNDEKİ BEDELİ OLDUĞU-

IBK. 16.05.1956 T. E: 1, K: 6

DAVA : Usulü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin Devlet ve diğer bir amme hükmi şahsiyeti tarafından gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın gayrimenkulüne bu şekilde vaki müdahalenin meni davası mı, yoksa gayrimenkulünün bedelinin tahsili davası mı? açabileceği, bedelin tahsilinin dava edilmesi halinde de gayrimenkulün fiilen yola kalbedildiği tarihteki değerinin mi, yoksa dava tarihindeki değerinin mi nazara alınacağı hususlarında Temyiz Mahkemesi Hukuk Heyeti Umumiyesinin 17.11.1954 tarih 4 216/183 sayılı, Birinci Hukuk Dairesinin 3.5.1954 tarih ve 137/3933 sayılı, Dördüncü Hukuk Dairesinin 15.12.1952 tarih 5058/5477, 16.6.1953 tarih 2149/2743 sayılı ilamları arasındaki içtihat aykırılığının halli istenilmiş olmakla, 1221 sayılı kanunun muaddel sekizinci maddesi gereğince, Hukuk ve Ceza Umumi Heyetlerinin birleşmesi ile toplanan Büyük Heyetle mesele müzakere edilerek;

KARAR : Neticede;

Usulü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın, gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine münhasıran gayrimenkulüne vaki müdahalenin meni veya yine münhasıran gayrimenkulünün bedelinin tahsili hakkında dava ikame edebileceğinin teemmül edilmesi mümkün olduğu gibi, bu iki hal şekli arasında, mütevassıt bir hal şekli olarak, malikin halin icaplarına göre, bu iki yoldan herhangi birini tercih ederek dilerse meni müdahale, dilerse bedel davası açmak hakkına sahip olabileceğinin de düşünülmesi mümkündür.

Medeni Kanunun 643 üncü maddesi gayrimenkulün mülkiyetinin sicil kaydının terkini veya gayrimenkulün tamamiyle ziyaı halinde zail olacağı hükmünü koymuş, amme menfaatı için yapılan istimlakte mülkiyetin ne vakit zail olacağının da bu husustaki kanunla tayin edileceğini kabul eylemiştir.

Halen meri olan muhtelif istimlak kanunları, Teşkilatı Esasiye Kanununun yetmişdördüncü maddesi hükmü ile hem ahenk olarak, istimlak halinde, mülkiyet hakkının usulü dairesinde salahiyetli merciince ittihaz edilecek istimlak kararı ve bundan sonra da gayrimenkule takdir olunacak bedelin gayrimenkul malikinin emrine amade kılınması anında zeval bulacağını kabul etmiştir. Binaenaleyh, usulü dairesinde verilmiş bir istimlak kararı olmadan ve bedeli ödenmeden gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın mezkur gayrimenkul üzerindeki mülkiyet hakkı, bu fiili durum dolayısiyle, hiçbir suretle zeval bulmaz. Bu itibarla da gayrimenkulü yola kalbedilen malik adına tapu sicillinde mevcut olan kaydın Medeni Kanunun 912 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince sicilden çıkarılmasına imkan yoktur. Ancak usulü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edildikten ve istimlak bedeli malikin emrine amade kılındıktan sonradır ki, malikin muvafakatiyle, imtinaı halinde de mahkeme kararı ile bir gayrimenkulün sicil kaydı terkin olunabilir.

Mülkiyet hakkı baki kalan gayrimenkul malikinin, bu hakkına dayanarak, gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine her zaman meni müdahale davası açmak hakkına sahip olacağı tabiidir. Ancak yola kalbedilme neticesi eskisi gibi istifade edilebilmekten çıkan, vasfı değişen gayrimenkulün malikinin, bu hakkını kullanacak yerde, meni müdahale davası sonunda istihsal edeceği meni müdahale kararının infazındaki gerçekliği düşünerek, mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrini kendiliğinden kabul ederek gayrimenkulünün bedelinin tahsilini dava edebilmesi imkanını bertaraf eden bir hükümde mevzuatımızda mevcut değildir. Gayrimenkul malikini bu şekilde bir bedel davası açabilmek imkanından mahrum etmek için bir zaruret de yoktur.

İşte gayrimenkulü istimlak edilmeksizin Devlet veya diğer bir amme hükmi şahsiyeti tarafından yola kalbedilen şahsın mülkiyet hakkı baki kaldığı cihetle her zaman dava açarak gayrimenkulüne bu suretle vaki müdahalenin menini isteyebileceği, ancak dilerse bu yola başvurmayıp, mülkiyet hakkının gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyetine devrine razı olarak gayrimenkulünün bedelini dava edebilmesinin de mümkün olduğu yolundaki mütevassıt hal şekli ittifakla kabul edilmiş, malikin münhasıran meni müdahale veya yine münhasıran bedel davası açabileceği yolundaki hal tarzları iltifata şayan bulunmamıştır.

Böylece gayrimenkul malikinin, esas itibariyle, gayrimenkulünü istimlak kararı olmadan yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine meni müdahale davası açmağa hakkı olmakla beraber, dilerse bu yola başvurmıyarak bedel davası da açabileceği kabul edildikten sonra istenilebilecek bedelin gayrimenkulün fiilen yola kalbedlldiği tarihteki bedeli mi, yoksa davanın ikamesi tarihindeki bedeli mi? olması lazımgeldiğine mütedair içtihat ihtilafının tetkik ve halline geçilmiştir.

Yukarıda ve müzakereye mevzu teşkil eden ilamlardan Hukuk Heyeti Umumiyesinin 17.11.1954 tarih ve 4-216/183 sayılı ilamında da tebarüz ettirildiği veçhile, usulüne tevfikan istimlak edilmeden yola kalbedilen gayrimenkul malikinin mülkiyet hakkı zeval bulmayıp devam ettiğine ve malik de üzerindeki mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrine muvafakat ettiği gayrimenkulünün bedelini istediğine göre bu bedelin gayrimenkulünün mülkiyetinin amme hükmi şahsiyetine devrine muvafakat ettiği tarih olan dava tarihindeki bedel olması lazımgeldiğinde de reylerin birleştiği görülmüştür.

Netice;

Usulü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın, esas itibariyle, gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine meni müdahale davası açmağa hakkı olduğuna, ancak dilerse bu fiili duruma razı olarak, mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrine karşılık gayrimenkulünün bedelinin tahsilini de dava edebileceğine ve isteyebileceği bedelin de mülkiyet hakkının devrine razı olduğu tarih olan dava tarihindeki bedel olduğuna 16.5.1956 tarihinde ilk toplantıda ittifakla karar verildi.

İçt. Bir. K. 16.05.1956 T. E:1956/1, K:1956/6

 


3667 SAYILI YASA GEREĞİNCE TAŞINMAZ MAL MALİKİNE BU YASADA BELİRLENEN BEDELİN HAZİNECE ÖDENMESİ GEREKTİĞİNDE, DİRENİM FAİZİ BEDELİN ÖDEME YÜKÜMLÜLÜĞÜNÜN DOĞDUĞU GÜNDEN BAŞLAYACAĞI-

IBK. 09.05.1956 T. E: 11, K: 5

DAVA : 2510 sayılı kanun mucibince İdarece temlik olunan gayrimenkuller hakkında ikame edilebilecek olan ayın davalarının temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra artık açılamayacağına ve müstehikleri tarafından ancak Hazine aleyhine vaziyet tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabileceğine dair olan 3667 sayılı kanunun üçüncü maddesinde bahis mevzuu olan rayiç bedeli gayrimenkulü İdarece ahara temlik olunan şahsın Hazineden tahsilini talebettiği zaman bu bedelin temerrüt faizinin haksız fiilere kıyasen vaziyet tarihinden itibaren istenilmesi icap ettiğine mütedair Dördüncü Hukuk Dairesinin 293/1500 sayı ve 27.2.1951 tarihli ve Hukuk Umumi Heyetinin 68/121 sayı ve 16.11.1949 tarihli ilamlariyle usulen yapılacak ihtar üzerine ancak temerrüt faizinin işlemesi lazımgeldiğine müteallik Hukuk Umumi Heyetinin 11.2.1953 tarih ve 13/123-14 sayılı ilamı arasında içtihat ihtilafı mevcut bulunduğu iddia edilmesi üzerine Başriyasetce Tevhidi İçtihat Umumi Heyetine işin tetkiki havale olunmuştur.

Yukarıda zikri geçen ilamlar arasında içtihat ihtilafı bulunduğu Umumi Heyetce ittifakla kabul olunduktan sonra esasın müzakeresine geçilmiştir.

KARAR : Gayrimenkul üzerinde bir şahıs lehine teessüs etmiş bulunan mülkiyet hakkının malikin rızası hilafına zeval bulabilme hali Medeni Kanunun 643 üncü maddesiyle tanzim olunmuştur.

3667 sayılı kanunun üçüncü maddesi Medeni Kanundaki bu hususdaki umumi kaidenin bir istisnasını teşkil etmekte ve bu kanun ile vaziyet tarihinden itibaren bir sene sonra malikin mülkiyet hakkı yerine gayrimenkulün o tarihteki rayiç bedelinin kaim olması usulü konulmaktadır. Zikri geçen kanun ile tesis edilen istisna mülkiyet hakkına hasredilmiş ve malikin diğer haklarına teşmil olunmamıştır.

2510 sayılı kanuna tevfikan gayrimenkulü İdarece ahara temlik olunan bir şahıs vaziyet tarihinden itibaren bir sene içinde dava açarsa malını istirdat edebildiği gibi gayrimenkulünün işgalinden mütevellit zararının tazminini de isteyebilir. Bunlar müstakil birer dava mevzuu teşkil eden haklardır. Bahis mevzuu istisnai hüküm mülkiyet hakkının zevali haline münhasır olduğu cihetle gayrimenkulünün işgalinden dolayı malikin düçar olduğu zararı tazmin ettirmek hakkına sari olmadığının kabulü muvafık olur. Gayrimenkulünden istifade edememek suretiyle umumi hükümlere tevfikan doğmuş bulunan ve temadi eden zararını malikin tazmin ettirmek hakkı baki olunca aynın yerine kaim olan gayrimenkulün vaziyet tarihindeki rayiç bedelinin kendisine ödenmemiş olmasından dolayı düçar olduğu zararı malik Hazineden isteyebilir. 3667 sayılı kanun vaziyet tarihinden bir sene sonra Hazineye malike gayrimenkulünün rayiç bedelini ödemek mükellefiyetini tahmil etmiş bulunmaktadır. Bu mükellefiyet haksız fiil mahiyetinde olmayıp zikri geçen kanundan doğan bir borçtur. Vaziyet tarihinden itibaren bir sene içinde ika ettiği zararı da ödeyerek ayrıca mütemerrit hale konulmasına lüzum olmadan her zaman malını sahibine iade ile mükellef bulunan Hazinenin bu mükellefiyeti hasbelkanun rayiç bedele inkilap edince o tarihten itibaren bedeli eda hususundaki kanuni vecibesini ifa etmemiş bulunan Hazinenin mütemerrit bulunduğunun kabulü lazımgelir:

Netice;

3667 sayılı kanun gereğince Hazinece bir gayrimenkulün malikine bu kanunda tespit edilen bedelinin ödenmesi iktiza eden hallerde Hazinece bedeli ödeme mükellefiyetinin doğduğu tarihten itibaren temerrüt faizinin işlemeğe başladığının kabulü icap ettiğine birinci müzakerede müzakereye iştirak edenlerin Sülüsan ekseriyetiyle 9.5.1956 tarihinde karar verildi.

İçt. Bir. K. 09.05.1956 T. E:1953/11, K:1956/5

 


TAPULAMA İŞLEMİNİN YANLIŞ SORUŞTURMAYA İLİŞKİN OLARAK KESİNLEŞMİŞ OLMASININ ASIL HAK SAHİBİNİN GENEL MAHKEMELERE TESCİLİN DÜZELTİLMESİ ( TASHİHİ ) DAVASINI AÇMAYA ENGEL OLAMAYACAĞI-

IBK. 14.12.1955 T. E: 20, K: 29

DAVA : 5602 sayılı Tapulama Kanununun yirmiyedi ve yirmidokuzuncu maddelerinin tatbikinde Temyiz Mahkemesi Hukuk Umumi Heyetine ait 2.2.1955 tarih 1/38 esas ve 36 karar sayılı ilamla Temyiz Birinci Hukuk Dairesine ait 17.5.1955 tarih 1955/3102 esas 2913 karar sayılı ilam arasında içtihat ihtilafı bulunduğu beyan ve işbu ihtilafın tevhidi içtihat yoluyla giderilmesi Ankara Avukatlarından Emin Halim Ergun tarafından Temyiz Birinci Reisliğine verilen 4.7.1955 tarihli dilekçede istenilmiş ve bahsi geçen ilamlar dilekçeye eklenmiş ve Birinci Reislikçe dilekçe ve ekleri ve alakalı Daire Reislerinin mütalaalarını muhtevi yazılar Temyiz Mahkemesi Büyük Tevhidi İçtihat Heyetine tevdi edilmiş olmakla yapılan müzakere sonunda:

KARAR : Temyiz Hukuk Heyeti Umumiyesine akseden davada davacılar murislerinin tapu ile mutasarrıf bulundukları gayrimenkulün 5602 sayılı Tapulama Kanununun tatbiki sırasında hatalı olarak davalı adına tesbit edildiğini ve işbu tesbit kesinleşerek tapuya tescil işlemi yapıldığını ileri sürerek davalı üzerindeki kaydın kendi adlarına tashihini istemişlerdir. Mahalli mahkemesince davalı üzerindeki kaydın iptaline ve gayrimenkulün davacılar adına verasetteki hisseleri nispetinde tesciline karar verilmiştir. Temyiz Birinci Hukuk Dairesince tapulama muamelesine müddetinde itiraz edilmediği cihetle davalı lehine tesbit edilen vaziyetin katiyet kespettiği gözönünde tutulmadan davanın kabulü yolsuz görülmüş mahalli mahkemesinin hükmü bozulmuştur. Israr kararı üzerine Hukuk Heyeti Umumiyesince ( Kadastro Heyetince yapılan tesbitin ilanından itibaren 30 gün içinde itiraz vukubulmıyan hallerde alakalıların umumi hükümler dairesinde vazifeli mahkemeye dava açmağa hakları olup olmadığının anlaşılabilmesi için 5602 sayılı Kanunun bu mevzu ile ilgili maddelerinin bir arada tetkiki icabeder. 5602 sayılı kanun kadastro heyetlerinin işlerini süratle neticelendirilmesini derpiş ve bu maksatla da bu heyetlerin bünyesine Gezici Arazi Kadastrosu Mahkemelerini ithal eylemiştir. Yirmialtı ve otuzikinci maddeler hükümlerinden anlaşılacağı veçhile kanun kadastro heyetlerinin vazifelendirildikleri bölge veya birliklerde uzun müddet kalmamalarını ve tesbitin ilanından itibaren bir ay içinde vaki olacak itirazların hallini göz önünde tutmuş ve bu suretle de Gezici Arazi Kadastrosu Mahkemelerinin vazifeleri hududunu tayin ve tahdit etmiştir. Kanunun yirmidokuzuncu maddesinin birinci fıkrasında tutanakların tapu kütüğüne geçirilmesinden sonra kadastro çapları ayrıca verilmek üzere tapu senetlerinin doldurulup birliklerinde ilgililere dağıtılacağı ve son fıkrasında da ölçü sebebiyle; sınırlara, mülkiyet haklarına veya diğer ayni haklara müteallik hiç bir itiraz veya davanın dinlenemeyeceği hususu kabul edilmiştir. Maddenin 2 inci fıkrasında ise kadastro ölçmelerine tutanak ve sicil muhteviyatının esas olacağı yazılıdır. Birinci fıkra yeknazarda sınırlara, mülkiyet haklarına veya diğer ayni haklara müteallik itiraz veya davanın artık dinlenemeyeceği esasının vazedildiği fikrini tevlit etmekte ise de; bu fıkra ile dinlenmemesi kasdedilen itiraz veya dava, fıkranın başında yer alan "Ölçü sebebiyle" mefhumu ile mukayyet bulunmaktadır. Bunun dışında yani ölçü sebebinden başka bir esasa istinat ettirilen sınır veya mülkiyet ihtilafının mesmu olacağı fıkranın tarzı tahririnden anlaşılmaktadır. Aksinin iltizamı ana kanunlarla teminat altına alınmış olan hakların ziyaını mucip olur. Esasen yirmidokuzuncu madde kendisine tapu senedi verilmiş olan kimsenin ölçü sebebiyle yeniden bazı itiraz ve davaya kalkışmasını önlemek için sevkedilmiştir. Bu hal haricinde lehlerine tescil yapılmış olan kimselerin veya üçüncü şahısların aynı haklara müteallik ihtilaflarının umumi mahkemelerde rüyetine mani olacak bir hükme kanunda yer verilmemiştir. Yanlış tahkika müstenit tapulama işleminin kesinleşmiş bulunması ve bahsi geçen fıkra hükmü asıl hak sahibinin umumi hükümler dairesinde tescilin tashihi yolunda bir dava açmasına mani olamaz ) mütalaasiyle ısrar kararı varit ve muvafık görülmüştür.

Temyiz Birinci Hukuk Dairesine akseden davada; davacıların irsen hissedar bulunduktan gayrimenkuldeki hisseleri ketmedilmek suretiyle gayrimenkulün tamamının Tapulama Kanunu tatbiki sırasında Kadastroca davalılar adına tesbit edildiği ve ona müsteniden tapuya tescil olunduğu ileri sürülmüş, tescilin iptali ile hissei irsiyeleri üzerinden tapu kayıtlarının tashihi istenmiş, mahalli mahkemesince davanın esasına girişilmiş ve husumetin noksan tevcih edilmiş olması bakımından dava reddedilmiş, davacıların temyizi üzerine Birinci Hukuk Dairesince ( 5602 sayılı kanun mucibince tapulama muamelesine ihtilaflı gayrimenkullerin bulunduğu mıntakada tevessül olunduğu ve usulen tapuların tevzi edildiği ve müddetini geçirdiğinden umumi hükümlere tevfikan mahkemeye müracaat ettiğini davacı istidasında beyan etmiştir. 5602 sayılı kanunun yirmiyedi ve yirmidokuzuncu maddeleri mucibince davacının dava hakkı zeval bulduğu cihetle neticesi itibariyle hükmün doğru olduğu ) belirtilerek mahalli mahkemesi kararı tastik olunmuştur.

Hukuk Heyeti Umumiyesi ilamiyle Birinci Hukuk Dairesi ilamı arasında içtihat ihtilafı mevcuttur. Şöyle ki: Heyeti Umumiye ilamında kesinleşen tapulama ve tescil işlemi muvacehesinde ( Ölçü sebebiyle ) alaka ve irtibatı bulunmıyan ve bilhassa üçüncü şahıslarla tehaddüs eden ihtilafların umumi mahkemelerde tetkik edilebileceği kabul olunduğu halde hususi daire ilamında 5602 sayılı Kanunun yirmiyedi ve yirmidokuzuncu maddelerinin bu gibi davaların dinlenmesine mani teşkil ettiği, kesinleşen tapulama işlemi muvacehesinde bütün dava haklarının zeval bulduğu kabul ve içtihat olunmuştur.

Tevhidi içtihat büyük heyetine dahil zevattan bir kısmı tarafından; a ) Kadastroca hendesi ve hukuki durumun tesbiti şeklinde cereyan eden iki muamelenin yekdiğerini tamamlayıcı mahiyette olduğu, kanunen tefriki kabil olamayacağı ve bu itibarla mesaha ve ayni hak tesbiti muamelelerine itiraz ve bunların iptali için tevessül olunacak kanuni yolların aynı usule tabi kılındığı; b ) 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununda Medeni Kanuna muhalif hükümler mevcut olmadığı halde 5602 sayılı Tapulama Kanununda Medeni Kanuna uymıyan hükümlerin bulunduğu; c ) 5602 sayılı kanunla ne Medeni Kanunun ve ne de Usul Kanununun tadili düşünülmediği yalnız halkın tapu dairelerinde iş takibetmelerinin külfetli bulunması sebebiyle Medeni Kanuna uygun olarak yapmadıkları temlik muameleleri muvacehesinde o muamelelerin tasfiyesi için 5602 sayılı kanunda hususi hükümlerin sevkedildiği ve 1515 sayılı kanunun dahi tanziminde aynı sebep ve düşüncenin hakim olduğu; ç ) Medeni Kanunun amir hükümlerinin tadil veya ilgası bahis mevzuu olmadığından umumi hükümlere tevfikan rüyet edilecek bir davada 5602 sayılı kanunun istisnai hükümlerinin tatbik olunamayacağı, bahsi geçen istisnai hükümlerin mekan ve zaman itibariyle tahdit olunduğu şöyle ki; Kanunun tatbik sahası Vilayet ve Kaza Belediyeleri sınırları dışında kalan yerlerde hasredildiği gibi kanunun onbeşinci maddesi ile müddeti içinde bir itirazın vukuu takdirinde istisnai hükümlerin tatbikine imkan verildiği ve şu suretle zaman itibariyle kanunun tatbiki tahdit olunduğu; d ) Kanunun tayin ettiği müddet zarfında itiraza maruz kalmamış bulunan ayni hakların tesbitine dair tapulama tutanaklarının katiyet kesbedeceği ve keyfiyetin yirmiyedinci maddede belirtildiği, yirmidokuzuncu maddede de katiyet kesbeyleyen tutanaklara karşı hiç bir itiraz veya davanın dinlenmeyeceğinin kaydolunduğu; e ) 5602 sayılı kanuna müvazi olan 2613 sayılı kanunda Medeni Kanuna muhalif hükümler mevcut olmadığından o kanunda yukarıki bentte yazılı hükümlere müşabih hükümlerin sevkedilmediği, 5602 sayılı kanun umumi hükümlerden ayrıldığı için tatbik müddetinin tahdit ve nitekim otuzaltıncı madde ile tapulamadan mütevellit ihtilafların halli için tesis olunan mahkemelerin salahiyetleri dahi müddetle takyit olunduğu; f ) Kesinleşen tapulama muvacehesinde umumi hükümlere tevfikan ve umumi mahkemelere açılacak davaların kabulü takdirinde tapulama tutanaklarından bir çoğunun iğfali cihetine gidilebileceği ve çünkü umumi mahkemelerde Tapulama Kanununun gerek maddi hukuk bakımından ve gerek isbat şekline müteallik usul hukuku bakımından vazettiği istisnai hükümlerin umumi mahkemelerde tatbik edilemeyeceği ve mesela tapulama sırasında şahadetle tesbit edilen bir vakıanın umumi mahkemelerde münakaşasına girişildiği takdirde umumi hükümler muvacehesinde o vakıa şahitle isbat edilemeyeceğinden tesbitin iptali cihetine gidilmesi zarureti hasıl olacağı, g ) Tapulamada bir planın yapıldığı ve bu planın ölçüye müsteniden tanzim edildiği, gayrimenkul sınırının bu ölçü neticesinde tespit olunduğu, bu itibarla ölçme ve sınır kelimelerinin mutat ve lügat manalarına göre umumi heyet kararında işaret edilmiş bulunan ölçme sebebinden başka bir esasa istinat ettirilebilen bir sınır ihtilafının tasavvuru mümkün olamayacağı, h ) 5602 sayılı kanunun yirmiyedi ve yirmidokuzuncu maddeleri Hükümet teklifine nazaran Adliye Encümeninde daha vazıh olarak kaleme alındığı, bu meyanda yirmidokuzuncu maddeye son fıkranın eklendiği ve Meclis müzakerelerinde ayrıca bir mutalaa dermeyan olunmadığı;

İleri sürülerek yirmiyedi ve yirmidokuzuncu maddeler ve yukarıda yazılı mucip sebepler muvacehesinde hususi daire içtihadının muvafık olduğu mütalaa edilmiştir.

Tapulama Kanununun birinci maddesinde belirtildiği veçhile bu kanunun gayesi Vilayet ve Kaza Belediye sınırları dışında kalan bütün tapusuz gayrimenkul malların tapulanmasını, tapulu olanların ise kayıtlarının yenilenerek Kadastro planlarının vücuda getirilmesini teminden ibaret bulunmaktadır. Kanun bu hususu temin için gerek hendesi durumun tesbiti ve gerek hukuki durumun tayini bakımlarından basit ve hususi hükümler sevketmiş bulunmaktadır. Bu hükümlerden hiç biri müktesep hakları ihlal edici ve mevcut bir hakkın iptalini ve zevalini icabettirici karekter ve mahiyet taşımamaktadır. Tapulama zımnında vaki tesbitler ve o tesbitlere müsteniden ihdas olunan sicil kayıtları muvacehesinde mevcut hakkı ihlal olunan kimsenin umumi usulere tevfikan umumi mahkemelere dava açmak salahiyetleri ana kanunlarla ve bilhassa Medeni Kanunun 933 üncü maddesiyle teminat altına alınmıştır. O suretle teminat altına alınmış bulunan dava hakkının tapulama faaliyetleri dolayisiyle zeval bulduğunu kabul etmek için bu kanunda sarih bir hükmün sevkedilmiş olması icabeder. Kadastroca hendesi ve hukuki durumun tesbiti şeklinde cereyan eden muamelelerin gayri kabili tefrik olduğunu kanundan istihraç mümkün olmadığı gibi bu muamelelerden biri veya her ikisi yolsuz cereyan etmişse, aksine sarih bir hüküm bulunmadıkca, tapulamanın kesinleşmiş olması yolsuz cereyan eden muamelenin umumi mahkemelerde dava ve münakaşa konusu olmasına engel teşkil etmez. Tapulama Kanununun onüçüncü ve elllkinci maddeleriyle maddi hukuk bakımından Medeni Kanunun umumi hükümlerinden ayrılarak zilyet lehine bazı haklar tanıdığı gibi onbeşinci maddesiyle de vakıaların isbatı bakımından alakalılara geniş salahiyetler bahşedilmiştir. Bu kanunun mahal ve zaman itibariyle tatbik sahası tahdit olunmuştur. Şöyle ki: Kanunun bahsi geçen onüç, onbeş ve elliikinci maddelerinde yazılı hükümler ancak bu kanunun tatbik edildiği yerlerde kain gayrimenkullere ve tapulama zamanında uygulanabilir. Bu bakımdan bu kanuna bir tasfiye kanunu mahiyeti atfedilmek mümkündür. Ancak bir zaman ve mahalde bu kanunun bir gayrimenkulü tesir ve tatbik sahası içine almış bulunması o gayrimenkulün kanunun zaman ve mahal itibariyle tesiri dışına çıktığı takdirde artık istisnai hükümlerin o gayrimenkul hakkında tatbik edilemeyeceği neticesini tevlit edemez. Nitekim aynı mahiyette bir tasfiye kanunu olan 1515 sayılı kanun meriyete girdiği ilk senelerde ancak tapu dairelerince tatbik edilebileceği mahkemeye akseden işlerde umumi hükümler dairesinde tahkikat ve tetkikat yapılıp hüküm verilebileceği Temyiz Mahkemesince içtihat edilmiş olduğu halde 9.2.1944 tarih 4 numaralı tevhidi içtihat karariyle 1515 numaralı kanunun muhtevi olduğu hükümlerin hukuki mahiyet taşıdığı ve doğrudan doğruya mahkemelere müracatla dava veya defi zımnında dermeyan olunabileceği kabul edilmiştir. Aynı mahiyette olan 5602 sayılı kanunun istisnai hükümleri de hukuki mahiyet taşıması bakımından bu kanunu zaman ve mahal itibariyle tesiri altına giren gayrimenkuller hakkında umumi mahkemelerde ikame olunacak davalarda tatbik edilmek icap eder. Umumi mahkemelere dava ikamesine salahiyet tanındığı takdirde bir çok tapulama tespitlerinin umumi hükümlerin tatbiki vesilesiyle iptale maruz kalacağı bu itibarla tapulamadan kasdedilen gayenin ihlal edileceği endişesi varit değildir. Bir gayrimenkul hakkında tapulama sırasında maddi vakıalar yanlış tesbit edilmiş veya Tapulama Kanununun istisnai hükümleri hatalı olarak tatbik olunmuş ise umumi mahkemelerde gene Tapulama Kanununun istisnai hükümleri nazara alınarak tapulama tesbitinin zaman ve mekan itibriyle tesiri altında kaldığı gayrimenkul hakkında tapulamanın kanuna ve usule uygun şekilde cereyan edip etmediği münakaşa olunabilir. Zaman ve mahal itibariyle tatbik sahası mahdut olan kanun Tapulama Kanunundan ibaret değildir. Mevzuat içinde buna müşabih bir çok misaller bulmak mümkün olduğu gibi Devletler hususi hukuku bakımından Ecnebi Kanununun tatbiki lazımgeldiği hallerde de buna mümasil hukuki meselelerle karşılaşmak mümkündür. Bu gibi ihtilaflarda ihtilaf konusu vakıanın zaman ve mekan itibariyle tabi bulunduğu kanun hükümleri ve hukuk kaideleri nazara alınarak niza halledilir. Bu itibarla aksi tezi müdafaa eden ve Tapulama Kanununun hususiyetine dayanan mütalaalar umumi ana kanunların teminatı altında umumi mahkemelere müracaat salahiyetini bertaraf edecek mahiyette görülmemiştir. Tapulama Kanununun yirmiyedinci maddesine dayanan mütalaaya gelince; Filhakika tapulama tesbiti yapıldıktan sonra ve aynı birlikteki tesbitler ikmal edilince keyfiyet birlikte 30 gün müddetle ilan olunur. 30 günlük itiraz müddeti içinde bir guna itiraz sebketmediği takdirde tutanak Kadastro Müdürü tarafından tastik olunarak kütüğe geçirilir. İşbu 30 günlük müddetin mahiyeti üzerinde tevakkuf etmek lazımdır. Birinci hukuk dairesi bu müddeti bir sukutu hak müddeti gibi mütalaa etmiş ve 30 gün içinde itiraz etmeyenlere ait dava hakkının zeval bulduğunu kabul eylemiştir. Kanunda geçen bir müddetin bir hakkı izale edecek veya bir hakkın sukutunu mucip olacak mahiyette bulunması için kanunda açık bir hüküm sevkedilmiş olmak lazımdır. Tapulama Kanununda ise 30 günlük müddetin o mahiyette olduğunu kabule müsait bir hüküm mevcut değildir. Kanun tapulama sırasında bir çok ihtilafların çıkabileceğini ve bu ihtilafların umumi mahkemelerde halline kalkışılması takdirinde bir tarafdan tapulama işlerinin gecikeceğini ve diğer taraftan umumi mahkemelerin ellerinde bulunan diğer davaların gecikmesine sebebiyet vereceğini derpiş ederek tapulama sırasında tehaddüs edecek ihtilafların halli için hususi ve mahdud salahiyet ve vazifeyi haiz mahkemeler tesis etmiştir. Ve bu mahkemelerin tapulama birliklerinde ve gayrimenkul başında gezici olarak vazife görmelerini ve bu mahkemelerde görülecek işlerden dolayı hiç bir resim ve harç alınmamasını kabul eylemiş bu suretle tapulama sebebiyle tehaddüs edecek ihtilafların hallinde umumi usul hükümlerinden ayrılarak alakalılara kolaylık sağlamıştır. Nitekim 2613 sayılı kanun dahi o şekilde hususi mahkemeler teşkilini derpiş eylemiş ve ancak 5572 sayılı kanun ile o mahkemeler kaldırılmış fakat o mahkemelerde görülen işler hakkındaki usuli ve istisnai hükümler mahfuz tutulmuştur. Tapulama Kanununun ihdas ettiği mahkemelerin faaliyet sahasını ve zamanını tahditteki isabet aşikar bulunmaktadır. Yirmiyedinci maddede derpiş edilen 30 günlük itiraz müddeti hususi mahkemenin salahiyetini tahdit eden bir müddetten ibarettir ve keyfiyet yirmiyedi ve otuzikinci maddelerin mütalaasından açıkca anlaşılmaktadır. 30 günlük müddet içinde itirazın vukuu yirmiyedinci maddede tahdiden belirtildiği şekilde tapulama tutanaklarının Kadastro Müdürü tarafından onanmaksızın Gezici Arazi Kadastrosu Mahkemesine tevdii neticesini tevlit eder. Bu müddet içinde itiraz vukubulmamış ise tapulama tutanağı müdür tarafından onanarak kütüğe geçirilir. Şu halde müddeti içinde itirazın ademi vukuu ancak alakalının Gezici Arazi Kadastrosu Mahkemesine müracaat etmek ve o mahkemenin tabi olduğu harç ve resimden muafiyet, daha basit bir muhakeme usulüne tabi tutulmak gibi kolaylaştırıcı usul hükümlerinden faydalanmak hakkını iskat eder. Yoksa bu hal umumi mahkemelere müracaat ile dava ikame etmek hakkına mani olamaz. 30 günlük müddetin dava hakkını zevale uğratacak bir müddet olarak kabul edilmesi keyfiyeti otuzikinci maddenin ( Hakimin birlikte bulunduğu esnada kendisine yapılacak itirazları hükme bağlar ) yolundaki cümlesiyle telif edilemez. Şöyle ki; bir şahıs lehine vaki tapulama tesbiti ve bu tesbite diğer bir şahsın müddetinde vaki itirazı üzerine gezici Hakimin birliğe gittiği ve orada o gayrimenkul hakkında tetkikat yaptığı sırada üçüncü bir şahsın Hakime itirazda bulunması takdirinde bu itirazın müddetine bakılmaksızın Gezici Hakim tarafından halledilmesi otuzikinci madde ile emredilmiştir. 30 günlük itiraz müddeti bu kanun tarafından sukutu hak müddeti olarak kabul edilmiş olsaydı itiraz müddetinden sora ve Hakimin birlikte bulunduğu esnada kendisine yapılacak itirazları, o hakkın sukut etmiş olması bakımından, tetkiki salahiyet ve cevaz vermezdi. O türlü mütalaa kanunun maddeleri arasında ahenksizlik tevlidine müncer olur. Kanunun yirmidokuzuncu maddesine gelince; Filhakika bu maddede ( Ölçü sebebiyle; sınırlara, mülkiyet haklarına veya diğer ayni haklara müteallik hiç bir itiraz veya dava dinlenmez ) şeklinde bir fıkra sevkedilmiştir. Hükümetin teklifinde bu fıkra ( Kadastro ölçmelerine tutanak ve sicil muhteviyatı esas olup bu işler alakalılara yeniden itiraz hakkı bahşetmez ) şeklinde iken ( İddia dinlenmez ) ibaresinin daha şamil bir mana taşımasını temin bakımından ( Dava dinlenmez ) şeklinde değiştirildiği mucip sebebine dayanılarak Meclis Adalet Komisyonunca kanunda yazılı şekilde kaleme alınmıştır. Adalet Komisyonunun bu fıkrada başka bir değişiklik yapmak istemediği ve Hükümet teklifindeki manayı muhafaza eylediği raporların tetkikinden anlaşılmaktadır. Bu fıkra müstakil bir madde değildir, yirmidokuzuncu maddenin 3 üncü fıkrasını teşkil etmektedir. Bu itibarla fıkrayı kendisine tekaddüm eden fıkralarla birlikte mütalaa etmek ve manalandırmak lazımdır. Şöyle ki: Yirmisekizinci maddede itirazsız olarak düzenlenmiş ve Kadastro Müdürü tarafından onanmış tapulama tutanaklarının birlik itibariyle sıra numaralarına göre kütüğe geçirileceği ve kütüklerin Müdür tarafından imzalanacağı yazılı olup yirmidokuzuncu maddede tutanakların tapu kütüğüne geçirilmesinden sonra, kadastro çapları ayrıca verilmek üzere, tapu senetleri doldurulup birliklerinde ilgililere dağıtılacağı ve kadastro ölçmelerine tutanak ve sicil muhteviyatının esas olacağı kabul edilmiş ve münakaşa konusu olan fıkra bu hükmü takip etmiş bulunmaktadır.

Kanunun ondokuzuncu maddesinde belirtildiği üzere tapulama tesbiti sırasında tapulama tutanağına gayrimenkulün krokisi eklenir. İşbu krokinin tanzimi ilan ve onamaya tekaddüm eder. Tesbit işlemi kesinleşince tapulama tutanakları ve krokisi esas ittihaz edilerek kütükler tanzim olunur. Alakalılara tapu senetleri doldurulup birliklerinde dağıtılır. Kadastro çaplarının tanzimi büroda uzunca müddet çalışmağa mütevakkıftır. Çaplar tutanakdaki kroki ve ona müsteniden tesis olunan sicil muhteviyatı nazara alınarak mesaha, tanzim olunacaktır. Tapulama tutanağına ekli krokinin tanzimi büyük masraf ve külfetlere vabeste olduğu için kanun bu külfet ve masrafların tekerrürüne meydan vermemek mülahazasiyle 3 üncü fıkrayı sevketmiş bulunmaktadır. Bu fıkranın ( Kadastro ölçülerine tutanak ve sicil muhteviyatı esas olur. ) yolundaki 2 inci fıkrayı takip etmesi ( Ölçü sebebiyle ) diye başlaması kanunun derpiş ettiği ve yukarıda işaret edilen mülahazayı belirtmektedir. Bu itibarla bu fıkranın diğer fıkralarla birlikte mütalaası ve bilhassa ölçü sebebine bağlanmış bulunması muvacehesinde doldurulup birlikte kendisine tapu senedi verilen alakalının ölçü sebebine bağlanması mümkün olan itiraz ve davasının dinlenmemesini temin için bu fıkranın sevkedilmiş olduğu neticesine varılmaktadır. Tapulama tutanağı gerek hendesi ve gerek hukuki bakımlardan hatalı olarak tanzim edilmiş ise müzakereye mevzu olan ilamlarda olduğu gibi hakiki hak sahibinin umumi mahkemelere başvurmasına ve sicil kaydının tashihini talebetmesine bu fıkra hükmü engel olamaz. Bu itibarla:

Yanlış tahkika müstenit tapulama işleminin kesinleşmiş bulunması asıl hak sahibinin umumi mahkemelere tescilin tashihi yolunda dava açmasına mani olamayacağı yolundaki hukuk heyeti umumiyesi kararının musib ve bahsi geçen kanuna uygun bulunduğuna 14.12.1955 tarihinde üçte ikiyi geçen ekseriyetle karar verildi.

İçt. Bir. K. 14.12.1955 T. E:1955/20, K:1955/29

AYKIRI GÖRÜŞ

V. Ardahan, E. Tüzemen

Medeni Kanun ve mezkur kanunun 910 uncu maddesine müsteniden neşrolunan Nizamname Tapu kütüklerinin ölçüye müstenit plana göre tanzim edilmesini kabul etmiştir. Kütüklerin bu esas dairesinde hazırlanması için de 2613 sayılı kanun kabul olunmuştur. Ancak memleketimizdeki bütün gayrimenkuller için bu kanun dairesinde kütükler tanzimi çok uzun zamana ve külliyetli masrafa mütevakkıf olduğundan vilayet ve kazaların belediye sınırları haricinde kalan tapusuz gayrimenkullerin tapuya rabtı, tapulu olanların kayıtlarının da yenilenmesi ve planlarının tanzimi maksadiyle 5602 sayılı kanun mevkii meriyete konulmuştur. Tapu kütüklerinin en kısa bir zamanda ihzari suretiyle ötedenberi uzayıp gitmekte olan gayrimenkul ihtilaflarını bertaraf etmek gayesini güden bu kanunla Medeni Kanunun aynı haklara mütedair hükümlerine aykırı bir çok kaideler kabul edilmiştir. Ayrıca tapulama sırasında tehaddüs edecek ihtilafların mahallinde halli için de hususi mahkemeler "Gezici Arazi Kadastro Mahkemeleri" ihdas olunmuştur.

