TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
YARGITAY KARARLARI 22 ( MUHAFAZA GÖREVİNİ KÖTÜYE KULLANMAK - MAHCUZU SATIŞ YERİNE GÖTÜRMEME-GÖREVİ YAPTIRMAMAK İÇİN DİRENME-KABLOLU YAYINDAN ABONE OLMADAN KARŞILIKSIZ YARARLANMA-İŞÇİLERİN ÜZERİNE ATEŞ AÇILMASI) / 18-07-2012

 MUHAFAZA GÖREVİNİ KÖTÜYE KULLANMAK - MAHCUZU SATIŞ YERİNE GÖTÜRMEME

YARGITAY 4. Ceza Dairesi E:2011/12316 K:2011/8440

Muhafaza görevini kötüye kullanmak suçundan sanık Seniye´nin, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu´nun 289/1, 62, 50, 52/1-2. maddeleri uyarınca 80,00 Türk Lirası, 1.500,00 Türk Lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına dair (Bafra Sulh Ceza Mahkemesi)´nin 19.10.2010 tarihli ve 2010/313-866 sayılı kararının Adalet Bakanlığı´nca 17.04.2011 gün ve 19868 sayılı yazı ile yasa yararına bozulmasının istenmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24.05.2011 gün ve 175508 sayılı tebliğ namesiyle dava dosyası Daireye gönderilmekle incelendi:

Tebliğ namede "Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi´nin 22.12.2009 tarih ve 2008/7470 esas, 2009/21076 karar, 26.01.2010 tarih ve 2008/6720 esas, 2010/777 sayılı kararlarında belirtildiği üzere, "...vedia sözleşmesinin bir türü olan yedieminlik kurumunun yediemine yüklediği muhafaza ve iade görevinin yalnızca kendisine teslim edilen yerde saklama ve iade etme yükümlülüğü yüklediği, hacizli malı satış yerine götürme yükümlülüğünün bulunmadığı...", somut olayda sanığın savunmalarında hacizli malları satış yerine götürmediğini açıklaması karşısında, hacizli malı satış yerine götürme yükümlülüğünün bulunmadığı cihetle, kanuni unsurları oluşmayan suçtan dolayı beraat kararı verilmesi gerektiğinin gözetil memesinde isabet görülmemiştir" denilmektedir.

Gereği görüşüldü;

Muhafaza görevini kötüye kullanma suçu, fail açısından yapılan sınıflandırmaya göre özgü bir suçtur. Bu suç ancak yasal düzenlemede belirtilen hukuki ve fiili nitelikleri taşıyan kişiler tarafından işlenebilir. Özgü suçların failleri belirli bir yükümlülük altında bulunmaktadır. Bu nedenle özgü suçlar doktrinde yükümlülük suçları olarak da adlandırılmaktadır. 5237 sayılı TCY´nin 289. maddesinde düzenlenen muhafaza görevini kötüye kullanma suçunun faili, kendisine rehinli veya hacizli veya herhangi bir nedenle el konulmuş malın resmen teslim edildiği kişidir. Hukuk uygulamasında bu kişiler yediemin olarak anılmaktadır. Yedieminin, suçun yapısı ve görevlendirilmesinin dayanağını oluşturan ilgili yasalardan kaynaklanan bazı yükümlülükleri vardır. İcra ve İflas Yasası hükümleri uyarınca yürütülen takipler nedeniyle gerçekleştirilen haciz işlemi sırasında yediemin olarak görevlendirilen kişinin, İİY´nin 88. ve 358. ile halen yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Yasası´nın 468. maddeleri içeriğinden saptanan yükümlülükleri şunlardır: 1) Kendisine resmen teslim edilen malı/ malları saklamak, korumak ve olduğu gibi (aynen) bırakmak. 2) Resmen teslim işlemini gerçekleştiren yetkili organ istediğinde hacizli malı kendisine teslim edilen yerde geri vermek veya hazır etmek. Belirtilen yükümlülükler aynı zamanda TCY´nin 289. maddesinde öngörülen teslim amacını oluşturmaktadır. Bu açıklamalar karşısında, yediemin sanıktan hacizli malı icra dairesi tarafından belirlenen satış yerine götürmesinin beklenmesi ve satış yerine götürmeme biçimindeki ihmali davranışın teslim amacı dışında bir tasarruf olarak değerlendirilmesi olanaklı değildir.

İncelenen dosyada yer alan iddianameye göre sanık hakkında icra takibi sırasında haczedilip kendisine yediemin olarak teslim edilen hacizli malları yapılan tebligata karşın satış yerine getirmeyerek muhafaza görevini kötüye kullandığı iddiasıyla kamu davası açıldığı görülmektedir. Dosyada bulunan haciz tutanağı ve birinci artırma tutanağına göre hacizli malların yediemine teslim edildiği yer ile icra dairesince satışın yapılmasına karar verilen yer farklıdır. İcra dairesince sanığa muhtıra gönderilerek hacizli malları belirlenen satış yerine getirmesi istenmiştir. Yukarıdaki paragrafta belirtilen açıklamaya göre, yediemin sanığın hacizli malları satış yerine götürmemesi, teslim amacı dışında bir tasarruf olarak değerlendirilemeyecektir. Mahkemece, suçun maddi unsurunun oluşmadığı gözetilmeden kurulan mahkumiyet hükmünün, hukuka aykırı olduğu anlaşılmaktadır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının düzenlediği tebliğ namedeki düşünce yerinde görüldüğünden, muhafaza görevini kötüye kullanma suçundan sanık Seniye hakkında, Bafra Sulh Ceza Mahkemesi´nce verilen 19.10.2010 tarih ve 2010/313-866 sayılı kararın, CYY´nin 309. maddesi uyarınca (BOZULMASINA), hükümdeki hukuka aykırılık sanığa verilen cezanın kaldırılmasını gerektirmekle, anılan Yasa maddesinin 4-d fıkrası gereğince, sanığın, muhafaza görevini kötüye kullanma suçundan BERAATİNE, 16.06.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 



GÖREVİ YAPTIRMAMAK İÇİN DİRENME

YARGITAY 4. Ceza Dairesi  E:2011/5249 K:2011/8707

Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.

Ancak; 

1. Sanıkların görevli polis memurlarına karşı hangi eylemleriyle cebir, şiddet ve tehdit kullanarak direndikleri açıklanmadan, ´Polislere karşı güç kullandıkları´ biçimindeki soyut ve yetersiz gerekçe ile hüküm kurulması,

2. Kabule göre de;

a. Suçun birden fazla kişi tarafından ve dört görevli polis memuruna karşı işlenmesi nedeniyle sanıklar hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 265/3 ve 43/2. maddelerinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi,

b. 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 62. maddesinde öngörülen ´Failin geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki yargılama sürecindeki davranışları, cezanın failin geleceği üzerindeki olası etkileri gibi hususlar´ irdelenmeden ve susma hakkı bulunan sanıkların ´Suçu inkar ettikleri´ biçimindeki yasal olamayan yetersiz gerekçe ile anılan maddenin uygulanmamasına karar verilmesi,

c. Suç tarihinde 18 yaşından küçük olan sanıklar Hıdır İlik ve Ramazan Tuç hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 31/3. maddesinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi,

d. Suç tarihinde 18 yaşından küçük olan sanıklar Hıdır İlik ve Ramazan Tuç hakkında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunun 24. üncü maddesi uyarınca ´Uzlaşma´ hükümlerinin uygulanmaması,

e. Sanık Kadir Çetintaş hakkında, 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 53/1. maddesi uyarınca hükmolunan hak yoksunluklarının uygulanma süresinin kararda gösterilmemesi,

Bozmayı gerektirmiş ve sanıklar Hıdır İlik ve Ramazan Tuç müdafii ile Sanık Kadir Çetintaş temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden tebliğ nameye uygun olarak HÜKÜMLERİN BOZULMASINA, yeniden hüküm kurulurken 1412 sayılı Ceza Yargılama Yasasının 326/son maddesinin gözetilmesine, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 21/06/2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

KABLOLU YAYINDAN ABONE OLMADAN KARŞILIKSIZ YARARLANMA

YARGITAY 11. Ceza Dairesi E:2010/10806 K:2011/2783

Karşılıksız yararlanma suçundan sanık Bekir Y.....´ın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu´nun 163/1, 62. maddeleri uyarınca 1 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, aynı Kanun´un 51/2. maddesi gereğince katılan kurumun zararı olan 128 yeni Türk lirasının ödenmesi şartına bağlı olarak hapis cezasının ertelenmesine dair, Bakırköy 13. Asliye Ceza Mahkemesinin 03/10/2007 tarihli ve 2007/304 esas, 2007/728 sayılı kararın tüm dosya kapsamına göre;

1-Sanığın Türksat Uydu Haberleşme ve Kablo TV. A.Ş.´ne ait kablolu yayından abone olmadan kaçak bağlantı yaparak faydalanması eyleminin 5237 sayılı Kanun´un 163/2. maddesi kapsamında kaldığı dikkate alınmadan, yazılı şekilde uygulama yapılarak eksik ceza tayin olunmasında,

2-Sanık hakkında verilen 1 ay 20 gün kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezanın ertelenmiş olmasına nazaran, 5237 sayılı Kanun´un 51/3. maddesi uyarınca denetim süresi belirlenmesi gerektiğinin gözetilmemesindeİsabet görülmediğinden bahisle 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca, anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 16.06.2010 gün ve 2010/7323/39059 sayılı kanun yararına bozmaya atfen Yargıtay C. Başsavcılığının 29.06.2010 gün ve KYB.2010/153264 sayılı ihbarnamesiyle daireye ihbar ve dava evrakı tevdii kılınmakla incelenip gereği görüşüldü:

İncelenen dosya içeriğine göre, kanun yararına bozma istemine atfen düzenlenen ihbarname içeriği yerinde bulunduğundan, Bakırköy 13.Asliye Ceza Mahkemesinin 03.10.2007 gün ve 2007/304 esas, 2007/728 sayılı kararının CMK.nın 309.maddesinin 4.fıkrasının (c) bendi uyarınca aleyhe sonuç doğurmamak koşuluyla BOZULMASINA, ihbarnamenin ikinci bendinde yer alan bozma nedeni yönünden aynı maddenin 4.fıkrasının (d) bendine göre karar verilmesi mümkün olduğundan hükme "sanığın 5237 sayılı TCK.nın 51.maddesinin 3.fıkrası uyarınca takdiren 1 yıl müddetle denetim süresine tabi tutulmasına, denetim süresinde sanığa rehberlik edecek uzman kişinin görevlendirilmesine yer olmadığına, denetim süresinin iyi halli olarak geçirildiği takdirde cezanın infaz edilmiş sayılmasına" ibareleri eklenmesine, hükümdeki diğer hususların aynen yerinde bırakılmasına, infazın bu hükme göre yerine getirilmesine, dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına İADESİNE, 24.6.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi


DOLANDIRICILIK - HIRSIZLIK - SUÇ VASFI

YARGITAY 6. Ceza Dairesi E:2007/6748 K:2011/8822

Yakınana, sokakta adıyla hitap ederek önceden tanıyormuş gibi yaklaşıp, “dolar bozdurmak istediğini” söyleyerek, 200 Türk Lirası parasını kendisine vermesini sağladıktan sonra, ilerideki bir evi gösterip “dolar evde, ayrıca sana bir düğün davetiyesi var, alıp getireyim “ diyerek olay yerinden kaçan sanığın belirlenen kastının, yakınanın üzerindeki parayı çalmak olduğu, bu bağlamda somut eylemin 765 sayılı TCK´nun 491/ilk maddesinde tanımlanan hırsızlık suçunu oluşturduğu gözetilmeden, dolandırıcılık suçundan mahkumiyet hükmü kurulmuş ise de;

Somut olaya göre, sanığın eylemine uyan ve 765 sayılı TCK´nun 491/ilk maddesinde tanımlanan hırsızlık suçunun aynı Yasanın 102/4. maddesinde öngörülen 5 yıllık zamanaşımına bağlı olduğu, suçun işlendiği 10.02.2003 tarihinden inceleme tarihine kadar anılan Yasanın 102/4 ve 104/2. maddesinde öngörülen 7 yıl 6 aylık sürenin geçmiş bulunması,

Bozmayı gerektirmiş, sanık Ahmet Y.... ve savunmanının temyiz itirazları ve tebliğnamedeki düşünce bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenle BOZULMASINA, bozma nedeni yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi yollamasıyla 1412 sayılı CMUK´nın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak sanık hakkında açılan kamu davasının zamanaşımı nedeniyle DÜŞMASİNE, 27.06.2011 tarihinde obirliğiyle karar verildi.


 

HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASI

 

Daire:CGK Tarih:2009-02-03 Esas No:2008/11-250 Karar No:2009/13

ÖZET :

1- Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun kesinleşmiş infaz edilmekte olan ve hukuki yararı bulunması koşuluyla infaz edilmiş hükümlere de uygulanabileceği,

2- Kesinleşmiş hükümlerde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının, hükmü veren mahkemece, objektif koşulların değerlendirilmesiyle sınırlı bir inceleme yapılacak ahvalde evrak üzerinde, subjektif koşulların değerlendirilmesi gereken hallerde ise duruşma açılarak yapılması gerektiği,

3- Birden fazla suçtan mahkûmiyet halinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının, her suç yönünden ayrı ayrı değerlendirilmesinin zorunlu olduğu,

4- Kesinleşmiş hükümlerde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya reddine ilişkin kararlara karşı başvurulabilecek yasa yolunun itiraz olduğu,

5- Kesinleşmiş hükümlerde, yasa yolu merciince incelemenin evrak üzerinde ve 5271 sayılı Yasanın 231. maddesinin koşullarının belirlenmesi ile sınırlı bir şekilde yapılacağı, hükümdeki hukuka aykırılıkların, bu aşamada denetlenemeyeceği,

6- Kesinleşmiş hükümlerde, 647 sayılı Yasanın 4 ve 6 veya 5271 sayılı Yasanın 50 ya da 51. maddelerinin uygulanıp, uygulanmamasının hükmün açıklanmasının geri bırakılması konusunda değerlendirme yapmaya engel oluşturmayacağı,

7- Eski yasa döneminde işlenip, adli sicilden silinme koşulları oluşmuş olan mahkûmiyetler ile ertelenmiş ve vaki olmamış sayılmasına karar verilen mahkûmiyetlerin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yasal engel oluşturmayacağı, yeni dönemde işlenen suçlar açısından ise infazdan sonra 5237 sayılı Yasanın 58. maddesinde belirtilen tekerrür sürelerinin esas alınmasının hakkaniyete uygun bir çözüm olacağı,

8- Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tamamen giderilmesinde zarar yönünden, kanat verici basit bir araştırma ile belirlenecek maddi zararların esas alınması, manevi zararların bu kapsama dahil edilmemesi gerektiği; kabul edilmiştir.        

(Karar Tarihi : 03.02.2009)

DAVA :

Sanık O..´nin, resmi evrakta sahtecilik suçundan 765 sayılı TCY´nın 342/1, 80, 59/2. maddeleri uyarınca 1 yıl 11 ay 10 gün ağır hapis, hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan ise 765 sayılı TCY´nın 510, 522 ve 59/2. maddeleri uyarınca 11 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin İ.. 5. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 03.02.1999 gün ve 208-22 sayılı hüküm, Yargıtay 6. Ceza Dairesince 19.12.2000 gün ve 9381-9936 sayı ile onanarak kesinleşmiştir.

5237 sayılı TCY´nın yürürlüğe girmesi nedeniyle hükümlünün hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinin talep edilmesi üzerine, İ.. 5 Ağır Ceza Mahkemesince dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda 03.02.2006 gün ve 208-22 sayı ile;

"1- ... Hükümlü hakkında kesinleşmiş ilamın 2 numaralı bendinde tespit edilen ceza sanık lehine olduğundan 5237 sayılı Yasanın 7/2 maddesi uyarınca 1 yıl 11 ay 10 gün ağır hapis cezasının, hapis olarak değiştirilmek suretiyle aynen korunmasına, infazın kesinleşmiş ilam uyarınca 1 yıl 11 ay 10 gün hapis cezası üzerinden yerine getirilmesine devam edilmesine,

2- Sanık O..´nin hizmet nedeniyle emniyeti suistimal suçundan eylemine uyan 5237 sayılı Yasanın 155/2 maddesi uyarınca takdiren 1 sene hapis ve 5 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına,

Takdiri indirici sebep nedeniyle cezası 5237 sayılı Yasanın 62. maddesi uyarınca 1/6 oranında indirilerek 10 ay hapis ve 4 gün karşılığı adli para cezası ile cezalandırılmasına, adli para cezasının beher günü 20,00 YTL hesabıyla 80,00 YTL adli para cezası olarak belirlenmesine,

... Hükümlü hakkında bu suçla ilgili olarak yeniden belirlenen cezalar sonuç olarak sanık lehine olduğundan 5237 sayılı Yasanın 7/2 maddesi uyarınca bu suçla ilgili yeniden tespit edilen 10 ay hapis ve 80,00 YTL adli para cezası esas alınarak infazın yerine getirilmesine..." karar verilmiş ve bu karar da yasa yollarına başvurulmaksızın kesinleşmiştir.

İ.. C.Başsavcılığı ve hükümlü müdafiinin, 5728 sayılı Yasa ile 5271 sayılı CYY´nın 231. maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle hükümlünün durumunun yeniden değerlendirilmesi istemiyle başvurmaları üzerine, bu kez İ.. 5. Ağır Ceza Mahkemesince 25.02.2008 tarihinde dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda;

"...Sanık hakkında işlediği suçlardan ötürü verilen özgürlüğü bağlayıcı cezanın toplam süresinin 2 yıl hapis cezasından fazla olması nedeniyle uygulanması koşulları bulunmadığından ve takdiren sanık hakkında, 5728 sayılı Yasanın 562. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK.nun 231/5-14 madde ve fıkraları ile aynı Yasanın geçici 1-2. maddelerinin uygulanmasına ve hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasına ve infazın durdurulmasına yer olmadığına, hükmün aynen infazına..." itirazı kabil olarak karar verilmiştir.

Hükümlü müdafiinin itiraz başvurusu üzerine, dosyayı inceleyen İ.. 6. Ağır Ceza Mahkemesince 17.03.2008 gün ve 2008/390 D.iş sayı ile; verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğundan bahisle itirazın reddine karar verilmiştir.

Adalet Bakanlığınca 26.06.2008 gün ve 36552 sayı ile yargılamanın duruşma açılarak yapılması gerektiğinden bahisle yasa yararına bozma isteminde bulunulması üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 26.09.2008 gün ve 13068-9869 sayı ve özetle;

"... Gerek evrak üzerinde gerekse duruşma yapılarak bu yönde verilen kararlar hüküm niteliğinde olup temyize tabi bulunduğundan İ____ 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 25.02.2008 gün ve 1996/208 sayılı kararına karşı itiraz üzerine İ____ 6. Ağır Ceza Mahkemesince verilen itirazın reddine ilişkin 17.03.2008 gün ve 2008/390-390 değişik iş sayılı kararı hukuken geçersiz olup yok hükmündedir. 5271 sayılı CMK´nun 264. maddesi uyarınca "yasa yolunun belirlenmesindeki yanılma, başvuranın haklarını ortadan kaldırmayacağı" cihetle, hükümlü müdafiinin 11.03.2008 günlü temyiz mahiyetindeki başvurusunun süresinde olduğunun kabulünde zorunluluk bulunduğundan, dosyanın temyiz incelemesi yapılmak üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesi gerekmekte olup İ.. 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 25.02.2008 gün ve 1996/208 sayılı hükmü henüz kesinleşmemiştir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle; İ. 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 25.02.2008 gün ve 1996/208 sayılı kararı temyize tabi olup, yasal yollara başvurulması nedeniyle henüz kesinleşmediğinden yasa yararına bozma isteminin CMK´nun 309. maddesi uyarınca reddine, temyiz incelemesi yapılmak üzere tebliğname düzenlenmesi için dosyanın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine..." karar verilmiştir.

Yargıtay C.Başsavcılığı ise 17.11.2008 gün ve 142569 sayı ile;

"...5728 sayılı Yasanın Geçici 1. maddesinin 2. fıkrasında, "Bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihten önce kesinleşmiş ve infaz edilmekte olan mahkûmiyet kararları hakkında, lehe kanun hükümleri, hükmü veren mahkemece 13.12.2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 98 ila 101 inci maddeleri dikkate alınmak ve dosya üzerinden incelenmek suretiyle belirlenir. Ancak, hükmün konusunun herhangi bir inceleme, araştırma, delil tartışması ve takdir kullanılmasını gerektirmesi halinde inceleme, duruşma açılmak suretiyle yapılabilir..." hükmü öngörülmüştür.

Görüldüğü üzere; Geçici 1. maddenin 2. fıkrasında uyarlama yargılamasının ne şekilde gerçekleştirileceği ve verilecek kararın hangi yasa yoluna tabi olduğu hususunda genel düzenleme içeren 5275 sayılı Yasanın 98 ilâ 101. maddelerine atıf yapılmaktadır. Buna göre, uyarlama yargılamasının atıf yapılan maddeler uyarınca duruşmasız, evrak üzerinde inceleme ile gerçekleştirilmesi gerekmekte olup, verilen kararlar da itiraza tabidir.