Tetkikinde de görüleceği üzere, 5602 sayılı Kanun, tapulama işinden alakalıların haberdar olmaları ve bu suretle hakların ziyaa uğramaması için altı, yedi, onbir ve yirmialtıncı maddeleri ile, tapulama muamelesinin muhtelif safhalarında, muhtelif şekillerde ilan yapılmasını derpiş etmiştir.

Tapu kütüğünün tanzimine esas olan ve ne gibi hususları ihtiva edeceği ondokuzuncu maddede izah olunan tutanaklar, yirmialtıncı maddede yazılı şekilde yapılacak ilandan itibaren 30 gün içinde itiraz edilmemesi halinde, yirmiyedinci madde gereğince Arazi Kadastro Müdürü tarafından tastik ve yirmisekizinci maddeye göre kütüğe geçirilmekte, itirazlı tutanaklar ise yine yirmiyedinci maddeye göre ihtilafın halli için hakime tev olunmaktadır. İtirazsız tutanaklar kütüğe geçirildikten sonra yirmidokuzuncu madde gereğince tapuları alakalılara dağıtılmaktadır. Fenni şekilde ölçü işinin ve planların bilahare yapılacağı ve çapların bilahar verileceği ve yirmidokuzuncu maddenin ikinci fıkrasiyle otuzuncu maddeden anlaşılmaktadır.

Tutanak muhteviyatı kütüğün tanzimine esas teşkil ettiği ve ilan müddeti içinde itiraz edilmemesi takdirinde katileşerek kütüğe geçirildiği ve buna müsteniden de alakalılara tapu senetleri verildiği için, sonradan planların tanzimi gayesiyle yapılacak ölçü işleri vesile ittihaz edilerek evvelce tutanağının tanzimi sırasında veya tanziminden sonra 30 günlük ilan müddeti içerisinde itirazda bulunmamış olan kimselerin itiraz ederek tapulama muamelelerinin uzamasına ve iptaline meydan verilmemeleri için de yirmidokuzuncu maddenin son fıkrası ile ölçü sebebiyle, yani ölçü vesilesiyle; sınırlara, mülkiyet haklarına veya diğer ayni haklara müteallik hiç bir itiraz ve davanın dinlenememesi esası kabul edilmiştir. Kanunun bu sarih hükmü muvacehesinde alakalıların yirmialtıncı maddedeki 30 günlük itiraz müddetinden sonra umumi mahkemelerde tespite itirazla dava ikame edebileceklerinin kabulüne imkan yoktur. Bunun hilafının kabulü hem kanunun açık hükmüne, hem de yukarıda izah olunan gayesine aykırı düşer; ve binnetice gayrimenkul ihtilaflarının ve bunlardan mütevellit davaların şimdi olduğu gibi ilerde de uzayıp gitmesini intaç eder. 2613 sayılı kanunda 5602 sayılı kanunun yirmidokuzuncu maddesine mümasıl bir hüküm mevcut olmadığı içindir ki, mezkur kanuna göre yapılan kadastro tesbitinin katileşmesinden sonra da alakalılar tesbitin hatalı yapıldığı iddiası ile dava açabilmektedirl ancak; bu davalar mahkemelerce 2613 sayılı kanuna tevfikan değil umumi hükümlere tebean tetkik ve rüyet olunmaktadır.

5602 sayılı Kanunun ihtilafların çözülmesine mütedair dördüncü bölümündeki maddeler bu kanunun sadece "Gezici Arazi Kadastro Mahkemeleri" tarafından tatbik edilebileceğini kabul etmektedir. Yalnız otuzaltıncı maddesinde kadastro işlerinin bir bölgede bitmesinden altı ay sonraya kadar hükme bağlanmamış davalara ait dosyalarla, temyizen bozularak geri yollanacak dava dosyalarının mahalli Asliye mahkemelerince bu kanun hükmüne göre tetkik ve halledileceği yazılı bulunmaktadır ki bu davalar da 30 günlük itiraz müddeti içinde açılmış davalardır. Alelumum umumi mahkemelerin 5602 sayılı kanunun tatbiki suretiyle hüküm vermeleri bu maddelerde derpiş olunmamıştır. Umumi mahkemelerin 5602 sayılı kanunu tatbik etmeleri mevzuubahis olmayınca da 30 günlük itiraz müddetinden sonra umumi mahkemelerde açılacak davalarda Medeni Kanun, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun delillere mütedair hükümlerinin tatbiki iktiza edecek bunun neticesi olarak da mezkur kanunun umumi hükümlerden inhiraf eden kaidelerine uyularak yapılmış olan muamelelerin iptali yoluna gidilmesi iktiza edecektir ki, bu da Vazu Kanunun bu kanunla güttüğü gayeye aykırı düşer.

Temyiz Teşkilatına mütedair 1221 sayılı kanunun Temyiz Dairelerinin vazifelerini gösteren ikinci maddesinin yedinci hukuk dairesinin bakacağı işleri tadat eden fıkrası... 2613 sayılı kadastro ve Tapu Tahriri Kanununun tatbikinden mütevellit ihtilaflar ile 5602 sayılı kanunla teşkil edilen Gezici Arazi Kadastro Mahkemeleri tarafından verilecek hüküm ve kararların 7 inci Hukuk Dairesi´nce tetkik ve rüyetini kabul etmektedir. Malum olduğu üzere, Vazu Kanun, içtihat ihtilaflarını önlemek gayesiyle, aynı neviden olan işlerin Temyizin aynı dairesinde tetkik ve karara bağlanmasını derpiş etmiştir. İşte bunun içindir ki 2613 sayılı kanundan mütevellit ihtilaflara mütedair hükümleri tetkikle, ister sulh ister asliye ister 5572 sayılı kanuna tevfi vazifelendirilen mahkemeler tarafından verilmiş olsun, 7 inci Hukuk Dairesini vazifeli kılmıştır. 5602 sayılı kanun ise yalnız bu kanunla vazifelendirilen mahkemeler tarafından tatbik edileceği içindir ki, 1221 sayılı kanunun ikinci maddesinde bu mahkemelerden verilen hüküm kararların 7 inci Hukuk Dairesince tetkik ve rüyet edileceği yazılmıştır. Aalelumum 5602 sayılı kanunun tatbikinden mütevellit ihtilaflar hakkında mahkemelerce verilecek hüküm ve kararlardan bahsedilmemiştir.

Yukarıda arz ve izah olunan sebeplerden dolayı 5602 sayılı kanunun yirmialtıncı maddesindeki 30 günlük müddetin bir sükutu hak müddeti olduğu, bu müddetin mürurundan sonra tapulamanın hatalı olduğu iddiasiyle dava açılamayacağı kanaatındayız. Bu sebeple de ekseriyetin noktai nazarına muhalifiz.


2613 S. YASANIN 22. MADDESİNİN ( H ) BENDİNDE YAZILI ON YILLIK SÜRENİN, ÇEKİŞMELİ TAŞINMAZIN HAZİNE ADINA TAPUYA BAĞLANMASI [TESCİLİ] GÜNÜNDEN BAŞLAYACAĞI-

IBK. 07.12.1955 T. E: 10, K: 23

DAVA : 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununun yirmiikinci maddesinin ( H ) bendinde yazılı on senelik müddetin mebdeini tayin hususunda Temyiz Dördüncü Hukuk Dairesinin 29.11.1943 tarih 3346/3453 sayılı ilamiyle aynı dairenin 16.5.1950 tarih 2932/1472 sayılı ilamları arasında içtihat ihtilafı bulunduğu Maliye Vekaletinin yazısına atfen Adliye Vekaletinin 17.6.1952 tarih 8428 sayılı yazısiyle ve ayrıca yukarıda bahsi geçen 16.5.1950 tarihli ilam ile Temyiz Yedinci Hukuk Dairesinin 4.12.1953 tarih 6640/131 sayılı ve Birinci Hukuk Dairesinin 28.11.1952 tarih 4511/3517 sayılı ilamları arasında içtihat ihtilafı bulunduğu Ankara Altıncı Asliye Hukuk Hakimliğinin 15.1.1955 tarih 65 sayılı yazısiyle bildirilmiş içtihat ihtilafının tevhidi içtihat yoluyla halli istenmiş olmakla Hukuk Kısmı Umum Heyetinde keyfiyet müzakere olundu. Neticede:

KARAR : 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununun yirmiikinci maddesinin ( H ) bendinde aynen ( Yapılacak ilanlar ve tahkik üzerine sahibi bulunamıyan gayrimenkuller Devlet namına kaydolunur. Bu malların on seneye kadar hükmen müstehikki çıktığı takdirde namına kaydı tashih edilir ve satılmış ise bedeli verilir ) diye yazılır.

Kadastroca bahsi geçen ( H ) bendine tevfikan Hazine adına tespit ve o şekilde Tapuya tescil olunan ve bilahare Hazinenin temliki ile ahara geçen gayrimenkulden dolayı bedelin tahsili için Hazine aleyhine açılan dava tescil tarihinden itibaren on sene geçtiği için Asliye Mahkemesince reddedilmiş Temyiz Dördüncü Hukuk Dairesinin 16.5.1950 tarihli ilamiyle ( 2613 numaralı Kanunun yirmikinci maddesinin ( H ) bendinde yazılı on senelik müddet, zikri geçen kanunun yirmibeş, yirmialtıncı maddeleri mucibince, yapılacak ilanın iki aylık müddetinin sonundan itibaren başlaması icap ettiğine göre bu ilan müddetinin sona erdiği tarih tahkik edildikten sonra davalı Hazinenin müruruzaman defi hakkında bir karar ittihazı icap ederken tapuya tescil tarihinin müddetin işlemesine mebde ittihazı yolsuz görüldüğünden ) bozulmuştur.

Dördüncü Hukuk Dairesinin 29.11.1943 tarihli ilamında ise ( Müruruzamanın ilan tarihinden değil gayrimenkulün Hazine namına tescili tarihinden başlıyacağı ve hadisede bu tarihten dava tarihine kadar geçmiş olan müddetin müruruzaman haddine baliğ bulunmadığı ) belirtilerek bedelin Hazineden tahsili yolundaki hüküm tastik olunmuştur. Birinci ve Yedinci Hukuk Daireleri ilamlarında Asliye Mahkemelerince müttehaz ve kayıt tashihi davalarının rettini mutazammın hükümler davanın nizalı gayrimenkulün Hazine adına tescili tarihinden itibaren on sene geçtikten sonra açılmış olması sebebiyle tastik olunmuştur.

Kadastro muamelelerinde ilanlar ve sair merasim tescile tekaddüm edeceğine, tescil tarihinden itibaren on sene geçtikten sonra açılan bir dava hakkında ilan müddetinin sona erdiği tarihten itibaren de on sene evleviyetle geçmiş olacağına göre Dördüncü Hukuk Dairesinin 16.5.1950 tarihli ilamiyle sevkolunan bozma sebebinin ameli neticesi ilam mündericatından anlaşılamamakla beraber işbu ilamın mucip sebebiyle diğer ilamların mucip sebepleri arasında bir içtihat ihtilafı bulunduğu kabul edilmiştir. Şöyle ki, işbu ilamda on senelik müddete Kadastroca yapılan ilanların bittiği tarih mebde ittihaz edildiği halde diğer ilamlarda Hazine adına tescil tarihi mebde olarak kabul olunmuştur.

Gayrimenkullerin hendesi ve hukuki durumlarını doğru olarak tesbit için 2613 sayılı Kanun ve bu kanunun sureti tatbikini gösteren ve 5.12.1935 tarih 2/3542 sayılı Kararname ile meriyete konulan Nizamname bir takım eşkal ve merasim tayin eylemiştir. Kanunun yirmibeş ve yirmialtıncı maddelerinde derpiş olunan ilanlar işbu merasimden bir kısmını teşkil eder. Bütün merasim yerine getirildikten sonra Nizamnamenin otuzdördüncü maddesi uyarınca Kadastro Komisyonu tarafından tapu kütükleri tanzim olunur. Gayrimenkuller bu kütüğe geçirilir, ihtilaflı olup da Kadastro veya Asliye Mahkemesinde tetkik edilmekte olan gayrimenkullerin ihtilafın mahiyetine nazaran ya malik sütunu veya mülkiyetin gayri ayni hak kısmı hariç bırakılarak ihtilaflı olmıyan diğer cihetleri tescil olunur.

Bu suretle tescil anında hendesi ve hukuki durum hakkındaki Kadastro işlemleri sona ermiş, sicil durumu katiyyet ve aleniyet kespetmiştir. Tescil zamanına kadar gayrimenkule şu veya bu kimse üzerine kaydedilmiş nazariyle bakılamaz. Bu itibarla ( H ) bendinde mevzuubahis olan ( Kaydolunur ) tabirinden tescil keyfiyeti kastedilmiş bulunmaktadır. Nitekim aynı bendin ikinci fıkrasında bahsi geçen ( Kaydı tashih edilir ) ibaresiyle de sicil kaydı kastedilmiştir. Çünki, tashih talebi ve hükmü ancak mevcut bir sicil kaydı muvacehesinde mevzuubahis olabilir. Bu itibarla ( Bu malların on seneye kadar... ) sözleriyle başlayan ikinci fıkrada yazılı on senenin mebdei buna hemen tekaddümeden fıkrada yazılı ( Kayt ) yani ( Tescil ) tarihi olarak kabul edilmek icap eder. Esasen bu hüküm Medeni Kanunun 638 inci maddesinde mevzu kaide ile ahenk temini maksadiyle sevkedilmiş bulunmaktadır. 638 inci maddenin tatbikatında on senelik müddet sicil kaydı tarihinden hesaplandığı gibi ( H ) bendinde yazılı müddetin de Hazine adına tescil tarihinden itibaren hesaplanması lazım gelmektedir.

Bu sebeple: 2613 sayılı Kanunun yirmiikinci maddesinin ( H ) bendinde yazılı on senelik müddetin nizalı gayrimenkulün Hazine adına tapuya tescil tarihinden başlaması lazım geldiğine 7.12.1955 tarihinde ekseriyetle karar verildi.

İçt. Bir. K. 07.12.1955 T. E:1952/10,1955/4, K:1955/23

AYKIRI GÖRÜŞ

E. S. Erman

Komisyonun tesbitinden itibaren müruruzamanın başlıyacağı reyindeyim.


KADASTRO İŞLERİNİN BAŞLADIĞI BİRLİKTE TAPULAMADAN ÖNCE KULLANILAN ÖNALIM ( ŞUFA ) HAKKI NEDENİYLE MEYDANA GELEN UYUŞMAZLIKLARIN GEZİCİ ARAZİ KADASTROSU MAHKEMESİNCE ÇÖZÜMLENMESİNİN GEREKECEĞİ-

IBK. 06.07.1955 T. E: 13, K: 19

DAVA : 5602 Sayılı Tapulama Kanunu uyarınca Arazi Kadastrosu işlerine başlandığı ilan olunan birlikte kain gayrimenkuller hakkında Tapulamadan önce açılmış olup umumi mahkemelerde derdest bulunan şufa davalarının Gezici Arazi Kadastro Mahkemelerinde bakılıp bakılmayacağı hakkında Temyiz Dördüncü Hukuk Dairesinin 27.4.1953 tarih 1988/2749 sayılı merci tayini ilamiyle Yedinci Hukuk Dairesinin 22.6.1953 tarih 3725/3741 sayılı ilamları arasında içtihat ihtilafı bulunduğu Kalecik Gezici Arazi Kadastrosu Hakiminin 11.1.1954 tarih üç sayılı yazısında bildirilmiş, buna müteallik ilamlarla her iki dairenin noktai nazarlarını belirten yazılan Temyiz Mahkemesi Birinci Reisliği tarafından 11.5.1954 tarih 1631 sayılı derkenarla Temyiz Mahkemesi Tevhidi İçtihat Hukuk Kısmı Umumi Heyetine tevdi edilmiş olmakla keyfiyet müzakere olunarak sonuçta;

KARAR : Temyiz Dördüncü Hukuk Dairesinin bahsi geçen ilamı Kalecik Sulh Hukuk Mahkemesi ile Kalecik Gezici Arazi Kadastrosu Mahkemesi arasında tekevvün eden selbi vazife ihtilafı üzerine sadır olmuştur. Davanın mevzuu şufa talebine dairdir. Dava mahalli Sulh Hukuk Mahkemesine ikame olunmuştur. Dava derdest bulunduğu sırada gayrimenkulün kain olduğu mahalde Tapulama faaliyetine başlanması üzerine 5602 sayılı Kanunun otuzbeşinci maddesine dayınalırak dava evrakı Gezici Arazi Kadastrosu Mahkemesine devredilmiş bu mahkemece de davanın aynı Kanunun otuzdördüncü maddesinde tadat edilen hususlardan bulunmadığı mütalaasiyle vazifesizlik kararı ittihaz olunmuştur.

Temyiz Dördüncü Hukuk Dairesi ( Davanın konusu davalının diğer hissedarlardan bedeli mukabilinde satın almış olduğu hisseye karşı diğer hissedar davacının hakkı şufasını kullanarak davalıya yapılan satışın iptaliyle kaydın namına tashihi talebinden ibaret bulunmasına göre davanın ruiyeti Hukuk Mahkemesinin vazifesine dahil mevattan bulunmuş ) olduğunu içtihat ederek Kalecik Sulh Hukuk Mahkemesinin vazifesizlik kararını kaldırmış ve bu mahkemeyi merci tayin etmiştir.

Yedinci Hukuk Dairesinin bahsi geçen ilamiyle ise Salihli Gezici Arazi Kadastrosu Mahkemesinde tetkik ve halledilen şufa davasına ait karar vazife noktasına ilişilmeden tastik edilmiş bulunmaktadır.

Her iki daire arasında umumi hükümler dairesinde mahalli mahkemelerde derdest bulunan şufa davalarının 5602 sayılı Kanunun otuzdördüncü maddesinde tadat edilen davalara dahil olup olmadığı, otuzbeşinci madde uyarınca Gezici Arazi Kadastrosu Mahkemesine devredilip edilemeyeceği ve bu mahkemelerin bu nevi ihtilafları hal ile vazifeli bulunup bulunmadığı noktasında içtihat ihtilafı aşikardır.

İşin esasına gelince; Bahsi geçen otuzdördüncü maddede Kadastro Hakiminin mülkiyete ve mülkiyetin gayri ayni haklara, benzeri Arazi Kadastrosunu ilgilendiren bütün davalara bakacağı, otuzbeşinci maddede ise Kadastro işlerinin başladığı birlikteki gayrimenkullere ait olup Mahalli Mahkemelerce görülmekte olan kesinleşmemiş dava dosyalarının Kadastro Hakimine devrolunacağı yazılı bulunmaktadır.

Tapulama işlerine başlanmadan önce şufa hakkının kullanılmış ayni hakların tayin ve tespitini, Tapu Sicillerinin yeniden tesisini ve hak sahiplerine yeniden tapu verilmesini istihdaf etmektedir.

Tapulama işlerine başlanmadan önce şufa hakkının kullanılmış olması hali, bu hak müteaddide tevhidi içtihat kararlarında belirtildiği üzere inşai haklardan bulunması bakımından, meşfu hisseye ait eski kaydın düzeltilmesini ve şu suretle Tapulama zımnında yeni kaydın şefi üzerine tesisini icap ettirir.

Tapulama tarihine tekaddümeden hukuki sebep ve vakıalardan mütevellit ve o tarihteki Tapu Sicilli durumuna müessir ihtilaf Sicilli alakalandırması bakımından Arazi Kadastrosunu doğrudan doğruya ilgilendirmektedir. Tapu Sicilline müessir ve bu sebeple Arazi Kadastrosunu ilgilendiren ve Hakimden izhari bir karar istihsaline matuf talep ve ihtilafların halli ise otuzdördüncü madde uyarınca Gezici Arazi Kadastrosu Mahkemesinin vazifesi cümlesindendir.

Bu itibarla; Kadastro işlerinin başladığı birlikteki gayrimenkullere ait olup Tapulamadan önce kullanılmış bulunan şufa hakkı sebebiyle tehaddüs eden ihtilafların Gezici Arazi Kadastrosu Mahkemesinde görülmesi icap ettiğine 6.7.1955 tarihinde mevcudun üçte ikisini geçen ekseriyetiyle karar verildi.

İçt. Bir. K. 06.07.1955 T. E:1954/13, K:1955/19

 


KARARLAR ARASINDA, İÇTİHATLARIN BİRLEŞTİRİLMESİ YOLUYLA ÇÖZÜMÜ GEREKEN BİR AYKIRILIK OLMADIĞI-

IBK. 22.06.1955 T. E: 9, K: 12

DAVA : Ankara Barosu Avukatlarından Ahmet Hıfzı Gözübüyük, Temyiz Mahkemesi Birinci Reisliğine verdiği 5.4.1953 tarihli istidasında Birinci Hukuk Dairesinin 4.10.1948 tarih, 1948/6264 E. 4586 K. sayılı ilamında Tapu Sicillinde kayıtlı maliki hayatta olan bir gayrimenkulde iktisabi müruruzaman cereyan etmiyeceği mütalaa edildiği halde, aynı dairenin 14.4.1951 tarih, 1950/3694 E. 2008 K. sayılı ilamında, bunun hilafının kabul olunduğunu, böylece Birinci Hukuk Dairesinin bu iki kararı arasında mübayenet bulunduğunu ileri sürerek bu mübayenetin tevhidi İçtihat yoluyla hallini istemiş olmakla keyfiyet Tevhidi İçtihat Hukuk Kısmı Umumi Heyetince müzakere edilerek aşağıdaki neticeye varılmıştır.

KARAR : Birinci Hukuk Dairesinin bahis mevzuu kararlarının tetkikinde de görüleceği üzere 4.10.1948 tarih ve 1948/6264 E. 4586 K. sayılı karara Medeni Kanunun fevkalade müruruzamana müteallik 639 uncu maddesinin ikinci fıkrası mesnet teşkil etmektedir. Mezkur maddenin sarih hükmünden de anlaşılacağı veçhile tapuda kayıtlı maliki hayatta olan bir gayrimenkulün mülkiyetinin müruruzaman tariki ile iktisabına imkan yoktur. 4.10.1948 tarihli kararda da buna işaret edilmektedir.

14.4.1951 tarih, 1950/3694 E. 2008 K. sayılı karara gelince, bunda, Medeni Kanunun yürürlüğe girmesinden önce, 7 Ramazan 1274 tarihli Arazi Kanununun yirminci maddesi hükmüne uygun olarak, davacının arazii memleketten olan ihtilaflı yerdeki zilyetliğini terkettiği tespit olunarak, bu sebebe mebni, davanın istima kabiliyeti bulunmadığına işaret edilmektedir. Filhakika Arazi Kanununun yirminci maddesi muayyen müddet zarfında mazeretsiz olarak arazisini tasarruf etmeyen ve mezkur müddet zarfında başkası tarafından bilaniza tasarruf olunan arazi sahibinin davasının dinlenemeyeceğini kabul etmektedir.

Böylece Birinci Hukuk Dairesinin 4.10.1948 tarih, 1948/6264 E. 4586 K. sayılı kararı Medeni Kanunun 639 uncu maddesine, 14.4.1951 tarih, 1950/3694 E. 2008 K. sayılı kararı ise 7 Ramazan 1274 tarihli Arazi Kanununun yirminci maddesi hükmüne istinat ettirilmiş ve binnetice mümasil iki hadisede aynı kanun maddesine yekdiğerinden farklı bir mana verilmiş olması da mevzuu bahis bulunmamış olmakla mezkur kararlar arasında Tevhidi İçtihat yoliyle halli lazım gelen bir mübayenet bulunmadığına 22.6.1955 tarihli ilk içtimada ittifakla karar verildi.

İçt. Bir. K. 22.06.1955 T. E:1953/9, K:1955/12

 


GEREKSİNME NEDENİYLE KİRACIYA KARŞI BOŞALTMA DAVASI AÇABİLMEK İÇİN, PAYDAŞLARIN, MÜŞTEREK MÜLKÜN YARISINDAN ÇOĞUNA MALİK OLMALARI VE SAYI BAKIMINDAN ÇOĞUNLUKLA BULUNMALARI VE BUNLARIN OYBİRLİĞİNİN GEREKECEĞİ-

IBK. 06.05.1955 T. E: 12, K: 18

DAVA : Müşterek mülkiyete mevzu olup ta kiraya verilmiş bulunan bir gayrimenkulün hissedarlarından birinin mecura olan ihtiyacı sebebiyle müstecir aleyhine açacağı tahliye davalarında dava hakkının tayini için Medeni Kanunun 624 üncü maddesinin son fıkrası mı yoksa aynı Kanunun 625 inci maddesinin ikinci fıkrası hükmünün mü tatbik edileceği hususunda Altıncı Hukuk Dairesinin 2.10.1953 tarih ve 7237/4931 ve 26.10.1953 tarih ve 7609/5451 sayılı kararlariyle aynı dairenin 12.3.1954 ve 2068/1556 ve Hukuk Umumi Heyetinin 9.12.1953 tarih ve 72/62 sayılı kararları arasında içtihat mübayeneti bulunduğu Altıncı Hukuk Dairesi Reisliğinin 2.4.1955 tarih ve yirmibir sayılı tezkeresiyle bildirilmiş ve ihtilafın içtihadı birleştirme yoliyle halli istenilmiş ve hususi daire kararları arasında mübayenet olduğu gibi Hukuk Umumi Heyetinin bir kararı ile de hususi daire kararları arasında da içtihat ihtilafı görülmüş olduğundan İçtihadı Birleştirme Umumi Heyetince tetkik ve yukarıda tarih ve numaraları yazılı ilamlar arasında içtihat mübayeneti mevcut olduğu tespit olunduktan sonra keyfiyet müzakere edildi.

KARAR : Medeni Kanunun 624 üncü maddesi müşterek şeyin idare tarzını tanzim etmekte olup bu idari tasarruf fiili ve hukuki sahalarda kendini gösterir ( Bina idaresi, arazi idaresi gibi ). Bu maddenin son fıkrası daha ziyade mühim olan idari tasarrufların icra salahiyetini tayin eder. 625 inci maddesinin ikinci fıkrasında ise müşterek şeyin intifa tarzının tebdili bahis mevzuu olmaktadır. İntifa tarzının değişmesi o şeyde esaslı bir değişiklik yapmakla kabildir. Mecur hissedara tahsis edilmekle kira getirme vasfını kaybetmez.

Müşterek şey evvelce kiraya verilmek şeklinde idare edilirken bu defa bu idare tarzı değiştirilerek yerine hissedara tahsis edilme şekli ikame edilmiş olur. Bu halde bu tasarrufla mecurun hali aslisi değişmiş olmaz. Kendisine tahsis edilen hissedar yine o müşterek şeyi olduğu gibi kullanacak, yani mesken ise mesken ticarethane ise yine ticarethane olarak intifa edecektir. Daha ziyade mühim olan bu idari tasarrufun muteber olabilmesi için müşterek mülkün yarısından fazlasına malik ve adet itibariyle de ekseriyet teşkil eden hissedarların muvafakati kafidir. Akaliyette kalan hissedar veya hissedarlar her vakit şuyuun izalesini istemek suretiyle haklarını koruyabilirler. Bu bakımdan akaliyette kalan hissedarlar için intifa tarzının tebdili hali hadis olmuş addolunamaz. Tasarrufun mahiyetine nazaran bu kabil hadiselerde dava hakkının tayin için Medeni Kanunun 625 inci maddesinin ikinci fıkrası değil 624 üncü maddesinin son fıkrasının tatbiki icap eder.

Netice; Müşterek mülkiyete mevzu olup ta ilerdenberi kirayı verilmek suretiyle idare edilen bir gayrimenkulün hissedarlarının bir veya bir kaçının mecura olan ihtiyacı sebebiyle müstecir aleyhine tahliye davası açabilmeleri için Medeni Kanunun 624 üncü maddesinin son fıkrası gereğince müşterek mülkün yarısından fazlasına malik olan ve adet itibariyle de ekseriyeti teşkil eden hissedarların bu hususta reylerinin içtima etmiş bulunması lazım ve kafi gelmekte olduğuna ilk müzakerede üçte iki ekseriyetle 6.5.1955 tarihinde karar verildi.

 

İçt. Bir. K. 06.05.1955 T. E:1955/12, K:1955/18

 


ORTAKLIĞI GİDERME [İZALEYİ-ŞUYU] İLAMINA DAYANILARAK, ALICI ÜZERİNE İHALESİ YAPILAN TAŞINMAZ MALIN PAYDAŞLARINDAN BİRİ VEYA BİRKAÇI, RESMİ BİR KİRA AKTİYLE TAŞINMAZI İŞGAL ETMEKTE İSELER, ALICININ İCRA VASITASIYLA BUNLARI TAHLİYE ETTİREMEYİP, BORÇLAR VE MİLLİ KORUMA YASALARI HÜKÜMLERİ UYARINCA MAHKEMEYE BAŞVURMASININ GEREKECEĞİ-

IBK. 13.04.1955 T. E: 5, K: 8

DAVA : Gayrimenkule ait izaleişuyu ilamı infaza konularak ihale muamelesi icra ve satış bedeli tediye olunup alıcısı namına tapuya tescil edildikten sonra mezkur gayrimenkulün müşterisine teslimi icap edecegi tabiidir. Ancak gayrimenkulün hissedarlardan birisi veya bir kaçı tarafından tevsik edilmiş bir icap aktine müsteniden işgal edildiği görüldüğü takdirde dahi tahliyesi lazım gelip gelmeyeceği hususunda İcra ve İflas Dairesinin takarrur etmiş içtihadı hilafına bu defa yeni bir içtihat tebellür temiş olduğundan keyfiyetin içtihat yolu ile halli iktiza etmiş olmakla müzakere ve tetkikat icrasından sonra aşağıdaki karar verilmiştir.

KARAR : İcra ve İflas Dairesinin evelki kararlarına göre izaleişuyu ilamına müsteniden satış yaptıktan sonra gayrimenkulün hissedarlardan biri veya birkaçı tarafından resmi kira aktine dayanılarak işgal edildiği anlaşıldığı takdirde İcra ve İflas Kanunun 135 inci maddesinin ikinci fıkrası uyarınca borçlu mevkiinde olan şagil hissedarın mezkur gayrimenkulden çıkarılması lazım gelmekte idi. Çünki izaleişuyu ilamının infazını hissedarlardan herhangi birisi isterse icra tekniği bakımından diğer taraf borçlu mevkiinde bulunmaktadır. Sözü geçen fıkra ise gayrimenkulü işgal eden borçlunun kayıtsız ve şartsız tahliyesini emretmektedir. Ahiren İcra ve İflas Dairesinde gayrimenkulü işgal eden hissedar resmi bir mukavele ibraz ettiği takdirde 135 inci maddeye göre tahliye yapılmıyarak alıcının umumi hükümler dairesinde mahkemeye müracaatı lazımgeldiği şeklinde yeni bir ekseriyet tehassül etmiştir. Filhakika gayrimenkulü işgal eden hissedarın elinde diğer hissedarlarla aktetmiş olduğu resmi bir mukavele mevcut ise bunu nazara almadan tahliye cihetine gidilebilir mi? Bu mukaveleyi imza eden diğer hissedar veya hissedarların gayrimenkuldeki hisseleri pek cüzi olabilir; Hatta gayrimenkulün tamamını değil yalnız kendi hisselerini icar etmiş bulunabilirler. Bu muamelede suiniyet iddiası da ileri sürülebilir. Yapılan akit Medeni Kanunun 624 üncü maddesine de uygun olmayabilir.

İzaha hacet yok ki vazifesi yalnız mevcut hakları sahibine vermekle, yani infaz işleriyle mükellef olan İcra Dairesinin veya satış memurunun; şagil hissedarın ibraz ettiği bu resmi vesikayı hükümsüz saymasına ve tahliye sırasında göz önünde tutmamasına yetkisi varmıdır. Ortada resmi surette yapılmış bir akit mevcuttur. Bu aktin sahih olup olmadığı, feshi lazımgelip gelmediği ve nihayet suiniyete müstenit bulunup bulunmadığı hususlarının tetkiki mahkemenin vazifesi cümlesindendir. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 571 inci maddesindeki atfa istinaden satış yapan memurun ve bu gibi işlerde tetkik mercii sıfatını haiz olan Sulh Hakiminin merci sıfatiyle bu cihetleri tetkike salahiyeti bulunmadığı aşikardır. Bu ve buna benzer iddialar takip hukuku ile iştigal eden makamları ilgilendirmez. Çünki bunlar, yapılan aktin hükümsüzlüğünü derpiş eden esasa müteallik ihtilaflardır.

Şu halde bahis mevzuu ilamların infazı sırasında gayrimenkulü işgal eden hissedar da olsa İcra ve iflas Kanununun 135 inci maddesinin üçüncü şahıslar hakkındaki hükümleri dairesinde ve hacizli gayrimenkullere kıyas suretiyle muamele yapmak icabetmektedir.

Ancak izalei şuyu ilamlarının infazında mezkur 135 inci maddede zikrolunan haciz bahis mevzuu olamayacağından ibraz olunacak resmi vesika tarihinin evvel veya sonra olmasının hadiseye tesiri olmaması gerekmektedir.

Netice; izalei şuyu ilamına müsteniden alıcı üzerine ihalesi icra kılınan gayrimenkulü hissedarlardan bir veya bir kaçının tevsik edilmiş bir icar akdine dayanarak işgal ettikleri anlaşıldığı takdir de ibraz olunacak vesikanın tarihine bakılmaksızın İcra ve İflas Kanununun 135 inci maddesinde zikri geçen üçüncü şahıslar hakkındaki hükmün tatbik edilmesi; yani alıcı İcra vasıtasiyle bunları tahliye ettiremeyip Borçlar ve Milli Korunma Kanunları hükümleri dairesinde mahkemeye müracaat edilmesi lazımgeleceğine ve İcra ve İflas Dairesinin son içtihadının kanuna uygun bulunduğuna ilk müzakerede mevcudun üçte iki ekseriyetiyle 13.4.1955 tarihinde karar verildi.


AYKIRI GÖRÜŞ

İçt. Bir. K. 13.04.1955 T. E:1955/5, K:1955/8

V. Necipoğlu

Müşterek mülkiyet halinde bulunan gayrimenkul Medeni Kanunun 624/3 maddesi uyarınca hissedarlar tarafından diğer hissedara muayyen müddetle kiralanması halinde bütün hissedarlar bu mukavele ile mülzem olduklarından aynı Kanunun 627 inci maddesinin ilk fıkrası gereğince mukavele müddeti nihayet bulmadıkça veya mukavele feshedilmedikçe şuyuun izalesi davası açılamaz. Buna rağmen şeriklerden biri veya bir kısmı dava açtığı takdirde hissedar müstecir; buna rıza göstermiyorsa 627 inci maddeye istinatla kira bağıtını ileri sürer. Mahkeme muteber bir mukavelenin mevcudiyetinin tahakkuku halinde izaleişuyu davasını kira mukavelesini müddeti hitamında veya feshedildikten sonra dava açılması lüzumuna karar verir. Nitekim bu noktai nazar 27.11.1946 tarih ve 15 sayılı müşterek mülkte pay sahiplerinin paylarını kendi aralarında veya yabancı şahıslara kiralamaları mümkün olup olmadığına müteallik tevhidi içtihat kararının esbabı mucibesinde de bu noktaya temasla açıklanmıştır. Hissedar müstecir, kira müddeti sona ermeden açılan izaleişüyu davasında kendisi de davanın taraflarından olduğu halde müstecirlik sıfatını dermeyan etmemiş ve bu sebepile de şuyuun izalesine karar verilmiş ise hakkından vazgeçerek kira mukavelesinin feshini kabul ve şuyuun izalesine muvafakat etmiş demektir. Şayet izaleişuyu kararından sonra hissedarlar böyle bir mukavele yapmış olsalar dahi satışdan hissedar bulunan müstecir haberdar edileceğinden şikayet müddeti içersinde itirazda bulunabileceğine, bundan haberdar olmasa dahi ihaleye muttali olduğu tarihten itibaren şikayet müddeti içersinde bu sebeple ihalenin feshini talebedebileceğine ve bu hakları kullanmaksızın hüküm ve ihale kesinleştikten sonra gayrimenkulü teslim ile mükellef olan memurun tahliye emrine karşı müstecirlik sıfatına dayanarak itirazda bulunamaz, bulunduğu takdirde memur bu itirazı nazara almıyarak tahliyeye karar verir. Memurun bu muamelesinden dolayı hissedar müstecirin izaleişuyu kararını veren Sulh Hakimine yaptığı şikayet de redde mahkumdur. Memur tahliye ile gayrimenkulü müşteriye teslim mecburiyetindedir. Bilhassa müşteri hissedarlardan ayrı bir şahıs ise mukaveleye de muttali değildir. Memurun veya memurun tahliyeye dair muamelesine karşı bunun tarafından Sulh Hakimine vaki şikayetine binaen müşteriye tahliye davası açması lüzumunun bildirilmesi izaleişuyu davasının yargılamasında ileri sürülmemesi yüzünden tetkik mevzuu olmıyan ve hükümle münfesih olan mukavelenin hükmün infazında bu hakkın kendisine tanınması binnetice yargılama sırasında tetkiki lazımgelen bir hususun infaz sırasında yeniden tetkiki gibi hukuk prensiplerine aykırı bir sonuca varılır ki, bu ise kesinleşen bir ilam muvacehesinde mümkün değildir. Müşteriye tahliye davası açmak mecburiyetiyle mahkemeye sevki kanuni bir sebebe dayanmaz. Bununla beraber bir faidei ameliye de mütesavver değildir. Bilakis sebepsiz olarak infaz muamelesinin gecikmesine ve bu endişe ile satışa karşı taliplerin matlup şekilde rağbet göstermemelerini muciptir. İcra ve İflas Dairesinin eski içtihadı izah edilen hukuki sebeplere dayanarak teessüs etmiştir. Değişmesini gerektirir bir sebebi kanuni mevcut olmadığı mütalaa ve reyindeyim.

 


İPOTEK GÖSTERMEK YOLUYLA BORÇ PARA ALAN BİR KİMSENİN SÖZLEŞME GÜNÜNDE SEZGİN OLMAMASI TEMYİZ KUDRETİNDEN MAHRUMİYET NEDENİYLE İPOTEK SİLİMLENDİĞİNDE ( TERKİN EDİLDİĞİ TAKDİRDE ) ALACAĞIN BAĞLI OLDUĞU ZAMANAŞIMININ, İPOTEĞİN SİLİMİ HAKKINDAKİ HÜKMÜN KESİNLEŞTİĞİ GÜNDEN BAŞLAYACAĞI-

IBK. 09.03.1955 T. E: 22, K: 2

DAVA : İpotek iraesi suretiyle bir müessese veya şahıstan para istikraz eden bir kimsenin akit tarihinde akıl hastalığına mübtela olduğunun sübutu sebebiyle ipoteğin iptaline mahkemece karar verilmesi halinde, mukriz tarafından müstekrize verilmiş olan paranın istirdadı zımnında ikame olunan davalarda Borçlar Kanununun altmışaltıncı maddesinde yazılı on senelik müruruzaman müddetinin istikraz tarihinden itibaren cereyana başlıyacağı Dördüncü Hukuk Dairesinin müstekar içtihadı iken heyette vukubulun tebeddüller dolayisiyle bahis mevzuu müruruzamanın ipoteğin terkini hususunda ittihaz olunan kararın kesinleştiği tarihten başlaması lazım geleceği yolunda yeni bir ekseriyet tehassül ettiğinden bahisle meselenin Tevdihi İçtihat Umumi Heyetince halledilmesi adı geçen Daire Reisliğinin 17.7.1954 tarih ve 1407/37 sayılı yazısiyle istenmesi üzerine toplanan Tevhidi İçtihat Hukuk Kısmı Umumi Heyetinde keyfiyet müzakere edildi.