5728 sayılı Yasanın Geçici 1. maddesinin 2. fıkrasında, 5275 sayılı Yasanın 101. maddesinde yer alan uyarlama yargılamasının duruşmasız olarak yapılması gerektiğine ilişkin genel düzenlemeye bir istisna getirilmiş, ancak genel düzenlemede mevcut olan kararların itiraza tabi olması kuralına bir istisna getirilmemiştir. Kanun koyucunun uyarlama yargılamasının duruşmasız yapılması gerektiğine ilişkin genel düzenlemeye istisna hüküm getirdiği halde, yasa yolu bakımından bir istisnaya yer vermemesi, genel kuralın geçerliliğini istediği anlamındadır.

Dolayısıyla uyarlama yargılamasının evrak üzerinde yapılması gereken hallerde dosya üzerinde inceleme yapılarak verilen kararların Geçici 1. maddenin 1. cümlesindeki atıf karşısında itiraza tabi bulunduğunda hiçbir kuşku bulunmamaktadır. Maddede, uyarlama yargılamasının duruşmalı yapılmasının zorunlu tutulmaması ve duruşmalı olarak yapılan yargılama sonucu verilen kararlar bakımından da yasa yolu bakımından bir istisnaya yer verilmemesi nazara alındığında, duruşmalı olarak yapılan uyarlama yargılaması sonucu verilen kararların da itiraza tabi olması gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Bu itibarla, söz konusu kararın kesinleşmesi nedeniyle kanun yararına bozma istemi incelenerek bir karar verilmesi gerekir iken, yazılı şekilde karar verilmesinin hukuka aykırı olduğu kanaatine varılmıştır" görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire kararının kaldırılmasına ve Adalet Bakanlığının yasa yararına bozma istemi konusunda bir karar verilmek üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR :

 

Resmi evrakta sahtecilik ve hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçlarından hükümlü O____ hakkında, 5728 sayılı Yasanın 562. maddesi ile değiştirilen 5271 sayılı CYY´nın 231. maddesi uyarınca yapılan kesinleşmiş hükümde değişiklik (uyarlama) yargılaması sonucunda, koşulları bulunmadığından bahisle hükmün açıklanmasının geri bırakılması isteminin reddine karar verilmiş ve bu karara karşı yapılan itiraz başvurusu da merciince ret edilmiştir.

Adalet Bakanlığınca mercii kararına karşı yasa yararına bozma isteminde bulunulması üzerine, Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasında, kesinleşmiş hükümlerde hükmün açıklanmasının geri bırakılması isteminin reddine ilişkin kararlara karşı başvurulabilecek yasa yolunun belirlenmesi konusunda uyuşmazlık doğmuştur.

Ancak, 20.01.2009 tarihinde yapılan birinci müzakerede, uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir karar verilebilmesi için "hükmün açıklanmasının geri bırakılması" kurumunun niteliğinin belirlenmesi gerektiği ve bu bağlamda;

1- Kesinleşmiş hükümlerde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilip verilemeyeceği,

2- Kesinleşmiş hükümlerde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesinin dosya üzerinde yapılacak inceleme ile mi, yoksa duruşma açılarak mı gerçekleştirileceği,

3- Birden fazla suçtan mahkûmiyet hallerinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesinde, toplam ceza miktarı mı, yoksa her bir suç için verilen ceza miktarının mı nazara alınacağı,

4- Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi veya istemin reddine ilişkin karara karşı başvurulabilecek yasa yolunun, itiraz mı, yoksa temyiz mi olacağı,

5- Yasa yolu merciince yapılacak incelemenin yöntemi (duruşmalı mı, yoksa evrak üzerinde mi) ve kapsamının ne olacağı, merciince, suçun sübutu ve nitelendirilmesi konusunda (esasa ilişkin) değerlendirme yapılıp yapılamayacağı, hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıkların merciince denetlenebilip denetlenemeyeceği,

6- Kesinleşen hükümde 647 sayılı Yasanın 4 ve 6 veya 5237 sayılı TCY´nın 50 ve 51. maddelerinin uygulanmış ya da uygulanmamış olmasının hükmün açıklanmasının geri bırakılması konusunda değerlendirme yapmaya vea uygulamaya engel oluşturup, oluşturmayacağı,

7- Kasıtlı bir suçtan mahkûmiyetten ne anlaşılması gerektiği,

8- Zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle giderilmesinden, anlaşılması gereken hususlar neler olduğu, manevi zararların bu kapsama dâhil edilip edilemeyeceği, zarar konusunda mahkemece herhangi bir araştırma yapılmasına gerek bulunup bulunmadığı, bulunmakta ise bu araştırmanın kapsamı nasıl belirleneceği,

Konularının da ele alınması gerektiği ileri sürülerek, bu hususların müzakereye dahil edilip edilemeyeceği Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca ön sorun olarak ele alınmış, ancak, anılan konuların müzakereye dahil edilmesi hususunda yasal oy çokluğu sağlanamadığından, işin görüşülmesi ikinci müzakereye kalmıştır.

03.02.2009 tarihinde yapılan ikinci müzakerede ise, hukuki uyuşmazlığın doğru bir şekilde çözüme bağlanabilmesi için belirtilen tüm konuların tartışılarak bir sonuca bağlanması gerektiği yasal oyçokluğuyla kararlaştırılarak müzakereye başlanmıştır.

Uyuşmazlık konularında sağlıklı bir çözüme ulaşılabilmesi için öncelikle hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun niteliği ve uygulanma koşullarının incelenmesinde yarar bulunmaktadır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, hukukumuzda ilk kez 15.07.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5395 sayılı Çocuk Koruma Yasasının 23. maddesi ile çocuklar hakkında, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Yasanın 23. maddesiyle 5271 sayılı Yasanın 231. maddesine eklenen 5-14. fıkralar ile de büyükler için kabul edilmiş, aynı Yasanın 40. maddesiyle 5395 sayılı Yasanın 23. maddesi değiştirilmek suretiyle, denetim süresindeki farklılık hariç olmak koşuluyla, çocuk suçlular ile yetişkin suçlular hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı koşullara tabi kılınmıştır.

Yetişkin sanıklar yönünden başlangıçta şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak, hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezası için kabul edilen bu müessese, 08.02.2008 tarihinde yürürlüğe giren 23.01.2008 gün ve 5728 sayılı Yasanın 562. maddesiyle 5271 sayılı Yasanın 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklik ile hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezaları için uygulanabilir hale getirilmiş, böylece başlangıçta yetişkin sanıklar hakkında şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak uygulanan bu kurum Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan İnkılâp Yasalarında yer alan suçlar ayrık olmak üzere, tüm suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiştir.

Ancak 01.03.2008 tarihinde yürürlüğe giren 26.02.2008 gün ve 5739 sayılı Yasa ile 3713 sayılı Yasanın 13. maddesinde yapılan değişiklik ve 1632 sayılı Askeri Ceza Yasasına eklenen Ek 10. madde ile 15 yaşından büyüklerin işledikleri terör suçları ile 1632 sayılı Yasada yer alan suçlar yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemeyeceği hüküm altına alınmakla, hükmün uygulanma koşulları daraltılmıştır.

Sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahip olup, bu husus Yargıtay Ceza Genel Kurulu´nun 19.02.2008 gün ve 346-25 sayılı kararında "Sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahip bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde, geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak kamu davasının 5271 sayılı CYY´nın 223. maddesi uyarınca düşürülmesi sonucu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Müessesenin yargılama yasasında düzenlenmiş bulunması da onun karma niteliğini değiştirmez" şeklinde açıkça vurgulanmıştır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının koşulları;

a) Suça ilişkin koşullar;

1- Yapılan yargılama sonucunda, sanık hakkında mahkûmiyet hükmü tesis edilmeli ve hükmolunan ceza ise iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezasından ibaret olmalıdır.

2- Suç, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan İnkılâp Yasalarında yer alan suçlardan bulunmamalıdır.

3- 01.03.2008 tarihinden itibaren işlenen suçlarda ise, suçun ayrıca 3713 sayılı Yasa ile 1632 sayılı Yasa kapsamında yer alan suçlardan olmaması gerekmektedir.

b) Sanığa ilişkin koşullar;

1- Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış olması,

2- Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tamamen giderilmesi,

3- Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak, sanığın yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması, Gerekmektedir.

Tüm bu koşulların bulunması halinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve sanık beş yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacaktır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konularının incelenmesinde;

1- Kesinleşmiş hükümlerde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi mümkün müdür?

Sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu doğurduğu sonuçlar itibariyle karma bir özelliğe sahip olup, bu husus Yargıtay Ceza Genel Kurulu´nun 19.02.2008 gün ve 346/25 sayılı kararında da açıkça vurgulanmıştır.

Karma bir niteliği bulunan bu kurumun, maddi ceza hukukuna ilişkin yönü nazara alındığında, 5237 sayılı Yasanın 7. maddesinde tanımlanan lehe yasanın geçmişe yürümesi ilkesi uyarınca, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun önceki hükümlere de uygulanması doğaldır. Kaldı ki, Yasa koyucu da olası tartışmaları engellemek için 23.01.2008 gün ve 5728 sayılı Yasanın Geçici 1. maddesinin 2. fıkrasında bu hususu; "Bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihten önce kesinleşmiş ve infaz edilmekte olan mahkûmiyet kararları hakkında, lehe kanun hükümleri, hükmü veren mahkemece 13.12.2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 98 ilâ 101 inci maddeleri dikkate alınmak ve dosya üzerinden incelenmek suretiyle belirlenir. Ancak, hükmün konusunun herhangi bir inceleme, araştırma, delil tartışması ve takdir hakkının kullanılmasını gerektirmesi halinde inceleme, duruşma açılmak suretiyle yapılabilir" hükmü ile yasal bir çözüme kavuşturmuştur.

Gerek yasal düzenleme gerek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun ve Özel Dairelerin yerleşmiş yargısal kararları, gerekse hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun hukuki niteliği nazara alındığında, bu kurumun kesinleşmiş, infaz edilmekte olan ve hukuki yararı bulunmak koşuluyla infaz edilmiş hükümler yönünden de uygulanması zorunludur.

2- Kesinleşmiş hükümlerde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi dosya üzerinde yapılacak inceleme ile mi, yoksa duruşma açılarak mı gerçekleştirilmelidir?

 

Konuya ilişkin 5728 sayılı Yasanın Geçici 1. maddesinin 2. fıkrasında, "Bu Kanun yürürlüğe girdiği tarihten önce kesinleşmiş ve infaz edilmekte olan mahkûmiyet kararları hakkında, lehe kanun hükümleri, hükmü veren mahkemece 13.12.2004 tarihli ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanunun 98 ilâ 101 inci maddeleri dikkate alınmak ve dosya üzerinden incelenmek suretiyle belirlenir. Ancak, hükmün konusunun herhangi bir inceleme, araştırma, delil tartışması ve takdir hakkının kullanılmasını gerektirmesi halinde inceleme, duruşma açılmak suretiyle yapılabilir" hükmü getirilmiştir.