KARAR : Genel Kurul Üyelerinden bazılarının fikrine göre; gayrimenkulünü rehin etmek suretiyle borç para alan şahsın, akit tarihinde müptela bulunduğu, akıl hastalığı sebebiyle mümeyyiz olmadığı sabit olarak ipoteğin terkinine karar verilince, teminatını kaybetmiş olan mukrizin istirdat hakkı sebepsiz iktisap esasına istinat eder, zira mümeyyiz olmıyan şahsın tasarrufunun hukuki bir hüküm ifade etmiyeceği Medeni Kanunun onbeşinci maddesinde tasrih edilmiştir. Sebepsiz iktisap müruruzamanını tanzim eden Borçlar Kanununun altmışaltıncı maddesinde ise: ( Haksız surette mal iktisabından dolayı ikame olunacak davaların, mutazarrır olan tarafın verdiğini istirdada hakkı olduğuna, ıttılaı tarihinden itibaren bir sene, ve her halde bu hakkın doğduğu tarihten itibaren on sene müruriyetle sakıt olacağı ) ifade edilmiştir. Mümeyyiz olmıyanın tasarrufu, hukuki bir hüküm ifade etmiyeceğine göre, gayri mümeyyizin muteber olmıyan akit zımnında vaki olan iktisabı anında mamelekinde artma vukubulmuş olduğundan diğer taraf için aynı anda istirdat hakkı doğmuş olur. Bu itibarla altmışaltıncı maddedeki ( Hakkın doğumu ) tarihi hadisede muteber olmıyan akit tarihi olmak icap eder. binaenaleyh bu tarihten itibaren on yıllık müddetin müruru halinde hak sahibinin istirdata hakkı olduğuna ıttıla bahis mevzuu olmaksızın müruruzamanın tahakkuk etmiş olduğunun kabulü gerekir.

Yukarıda hulasa edilen ve sureti umumiyede doğru olan fikir ve mutalaa hadisenin arzettiği hususiyet dolayısiyle genel kurul ekseriyetince isabetli görülmemiştir. Şöyle ki; Medeni Kanunun ( Mümeyyiz olmıyan şahsın tasarrufu hukuki bir hüküm ifade etmez. Kanunda muayyen istisnalar bakidir. ) hükmünü ihtiva eden onbeşinci maddesini mutlak surette yani mümeyyiz olmıyanın yaptığı her hangi bir hareketin hukuken hiç bir nitece doğuramıyacağı şeklinde tefsir etmek doğru olmaz. Çünki Medeni Kanunumuzun birinci maddesine göre kanunun tefsirinde lafzı kadar ruhu da esas teşkil eder. Her hükmün lafzı ruhu ile kontrol edilmek gerekir. Medeni Kanunun onbeşinci maddesindeki hükmün vazında asıl gaye ve maksadın Medeni hakları kullanmaktan gayri mümeyyizlik sebebiyle mahrum olan kimselerin korunması olduğu meydandadır ( Züricih şerhi tercümesi şahsın hukuku madde-Onsekiz No : Onüç ) şu halde bu kanun hükmünü, sevk gayesine münafi olarak, mümeyyiz olmıyanın aleyhine tefsir etmek, mesela, mümeyyiz olmıyan kimsenin alacağını temin etmek için yapılmış kefalet veya mümeyyiz olmıyan kimseye yapılan hibeyi muteber saymamak bu gayenin dışında kalan neticeler olacaktır. Bundan başka, mümeyyiz olmıyan kimsenin yaptığı bir iş akti, batıl sayıldığı takdirde iş veren, yalnız mamelekinde husule gelen zenginleşmeden dolayı bir miktar para verecek, mukavele edilen ücretle mülzem bulunmıyacaktır. Ayrıca bu kimseyi, işi akti hükümsüz olduğundan- İşçi Sigortalarından ve işçiyi koruyan diğer kanun hükümlerinden istifade ettirmemek vaziyeti hasıl olacaktır. Keza mümeyyiz olmıyan bir kimsenin satın aldığı piyango biletine ikramiye isabet etse, satış hükümsüz olduğu için, ikramiyenin de kendisine ait olmaması nitecesine varmak icabedecektir. Görülüyor ki, onbeşinci maddenin mümeyyiz olmıyan kimse aleyhine olarak dermeyan edilmesi, bu hükmün konması maksadına aykırı ve adil olmıyan niteceler doğurmaktadır.

Onbeşinci maddenin, mümeyyiz olmıyan kimse tarafından, diğer taraf aleyhine dermeyan edilmesi de hal ve şartlara göre hüsnüniyet esaslarına aykırı bir durum mahiyeti arzedebilir. Filhakika mümeyyiz olmıyan kimse temyiz kudretine sahip olsa idi aynı suretle hareket edecek yani normal zekalı bir insan dahi aynı tarzda muamelede bulunacak idi ise, temyiz kudretinden mahrum olduğunu ileri sürerek muamelenin hükümsüzlüğünü dermeyan edememelidir. Aksi taktirde temyiz kudretinden mahrumiyet, hukuki muameleatta gerekli emniyeti ihlale müncer olacak bir teşevvüş ve istikrarsızlık amili mahiyetini alır ki, bunu tecvize imkan yoktur. Zira her türlü sübjektif hakkın kullanılmasını objektif hüsnüniyet prensiplerinin, yani cemiyette hakim olan dürüstlük kaidelerinin murakabesi altına vazeden Medeni Kanunun ikinci maddesi buna manidir. Nitekim mümeyyiz olmıyan kimsenin tasarrufunun hukuken hüküm ifade etmiyeceği kaidesini vazeden onbeşinci maddenin ikinci fıkrasiyle mahfuz tutulan istisnalar arasında ikinci maddede ifade edilen etmiyeceği kaidesini vazeden obeşinci maddenin ikinci fıkrasiyle mahfuz tutulan istisnalar arasında ikinci maddede ifade edilen objektif hüsnü niyet esasına aykırılık hali de mevcuttur. Başka tabirle mümeyiz olmıyan tarafından hukuki muamelenin hükümsüzlüğü iddiası objektif hüsnüniyet kaidelerine aykırı olduğu takdirde dinlenmez, zira bir hakkın sui istimali durumuna girer ve kanuni himayeden mahrum olur. Nitekim borçlunun hileli bir hareket tarzı ile alacaklığıy hakkını vaktinde dermeyan etmekten alıkoymuş olduğu hallerde zamanaşımı veya hakkın sükutu iddiasında bulunamıyacağı İşviçrede Doktrin ve Mahkeme içtihatları tarafından kabul edildiği gibi ezcümle babalık davasına müteallik hak sükutu süresi bakımından Temyiz Mahkemesince de kabul edilmiştir.

Durum, mukayeseli hukuk noktasından da, incelendiği zaman mümeyyiz olmıyan kimsenin hukuki tasarrufunun hüküm ifade etmiyeceği hakkındaki esasın, bütün kanunlarca kabul edilmiş bir nevi tabii, zaruri hukuk kaidesi olmadığı görülür. Nitekim İngiliz hukuku akıl hastalarının hukuki muamelelerinin yalnız nisbi butlanla malul olduğu kabul eder; ancak akıl hastası kendi durumunun karşı tarafça bilindiğini veya bilinmesi icebettiğini, yani karşı tarafın suiniyetli bulunduğunu ispat etmelidir. Fransız hukukunda da mümeyyiz olmıyanın hareket tarzının hüküm ifade etmemesi kaidesi ehemmiyetli tahditleri maruzdur ( Zürich şerhi tercümesi sahife 191 ).

Nazariyata gelince; Bazı müelliflerimiz ve yabancı müelliflerden bihlassa Eğer ile bu müellif tarafından zikredilen diğer müellifler Medeni Kanunumuzun onbeşinci maddesinin gayesine göre tefsirine ( gaitefsir ) taraflar görünmektedirler. Bu itibarla Medeni Kanununun birinci maddesinin ikinci fıkrasına göre mahkemelerin ilmi ve kazai içtihatlardan istifade etmesi hususundaki işaretine uygun olarak yapılan bu inceleme dahi ekseriyetin görüşünü teyin eter mahiyette bulunmaktadır.

SONUÇ : Netice; Ancak yukarıda izah edilen hususi hal ve şartların mevcudiyeti takdirinde karz muamelesini temin eden gayrimenkul rehini, rahinin temyiz kudretinden mahrumiyeti sebebiyle terkin edildiği takdirde alacağın tabi olduğu mürüruzamanın rehinin terkini hakkındaki hükmün kesinleştiği tarihten itibaren cereyana başlaması icabettiğine, ilk müzakerede üçte iki ekseriyet hasıl olmadığından 9 Mart 1955 tarihinde yapılan ikinci müzakerede mevcudun mutlak ekseriyetiyle karar verildi.

İçt. Bir. K. 09.03.1955 T. E:1954/22, K:1955/2

 


YARGITAY HUKUK VE CEZA GENEL KURULLARI´NDAN İÇTİHATLARIN BİRLEŞTİRMESİ YÖNÜNDE VERİLEN KARARLARA KARŞI BİR DEFADA YARGITAY İÇTİHATLARI BİRLEŞTİRME GENEL KURULU´NCA İNCELENMESİ İÇİN BAŞVURULAMAYACAĞI-

IBK. 26.05.1954 T. E: 8, K: 18

DAVA : 7.10.1953 tarih ve 7/8 sayılı Hukuk Kısmı Umumi Heyetince ittihaz edilmiş bulunan Tevhidi İçtihat Kararının evvelce Tevhidi İçtihat Umumi Heyetince müttehaz iki karara muhalif olduğundan bahisle işin bir defa da Tevhidi İçtihat Umumi Heyetince tezekkür olunması talebini havi ve Sarıyer Asliye Hakimliğinin 7.4.1954 tarihli derkenariyle gönderilmiş bulunan istida Tevhidi İçtihat Umumi Heyetine Baş Riyasetce tevdi olunduğundan keyfiyet müzakere edildi.

KARAR : Rüyet edilmekte bulunan bir davada davalı vekilinin yukarıda zikri geçen Tevhidi İçtihat Karariyle diğer iki Tevhidi İçtihat Kararı arasında mübayenet mevcut olduğunu beyan eylemesi üzerine iddia edilen ihtilafın halli için gereken teşebbüsün yapılması zımnında vekile mahkemece mühlet verildiği ve böylece bahis mevzuu davanın vekilin teşebbüsatı neticesine talik edilmekte bulunduğu anlaşıldığından dolayı doğrudan doğruya müstediye cevap verilmeyip işin mahkeme kararına binaen umumi heyetçe tezekkür olunmasının tensip edildiği Baş Risayetden bildirilmiştir.

7.10.1953 tarih ve 7/8 sayılı Hukuk Kısmı Umumi Heyetince müttehaz Tevhidi İçtihat Kararı İkinci Hukuk Dairesinin mübayin iki ilamı sebebiyle ittihaz olunmuştur. Bir Hukuk Dairesinin iki ilamı arasındaki mübayeneti halletmek vazifesi Hukuk Kısmı Umumi Heyetine aittir. O zaman da işin Tevhidi İçtihat Umumi Heyetince tezekkür olunmasını heyet azasından bir zatın teklif eylemesi üzerine bu teklif de reye konulmuş, İkinci Hukuk Dairesinin iki ilamı arasındaki mübayenetin Hukuk Umumi Heyetince halli icap ettiğine karar verildikten sonra esasa geçilerek yekdiğerine mübayin bulunduğu kabul edilen her iki kararın mucip sebepleri tatminkar görülmemiştir. Vekil sıfatiyle hareket etmeden üçüncü bir şahıs ile yaptığı müstakil bir bey akti sebebine müsteniden gayrinmekulü namına tescil ettirmiş bulunan kimseye karşı kendi namına satın alınmasını icap ettiğini iddia ederek gayrimenkulün adına tescilini talep eden bir şahsın davası istihdaf olunarak bahis mevzuu Tevhidi İçtihat Kararı ittihaz olunmuştur. Bir şahsın adına tapu sicillinde gayrimenkulün tescil olunabilmesi için bir hukuki sebebin mevcut olması icap eder ve Medeni Kanunun 634 üncü maddesi mucibince mülkiyeti nakledecek olan aktin de resmi şekli yapılması zaruridir. Resmi şekilde yapılmamış bulunan temlik taahhütleri mutlak butlan sebebiyle batıldır. Bu kabil davalarda böyle bir sebebe dayanmıyan müddeinin talebi hukuki sebepten ari bulunduğu cihetle reddi icap ettiğine karar verilmiştir.

6082 sayılı kanunla teşekkül etmiş bulunan Hukuk ve Ceza Umumi Heyetlerinin vazifeleri kanunen muayyendir. Bu teşeküllerin kararları sabittir. Bu heyetlerin kararlarını ayrıca tezekkür edecek üst bir teşekkül de kanunen ihdas olunmamıştır. Hukuk Umumi Heyetinin Tevhidi İçtihat Kararı mahkemelerce vecibülittibadır. Tevhidi İçtihat Umumi Heyetine Ceza ve Hukuk Umumi Heyetlerinden tevhidi içtihat suretile verilen kararlar aleyhine müracaat edilemez. Bu bakımlardan Sarıyer Asliye Hukuk Mahkemesinin 7.4.1954 tarihli derkenariyle gönderilmiş bulunan 5.4.1954 tarihli istida hakkında bir karar ittihazına mahal olmadığına 26.5.1954 tarihinde ilk oturumda üçte ikiyi geçen ekseriyetle karar verildi.

İçt. Bir. K. 26.05.1954 T. E:1954/8, K:1954/18

 


ÜÇ AYLIK HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE İÇİNDE DAVA AÇILMAZ İSE, TAŞINMAZ ÜZERİNDE HAKLARI OLANLARIN HAKLARININ SON BULACAĞI VE ZİLYEDİN MÜLKİYET HAKKININ DOĞACAĞI-

IBK. 26.05.1954 T. E: 7, K: 17

DAVA VE KARAR : M.K.’nun 639 uncu maddesindeki eskiden mevcut olan şartlar gayrimenkulün iktisabı için kâfi telâkki olunmamış bunlara ilân mecburiyeti ve ilânı müteakip kanunen bir mehil tâyin edilerek hak sahiplerinin istihkak davasını açmalarına intizarı lüzumu, kayıtları da maddeye ilâve olunmuştur.

Tescili istenen gayrimenkul üzerinde hak sahibi bulunan kimselerin vaziyete muttali olup istihkak davasını açabilmeleri için kendilerine haber alma imkânlarının bahşolunması, gayrimenkulü iktisap için esaslı bir unsur olarak Kanun’a vazolunmuştur. Bu ilânın gazete ile ve ayrıca da mahallinde münasip vasıtalar ile yapılması lüzumuna da kanunda işaret olunmuştur.

Gayrimenkulün bulunduğu yerde okunması mutad olan bir gazete ile ve herhalde ayrıca yapılması iktiza eden ilânın da hak sahiplerini ikaza salih mahiyette olması halinde, Kanun’un hâkime tanıdığı ilânın icra şeklini tayine dair takdir hakkı isabetli olarak kullanılmış telâkki olunabilir. Bu şartları cami olarak yapılan ilân muameleleri tekammül ettikten sonra ancak hak sahiplerinin dava açmaları için kabul olunan üç aylık sükûtu hak müddeti işlemeğe başlar. Bu müddetin dava ikame edilmeden geçmesiyle o gayrimenkul üzerinde hakları bulunan kimselerin hakları zeval bulmuş olur ve bundan sonra ancak zeval bulan hak yerine, zilyedin mülkiyet hakkı doğmuş olur.

Sicile nazaran kim olduğu anlaşılamadığı iddia olunan şahıs, gayrimenkulün mâliki bulunduğu kabul edilen kimse, kaybolmadığını veya sicile mâlik olarak müseccel bulunan ve vefat etmiş olan şahsın mirasçısı olduğunu bir kimse iddia ederek, müddeti zarfında bir istihkak davası açar ve ikame olunan istihkak davası da müddeinin gayrimenkülün sahibi bulunduğu sabit olarak kabul edilirse, gayrimenkule yirmi seneden fazla müddetle zilyed bulunmuş olan şahıs, mülkiyet hakkını ihraz edemez.

Muktazi ilânı yaptırmamış bulunan zilyed, gayrimenkulün mâliki bulunduğunu ispat eden kimseye karşı 639 uncu maddeye dayanarak def´an dermeyan edebileceği bir hakkı mevcut olmaz.

SONUÇ : Kanun, fevkalâde müruruzaman sebebine müsteniden mülkiyet hakkı ihrazını eskilerine ilâveten yeni şartların da tahakkukuna vâbeste kıldığından mirasçılık sıfatı sabit ve ihtilâfsız bulunan bir mirasçıya karşı murisin ölümünden beri sicilde intikal yaptırmamış bulunan bir gayrimenkule mâlik sıfatiyle yirmi seneden beri zilyed bulunmuş olan mirasçının müstakillen gayrimenkul üzerinde mülkiyet hakkını ihraz edebileceğine dair olan 24.4.1949 tarih ve 7/7 sayılı Tevhidi İçtihat Heyeti kararının 639 uncu maddenin 6333 sayılı Kanunla tâdil edilmiş bulunan metnindeki hükümlerle telifi mümkün olmadığından tatbik kabiliyetinin kalmadığına karar verildi.

İçt. Bir. K. 26.05.1954 T. E:1954/7, K:1954/17

AYKIRI GÖRÜŞLER

İmran Öktem, K. Coşkunoğlu

Türk Kanunu Medenisinin 639. maddesinin değiştirilmesine dair 6333 sayılı kanun eski metnin 1 ve 2 fıkralarını aynen aldıktan sonra bu madde metninde usuli bir hüküm olarak tescil davalarında hazinenin ve ilgili amme hükmi şahsiyetinin hasım gösterileceğini ve ilgili olanların ıttılaını temin için kanun yapı üç ay bekleneceğini ilave etmiştir. İlave edilen bu kısım umuma müteallik olup henüz tatbik görmediğine ve eski metin aynen ipka edildiğine göre 27.4.949 tarih ve 7/7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı tatbik kabiliyetini muhafaza etiği gibi, İçtihadı Birleştirme Kurulun´da müzakere ve rey konusu olan hususu; Eski kanunu tefsir eden ve İçtihadı Birleştirme Kararı kanunun değişmiş olması bakımından meri ve muteber olup olmadığına mütedair olduğu halde her birisi ayrı müzakere ve içtihat mevzuu olan ve bilmüzakere halledilmeyen hasım gösterme, ilan ve bekleme müddetlerinin mülkiyetin iktisabı için asli birer unsur olarak tavsifi ve nazariyatta münakaşa mevzuu olan leh ve aleyhde birçok fikirler ortaya atılan ve 6333 sayılı kanunun esbabı mucibesile telifi mümkün olmayan bu görüşün birer prensip olarak gerekçede ve hükümde yer almasını uygun bulmadığımızdan karara bu sebeplerle muhalifiz.

R. Güven

Reyim 27.4.949 tarihli tevhidi İçtihatın kalktığı hususuna münhasırdır.

A. Alpay

Ben reyimi meriyetinden itibaren yeni kanun hükümlerini nazara alınması lazım geldiği şeklinde kullandım. Müzakere edilmemiş olduğu halde esbabı mucibede yer alan noktai nazarada şahsen muhalifim.

 


İNTİFA HAKKI, MURİSİN ÖLÜMÜ İLE DOĞUP; BU HAK, ÇIPLAK MÜLKİYET SAHİBİ OLAN DİĞER VARİSLERE KARŞI TEREKE MALLARINDA AYNİ BİR HAK SAYILDIĞINDAN ÇIPLAK MÜLKİYET SAHİBİ OLAN MİRASCILARIN KENDİ BORÇLARINDAN DOLAYI ALACAKLILAR TARAFINDAN, İNTİFA HAKKININ TAALLUK ETTİĞİ TEREKE MALLARI HACZETTİRİLEMEZ; ANCAK BORÇ MÜTEVEFFAYA AİT İSE, İNTİFA HAKKINA BAKILMAKSIZIN ALACAKLILAR TARAFINDAN HACZETTİRİLEBİLECEĞİ- KARI KOCADAN SAĞ KALAN MİRASDAN MÜLKİYETİ İHTİYAR ETMİŞSE TEREKE BORÇLARINDAN ŞAHSİ MALLARIYLA DA MESUL OLACAĞI-

IBK. 07.04.1954 T. E: 25, K: 12

DAVA : Mirascılardan intifa hakkı sahiplerinin tereke borcundan şahsan mesul olup olmadıkları hakkında Beşinci Hukuk Dairesinin 18.9.1947 - 11.10.1947 tarihli ilamlariyle İkinci Hukuk Dairesinin 8.3.1947 tarihli ilamı arasında mübayenet bulunduğu Beşinci Hukuk Dairesi Reisliğinin 5.12.1949 tarihli yazısiyle ve Dördüncü Hukuk Dairesinin 23.1.1943, İcra ve İflas Dairesinin 21.11.1940 tarihli ilamlariyle İkinci Hukuk Dairesinin 15.2.1940 tarihli ilamı arasında mübayenet görüldüğü Adliye Vekaletinin 22.8.1952 tarihli yazısiyle Birinci Reisliğe bildirilerek Tevhidi İçtihat Heyetince halli istenilmiş ve her iki yazıya suretleri eklenerek gönderilen ilamları aynı hususa taalluk ettikleri anlaşılmış olduğundan keyfiyet tevhidi içtihat hukuk kısmı umumi heyetinde tetkik ve müzakere edilerek gereği düşünüldü :

KARAR : Medeni Kanunumuzun 442 ve 444 üncü maddeleri büyük baba veya büyük ananın baba ve anaları ile karı kocadan sağ kalanların intifa haklarına dair hükümleri tanzim etmiştir.

İlamlar arasında görülen mübayenet Medeni Kanunun 540 ıncı maddesinin tatbikinden doğmaktadır.

Sözü geçen 540 ıncı madde; İntifa hakkı sahipleri matlabı altında, karı kocadan hayatta kalana ve büyük baba ile büyük ananın baba ve anaları ile kardeşlerine ait olan kanuni intifa hakkı, alacaklıların haklarını istifaya mani olmamak üzere, mirasın açılması tarihinden itibaren ayni hakların hükümlerine tabi olduğunu beyan etmektedir.

Medeni Kanunumuzun İsviçre Medeni Kanunundan iktibas edildiği sırada bizim kanunun 540 ıncı maddesine tekabül eden 561 inci maddesindeki "Karı koca veya büyük baba veya büyük ana ile bunların kardeşlerinin kanuni intifa hakları muayyen mal vasiyetine ait hükümlere tabidir" diye yazılı fıkrası alınmamıştır. İlamlar arasında görülen içtihat ihtilafı bu yüzden husule gelmiştir.

Sözü geçen maddede, kanuni intifa haklarının, ayni haklara ait hükümlere tabi tutulmasının neticeleri şudur:

İntifa hakkı, murisin ölümü ile doğar. Bu hak, çıplak mülkiyet sahibi olan diğer varislere karşı tereke mallarında ayni bir hak sayıldığından çıplak mülkiyet sahibi olan mirascıların kendi borçlarından dolayı alacaklılar tarafından, intifa hakkının taalluk ettiği tereke malları haczettirilemez. Ancak borç müteveffaya ait ise, intifa hakkına bakılmaksızın alacaklılar tarafından haczettirilebilir. Karı kocadan sağ kalan mirasdan mülkiyeti ihtiyar etmişse tereke borçlarından şahsi mallarıriyle de mesuldür. Bu hususlar tereddüt ve ihtilaf mevzuu değildir.

Kanunumuza alınmıyan ve yukarıda yazılan fıkrada, kanuni intifa hakları muayyen mal vasiyetine ait hükümlere tabidir, denilmektedir.

Kanunumuzun 541 inci ve müteakip maddelerinde "lehine muayyen şey vasiyet edilen kimse" hakkında hükümler mevcuttur. Bu hükümlerden çıkarılan neticeye göre, lehine muayyen şey vasiyet olunan şahıs, ölüm üzerine, o şey üzerinde ayni bir hak iktisap etmez; mirascı olmadığından ölünün borçlarından şahsan mesul da değildir.

Muayyen mal vasiyetine ait fıkra bizim kanuna alınmadığına göre, mirası reddetmiyerek kabul eden intifa hakkı sahiplerinin diğer mirascılar gibi şahsan mesul edilip edilmeyeceği hususu ihtilaf mevzuunu teşkil etmektedir.

Yukarıda izah edildiği üzere, kanunumuzun 540 ıncı maddesinde, karı koca ile büyük baba ve büyük ananın baba ve anaları ile kardeşlerine ait intifa hakkı ayni hak olarak kabul edilmiştir. İntifa hakkı, bir mamelekin tamamına taalluk ettiği cihetle hak sahibi sözü geçen kanunun 738 inci maddesi hükmüne göre yalnız faiz ile mükellef olup borçtan mesul değildir. Eğer alacaklara ana borcu da ödemişse ödediği miktarla diğer mirascılara rücu hakkını haizdir. Bu itibarla Dördüncü ve Beşinci Hukuk Daireleriyle İcra ve İflas Dairelerinde intifa hakkı sahiplerinin tereke borcundan şahsen mesul olmadıkları yolunda ötedenberi teessüs eden içtihat, izah edilen kanun hükümlerine ve intifa hakkı müessesesinin hukuki mahiyetine daha uygun görülmüştür.

Binaenaleyh mirascılardan kanuni intifa hakkı sahipleri müteveffanın borcundan şahsi mallanyle mesul olmayıp yalnız faizden mesul bulunduklarına 7.4.1954 tarihinde ittifakla karar verildi.

İçt. Bir. K. 07.04.1954 T. E:1949/25,1952/13, K:1954/12

 


TAPUDA KAYITLI OLUP KAÇAK VEYA DEĞİŞİME TABİ KİŞİLERDEN YASA GEREĞİ HAZİNEYE GEÇEN TAŞINMAZLAR MK. NUN 639. MADDESİNİN İKİNCİ FIKRASINDA İSMİ GEÇEN TAŞINMAZ MAHİYETİNDE OLMAYIP, NİTELİK VE ÖĞELERİ DE YOKTUR; YİRMİ YIL VEYA DAHA FAZLA ELMENLİKLE ( ZİLYEDLİKLE ) KAZANILAMAYACAKLARI- BU TAŞINMAZLARDA MK. NUN 639/2 NCİ MADDESİNDEKİ KAZANDIRICI ZAMANAŞIMININ YÜRÜMEYECEĞİ-

IBK. 27.01.1954 T. E: 8, K: 2

DAVA : Tapuda kayıtlı olup mübadeleye tabi eşhasdan hazineye intikal eden gayrimenkullerde Medeni Kanunun 639 uncu maddesi uyarınca iktisabi müruruzaman cereyan edip etmiyeceği hususunda Temyiz Mahkemesi Birinci Hukuk Dairesinin 1950/5219 esas ve 951/214 karar sayılı ve 18.1.1951 tarih ve Temyiz Mahkemesi Üçüncü Hukuk Dairesinin 951/1607 esas ve 951/2502 karar sayılı ve 3.3.1951 tarihli ilamları arasında mübayenet olduğundan bahisle işbu mübayenetin Tevhidi İçtihat yoliyle halli ve telifi Üçüncü Hukuk Dairesi Reisliği tarafından 7.6.1951 tarihli ve 676 sayılı yazı ile istenilmiş olmakla keyfiyet 27.1.1954 tarihinde toplanan Tevhidi İçtihat Hukuk Kısmı Umumi Heyetince müzakere edilerek icabı düşünüldü ve aşağıdaki karar ittihaz olundu:

KARAR : Tapuda kayıtlı olup firari veya mübadil eşhastan hasbelkanun hazineye intikal eden gayrimenkuller, Medeni Kanunun 639 uncu maddesinin ikinci fıkrasında tasrih edilen gayamenkuller mahiyetinde olmadığından ve sözü geçen fıkrada gösterilen vasıfları ve unsurları haiz bulunmadığından işbu gayrimenkullerin nizasız ve fasılasız yirmi sene ve daha fazla müddetle ve malik sıfatiyle yedinde bulunduran kimse tarafından iktisap edilemeyeceğine ve bu gibi gayrimenkuller hakkında Medeni Kanunun 639 uncu maddesinin ikinci fıkrası uyarınca iktisabi müruru zaman cereyan etmiyeceğine 27.1.1954 tarihinde ilk içtimada ittifakla karar verildi.

İçt. Bir. K. 27.01.1954 T. E:1951/8, K:1954/2

 


TAPU KAYDINDAKİ İPOTEK VE HACİZ ŞERHLERİ, PAYLAŞILAN PARÇALAR ÜZERİNDE KALMAK KOŞULUYLA TAŞINMAZDA, PAYLAŞMA YOLUYLA ORTAKLIĞIN GİDERİLMESİNE YASAL BİR ENGEL OLMADIĞI-

IBK. 21.01.1954 T. E: 22, K: 3

DAVA VE KARAR : Taksim suretiyle şuyuun izalesi davasında taksimi istenilen gayrimenkulün Tapu kaydında mevcut haciz ve ipotek kayıtları kaldırılmadıkca taksimi cihetine gidilemiyeceğine, 5.7.1949 tarih ve 2600/1846 sayılı ilamiyle karar verilmişse de; Bu defa hilafına içtihat tahassül ettiği Beşinci Hukuk Dairesi’nin 19.2.1952 tarih ve 952/52 sayılı yazısiyle bildirilmiş olmakla keyfiyet Tevhidi İçtihat Hukuk Kısmı Umumi Heyetinde tetkik ve müzakere olunarak gereği düşünüldü:

Medeni Kanun’un 804 ve 805 inci maddelerinde ipotekle tazyit edilmiş gayrimenkulün taksimi halinde teminatın tevzi suretine ve alacaklının hakkına ve alacaklıya yapılacak ihbara dair hükümler mevcut olduğu cihetle taksim suretiyle şuyuunun izalesi dava edilen gayrimenkulün tapu kaydındaki ipotek ve haciz şerhleri ifraz olunacak kısımlar üzerinde kalmak şartiyle taksim yapılmasına kanuni bir mani bulunmamış ve dairenin evvelki içtihadı hilafına tahassül eden son içtihat yerinde görülmüştür.

SONUÇ : Taksim suretiyle şuyuun izalesi dava edilen gayrimenkulün Tapu kaydındaki ipotek ve haciz şerhleri ifraz olunacak kısımlar üzerinde kalmak şartiyle taksim yapılmasına kanuni bir mani bulunmadığna ilk toplantıda ittifakla karar verildi.

İçt. Bir. K. 21.01.1954 T. E:1953/22, K:1954/3


Tapu kaydındaki ipotek ve haciz şerhleri, paylaşılan parçalar üzerinde kalmak koşuluyla taşınmazda, paylaşma yoluyla ortaklığın giderilmesine yasal bir engel olmadığı-

IBK. 21.01.1954 T. E: 1, K: 3

DAVA : Taksim suretiyle şuyuun izalesi davasında taksimi istenilen gayrimenkulün Tapu kaydında mevcut haciz ve ipotek kayıtları kaldırılmadıkca taksimi cihetine gidilemeyeceğine, 5.7.1949 tarih ve 2600/1846 sayılı ilamiyle karar verilmişse de; Bu defa hilafına içtihat tahassül ettiği Beşinci Hukuk Dairesinin 19.2.1952 tarih ve 952/52 sayılı yazısiyle bildirilmiş olmakla keyfiyet Tevhidi İçtihat Hukuk Kısmı Umumi Heyetinde tetkik ve müzakere olunarak gereği düşünüldü:

KARAR : Medeni Kanunun 804 ve 805 inci maddelerinde ipotekle tazyit edilmiş gayrimenkulün taksimi halinde teminatın tevzi suretine ve alacaklının hakkına ve alacaklıya yapılacak ihbara dair hükümler mevcut olduğu cihetle taksim suretiyle şuyuunun izalesi dava edilen gayrimenkulün tapu kaydındaki ipotek ve haciz şerhleri ifraz olunacak kısımlar üzerinde kalmak şartiyle taksim yapılmasına kanuni bir mani bulunmamış ve dairenin evvelki içtihadı hilafına tehassül eden son içtihat yerinde görülmüştür.

Netice; Taksim suretiyle şuyuun izalesi dava edilen gayrimenkulün Tapu kaydındaki ipotek ve haciz şerhleri ifraz olunacak kısımlar üzerinde kalmak şartiyle taksim yapılmasına kanuni bir mani bulunmadığına ilk toplantıda 27.1.1954 tarihinde ittifakla karar verildi.

İçt. Bir. K. 21.01.1954 T. E:1952/1,1953/22, K:1954/3

 


DAVACININ, BİR BAĞIT İLİŞKİNİN VARLIĞI SAVI İLE TAPU KAYDININ KENDİ ADINA DÜZELTİLMESİNİ İSTEYEBİLMESİ İÇİN ARALARINDA MK.NUN 634. MADDESİNE UYGUN BİÇİMDE BİR BAĞITIN [AKDİN] VAR OLMASININ GEREKECEĞİ- BU BİÇİMDE BİR BAĞITIN VAR OLMADIĞI, DAVACININ BEYANINDAN ANLAŞILIRSA KANUNUN VAR OLMADIĞINI KABUL ETTİĞİ BİR DURUMUN İSPATI DA YARGILIKÇA DÜŞÜNÜLEMEYECEĞİ-

IBK. 07.10.1953 T. E: 8, K: 7

DAVA : Karı, koca arasındaki gayrimenkule ait muvazaa davalarında şahit dinlenip dinlenmiyeceği hususunda Temyiz Mahkemesi Birinci Hukuk Dairesinin 23.3.1942 tarih ve 4189/777, 31.10.1949 tarih ve 6847/4393, İkinci Hukuk Dairesinin 28.5.1940 tarih ve 322/2088, 30.12.1942 tarih ve 6750/6468, 24.5.1948 tarih ve 1100/3160, 22.3.1951 tarih ve 1603/2224, 2.7.1951 tarih ve 4124/4962, 9.11.1951 tarih ve 7273/7079 sayılı kararlarını havi ilamları arasında mübayenet olduğundan bahisle İstanbul avukatlarından Hidayet Aydıner tarafından 12.4.1953 tarihli dilekçe ile Temyiz Mahkemesi Birinci Riyaset Dairesine müracaat edilmiş olmakla yukarıda bahsi geçen dilekçe ve ilam örnekleri hukuk kısmı umumi heyeti azalarına tevzi edilmiştir.

7.10.1953 tarihine rastlıyan Çarşamba günü saat 9,30 da müzakerenin başlıyacağı umumi heyet azalarına bildirilmişti.

KARAR : Bugün muayyen zamanda toplanan heyete ( otuzdokuz ) zatın iştirak ettiği görüldükten ve müzakere nisabının tahakkuk ettiği anlaşıldıktan sonra Birinci Reis Bedri Köker´in riyasetinde müzakereye başlanarak ihtilaf mevzuu ilamlar okunduktan ve hadise bu iş için tayin kılınmış olan Raportör Birinci Hukuk Dairesi Reisi Suat Bertan tarafından izah edildikten ve yapılan müzakereden sonra gereği düşünüldü:

Mevcut olduğu bildirilen içtihat ihtilafının halli için kurula tevdi olunan sekiz ilamdan yalnız İkinci Hukuk Dairesinin 4124/4962 sayı ve 2.7.1951 tarihli ilamiyle aynı dairenin 6750 E./6468 K. sayılı ve 30.12.1952 tarihli ilamı arasında içtihat ihtilafı bulunduğu kabul ve diğer altı ilamda taraflar arasında bahis mevzuu olmuş bulunan hukuki münasebetlere nazaran içtihat ihtilafı bulunmadığı tespit ve İkinci Hukuk Dairesinin zikri geçen iki ilamı üzerine muktazi tetkikat icra olunmuştur.

Her iki davada da koca, sicilde karısı namına müseccel bulunan bir gayrimenkulün hakikatta kendi namına satın alınması icap ettiğini bedelini de kendisinin verdiğini bu sebeple gayrimenkulün tapudaki kaydının namına tashihini karısını hasım göstererek talep etmiştir.

Böyle bir davanın kabul olunabilmesi için evvela davacının gayrimenkulün namına tescilini muhik kılacak hukuki bir sebebe dayanması lazımdır. Davacılar, taleplerini taraflar arasında evvelce vaki olmuş bulunan bir anlaşmaya istinat ettirmektedirler. Her iki davada da davalı mevkiinde bulunan karı, ihtilaflı gayrimenkulü üçüncü şahıs vaziyetinde bulunan gayrimenkulün eski maliki ile yaptığı bey aktine müsteniden iktisap etmiş ve koca o bey aktine dahil olmamıştır. Muayyen bir gayrimenkulu namına satın alması için karısına bedelini verdiği halde karının gayrimenkulün maliki ile yaptığı bey aktinde kocasının mümessili sıfatiyle hareket etmiyerek taahhütünü yerine getirmemiş olduğu iddia edilmektedir. Bu halde taraflar arasındaki hukuki münasebetin vekalet akti olarak tavsifi icap eder. Vekil ile müvekkil arasındaki vekalet akti, vekilin üçüncü şahıs ile yaptığı bey akti neticesinde iktisap eylediği gayrimenkül mülkiyetinin müvekkile naklolunması için Medeni Kanunun 642 inci maddesinin derpiş ettiği mahiyette davalıyı tescile icbara salih bir akit olarak telakki olunamaz. Bundan başka kanunun 632 inci maddesinin sıhhat şartı olarak vazettiği şekle uygun bir temlik taahhütü de taraflar arasında mevcut değildir. Binaenaleyh iddia olunan münasebetin mahiyetine ve şekline nazaran ihraz ettiği mülkiyet hakkını kendisine devreylemesi için davalıyı icbar edecek hukuki sebepten davacıların bu davalarda mahrum bulunduğunun kabulü iktiza eder. Davacının iddiasının hukuki mesnetten ari bulunduğu bu şekilde tespit edilince böyle bir münasebetin mevcudiyetin müddeiye ispat ettirmeğe de lüzum kalmaz. Bu halde artık iddia sübut bakımından tetkik olunamaz. Mücerret davanın, davacının gayrimenkulü temellük için sebep irae edememiş olmasından dolayı reddedilmesi lazımdır.

Her iki davada bahis mevzuu olan münasebet Medeni Kanunun neşrinden sonra hadis olmuş bulunduğundan hadiseye münhasıran Medeni Kanun hükümlerinin tatbiki icap eder. Borçlar Kanununun onsekiz inci maddesinde derpiş edilmiş bulunan muvazaa hali ancak akitler arasında tehaddüs edebilir. Bu da zahiri beyanlarının hakiki maksatlarına uymadığını bildikleri halde akitlerin kasdettikleri vaziyetten başka bir hukuki münasebette ittifak etmiş gibi kendilerini göstermiş olmaları halidir.