Kaynağını, uyarlama yargılamasının yöntemi ile buna ilişkin Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Daire kararlarının oluşturduğu 5728 sayılı Yasanın Geçici 1. maddesinin açık hükmü uyarınca; bu Yasanın yürürlüğe girdiği tarihten önce kesinleşmiş, infaz edilmekte ve hatta koşulları bulunmakta ise infaz edilmiş olan mahkûmiyet kararları hakkında, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumuna ilişkin uyarlama, hükmü veren mahkemece, objektif koşulların değerlendirilmesiyle sınırlı bir inceleme yapılması halinde evrak üzerinde, subjektif koşulların değerlendirilmesi gereken hallerde ise duruşma açılarak yapılmalıdır.

3- Birden fazla suçtan mahkûmiyet halinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesinde, toplam ceza miktarı mı, yoksa her bir suç için verilen ceza miktarı mı nazara alınmalıdır?

Sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde, geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak kamu davasının 5271 sayılı CYY´nın 223. maddesi uyarınca düşürülmesi sonucunu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır.

Yerleşmiş yargısal kararlarda da vurgulandığı üzere, düşme nedenlerinin her bir suç yönünden ayrı ayrı nazara alınması gerekmektedir. Bu nedenle birden fazla suçtan mahkûmiyet halinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağı hususu her suç yönünden ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

4- Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi veya istemin reddine ilişkin karara karşı başvurulabilecek yasa yolu, itiraz mıdır, yoksa temyiz midir?

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararlara karşı başvurulacak yasa yolu, 5271 sayılı Yasanın 231. maddesinin 12. fıkrasında açıkça itiraz olarak belirlendiğinden, geri bırakılma kararına yönelik yasa yolu itirazdır.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının reddine ilişkin kararlara karşı başvurulacak yasa yolunun belirlenebilmesi için ise öncelikle, 5252 sayılı Yasanın 9, 5275 sayılı Yasanın 98 ila 101 ve 5728 sayılı Yasanın Geçici 1. maddelerinin kapsamının belirlenmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 27.12.2005 gün ve 162-173 ile 24.01.2006 gün ve 136-3 sayılı kararlarında da ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, 5252 sayılı Yasanın "Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul" başlıklı 9. maddesinin 1. fıkrası;

a) Sadece 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş mahkûmiyet hükümlerinde ve

b) Münhasıran, 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının yürürlüğe girmesi nedeniyle hükümde bir değişiklik yargılaması yapılması gerektiğinde uygulanabilecektir.

Görüldüğü gibi bu düzenleme, 5237 sayılı Türk Ceza Yasası dışında başka herhangi bir yasanın yürürlüğe girmesi ve lehe hüküm içermesi halinde yapılacak incelemeyi kapsamamaktadır.

Buna göre, 5237 sayılı TCY´nın yürürlüğe girmesi nedeniyle lehe yasanın değerlendirilmesi amacıyla yapılacak uyarlama yargılaması 5275 sayılı Yasanın 98. maddesine göre daha özel nitelikteki 5252 sayılı Yasanın 9. maddesinde öngörülen usule göre gerçekleştirilmeli, bu iki koşulun birden oluşmadığı hallerde ise, genel düzenleme getiren 5275 sayılı Yasanın 98 ve devamı maddelerindeki yöntem uygulanmalıdır.

Anılan kararlarda vurgulandığı üzere, 1 Haziran 2005 tarihinden sonra gerçekleştirilen yasa değişiklikleri nedeniyle uyarlama yargılamasının tabi olacağı ilkeler 5252 sayılı Yasanın 9. maddesine göre değil, 5275 sayılı Yasanın 98 ilâ 101. maddelerine göre belirlenmelidir. Kaldı ki, aynı husus 5728 sayılı Yasanın Geçici 1. maddesinde de açıkça belirtilmiştir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının reddine ilişkin kararlar, 5271 sayılı Yasanın 223. maddesi anlamında hüküm sayılmadığından ve salt bu nedene dayalı uyarlama yargılamasında da 5252 sayılı Yasanın 9. maddesinin uygulanması olanağı bulunmadığından, 5728 sayılı Yasanın Geçici 1 ve 5275 sayılı Yasanın 101/3. fıkrası uyarınca bu kararlara karşı başvurulabilecek yasa yolu itirazdır.

5- Yasa yolu merciince yapılacak incelemenin yöntemi (duruşmalı mı, yoksa evrak üzerinde mi) ve kapsamı nedir, merciince, suçun sübutu, nitelendirilmesi konusunda (esasa ilişkin) değerlendirme yapılabilir mi, hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıklar denetlenebilir mi?

Kural olarak itiraz merciince yapılacak inceleme evrak üzerinde olmalıdır. Kesinleşmiş hükümlerde, suçun sübutu, nitelendirilmesi veya kanıt değerlendirilmesi konusunda herhangi bir uyuşmazlık bulunmayacağından, itiraz merciince de bu hususların denetlenmesi veya değerlendirilmesi mümkün bulunmadığından itiraz merciince 5271 sayılı Yasanın 231. maddesinin koşulları ile sınırlı bir inceleme yapabilecek, hükmün içeriğinde yer alan hukuka aykırılıklar hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının objektif koşullarını etkilemediği sürece bu aşamada herhangi bir yasayolu denetimine tabi olmayacağı gibi itiraz merciince de denetlenemeyecektir.

6- Kesinleşen hükümde 647 sayılı Yasanın 4 ve 6 veya 5237 sayılı TCY´nın 50 ve 51. maddelerinin uygulanmış ya da uygulanmamış olması, hükmün açıklanmasının geri bırakılması konusunda değerlendirme yapmaya veya uygulamaya engel midir?

Koşullu bir düşme nedeni oluşturan "hükmün açıklanmasının geri bırakılması" müessesesi, (mahkûmiyet, suç niteliği ve ceza miktarına ilişkin) objektif koşulların varlığı halinde mahkemece, diğer kişiselleştirme hükümlerinden önce ve re´sen değerlendirilerek, uygulanması yönünde kanaate ulaşıldığı takdirde, hiçbir isteme bağlı olmaksızın öncelikle uygulanmalıdır.

Ceza Genel Kurulunun yerleşmiş kararlarında vurgulandığı üzere kesinleşen hükümlerde 647 sayılı Yasanın 4 ve 6 veya 5237 sayılı TCY´nın 50 ya da 51. maddelerinin uygulanmış ya da uygulanmamış olması, hükmün açıklanmasının geri bırakılması konusunda değerlendirme yapmaya engel oluşturmayacaktır. Zira, anılan kişiselleştirme kurumlarının uygulanması, istisnalar dışında mahkemenin takdirine bağlı olduğu halde buna karşın koşullu düşme nedenlerinden birini oluşturan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı re´sen değerlendirme yapmayı zorunlu kılmaktadır.

Bu nedenle sanık hakkında, ilk hükümde 647 sayılı Yasanın 4 ve 6. veya 5237 sayılı Yasanın 50 ya da 51. maddelerinin uygulanmış veya uygulanmamış olması da, hükmün açıklanmasının ertelenmesi kararının cezanın kişiselleştirilmesi normlarından önce ve re´sen uygulanması zorunluluğu karşısında, ulaşılan bu sonucu değiştirmeyecektir.

7- Kasıtlı bir suçtan mahkûmiyetten anlaşılması gereken hususlar nelerdir?

5271 sayılı Yasanın 231. maddesinin 6. fıkrasının (a) bendinde olumsuz koşul olarak öngörülen daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamaktan anlaşılması gereken husus, mahkûmiyetin kasıtlı bir suçtan doğmasıdır. Anılan bendde hükmolunan ceza yönünden herhangi bir ayrım gözetilmediğinden, hükmolunan cezanın hapis veya adli para cezası olmasının, bu koşul açısından herhangi bir önemi bulunmamaktadır.

Ancak yasa koyucu, mahkûmiyetle ilgili olarak başkaca bir ölçü getirmediğinden, adli sicilden silinen mahkûmiyetler, ertelenmiş ve vaki olmamış sayılan mahkûmiyetler, üzerinden çok uzun sürelerin geçmesi nedeniyle tekerrüre esas oluşturmayan mahkûmiyetler de hükmün açıklanmasının ertelenmesi kararına engel oluşturacak mıdır? Bu konularda gerek yasa metninde gerekse gerekçede herhangi bir açıklık bulunmamaktadır.

Yasa koyucu herhangi bir düzenleme getirmediğine göre, bu hükmü mutlak şekilde yorumlamanın, adalet ilkesiyle bağdaşıp bağdaşmayacağı ya da yasa koyucunun gerçek muradının bu olup olmadığı da gözönüne alınmalıdır.

Bu soruna çözüm bulabilmek için yasa koyucunun mahkûmiyetin sonuçlarını bertaraf etmek için öngördüğü diğer kurumların da değerlendirilmesi gerekmektedir.

647 sayılı Yasanın 6. maddesi uyarınca ertelenmiş mahkûmiyetlerde, sanığın deneme süresinde kasıtlı bir suç işlememesi halinde önceki mahkûmiyet 765 sayılı TCY´nın 95/2. maddesi uyarınca esasen vaki olmamış sayılacağından, bu nitelikteki bir mahkûmiyetin, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yasal bir engel oluşturabileceğini kabul etmek olası değildir.

Yine aynı şekilde 3682 sayılı Adli Sicil Yasasının 8 ve 5352 sayılı yeni Adli Sicil Yasasının Geçici 2. maddesi hükümleri uyarınca silinme koşulları oluşan adli sicil kayıtlarının, adli sicilden silinmiş olup olmadığına bakılmaksızın, bu kayıtların da, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yasal bir engel oluşturabileceğini kabul etmek hukuk ilkeleriyle bağdaşmayacaktır.

Buna karşın, 5237 sayılı TCY´nın 51. maddesi uyarınca ertelenmiş mahkûmiyetlerde ceza infaz edilmiş sayılacağından ve 5352 sayılı Adli Sicil Yasasının 9. maddesi uyarınca oluşturulan adli sicil kayıtları ceza veya güvenlik tedbirlerinin infazının tamamlanması ile Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğünce silinerek bu kayıtlar arşiv kaydına alınacağından, bu tür mahkûmiyetlerin varlığı halinde sanık hiçbir şekilde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasından yararlanamayacak mıdır? Soruları gündeme gelebilecektir.

Hak yoksunluklarını kural olarak 5237 sayılı Yasanın 53. maddesinde cezanın infazı ile sınırlandıran, doğmuş hak mahrumiyetlerini ortadan kaldırmak için Adli Sicil Yasasına eklediği 13/a maddesi ile yasak hakların geri verilmesi müessesini kabul eden ve 5237 sayılı TCY´nın 58. maddesinde tekerrür hükümlerinin uygulanması açısından infazdan itibaren beş ve üç yıllık süreler öngören yasa koyucunun, bir kez mahkûm olan bir kişinin ömür boyu bu mahkûmiyetinin olumsuz sonuçlarından etkilenmesi gerektiğini kabul ettiği düşünülemez. Bu nedenlerle, yeni yasa dönemindeki mahkûmiyetler açısından da, belirli sürelerin geçmesi ile bu mahkûmiyetlerin 231. maddenin uygulanmasına yasal engel oluşturmayacağını kabulde zorunluluk bulunmaktadır.