Medeni Kanunun 634 üncü maddesi mülkiyeti nakledecek akitlerin resmi şekilde yapılmasını amirdir. Bununla hakiki iradelerinin tam olarak telahuk ettiğini akitlerin salahiyetli memur huzurunda beyan eylemeleri kasdolunmuştur. Memur huzurunda bey akti hakkında iradelerinin telahuk ettiğini akitler beyan eyleseler ve fakat hakiki kasıtlarının akit yaparken hibe olduğu sabit olsa bey akti batıl olur amma yerine hibe akti kaim olamaz; Çünki memur huzurunda hibe hakkında tarafların iradeleri telahuk eylememiştir. Bu halde tapu kaydı hali aslisine irca olunmakla iktifa olunur. Müşteri vaziyetinde bulunan şahsa hibe sebebiyle mülkiyet intikal eylemiş olamaz. Bundan başka salahiyetli memur huzurunda gayrimenkul mülkiyetini iktisap etmesi kasdolunan şahsın isminin gizlenmesi böylece anın yerine mevhum bir isim veya hakiki akitlerden başka bir şahsın ismi kullanılarak akte yabancı olan bir kimse namına sicille tescil vaki olmuş ise ( Namı müstear ) bu halde de memur huzurunda akitlerin hakiki kastının ifade edilmemiş olması bakımından temlike esas olan akit batıldır. Sicillin yalnız eski haline ircaı icap eder. Yani eski malik namına kayıt tashih olunur. Böyle bir münasebet yeni bir tescile mevzu olamaz. Medeni Kanun muteber bir akte müsteniden malik sıfatını ihraz edebilmiş bulunan kimselerin ancak sicille tescilini tecviz eder. Bunun Haricindeki tesciller hukuki mesnetten ari bulunmaları itibariyle terkine tabi olur. Davacılar karılariyle vekalet akti münasebetleri mevcut olduğunu usulün 293 üncü maddesine dayanarak şahit ile de ispat edebilirler. Yalnız bu münasebetin mevcudiyetinin ispat edilmiş olması kendilerine gayrimenkullerin namlarına tescilini mahkemeden talep salahiyetini bahşetmez, ancak taahhüte muhalif hareket etmiş olmaktan dolayı vekile tazmin mükellefiyeti tahmil olunabilir.

Netice; Aralarında mevcut olduğunu iddia ettiği akti bir münasebete müsteniden tapuda malik sıfatiyle mukayyet bulunan bir şahıstan sicildeki kaydın namına tashihini isteyen kimsenin Medeni Kanunun 634 maddesine uygun şekilde davalı ile beyinlerinde inıkat etmiş muteber bir akte istinat etmesi lazımdır. Böyle bir aktin inikat etmediği davacının beyanından anlaşıldıktan sonra kanunun mevcut olmadığını kabul ettiği bir halin ispatı da artık mahkemece düşünülemez. Bu gibi hallerde davanın hukuki sebepten mahrum bulunması bakımından reddedilmesi iktiza ettiğine 7.10.1953 tarihinde ilk içtimada üçte ikiyi geçen ekseriyetle karar verildi.

İçt. Bir. K. 07.10.1953 T. E:1953/8, K:1953/7

AYKIRI GÖRÜŞLER

I - İ. Öktem

1 - Yüksek İkinci Hukuk Dairesinin iki ilamı arasında mevcut içtihat ihtilafı münhasıran usul bakımındandır. Her iki ilamda; karı kocadan biri diğeri aleyhine açtığı davada nizalı gayrimenkul bedelinin kendisi tarafından ödendiğini, kendisi namına alınması lazım geldiğini, davalının ise bu gayrimenkulü kendi namına teferru ettiğini ileri sürerek tapu kaydının tashihini istemektedir. Her iki ilamdada prensip itibariyle bu davanın mesmuiyeti kabul edilmiştir. Ancak; ilamlardan birinde davacının bu iddiasını yazılı delil ile ispat etmesi lazım geldiği, yazılı delil ikame edilmezse yemin ile meselenin hal edilebileceği içtihat edildiği halde diğer ilamda Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 293/I uyarınca hadisede şahit dinlenebileceği içtihat olunmuştur. İlamlar arasındaki ihtilaf 293 üncü maddenin 290 ıncı maddeye bir istisna teşkil edip etmiyeceği noktasındadır. Müzakere ve karar bu noktaya hasredilmek lazım gelirdi. O yoldaki davanın istima kabiliyetinde bir içtihat ihtilafı olmadığına nazaran müzakerenin bu tarafa sevki 6082 numaralı kanuna açıkça muhalif teşkil eder. Usulün 293 üncü maddesi ise müzakere sırasında arzedilen sebeplerden dolayı 288 ve 289 ve 290 ıncı maddelerinde yazılı kaidenin istisnalarından birini teşkil ettiğinden tapu senedine karşı davacının ileri sürdüğü vakıaların -taraflar karı koca olduklarındanşahitle ispatı kabildir.

2 - İşin esasına girmek lazım gelirse, yani, böyle bir iddianın esasen mesmu olup olmadığı meselesinin tetkiki icap ederse; bu takdirde bu husus kısım umumi heyetinde müzakere edilemez.

Bu meseleye temas eden iki tevhidi içtihat kararı vardır. Biri 16.5.1941 tarih ve 5 numaralıdırki bunda Medeni Kanun hükümlerinde esas itibariyle namı müstekar ve muvazaa iddialarının mesmu olduğu kabul edilmiş ancak 30 Mart 1329 tarihi ile Medeni Kanun tarihi arasındaki zamanda vaki olaylar karşısında böyle bir iddianın istima edilemeyeceği kararlaştırılmıştır. Diğer tevhidi içtihat kararı ise 5.2.1947 tarih numaralıdır ki bunda gayrimenkul sicilinde yazılı adın vekalet münasebetile müstear isim olduğu iddiasının esas itibariyle mesmu bulunduğu ancak yazılı delil ile ispatı lazım geldiği tekarrür etmiştir. O tevhidi içtihata sebep olan hadiselerde taraflar arasında usulün 393/2 inci maddesinde yazılı hasımlık münasebeti yoktur. Fakat hadiselerde ayniyet mevcuttur. Oradada davacı; nizalı gayrimenkul bedelinin kendisi tarafından ödendiğini, davalının gayrimenkulu kendisi namına teferru etmesi lazımgelirken böyle hareket etmeyip davalı adına tescil işlemi yaptırıldığını ileri sürmüştür. Bu iki tevhidi içtihat muvacehesinde nam müstear, muvazaa davalarının mesmu olup olmadığı, vekilin vekalet aktine binaen tekabül ettiği vecibeleri ifaya icbar edilip edilmeyeceği ( kısımı heyeti umumiyesinde ) müzakere edilemez. Evvelki kararlarda bu mesele müsbet şekilde hal olunmuştur. 6082 sayılı kanunun birinci maddesiyle değiştirilen 1221 numaralı kanunun sekiz inci maddesinin ( kısım umumi heyetlerinin veya büyük heyetin içtihatın birleştirilmesi suretiyle verilen bir kararının değiştirilmesini veya kaldırılmasını gerekli kılacak hal ve vaziyetin ortaya çıktığı bildirilirse iş u heyete havale olunur ) şeklindeki üçüncü fıkrasındaki sarahata muhalif olarak iş kısım umumi heyetinde müzakere edilmiş bulunmaktadır.

4 - Tevhidi içtihat kararlariyle hal edilmiş olan bir meselenin tekrar tetkiki için ciddi bir seb bulunmalıdır. Bunlar a ) mevzuatın değişmiş olması b ) evvelki kararda ehemmiyetli yanlışlığın bulunması gibi sebeplerdir. Bilhassa; evvelce tecviz edilmiş olan bir meselenin tahdidi cihetine gidilirken çok dikkatli ve hassas davranılmalıdır. Çünki evvelki cevaz -aksine bir kanun hükmü veya teşrii tefsir kararı sevk edilmemiş olması bakımındanammenin tasvibine iktiran etmiştir. O karar amme vicdanını tatmin eylemiştir. İçtimai heyet, teşrii uzuvlar bir aksülamel göstermemişlerdir. Bu defa tahdit cihetine gidilirse amme vicdanı müteessir olur. Diğer taraftan; evvelki cevaz muvacehesinde fertler muamelelerini ona tevfikan tanzime başlamışlar ve hukuki münasebetlerini o şekilde düzenlemişlerdir. Bu defa yapılan tahdit ile fertlerin kazai içtihatlara karşı olan emniyetleri suistimal edilmiş olur. Fertler bundan büyük zararlara maruz kalabilirler. İçtihat değiştirme vesilesiyle fertleri böyle zararlara maruz bırakmaya hakkımız yoktur.

5 - Yazılan kararda istihkak davası ile akitten mütevellit vecibelerin yerine getirilmesi meselesi karıştırılmıştır. Diğer bir ifade ile gayrimenkul aynının iktisapile, akitlerin yerine getirilmesi başka b şeyler olduğu halde hepsi iktisap müessesesi ile hal edilmeye kalkışılmıştır. Filhakika; istihkak davalarında, gayrimenkulün mülkiyeti evvelce iktisap edilmiş olması sebebiyle sicil kaydının tashihi davalarında iktisabın hukuki sebebi aranmak lazımdır. Tescilden önce davacının bu gayrimenkulu iktisap etmiş olduğu sabit olmadıkça istihkak davası dinlenemez. Fakat dava öyle olmayıpda akitten mütevellit vecibelerin yerine getirilmesi şeklinde olursa taraflar arasındaki ihtilaf temas ettiği akit hukukiyle hal edilmek lazımgelir. Nitekim hadisemizde vekalet münasebeti mevzubahistir. Davalı davacının emriyle ve onun verdiği para ile bir gayrimenkulün bilvekale iktisap etmesi lazımgelirken bizzat kendi adına tescil yaptırmıştır. Davacı vekalet aktine dayanarak vekilden vecibelerini yerine getirmesini talep ediyor. Borçlar Kanununun otuzikinci maddesinin ( aktin hakları ve borçları temsil olunan kimseye ait olur ) 392 inci maddesinin ( vekil müvekkilin talebi üzerine yapmış olduğu işin hesabını vermeye ve bu cihetten dolayı her ne nam ile olursa olsun almış olduğu şeyi müvekkile tediyeye mecburdur ) şeklindeki hükümleri davalının, gayrimenkulü müvekkiline iadeye zorlanabileceğini göstermektedir. Kanun menkul mallarda biraz daha ileri giderek vekilin iflası halinde müvekkilin menkul eşya üzerinde istihkak iddiasında bulunabileceğini kabul etmiştir. Taraflar arasında vekalet münasebetinin tesisi mahsus şekle tabi değildir. Taraflar karı koca olduklarına göre de şahitle ispatı mümkündür. Vekalet münasebeti o şekilde ispat edilince vekilin vecibelerini yerine getirmesi, bilvekale iktisap ettiği gayrimenkulü müvekkiline iade eylemesi lazımdır. Vekil bundan imtina ederse hakimin hükmü onun irade beyanı yerine geçer. Ve tapu kaydı buna binaen tashih edilir.

6 - Kararın yazılış şekli mütenakıs hükümleri ihtiva etmektedir. Şöyleki bir taraftan vekalet aktini şahitle ispat edileceği kabul olunmuş ve fakat vekilin vekalet aktinden mütevellit vecibelerini yerine getirmemesi tecviz edilmiştir. Diğer taraftan; vekilin vecibelerini yerine getirmemesi hukuka uygun görülmüş ve fakat tazminatla mesul tutulabileceği kabul olunmuştur. Bir kimsenin hareket tarzı ya hukuka uygundur veya değildir. Hukuka uygun değilse hakim onu hukuken irca ile mükelleftir. Vekil gayrimenkulü müvekkiline iadeye mecburmu? değilmi? yani vekalet aktile taaahhüt ettiği hususu yerine getirmeye mecburmu? mecbur ise ve bu mecburiyetini yerine getirmemişse hakim onu icbar edebilir. Vekilin hareket tarzı hukuka uygun ise yani taahhütlerini yerine getirmek mecburiyetinde bulunmuyorsa o halde tazminat ilede mesul olamaz. Hukuka uygun hareket eden bir şahsın durumunda haksız fiil mütalaa edilemez. Bu hareket tazmin mevzuu olamaz. Vekil hukuka uygun hareket etmemiş, gayrimenkulün müvekkile iade ile mükellef bulunmuş iken elinden çıkarmış ve gayrimenkul aynının müvekkile iadesi -üçüncü bir şahsın araya girmesiylehukuken imkansız bulunmuş ise ancak o zaman tazmin mevzubahis olabilir. Gayrimenkul vekil elinde ve üzerinde bulunmasına rağmen en ideal bir tazmin şekli olan aynen iadeyi bir tarafa bırakarak tazminata gitmek hukuk esaslariyle telif olunamaz.

7 - Muvazaa Borçlar Kanununun onsekiz inci maddesiyle gayet geniş olarak kabul edilmiştir. İsim üzerindeki muvazaa iddiasıda bu maddeye göre kabili istimadır. Burada kanunumuz Fransız hukukundan ayrılmıştır. Nam müstear davalarıda muvazaanın isim üzerindeki bir şeklinden başka bir şey değildir. Satıcı zahir şekildeki alıcı, hakiki alıcı her üçü aktin taraflarını teşkil ederler. Hakiki alıcının ismi kasten saklanmıştır. kullanılan isimlere bakılmıyarak hakiki ve müşterek maksadın aranması kanun icabıdır. Nam müstear ve muvazaa iddiaları aynı şeydir. Umum, husus farkı vardır. Muvazaa iddiası daha geniş olduğu halde nam müstear iddiası onun bir nevidir. Bu itibarla Medeni Kanunumuza göre namı müstear davası mesmudur.

Yukarıda yazılı sebeplerden dolayı; evvela işin esasına girmemek lazımgelirdi. Saniyen kanuna aykırı olarak işin esasına girişilmiştir. Salisen; esas meselede müspet şekilde hal edilmeli, isim üzerindeki muvazaa iddialarının ve bilhassa vekalet aktinden mütevellit davanın dinlenmesi lazımgeldiği neticesine varılmalı id Bu sebeple karara muhalifim.

II - İkinci Hukuk Dairesi Reisi Zeki Çakır

Mevzuubahis 933 ve 947 tarihli tevhidi içtihat kararları usulün 290 ıncı maddesi hükmünü tayine mütedair olup bu madde hükmü ile 288, 289, 291 inci maddelerinin istisnalarını tayin eden 293 üncü maddesinin münakaşasını ve bu hususta bir hükmü muhtevi bulunmamaktadır.

5 Şubat 1947 tarihli tevhidi içtihat karariyle bu gibi muvazaa müstear davalarının mesmu olduğu ancak yazılı delil ile ispatı kabul edilmiştir. 941 tarihli Tevhidi İçtihat Kararı da Kanunu Medeni zamanında vukubulan bu kabil muvazaa ve namı müstear davalarının mesmu olacağı merkezindedir.

Medeni Kanunun 7 inci maddesinde resmi sicil ve senetlerin doğru olmadığı sabit oluncaya kadar mündericatiyle amel olunacağı ve mündericatının doğru olmadığını ispat bir şekli mahsusa bağlı bulunmadığı hususu kabul edilmiştir. Ancak Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu 288 ila 291 inci maddelerinde muayyen delil ile ispatı lazımgelen hususları tasrih ettikten sonra 293 üncü maddesiyle istisnalarını göstermiştir. Mezkur maddede ( aşağıdaki hallerde her halde şahit ikame olunabilir ) diye am ve şamil manayı mutazammın fıkrasiyle karı koca arasındaki muamelelerde şahit istimaını tecviz eylemiştir.

Dairece son ittihaz olunan karar bu esas ve mülahazalara istinatla verilmiştir. Ve dairenin ötedenberi müstekar içtihadı da bu merkezdedir. Son kararın daha isabetli ve kanuna uygun olduğu mütalaasındayım.

III - Aza Kamil Tepeci; Bendeniz kısaca maruzatta bulunacağım:

Tevhidi içtihata sevkedilen mesele esasa müteallik olmayıp ispat şekline münhasır bulunmaktadır.

Bu itibarla esas hakkında konuşabilir miyiz, ve bu heyet bunu tetkik ve halletmeğe salahiyetli midir?

Evvel emirde bu cihetin konuşulup halledilmesi lazımdır. Çünki; Tevhidi içtihat mevzuu olan kararlardan anlaşıldığı üzere, hadiseler birer namı müstear davasıdır. "Namı müstear davalarının dinlenebileceği ve sübut sebebinin de yazılı delil olacağı" hususu ise 5.2.1947 tarih ve altı numaralı tevhidi içtihat karariyle açık ve kati bir şekilde halledilmiştir.

Binaenaleyh işin esası halledilmiş ve bu defa tevhidi istenilen içtihatlar ise usule müteallik bulunmaktadır.

Şahsen bu hususta karı koca arasında da şahit dinlenmesinin caiz bulunmadığı mütalaasındayım.

Maamafih bunu bilahara yani bu cihet konuşulmak icap ettiği zaman arzederim.

 


17 OCAK 1326 GÜNLÜ VE 289 SAYILI TEZKEREİ SAMİYE [SADARET TEZKERESİ ) HÜKMÜ HALEN YÜRÜRLÜKTE OLUP, ÖNGÖRDÜĞÜ TAŞINMAZLARA İLİŞKİN DAVALARDA GÖZÖNÜNE ALINMASININ GEREKECEĞİ-

IBK. 10.06.1953 T. E: 6, K: 5

DAVA : Ereğli Kömür Havzası´na dahil gayrimenkul hakkında 17 Ocak 1326 tarih ve 289 numaralı Tezkerei Samiyenin Medeni Kanunun 639 uncu maddesi ve Tapu Kanunu muvacehesinde halen meri ve muteber olup olmadığı hususunda Temyiz Mahkemesi Hukuk Heyeti Umumiyesinin 24.1.1951 tarih ve 5/83-45 E. 2 karar sayılı ve Yedinci Hukuk Dairesinin 29.11.1952 tarih ve 4183/4456 sayılı kararlarına havi ilamları arasında meydana gelen içtihat ihtilafının tevhidi içtihat yoliyle halli gerekli görülmesine mebni yukarıda tarih ve numarası gösterilen ilam örnekleri Umumi Heyet Azasına tevzi edilmiş olmakla 10.6.1953 tarihine rastlıyan Çarşamba günü saat ( 9,30 ) da müzakerenin başlıyacağı Hukuk ve Ceza Umumi Heyetlerinin birleşmesi suretiyle toplanan Büyük Tevhidi İçtihat Heyeti Azalarına bildirilmişti.

KARAR : Bugün muayyen zamanda toplanan heyete ( elliyedi ) zatın iştirak ettiği görüldükten ve müzakere nisapı tahakkuk ettikten sonra Birinci Reis Selim Nafiz Akyollu´nun riyasetinde müzakereye başlanarak ihtilaf mevzuu ilamlar okunduktan ve hadise Birinci Reis tarafından izah edildikten ve ilamlar arasında mübayenetin mevcudiyeti anlaşıldıktan sonra söz alan;

Yedinci Hukuk Dairesi Reisi İmran Öktem; Adalet Vekilliği´nden C. Başmüddeiumumiliğine yazılan 24.2.1953 tarihli yazıya ilişik Devlet Vekilliğinin 17.2.1953 tarihli yazısında Zonguldak, Ereğli, Bartın ve havalisindeki kömür madenler sahasının iradeye iktiran etmiş olan 17 Kanunusani 1326 tarihli Şufayı Devlet karariyle ( Havzai Fahmiye ) namiyle tayin ve bu saha içindeki gayrimenkul malların tasarruf durumlarının da bu kararda takyit olunduğu, iradenin tayin etmiş olduğu bu esaslar dairesinde muameleye tabi tutulagelmekte olan havzai fahmiye dahilindeki araziden bu irade hilafına bazı vatandaşların ihya ve senetsizden tasarruf yolu ile bir kısım araziyi işgalleri altına aldıkları ve hatta ebniye ve sair de inşa ettikleri ve uzun senelerdenberi bu suretle tasarruf ve temellük etmekte bulundukları cihetle namlarına tescilleri hususunda vaki olan müracaatlarının doğrudan doğruya tervici mümkün olmayıp havzai fahmiye idaresinin muvafakatı aranılmış ve ademi muvafakat sebebiyle de tescil işlemleri kalmış olduğu, bu suretle hak iddiasında bulunan vatandaşlardan bazıları mahkemeye müracaat ederek hazinenin de müdahil sıfatiyle cereyan eden muhakeme neticesinde dava olunan gayrimenkulün davacılar adına tapuya tesciline karar verildiği, Beşinci Hukuk Dairesince ( Kömür havzası içersinde bulunan yerin 1326 tarihli Şurayı Devlet kararı gereğince artık tapuya tescili istenemeyip ancak tazminat istenebileceği halde tescil kararı verilmesi yolsuz ) görüldüğü, mahalli mahkemesince ( 1326 tarihli Şurayı Devlet kararının sonradan çıkan Tapulama Kanunları ve ezcümle Medeni Kanunun iktisap müruruzamanı ile arazi iktisabına müteallik hüküm kıymeti kaybettiği ve Arazi Kanununun 78 inci maddesince tenassul eden hakkı karardan maada Medeni Kanunun 639 uncu maddesi hükmü gereğince temellük edilen arazi hakkında bu karar hükümlerinin uygulanmasına imkan olmadığı ve Şurayı Devlet kararının kazanılmış hakları ihlal edemeyeceği ) esbabı mucibesiyle eski hükümde israr olunduğu, hazinece bu karar aleyhine vaki temyiz talebi üzerine de hukuk heyeti umumiyesince ( Hükmün dayandığı maddi ve hukuki gerekçelere ve dinlenen şahitlerin ifadeleri ve bilirkişi raporu ve toplanan diğer deliller mahkemece taktir edilerek münazaalı altındaki maden hazineye ait olmak üzere davacılar adına Tapuya tesciline karar verilmiş bulunmasına binaen... ) Hükmün tastik edildiğini ( 24.1.1951 tarihli ilam ) mümasıl hadise hakkında Bartın Asliye Hukuk Mahkemesinde cereyan eden muhakeme sonunda verilen 20.4.1951 tarihli ilam ile zilyet adına tescil kararı verildiği, bu kararın Yedinci Hukuk Dairesince ( Nizalı yerin havzai fahmiye dahilinde bulunduğu ve 1326 tarihli tezkerei samiyenin havzaya dahil yerlerde hususi mülkiyet ihdasını ve malik sıfatiyle tasarrufu menettiği, bu itibarla bu yerlerdeki zilyetlik malik sıfatiyle olamayacağı, hususi hukukun iktisap kaideleri uygulanamayacağı ) mütalaasiyle bozulduğu, ( 29.11.1952 tarihli ilam ) bildirilmiş bu iki karar arasındaki içtihat ihtilafının tevhidi istenmiştir.

Hukuk heyeti umumiyesinin bahsi geçen 24.1.1951 tarihli ilamına nazaran: Davanın mevzuu olan gayrimenkulde ellibeş senelik zilyedlik ileri sürülmüş Medeni Kanunun 639 uncu maddesine tevfikan tescili istenmiştir. Mahalli mahkemesi ( Nizalı yerin muris tarafından imar ve ihya edildiği anlaşıldığından, altındaki maden hazineye ait olmak kayt ve şartiyle mirascılar adlarına tesciline karar ) vermiştir.

Bu kararı Beşinci Hukuk Dairesi bozmuştur. Bozma sebebi olarak: Nizalı yerin 1326 tarihli Şurayı Devlet kararı gereğince artık tapuya tescili istenemeyip eski ve yeni kanun hükümleri dairesinde ancak tazminat ( K.M. 648, 649 ) istenebileceği... gösterilmiştir.

Mahalli mahkemesi eski hükümde israr etmiştir: İsrar sebebi şöyledir: Şurayı Devlet kararının daha sonra çıkan tapulama kanunları ve ezcümle Medeni Kanunun iktisap müruruzamanı ile arazi iktisabına müteallik hükümleri muvacehesinde hüküm ve kıymetini kaybettiğinden ve Arazi Kanununun yetmiş sekizinci maddesince tehassül eden hakkı karardan maada Medeni Kanunun 639 uncu maddesi hükmü gereğince temellük edilen arazi hakkında bu karar hükümlerinin uygulanmasına imkan kalmadığı, Şurayı Devlet kararının müktesep hakları ihlal edemeyeceği......

Hukuk Heyeti Umumiyesi kararında ise: İsrar hükmünün dayandığı maddi ve hukuki gerekçelere ve dinlenen şahitlerin ifadeleri ve bilirkişi raporu ve toplanan diğer deliller mahkemece takdir edilerek munazaalı yerin altındaki maden hazineye ait olmak üzere davalılar adına Tapuya tesciline karar verilmiş bulunmasına binaen hüküm doğrudur, denilmektedir.

Yedinci Hukuk Dairesinin 29.11.1952 tarihli ilamına mevzu olan hadisede aynı yere dahil başka bir gayamenkulün K.M. 639 uyarınca tesciline taalluk etmektedir. 45 senelik zilyedlik iddia edilmiştir.

Mahalli mahkemesi tescil kararı vermiştir. Daire: 639 uncu maddenin uygulanmasında zilyetliğin malik sıfatiyle cereyan etmiş olması icabettiğine, bahsi geçen 1326 tarihli Tezkerei Samiye Ereğli Havzası´na dahil yerlerde hususi mülkiyet ihdasını ve malik sıfatiyle tasarrufu menettiğine ve bu itibarla bu gibi yerlerdeki zilyedlik malik sıfatiyle olamayacağına ve hususi hukukun iktisap kaideleri uygulanamayacağına göre 1326 tarihli tezkere nazara alınmak lazımgelirken... esbabı mucibesiyle hükmü bozmuştur.

Bu iş geçen haftalarda diğer bir dava dolayisiyle hukuk heyeti umumiyesinde münakaşa edilmiş ve işin tevhidi içtihat heyeti gönderilmesi lazımgelip gelmediği hususu üzerinde durulmuş yüksek heyet ekseriyetle tevhidi içtihat heyetine tevdiine karar verilmiştir. Bu sebeple iş yüksek heyet huzuruna gelmiş bulunmaktadır. Bana tevdi edilen ilam suretlerinden hadiseler hakkında başkaca bilgi edinilmesine yarayacak bir kayt ve işaret yoktur.

Beşinci Hukuk Dairesinin; Hukuk Heyeti Umumiyesince iltifat edilmeyen içtihadı ve hukuk heyeti umumiyesinin içtihadı ve Yedinci Hukuk Dairesinin son içtihadı arasında hareket noktası bakımından ihtilaf mevcuttur. Daireler 1326 tarihli Tezkerei Samiye muvacehesinde bu gibi yerler hakkında müruruzaman ile iktisap mevzuubahis olamayacağını belirtmişlerdir. Hukuk Heyeti Umumiyesi ise mahalli mahkemesinin gerekçelerini benimsemek suretiyle Tezkerei Samiyenin zilyedlikle iktisapa mani olamayacağı neticesine varmıştır. Heyeti umumiyenin ilamında ( Altındaki maden hazineye ait olmak üzere tescil kararı verilmiş bulunmasına göre ) kaydı şayanı dikkattir. Çünki, o davada ellibeş senelik zilyedlik ileri sürülmüştür. Dava tarihi 948-949 olması lazım. Ellibeş senelik zilyedlik 1893-1894´den başlamaktadır. Tezkerei Samiyede 1326 tarihine kadar hakkı karar müddeti tahakkuk etmiş olanlara ait haklar mahfuz tutulmuştur. 1893-1894´den 1326´ya tekabül eden 1910 tarihine kadar on senelik hakkı karar müddeti verilmiştir. Tezkerei Samiyede: Bu gibi hallerde ( Yerin altındaki maden hazineye ait olmak üzere ) Tapu verileceği yazılıdır. Heyeti umumiye kararındaki bu kayıt acaba 1326 tarihli Tezkerei Samiyenin mahfuz tuttuğu husus hal dolayisiyle mi hükmün tastik edildiğini belirtmek istemişdir.... Bu cihet sarahaten anlaşılamıyor.

Tezkerei Samiyenin mahiyetı şudur: Havzai Fahmiye dahilinde bulunan yerleri işgal edenlere ötedenberi hakkı karar suretiyle tapu verilegelmekte iken o tarihte düşünülmüş... Bu yerlerin altı maden damarlarını ihtiva etmektedir. Madencilik inkişaf etmeğe başlamıştır. Zaman, zaman buraları işletilecektir. Bugün bu yerleri Tapuya bağlarsak yarın orada maden ocağı açmak için tekrar istimlak etmek zarureti hasıl olacak... bu hal Devlet için külfeti ve masrafı mucip olacak... maden sahasını tespit ve tahdit edelim... Haritasını yapalım... Bu harita dahilindeki yerler hakkında bundan sonra hiç kimseye tapu vermeyelim. Ancak şimdiye kadar alınan tapulara müstenit haklar mahfuz kalsın... Bu tarihe kadar hakkı karar müddetini dolduranların hakları da mahfuz kalsın ancak bunlara tapu verirken altındaki madenin Devlete ait olduğu kayt ve işaret edilsin. Bundan sonra bu yerleri işgal edenlere hakkı karar tanımayalım, demişler...

Bu hususta Şurayı Devlet Maliye ve Nafia Dairelerinin mütalaaları alınmış keyfiyet sadaret makamına arzedilmiş... Bu mütalaa tezkerei samiyeye ilişik olarak ait olduğu nezarete tevdi olunmuş... Harita yapılmış... Bundan sonra bu yerler hakkında hakkı karara müsteniden Tapu verilmemeğe başlanmıştır.

İşin aydınlanması bakımından tezkerei samiyeyi aynen okuyorum: ( Burada tezkere aynen okunmuştur ).

Tezkerei Samiyenin ihdas ettiği hukuki vaziyet şudur:

1- Bu saha dahilinde vaktiyle verilmiş olan Tapu senetlerinden maada bundan sonra tarla küşadı, tetümmei sükna haricinde, ebniye inşası için şahıslara sened verilmiyecektir.

2- Şimdiye kadar ( 326 tarihine kadar ) senetleri verilmiş olan yerlerin hududunun tevsif suretiyle memnu araziye tecavüz vukuunda men için vaktiyle verilmiş olan Tapu senetlerinin havi olduğu arazinin yüz ölçüsü tayin edilerek senet ve kayıtlarına işaret olunacaktır.

3- 1326´dan evvel imar ve ihya yoliyle ve senetsiz tasarruf edilen yerler için de maden damarı zuhuru halinde maden idaresinin veyahut ruhsatname sahibinin o arazinin her hangi cihetten olursa olsun ocak ve baca açarak işletme salahiyetini haiz olmamak ve altındaki madene tasarruf iddiasında bulunmamak şartiyle senet verilecektir.

4- 1326 dan sonra işgaller bir hüküm ifade etmiyecek işgallere senet verilmiyecektir.

Şimdi tetkik mevzuumuz mesele: Medeni Kanunumuzun meriyeti tarihinden itibaren 1326 tarihli tezkerenin hükmü kalmış mı dır? Kalmamışmıdır? meslesidir. Bu noktaya girmeden önce şuna da işaret edeceğim. Malumu alinizdir ki; Evvelce bu gibi arazi miri arazi adı altında rekabesi devlete ait addediliyor... Şahıslara yalnız üzerlerinde tasarruf hakkı tanınıyordu. Devlet rekabesi kendisine ait araziye ait tasarrufu dilediğine tefviz ediyordu... Bir de umumi kaide olarak ( Hakkı karar ) tasarruf ve iktisap sebebi sayılıyordu... Hakkı karar sahibinin tasarrufuna itiraz edilemiyordu. Adına tapu vermek mecburiyeti vardı... 1326 tarihli tezkere bunu menetmiş bulunmaktadır.

Devletin iki nevi arazisi vardır. Biri amme emlaki diğeri hususi emlak... Evvelce her türlü arazi devletin malı olduğu için amme emlaki ile hususi emlaki arasında fark gözetilmezdi. Bunların ihdas ve iktisap sebeplerini kati şekilde tayin ve tespit edilmiş değildi... Devletin amme emlaki ve hususi emlaki hakkında halen dahi elimizde mazbut bir kanun yoktur. Bazı hususi kanunlarda münferit hükümlere tesadüf edilmektedir.

Bir gayrimenkulün amme emlaki meyanına alınması evvelce iradelerle, fermanlarla, ilamlarla mümkün idi..... Bir yerin bir kasaba veya köy menfaatına mera olarak tahsisi gibi.... Biz; 1326 tarihli Tezkerei Samiyeyi, Devlet icra organının en yüksek makamından sadır olmuş bir tasarruf olmak itibariyle, bir kısım miri araziyi amme emlaki meyanına almış olduğu noktasından mütalaa etmekteyiz.

Birinci Hukuk Dairesi Azası Mehmet Arıkan; Devlet malları ya devletin hususi mülkiyetinde olur veyahutta ammenin menfaatına tahsis edilmiş bulunur. Ammenin menfaatına tahsis edilmiş olan mallar ise ya mahiyetleri itibariyle ammenin menfaatına mahsus olurlar veyahutta idari bir tasarrufla bu mahiyeti ihraz ederler.

Ammenin menfaatına tahsis edilmiş olan mallar Devletin hususi mülkiyetinde bulunan mallardan bunların alım satım gibi hukuki muamelelere tabi olmamaları, müruruzaman ve hakkı karar gibi iktisap sebepleriyle iktisap edilememeleriyle ayrılırlar.

Medeni Kanun fertler ve fertler ile Devlet arasındaki hususi hukuka müteallik münasebetleri tanzim ettiği cihetle Devletin ammenin menfaatına mahsus mallarına müteallik hükümleri ihtiva etmemektedir. Bunlara taalluk eden hükümleri ve kanunlarında yer alırlar.

Bu itibarla Medeni Kanunun neşrinden evvel yetkili makamlarca amme menfaatına tahsis edilmiş bulunan malların hukuki statüsünden Medeni Kanun bir değişiklik yapmamıştır. Bu itibarla 1326 senesinde Ereğli Kömür Madenleri Havzasındaki bir kısım arazinin hakkı kararla iktisap edilemeyeceğine dair yetkili makamlarca ittihaz olunan ve idari tasarruf mahiyetinde olan bu karar meri olduğu mütalaasındayız.

Ticaret Dairesi Azası Tahir Sebük; Zonguldak´ta Ereğli Kömürleri Maden Havzası´ndaki arazide Medeni Kanunun 639 uncu maddesinin tatbiki mümkün olup olmadığını tayin edebilmek için 639 uncu maddenin şümulünü tespit etmek iktiza eder. 639 uncu madde ancak hususi mülkiyete dahil bulunan gayrimenkuller hakkında tatbik olunur. Mesela hususi mülkiyete dahil olup da Tapuya tescili unutulmuş olan veya işgal tarikiyle iktisap edildikten sonra terkedilen gayrimenkullerde olduğu gibi. Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan gayrimenkuller hakkında 639 uncu madde hükmü tatbik olunmaz. 641 inci maddede Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan malların neler olduğu gösterildikten sonra bu mallar hakkında ahkamı mahsusa vazolunacağı tasrih edilmiştir. Tapu Kanunu muahharan çıkan Toprak Kanunu ve sair kanunlarla da bu hususta ahkamı mahsusa vazedilmiştir.

Ereğli Kömürleri Maden Havzası´ndaki araziye gelince; Bu arazi Medeni Kanunun 641 inci maddesindeki tavsife uygun kaya, dağ ve tepeden ibaret Devletin hüküm ve tasarrufunda bulunan arazidir.

Hadisede Medeni Kanunun 639 uncu maddesinin tatbiki bahis mevzuu bulunduğuna göre bu maddenin tatbik edilebilmesi için Medeni Kanunun meriyetinden itibaren yirmi yıllık bir müddetin geçmiş olması da lazımdır. Arazi Kanununun yetmiş sekizinci maddesindeki müruruzaman Medeni Kanunun 639 uncu maddesindeki müruruzamanın aynı olmadığından meriyet Kanununun yirminci maddesine dayanılarak Medeni Kanunun meriyetinden evvelki müddetin Medeni Kanun zamanında geçen müddete mahsubunun icrasına imkan yoktur. Gerçi 1949 senesinde çıkan bir tevhidi içtihat karariyle Arazi Kanununun yetmiş sekizinci maddesinde müruruzaman müddetinin Medeni Kanunun 639 uncu maddesindeki müruruzaman müddetine mahsubunun icrası icap edeceği içtihat edilmiş ise de; Bu tevhidi içtihat kararı kanun hükümleri ile tezat halinde bulunduğunda, tevhidi içtihata itibar edilmeyip kanunun tatbiki icap eder.

Medeni Kanunun meriyetinden evvel tezkerei samiye ile bu yerlerin işgal ve iktisabı menedilmiş olduğu gibi Medeni Kanunun 639 uncu maddesi hükmü ancak hususi mülkiyete dahil bulunan yerler hakkında kabili tatbik bulunması itibariyle Medeni Kanunun meriyetinden sonra da iktisabi müruruzaman tahakkuk etmemiştir. Binaenaleyh Hukuk Umumi Heyeti kararının isabetli olamadığına kani bulunuyorum. Yedinci Hukuk Dairesi kararının da şu arzettiğim sebepler dolayisiyle binnetice isabetli olduğu fikrindeyim.

Birinci Hukuk Dairesi Reisi İrfan Elgin; İradeye iktiran eden tezkere, o zaman meri usullere göre kanun mahiyetindedir.

Ticaret Dairesi Azası Recai Seçkin; Ben de Yedinci Hukuk Dairesinin kararını doğru bulmaktayım. Ancak kararın mucip sabeplerinde ehemmiyetle durmalıyız. Tezkerei Samiye kanun hükmündedir, buyuruldu. Meşrutiyet Devri´nde Mebusan ve Ayan Meclisleri vardı. Cari taknin usullerine göre mevzuubahis tezkereye kanun veya kanun hükmünde demek doğru olamaz.

Binaenaleyh bu tezkere idari bir tasarruf olarak kabul olunmak gerektir. Hadisede 639 uncu madde tatbik olunamaz.

Birinci Ceza Dairesi Reisi Bedri Köker; 326 tarihinde Devlet Şurası kararı üzerine sadır olan tezkerei samiye Arazi Kanunun meri olduğu zamana aittir. Memleket arazisi için Arazi Kanunundaki rejim Kanunu Medeninin meriyete girmesiyle ortadan kalkmıştır. Arzı Miri denilen nev´e dahil arazide rekabet Devlete ve tasarruf hakkı ise Tapu sahibine aitti. Bu nevi arazide Tapu sahibi için bugünkü anlayışa göre mülkiyet mevzuubahsedilemezdi. Devlete ait olan ve zer´e tahsis edilen yerlerde Tapu sahibinin hakkı mülkiyete taalluk etmez. Ziraata devamı müddetince tasarruf eder, muayyen müddet ziraatı terkettiği takdirde tasarrufu zail olarak o arz müstahıkkı Tapu olurdu. Yine Arazi Kanununa göre hakkı kararın sübutu halinde zilyede tapu verilirdi. Bu tapuyu da arzın maliki olan Devlet verirdi. Tezkerei samiyenin mevzubahsettiği arazi işte bu neviden olan arazidir, on sene zilyedlik tahakkuk edene neye tapusunu vermeyi ve zilyedliği bu müddete baliğ olmayana tapu vermemeyi kararlaştıran bir emirden ibarettir. Mucip sebep olarak da bunların yeniden istimlaki suretiyle hazineye bir külfet tahmil etmemeyi istihdaf eder. Bu arazi umumun nefine terk ve tahsis edilmiş olan arazi nevine dahil değildir. Tabiri diğerle bugünkü anlayışımıza göre hususi mülkiyete mevzu olabilecek neviden arazidir.

Arazi Kanununun Medeni Kanun muvacehesinde hükmü bakidir denemeyeceğine göre bu kanunun meri olduğu zamanda yazılmış olan tezkerei samiyenin Medeni Kanunumuzun 639 uncu maddesi sarahatı muvacehesinde hükmün vaki olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Hususi mülkiyete mevzu olabilecek yani menfaati ammeye terk ve tahsis edilmemiş olan yerlere Medeni Kanuna göre 20 senelik zilyetlik zilyeti namına Tapuya tescil kararı istemeğe hak bahşeder. Tapulama Kanunu ise bu müddeti 10 seneye indirmiştir. Medeni Kanunun meriyeti tarihinden itibaren 20 sene geçmiş olması sebebiyle bu tescil talebine hak çoktan doğmuştur. Bir tevhidi içtihat kararımıza göre meriyet kanunu mucibince evvelki hakkı kararla sonra tescil talebine hak veren zilyetlik müddetinin mütenasiben mahsup edileceği kabul olunmuştur.

Hususi mülkiyet bahsinde bugünkü rejimde Devletle fert arasında fark yoktur. Umumun nefine terk ve tahsis edilmiş olan arazide fert kanunda gösterilen şekil ve şartlar dairesinde zilyetlik müddetini doldurunca Medeni Kanunun 639 uncu maddesine dayanarak namına tescil isterse bu tezkerei samiyeden bahisle Kanunu Medeninin tatbik edilmeyeceğine karar verilemez.

Kömür havzasında başkalarının tapulu yerlerini Hükümet istimlak etmiş ve kendi hususi mülkiyetine geçirmiştir. Bu maden ocakları bugünün Devletin hususi mülkiyetine dahil yerlerdendir. Bunların umumun nefine terk ve tahsis edilmiş olan yerlerle bir alaka ve münasebeti yoktur.

Hususi daire karariyle umumi heyet kararlarına gelince; Hususi daire Tezkerei Samiyeden bahisle kömür havzasında 639 uncu maddenin tatbik edilemeyeceğini söylemekte ve umumi heyet ise Medeni Kanunun 639 uncu maddesine istinatla tescili kabil görmektedir. Umumi heyet kararında tescil edilen arazinin üst ve altın ayrı ayrı hükümlere tabi tutulduğu manasını tazammun eden kaziyyeye gelince: Mahalli mahkeme tescil davacısına yalnız üst hakkı vermiş altı Devlete bırakmıştır. Umumi heyet esbabı mucibesinde bunu doğru görür gibi bir kayt koymuş ise de; kanaatımca bu kayt hükmü temyiz edenin hazine olmasından ileri gelmiştir.

Tescil müstedisi talebinin alta taalluk eden kısmının karara bağlanmamış olmasından dolayı temyiz etmiş olsaydı hükmü bozmak lazım gelirdi. Amma davacı temyiz etmediğinden böyle denilmiş olduğunu kabul lazım gelmektedir.

Tescili istenen yer umumun nefine terk ve tahsis edilen yerlerden olmadığına, hususi mülkiyete mevzu teşkil edecek yerlerden bulunduğuna ve ne Devletin ve ne de ferdin tapusuna bağlı olmadığına göre 639 uncu maddenin birinci fıkrasının tatbiki lazım gelir.

Hatta ikinci fıkraya göre başkasının tapusunda kayıtlı olsa bile, kayt sahibinin malum olmaması, yirmi seneden fazla bir zaman evvel ölmüş bulunması ve zilyetin bu kadar müddet malik sıfatiyle zilyetliğinde kalması halinde bile zilyet namına tapuya tescili emreden kanun muvacehesinde tezkerei samiyeye dayanılarak heyeti umumiye kararının aksi düşünülemez.

Binaenaleyh heyeti umumiye kararının mevzuatımıza uygun olduğunu ve alt üst tefrikinin temyiz edenin sıfatına göre karara böyle geçmiş bulunduğunu kabulün zaruri olduğu mütalaa ve kanaatındayım. Demeleriyle Neticede;

Hukuk heyeti umumiyesine intikal eden davada davacı sıfatiyle Maliye hazinesi vekili 17 Ocak 1326 tarihli Tezkerei Samiyede mevzuu bahsedilen yerlerden bir kısmına davalıların müdahale ettiklerini ileri sürerek vaki müdahalenin önlenmesini istemiş, Davalılar ise bu yer çalılık ve boş bir halde iken ellibeş sene önce murisleri tarafından işgal ve imar edildiğini ölümüne kadar murisleri, ölümünden sonra mirascısı sıfatiyle kendileri tarafından kullanıldığını ileri sürerek esas davanın reddini ve mütekabil dava olarak nizalı yerin kendi adlarına tescilini istemişlerdir. Davacı hazine vekili bu yerlerin 326 tarihli tezkerede derpiş edilen yerlerden bulunduğunu bu itibarla imar ve zilyetlikle iktisap edilemeyeceğini dermeyan etmiştir.

Mahalli Mahkemesince davalıların o suretle zilyetlikleri sabit görülerek esas meni müdahale davasının reddine ve gayrimenkulun altındaki maden hazineye ait olmak kayt ve şartiyle davalılar adına tesciline karar verilmiştir. Temyiz Mahkemesi Beşinci Hukuk Dairesince işbu karar kömür havzası içinde bulunan nizalı yerin 326 tarihli Tezkerei Samiye gereğince tapuya tescili istenemeyeceğinden bahisle bozulmuştur. Mahallî Mahkemesi bahsi geçen tezkere tarihinden sonra çıkan Tapu Kanunları ve ezcümle Medeni Kanunun iktisap zamanaşımı ile arazi iktisabına müteallik hükümleri muvacehesinde tezkerenin hüküm ve kıymetini kaybettiğinden ve Arazi Kanununun Yetmişsekizinci maddesince tehassül eden hakkı karardan maada Medeni Kanunun 639 uncu maddesi hükmü gereğince iktisap edilen arazi hakkında bu tezkere hükümlerinin uygulanmasına imkan kalmadığından bahisle evvelki hükümde ısrar etmiştir. Hukuk heyeti umumiyesi 24.1.1951 tarihli karariyle ısrar hükmünün dayandığı maddi ve hukuki gerekçelere ve dinlenen şahitlerin ifadeleri ve bilirkişi raporu ve toplanan diğer deliller mahkemece takdir edilerek münazaalı yerin altındaki maden hazineye ait olmak üzere davalılar adına Tapuya tesciline karar verilmiş bulunmasına binaen ısrar hükmünü onamıştır.

Yedinci Hukuk Dairesine intikal eden davada ise; davacılar, bahsi geçen tezkerede derpiş olunan yerlere dahil bir kısım gayrimenkule ( kırkbeş ) senedenberi malik sıfatiyle nizasız, fasılasız zilyet bulunduklarını ileri sürerek Medeni Kanunun 639 uncu maddesi uyarınca tecsil istemiş ve davalı hazine ise 326 tarihli tezkereye dayanarak davanın reddi talebinde bulunmuştur. Bunun üzerine mahalli mahkemece verilen tescil kararı Yedinci Hukuk Dairesinin 29.11.1952 tarihli ilamiyle bozulmuştur. Bu ilamda; Nizalı yerin Ereğli madenleri havzası dahilinde bulunduğu savunma yoliyle ileri sürüldüğünden ve 17.1.326 tarihli Tezkerei Samiyeye dayanıldığından ve davacıların Medeni Kanunun 639 uncu maddesine istinat ettiklerinden ve halbuki, bu maddenin uygulanması için zilyetliğin malik sıfatiyle cereyan etmiş olması lazım bulunduğundan ve Tezkerei Samiyede Ereğli havzasına dahil yerlerde hususi mülkiyet ihdası ve malik sıfatiyle tasarrufu men´edildiği cihetle bu gibi yerlerdeki zilyetliklerin malik sıfatiyle olduğu kabul edilemeyeceğinden ve hususi hukukun iktisap kaideleri uygulanamayacağından bahsedildikten sonra ileri sürülen savunma incelenmek gerekirken tezkerenin kanuni kıymeti bulunmadığından ve saireden bahisle tescil kararı verilmesi yolsuz denilmiştir.

Temyiz heyeti umumiyesinin kararı ile hususi daire kararı arasında bahsi geçen tezkerenin halen meri ve muteber olup olmaması noktasından içtihat ihtilafı tehaddüs etmiş bulunmaktadır. Hukuk heyeti umumiyesi mahalli mahkemenin o yoldaki esbabı mucibesini benimseyerek Medeni Kanun muvacehesinde işbu tezkere hükmünün meri olmadığını ve tescil davalarının kabulüne mani olmayacağı belirttiği halde hususi daire tezkere muvacehesinde tescil taleplerinin mesmu olamayacağı neticesine varmıştır.

17 Ocak 1326 tarih ve 289 numaralı Tezkerei Samiyede: ( Ereğli madenleri havzasında elyevm işletilmekte olan veyahut henüz işletilmemekte ise de; mevcudiyeti fennen sabit bulunan maden damarlarının havi olduğu araziye kimsenin tasarrufu caiz değilken yine bu havza dahilinde Zonguldak mevkiinde bazılarının Hükümetin ruhsatı ve malumatı olmaksızın ilerde ocak işletecek olan veya işletilen madenlere lazım olan mahallerdeki çalılıkları imar ederek üzerine kulübe ve hane gibi ebniye inşa ve andan sonra tapuya rabtını istida etmekte oldukları cihetle bu babta bir karar ittihazı hakkında mahallinden vaki işardan bahisle bazı ifadeyi mutazammın iki kata tezkere üzerine Şurayı Devletce Maliye ve Nafia dairelerinden ita edilip Meclisi Mahsusu Vükeladan mütalaa olunan mazbatada da gösterildiği veçhile Ereğli kömür madenleri mıntıkası dahilinde tasarrufu senedi hakaniye merbut arazi ve mebani bittabi taarruzdan masun ve mutasarrıfları istedikleri zaman dilediklerine devir ve ferağda muhtar ise de; mezkur madenlerin emniyet ve servetlerine nazaran havzadaki arazinin imar sureti ve hakkı karar tariki ile yeniden tapuya raptettirilmesi bunların bilahare Hükümetce veyahut maden erbabınca istimlakine hasıl olacak mecburiyet ilcasiyle mucibi hasar olacağından havzai mezkure dahilinde tetkikat ve keşfiyat icrasiyle halen maden imal olunmakta olan ve atiyen maden için lüzum olacağı fennen ve idareten melhuz bulunan mahallere vaktiyle verilmiş olan Tapu senetlerinden maada bundan böyle tarla küşadı ve tetümmei sükna haricinde ebniye inşası zımnında efrada senet itasının meniyle hilafına hareket eden efrat ve memurların mesul tutulması lüzumu nezareti celilelerince dermeyan ve bilmuhabere Defteri Hakani Nezareti Aliyesinden alınan cevabi tezkerede dahi mezkur havzada işletilmekte olan yahut mevcudiyeti fennen sabit bulunan maden damarlarını havi arazi için bil imar tasarruf iddiası ile üzerine hane ve kulübe inşası ve saire gibi esbab ile ahaliye senet itası mezkur arazinin serveti madeniyesiyle ihraz ettiği istisnadan dolayı atiyen lüzum görülecek istihlakinde Devletce müşkilatı mucib olacağı maahaza şimdiye kadar bu suretle bilimar üzerinde inşaatta bulunanlar için senet verilmemesi şikayeti mucip olacağı cihetle gayri caiz bulunduğundan nezareti celilelerinde tahkikat ve keşfiyat icrasiyle elyevm işletilen ocaklar ve mevcudiyeti fennen sabit olan kömür damarlarını havi arazi için mıntıka tayini ile tersim ettirilecek haritasında bir nüshasının Defteri Hakani Nezareti Celilesine ve bir nüshasının da Mahalli Defterhane İdaresine itası ve harita dahilindeki arazi için bundan böyle kimseye imar suretiyle senet ita olunmamasının usul ittihazı ve şimdiye kadar imar ve bila senet tasarruf edilen yerler için ilerde maden damarı zuhuru suretinde maden idaresinin veyahut ruhsatname sahibinin o arazinin her hangi cihetinden olursa olsun ocak veya baca açarak işletmek salahiyetini haiz olmak ve altındaki madene tasarruf iddiasında bulunmamak şartiyle bedelatı misliyesinin ahzı ve ashabına senet itası münasip olacağı ityan kılınmasına binaen Nezareti Müşarunileyhanın tezkeresinde münderiç şeraite tamamiyle riayet etmek ve Ereğli madenleri havzası derecei vüsatini mübeyyin bir harita tanzim ettirilmek üzere işarı vakiin tervici hususuna Meclisi mezkure karariyle bilistizan İradei Seniye şeref südur buyurularak Defteri Hakani Nezareti Aliyesine tebligat icra kılınmakla ana göre ifayı muktezasına himmet buyurulması ) denilmektedir.

İşbu tezkereye tebean Ereğli kömür madeni havzası tespit edilmiş ve haritası tanzim olunmuş bulunmaktadır. İhtilaf konusu davalar bu haritaya dahil gayrimenkuller hakkındadır. Tezkerenin mütalaasından anlaşılacağı üzere imar ve ihya yoliyle ve bedeli misli mukabilinde fertler adına Tapuya bağlanagelen veya hakkı karar yoliyle iktisap edilebilen gayrimenkulün o yolda tasarrufu ve tapuya raptı menedilmiştir. O tarihe kadar istihsal edilmiş olan tapuların hükmü mahfuz tutulduğu gibi yine o tarihe kadar imar ve ihya ve hakkı karar yoliyle iktisap edilmiş olan haklar dahi mahfuz tutulmuş, ancak bu gibi hallerde tapu verilirken arazinin altındaki madene tasarruf iddiasına mani olacak şekilde Tapuya şerh verilmesi usulü ihtas olunmuştur. İşbu tezkerenin halen meri ve muteber olup olmadığını tespit için tezkerenin haritaya dahil gayrimenkullerin hukuki durumu üzerine yaptığı tesiri ve tezkerenin hukuki mahiyetini belirtmek icap eder. İşbu tezkere, o tarihte meri hükümlere göre, arazii miriye ve arazii mevattan sayılan veya imar ve ihya ve hakkı kararla iktisap bakımından aynı hükme tabi araziyi derpiş etmiş bulunmaktadır.

Miri arazinin rekabesi Devlete ait olup tefviz aktiyle veya hakkı karar yoliyle yalnız tasarrufu ve menfaati eşhasa geçebilir. Arazii mevat ise kendisinde intifa kabiliyeti bulunmıyan ve Devletin hükümranlığı altında bulunan yerler olup tasarruf ve menfaati ihya yoliyle ve İdarenin karariyle şahıslar tarafından iktisap olunabilir. Arazinin altındaki maden ise esas itibariyle Devlete ait o ferde yalnız imal hakkı tefviz olunabilir. Maden işletilmesi Devletin amme hizmetinden sayılmış ve mahsus mevzuat ile bu cihet açıkça belirtilmiş bulunmaktadır. Tezkerei Samiye o tarihe kadar tasarrufu ve menfaati şahıslar tarafından henüz iktisap edilmemiş olan diğer bir ifade ile rekabesi ve tasarrufu Devlete ait bulunan veya Devletin hükümranlığı altında olan gayrimenkullerden bir kısmını bir amme hizmeti sayılan maden işletme işine bağlamak suretiyle ve idari bir tasarrufla amme emlaki meyanına almış bulumaktadır. Şu suretle o tarihe kadar hususi hukuk nehci içinde mütalaa edilegelmekte olan bir kısmı gayrimenkul amme hizmeti bağlanarak ve fertlerin hususi hukuk hükümleri dairesinde iktisapı menolunarak amme emlaki sayılmıştır.

Şu halde işbu tezkere gayrimenkulün mahiyetini tebdil eden onu hususi hukuk sahasından çıkarıp amme hukuku sahasına sokan idari bir tasarruftan ibaret bulunmaktadır.

Tezkerede bahsi geçen mercilerin o yolda karar ittihazına salahiyetle bulundukları ise aşikar bir keyfiyettir. Salahiyetli idari merciler tarafından amme emlaki meyanına alınan gayrimenkuller hususi hukuk hükümleri dairesince iktisap olunamazlar. İdari bir kararla veya mahsus bir kanun ile işbu gayrimenkuller amme emlaki meyanından çıkarılmadıkça Medeni Kanunun 639 uncu maddesinde yazılı sebeplerden ötürü iktisap olunamayacakları gibi Medeni Kanun ve Tapu Kanunu muvacehesinde Tezkerei Samiye hükmünün hukuki değeri kalmadığı da iddia edilemez.

Bu sebeplerden dolayı; 1326 tarihli Tezkerei Samiye hükmünün halen meri ve muteber olduğuna ve tezkerenin derpiş ettiği gayrimenkullere taalluk eden davalarda nazarı itibare alınması lazım geldiğine mevcudun üçte ikiyi aşan çoğunluğu ile 10.6.1953 tarihinde karar verildi.

İçt. Bir. K. 10.06.1953 T. E:1953/6, K:1953/5

 


AÇILAN DAVANIN, ARSAYA ELATMANIN ÖNLENMESİYLE BİRLİKTE, ARSA ÜZERİNDEKİ BİNANIN YIKTIRILMASI İSTEMİNİ DE KAPSIYORSA GÖREVİN, HER İKİSİNİN KIYMETİ TOPLAMI ÜZERİNDEN BELİRLENMESİNİN GEREKECEĞİ-

IBK. 04.03.1953 T. E: 10, K: 2

DAVA VE KARAR : Gayrimenkullere kanunsuz olarak vaki müdahalelerin Meni ve üzerine yapılmış olan binaların kali davalarında mahkeme görevinin yalnız yerin veya yer ile birlikte binanın kıymeti üzerinden tayin edileceği hakkında Temyiz Beşinci Hukuk Dairesi’nin 29.1.1951 tarih ve 6368/590, 23.5.1951 tarih ve 2963/3441 sayılı kararlarını havi ilamları arasında mübayenet bulunduğu Beşiktaş Birinci Sulh Hukuk Hâkimliği tarafından Birinci Riyaset makamına gönderilen 19.7.1951 tarihli yazıda bildirilmiş olmasına mebni ihtilaf mevzuunu teşkil ettiği bildirilen ve yukarıda zikri geçen ilam örnekleri teksir edilerek tevzi edilmiş ve 4.3.1953 tarihine rastlıyan Çarşamba günü saat 9.30 da müzakerenin başlıyacağı Umumi Heyet Azalarına bildirilmişti.

Bugün toplanan heyete ( kırkdokuz ) zatın iştirak ettiği görüldükten ve müzakere nisabı tahakkuk ettikten sonra Birinci Reis Selim Nafiz Akyollu´nun Riyasetinde müzakereye başlanarak ihtilaf mevzuu ilamlar okunduktan ve Raportör Beşinci Hukuk Dairesi Reisi Osman Yeten tarafından verilen izahat dinlendikten sonra reylere müracaat olunarak:

Neticede; Davaların Emlak Kredi Bankası´nın İstanbul Şubesi tarafından açıldığı, Bankaya ait arsalara muhtelif şahıslar tarafından ev yapılmak suretiyle vaki müdahalelerin Meni ve bu evlerin de yıktırılması istenildiği anlaşılmış ve 29.1.1951 tarihli daire ilamında yalnız arsa kıymetinin bin liranın dununda olması ve bina hakkında davalının mukabil bir davası bulunmaması itibariyle davaya bakmak Sulh Mahkemesinin vazifesi dahilinde sayıldığı halde 23.5.1951 tarihli ilamda aynı mahiyetteki davaya bakmanın mahkemenin vazifesi dışında olduğuna karar verildiği görülmüştür.

Bu davalarda hem arsaya vaki müdahalenin Meni, hem de arsa üzerindeki binanın yıktırılması istenildiğine göre ikisinin kıymeti üzerinden vazifenin tayini zaruri bulunmaktadır. Arsa üzerindeki bina hakkında davalı tarafından mukabil bir dava açılmamış olsa dahi suiniyetle yapılan binanın yıktırılması fahiş zararı mucip olduğu taktirde Medeni Kanun’unun 649 uncu maddesi hükmüne göre arsa sahibinin en az levazım kıymetini geçmeyebilecek tazminat mukabilinde binayı alması lazım geldiğine ve mahkemece bu cihette gözönünde bulundurulacağına göre davalının mukabil dava açmamış olmasının, her iki kıymet mecmuu üzerinden vazife tayini esasına tesiri görülmemiştir.

SONUÇ : Binaenaleyh, açılan dava arsaya müdahalenin Meniyle beraber arsa üzerindeki binanın yıktırılması talebini ihtiva ettiği takdirde vazifenin, her ikisinin kıymeti yekunu üzerinden tayini gerektiğine ittifakla karar verildi.

İçt. Bir. K. 04.03.1953 T. E:1952/10, K:1953/2

 


Açılan dava, arsaya elatmanın önlenmesiyle birlikte, arsa üzerindeki binanın yıktırılması istemini de kapsıyorsa görevin, her ikisinin kıymeti toplamı üzerinden belirlenmesinin gerekeceği-

IBK. 04.03.1953 T. E: 10, K: 2

DAVA : Gayrimenkullere kanunsuz olarak vaki müdahalelerin meni ve üzerine yapılmış olan binaların kali davalarında mahkeme görevinin yalnız yerin veya yer ile birlikte binanın kıymeti üzerinden tayin edileceği hakkında Temyiz Beşinci Hukuk Dairesinin 29.1.1951 tarih ve 6368/590, 23.5.1951 tarih ve 2963/3441 sayılı kararlarını havi ilamları arasında mübayenet bulunduğu Beşiktaş Birinci Sulh Hukuk Hakimliği tarafından Birinci Riyaset makamına gönderilen 19.7.1951 tarihli yazıda bildirilmiş olmasına mebni ihtilaf mevzuunu teşkil ettiği bildirilen ve yukarıda zikri geçen ilam örnekleri teksir edilerek tevzi edilmiş ve 4.3.1953 tarihine rastlıyan Çarşamba günü saat 9,30 da müzakerenin başlıyacağı Umumi Heyet Azalarına bildirilmişti.

KARAR : Bugün toplanan heyete ( kırkdokuz ) zatın iştirak ettiği görüldükten ve müzakere nisabı tahakkuk ettikten sonra Birinci Reis Selim Nafiz Akyollu´nun Riyasetinde müzakereye başlanarak ihtilaf mevzuu ilamlar okunduktan ve Raportör Beşinci Hukuk Dairesi Reisi Osman Yeten tarafından verilen izahat dinlendikten sonra reylere müracaat olunarak:

Neticede;

Davaların Emlak Kredi Bankası´nın İstanbul Şubesi tarafından açıldığı, Bankaya ait arsalara muhtelif şahıslar tarafından ev yapılmak suretiyle vaki müdahalelerin meni ve bu evlerin de yıktırılması istenildiği anlaşılmış ve 29.1.1951 tarihli daire ilamında yalnız arsa kıymetinin bin liranın dununda olması ve bina hakkında davalının mukabil bir davası bulunmaması itibariyle davaya bakmak Sulh Mahkemesinin vazifesi dahilinde sayıldığı halde 23.5.1951 tarihli ilamda aynı mahiyetteki davaya bakmanın mahkemenin vazifesi dışında olduğuna karar verildiği görülmüştür.

Bu davalarda hem arsaya vaki müdahalenin meni, hem de arsa üzerindeki binanın yıktırılması istenildiğine göre ikisinin kıymeti üzerinden vazifenin tayini zaruri bulunmaktadır. Arsa üzerindeki bina hakkında davalı tarafından mukabil bir dava açılmamış olsa dahi suiniyetle yapılan binanın yıktırılması fahiş zararı mucip olduğu takdirde Medeni Kanunun 649 uncu maddesi hükmüne göre arsa sahibinin en az levazım kıymetini geçmeyebilecek tazminat mukabilinde binayı alması lazım geldiğine ve mahkemece bu cihette gözönünde bulundurulacağına göre davalının mukabil dava açmamış olmasının, her iki kıymet mecmuu üzerinden vazife tayini esasına tesiri görülmemiştir.

Binaenaleyh, açılan dava arsaya müdahalenin meniyle beraber arsa üzerindeki binanın yıktırılması talebini ihtiva ettiği takdirde vazifenin, her ikisinin kıymeti yekunu üzerinden tayini gerektiğine 4.3.1953 tarihinde ittifakla karar verildi.

İçt. Bir. K. 04.03.1953 T. E:1951/10, K:1953/2

 


İÇTİHATLARIN BİRLEŞTİRİLMESİNE YER OLMADIĞINA İLİŞKİN ARALARINDA UYUŞMAZLIK OLDUĞU İLERİ SÜRÜLEN BİRİNCİ HUKUK DAİRESİNİN 1933, 1938,1949 TARİHLİ VE BEŞİNCİ HUKUK DAİRESİNİN 1948 TARİHLİ, İYİNİYET KÖTÜNİYETLİ ÜÇÜNCÜ KİŞİLER VE TAPU SİCİLİYLE İLGİLİ KARARLARI ARASINDA ÇELİŞKİ OLMADIĞI-

IBK. 27.02.1952 T. E: 13, K: 1

DAVA : Yargıtay Beşinci Hukuk Dairesinin 12.7.1948 tarih ve 1871/1982 sayılı ilamı ile, Birinci Hukuk Dairesinin 28.3.1933 tarih ve 750/1147 sayılı ve 25.3.1938 tarih ve 623/3137 sayılı ilamları arasında içtihat ayrılığının mevcudiyetinden bahisle içtihadın birleştirilmesi istenilmesine mebni zikri geçen ilam örnekleri çoğaltılarak dağıtılmış ve 27.2.1952 tarihine rastlıyan Çarşamba günü saat dokuzbuçukda müzakerenin başlıyacağı genel kurul üyelerine bildirilmişti.

Bugün toplanan kurula ( elli ) zatın iştirak ettiği görüldükten ve müzakere nisabı tahakkuk ettikten ve Birinci Başkan Vekili Üçüncü Ceza Dairesi Başkanı İbarhim Ertem´in Başkanlığında uyuşmazlık konusu ilam örnekleri okunduktan ve hadise izah edildikten sonra reylere müracaat edilerek sonuçta;

KARAR : Birinci Hukuk Dairesinin 28.3.1933, 25.3.1938 ve 12.11.1938 tarihli kararlarının taalluk ettiği hadiseler başka başka olmakla beraber bu üç kararla Tapu sicilline istinaden gayrimenkul iktisap eden kimsenin bayi namına olan kaydı tetkik ile mükellef olup daha evvelki kayıtları tetkik zorunda olmadığı içtihat edilmiştir. Beşinci Hukuk Dairesinin 12.7.1948 tarihli kararı ise Birinci Hukuk Dairesinin bu kararlarına aykırı bir hususu ihtiva etmeyip mezkur kararda Medeni Kanunun ( İcabı hale göre kendisinden beklenen ihtimamı sarfetmeyen kimsenin hüsnüniyet iddiasında bulunamıyacağı ) hükmünü ihtiva eden üçüncü maddesinin ikinci fıkrasına istinat olunmak suretiyle iktisapta bulunan üçünçü şahsın suiniyetine yani Medeni Kanunun 932 inci maddesine işaret edilmek istenmiştir. Bu itibarla Birinci Hukuk Dairesinin bu üç kararı ile Beşinci Hukuk Dairesi kararı arasında mübayenet ve içtihat ayrılığı görülmemiştir.

Birinci Hukuk Dairesinin 3.4.1949 tarihli kararına gelince; Bu karar davalının suiniyetinin ispat olunamadığı sebebine ve diğer sebeplere müsteniden asliye mahkemesi ilamının nakzına mütedair bulunduğundan bu kararla Beşinci Hukuk Dairesi kararı arasında bir mübayenet bahis mevzuu değildir.

SONUÇ : Bu sebeplerle Birinci Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve numaraları yazılı kararlariyle Beşinci Hukuk Dairesinin 12.7.1948 tarih ve 1871/1982 sayılı kararı arasında içtihat ayrılığı bulunmadığından içtihadı birleştirme bahis kounusu olamıyacağına 27.2.1952 tarihinde bir muhalif reye karşı çoklukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 27.02.1952 T. E:1950/13, K:1952/1

 


ŞUF´A HAKKININ KULLANILMASINDAN ÖNCE ZAMANAŞIMI İŞLEMEYİP; ZAMANAŞIMININ BU TARİHTEN BAŞLATILMASININ GEREKECEĞİ-

IBK. 26.12.1951 T. E: 1, K: 6

DAVA : Medeni Kanunun 659 uncu maddesiyle tanzim edilmiş olan, kanuni şufa hakkının kullanılmasının müddete tabi olup olmadığı hakkında Yargıtay Birinci Hukuk Dairesinin 20.9.1949 Tarih ve 4906/3683 ve 22.12.1949 Tarih ve 8262/5329 sayılı kararlarını havi ilamları arasında mevcut olan içtihat ihtilafının halli gerekli görülmesine mebni uyuşmazlık konusunu teşkil eden ilam örnekleri teksir edilerek Genel Kurul Üyelerine tevzi edilmiş ve 31.10.1951 tarihine rastlıyan Çarşamba günü saat dokuz buçukta müzakerenin başlıyacağı bildirilmişti.

Bugün toplanan kurula (elli) zatın iştirak ettiği görülüp müzakere nisabı tahakkuk ettikten sonra Birinci Başkan vekili İbrahim Ertem´in Başkanlığında müzakereye başlanarak uyuşmazlık konusu kağıtlar okunduktan ve olayın özeti anlatıldıktan sonra söz alan;

Beşinci Hukuk Dairesi Başkanı Y. Kemal Arslansan; 658 ve 659 uncu maddeler aynen okundu. Beşinci Hukuk Dairesi ile Hukuk Genel Kurulunun noktai nazarında beraberlik vardır. 658 inci maddedeki hüküm 659 uncu maddeye de şamildir. Kanuni şufada zamanaşımı cereyan etmiyeceğine dair olan Birinci Hukuk Dairesi kararı ilim ve mantık icaplarına uygun düşmemektedir dedi.

Suat Bertan; Birinci Hukuk Dairesinin kanuni şufada zamanaşımı cereyan etmiyeceğine dair olan kararı kabili müdafaa değildir. Kanuni şufa hasbel kanun doğan bir haktır. Şerh tabiri mukaveleli şufa hakkına aittir. 658 inci madde hükmünün 659 uncu maddeye teşmili caiz değildir. Kanunu Medeninin beşinci maddesi delaletiyle Borçlar Kanununun 125 inci maddesi kabili tatbiktir dedi.

Tahir Sebük; Birinci Hukuk Dairesinin noktai nazarını izah maksadıyla konuşan arkadaşımız. Medeni Kanunun 658 inci maddesinin son fıkrasındaki bir aylık müddetin kanuni şufaya da tatbiki icap ettiğini fakat aynı fıkradaki on yıllık müddetin kanuni şufaya tatbik olunamayacağını, buna mukabil Medeni Kanunun beşinci maddesi delaletiyle Borçlar Kanununun 125 inci maddesi medeni hukuka da şamil olduğundan kanuni şufanın zaman bakımından on yıllık umumi zamanaşımına tabi olduğunu izah ettiler. Ben bu izah tarzının isabetli olmadığı kanaatındayım.

Kanuni şufanın tabi olduğu müddet ve zamanaşımı bakımından en doğru hal şeklini bulmak için evvela onun mahiyetini izah etmek lazımdır. Bu kurulun 16.5.1951 tarihinde yine şufa hakkı hakkında ittihaz etmiş olduğu bir tevhidi içtihat kararı vardır. O kararın müzakeresinde, kanunumuzun şufa hakkını etraflı surette tanzim etmemiş olduğunu, kanundaki bir kaç maddeden teferrüat hakkındaki hükümleri çıkarmak mümkün bulunmadığını izah ettikten sonra tatbikatta göreceği muamele bakımından ehemmiyeti çok büyük olması itibariyle şufa hakkını en iyi izah eden nazari telakkinin kabulü icap ettiğini söylemiş ve ortaya atılan bir çok nazariyeler arasında bu hakkı en iyi izah eden nazari telakkinin (inşai hak nazariyyesi) olduğunu arzetmiştim, bundan sonra inşai hakkın tarif ve izahını ve nevilerini de arzettikten sonra şufa hakkının kurucu inşai haklardan olduğunu söylemiştim. Arkadaşlarımızdan bir çoğu şufanın mahiyeti hakkındaki bu telakkiyi kabul buyurdular ve izahlarında bu noktai nazarı müdafaa ettiler neticede 16.5.1951 tarihinde 6/19 esas ve üç karar numarası altında ittihaz olunan tevhidi içtihat kararı ile şufa hakkının inşai haklar katagorisine dahil bir hak olduğu kabul olundu. Bu karar 18 Ağustos 1951 tarih ve 7888 Numaralı Resmi Gazete´de intişar etmiştir. Resmi gazete şu anda elimdedir.

Binaenaleyh bugün zamanaşımı veya sukut meselesi hakkında vereceğimiz karar münasebetiyle şufanın mahiyetini ehemmiyetle gözönünde tutmamız lazımdır. Şufa hakkı hukuki mahiyeti itibariyle inşai bir hak olunca bu hakkın Borçlar Kanununun 125 inci maddesindeki müruruzamana tabi olması bahis mevzuu olmaz. Evvelce de izahına çalıştığım gibi, bir inşai hak olan şufa hakkı bir şahsa müteveccih bir hak (alacak hakkı) değildir. Şufa hakkı, bu hakka sahip olanın bir taraflı irade beyaniyle, kendisiyle, şufa mükellefi arasında yepyeni bir hukuki münasebet ihdas edebilmek salahiyetidir. Şufa hakkı sahibi hakkı kullanmadan önce bir mutalebe hakkına sahip değildir. Mütalebe hakkı, ancak hakkın istimalinden sonra bahis mevzuu olur. Bir taraflı irade beyaniyle kullanılan bu hakkın istimalini müteakip hak sahibi ile mükellef arasında bir bey´ münasebeti vücut bulur, bu münasebetten de karşılıklı hak ve vecibeler doğar, hak sahibi meşfuun mülkiyetin kendisine devrini istemekten ibaret şahsi bir mutalebe hakkı kazanır buna mukabil meşfuun bedelinin de borçlusu olur. Fakat hakkın istimalinden önce bu mütalebe hakkına sahib değildir. Bu itibarla bir salahiyetin istimalinden ibaret olan şufa hakkının önceden zamanaşımına uğraması bahis mevzuu olamaz. Zamanaşımı hakkın kullanılmasından sonra vücut bulan şahsi mutalebe hakkı bakımından bahis mevzuudur. Bu noktai nazar doktirinde umumiyetle kabul edilmiştir. Mesela: Haab Zürih Şerhi sahife 410 No: 24, Hans Peter Sehmid Das Vor Kaufsrchte sahife 119-120, Oskar Allgauer Vorkaufs Rückkaufs und Kaufsrecht sahife 48 No: 6, Rossel - Medeni Kanun Şerhi Adalet Bakanlığı Tercümesi No: 1280 Ebül´üla Mardini kat mülkiyeti sahife 47, 48 gibi.

Bu müellifler zamanaşımının, şufa hakkının bir sukut sebebi olmadığını söylemektedirler. Ben zibatihi şufa hakkının zamanaşımına tabi olduğunu söyleyen başka müellif de bilmiyorum. Eğer arkadaşlarım biliyorlarsa söylesinler okur, istifade ederiz. Şu halde, bizatihi şufa hakkı zamanaşımına tabi değildir. Bunu kabul etmek lazımdır. Şufa hakkı zamanaşımına tabi olmayınca durum ne olacaktır? Bu hak ebedi olarak devam mı edecektir? İşte Medeni Kanun, zamanaşımının inşai hakların sükut sebebi olmadığını ve bunların istimallerinin ila nihaye devamındaki mahzurları nazara alarak bu hakların kullanılmalarını muayyen müddetlerle takyit etmiştir. Mesela gabinden mütevellit fesih hakkı Borçlar Kanunu madde yirmi bir, hata, hile ve ikraha müstenit akitlerin feshini istemek salahiyeti Borçlar Kanunu madde otuz bir, zinaya müstenit boşanma talebi, Medeni Kanun madde 129, ilah.. Muayyen müddetlerle takyit edilmiş bulunmaktadır. Bu maddelerde birinin ihlali halinde tatbik edilecek hüküm, Borçlar Kanununun 125 inci maddesindeki on yıllık zamanaşımı olmayıp, tayin olunan hususi müddetlerdir. Bunda tereddüt olunmayacağını ümit ederim. İnşai hükümlerin kullanılmasını muayyen müddetlerle takyit eden Kanun Vazu bir inşai hak olan şufa hakkının istimalini de böyle müddetle takyit etmiştir. Bahis mevzuu müddet, Medeni Kanunun 658 inci maddesinin son fıkrasındaki bir aylık ve on yıllık müddetlerden ibarettir.

Bu müddetler, mukaveleden mütevellit şufayı tanzim eden 658 inci maddede mevzu bulunmakla beraber, kanuni şufaya da şamil ve kabili tatbik müddetlerdir. Kanunumuzun mehazı olan İsviçre Code Civil´in esbabı mucibesinde izah olunduğu üzere, mukaveleden mütevellit şufanın tabii tanzim yeri Borçlar Kanunudur. Fakat bu hak, müşterek mülkiyet münasebetine sıkı sıkıya bağlı olduğu için Kanunu Medeni de tanzimi zaruri olan kanuni şufadan ayrılmamak istendiği içindir ki, kanuni şufanın yanı başında ve onunla birlikde Medeni Kanun da tanzim edilmiştir. Temlik hakkının bu iki takyidinin tabi olduğu hükümler 658 inci maddede taknin edilmiştir. Bu hükümler her iki hakka da şamil hükümlerdir. Kanun aynı hükümleri 659 uncu maddede tekrarlamamıştır. Böyle bir tekrara lüzum da yoktur. İsviçre Federal Mahkemesi kararlarından anladığımıza göre de 659 uncu maddede yer alan kanuni şufa hakkı, muhtevası şartları ve istimal tarzı itibariyle 658 inci maddeye tabidir.

Binaenaleyh maruzatımın hulasası şundan ibarettir: Kanuni şufa hakkı sair hususlarda olduğu gibi hakkın istimali müddeti bakımından da Medeni Kanunun 658 inci maddesine tabidir. Yani 658 inci maddenin son fıkrasındaki bir aylık ve on yıllık müddetler kanuni şufaya da tatbik olunur, kanuni şufa hakkı, hakkın kullanılmasından önce Borçlar Kanununun 125 inci maddesine tabi tutulamaz, hakkın kullanılmasından mütevellit şahsi mutalebe hakkı 125 inci maddeye tabi olur.

İcra ve İflas Dairesi Başkanı Aziz Yeger; Yargıtay Birinci Hukuk Dairesinin 8262 esas numaralı ve 20.9.1949 tarihli ve 4906 esas numaralı ve 22.12.1949 tarihli ilamları arasında kanuni şufada Medeni Kanunun 659 uncu maddesinin uygulanıp uygulanamayacağı hususunda içtihat ihtilafı vardır.

Medeni Kanunumuz bilindiği üzere iki türlü şufa hakkı kabul etmiştir. 1)Kanuni şufa hakkıdır. Bir gayrimenkulun hissedarlarının o gayrimenkulun diğer bir hissesini satın alan üçüncü şahıstan ödediği bedeli vererek satın alabilmeleri hakkıdır. (Madde 659). 2)Mukaveleden doğan şufa hakkıdır. Bir gayrimenkulde hissedar olmıyan bir yabancının satılan bir gayrimenkul hissesini tercihan satın alabilmesi hakkıdır (Madde 658).