Bu itibarla, 01.06.2005 tarihinden sonra işlenen suçlardan dolayı mahkûm edilen sanıklar yönünden, 5237 sayılı TCY´nın tekerrür hükümlerinin uygulanması için 58. maddesinde öngörülen sürelerin nazara alınması ve bu sürelerin geçmiş olduğu hallerde önceki mahkûmiyetin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının objektif koşularının değerlendirilmesi yönünden engel oluşturmayacağının kabulü adalet ve hakkaniyete uygun olacaktır.

O halde, 01.06.2005 tarihinden önce işlenen suçlar yönünden, önceki mahkûmiyetin 765 sayılı TCY´nın 95/2. maddesi uyarınca esasen vaki olmamış sayılacağı haller veya 3682 sayılı Adli Sicil Yasasının 8 ve 5352 sayılı Adli Sicil Yasasının geçici 2. maddesi hükümleri uyarınca silinme koşulları oluşan önceki mahkûmiyetler, adli sicilden silinmiş olup olmadığına bakılmaksızın; 01.06.2005 tarihinden sonra işlenen suçlardan dolayı mahkûm edilen sanıklar yönünden ise, 5237 sayılı TCY´nda tekerrür hükümlerinin uygulanması için 58. maddesinde öngörülen sürelerin geçmiş olduğu haller, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının objektif koşullarının değerlendirilmesinde olumsuz koşul olarak belirtilen engel bir neden olarak kabul edilemeyecektir.

Ancak, yasal engel oluşturmayan bu mahkûmiyetlerin yargılama mercilerince, subjektif koşulun ele alınmasında sanığın suç işleme eğilimi açısından değerlendirmeye esas alınmasına da bir engel bulunmamaktadır.

8- Zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle giderilmesinden, anlaşılması gereken hususlar nelerdir, manevi zararlar bu kapsama dâhil midir, zarar konusunda mahkemece herhangi bir araştırma yapılmasına gerek bulunmakta mı, bulunmakta ise bu araştırmanın kapsamı nasıl belirlenmelidir?

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının objektif koşullarından birisi de suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tamamen giderilmesidir. Burada, uğranılan zararlardan kast edilen maddi zararlar olup, manevi zararlar bu kapsamda değerlendirilmemelidir.

Maddi zararın bizzat sanık tarafından yerine getirilmesi gerekmeyip, sanık adına onun bilgisi ve rızası tahtında üçüncü kişiler tarafından da tazmin, aynen iade veya eski hale getirme suretiyle giderilmesi de olanaklıdır. Ancak, herhangi bir zararın doğmadığı veya zarar doğurmaya elverişli bulunmayan suçlar yönünden bu koşul aranmayacaktır. Örneğin, 6136 sayılı Yasanın 13. maddesine aykırılık halinde, herhangi bir zarar bulunmadığından zararın giderimi koşulu aranmaz.

Zararın belirlenmesinde hâkim, ceza yargılamasında şahsi hak davasına yer verilmediği gerçeğini de göz önünde bulundurmak koşuluyla, kanaat verici basit bir araştırma yapmalı, hukuk hakimi gibi gerçek zararı tam anlamıyla saptamaya çalışmamalıdır. Zira, 5271 sayılı Yasanın 231. maddesindeki düzenleme, kişinin ileride hukuk mahkemesinde şahsi hak davası açmasına ve giderilmediğini düşündüğü gerçek zararının saptanarak kalan kısmına da hükmedilmesini isteme yönünden bir engel oluşturmamaktadır.

Tüm bu açıklamalar çerçevesinde Ceza Genel Kurulunca varılan sonuçları şu şekilde özetlemek olanaklıdır;

1- 5728 sayılı Yasanın Geçici 1. maddesi hükmü, Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Özel Dairelerin istikrar kazanmış kararları ile kurumun karma niteliği nazara alındığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun kesinleşmiş infaz edilmekte olan ve hukuki yararı bulunması koşuluyla infaz edilmiş hükümlere de uygulanabileceği,

2- Kesinleşmiş hükümlerde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının, hükmü veren mahkemece, objektif koşulların değerlendirilmesiyle sınırlı bir inceleme yapılacak ahvalde evrak üzerinde, subjektif koşulların değerlendirilmesi gereken hallerde ise duruşma açılarak yapılması gerektiği,

3- Birden fazla suçtan mahkûmiyet halinde hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının, her suç yönünden ayrı ayrı değerlendirilmesinin zorunlu olduğu,

4- Kesinleşmiş hükümlerde, hükmün açıklanmasının geri bırakılması veya reddine ilişkin kararlara karşı başvurulabilecek yasa yolunun 5728 sayılı Yasanın Geçici 1, 5275 sayılı Yasanın 101 ve 5271 sayılı Yasanın 231/12. maddesi uyarınca itiraz olduğu,

5- Kesinleşmiş hükümlerde, yasa yolu merciince incelemenin evrak üzerinde ve 5271 sayılı Yasanın 231. maddesinin koşullarının belirlenmesi ile sınırlı bir şekilde yapılacağı, hükümdeki hukuka aykırılıkların, bu aşamada denetlenemeyeceği,

6- Kesinleşmiş hükümlerde, 647 sayılı Yasanın 4 ve 6 veya 5271 sayılı Yasanın 50 ya da 51. maddelerinin uygulanıp, uygulanmamasının hükmün açıklanmasının geri bırakılması konusunda değerlendirme yapmaya engel oluşturmayacağı,

7- Eski yasa döneminde işlenip, adli sicilden silinme koşulları oluşmuş olan mahkûmiyetler ile ertelenmiş ve vaki olmamış sayılmasına karar verilen mahkûmiyetlerin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yasal engel oluşturmayacağı, yeni dönemde işlenen suçlar açısından ise infazdan sonra 5237 sayılı Yasanın 58. maddesinde belirtilen tekerrür sürelerinin esas alınmasının hakkaniyete uygun bir çözüm olacağı,

8- Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tamamen giderilmesinde zarar yönünden, kanat verici basit bir araştırma ile belirlenecek maddi zararların esas alınması, manevi zararların bu kapsama dahil edilmemesi gerektiği;

Sonucuna ulaşılmakla, haklı nedenlere dayanan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire kararının kaldırılmasına ve yukarıda açıklanan ilkeler çerçevesinde Adalet Bakanlığının yasa yararına bozma istemi konusunda bir karar verilmek üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ :

Açıklanan nedenlerle,

1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 26.09.2008 gün ve 13068-9869 sayılı kararının KALDIRILMASINA,

3- Kararda belirlenen ilkeler çerçevesinde, Adalet Bakanlığının yasa yararına bozma istemi konusunda bir karar verilmesi için dosyanın Yargıtay 11. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, ön sorun yönünden 20.01.2009 tarihinde yapılan birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 03.02.2009 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla, esasa ilişkin incelemede ise, 03.02.2009 günü yapılan ilk müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

Daire:CGK Tarih:2009-02-03 Esas No:2008/11-250 Karar No:2009/13 Kaynak:Yargıtay Kararları Dergisi

 


 

MAKUL TUTUKLULUK SÜRESİ

 

Daire:1 Tarih:2011 Esas No:2011/2994 Karar No:2011/1611 Müt.

İlgili Maddeler:C.M.K 102

GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ:

Sanğın ilk tutukluluk süresinin 08.08.2005 yılında başladığı ve 24.04.2008 tarihinde Bakırköy 3.ağır ceza mahkemesince mahkum edilmesiyle sona erdiği,yargıtayın bozma karararından sonra yerel mahkemenin 01.04.2010 tarihli tensip kararıyla ikinci tutukluluk döneminin başladığı ve bu dönemin 18.06.2010 tarihinde yerel mahkemece T.C.K´nun 82/1-2.29.62 maddaleri uyarınca 16 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve sanığın tutukluluk halinin devamına karar verilmesi ile sona erdiği,olayın özellikleri,suçun niteliği verilen ceza miktarı Avrupa insan hakları sözleşmesinin 5/3 maddesine sözleşmeyi yorumlayan ve uygulayan Avrupa İnsan hakları mahkemesinin yerleşmiş kararlarına göre makul tutukluluk süresinin belirlenmesinde esas alınan yerel mahkemedeki tutuklu yargılama süresinin toplamı (2 yıl 11 ay 7 gün)ve ağır cezalık suçlarda tutuklukuk süresinin 5 yıl olarak öngören C.M.K´nun 102/2 maddesi birlikte değerlendirildiğinde sanığın tutuklu yargılama süresinin makul süre sınırını aşmadığı anlaşıldığından salıverme isteminin reddine oybirliği ile itiraz yolu açık olmak üzere karar verildi.30.03.2011

Daire:1 Tarih:2011-03-30 Esas No:2011/2994 Karar No:2011/1611

 


 

HIRSIZLIK

 YARGITAY 6. Ceza Dairesi 2008/13764 E.N , 2010/5312 K.N.

Özet

KİMLİĞİ BELİRLENEMEYEN BİR ARKADAŞININ KULLANDIĞI MOTOSİKLET İLE YAKINANIN KULLANDIĞI ÖNÜNDE SEPET BULUNAN BİSİKLETİN YANINDAN GEÇERKEN, SEPET İÇERİSİNDEKİ ÇANTAYI ALAN SANIĞIN EYLEMİ 5237 SAYILI TCK´NIN 141/1. MADDESİNDE YAZILI SUÇU OLUŞTURUR.