Kanundan doğan şufa hakkı mülkiyetin kanuni bir takyididir. Tapu sicilline kayda hacet olmadan muteberdir. Bu nevi şufa hakkı bir gayrimenkulde hissedar olmakla doğar. (Madde 657) Mukaveleden doğan şüfa hakkı tapu sicilline şerh verilmiş olmadıkça müşteriye karşı dermeyan edilemez. Müşteri tapu sicilline istinat ile pürüzsüz olarak bu gayrimenkulu satın aldığını iddia edebilir. Bu nevi hakkın üçüncü şahıslara karşı dermeyanı ancak tapu sicilline kaydedilmiş olmakla caiz ve kabil olur.

Gerek kanundan ve gerek mukaveleden doğan şufa haklarını kullanma sırası satış ile gelir. 659 ve 658 inci maddelerin beyanları bu hususu gereği kadar açıklar.

Bu iki nevi şufa hakkının kullanma zamanına gelince; 658 inci madde mukaveleden doğan şufa hakkının kullanma zamanını açıkça bildirmiştir. Bu konuda ihtilaf yoktur. Kanuni şufa hakkının kullanma zamanı ise ihtilaf mevzuu olmuştur. Bu hakkın satıştan sonra her istenildiği zaman kullanılabilmesi elbette hatıra gelmez ve kabul olunamaz. Sebebi hakkında yüksek heyetin bildiklerini tekrara lüzum görmem. Kanuni şufa hakkını kullanmanın zaman ile takyidi gerekince; İlk olarak satışa ıttıladan itibaren dava hakkının sukutu müddeti nedir. Bunun halli icap eder. Bu müddet 658 inci maddenin son fıkrası uyarınca bir aydır. Sütün şerhlerde bu kısa müddeti görürüz. Daireler arasında bu müddette ihtilaf da olunmamıştır. Yüksek hey´etinizin en son ittihaz ettiği 20.6.1951 tarihli kararda da kanuni şufada dava hakkının satışa ıttıladan itibaren bir ay içinde kullanılması gerekeceği beyan edilmiştir. Bundan sonra dava açma müddetinin yukarı derecesi gelir. Bu dereceyi bir aylık müddetin alındığı madde fıkrasına istinat ile on sene olarak tayin etmek veya Borçlar Kanununun 125 inci maddesine uyarak bildirmek gerekir. Asıl ihtilaf edilen cihet buradadır. Kanuni şufada bir aylık ve on senelik müddetinin 658 inci maddenin son fıkrasına istinat olunarak kabulü lüzumunu bildiren eserler vardır. Hakikatta üzerinde ihtilaf olunmadığı veçhile kanuni şufada bir aylık hak düşürücü müddetin kabulünde 658 inci maddenin son fıkrasında ilk cümleye istinat olunurken bu hak düşürücü müddetin yukarı derecesinde fıkranın müteakip cümlesini terkin isabeti iddia olunamaz. Yalnız bu cümledeki (sicille şerh vermek) sözünün kanuni şufada nasıl bir anlama geleceğini açıklamak icap eder. Bu da gayrimenkul hissesinin satışı ile tapu sicilline geçecek kayt ve şerh suretinde imal ve tefsir olunabilir ve bu veçhile ihtilaf, 658 inci madde fıkrasına tevfık suretiyle giderilmiş bulunur.

Tahir Sebük; Bir arkadaşımız Borçlar Kanununun 125 inci maddesindeki müddetle Medeni Kanunun 658 inci maddesindeki müddetin zaman bakımından müsavi olduğunu, yani her ikisinin de on yıl olduğunu binaenaleyh bu iki müddetten birinin kanuni şufaya tatbiki ile ihtilafın hal olunacağını diğer bir arkadaşımız da 658 inci maddedeki bir ay ve on yıldan ibaret iki ayrı müddet olamayacağını on yıllık müddetin zamanaşımı olduğunu ifade buyurdular. Filhakika 125 inci maddedeki on yıllık zamanaşımı ile, 658 inci maddenin son fıkrasındaki on yıllık müddet zaman bakımından birbirine müsavidir. Fakat aralarında pek büyük fark mevcuttur. 125 inci maddedeki on senelik müddet (Zamanaşımı) dır. Halbuki, 658 inci maddenin son fıkrasındaki müddet (Sukutu hak müddeti) dir.

Zamanaşımı ile sukutu hak arasındaki fark aşikardır. Zaman aşımı bir defidir, dermeyan olunmadıkça resen nazara alınamaz. Halbuki, sukutu hak, dermeyan olunmasa dahi Hakim tarafından resen nazarı itibare alınır. Zamanaşımını, zamanaşımında kat´ ve tatil eden sebepler cari olur. Halbuki, (Sükutu hak müddetleri)inde zamanaşımını kat ve tatil eden sebepler cari olmaz. Bu itibarla bu iki müddeti birbirine karıştırmamak lazımdır.

Esasen bu iki müddet birbirinin aynı olsaydı kanunun 658 inci maddeye ayrıca müddet koymasının manası anlaşılamazdı. 658 inci maddedeki bir aylık ve on yıllık müddetlerden bir aylığın sükut hak ve on yıllığın zamanaşımı olduğu yolundaki mütalaayı da isabetli bulmuyorum. Her ikisi de sükut müddetidir. Biri ıttıladan itibaren başlıyan asgari bir müddet, diğeri ise hakkın tapu sicilline şerh verilmesinden itibaren başlıyan azami bir müddettir. Kanunumuzun sistemi böyledir. Yalnız 658 inci maddede değil diğer bir çok maddelerinde böyle kademeli müddetler koymuştur. Mesela Medeni Kanun madde 119 hata, hile ve tehdit altında evlenmede hak sahibinin fesih sebebine vukufundan itibaren altı ay ve her halde evlenmeden itibaren beş sene, 129 uncu madde, zinaya müstenit boşanmada boşanma sebebine ıttıladan itibaren altı ay ve her halde zinanın vukuundan itibaren beş sene gibi. Medeni Kanunun ve Borçlar Kanununun daha bir çok maddelerinde böyle kademeli müddetler mevcuttur. Binaenaleyh bir fıkra içindeki asgari ve azami iki müddetten birisini sükutu hak, diğerini zamanaşımı telakki etmeğe kanunun metni ve ruhu müsait değildir. Bu itibarla bundan evvelki maruzatım dairesinde Medeni Kanunun 658 inci maddesindeki on yıllık sükutu hak müddetinin kanuni şufaya tatbikinin daha doğru ve ihtiyaca uygun bulunduğu kanaatındayım.

Üçüncü Hukuk Dairesi Başkanı Sunuhi Arsan; Hadisede sukutu hak müddetleriyle zamanaşımı müddetlerinin yekdiğerine karıştırıldığını görüyorum. Bu iki müessesenin mahiyeti hakkında bir iki kelime söylemeği faydalı buluyorum:

Hukukda sükutu hak müddetleriyle müruruzaman müddetlerini bir birinden ayırmak lazımdır. Bu iki müessesenin hukuki mahiyetleri tamamen ayrıdır. Sükutu hak müddetleri hakkın unsurudur. Yani hak sukutu hak müddeti içinde istimal edilirse var olur. Aksi takdirde hak kendiliğinden yokluk ifade eder. Halbu ki, müruruzamanda hal böyle değildir. Zamanaşımı müddeti hakkın unsuru olmayıp yalnız davanın ıstımaına mani olur. Yani hak müruruzaman müddeti içinde istimal edilmese de mevcuttur. Müruruzaman müddetinin geçmesi hakkın yokluğunu istilzam etmez. Bu sebebledir ki, bu iki müessesenin tabi oldukları hükümler de yekdiğerinden farklıdır. Şöyle ki:

Evvel sükutu hak müddeti hakim tarafından resen nazara alındığı halde müruruzaman müddeti dermeyan edilmedikce nazara alınamaz.

Saniyen - Sükutu hak müddeti hiç bir sebeple katedilemediği halde müruruzaman müddetleri Borçlar Kanununda yazılı sebeplere binaen kat olunabilir.

Salisen - Sükutu hak müddetleri mukavele ile tadil olunabildiği halde müruruzaman müddetlerinin mukavele ile tadiline cevaz yoktur.

Rabian - Sükutu hak müddetinin geçmesi hakkın yokluğunu istilzam ettiğinden sükutu hak müddetine uğramış bir borcu ödeyen onu istirdat edebilir. Halbuki, müruruzamana uğramış bir borcu ödeyen onu istirdat edemez. Çünki, müruruzaman müddeti davanın istimaına mani olup hakkın yokluğunu gerektirmez.

Görülüyor ki; Bu iki müessese mahiyeten ve tabi oldukları hükümler itibariyle büsbütün farklıdırlar.

Mehmet Arıkan; Gerek akti ve gerekse kanuni şufa hakları mülkiyetin takyitleridir.

Akti şufa hakkı şahsi ve nisbi mahiyeti haiz bir haktır. Bu hakka ayni neticeler izafesi ancak tapu sicilline şerh verilmekle mümkündür. Tapuya şerh verilmekle şahsi mahiyetini kaybetmez.

Kanuni şufa hakkına gelince: Viland, Rosel bu hakkı intizari haklar grubuna dahil ayni bir hak telakki etmektedirler.

Haal ise bu hakkı gerek aktif ve gerekse pasif taraf için sübjektif aynı bir mahiyet arzeden şahsi bir hak telakki etmektedir. Yani ancak şayi hisse sebebiyle ve onunla birlikte mevcut bir hak.

Kanuni şufa hakkının sicille şerh verilmeksizin herkese karşı dermeyan edilebilmesi onun ayni karakteri galip bir hak olduğunu göstermektedir. Nitekim 20.6.1951 tarihli tevhidi içtihat kararında da kanuni şufa hakkı ayni bir hak olarak telakki ve mutalaa olunmuştur.

Bu böyle olunca kanuni şufa hakkından Borçlar Kanununun 125 inci maddesinde yazılı on senelik müruruzaman müddeti kanuni şufa hakkında da kabili tatbik midir?

Esat Arsebük Borçlar Hukuku nam eserinde Borçlar Kanununun 125 inci maddesi borç münasebetlerinden doğan alacaklarda cari olduğu ve Medeni Kanunun beşinci maddesi delaletiyle 125 inci maddesi hükmünün ayni haklara şümulü olmadığı mütalaasında bulunmakta ve bu noktai nazarını 1922 senesine ait Jurnal Des Tribunauv neşredilmiş olan bir Federal Mahkemesi kararına istinat ettirilmektedir.

Kanuni şufa hakkını şahsi bir hak olarak kabul etsek bile; Yine 125 inci maddenin tatbik kabiliyeti yoktur; Zira, 658 inci maddede mevzuu bahis akti şufa hakkı şahsi bir hak olduğu halde Vazu Kanun bu hakkı Borçlar Kanunundaki müruruzaman hükümlerine tabi tutmamış ve bu hak için bir ay ve on senelik sükutu hak müddetini kabul etmiştir. Medeni Kanunun esbabı mucibe mazbatasında, akdi şufa hakkının Borçlar Kanununda yer bulması icap ettiği kabul edilmekle beraber kanuni şufadan ayrılmaması için ayni haklar kısmına dercedildiği tasrih edilmektedir. Demek Vazu Kanun şahsi bir hak olan akti şufayı Borçlar Kanununu koymamış ve kanuni şufa hakkı ile birlikte tanzim için Medeni Kanunun ayni haklar kitabına almıştır.

Borçlar Kanununun 127 inci maddesinde mevzuu bahis müruruzaman müddeti tatil ve kat sebepleriyle uzayabilir. Halbu ki, şufa hakkı müşterek mülkü işletme bakımından hissedarlar arasında ihtilaflara yol açan gayri iktisadi bir müessese olduğundan Vazu Kanun kanuni şufa hakkı ile hissedarların taaddüdünü gidermek gayesini istihdaf etmektedir. Bu gaye dolayısıyledir ki, şufa hakları müruruzamana tabi tutulmamış, sükutu hak müddetlerine tabi tutulmuşlardır.

İsviçre Federal Mahkemesinin içtihadı Brodtbeck ve arkadaşları tarafından neşredilmiş olan Breudes Gerichts - Praxis Zum Civil Gesctg Buet nam kitapta bizim 659 uncu maddeye tekabül eden 682 inci maddesinde zikredilen Federal Mahkemesi kararında: 682 inci maddedeki, (yani bizim 659 uncu maddedeki) şufa hakkı muhtevası yani şartları ve istimal şekli itibariyle 681 inci maddeye göre (yani bizim 658 inci maddeye göre) tayin olunur denilmektedir.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun içtihadı: Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18.9.1930 gün ve 74/79 sayılı kararında ise kanuni şufa ile mukaveleden mütevellit şufa arasında müşterek illet mevcut bulunduğu cihetle mukaveleden mütevellit şufa için yazılı sukutu hak müddeti kanuni şufada da cereyan eder ve resen nazara alınır denilmektedir. Kanuni şufa hakkından bir aylık müddet için Medeni Kanunun 658 inci maddesinin tatbiki ve on senelik müddet için de Borçlar Kanununun 125 inci maddesinin tatbiki kıyasen tefsir kaidesine uygun düşmemektedir.

Bu sebeplere binaen; Akti şufa için Medeni Kanunun 658 inci maddesinde yazılı sükutu hak müddetlerinin kanuni şufaya teşmili mutalaasındayız.

Tahir Sebük; Bundan evvelki içtimada fikirler tebellür etmiş, münakaşa ettiğimiz mevzu da oldukça aydınlatılmıştı. Bu itibarla geçen defa söylemeği ihmal ettiğim bir iki meseleye temasla iktifa edecektim. Fakat benden evvel söz alan arkadaşımız Bay Mehmet Arıkan şufanın mahiyetine temas etti 7 Kasım 1951 tarihli resmi gazetede intişar eden 20.6.1951 tarih ve 13 esas ve 5 karar sayılı tevhidi içtihat kararında da şufanın ayni bir hak olduğunun ifade edilmiş olduğunu gördüm. Bu sebeple evvela bu noktaya temas etmek mecburiyetini hissediyorum, biz 16.5.1951 tarihli tevhidi içtihat kararı ile şufanın (İnşai hak) olduğunu kabul etmiştik. O zaman bu hakkın ayni hak olduğu iddia olunmuştu. 20.6.1951 tarihli tevhidi içtihat kararının müzakeresinde de şufanın mahiyeti münakaşa olunmamıştı. Buna rağmen kararda şufanın (ayni hak) olduğunun yazılmış bulunması hayretimi mucip oldu. Bir ay evvel (İnşai hak) denen şufa hakkı için bir ay sonra (Ayni hak) denmesi bu kurulun ilmi hüviyetiyle kabili telif olmaz. Evvelki tavsifimiz yanlış da olsa bundan dönemeyiz. Kaldı ki ilk tavsifin yanlışlığı ortaya atılarak münakaşa edilmiş ve bir karar verilmiş değildir. Benim bildiğime göre ayni haklar tahdididir. Muayyen adettedir. Dört tanedir. Mülkiyet, irtifak hakkı, gayrımenkul mükellefiyeti ve rehin hakkından ibarettir. Bunların dışında kanunumuzda bir ayni hak yoktur. İhdas da olunamaz. Şufa hakkı, hak sahibi bakımından bir inşai hak ve mükellef bakımından da gayrimenkul temlik salahiyetinin kanuni bir takyididir. Hakkın mahiyeti hakkındaki mülahazamı bu suretle bir kerre daha belirttikten sonra şimdi asıl meseleye geçiyorum. Medeni Kanunun 658 inci maddesindeki on yıllık müddetin 659 uncu maddeye tatbikinden iki büyük mahzurun ortaya çıkacağını arkadaşlarımız söylediler. Arkadaşlarımızın izahlarına göre bu mahzurlar şunlardır: (Medeni Kanunun 658 inci maddesindeki on yıllık müddet mukaveleden mütevellit şufayı tamamiyle sükut ettirir. Bu müddetin kanuni şufaya tatbiki kanuni şufa için de aynı neticeyi hasıl eder. Halbu ki, kanuni şufa hakkı müşterek mülkiyet münasebetinin devamı müddetince devam eder. Diğer tarafdan 658 inci maddedeki on yıllık müddet şufa hakkının tapu siciline şerh verildiği tarihten başlar. Halbu ki, kanuni şufa hakkının tapu siciline şerhi bahis mevzuu değildir. Şu halde bu müddet münhasıran mukaveleden mütevellit şufa için mevzu bir müddettir). Ben işaret olunan bu mahzurların varit olmadığı kanaatındayım. Medeni Kanunun 658 inci maddesindeki bir aylık ve on yıllık müddetlerin mukaveleden mütevellit şufayı tamamiyle sükut ettirdiği iddiası varit değildir. Kanunumuzun mehazı olan İsviçre Medeni Kanununun kanunumuzun 658 inci maddesine tekabül eden 1904 projesindeki (Yeni sahip) tabiri yerine son metinde (Her malik) tabirinin kullanılmış bulunması ve son metnin aynen kanunumuza alınması mukaveleden mütevellit şufanın müteaddit satışlarda her yeni malike karşı kullanılacağını ifade eder. Bir aylık müddet içinde hakkın kullanılmaması bizatihi mukaveleden mütevellit şufa hakkının sükutunu intaç etmeyip yalnız muayyen satışlara ait nisbi bir sükut hasıl eder. On yıllık müddet ise; bir himaye müddeti olması itibariyle bu müddet geçtikten sonra hakkın üçüncü şahıslara dermeyan imkan kalmaz.

On yıllık müddet için mevzuu bahis mahzuru ileri süren arkadaşlarımız bir aylık müddet için aynı mahzurdan bahsetmiyorlar. Eğer mahzur mevcut ise her iki müddet için de mevcuttur. Bu sebeble bir aylık müddetin de kanuni şufaya tatbik olunmaması lazımdır. Bu takdirde hak sahibi aylarca ve senelerce sonra hakkını kullanmak imkanını elde ederken böyle bir netice kanunun metnine olduğu kadar ruhuna da muhaliftir. Şu halde ileri sürülen mahzur bakımından bu iki müddeti tefrike imkan yoktur. Ve izah olunduğu üzere hakikatta bu mahzur mevcutta değildir. Mukaveleden mütevellit şufa hakkı (Mukavelede hakkın bir tek satışa münhasır olarak kullanılacağı tasrih edilip tapu siciline de böylece şerh verilmiş olmadıkça) bir tek satış da hakkın kullanılmaması halinde hak sükut etmez. Kanuni şufa hakkının bir tek satışda kullanılmaması halinde tamamiyle sükut edeceği yolundaki mülahaza ise asla varit olamaz. Kanuni şufa hakkının tamamiyle ıskatı ancak 657 inci maddede gösterilen şekilde bir tasarruf yapılmakla mümkün olur. Bir aylık ve on yıllık müddet için de hakkın kullanılmaması neticesinde vaki sukut yalnız ve yalnız kullanılmıyan satışa veya satışlara münhasırdır. Bizatihi kanuni şufa hakkı müşterek mülkiyet münasebetinin devamı müddetince devam eder.

On yıllık müddetin başlangıcına gelince; Filhakika 658 inci maddede on yıllık müddetin başlangıcı mukaveleden mütevellit şufanın tapu siciline şerh verildiği tarihtir. Mukaveleden mütevellit şufa taraflar arasında tahriri bir mukavele ile tesis olunan bir haktır. Bu hak Tapu sicilline şerh verilmediği müddetce yalnız taraflar arasında hüküm ifade eder. Bu hak ancak şerh sayesinde Tapu sicilline intikal eder ve yine şerh sayesinde üçüncü şahıslara karşı dermeyanı mümkün olur. Bu itibarla mukaveleden mütevellit şufada 10 yıllık himaye müddetinin şerh tarihinden başlaması mantıkidir. Kanuni şufada ise şerh bahis mevzuu değildir. Kanuni şufa şerhi kabil haklardan da değildir. Kanuni şufa hakkı bihükmi kanun üçüncü şahıslara karşı müessir olur. Ve bu müessir olma keyfiyeti meşfuun satışından itibaren tahakkuk eder. Şefi meşfuun satıldığı gün dahi hakkı kullanabilir. Binaenaleyh on yıllık müddetin kanuni şufaya tatbikine kanuni şufanın bu hususiyeti nazara alınarak müddetin başlangıcını satış tarihi olarak kabul etmek lazımdır. Bu suretle ortaya atılan mahzur da kalkmış olur. Aksi takdirde kanuni şufa hakkı zamanaşımına tabi olmayacağına göre on yıldan sonra da bu hakkın kullanılmasına müsaade edilmiş olur. Halbu ki, bu tefsir tarzı kanunumuzun maksadına ve ruhuna mugayirdir. Menfaatler vaziyeti de bu hakkın yıllarca sonra kullanılmamasını amirdir. Binaenaleyh bir aylık müddet gibi on yıllık müddetin de kanuni şufaya tatbiki lüzumunun kabuliyle büyük bir ihtiyaç karşılanmış ve tatbikatta ki istikrarsızlığa son verilmiş olacaktır.

İmran öktem; Müzakere mevzuumuz kanuni şufa davalarında Medeni Kanunun 658 inci maddesinin son fıkrasında yazılı on senelik sürenin nazara alınıp alınmayacağı hususudur. Alelumum şufa davalarında iki süre mevzuubahistir.

Biri satışa ıttıla tarihinden itibaren başlıyan bir aylık süre diğeri alelıtlak on senelik süredir.

658 inci maddenin son fıkrasında şefiin satışa ıttılaı gününden itibaren bir ay geçmekle şufa hakkının sakıt olacağı yazılıdır. Gerek mukaveleden doğan şufa davasında gerek kanundan doğan şufa davasında, a) şufa hakkı, b) Şefi, c) Satış, ç) Ittıla unsurları müşterektir. Vazu Kanun satışı ıttıladan itibaren bir ay içinde şufa hakkının kullanılmaması ile bu hakkın düşmesini kabul etmiştir. Bu suretle meşfu hissenin uzun bir müddet şufa davası tehdidi altında bırakmak istememiştir. İşbu illet de her iki çeşit şufa davalarında müşterektir. Bu itibarla kanuni şufaya ait 659 uncu maddenin tatbikinde 658 inci maddede yazılı bir aylık sürenin nazara alınması gerek illetteki iştirak ve gerek kanun hükmünün derpiş ettiği unsurlardaki ittihat bakımından lazım ve zaruridir. Bunda hiç bir tereddüt yoktur. Ancak bu tatbik illet ve maksattaki ve unsurlardaki ittihat dolayısiyledir. İllet ve unsurlarda bir fark olsaydı bunu böyle mutalaa etmezdik.

On senelik müddete gelince; Burada mesele değişir. Çünkü, 658 inci maddenin son fıkrasında (Sicille şerh verildiği tarihten itibaren) kaydı vardır. Mukaveleyi şufa hakkı ancak mukaveleden doğar. Mukavelenin herkese karşı dermeyan edilmesi için Tapuya şerh verilmesi lazımdır. İşte bu kanundaki (Şerh) tabiri şufa mukavelesinin tapuya şerhi hususuna matuftur. Kanuni şufada (Şerh) mevzuu bahis değildir. 657 inci maddeye göre kanuni şufa hakkı tapu sicilline kayda hacet olmaksızın muteberdir. İmdi; Kanun hükümlerinin bu esaslar dahilinde mütalaasında Vazu Kanunun on senelik müddeti kabul etmesi sebebi açıkça anlaşılmaktadır. Şöyle ki; Vazu Kanunun mukaveleden mütevellit şufa hakkının ila nihaye devamını kabul etmek istememiş onu bir müddet ile takyit etmek istemiştir. Taraflar mukavele ile gayrimenkulün şufa hakkı ile mukayyet olacağı süreyi serbestçe tayin edebilirler. Bu müddet on seneden az ise mesele yoktur. Mesela; 5 senelik bir müddet ile takyit etmişlerdir. İşte bu beş sene içindir. O gayrimenkul ahara satılırsa şefi bu mukaveleye istinatla müşteri aleyhine (Satışa ıttıladan bir ay içinde kaydı mahfuz olarak) şufa hakkını kullanabilir. Gayrimenkul beş sene geçtikten sonra ahara satılırsa artık şufa hakkı yoktur. Mukavelede tayin olunan müddet sona erince o gayrimenkul üzerindeki şufa hakkı sona erer. Gayrimenkul bu takyitten kurtulur. Fakat taraflar mukavele müddetini on seneden fazla olarak tayin etmişlerse işte burada Vazu Kanun işe müdahale ediyor. Mukavelede yazılı müddet ne olursa olsun mukavelenin tapuya şerh verildiği tarihten itibaren on sene geçmekle şufa hakkının yine sakıt olacağını emrediyor.

Şerh tarihinden itibaren on sene geçmekle şufa hakkı sönüyor. Ortadan kalkıyor. Yani yok oluyor demek. İşbu on senelik müddet şufa hakkını yok eden, söndüren bir müddettir. Kanunun bir hükmü ancak bir manada tefsir edilebilir. Bir hadisede ona başka bir mana vermek diğer bir hadisede başka bir mana vermek tefsir kaideleriyle telif edilemez. Kanunun manası ya şudur, ya budur, hem şudur, hem budur olamaz.

Şimdi yukarıdaki mülahazalar göz önünde tutularak 658 inci maddenin son fıkrasındaki on senelik süreye ait hükmü manalandıralım.

Şufa mukavelesi tapuya şerh verildiği tarihten itibaren on sene geçmiş ise artık şufa hakkı sönmüştür. Bu hak kalmamıştır.

Kanuni şufaya gelince; Hissedarlık sıfatını mevcut kaldıkca aradan ne kadar bir zaman geçerse geçsin şufa hakkı mevcuttur. (A) ile (B) nin hissedar oldukları gayrimenkuldeki (A) hissesi beş sene, on sene, yirmi sene sonra da (C) ye satılsa (B) nin şufa hakkı mevcuttur. (A) beş sene sonra şayi hissesini (C) ye satmış fakat (B) şufa hakkını kullanmamış, (C) de aynı hisseyi onbeş sene sonra (D) ye satmış (B) yine şufa hakkı kullanmamış olabilir. Fakat (D) onbeş sene sonra bu hisseyi (E) ye sattığı zaman (B) şufa hakkını (E) ye karşı kullanabilir. Ona (hissedarlık sıfatı doğduktan itibaren otuzbeş sene geçmiştir. Artık senin şufa hakkın kalmamıştır) diyemeyiz. Kanuni şufa hakkının mahiyeti ve hükmü böyle olunca 658 inci maddenin son fıkrasındaki on senelik süreye ait hükmü yukarıda tesbit ettiğimiz manada kanuni şufa hakkına tatbik etmeğe imkan yoktur. O zaman ya; Kanuni şufayı hissedarlık sıfatının doğumu tarihinden itibaren on sene geçmekle ortadan kaldıracağız ki, bu katiyyen doğru olamaz. Veya: Kanun hükmünü kanuni şurada başka manada tatbik edeceğiz. Diyeceğiz ki; Şerhden maksat satışın tapuya tescilidir. Satış tarihinden itibaren on sene geçmekle o satış akdinde müşteri mevkiinde bulunan şahsa karşı kanuni şufa hakkını kullanma yetkisi kalmamıştır. Amma bundan sonra yeni bir satış olursa hissedar yine şufa hakkını kullanacaktır. On sene geçmekle kanuni şufa hakkı tamamen yok olmuş değildir. Fakat o satış dolayısiyle bu hak kullanılmayacaktır. Eğer kanun hükmünü bu şekilde tefsir edersek bu tefsir şeklini mukaveleden mütevellit şufaya tatbik etmeğe imkan olmaz. O zaman orada da (Mukaveleden mütevellit şufa ilk satış için kullanılamaz amma sonraki bir satış için kullanılabilir.) demek lazım gelecektir. Bu ise mukaveleden mütevellit şufa hakkının mahiyeti ile kabili telif değildir. Kanun hükmünü birbirine mütebayin bir şekilde başka başka tefsir etmeğe her iki çeşit şufa hakkının mahiyeti bakımından imkan olmayınca bunun en doğru şekildeki tefsiri üzerinde durmak zarureti kendiliğinden meydana çıkar. O da, birinci tefsir tarzıdır. Yani : a) on senelik müddet şufa hakkını tamamen yok eden, söndüren bir müddettir, b) Tapuya şerh verildiği tarihten başlar. Binaenaleyh tapuya şerh mevzuubahis edilebilen mukavelevi şufaya uygulanabilir. c) Vazu Kanun mukaveleden mütevellit şufa hakkının ilanihaye devam etmesini istememiştir. Onu azami bir müddet ile takyit etmiştir. Bu müddetin geçmesiyle gayrimenkulün şufa takyidinden kurtulmasını istemiştir.

Maddeyi böylece tefsir edince; Kanuni şufaya tatbik için ne illet bakımından ne de unsurları bakımından imkan bulunmadığı ortaya çıkar. İllet bakımından tatbik edilemez. Çünkü kanunun maksadı mukavelevi şufa hakkını on sene geçmekle söndürmektir. Halbuki, kanuni şufa hakkı (Hissedarlık sıfatı devam ettiği müddetçe) böyle bir müddetin geçmesiyle sönebilecek haklardan değildir.

Unsurları bakımından tatbik edilemez. Çünkü, kanuni şufada (Tapuya şerh) bahis mevzuu değildir.

Buna göre kanuni şufada 658 inci maddenin son fıkrasındaki on senelik müddetin nazara alınmasına imkan yoktur.

Şufa davası da bir ifa davasıdır. Her ifa davası gibi Borçlar Kanununun umumi hükümleri dairesinde on senelik zamanaşımına tabidir. Bu itibarla burada ancak Borçlar Kanununun 125 inci maddesi hükmü uygulanmak lazım gelir.

Nuri Ülgenalp; Mülkiyet hakkının takyitlerinden biri olan şufa; Medeni Kanunumuzun 658 ve 659 uncu maddeleriyle mukaveleden mütevellit şufa hakkı, ve kanuni Şufa hakkı diye iki neve ayrılarak tanzim edilmiştir. Her iki şufa hakkının mahiyetleri birdir. Şufa hakkının inşai bir hak olduğu da, ekseri müelliflerin reyleri tercih olunarak bundan evvelki içtihadı birleştirme kararı ile kabul edilmiştir.

Mukaveleden mütevellit şufa hakkı tamamen şahsi bir hak olup sicille şerh verilmesi halinde üçüncü şahıslara karşı dermeyan olunabilmesi bakımından aynı bir netice tevlit eder. Kanuni şufa ile olan illiyet münasebeti yönündendir ki, her ikisi aynı fasılda tanzim olunmuştur. Tapu sicilline şerh verilen mukaveleden mütevellit şufa hakkının ne müddet zarfında, ne gibi şartlar dairesinde her hangi bir malike karşı dermeyan olunabileceği; Sicilde şart gösterilmemiş ise; Gayrimenkulün müddeaaleyhe satışındaki şarta itibar olunacağı; Meşfu satıldıkta bayiin de keyfiyeti şefie haber vermeğe mecbur olduğu; Şefiin şufa hakkını ne zaman istimal edeceği; Şufa hakkının sukutuda mütedair hükümler 658 inci madde ile tanzim edilmiş ve 659 uncu maddede yalnız kanuni şufa hakkından bahsedilmiştir. İlliyet münasebeti dolayısiyledir ki, bütün şarihlerin de kabul ettiği veçhile, mukaveleden mütevellit şufa hakkına ait hükümler, kıyasen, kanuni şufada dahi tatbik olunmaktadır. Bu meyanda, 658 inci maddenin son fıkrasındaki; "Şefiin bey´e ıttılaı gününden itibaren bir ay geçmekle şufa hakkının sükut edeceğine" müteallik hüküm, kıyasen kanuni şufa hakkının istimalinde dahi tatbik olunmaktadır. Müelliflerin ittifakla reyi, mahkemelerin müstekar içtihadı da bu merkezdedir.

Filhakika 658 inci maddenin son fıkrasında : "Şefiin beye ıttılaı gününden itibaren bir ay ve her halde sicille şerh verildiği tarihten itibaren on sene geçmekle şufa hakkının sakıt olacağı yazılıdır. Zatı hakkın sukutuna müteallik olan bu hüküm, dava hakkını da şamildir. Bu fıkrada yazılı müddetlerin geçmesiyle zatı hak sakıt olunca onda mündemiç olan istimal, dava hakkı da sakıt olur.

658 inci maddenin son fıkrasındaki bir aylık sükutu hak müddeti kanuni şufada, şufa hakkının istimali, dava hakkı bakımından kıyasen tatbik edilmektedir. Zira, kanuni şufa hakkının sükutu sebepleri 657 inci maddede de gösterilmiştir. Mezkur maddeye göre kanuni şufa hakkı, ancak resmi bir senetle ve tapu sicilline kayıt ile iktifa olunur. Şayi hissenin satılması halinde, diğer hissedar beye ıttılaı tarihinden itibaren bir ay içinde şufa hakkını kullanmazsa satın alana karşı dava hakkı sakıt olur. Hissedarlığı devam ettiği müddetçe kanuni şufa hakkı da baki kalır. Bu sebepledir ki, aynı hisse yeni malik tarafından bir başkasına satıldığı takdirde ikinci satın alana karşı, satışa ıttılaı tarihinden itibaren bir ay içinde şufa hakkını istimal edebilir.

658 inci maddenin son fıkrasındaki on senelik sükutu hak müddetinin kanuni şufaya tatbikine gelince; Bu hükmün de bir aylık müddete ait hüküm gibi, her iki şufa hakkı arasındaki illiyet münasebeti dolayısiyle, kıyasen, kanuni şufaya da tatbik caiz olduğu ve hissedarların menfaatlerine uygun bulunduğu kanaatındayım.

Her ne kadar 658 inci maddenin son fıkrasında, sicille şerh verildiği kaydı mevcut olup bu kaydın, mezkur hükmünde kanuni şufaya tatbikine mani olduğu iddia edilmekte ise de; Sözü geçen kayıt, ihtirazi bir kayıt olmayıp Medeni Kanunun 919 uncu maddesine mütenazır olarak konulmuş bir kayıttır.

Zira; Şahsi bir hak olan mukaveleden mütevellit şufa hakkının üçüncü şahıslara karşı dermeyanı için 919 uncu madde mucibince sicille şerh verilmesi lazımdır.

On senelik müddetin sükutu hak müddeti olması da, kanuni şufada, hakkı istimal, hakkı dava bakımından tatbikine mani teşkil etmez. Çünkü, bir aylık müddet de sukutu hak müddetidir ve zatı hakkı düşürür. Mezkur müddeti hakkı dava bakımından kanuni şufada kıyasen tatbik etmekteyiz.

Kanuni şufa hakkının istimalinde, Medeni Kanunun beşinci maddesi delaletiyle Borçlar Kanununun umumi müruruzamana ait 125 inci maddesi hükmünün kıyasen tatbiki ise, ayni hakkın istimalinin, sükutu hak ve müruruzaman müddetleri gibi hukuki mahiyetleri tamamen ayrı iki müddete tabi tutulması gibi mütenakız bir neticenin doğmasına sebep olur ki; bu, tefsir ve hukuk kaidelerine tamamen aykırı olur.

Zira, hiç bir hakkın istimal, dava hakkı, aynı zamanda sükutu hak ve müruruzamana tabi tutulmuş değildir ve tutulamaz.

Netice; 658 inci maddenin son fıkrasındaki, "sicille şerh verildiği tarihten itibaren on sene geçmekle şufa hakkının sakıt olacağına müteallik hükmünün, kıyasen şayi hissenin satıldığı tarihten itibaren on sene geçmekle dava hakkı sakıt olur" şeklinde kanuni şufada da tatbik olunabileceği kanaatındayım. Maruzatım bundan ibarettir. Demeleriyle: Sonuçta;

Yargıtay Birinci Hukuk Dairesinin 20.9.1949 tarihli ilamında, meşfu hisselerin satın alındığı 926 ve 927 tarihlerinden dava tarihine kadar Medeni Kanunun 658 inci maddesinde yazılı olan on yıllık hak düşürücü müddetin geçtiği ve hak düşürücü müddetlere, zamanaşımının katına müteallik olan Borçlar Kanununun 132 inci maddesinin tatbik kabiliyeti bulunmadığı tasrih edilerek Asliye Mahkemesi ilamı onanmıştır.

22.12.1949 tarihli ilamda ise; Medeni Kanunun 658 inci maddesi hükümlerinin kabil olduğu nisbette 659 uncu maddede yer alan kanuni şufaya tatbik olunup, kanuni şufada, şufa mukavelesi ve şerh bahis konusu olamayacağından 658 inci maddenin son fıkrası hükmünün 659 uncu maddeye tatbikinin imkansız bulunduğu belirtilerek asliye ilamı bozulmuştur.

Yargıtay Birinci Hukuk Dairesinin her iki ilamı kanuni şufaya mütealliktir. 20.9.1949 tarihli ilamla, Medeni Kanunun 658 inci maddesindeki on yıllık hak düşürücü müddetin mürur ettiği tasrih olunarak asliye ilamı onanmakla, mukaveleden mütevellit şufa için mevzu olan 658 inci maddenin son fıkrasındaki müddet 659 uncu maddedeki kanuni şufaya da teşmil edilmiştir. 22.12.1949 tarihli ilamda ise 658 inci maddenin son fıkrası hükmünün 659 uncu maddeye tatbik olunamayacağı ifade olunmakla birinci ilamda yazılı olan içtihada tamamiyle zıt bir içtihat tesis olunmuştur. Tevhidi İçtihat Genel Kurulundan bu iki zıt içtihat ihtilafının halli istenmesine göre kurulun tetkikine arzedilen mesele; Medeni Kanunun 658 inci maddesinin son fıkrasındaki müddetin 659 uncu maddeye tatbik olunabilip olunamayacağı hususuna müteallik bulunmaktadır. Fakat bir kısım genel kurul üyeleri tarafından kanuni şufa hakkının Borçlar Kanununun 125 inci maddesindeki on yıllık dava müruru zamanına tabi olduğu kanaatı izhar olunarak iki mübayin ilam arasındaki içtihat ihtilafının halli sırasında bu meselenin de halli istenmiş olduğundan önce bu hususun müzakeresine zaruret hasıl olmuş ve yapılan müzakere de; Genel Kurulun vazifesi sadece birbirine muhalif kararlardan birinde isabet olup olmadığını tayinden ibaret olmayıp, her iki kararda isabet mevcut olmadığı takdirde, en doğru noktai nazarı tayin ve tesbit etmek yetkisini de haiz bulunduğu cihetle, kanuni şufada Borçlar Kanununun 125 inci maddesi hükmünün tatbik edilmesi iktiza ettiği yolundaki mutalaanın da müzakere mevzuu edilmesine ekseriyetle karar verildikten, sonra esas meselenin müzakeresine geçilmiştir.

Yapılan müzakere ve münakaşalarda, bir kısım Genel Kurul Üyeleri tarafından; Medeni Kanunun 658 inci maddesinin son fıkrasında; (Şefiin beye ıttılaı gününden itibaren bir ay ve her hale sicille şerh verildiği tarihinden itibaren on sene geçmekle şufa hakkı sakıt olur) denilmiş olmasına göre, şefiin beye ıttılaı tarihinden itibaren başlıyan bir aylık müddet, kanuni şufaya tatbik olunursa da, on yıllık müddet, mukaveleden mütevellit şufa hakkının tamamiyle sükutunu intac eden bir müddet olması itibariyle aynı müddetin kanuni şufaya tatbikinin, müşterek mülkiyet münasebetini devamı müddetince devamı zaruri olan kanuni şufa hakkının da tamamiyle sükutunu intac etmesi ve bu müddetin başlangıcı hakkın taptu sicilline şerh verildiği tarih olup kanuni şufada şerh bahis mevzuu olmadığından bu müddetin kanuni şufaya tatbikinde bir başlangıç bulunamaması sebeplerinden dolayı on yıllık müddetin kanuni şufaya tatbik olunamayacağı, ve Medeni Kanunun beşinici maddesi delaletiyle Borçlar Kanununun 125 inci maddesi medeni hukuka da şamil olduğundan kanuni şufa hakkının Borçlar Kanununun 125 inci maddesine tabi bulunduğu kanaati izhar edilmiştir.

Çoğunluk tarafından bu noktai nazar isabetli görülmemiştir. Filhakıka 16.5.1951 tarih ve 19/6 esas ve 3 karar sayılı tevhidi içtihat kararıyla da teyit olunduğu üzere şufa hakkı inşai bir haktır. Bu itibarla alacak hakkından tamamiyle farklıdır. Alacak hakkı muayyen bir veya müteaddit şahıslardan bir edayı talep etmek salahiyetini tazammun eder. Halbuki, inşai hak, muayyen bir hukuki münasebeti, ihdas, tebdil veya ilga hususunda hak sahibine tanınan bir salahiyettir. Hak sahibinin bu salahiyeti istimaline müteallik bir taraflı irade beyanı muhataba vasıl olmakla bir hukuki münasebet, bir hukuki rabıta hasıl olur. Bu suretle teessüs eden hukuki münasebet ve rabıtadan bir takım hak ve borçlar doğar, şufa hakkının istimali şefi ile, meşfuunaleyh arasında muhtevası ve şartları esas itibariyle ilk satış aktinin aynı olan bir satış münasebetine vücut verir. İşte Borçlar Kanununun 125 inci maddesinde yazılı olan zamanaşımı, bu satış münasebetinden doğan alacak ve borçlar hakında bahis mevzuu olur. Bizzat şufa hakkı, izah olunan mahiyetine nazaran Borçlar Kanununun 125 inci maddesine tabi tutulamaz.

Kanun, umumiyetle inşai hakların istimalini muayyen müddetlerle takyit etmiştir. Nitekim gabinden mütevellit fesih hakkı (Borçlar Kanunu madde 21), Aile hukukunda zinaya müstenit boşanma talebi (Medeni Kanun madde - 129), muayyen müddetlerle takyit olunmuştur. İnşai bir hak olan mukaveleden mütevellit şufa hakkının da böyle bir müddetle takyit olunduğu görülmektedir (Medeni Kanun madde 658). Binaenaleyh mahiyeti aynı olan kanuni şufa hakkının da aynı müddetle takyidi zaruri ve tabii bir netice sayılmalıdır.

Medeni Kanunun 657 inci maddesinde umumiyetle (Gayri menkul mülkiyetinin takyitleri) nden, 658 ve 659 uncu maddelerinde de hasren (Temlik hakkının takyitler) inden ikisinden yani mukaveleden mütevellit şufa ile, kanuni şufadan bahsedilmiştir. Kanunun bu tanzim tarzı, temlik hakkının birer takyidi olmaları bakımından bu iki hak arasında bu tefrik yapmadığını göstermektedir. Filhakıka her ikisi de temlik hakkının birer takyidi olup aralarındaki yegane fark birincisinin menbaının mukavele, ikincisinin membaının kanun olmasından ibarettir. Bu sebepledir ki, mukaveleden mütevellit şufa, tabii tanzim yeri olan Borçlar Kanununa alınmamış, müşterek mülkiyet münasebetine sıkı sıkıya bağlı bulunduğu için Medeni Kanunda tanzimi zaruri bulunan kanuni şufa ile birlikte tanzim edilmiş ve her ikisine şamil olmak üzere müşterek hükümler vazedilmiştir. Bu müşterek hükümler 658 inci maddeye dercedilmiş ve ikinci bir tahrirden içtinap maksadiyle 659 uncu maddede tekrar edilmemiştir. Binaenaleyh 658 inci maddedeki hükümlerin kaffesi 659 uncu maddeye tatbiki gereken hükümlerdir. Esasen bu hükümlerden, şufa hakkının kullanılması da satış şartlarına itibar olunması lüzumuna, bayiin ihbar mükellefiyetine, hakkın, şefiin beye ıttılaı tarihinden itibaren bir ay içinde kullanılması gerekdiğine taalluk eden hükümlerin 659 uncu maddeye de şamil olduğunda tereddüt edilmemekte ve bu hükümler kanuni şufaya tatbik edilegelmekte ve bu hususta bir güna ihtilafı nazar hasıl olmamış bulunmaktadır. İhtilaf, on yıllık müddetin kanuni şufaya tatbik olunup olunmayacağı hususundan ileri gelmektedir. Ekalliyetin yukarıda izah olunan telakkisine göre bu müddetin kanuni şufaya tatbikinde iki mahzur mevcuttur. Bunlardan birisi; on yıllık müddet, mukabeleden mütevellit şufanın tamamiyle ziyaını intaç eden bir müddet olması itibariyle aynı müddetin kanuni şufaya tatbikinde, müşterek mülkiyet münasebetinin devamı müddetince devam etmesi zaruri olan kanuni şufa hakkının tamamiyle sukut edeceği yolundaki mahzurdur. On yıllık müddet için bu mahzurun dermeyan edilmesine rağmen bir aylık müddetin kanuni şufaya tatbiki lüzumu kabul olunmaktadır. Halbulki, mukaveleden mütevellit şufanın bir tek satış için tesis olunup tapu siciline de bu yolda şerh verilmesi halinde bir aylık müddet dahi mukaveleden mütevellit şufanın tamamiyle ziyaını intaç eder. Bu bakımdan bu iki müddeti tefrike imkan yoktur. Bahis mevzuu mahzur her iki müddet için kabul veya reddolunmalıdır. Tasavvur olunan mahzurun mevcudiyeti kabul olunduğunda on yıllık müddet gibi bir aylık müddetin de kanuni şufaya tatbik olunmaması icap eder ki, bu takdirde şefiin, beye ıttılaı tarihinden aylarca ve senelerce sonra hakkını dermeyan etmesi imkan dahiline sokulmuş olur. Halbuki, böyle bir netice kanunun sarih metnine olduğu kadar ruhuna da muhaliftir. Kaldı ki, tasavvur olunan mahzur hakikatta mevcut değildir. Zira, kanuni şufa hakkının gerek bir aylık, gerekse on yıllık müddet içinde kullanılmaması bizatihi şufa hakkının mutlak surette sukutunu intaç etmeyip ancak muayyen satışa veya satışlara ait bir sukut hasıl eder. Medeni Kanunun 657 inci maddesindeki şekle uygun bir tasarruf yapılmadıkça bizatihi kanuni şufa hakkının tamamiyle sukutu bahis mevzuu olmaz. Bu sebepten on yıllık müddetin kanuni şufaya tatbikinde hakkın tamamiyle sukut edeceği mülahazası kanuna uymamaktadır.

On yıllık müddetin başlangıcı bakımından ileri sürülen mahzura gelince; Mukaveleden mütevellit şufa hakkı, tahriri bir mukaveleye istinat eden ve şerh verilmediği müddetçe yalnız akitler arasında hüküm ifade eden bir haktır. Bu hak, ancak şerh sayesinde tapu sicilline intikal eder ve üçüncü şahıslara karşı şerh tarihinden itibaren dermeyanı mümkün olur. Bu itibarla, mukaveleden mütevellit şufada, şufa mukavelesinin tapu sicilline şerh verildiği tarih, on yıllık müddetin başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Halbuki, kanuni şufa hakkı, müşterek mülkiyet münasebetinin teessüsüyle beraber vücut bulan temlik hakkının kanuni bir takyidi olması itibariyle Medeni Kanunun 657 inci maddesi gereğince ayrıca Tapu sicilline kayda hacet olmaksızın muteberdir. 659 uncu madde mucibince de üçüncü şahıslara karşı dermeyanı mümkün bir haktır. Bu suretle kanuni şufada, şerh yerine kanunun hükmü kaim olmakta ve bu hüküm sebebiyle meşfuun satışı tarihinden itibaren hak, üçüncü şahıslara karşı dermeyan olunabilmektedir. Bu itibarla 658 inci maddedeki on yıllık müddetin 659 uncu maddeye tatbikinde başlangıç, Tapu sicilline şerh bahis mevzuu olamayacağından meşfuun satışı tarihi olmak icap eder. Binaenaleyh başlangıç hakkında ileri sürülen mahzur da isabetli görülmemekte, aksine olarak, yukarıda belirtildiği veçhile, mukaveleden mütevellit şufa ile, kanuni şufa arasındaki hukuki mahiyet ayniyeti ve menfaatler vaziyeti bu müddetin 659 uncu maddeye tatbikini icap ettirmektedir.

Netice; Yukarıda izah olunan sebeplere binaen; Medeni Kanunun 658 inci maddesinin son fıkrasındaki bir aylık müddet gibi, on yıllık müddetin de kanuni şufaya tatbiki gerektiğine ve on yıllık müddetin kanuni şufaya tatbikinde başlangıcın meşfuun satışı tarihi olması iktiza ettiğine, kanuni şufa hakkının kullanılmasından önce Borçlar Kanununun 125 inci maddesinin tatbiki bahis mevzuu olmayıp zamanaşımının hakkın kullanılması neticesinde tahassül eden ve mülkiyetin devrini istemekten ibaret bulunan şahsi mutalebe hakkı bakımından bahis mevzuu olduğuna ilk toplantıda üçte iki çoğunluk olmadığından ikinci toplantıda mevcudun üçte ikisini geçen çoğunlukla 26.12.1951 tarihinde karar verildi.

İçt. Bir. K. 26.12.1951 T. E:1951/1, K:1951/6

 


ÖNALIM [ŞUFA] DAVASINDA ÖNALIMCININ, [ŞEFİNİN] YARGICIN BELİRTTİĞİ UYGUN SÜRE İÇİNDE SATIŞ BEDELİNİ VE SATIŞ GİDERLERİNİ DEPO ETMESİ GEREKLİ OLUP SATIŞ BEDELİ VE SATIŞ GİDERLERİ DEPO EDİLİLİKTEN SONRA YARGICIN KÜTÜĞÜN DÜZELTİLMESİNE KARAR VEREBİLECEĞİ-

IBK. 20.06.1951 T. E: 13, K: 5

DAVA : Kanuni şufa sebebiyle tapu kaydının şefi adına düzeltilmesi davasında meşfu hisse bedelinin şefiden tahsili şekli hakkında Yargıtay Birinci Hukuk Dairesinin 28.11.1938 Tarih ve 712/2066, 13.4.1943 Tarih ve 2239/1106, 17.1.1949 Tarih ve 9734/902 sayılı kararlarını havi ilamları arasındaki içtihat uyuşmazlığının mevcudiyeti Adalet Bakanlığının 4.5.1944 Tarih ve kırk üç sayılı yazısı ile bildirilmesi mebni Uyuşmazlık konusunu teşkil eden ilam örnekleri çoğaltılarak dağıtılmış ve 6.6.1951 tarihine rastlıyan Çarşamba günü saat 9,30 da müzakerenin başlıyacağı genel kurul üyelerine bildirimişti.

KARAR : Bugün toplanan kurula altmışbir zatın iştirak ettiği görülüp müzakere nisabı tahakkuk ettikten sonra Birinci Başkan Fevzi Bozer´in Başkanlığında müzakereye başlanarak uyuşmazlık konusu kağıtlar okunduktan ve olayın özeti anlatıldıktan sonra söz alan;

Beşinci Hukuk Dairesi Başkanı Y.K. Arşlansan; Anlaşmazlık konusu; Şufa bedeli kanuni harç ve sair giderleriyle ödendiği takdirde meşfu hisse kaydının şefi adına düzeltilmesi suretinde şarta taliken mi? Yoksa şufa bedelinin kanuni harç ve sair giderleriyle birlikte şefiden tahsiline ve meşfu hisse kaydının şefi adına düzeltilmesi suretinde kesin olarak mı karar verilmek gerekdiği hususundaki Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi kararları arasındaki içtihat ayrılığıdır.

Şufa bedelinin dava ve hükümden evvel depo edilip edilmeyeceği hakkında kararlar arasında bir anlaşmazlık olmadığı gibi gayrimenkul işlerine bakan diğer dairelerin kararları arasında da bu mahiyetde bir uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Temyiz Teşkilatı hakkındaki kanunun sekizinci maddesinde Temyiz Mahkemesinin iki dairesi veya bir dairenin kararları arasında aynı meselede tezat ve mübayenet görüldüğü ve takarrür etmiş bir içtihadın tebdiline ihtiyaç hasıl olduğu takdirde Birinci Başkanlık, Başmüddeiumumilik ve ilgili dairelerin sevkile yahut resen vaziyet edileceği yazılı olmasına göre içtihadı birleştirme yoluyle yüksek kurulunuzda bir iş müzakere olunabilmek için iki karar arasında aynı meselede tezat ve mübayenet bulunmak veya takarrür etmiş bir içtihadın değiştirilmesine ihtiyaç bulunmak gerektir. Halbuki uyuşmazlık konusu kararlar arasında da bu hususda bir tezat ve mübayenet ve değiştirilmesi gereken takarrür etmiş bir içtihat olmadığı gibi yüksek kurulunuzun resen vaziyet etmesini gerektirir bir sebep de yoktur. Bu mülahazaya binaen şufa bedelinin dava ve hükümden evvel depo edilmesi lazımgelip gelmiyeceği hususu müzakere konusu olmamak icap eder.

Temyiz Teşkilatı Kanununun sekizinci maddesine dayanan maruzatım yüksek kurulca kabule iktiran etmediği surette, şefi tarafından şufa hakkı kullanıldığı takdirde iki taraf vecibelerini aynı zamanda yerine getirmek gerekli bulunmasına göre dairemizce kanun hükümlerine uygun surette satış bedelinin kanuni harç ve giderleriyle birlikte ödenmesi karşılığında veya ödenmesine mukarin meşfu hisse kaydının şefi adına düzeltilmesi suretinde kesin olarak karar verilmek içtihat olunarak şarta taliken verilen kararlar Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun değişen 438 inci maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak düzeltilmektedir.

Umumi hükümlere göre şufa bedelinin dava ve hükümden evvel mahkeme veznesine depo edilmesi hakkında şufaya müteallik mevzuatta doldurulması gereken bir boşluk var mıdır?

Kazai tefsir; Muayyen bir hadisede kanunun veya bir hukuk kaidesinin tabir ve ibaresinin hakiki maksat ve iradesini tayin eder. Kazai tefsir yoluna gidilebilmek için hakiki maksat ve iradenin araştırılmasına lüzum hasıl olan bir kanun hükmü veya bir hukuk kaidesi bulunmak gerektir. Yeni hüküm mahiyetini alacak haller kazai tefsir mevzuu değil ancak tesis mevzuu olur ki, teşrii kuvvetin yetkisi cümlesinden olan yeni bir hüküm tesisi de yüksek kurulunuzun yetkisi dışındadır.

Mevzuatımızda şufa bedelinin dava ve hükümden evvel depo edilmesi yolunda kazai tefsir yoliyle doldurulmasına cevaz bulunan bir boşluk bulunmadığı gibi Borçlar Kanununun dayanılan seksenbir, 182 inci maddelerinden de dava halinde şufa bedelinin dava ve hükümden evvel depo edileceği yolunda bir mana da çıkarılamaz. Gerçi karşılıklı taahhütleri havi akitlerde bir taraf vecibesini yapmadıkca aktin yerine getirilmesi diğer taraftan isteyemeyeceği esas hükümde olmasına göre şefi şufa bedelini kanuni harç ve giderleriyle birlikte ödemedikce kaydın düzeltilmesi için tapuda takrir vermesini yeni maliktan isteyemez. Fakat takrir vermemek suretiyle mütemerrit bir duruma giren yeni malik aleyhine şefi tarafından dava açılması halinde şefii dava ve hükümden evvel şufa bedelini depo etmeğe mecbur tutmak dava hakkını tahdit eden bir mükellefiyet tahmil eder ki, kanunun kendisine tanıdığı hakkın kullanılmasına imkan bırakmaz. Esasen hissesi yeterli teminat olan şefiin şufa hakkı hükmen gerçekleşmeden yıllarca devam edebilecek bir davadan dolayı şufa bedelini temin ve mahkemeye depo etmeğe mecbur kalması mali durumunu sarsar. Yıllarca parası sağlanır. Bahis konusu depo meselesinde tesis yoluna gidilmesi gerektir. İçtimai, iktisadi bir sebep de mevcut değildir.

Netice; Dava ve hükümden evvel şufa bedelinin depo edilmeyeceği hakkında kararlar arasında içtihat birleştirme yoliyle halli gereken bir uyuşmazlık olmamasına göre müzakere mevzuu yoktur.

Şufaya müteallik mevzuatımızda kazai tefsir yoliyle doldurulmasına cevaz olan depo meselesi bir boşluk değil tesis yoliyle halli gereken bir konudur. Kanaat ve mutalaasındayım.

Suat Bertan; Gayrimenkule müteallik bir ayni hakkın tesbit, ihdas veya tadiline dair mahkeme ilamları mahiyetleri itibariyle cira marifetiyle infaz olunamaz; Çünki bir ayni, hakka dair hüküm katiyet kesbedince hak sahibinin hakkı tesbit edilmiş veya hak sahibi böyle bir hakkı ibraz eylemiş ve bundan sonra artık müddea aleyhin müddeiye karşı yapacağı bir eda kalmamış olur. Medeni Kanunun 642 inci maddesinin ikinci fıkrası mucibince mahkeme ilamına istinat eden kimse doğrudan doğruya tescil muamelesini yaptırır ve aynı kanunun 922 inci maddesine tevfikan hak sahibinin kaziyyei muhkemeye istinat eylemesi halinde Sicil Muhafızlığına evrakı müsbite olarak katiyet kesbeden ilam tevdi olunur. Bu sebeple İcra ve İflas Kanunu bu kabil ilamların infazını icra dairelerinin vazifesi meyanına ithal etmemiş ve icranın salahiyetini gayrimenkule taalluk eden mevzularda tahliye ve teslime hasreylemiştir. Zikri geçen kanunun yirmisekizinci maddesinde de ayrıca bu cihete işaret olunmuştur. Mahkeme ilamına istinat eden bir kimse Tapu Sicilline tescile lüzum olmadan Medeni Kanunun 633 üncü maddesi mucibince malik vaziyetinde bulunduğundan hüküm lahik olmakla hak davacı için artık mevcuttur; Davacı için doğmuş olan bir ayni hakkın istimalini ayrıca müddeaaleyhin bir edasına vabeste kılmak yukarıda zikredilmiş bulunan Medeni Kanunun 633 ve 642 inci maddeleri muvacehesinde ilama rağmen davacının hakkının doğmadığını farzetmek gibi hukuki mantıka zıt düşen bir netice husule getirir.

Şufa davasını kazanmış olan şefi istihsal ettiği ilama müsteniden kimsenin delaletine muhtaç olmadan sicilde namına tescil muamelesini ifa ettirir. Bilhassa ( Bedelin tahsiline ve gayrimenkulün kaydının tashihine ) veya ( Satış bedelini ödediği takdirde tesciline ) tarzındaki ilamların tahrir şekli mevcut hukuki hükümlere uymamaktadır. İnfaz için iki ayrı mercie müracaat zaruretini doğuran ( Bedelin tahsiline, gayrimenkulün kaydının tashihine ) şeklinde yazılmış bulunan bir ilam, mülkiyeti naklettiği ve bu suretle tapuda namına tescile ve böylece derakap ahara temlik imkanını da şefie bahşeylediği halde davanın mebdeinden beri parasının ödenmesini talep eden müşterinin icraya ayrıca müracaat mecburiyeti ve parasını tahsil için cereyanı zaruri olan müddetlerin geçmesine intizardan sonra alınan şufa bedelini tahsil etmesinin kabil olabildiği teemmül edilince bu şekilde muhakeme icrası suretiyle varılmış olan neticenin isabetsizliği kabul olunur. Bu kabul şeklinin mucip olduğu mahzuru telafi için ihtiyar edilmiş olan ( Satış bedelini ödediği takdirde ) tarzındaki tahrir şekli de kayıtsız ve şartsız bir ayni hakkın mevcudiyetini tayine matuf olan bir ilamda bu hakkın teessüsünü bir edaya bağlamağa kıyam etmek mülahazası ilam mefhumu ile telif olunamaz.

Bu tevhidi içtihattan maksat hisseyi iktisap eden şefiin bu hissenin bedelini müstehikine vermesi icap ettiği zamanı tanzim eden kanun hükümlerini tayinden ibarettir. Temellüke dair iradesini muhatabının ıttılana arzedince şefi tapudaki tescil muamelesine esas olan bey aktinin hasbel kanun müşterisi sıfatını ihraz eder. Şufa hakkı kullanıldığı zaman satış münasebetinin teessüs ettiği kabul edilince her hangi bir bey aktine müsteniden mülkiyet hakkımı ihraz etmeği talep eden kimsenin açtığı davayı kazanması için aranan şartlardan şufa davasını rüyet ederken de ayrılmamak lazımdır. Bir davanın kabulü için müddeaaleyhin mütemerrit olduğunun sabit olması şarttır. Davacı dava edilenin temerrüdünü ispat etmediği takdirde dava redde mahkumdur. Şufa hakkının kullanılması taraflara mütekabil vecibeler tahmil eder. Bir tarafa gayrimenkulün şefi namına tescilini temin ve diğer tarafa da bey aktinde tespit edilmiş bulunan semenin edası mecburiyeti teveccüh eder. İki taraflı akitlerde ise lehine olan vecibenin yerine getirilmesini isteyebilmek için bir kimsenin borcunu ifa etmesi veya borcun ifasını teklif eylemiş olması lazımdır ( Borçlar Kanununun 81 inci maddesi ) bundan sonra ancak muhatabı mütemerrit vaziyete düşmüş olabilir. Bir dava istidasının tebliği mücerret edaya davettir. Alelade bir karz münasebetinde dava istidası borçluyu mütemerrit hale koyar fakat aynı zamanda mütekabil eda mükellefiyetini tesis eden iki taraflı akitlerde lehine olan vecibenin ifasını isteyebilecek vaziyete kendini sokmamış olan taraf dava istidasını tebliğ ettirmekle muhatabını mütemerrit hale koymuş olmaz. Bir bey´ aktine müsteniden temellük talebinde bulunan müşteriye karşı semeni eda etmediği yolundaki bayiin definin hilafını müşteri ispat edemediği takdirde müddeaaleyhin mütemerrit olmaması hasebiyle davanın reddi iktiza eder. Şufa davalarında da semenin edası için şefi tarafından mukayyet bir eda teklifini reddetmesi halinde ancak dava edilenin mütemerrit addi icap eder; Borçlar Kanununun seksen birinci maddesi mucibince serdolunacak defi mahkemece resen nazara alınamaz; Müddeaaleyh tarafından böyle bir defi dermeyan edilirse şefiin, dava ikamesinden evvel veya en geç dava istidasiyle birlikte semeni eda teklifinde bulunmuş olduğunu dava edilene karşı ispat etmesi lazımdır. Bunun için de dava edilenin Borçlar Kanununun doksan ve doksan birinci maddeleri mucibince mütemerrit vaziyete düşmüş bulunduğunun tahakkuku iktiza eder, binaenaleyh şefiin eda mükellefiyeti davanın mesmuiyeti şart zannedilmesi caiz değildir. Semenin edasına dair şefiden sadır olması icap eden mukayyet bir ödeme teklifi dava edilenin mütemerrit hale konulmasının unsurunu teşkil eder. Bu sebeple bu kabil defilerin mahiyetleri itibariyle resen nazara alınması bahis mevzuu olamaz. Kabulden imtina ihtimali karşısında mahkemeye müracaat olunarak şufa bedelinin tediyesi için bir mahal gösterilmesini istemek şefi için hasmının mütemerrit olduğunun ispatına yarayacak en emin bir vasıtadır. Mahkemece böyle bir defi vaki olduğu zaman Borçlar Kanununun seksen bir, doksan ve doksan birinci maddeleri hükümleri nazara alınarak meselenin halli iktiza eyler. Mesela satışı müteakip şefi tarafından Sicil Muhafızlığına davet ve bila sebep bu davete icabet etmemek müddeaaleyhi mütemerrit vaziyete sokacağı gibi yukarıda işaret olunduğu, şekilde mahkemeden paranın yatırılması için bir yer tayinin istemekte davacı için temerrüdü ispata en elverişli bir hal çaresi olur. Bu meselenin bu şekilde halli esası hak bakımından da zaruridir. Borçlar Kanununun 183 üncü maddesi mucibince mebiin nefi ve hasarı aktin inıkadı anından itibaren müşteriye intikal eder. Bu hükme nazaran şufa hakkını kullanınca aynı şartlar altında bey aktinde şefi müşteri sıfatını ihraz eder; Gayrimenkulün hissesinin nefi böylece şefie geçmiş olur. İlk akit dolayisiyle müşteri semeni bayie ödemiş bedel elinden çıkmış olur ve hakkını kullanınca gayrimenkulün hissesinin menafii de şefie intikal eyler. Şufa hakkını kullanmasına rağmen hükmün katiyet kesbetmesinden sonra bedelin şefiden tahsil edilmesinin icap ettiği kabul olunursa şefi hissenin menafiini ihraz ettiği gibi bedeli de elinde tutarak paranın nemasından da ayrıca istifade hakkını kazanmış ve buna mukabil müşteri gayrimenkulden istifade hakkını kaybettiği gibi para da emrine amade olmadığından bedelin nemasından da mahrum kalmış olacaktır. Vazu Kanunun bila sebep şefie çift menfaat bahşetmeği ve müşteriye de her türlü zararını telafi yollarını kapamağı kasdettiğinin kabulü caiz olmadığı cihetle temerrüt meselesine iltifat etmeden davanın rüyeti suretiyle varılan neticenin tarafların beynindeki münasebeti tanzime kafi gelmediği açık olarak görülmektedir.

Şefi sicilde yazılı bedelin fazla olduğunu hakiki bedelin daha dun olduğunu iddia eylemesi halinde ihtilafsız olan bedelin edasını telkif suretiyle hasmını mütemerrit vaziyete koyduktan sonra şefiin dava ikame etmesi lazımdır. Şefiin bu iddiası sabit olursa bittabi tereddüdü mucip bir cihet kalmaz. Bedel hakkındaki şefiin iddiasının sabit olmaması halinde ise bedel hakkındaki iddiasını ispat edemediği anda satışın hakiki şartlarına şefi muttali olmuş bulunur. Bu zamandan itibaren ancak bir ay zarfında tam bedeli hak sahibinin emrine amade kılıp malı satın almağa talip olursa şufa davasının kabulü icap eder. Bu müddetin bedel hakkında müddeaaleyhin yemin ettiği andan başlayacağı tabiidir.

Tevhidi içtihat kararının ittihazından mukaddem mahkemelerce tesis edilmiş olan teamüle uyarak satış bedelini ödemeği teklif suretiyle müddeaaleyhi mütemerrit vaziyete sokmadan açılmış bulunan derdest davalara gelince: Borçlar Kanununun seksen birinci maddesine müsteniden dermeyan olunacak defiler mahkemece resen nazara alınamayacağı cihetle ve usulen vaktinde müddeaaleyh tarafından böyle bir defi de dermeyan edilmemişse tevhidi içtihat kararının intişarı bu kabil davaların müddeaaleyhlerini ikaz etmiş olsa da ve bu karardan mülhem olarak derdest bir davada böyle bir defi serdolunsa defin tevsii usulün 202 inci maddesi mucibince müddeinin muvafakatına vabeste olduğundan derdest davalara da bu şekildeki kabulün mahzurlu bir tesiri olamaz.

Netice; Şufa davalarında Borçlar Kanununun seksenbir, doksan ve doksan birinci maddeleri nazara alınarak bu maddelerdeki şartların tahakkuk ettiği sabit olması halinde davanın kabulü icap eder.

İmran Öktem; Biz yüksek kurulunuza arzedilen kararlarla bağlı mıyız? Evvela bunu halletmek lazımdır. Tetkik ettiğimiz kararlar arasındaki içtihat ihtilafı aşikardır. Bir kısmında ( Tapu kaydının tashihine ve şufa bedelinin davacıdan tahsiline ) denildiği halde diğerinde ( Şufa bedeli ödendiği takdirde kaydın tashihine ) denilmiştir. Birinci kısım kararlarda kati hüküm vardır. Diğerinde ise takdirde, suretde gibi kayt ve şartlarla bağlı bir hüküm vardır. Kurulunuz bu iki karardan birini muvafık bulursa onu kabul eder. Muvafık bulmazsa en muvafık şekli karar altına alır.

Şufa bedelinin ne şekilde ve ne zaman ödeneceği hakkında kanunda sarih bir hüküm yoktur. Ancak her hususda kanunda açık bir hüküm aramak beyhudedir. Bizim Medeni Kanunumuz hukuki müesseselerin nirengi noktalarını tesbit etmiştir. Aradaki boşluklar içtihatlar, umumi kaidelerle doldurulacaktır. Burada kanun boşluğu mevzuubahis değildir. Çünki bizi aydınlatacak esasları yine kanunda bulabileceğiz. Bu hususta şufa hakkının mahiyeti üzerinde durmak lazımdır. Bundan evvelki içtihadı birleştirme toplantısında yine şufa hakkı üzerindeki müzakerelerimizde şufa hakkından feragat hususundaki ihtilafları bu şekilde halletmiştik. O zaman şufa hakkının mahiyetini tespit etmiştik. Bu defa da aynı şekilde hareket etmek icap eder. O zaman tespit ettiğimiz esasları gözönünde tutmak lazımdır. Şufa hakkı inşai bir hak demiştik. Bu hak kullanılmakla hukuki vaziyette yenilikler husule gelir. Şefi şufa hakkını kullandığını müşteriye beyan edince ve bu beyan müşteriye vasıl olunca şefi müşteriye halef olur. İnşai hak ve istihlaf nazariyesi burada caridir.

Şefi müşterinin o gayrimenkul hissesi üzerindeki bütün haklarına halef olur. Yani onun yerine geçer. Diğer bir ifade ile meşfu hissenin mülkiyeti otomatik olarak şefie geçmiş olur. Bundan sonra nefi ve hasar şefie aittir. Mülkiyetin intikali bakımından artık müşterinin bir harekete geçmesine veya başka makamın tavassutuna ve tescile lüzum ve mahal yoktur. Bundan sonraki hüküm ancak mülkiyetin şefie geçmiş olduğunu beyandan ibaret ve izharı mahiyetde kazai bir tasarruf, hükmün tapuya tescili ise mülkiyet intikalinin tabii bir neticesi olarak kabul edilmek lazımdır.

Şufa davası açan şefi daha önce iradesini müşteriye beyan etmemiş ise bu dava ile bu beyanı yapmış oluyor. Bu suretle meşfu hisse davacıya geçmiştir. Hakimin hükmü bunu izhar edecek ve ilamın icrasiyle de bunun tabii neticesi olan tescil keyfiyeti vukua gelecektir. Şu halde dava ve hüküm bir tescil davası ve tescil hükmünden ibaret kalacaktır. Şefi burada kısmen müşteriye benzemektedir. Borçlar Kanununa göre müşteri ile bayi vecibelerini aynı zamanda ifa edeceklerdir. Bayiin vecibesi mülkiyeti nakletmek, müşterinin vecibesi ise satış bedelini ödemektir.

Şufa davasında şefi iradesini beyan edince bayie ait mülkiyeti nakletmek hadisesi kendiliğinden vücut bulmuştur. O halde ortada yalnız müşterinin satış bedelini ödemek vecibesi kalmıştır. Müşteri durumunda bulunan şefi bu vecibesini yerine getirmeli yani şufa bedelini ödemeli ki, meşfu hisseye ait tapu kaydının kendi adına tashihini isteyebilsin. Nasıl ki, bir gayrimenkulün satışı hakkında bayi ile müşteri tapuya müracaat ettikleri zaman bir resmi senet tanzim ederler ve müşteri bir ecelden istifade etmiyorsa satış bedelini tamamen öder ve bundan sonra tapu kaydı müşteri adına yürütülürse şufa davasında da bu usule riayet zaruridir. Resmi satış senedi üzerinde sicil kaydını müşteri adına yürütecek olan tapu memuru taraflardan sorar. ( Satış bedeli ödendi mi? ) Ödenmemiş ise ödendikten sonra tescili yapar. Şufa davasında bunu hakim yapacakdır. Taraflara soracaktır. ( Şufa bedeli ödendi mi? ) Ödenmemiş ise şefie münasip bir mehil verecek bu mehil içinde bedel ödenecek. Bundan sonra kaydın tashihine hüküm verecektir. Hatta şefi davadan evvel bu bedeli ödemeli veya tevdi etmeli bundan sonra davayı açmalıdır. Aksi halde davalının itirazı yalnız bu noktaya münhasır kalırsa ve davacı da bedeli dava sırasında öder veya tevdi ederse masarifi muhakeme ile davacı mesul tutulur. Çünki davacı doğrudan doğruya mahkemeye başvurmadan önce şufa hakkını kullandığını müşteriye bildirecek ve şufa bedelini onun emrine amade kılacak ve bu suretle onu temerrüt haline sokacak ve buna rağmen müşteri meşfu hisseyi şefia devretmezse şefi kayıt tashihi davası açacak idi. Şefi böyle yapmamış ise lüzumsuz dava açmıştır. Mütemerrit olmıyan bir şahıs aleyhine dava açmıştır.

Şufa bedelinin ihtilaflı bulunmasını bu usulün tatbikinde mahzur olarak ileri süren arkadaşlar oldu. Şefi tapuda yazılı satış bedelini ya kabul eder veya etmez ve hakiki satış bedelinin daha noksan olduğunu ileri sürer. Satış bedelini tapuda yazılı gibi kabul ederse o miktarı tediye veya tevdi ederek davayı açar. Daha noksan olduğunu ileri sürüyorsa kendi kabul ettiği miktarı tediye veya tevdi eder. Bedel üzerindeki ihtilaf mahkemece halledilir. Mahkeme hakiki bedeli tespit eder. Arada bir fark husule gelirse Hakimin tayin edeceği mehil içinde aradaki farkı davacı tediye veya tevdi eder, bundan sonra hüküm verilir. Kanunda sarahat yoktur. Biz kanunda sarahat olmadıkça şefie böyle bir külfet tahmil edemeyiz, diyorlar. Bu bir ceza meselesi değildir. Sarih hüküm olmadıkca ceza verilemez. Fakat hususi hukuk ihtilaflarında menfaat muvazenesini temin ve ihtilafı hal için behemehal sarih bir hüküm aramak icap etmez. Hukuki müesseselerin mahiyetleri ve umumi hükümler ve kazai ve ilmi içtihatlarla meseleyi halletmek lazımdır. Şefie kanunda sarahat yoktur diyerek külfet tahmil etmeyelim derken davalı müşteriyi mağdur etmeye ona bir takım külfetler yüklemeye hakkımız yoktur. Davalı müşteri meşfu hisseyi bedelini peşin vererek almıştır. Şefi de aynı şekilde bu hisseyi iktisap edecektir. Onun şufa bedelini ödemesi için az veya çok bir ecelden faydalanmak hakkı yoktur. Müşteri gibi peşin ödemelidir. Müşteri tediyeyi kabulde temerrüt ederse şefi tevdi cihetine gider.

Şefiin tediye veya tevdi suretiyle şufa bedeli üzerinde davanın devamı müddetince faydalanmak hakkı sakıt olacaktır. Bu lüzumsuzdur, diyorlar. Fakat dava ile meşfu hissenin menfaatleri de şefie intikal etmiştir. Bu hissenin menafiinden faydalanmakla beraber şufa bedelinin nemasından da istifade etmesi hakkaniyete uygun gelir mi? Beri tarafda müşteri meşfu hissenin menafiini zayi ettiği gibi şufa bedelinin nemasından da mahrum kalıyor. Müşteri tediyeyi kabul etmemiş veya tevdi olunan parayı almamış ise bunun nemasından mahrum kaldığından dolayı şikayet edemez. Çünki bu hal kendi fiilinin neticesidir. Halbu ki, şefi şufa bedelini ödememiş veya tevdi etmemiş ise müşterinin haklı şikayetlerine tahmil etmek çok güç olur.

Şefi yüksek miktarda şufa bedelini derhal tedarikde müşkilat çekecek ve belki de kısa bir müddette bunu tedarik edemeyecek şufa hakkını kullanamayacak diyenler var.

Kanunda dava için kabul edilen bir aylık müddet şefiin şufa bedelini tedarik etmesi için konmuştur. Meşfu hisseyi satın alacak mali kudreti bulunmıyan bir kimsenin de şufa davası açarak müşteriyi taciz etmesine lüzum ve mahal yoktur. Şufa hakkı mali kudreti olmıyan kimseye tanınmış değildir. O hak ancak mali kudreti buna müsait kimse lehine kabul edilmiştir. Nitekim parası olmıyan bir kimse de gayrimenkul satın almaya kıyam edemez. Fakir bir kimsenin şufa davası açması ancak kendi elindeki hisseyi değerinden fazla bir bedel mukabilinde davalıya satmak için onu tehdit ve tacizden başka bir maksada hamledilemez. Tatbikatda çok defa böyle oluyor. Kanun bunu katiyyen himaye edemez.

Diğer tarafdan meşfu hisseyi davacı adına tescile ve şufa bedelinin davacıdan tahsiline karar verirsek tescil keyfiyeti kolaylıkla infaz ve icra edilecektir. Fakat şufa bedelini tahsil için davalı icra dairelerinde sürünecektir. Bir çok masraflara, bir çok eziyetlere maruz kalacaktır. Müşteriyi böyle külfetlere maruz bırakmak için ne gibi bir sebep vardır? Bunu anlıyamıyorum.

Şufa bedeli ödendiği takdirde kaydın tashihine dersek... hükmün infazı davacının takdirine bırakılmış olacaktır. Davacı müruruzaman haddine kadar icraya gitmez ve parayı yatırmazsa davalının durumu ne olacaktır? Hüküm kesin olmalı ve hiç kimsenin takdir ve arzusuna tabi olmaksızın infaz edilmelidir.

İsviçre´de böyle bir mesele çıkmaz. Çünki orada tapu sicil mevzuatı böyle bir mesele çıkmasına mani tedbirleri almıştır. Şöyle ki, şayi bir hissenin satışı halinde tapu memuru bunu evvela muvakkat bir sicille kaydeder ve şufa hakkı sahiplerine keyfiyeti bildirir. Bir ay bekler, bu bir ay içinde şufa hakkı sahiplerinden hiç biri tapuya müracaat etmezse muvakkat sicildeki kaydı esas sicille geçirir ve tapu kaydını müşteri namına yürütür. Eğer bir ay içinde hissedarlardan biri şufa hakkını kullandığını beyan ederse tapu memuru satış bedelini ondan tahsil ettikden sonra meşfu hisseyi şefi adına tescil eder. Görülüyor ki, orada şufa bedelinin ödendiği ödenmediği meselesi ortaya çıkmaz. Şefi şufa bedelini ödemezse şufa hakkını zayi eder. Öderse kayt tashih edilir. Bizde bu işi hakim yapacaktır. Şufa davası açılınca şufa bedelinin ödenmiş olup olmadığını tahkik edecek ödenmiş ise kaydın tashihine karar verecektir. Aksi halde bedeli ödemesi veya tevdi etmesi için şefie bir mehil verecektir. Bu mehil zarfında da bedel ödenmez veya tevdi edilmezse davayı reddedecektir. Şefie verilen mehilin halin icabına uygun ve münasip olması lazımdır. Bu mehil münasip değilse Yargıtay hükmü bozacaktır. Bu suretle münasip mehilin şefie verilmesini temin edecektir. Bence bu mehil her halde bir aydan fazla olmamak lazımdır. Fakat şefiin satışa ıttıla tarihi de gözönünde tutularak şufa bedelini temin edecek bir müddete müsavi olması icap eder. Halen derdest bulunan şufa davalarında da Hakim hükümden evvel şefie münasip bir mehil vererek tediye veya tevdi hususunu temin etmek suretiyle bu içtihadı derhal tatbika geçebilir. O davalarda bu suretle ıslah edilmiş olur. Tediye ve tevdii hakimin resen nazara alması lazımdır. Çünki bu keyfiyet hükmün tesisi şartıdır. Kayıt tashihine ait ilamın infazı şarttır.