İçtihat Metni

Yerel mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre; suçun sanık tarafından işlendiğini kabulde ve nitelendirmede usul ve yasaya aykırılık bulunmadığından, diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

Ancak;

Sanığın suç tarihinde kimliği belirlenemeyen bir arkadaşının kullandığı motosiklet ile yakınanın kullandığı önünde sepet bulunan bisikletin yanından geçerken, sepet içerisindeki çantayı alması şeklinde gerçekleştirdiği eyleminin 5237 sayılı TCK´nın 141/1. maddesinde gösterilen suçu oluşturduğu düşünül-meden, yazılı biçimde uygulama yapılması,

Bozmayı gerektirmiş, sanık Engin savunmanının temyiz itirazı bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükmün açıklanan nedenlerle isteme aykırı olarak (BOZULMASINA), 03.05.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


 

UYUŞTURUCU ÖRGÜT

Teşekkül halinde uyuşturucu madde ticareti yapmak suçundan sanıklar, C.A., S.B., F.Ö, M.A. ve A.Y hakkında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonunda, 14.06.2005 tarih ve 2004/81 esas, 2005/102 karar sayı ile 765 sayılı TCK uygulanarak mahkûmiyet kararı verildiği; hükmün sanıklar ve müdafileri ile malen sorumlu vekili tarafından temyiz edildiği; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasının talep edildiği; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca hükmün onanması isteğiyle dava dosyasının tebliğname ekinde 13.12.2005 tarihinde Dairemize gönderildiği anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

Yapılan duruşmaya, toplanıp karar yerinde tartışılan delillere ve dosya içeriğine uygun gerekçeye göre, yerinde görülmeyen malen sorumlu vekilinin temyiz itirazları ile sanıklar müdafilerinin diğer temyiz itirazlarının ve duruşmadaki sözlü savunmalarının reddine, ancak;

1- Mahkemece lehe yasanın saptanması sırasında sanıkların eylemlerine 765 ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunlarının ilgili maddeleri arasında kıyaslama yapılarak, sanıkların eylemlerine 5237 sayılı Kanunun uygulanması halinde, 5237 sayılı Kanunun 188/3,4,5 ve 220. maddeleri ile ayrı ayrı uygulama sonucu daha fazla cezaya ulaşılacağı gerekçe yapılarak, 5237 sayılı Kanunun uygulanmasının aleyhe olduğu sonucuna varılmışsa da, 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 9/3. maddesinin ?Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir.? hükmüne aykırı olarak, kararın gerekçesinde 765 sayılı TCK?nin ve 5237 sayılı TCK?nin ilgili maddelerine göre yapılan uygulama sonuçları karşılaştırılıp cezaları somutlaştırılmadan yazılı şekilde hüküm kurulması,

2- 5237 sayılı TCK?nin 220. maddesinde düzenlenen ?Suç işlemek için örgüt kurmak? suçunun işlendiğinin ve örgütün varlığının kabul edilebilmesi için; üye sayısının en az üç kişi olması, üyeler arasında soyut bir birleşme değil gevşek de olsa hiyerarşik bir ilişkinin bulunması, suç işlenmese bile suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşmenin olması, niteliği itibariyle devamlılık göstermesi gereklidir. Örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından, amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması da aranmalıdır. Örgüt yapılanmasında işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün, ancak zorunlu değildir. Soyut olarak sanık sayısının üç kişiden fazla olması örgütün varlığının kabulü için yeterli olmayıp bu durumda iştirak ilişkisinden söz edilebilir.

Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işleyen kişi, hem işlediği suçtan hem de örgüte üye olmak suçundan ayrı ayrı cezalandırılır.

Somut olaya bakıldığında; sanıkların örgüt oluşturmak için sayısal yeterlikte olduğu anlaşılmakta ise de, aralarında hiyerarşik ilişki ve suç işleme iradelerinde devamlılık saptanmadığı anlaşılmaktadır. Açıklanan durum karşısında sanıklar hakkında 5237 sayılı TCK?nin 220. maddesinin uygulanmasının koşulları bulunmadığının ve bu nedenle 5237 sayılı TCK?nin lehe olduğunun gözetilmemesi,

3- Sanık F.Ö. ve müdafi aşamalarda sanığın uyuşturucu maddeyi A.Ö., A.Ö. ve A.Z?dan satın aldığını beyan ettikleri, dosya içindeki bilgilerden ismi verilen kişilerden A.Ö. hakkında Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinde 2004/235 esas sayılı davanın açıldığı, mahkemece ilgili dosyanın getirtilerek incelendiği, 30.12.2004 tarihli ara kararı ile sözü edilen dosyadan iddianame, olay tutanakları ve diğer belgelerin onaylı suretleri çıkartılarak dosya içine konulmasına karar verildiği ve takip eden 22.02.2005 tarihli oturum tutanağına istenilen örneklerin dosyaya konulduğunun yazılmasına rağmen, dosya içinde ihbar dilekçesi ve iddianame dışında belgeye rastlanmadığı gibi hükmün gerekçesinde de sanık F.Ö.?un bu konudaki savunmasıyla ilgili tartışmanın yapılmamış olduğu anlaşıldığından; Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 2004/235 esas sayılı dava dosyasından olay tutanağı ve soruşturma evrakları getirtilip incelenerek sanık F.Ö. hakkında 765 sayılı TCK?nin 405/2 veya 5237 sayılı TCK?nin 192/3. maddesinin uygulanma koşulları bulunup bulunmadığının saptanıp tartışılması gerektiğinin düşünülmemesi,

4- Sanık S.B.?nin Cumhuriyet Savcılığındaki ikrarı ile kendi suçunun ortaya çıkmasına yardım ettiği anlaşıldığı halde etkin pişmanlık nedeniyle cezasından indirim yapılmaması,

Yasaya aykırı sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları ve duruşmadaki sözlü savunmaları bu nedenle yerinde görüldüğünden hükmün istem gibi BOZULMASINA, sanıkların müdafilerinin tahliye taleplerinin reddiyle tutukluluk hallerinin devamına 15.02.2006 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Başkan Üye      Üye       Üye       Üye

Daire:10 Tarih:0000-00-00 Esas No::2005/19703 Karar No: 2005/2202


 

UYUŞTURUCU MADDE İMAL VE TİCARETİ

SOMUT OLAYDA CEZA GENEL KURULUNCA ÇÖZÜMLENMESİ GEREKEN UYUŞMAZLIK, SANIĞA ATILI UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇUNUN SÜBUTUNA İLİŞKİN İSE DE, ÖNCELİKLE BU SUÇTAN VERİLEN MAHKUMİYET HÜKMÜNÜN YEREL CUMHURİYET SAVCISI TARAFINDAN DA TEMYİZ EDİLİP EDİLMEDİĞİNİN VE BU TEMYİZİN ÖZEL DAİRE TARAFINDAN YAPILAN İNCELEME SIRASINDA DEĞERLENDİRİLİP DEĞERLENDİRİLMEDİĞİNİN BELİRLENMESİ GEREKMEKTEDİR. DAVA : Uyuşturucu madde ticareti suçundan sanığın 5237 sayılı TCY´nın 188/3-4, 62, 52, 53. maddeleri uyarınca 8 yıl 9 ay hapis ve 7.500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 14.10.2008 gün ve 449-245 sayılı hükmün o yer C.Savcısı ve sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, o yer C.Savcısının dilekçesini dikkate almadan dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 13.04.2010 gün ve 8991-8735 sayı ile;

"... Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun şekilde oluşan inanç ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre diğer temyiz itirazlarının reddine,

Ancak;

Sanıklar hakkında hükmolunan adli para cezalarının; 5083 sayılı Kanun´un 1. maddesi ile hükümden sonra 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe giren Bakanlar Kurulunun 04.04.2007 tarih ve 2007/11963 sayılı kararının 1. maddesi uyarınca Türk Lirası ( TL ) olarak belirlenmesinde zorunluluk bulunması,

Bozmayı gerektirmiş, sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, hükmün CMUK´nın 321. maddesi gereğince bozulmasına; ancak, bu durumun yeniden duruşma yapılmaksızın aynı Kanun´un 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan; YTL olarak hükmolunan adli para cezalarının TL´ye dönüştürülmesi suretiyle, hükümlerin düzeltilerek onanmasına...",

Karar verilmiştir.

Yargıtay C. Başsavcılığı ise 29.12.2010 gün ve 302187 sayı ile;

"... Alınan ihbar üzerine diğer sanıkların telefonları hakim kararıyla dinlemeye alınmış; ancak sanık S., G.,´ın bu kişilerden B., K. ile yaptığı telefon konuşmaları Cumhuriyet savcısı veya hakim kararı olmadan dinlenmiştir. Daha sonra sanık K. S.´ın sevk ve idaresindeki tır aracında gizlenmiş olan suç konusu uyuşturucu madde ele geçirilmiştir.

Cumhuriyet savcısı veya hakim kararı olmadan sanık S. G.´ın telefon konuşmalarının dinlenmesi hukuka aykırı olup delil olarak hükme esas alınamaz. Bu konuşmaların ´tesadüfen elde edilen delil´ olarak değerlendirilmesi de mümkün değildir; çünkü konuşmalar soruşturması yapılan suçla ilgilidir. Öte yandan, sanık S.´ın telefon konuşmalarına değişik anlamların yüklenmesi mümkün olduğundan ve suçla ilgisi kesin biçimde belirlenemediğinden, bu telefon konuşmaları sanığın mahkumiyeti için yeterli delil niteliğinde de değildir.

Sanık S. tüm aşamalarda suçla ilgisinin bulunmadığını söylemiştir. Bu sanığın suça iştirak ettiği konusunda diğer sanıkların bir beyanları da bulunmamaktadır.

Sonuç olarak, sanık S. G.´ın savunmasının aksine, atılı suçu işlediğine ilişkin, hukuka aykırı olarak dinlenen ve suçla ilgisi de açık biçimde anlaşılmayan telefon konuşmaları dışında, kuşku sınırlarını aşan yeterli ve kesin delil bulunmadığından, sanığın beraati yerine mahkumiyetine karar verilmesi yasaya aykırıdır...",

Görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : İtirazın kapsamına göre inceleme, sanık S. G. hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmaktadır.

Sanık S. G.´ın yerel mahkeme tarafından 5237 sayılı TCY´nın 188/3-4, 62, 52 ve 53. maddeleri uyarınca 8 yıl 9 ay hapis ve 7.500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar verilen somut olayda Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, sanığa atılı uyuşturucu madde ticareti suçunun sübutuna ilişkin ise de, öncelikle bu suçtan verilen mahkumiyet hükmünün yerel Cumhuriyet savcısı tarafından da temyiz edilip edilmediğinin ve bu temyizin Özel Daire tarafından yapılan inceleme sırasında değerlendirilip değerlendirilmediğinin belirlenmesi gerekmektedir.

İncelenen dosya içeriğinden;

Yerel mahkeme hükmünün sanık müdafii ve itiraza konu edilmeyen diğer sanıklar müdafileri dışında o yer Cumhuriyet savcısı tarafından da 17.10.2008 tarihli dilekçeyle temyiz edildiği, temyiz dilekçesinde suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve üye olma suçlarından mahkumiyet hükmü kurulması gerektiği görüşünün yanında; "uyuşturucu madde ticareti suçundan sanıkların suçun işlenmesindeki konumları dikkate alınmadan ve kişiselleştirme yapılmadan tüm sanıklara teşdiden aynı cezanın verilmesinin isabetsiz olduğu, suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve üye olma suçlarından ise beraat eden sanıkların mahkumiyetlerine karar verilmesi gerektiği" görüşünün de dile getirildiği, böylece yerel Cumhuriyet savcısınca sanık S. G. ve diğer sanıklar hakkında hem uyuşturucu madde ticareti hem de suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve üye olma suçlarından verilen hükümlerin temyiz edildiği, Özel Daire tarafından ise Cumhuriyet savcısının temyizi dikkate alınmadan sanıklar müdafilerinin temyiziyle sınırlı olarak temyiz incelemesi yapıldığı anlaşılmaktadır.