Netice olarak davadan evvel ve her halde hükümden önce şufa bedelinin ödenmiş veya tevdi edilmiş olması lazımdır. Bu cihet resen Hakim tarafından nazara alınacaktır. Hüküm yalnız kaydın tashihini tazammun edecektir.

M. Tahir Sebük; Şefi tarafından hakkının dermeyanı sırasında şufa bedelinin depo edilmesi mutalaasında bulunan arkadaşlardan bazıları Borçlar Kanunun seksen birinci maddesine istinat ediyorlar. Filhakika şufa hakkının kullanılması şefi ile, şufa mükellefi arasında bir bey´ münasebeti vücuda getirir. Bu itibarla da bu münasebetten mütekabil hak ve borçlar doğar. Şefi, meşfuun mülkiyetin devir ve teslimini istemek hakkını haiz, buna mukabil bedeli ödemek borcu ile mükellef olur. Şufa mükellefi de, bedeli istemek hakkını haiz ve meşfuun mülkiyetini şefie devir ile mükelleftir. Mahkemelere arzedilen ve dolayisiyle Yargıtaya intikal eden hadiseler şufa mükellefinin birrıza meşfuu, şefie devretmek istememesinden doğmaktadır. Yoksa şefi, ( şufa bedelini tediye etmemiştir ) şeklinde bir defi dermeyan olunmuyor, şufa mükellefi mütemerrittir. Şefiin hakkını tanımamaktadır. Bundan başka şefi dava etmekle şufa bedelini esasen tediyeyi teklif etmiş bulunmaktadır. İfayı telkif eden şefi şufa mükellefinin taahhüdünü yerine getirmesini istemek için ayrıca ifa ile yani şufa bedelini depo ile mükellef değildir.

Mütekabil taahhütleri muhtevi bulunan bir akitte bir tarafın önceden kendi borcunu ifa ile mükellef olması, karşı taraf için bir defi ( exeption ) olabilir. Bu da ancak dermeyan olunursa nazara alınır. Bu hususun resen nazara alınması da caiz değildir.

Şufa ilamının infazı meselesine gelince; Medeni Kanunun 642 inci maddesi sarahatına göre mahkeme ilamı ile bir gayrimenkulü iktisap eden kimse doğrudan doğruya tescil muamelesini yaptırabilir. İlamın icraya götürülmesine lüzum yoktur. İcra daireleri icabında zor kullanmayı gerektiren ilamları infaz ederler, İcra ve İflas Kanunu bu esaslar bakımından tanzim edilmiştir. İcra memuru bir hususun tescili için tapu memuruna zor kullanamaz. Binaenaleyh Sayın Talat Tokuz arkadaşımızın fikirlerine de bu itibarla iştirak edemeyeceğim.

Kanaatımca; Meşfuunaleyh birrıza meşfuu şefi namına tescilden imtina etmiş ve şefi, hakkını kullanmakla bedeli teklif etmiş olduğundan ayrıca bedeli mahkemeye veya her hangi bir makama depo etmekle mükellef değildir.

Üçüncü Hukuk Dairesi Başkanı Sunuhi Arsan; Gayrimenkul mülkiyetinin takyitlerinden olan şufa hakkı, inşai bir hak olup şefie meşfuu, malik tarafından başkasına satılması halinde, tek taraflı irade beyaniyle ve satışdaki şartlar dairesinde tercihan satın almak yetkisini verir. Şefi tek taraflı olarak iradesini kullandığı andan itibaren müşteriyi istihlaf eder ve kendisiyle satıcı arasında bey akti husule gelir. Bu suretle müşteri adına müesses olan kayt artık sebepsiz bir kayt mahiyetini iktisap ettiğinden meşfuun kaydının Medeni Kanunun 933 üncü maddesine tevfikan şefi adına tashihi lazım gelir. Demek oluyor ki, şefi tek taraflı irade beyaniyle müşterinin yerine geçmekte ve meşfuun kaydının tashihini istemek yetkisine sahip olmaktadır. Yanlız şefiin bu imtiyazlı vaziyetten istifade edebilmesi ve bu sonucun husule gelmesi için iki şartın tahakkuku lazımdır. Tabiri diğerle şefiin vecibelerini ifa eylemesi gerektir. Bu vecibeler şunlardır:

Evvelen: Şefi, hakkı şufasını muayyen süre içinde kullanmalıdır.

Saniyen: Şefi, satışdaki şartlar dairesinde hakkını kullanmalıdır. Hiç şüphe yoktur ki, satıştaki şartların en önemlisi semendir. Bu itibarla şefiin evvelemirde semeni ödemesi icap eder.

Bundan başka hukukun esaslı bir kaidesi de bir kimsenin diğerinden ifa ve eda talebinde bulunabilmesi için kendisine terettüp eden vecibeyi ifa etmesi lazımdır. Arzedildiği gibi şefi kaydın tashihini talep etmek için edası kendisine terettüp eden bedeli evvel emirde vermek zorundadır.

Kaldı ki, şufa hakkının kullanılması müşterinin hiç bir zararına sebebiyet vermemeli ve onun vaziyetini ağırlaştırmamalıdır. Müşterinin peşin ödediği bedeli şefiin arzu ettiği tarihten senelerce sonra alması veyahut ayrıca davaya sevkedilmesi adalet ve nasafet kaideleriyle kabili telif değildir. Bu bakımdan da semenin yine şefi tarafından evvelemirde ödenmesi gerektir.

Bilhassa şu cihetin de gözönünde tutulması gerektir. Şefi şufa hakkını kullandığı andan itibaren değil, beyin inıkadı tarihinden itibaren müşteriyi istihlaf ettiğinden bey´ ile kaydın namına tashihi tarihine kadar geçecek zamana ait meşfuun semerelerine de malik olur ve bunları müşteriden alır.

Eğer müşteri semeni peşin olarak vermezse kaydın tashihine kadar hem bedelden istifade etmiş ve hem de meşfuun semerelerinden intifa etmiş olacaktır. Bu da hakkaniyet kaidelerine uygun düşmez.

Binaenaleyh arzolunan mülahazalara binaen şufa hakkım istimal eden şefiin evvel emirde semeni depo eylemesi gereklidir. Ve hukuk esaslarına uygundur.

Beşinci Hukuk Dairesi Başkanı Y.K. Arslansan; Dava ve hükümden evvel şefii şufa bedeli depo etmeğe mecbur tutmak dava hakkını tahdit eden bir mükellefiyet cümlesinden olacağı cihetle şufaya mütedair hükümlere göre kazai tefsir mevzuu olamayıp ancak tesis mevzuu olabileceği hakkındaki görüş ve düşüncelerimi iyice açıklayamadığımı görüyorum. Umumi hükümlere göre şefi tarafından şufa bedeli kanuni harç ve giderleriyle ödenecek aynı zamanda yeni malik de adına tesis olunan kaydın bir şefi adına düzeltilmesi hakkında tapuda takrir verecektir. Halbuki, şefi tarafından şufa hakkı kullanılarak kaydın adına düzeltilmesi istenmesine rağmen tapuca takrir vermemek suretiyle yeni malik mütemerrit duruma düşüyor dava açılıyor. Yeni malik yargılamada da şufa hakkını kabul etmiyerek savunmada bulunuyor. Buna rağmen dava ve hükümden evvel şufa bedelini depo etmeğe mecbur tutulan şefi kısa bir müddet içinde yok pahasına mevcudunu elden çıkararak şufa bedelini depo edecek fakat aynı zamanda takrir vermesi gereken yeni malik ancak yıllarca sonra kesinleşecek ilamın infazında bu vecibesini yerine getirecek.

İşte niza halinde şefi ve yeni malik aynı zamanda vecibelerini yapmadıkları cihetle aynı zamanda yapılması kanunen gerekli bu karşılıklı vecibeler kesinleşecek ilam ile yapılabilir. Binaenaleyh nizadan evvel cari olan umumi hükümleri nizadan sonraya teşmil olunamaz.

Arz ve izaha çalıştığım mülahazalarla yıllarca devam edebilecek dava ve hükümden evvel şefii şufa bedelini depoya mecbur tutmak umumi hükümlerle telifi kabil olmamakla beraber adalet ve nasfet kaidelerine de bir veçhile uygun düşmez.

Birinci Başkan; Kanuni şufada şefiin her hangi bir mehil içinde hükümden evvel semeni mebii tesviye veya tevdie kanunen mecburiyeti olup olmadığı meselesi üzerinde ihtilaf olunmuştur.

Temyiz Birinci Hukuk Dairesi, bir kararında şefiin böyle bir mecburiyeti olmadığı içtihadında bulunmuştur. Asliye mahkemeleri kararları buna muhaliftir.

Ancak yüksek heyetinize intikal eden mesele şudur: Asliye mahkemesi, şufa hakkının sübutuna binaen şefiin satış bedeli 450 lirayı verdiği suretde meşfu hissenin davacı şefi adına tesciline karar vermiş, Temyiz Mahkemesi, satış bedelinin davacıdan şefiden alınıp davalı ( müşteriye ) verilmesine ve meşfu hissenin şefi adına temlikine karar verilmek lazım gelince şefiin bedeli verdiği takdirde şefi adına temlikine suretinde hükmün şarta talik edilmesi yolsuzdur. Ancak esasa müessir değildir diye hükmü ıslahan tastik etmiş olduğu halde diğer bir kararında buna muhalif bir karar vermiştir. Yani asliye mahkemesi, şufanın sübutuna binaen meşfu hissenin şefi adına tesciline ve bedelin şefiden alınarak müşterilere verilmesine karar vermiş. Ve Temyiz Mahkemesi ise bedelin verildiği takdirde tesciline karar verilmek lazım diye hükmü bozmuştur.

1- Bedelin verildiği surette veya takdirde diye hükmün şarta talik olunması üzerinde durulacak bir mesele değildir. Zira; hükmün şarta taliki caiz olmadığı hususunda hemen hemen ittifak ediyoruz.

2- Diğer şekle gelince: O da meşfu hissenin şefi adına tescili ve bedelin şefiden alınarak alıcıya verilmesidir. Bunda ihtilaf ettik. Bu ihtilaf üç noktada hulasa edilebilir.

1- Hükümden evvel şefiin bedeli tevdi mecburiyeti hakkında kanunda bir kayt ve sarahat yoktur. İçtihadı birleştirme müessesesi sadece kararlar arasındaki mübayeneti tetkik ve halleder yeni bir hüküm tesis edemez, esasen Temyiz kararları arasında şefiin bedeli tevdie mecbur olup olmayacağı hakkında bir ihtilaf da yoktur.

2- İçtihadı birleştirme müessesesi, yekdiğerine muhalif kararlarla mukayyet değildir. İçtihadında serbesttir, mübayin kararları kendi içtihadına muvafık görmezse hal ve maslahata, adalete uygun şekilde meseleyi tetkik eder, ve karara bağlar.

Esasa gelince; Temyizin her iki kararı, şufanın hususiyetine uygun değildir. Çünkü; şefi, bey zamanında meşfu hisseye malik olur. Semere ve manafiinden faydalanır. Bu sebeple Hakimin tayin edeceği müddet içinde bedeli tevdie mecburdur. Menafiinden istifade eden şefi bedeli de peşin olarak tesviye etmek lazımdır.

Kaldı ki; şefi, şufa hakkını kullandığı tarihten itibaren alıcı yerine kaim olur. Alıcı ise bedeli, peşin vermiştir. Şefiin de bedeli peşin ödemesi icap eder.

Bundan başka mübadele ve bey ahkamına tabi olan şufa müessesesinde, şefi, bey şartları dairesinde kendisine terettüp eden eda vazifesini önce yerine getirmelidir. Alıcıyı mütemerrit bir hale sokmalıdır. Bu da, bedelin münasip görülecek mahalle tevdii lüzumunu gösterir.

3- Bazı arkadaşlar mahzur mülahazasiyle bu fikre taraftar olmamışlardır.

Medeni Kanunun 659 uncu maddesinde "bir gayrimenkulün hissedarları onun şayi bir hissesini satın alan şahsı salise karşı kanuni şufa hakkını haizdir" denilmektedir. Kanuni şufa hakkında bu maddeden başka bir hüküm mevcut değildir. Bu sebepledir ki, bir çok ihtilaflar, mahkeme içtihatlariyle hallolunmaktadır. Bedel hakkındaki ihtilaf da bu kabildendir.

Bedelin hükümden önce tevdii hakkında yüksek heyetinizin bir karar vermesine mani bir hal olmadığı kanaatindeyim. Çünkü, şufa bedeli hakkında verilecek karar şeklinin ne olacağı hakkında kararlar arasında mübayenet olduğunu kabul ediyoruz. Bu mübayeneti tevhit hususunda biz kararlar ile bağlı değiliz. İşin oluruna göre keyfiyeti mütalaa ve bir karara rapt edebiliriz. Bu, hüküm tesis değil, tefsir yolu ile ihtilafı halletmektir.

Bey ve mübadelede hilafına mukavele yoksa satıcı ve alıcının borçlarını nasıl ödeyecekleri kanunda tasrih olunmuştur. Şufa hakkı, beye müşabih olmakla beraber onun kendine mahsus başkaca hususiyetleri de vardır. Alıcı, daha evvel kendi bayiine bedeli ödemiştir. Şefi, alıcının bu hakkını temin etmelidir. Hukuki teminat bakımından bu lazımdır. Tatbikat dahi bu merkezdedir. Tetkik olunan dava evrakına nazaran, dava dilekçelerinde şefi, bedeli vermeğe hazır olduğunu ve bunun mahkeme veznesine tevdiine karar verilmesini istemektedir.

Mahkeme resen dahi tevdie karar verebilir. Çünkü; Şufa hakkını kullanan şefi, evvela alıcının haklarını iade etmelidir. Mevzuatımızda buna müşabih hükümler vardır.

Medeni Kanunun 902 inci maddesini misal olarak gösterebiliriz:

Bu maddedeki hallerde hüsnüniyetle hareket edenler aleyhine açılacak istihkak davası, ancak verilen semenin iadesi şartına bağlanmıştır. Şufada böyle bir hüküm koymağa lüzum yoktur. Çünkü; Şufa hakkının bünyesinde bir hüküm mündemiştir. Gayrimenkulü almak istemeyen şefi, evvela alıcının haklarını kendisine iade etmek yahut emin bir mahalle tevdi eylemek mecburiyetindedir. Şefiin şufa bedelini bulamaması veya bunu bulmakta müşkilat çekmesi bir mahzur teşkil etmez. Şefi neticede haklı çıkarsa meşfu hisse kaydı kendi adına kayt ve tescil olunur, mahkemece tevdi olunan paranın da alıcıya teslimine karar verilir. Haksız çıkarsa parası kendisine iade olunur. Faiz ve tazminat namı ile de alıcıdan bir şey isteyemez, bunun tatbikatta, daha ziyade kolaylıklar sağlayacağı umulur. Takdir, yüksek heyetinize aittir.

Demeleriyle sonuçta;

Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi 28.11.1938 tarihli ilamında şufa hakkı sahibi davacının satış bedelini, müşteri olan davalıya nakten verdiği surette davalı uhdesinde kayıtlı meşfu hissenin terkin ve iptali ile davacı namına tescili yolundaki şarta muallak asliye mahkemesi hükmünün doğru olmadığı, satış bedelinin davacıdan alınıp davalıya verilmesine ve meşfu hissenin de davacıya temlik ve tapuca uhdesine tesciline hükmolunmak gerektiği düşüncesiyle hükmü bu şekilde düzelterek onamış ve 13.4.1943 tarihli ilamında da şefiin her hangi bir mehil içinde ve hükümden önce satış bedelini ödemeye veya tevdie kanunen mecburiyeti olmadığını ve şufa hakkının satış bedelinin verilmesi şartına talik edilmesi keyfiyetinin kanuna aykırı olduğunu belirtmiş ve meşfu hissenin şufa hakkı sebebiyle davacı namına kaydının tashihine karar vermek suretiyle hükmün ıslahen tasdiki cihetine gitmiş ve 17.1.1949 tarihli ilamında ise; Satış bedeli ile tapu masraflarının tahsili ve kaydın düzeltilmesi şeklinde kesin olarak karar verilmesini doğru bulmamış, satış bedeli ile müşteri tarafından yapılan masraflar davacı tarafından verildiği takdirde şufalı hissenin davacı adına düzeltilmesi şeklinde karar verilmesi gerektiğini belirtmiştir.

İlk iki ilam, hükmün şufa bedeline taalluk eden muhtevası bakımından birbirini teyit ettiği halde üçüncü ilam ile beliren içtihat bunlara aykırı düşmüştür. Satış bedeli ile müşteri tarafından yapılan masrafların şufa hakkı sahibinden tahsili hususunda başlıca üç şekil bahis konusu edilebilir:

a- Satış bedeli ile masrafların şufa hakkı sahibi davacıdan alınıp davalıya verilmesi ve şufalı hisse hakkındaki tapu kaydının davalı uhdesinden silinerek davacı adına tescili şeklinde hüküm tesisi. İlk iki ilamda bu şekil derpiş edilmiş bulunmaktadır. Bu suretle ilam ayrı, ayrı iki hükmü ihtiva edecektir. Biri davacı lehine olarak tapu kaydının düzeltilmesidir. Diğeri davalı lehine olarak şufa bedelinin tahsilinden ibarettir. Her iki taraf ilamın kendi lehlerine olan kısmını ayrı, ayrı infaz ettireceklerdir. Tapu kaydının düzeltilmesi hakkında davacı lehine olan hüküm, ilamın tapuya tevdii ile müşkilat arzetmeden infaz edilecektir. Davacının şufa bedelini ödemekten temerrüdü halinde şufa bedelinin tahsili hakkındaki hükmün infazında davalı takip hukukunun gösterdiği yollardan borçluyu takip edecek kendisinin evvelce bayiine peşinen ödediği satış bedeli ile masraflarını az, çok bir müddet sonra davacıdan tahsil edebilecektir.

b- Davacının satış bedelini ve masrafları verdiği takdirde veya surette tapu kaydının düzeltilmesi şeklinde hüküm tesisi. Üçüncü ilam bu şekli kabul etmiştir. Bu halde ilamı infaz ettirmek isteyen davacı önce şufa bedelini infaza memur makama tevdi edecek ve bundan sonra tapu kaydının düzeltilmesi hakkındaki hüküm infaz edilecektir. Bu şekildeki ilam davalının şufa bedelini elde etmesindeki kolaylık bakımından davalıyı tatmin ederse de; Hükmün şarta muallak olması bakımından bu kabil ilamlarda, bulunması zaruri olan katiyeti bertaraf edecek bir durum tahassül eylemektedir. Davacı ilamı infaz ettirmek istemezse davalının meşfu hisse üzerindeki hakları ne olacaktır? İlam en geç kesinleştiği tarihte mülkiyeti davacıya naklettiğine göre şufa bedelini elde etmek isteyen davalı için yine icraya başvurmak ve davacının arkasından koşmak lazım gelmiyecek mi?

c- Şefii hükümden önce satış bedelini ve müşteri tarafından satış sırasında yapılan masrafları ödemeye veya tevdie mecbur tutmak ve bu mecburiyete riayet etmiyen şefiin davasını reddetmek.

Hükümden önce şufa bedeli ödenmiş veya müşteri nam ve hesabına tevdi edilmiş olması halinde hüküm, yalnız kaydın düzeltilmesi hususunu ihtiva edecek ve kayıtsız, şartsız infaz olunacak ve şufa bedelinin tahsili hususunda davalı hiç bir müşkilata maruz kalmayacaktır. 13.4.1943 tarihli ilam, bu şekle temas etmiş ve ancak şefiin hükümden önce satış bedelini ödemeye veya tevdie kanunen mecbur olmadığı sonucuna varmıştır.

İçtihadı Birleştirme Genel Kuruluna tevdi edilen ilamlarda yukarıda a ve b bentlerinde yazılı şekillerden birinin tercihi hususunda içtihat uyuşmazlığı göze çarpmaktadır. c bendinde yazılı şekil hakkında Genel Kurula bir ilam sunulmamıştır. Ancak Genel Kurul, birbirine muhalif kararlarla mukayyet olmayıp içtihadında serbesttir. Mübayin kararları kendi içtihadına muvafık görmezse kanuna, hal ve maslahata ve adalete uygun şekilde meseleyi tetkik eder ve karara bağlar. Bu sebeple Genel Kurul, bu hususta teklif edilen şekillerin hepsi üzerinde müzakere ve münakaşa etmiş, kendisine sunulan ilamlarla bağlı kalmamıştır.

Şufa bedelinin ödenmesi şekli hakkında mevzuatımızda açık ve kesin bir hüküm yoktur. Bu hususu şufa hakkının ve şufa davasının ve nihayet şufaya ait hükmün mahiyetini gözönünde tutmak suretiyle halletmek, lazım gelmektedir.

Gayrimenkul mülkiyetinin takyitlerinden olan kanuni şufa hakkı gayrimenkulde hisse sahibi bulunan şahsa diğer bir hissenin üçüncü şahsa satılması halinde o hisse müşteriye neye mal olmuş ise o miktar ile ve belli bir süre içinde satın almak salahiyetini veren ayni bir haktır. Bu hak meşfu hissenin üçüncü şahsa satılması ve satışa ıttıladan itibaren bir ay içinde kullanılmış olması gibi muayyen şartlar altında kullanılacak yenilik doğuran kurucu bir haktır ki, şefiin bu hakkı kullandığı yolundaki tek taraflı irade beyanının müşteriye vasıl olmasıyla yeni bir hukuki vaziyet meydana getirmesine yarar. Bu hakkın kullanılmasıyla şefi yeni bir akit yapmaya hacet kalmaksızın müşteriye halef olur. Bu suretle şefi irade beyanını müşteriye isal edince yeni hukuki bir durum hasıl olur. aMeşfu hisse üzerindeki müşteriye ait haklar şefie geçer, bu andan itibaren de meşfu hissenin nefi ve hasarı şefie ait olur. bMüşteri meşfu hisse kendisine neye mal olmuş ise o miktar ile şefiin alacaklısı olur.

Bu suretle şefiin durumu satış aktinde müşterinin durumu ile kıyaslanmak lazımdır. Her hangi bir satış aktine dayanarak mülkiyet hakkını ihraz etmeyi talep eden kimse akit ile tecil edilmemiş ise satış bedelini önce ödemek mecburiyetinde olduğu ve bu suretle bayiini temerrüt haline koyması lazım geldiği gibi şefiin de şufa davasını kazanması için en geç hükümden önce şufa bedelini ödemesi veya tevdi etmesi ve bu suretle davalıyı temerrüt haline sokması lazımdır. Aksi halde şufa hakkının kullanılmasıyla şefi, meşfu hissenin menafiini ihraz ettiği gibi ayrıca şufa bedelini elinde tutarak paranın nemasından da istifade hakkını kazanmış olacak ve buna mukabil davalı meşfu hisseden istifade hakkını kaybettiği gibi şufa bedelinin nemasından mahrum kalacaktır. Bu netice şefi ile müşteri arasındaki menfaat ihtilafının hallinde hakkaniyet ve adalete uygun düşmiyeceği gibi şufa hakkının mahiyeti ile de telif edilemez.

Kanuni şufa hakkının mahiyeti hakkındaki bu mütalaalar şufa davasının da mahiyeti hakkındaki bu mütalaalar şufa davasının da mahiyetini aydınlatacak durumdadır. Şefiin şufa hakkını kullanmasiyle husule gelen yeni hukuki vaziyet gözönünde tutulursa şufa davasının bir kayıt tashihi davasından ibaret olduğu sonucuna varılır.

Her ne kadar doktirinde bu davanın mülkiyetin devrini tazammun ettiği de ileri sürülmüş ise de; Şefiin şufa hakkını kullanmak suretiyle müşteriye halef olması prensibi, bizi daha ziyade davanın kayıt tashihi davası mahiyetini arzettiği hususundaki ilmi içtihatlara temayül ettirmektedir. Davanın mülkiyetin devrini tazammun ettiği yolundaki içtihada göre de mülkiyetin en geç hükmün kesinleştiği tarihte şefie geçmiş olduğu kabul edilmektedir. Bu içtihada temayül edilmesi halinde de, şufa bedelinin her halde hükümden önce ödenmiş olması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Çünkü; Müşteri satış bedelini peşinen ödediği gibi şefi de meşfu hisseyi iktisaptan önce şufa bedelini ödemesi lazımdır. Mülkiyet hükümle devredilmiş olacağına göre bu devirden yani hükümden önce şefiin kendisine terettüp eden vecibeleri tamamen yerine getirmiş olması zaruridir. Şufaya ait hükmün ise kayıtsız ve şartsız ve yalnız tapu kaydının düzeltilmesini ihtiva etmesi bu düşüncelerin bir neticesi olarak belirmektedir.

Medeni Kanunun 642 inci maddesinin ikinci fıkrası mucibince mahkeme ilamına dayanan kimse doğrudan doğruya tescil muamelesini yaptırabilir. Aynı kanunun 922 inci maddesine göre hak sahibinin muhkem kaziyyeye dayanması halinde tapu sicil muhafızlığına evrakı müsbite olarak kesinleşen ilam tevdi olunur. Kaydın düzeltilmesine dair olan hüküm bu suretle infaz edilir. Bu sebepledir ki, İcra ve İflas Kanunu bu kabil ilamların infazını icra dairelerinin vazifesi meyanına ithal etmemiştir. Takip hukukunun bu durumu da şufaya ait hükümlerin kayıtsız ve şartsız tapu kaydının düzeltilmesine inhisar etmesi ve ayrıca şufa bedeliyle ilgilenmemesi ve binaenaleyh hükümden önce bedele ait meselelerin halledilmiş olması zaruretini doğurmaktadır. Bu içtihat müzakere konusu olan ilamlardan davalıyı şufa bedelini tahsil için şefii takip etmek külfet ve zahmetlere maruz bırakan ilk iki ilamda varılan neticeyi bertaraf ettiği gibi ilamın infazını şefin arzu ve takdirine bırakan üçüncü ilamın mahzurlarını da bertaraf edecek durumdadır.

Bu sebeplere binaen: Şufa davasında Hakimin hükümden önce resen nazara alarak tayin edeceği münasip bir mehil içinde satış bedeli ile şefie ait olması lazım gelen satış masraflarını tediyeye veya tevdie karar verebileceğine ve tediye veya tevdiden sonra kaydın tashihine hükmedilebileceğine birinci oturumda üçte iki çoğunluk hasıl olmadığından ikinci oturumda ve 20.6.1951 tarihinde mutlak çoğunlukla karar verildi.

İçt. Bir. K. 20.06.1951 T. E:1949/13, K:1951/5

AYKIRI GÖRÜŞLER

Ş. Akyollu, S. Taşkın, K. Tepeci, M. Arıkan, S. Kınoğlu, Ş. Kıcıman

1- Satış bedelinin tediye veya tevdii davalı tarafından dermeyan edilebilecek bir defi mahiyetinde olmasına ve defilere taalluk eden hususatta resen nazara alınamayacağına göre mahkemece resen tevdi veya tediyeye karar verilemeyeceği reyindeyiz.

Sunihi Arslan

2- Kanunda sarahat olmadıkça herhangi bir davacının davasına bakılması için kendisinden teminat istenilmesi ve bu bapta Tevhidi İçtihat Heyetince hükümler konulması caiz olmaz.

M. Tahir Sebük

3- İçtihadı Birleştirme Genel Kuruluna arzedilen bu işin son müzakeresine heyet Başkanı da dahil olduğu halde altmış üye iştirak etmiştir. Bunlardan otuz üye Yargıcın resen depo kararı verebileceği kanaatında bulunmuşlar buna mukabil altı üye Yargıcın resen depo kararı veremeyeceğini beyan ve yirmidört üye de ne resen ve ne talep üzerine depo kararı verilmesinin işin mahiyetiyle kabili telif olmadığı kanaatını izhar etmişlerdir. Şu halde otuz üye resen depo kararı veremeyeceğini beyan ve yirmi dört üye de ne rekabil otuz üye resen depo kararı verilebileceği kanaatındadırlar ki, Yargıcın resen depo kararı verebileceği hususunda kanunun tayin ettiği mutlak ekseriyet hasıl olmamıştır. Buna rağmen ekseriyet kararı olarak bir karar yazılmıştır ki, bu bir maddi hata ve reylerin tasnifinin yanlış ifadesinden ibarettir. Şu halde ortada ( Yargıcın resen şufa bedelini depo ettirmesi lüzumunu natık ) bir tevhidi içtihat kararı yoktur. 20.6.1951 tarih, 13 esas 951/5 karar sayılı karar hakikatte bir tevhidi içtihat kararı olmayıp bir kısım azanın görüşünü ifade eden bir vesika mahiyetindedir.

Bu vesikaya bir karar mahiyeti izafe olunursa buna karşı itirazlarım şunlardır:

1- Bu kararda şufanın yanlış bir tarifi yapılıyor ve bu tarif içine Tevhidi İçtihat Genel Kurulunda müzakere edilmemiş olan bir takım meseleler ithal edilmiş bulunuyor. Ezcümle.: ( Meşfu hisse müşteriye kaça mal olmuşsa şufa hakkı, şefie o miktar ile satın almak salahiyeti verir ) denilir. ( Şefie mal olma ) tabiri çok geniş bir tabirdir. Bu umumi tabir içine evvela tapu harç ve masrafları girer. Harç ve masraflar meselesi oldukça münakaşalı bir mevzudur. Saniyen şufa mükellefinin kıymete müessir olacak tarzda yaptığı bir takım masraflar vardır ki, bunları mahiyetleri itibariyle tahlile tabi tutmak gerekir ve nazariyyatta bu yapılmıştır. Binaenaleyh Tevhidi İçtihat Genel Kurulunun müzakere mevzuu olmayan ve esasen müzakere edilmemiş bulunan bir meseleyi top yekun halledilmiş gibi karara ithal etmek caiz olamaz.

2- Yine hakkın tarifinde şufaın ( Ayni bir hak ) olduğu ifade olunuyor ki şufanın mahiyeti meselesi de müzakere edilmemiştir. Kararın tahriri bakımından şufanın mahiyetini izaha lüzum görülmüşse, bu takdirde şufa ayni bir hak değildir. Hak sahibi bakımından inşai bir hak şufa mükellefi bakımından da temlik hakkının bir takyidinden ibarettir.

3- Ayni hak tavsifi yapılmış olmasına rağmen hemen biraz sonra bu hakkın ( Kurucu inşai hak ) olduğu ifade olunuyor. Şu halde bu hak hem ayni ve hem de kurucu inşai bir haktır.Eğer böyle ise kanunumuzda bir ayni inşai haklar gurubu var demektir. Halbuki; Medeni Kanundan böyle bir hüküm çıkarmak kabil değildir.

4- Hak istimal edilince şefi yeni bir akit yapmadan müşteriye halef olur denilir. Bu beyan da ayni hak tavsifi ile tezat halindedir. Eğer şefiin meşfu üzerindeki hakkı ayni bir hak idiyse şefi tarafından açılmış olan davanın ayni hakka müteveccih bir istihkak davası olması icap ederdi. Buna nazaran da artık akitten ve halefiyetten bahsetmenin yeri olmamak lazım gelirdi.

5- Yine kararda müşteri durumunda olan şefiin bayii temerrüt haline koyması için en geç hükümden evvel şufa bedelini ödemesi veya tevdi etmesi lüzumundan bahsolunuyor. Ayni hak tavsifindeki isabetsizlik burada kendini daha açık gösteriyor. Şefi, müşteri durumunda, buna mukabil meşfuunaleyh de bayi durumunda ise, bayi ile müşteri arasındaki münasebet hiç bir zaman ayni hak münasebeti olamaz.

6- Şefiin, şufa bedelini depo etmesi lüzumunu haklı göstermek için temerrüt hükümlerine de istinat olunuyor ve müşteri mevkiinde bulunan şefiin bayi mevkiinde bulunan şufa mükellefini mütemerrit hale koymak için şufa bedelini tediye veya depo etmesi lüzumundan bahsolunuyor. Bu mülahaza da Borçlar Kanununun temerrüt hükümleriyle kabili telif değildir. Zira, temerrüt başka, borçlunun borcundan kurtulması başka şeydir. Borçlar Kanunu bu iki mefhumu yekdiğerinden ayırmış, doksanıncı madde ile alacaklının temerrüdü şartlarını doksan birinci madde ile de alacaklının temerrüdü halinde borçlunun borcundan ne suretle beraet edeceğini tanzim etmiştir. Tevhidi içtihada sebep olan hadiseler ise tamamen başkadır. Şufa iddiasında bulunan şufa bedelini ödemiye hazır olduklarını arzuhalinde açıkça beyan ederek meşfuun kendilerine devir ve tescilini istemişlerdir. Bu suretle şufa iddiasında bulunanlar Borçlar Kanununun seksen birinci maddesi hükmüne riayet etmiş durumdadırlar. Buna mukabil şufa mükellefleri meşfuun mülkiyetinin devrini kendilerine arzedilen şufa bedelini kabulden imtina etmek suretiyle mütemerrit hale düşmüşlerdir. Şufa mükellefleri hakkında Borçlar Kanununun doksanıncı maddesindeki temerrüt şartları tahakkuk etmiştir. Böyle olunca şufa mükellefini mütemerrit kılmak için ayrıca tediye veya depo lüzumundan bahsolunamaz.

7- Alacaklı mütemerrit olduğu takdirde borçlunun doksan birinci madde mucibince borcundan beraet edebilmesi için tediye yapması hali ise tamamiyle ihtiyaridir.

8- İnşai bir hak olan şufa hakkının istimali için dava ikamesi şart değildir. Şefi bir taraflı vusu muktazı bir irade beyaniyle de bu hakkını kullanabilir. Böyle bir halde hakimin tavassutu istenmediğine göre ( Resen depo kararı verme ) mecburiyeti nasıl ve kim tarafından tatbik olunacaktır. Bundan başka kullanılmaları hiç bir şarta bağlı bulunmıyan inşai hakların istimalleri için içtihaden ihdas olunan bu ağır takyidin hukuki mesnedi ne olacaktır? Kararda bunlar izah edilememiştir. Ve hukuki izahı bulunmadığı için de meskut bırakılmıştır.

9- Yargıcın resen tevdi kararı vermesi reyinde bulunanlar ( Yargıç resen tevdie karar ) şeklinde rey ve kanaat izhar etmişlerdi. Karar izhar olunan rey ve kanaata da uygun şekilde tahrir edilmemiştir.

Binnetice;

Hulasa olarak şunu söylemek icap eder ki, şufa hakkının istimali şefi ile, şufa mükellefi arasında bir bey münasebeti husule getirir. Bu münasebete adi bey hükümleri tatbik olunmakla mesele basit şekilde halledilmiş olur. Böyle basit ve kolay bir yol varken ve meselenin doğru hal şekli de bundan ibaret iken şufa hakkının mahiyetle kabili telif olmıyan bir takım sebeplere dayanılarak resen depo kararı verilmesi lüzumu üzerinde durulmasında isabet görmüyorum.

İşbu sebeplerden dolayı ( resen tediye veya tevdi ) hakkındaki fikir ve mülahazaya muhalifim.

S. Bertan

4- Davalının vecibesini ifada mütemerrit bulunduğu davacı tarafından ispat edildiği takdirde ancak bir dava mahkemece kabul olunabilir. Davanın ikamesi zamanında mütemerrit olmıyan bir kimse mahkemece edaya icbar edilemez. Bu kaide mutlak olup istisnası dahi mevcut değildir. Borçlar Kanununun seksen birinci maddesinde ise mütekabil taahhütleri muhtevi bir aktin ifasını talep eden kimsenin edaya karşı tarafı icbar edebilmesi için kendisinin de borcunu yerine getirmiş olması şart kılınmıştır. Bu şart tahakkuk etmedikçe karşılıklı taahhütleri havi bir akitten dolayı borçlanmış bulunan bir kimse mütemerrit hale de konulamaz. Şufa hakkının esasını eski hissedar ile yapılmış olan bey akti teşkil eder. 659 uncu maddenin bahşettiği salahiyete müsteniden şefi dilerse bu bey aktinin müşterisi sıfatını ihraz eder. Bedelin peşinen ödenmesi lazım gelen akitlerde müşteri vaziyetini ihraz eden şefi mülkiyet hakkının tevcihini talep edebilmesi için evvela kendisini bu hususu istemeğe salahiyetli bir hale getirmesi lazımdır. Bunun için de şefiin satış bedelini karşı tarafın emrine amade kılması icap eder. Dava açıldığı zaman satış bedelinin edasının teklif edildiği usulen davacı olan şefi tarafından ispat olunmadığı takdirde davalının harçlar kanununun seksen birinci maddesi mucibince daha mülkiyeti nakil mükellefiyeti doğmamış olur. Temlik edecek olan kimseye satış bedeli arzolunmadıkca davacının mülkiyet sıfatının naklini istemek selahiyeti henüz doğmamış olması sebebiyle davasının reddi iktiza eder. Şefiin Borçlar Kanununun doksan ve doksan birinci maddeleri mucibince temellük etmek istediği hissenin bedelini davalının emrine amade kılıp kılmadığının mahkemece aranması lazımdır. Her davada olduğu gibi şufa davasında da mahkemenin umumi hükümlere nazaran Borçlar Kanununun doksan ve doksan birinci maddelerine tevfikan tetkikat yapması zaruridir.

Kararın tahrir şekline muhalefet: Tevhidi İçtihat Heyetinin ekseriyetinin reyi şufa davalarında şufa bedelinin davalının emrine amade kılınıp kılınmadığının mahkemece resen tetkik edilmesi icap ettiği şeklinde tecelli etmiştir. Kararda ise keyfiyet "... resen nazara alarak. tediyeye veya tevdie karar verebileceğine ve tediye veya tevdiden sonra kaydın tashihine hükmedilebileceğine -" şeklinde yazılmıştır. "Mahkeme resen nazara alır" tabiri Hakimin kanun icabı kendiliğinden bir hususu tetkike mecbur olduğunu ifade için kullanılır. Resen kelimesi sarfolunduktan sonra ihtiyari bir siga ile yapılacak iş ifade olunamaz. ( Resen ) kelimesiyle "nazara alabilir" kelimelerinin bir cümlede birleşmesine mantıki imkan yoktur.

Kararın yazılış şekline göre Hakim dilediği davada bu hususu nazara alacak dilediği davada ise paranın yatırılıp yatırılmadığını tetkik etmeyebilecektir. Paranın davacı tarafından yatırılmadığını keyfiyeti Hakimi ihtiyarına bırakılmıştır. Mahkeme resen para yatırılma halini nazara almamış ise Temyiz tetkikatında da bu hususa dokunulamayacaktır. Temerrüt halinin mahkemece aranması icap ettiği yolunda rey vermiş olanların reyleri de hakim resen paranın yatırılıp yatırılmadığını nazara alması lazımdır, diye zevatın reylerine zam suretiyle muhalif mütalaada bulunanlara karşı rey üstünlüğü temin edilmiş bulunmasına binaen ekseriyetin izhar ettiği mütalaaya zıt şekilde karar tahrir edilmiş bulunduğundan bu sebepten de ayrıca tahrir şekline muhalifim.


 

 

 

 
                                  Sayaç