Sanık S. G. ve diğer sanıklar hakkında suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve üye olma suçlarından yerel mahkeme tarafından verilen beraat hükümlerinin o yer Cumhuriyet savcısı tarafından aleyhe temyiz edilmiş olması nedeniyle Özel Dairece her zaman incelenebilme olanağı bulunmaktadır. Yargıtay C. Başsavcılığı itirazına konu edilen sanık S. G. hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan kurulan mahkumiyet hükmüne ilişkin olarak ise, yerel Cumhuriyet savcısının temyiz dilekçesinin de gözönüne alınarak temyiz incelemesi yapılabilmesi için Özel Daire kararının kaldırılmasına karar verilmesi gerekmektedir.

Bu itibarla, Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile kabulüne, Özel Daire düzelterek onama kararının sanık S. G.´a ilişkin olarak kaldırılmasına, yerel Cumhuriyet savcısının temyiz dilekçesi yönünden de temyiz incelemesi yapılması için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile KABULÜNE,

2- Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 13.04.2010 gün ve 8991-8735 sayılı düzelterek onama kararının sanık S. G.´a ilişkin olarak KALDIRILMASINA,

3- Dosyanın, yerel Cumhuriyet savcısının dilekçesine yönelik temyiz incelemesi yapılması için Özel Daireye gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 19.04.2011 günü yapılan müzakerede oybirliği ile karar verildi.

Daire:CGK Tarih:2011-04-19 Esas No:2011 / 19 Karar No:2011 / 60


 

CİNSEL SALDIRI TCK-102

İçtihat Metni

Sanık H.... D.......´nın nitelikli cinsel saldırı suçundan 5237 sayılı TCY´nın 102/2, 102/3-a-c, 43 ve 62. maddeleri uyarınca 10 yıl 11 ay 7 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, sanık hakkında 5237 sayılı TCY´nın 53. maddesinin uygulanmasına ilişkin, Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 16.04.2009 gün ve 235-119 sayılı hükmün, sanık ve müdafii tarafından temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 10.02.2010 gün ve 13570-767 sayı ile;

"Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığı Biyoloji İhtisas Dairesinin 08.09.2008 ve 27.01.2009 günlü raporlarında; sanığın, mağdureden alınan ceninin biyolojik babalığının reddedildiğinin bildirilmesi nedeniyle; mağdureyi hamile bırakan kişiler hakkındaki soruşturma evrakının tefrik edildiği ve hükümden sonra sanık müdafiinin mahkemeye sunduğu 22.04.2009 günlü dilekçe içeriği ve ekinde yer alan Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığı Biyoloji İhtisas Dairesinin 27.02.2009 günlü raporundan mağdurenin abisi M..... Ü.....hakkında soruşturma yapılıp dava açıldığının anlaşılması karşısında; bu davanın akıbetinin araştırılıp, gerektiğinde davaların birleştirilerek sonuca göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdir edilmesinde zorunluluk bulunması" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Bozmadan sonra yargılama yapan Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesince 06.04.2010 gün ve 90-107 sayı ile;

"Sanığın, mağdureyi hamile bırakan kişi olmamakla beraber, mağdurenin sanığa yönelik tavırları, tanık H......´nin değişmeyen beyanlarında sanığın iki kez kardeşi olan mağdure ile ilişkiye girerken gördüğünü belirtmiş olması, sanığın mağdurun kaldığı evde hiç kalmadığını savunması karşısında tanık (H……. oğlu) H.... İ.......´in, sanığın, mağdurun evinde kaldığını söylemesi karşısında savunmaya itibar edilmeyerek sanığın müsnet suçu işlediği´ kanaatine varılarak hüküm tesis edilmiş olduğu, bilahare sonlandırılan hamileliğe ilişkin ceninden alınan örnek ile mağdurun kardeşi olan (tefrik edilen dosya ile ilgili) sanık M..... Ü.....´den alınan örneklerinin uyum sağlaması ile mağduru hamile bırakan kişinin tespit edilebilmiş olmasının, her iki dosya yönünden ve mağdurun zaten var olan ruh sağlığı durumu nedeniyle eylemler sonucunda ruh sağlığı bozulması hususunun söz konusu olamayacağının anlaşılması karşısında dosyamız sanığı H.... D.......´nın hukuki durumunun etkilenmeyeceği, mahkememiz kararındaki gerekçelerin başka delillere dayandırılmış olması ve suç sabit görülmesi nedeniyle de, M..... Ü.....ile ilgili davanın akıbetinin araştırılmasına gerek olmadığı, dolayısıyla her iki dosyanın birleştirilmelerinde de bir zorunluluk bulunmadığı, her bir davanın sonuçlarının diğerini etkilemeyeceği, bununla beraber M..... Ü.....hakkındaki davanın da sonuçlandırılarak mahkumiyetine ilişkin kararın temyiz incelemesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına (25.12.2009 tarihinde) gönderilmiş olduğunun anlaşılması karşısında, bu dosyanın dönüşünün de uzun zaman alıp dosyamızın sonuçlandırılmasını gereksiz yere uzatacağı, düşünceleri ile Yargıtay 5.Ceza Dairesinin ilgili bozma ilamına uyulmamıştır" gerekçeleriyle direnilerek ilk hükümdeki gibi karar verilmiştir.

Hükmün sanık ve müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay C. Başsavcılığının "bozma" istekli 19.01.2011 gün ve 262055 sayılı tebliğnamesiyle, Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Sanığın, katılana yönelik olarak nitelikli cinsel saldırı suçunu gerçekleştirdiğinden bahisle hükümlülüğüne karar verilen olayda, Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; hükmün eksik soruşturmaya dayalı olarak verilip verilmediğinin belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğinden;

26.06.2006 günü Selimiye Jandarma Karakoluna başvuran şikayetçi R..... Ü.....´in fiziksel ve zihinsel engelli olan 1976 doğumlu kızı A... Ü....´in akrabaları olan H.... D....... tarafından cinsel saldırıya uğradığını belirttiği,

Kolluk görevlileri tarafından mağdure A... Ü....´in ifadesinin alınmak istendiği, ancak mağdurenin söylenilenleri anlamadığı, sorulan sorulara cevap veremediği ve söyledikleri anlaşılmadığından ifadesinin alınamadığı,

Milas 75. Yıl Devlet Hastanesince düzenlenmiş olan 26.06.2008 gün ve 442 sayılı rapora göre mağdure A... Ü....´in 16 haftalık gebe olduğunun tespit edildiği,

Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesince düzenlenmiş olan 08.07.2008 gün ve 8580 sayılı rapora göre, mağdure A... Ü....´in ağır mental retardasyon (zeka geriliği) hastalığının bulunduğu ve ruhsal açıdan kendisini savunamayacağının belirtildiği,

Muğla Adli Tıp Şube Müdürlüğünün 01.08.2008 gün ve 1154 sayılı raporunda, 5237 sayılı TCY´nın 102/5. maddesi kapsamında, şahsın kendi annesinin beyanına göre Şubat 2008 tarihinde işlendiği söylenen cinsel istismar suçu nedeniyle beden ve ruh sağlığının bozulmamış olduğunun tespit edildiğinin belirtildiği,

Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığınca düzenlenmiş olan 08.09.2008 gün 852 ve 27.01.2009 gün 98 sayılı raporlarla, şüpheli H.... D.......´nın mağdure A... Ü....´den alınan ceninin biyolojik babası olmadığının tespit edildiği,

Mağdureden alınan ceninin biyolojik babasının tespiti için Milas Cumhuriyet Başsavcılığının 2008/3304 sayılı soruşturma evrakı üzerinden ayırma kararı verilerek soruşturma dosyasının 2008/4784 hazırlık sırasına kayıt edildiği,

Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığınca düzenlenmiş olan 27.02.2009 gün ve 138 sayılı raporda mağdurenin ağabeyi M..... Ü.....´in mağdure A... Ü....´den alınan ceninin %99,99 ihtimalle biyolojik babası olduğunun tespit edildiğinin belirtildiği,

Sanık müdafiinin temyiz dilekçesine eklemiş olduğu ve dosya içerisinde bulunan Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 24.11.2009 gün ve 112-345 sayılı kararı ile de sanık M..... Ü.....´in kız kardeşi olan mağdure A... Ü....´e karşı işlemiş olduğu nitelikli cinsel saldırı suçundan eylemine uyan 5237 sayılı TCY´nın 102/1, 102/3-a-c ve 62. maddeleri uyarınca 8 yıl 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği ve dosyanın temyiz incelemesi yapılması için Yargıtaya gönderildiği,

Anlaşılmaktadır.

Şikayetçi R..... Ü..... aşamalarda özetle; "Mağdure A... benim kızım olur. Sanık benim eşimin kızkardeşinin kocasıdır. Aynı zamanda da oğlumun kayınpederi olur. Yani benim oğlum ile sanığın kızı evlidirler. Sanık benim evime devamlı gelip giderdi. Geceleri benim evimde kalırdı. Kendi kızında kalmaz benim evimde kalırdı. Kaldığı günlerde evimiz iki odalı olduğu için kendi odamızda misafir etmek istedik ancak benim yattığım odada rahat edemediği için kızlarımın yattığı odada kalmak istediğini söyledi. Bu nedenle daha sonraki gelişlerinde de sürekli kızlarımın odasında kalıyordu. Ben kendisinden hiç şüphelenmediğim için bunda bir sakınca görmemiştim. Kızım küçükken menenjit geçirdi bu yüzden aklı yönde sorun yoktur, sadece sağlığının yerinde olmadığını söylediler. Konuşabilir ancak sadece bunu ben anlayabiliyorum. Kızım A...´ye kendisini kimin hamile yaptığını sorduğumda bana H.... D.......´nın hamile bıraktığını söyledi. Adli tıp kurumu raporunu kabul etmiyorum, zira söz konusu kan örnekleri üzerinde usulüne uygun inceleme yaptırılmış değildir. Sanık bizim evimizde kalmadığını beyan etmesine rağmen bizim evde kaldığına dair yeterli şahit getirebilirim.H......oğlu H.... İ....... A....ve Ş.... oğlu H.... İ....... A....bunlara hitaben ´ben şeytana uydum ne masrafları varsa karşılarım´ gibi suçunu kabullendiğine dair beyanlarda bulunmuştur" şeklinde anlatımda bulunmuş, 10.02.2009 günlü duruşmada ise sanık hakkındaki şikayetinden vazgeçmiştir.

Tanık H...... Ü.... aşamalarda özetle; "A... Ü.... benim ablam olur. Milas Sakarkaya Köyünde birlikte kalırız ve geceleri aynı odada yatmaktayız. Bizim evimiz iki odalıdır. Birinde annem ve babam, diğerinde ise ablam A... ile ben kalmaktayım. H.... D....... bizim evimize gelir gider. Kendisi bizim eniştemiz olur yani halamın kocası, ağabeyimin de kayınpederidir. Eniştem bize geldiğinde yengem olan ağabeyimin eşinin yanında kalmaz hep bizde kalırdı. Kaldığı zamanlarda bizim odamızda kalıyordu. 2008 yılı Şubat aylarında yine evimizde kaldığında sanık kardeşim olan A... Ü....´in yatağına geldi, üzerinde bulunan elbiseleri çıkardı ve kardeşime tecavüz etti. Ailemin etkisinde kalarak bunları aileme anlatamadım. Babamın elinden bir kaza çıkar diye korktum. Ben bu olayları bir hafta arayla gördüm. Ben duş almaya girdiğimde sanık gelmiş, zannediyorum benim evde olmadığımı düşünüyordu kapı aralığından baktığında gördüm. Sanık ablama sus işareti yaparak susmasını söylüyordu. Eliyle ağzını kapatarak zor kullanmak suretiyle ablama iki kez tecavüz etti. Ben ablamın başka biriyle birlikte olduğunu görmedim. Ablam hiçbir yere gidip kalmazdı. Bizim evde gece dışarıdan gelip kimse kalmazdı. Ablam gezmeye giderdi, belli başlı yerlere giderdi, ama oralarda kalmazdı" ,

Tanık H.... İ....... A....(Ş.... oğlu) aşamalarda özetle; "Ben olayı görmedim. Görgüye dayalı bilgim yoktur. Etraftan bir takım şeyler duymaktayız. Ancak sanık Hasan ile bu konuda her hangi bir şey görüşüp konuşmuş değilim. Yani bana ´ben şeytana uydum, ne masrafları varsa karşılarım´ gibi bir beyanda bulunmadı. Ayrıca ben sanığın Milas´a geldikçe mağdur ve müştekiye ait evde kalıp kalmadığını bilmiyorum. Ancak zaman zaman geldikçe benim ve ağabeyimin evinde kalırdı" ,

Tanık H.... İ....... A....(Hüseyin oğlu) ise aşamalarda özetle; "Benim görgüye dayalı bilgim yoktur. Ancak bu olaylardan sonra sanık Hasan ile görüştüğümüzde kendisinin yiyecek ekmeği olmadığını, oraya buraya gidecek durumunun bulunmadığını ve bu olayın kendi üzerine yıkılmaya çalışıldığını söyledi. Bunun dışında ´ben şeytana uydum, ne masrafları varsa karşılarım´ gibi bir ifade kullanmadı. Ayrıca sanık Hasan Milas´a geldikçe birçok evde kalırdı. Aynı zamanda mağdur ve müştekinin bulunduğu evde de kaldığı olmuştur. Bunu ben biliyorum" biçiminde anlatımda bulunmuşlardır.

Sanık H.... D....... aşamalardaki savunmalarında özetle; "Ben üzerime atılı suçu işlemedim. Bana iftira atılmaktadır. Bana niçin iftira attıklarını bilmiyorum. A... Ü.... benim eşimin erkek kardeşinin kızıdır. Ben Koçarlı İlçesinde ikamet etmekteyim. Selimiye Güllük mevkiinde kendime ait arazilerim vardır. Bu sebeple yılda birkaç kez Milas´a gelirim. Aynı gün akşam geri dönerim. Ben mağdurun evinde kalmış ve kendisine tecavüz etmiş değilim. Kendisini daha önceden tanırım. Aramızda herhangi bir husumet yoktur. Suçlamaları kabul etmiyorum. Benim tanık H...... Ü.... ile herhangi bir husumetim yoktur. Niçin böyle ifade verdiğini bilemiyorum" şeklinde savunmada bulunmuştur.

Katılan A... Ü....´e ilişkin yerel mahkemenin tespitleri; "mağdurenin konuşamadığı ve sorulan sorulara cevap veremediği anlaşıldı. Sanığa yönelik yüksek sesle tepkiler verdiği gözlemlendi. Bu arada mağdurenin sanığa yönelik pis ve git gibi kelimeleri ona bakarak söylediği anlaşılabildi. Ayrıca sanığın savunması alınırken ve kimlik tespiti sırasında mağdurenin sanığa yönelik bağırdığı, el kol işaretleri yaptığı, yüzünde üzgün bir ifadenin belirdiği masanın üzerine kapanıp sanığa doğru el kol işaretleri yaparak sanığa doğru tepkilerde bulunduğu ve annesi ve mübaşir vasıtası ile yatıştırıldığı gözlemlendi" şeklindedir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Yerel mahkeme tarafından olayın tek görgü tanığı olarak kabul edilen ve katılanla aynı evde yaşayan kız kardeşi tanık H...... Ü....´in aşamalardaki "ablası katılanın yaklaşık, bir hafta onbeş gün arayla iki kez sanığın cinsel saldırısına maruz kaldığını, babasından korktuğu için bu durumu anlatamadığı" şeklindeki beyanlarının; Milas 75. Yıl Devlet Hastanesince düzenlenen ve katılanın 16 haftalık gebe olduğunu saptayan raporu ile katılan A... Ü....´den alınan ceninin % 99,99 olasılıkla biyolojik babasının katılan ve tanık H...... Ü....´in kardeşi olan M..... Ü.....olduğuna ilişkin Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığının 27.02.2009 günlü raporu karşısında, kuşkulu hale geldiği, bu yöndeki beyan ve şikayetlerin tanık H...... Ü....´in ağabeyi, şikayetçi R..... Ü.....´in ise oğlu olan Mehmet´in eyleminin ortaya çıkmasını engellemek, Mehmet´i kollamak ve korumak düşüncesinden kaynaklanmasının olasılık dahilinde olduğu,

Diğer taraftan, yerel mahkemece sanığın eyleminin sabit olduğuna yönelik olarak tanık H......´nin anlatımları ile birlikte katılanın yargılama sırasında sanığa karşı göstermiş olduğu tepkiler gerekçe olarak gösterilmiş ise de, Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesince düzenlenmiş olan 08.07.2008 günlü raporda katılanın ağır mental retardasyon (zeka geriliği) hastası olduğunun belirtilmiş olması karşısında, katılan tarafından duruşma sırasında gösterilen böyle bir tepkinin ceza yargılamasında mahkumiyete yeterli delil olarak kabul edilemeyeceği gibi şikayetçi Raziye´nin beyanına göre de yalnızca annesi ile diyalog kurabilen katılanın, ailesinin yönlendirmesi sonucu sanığa karşı bu şekilde tepki vermesinin de mümkün olduğu, ayrıca sanığa atılı suç ile aynı tarihlerde işlendiği iddia olunan M..... Ü.....´in katılana yönelik nitelikli cinsel saldırı suçunun ne şekilde ortaya çıktığı da dosya içeriğinden anlaşılamadığı,

Bütün bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, sanık H.... D.......´nın yüklenen suçu işleyip işlemediği konusunda kuşkunun oluştuğu, ceza yargılamasının amacı usul kurallarının öngördüğü ilkeler doğrultusunda somut gerçeğin her türlü kuşkudan uzak bir biçimde kesin olarak saptanması olduğuna göre; hüküm kesinleşinceye kadar, inceleme olanağı bulunan kanıtların ele alınıp değerlendirilmesi gerekir. Diğer bir deyişle adaletin tam olarak gerçekleşmesi için, öne sürülen ve olaya ışık tutabilecek nitelikteki tüm kanıtların araştırılıp tartışılmasında zorunluluk vardır.

Bu nedenle, sanık H.... D.......´nın yüklenen suçu işleyip işlemediği konusunda oluşan kuşkunun giderilip, somut gerçeğe ulaşılabilmesi için sanık H.... D....... hakkındaki incelemeye konu bu dava ile M..... Ü.....hakkında açılan dava birleştirilerek, tüm delilleri birlikte değerlendirilerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekmektedir.

 

Bu itibarla, sanığın cezalandırılmasına ilişkin eksik soruşturmaya dayalı hükümde direnilmesi isabetsiz olup, direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

Bozma kararına göre ve sanığın tutuklu kaldığı süre göz önüne alındığında tahliyesine de karar verilmesi gerekmektedir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,

1- Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 06.04.2010 gün ve 90-107 sayılı direnme hükmünün BOZULMASINA,

2- Sanığın tutuklu bulunduğu bu suçtan TAHLİYESİNE, başka bir suçtan hükümlü veya tutuklu bulunmadığı takdirde derhal salıverilmesinin temini için Yargıtay C.Başsavcılığına yazı yazılmasına,

3- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.04.2011 günü yapılan müzakerede tebliğnamedeki isteme uygun olarak oybirliği ile karar verildi.


 

İŞÇİLERİN ÜZERİNE ATEŞ AÇILMASI-HEDEF GÖZETMEKSİZİN YARALAMA SUÇU-TAHRİK-YARGITAY 1. CEZA DAİRESİ-E:2007/4864 K:2008/5412 T:26.06.2008

Nuri, Ahmet ile Faysal´ı ayrı ayrı kasten öldürmeye tam derecede teşebbüsten ve izinsiz silah taşımaktan sanık Şenol´un yapılan yargılaması sonunda: Hükümlülüğüne ilişkin (EYÜP) 1. Ağır Ceza Mahkemesi´nden verilen 31.05.2006 gün ve 511/298 sayılı hükmün Yargıtay´ca incelenmesi sanık müdafii tarafından istenilmiş olduğundan dava dosyası C. Başsavcılığından tebliğname ile dairemize gönderilmekle: incelendi ve aşağıdaki karar tespit edildi.

TÜRK MİLLETİ ADINA

1-Sanığın hedef gözetmeksizin yaralama kastıyla işçilerinin üzerine tabanca ile ateş ettiği, ancak bozma gerekçesinde de açıklandığı üzere mağdur Nuri´nin yaralanması üzerine sanığın elinden tabancayı almak istemesi üzerine ikinci kez karın bölgesinden Nuri´yi yaraladığı, bu mağdura karşı suç kastı değişmekle birlikte, diğer mağdurlar Ahmet ve Faysal´a yönelen eylemlerinde suç kastı değişmediğinden, tebliğnamedeki mağdurlar Faysal ve Ahmet´e yönelen eylemlerinin de öldürmeye kalkışma suçunu oluşturduğuna ilişkin düşünce benimsenmemiştir.

2-Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığın suçlarının sübutu kabul oluşu ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde mağdurlar Ahmet ve Faysal ı yaralama ve 6136 Sayılı Yasaya muhalefet Suçlarının niteliği tayin, cezayı azaltıcı takdiri tahfif sebebinin nitelik ve derecesi takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümlerde bozma sebepleri dışında isabetsizlik görülmemiş olduğundan sanık müdafiinin yasal savunma şartları oluştuğuna, silahın kazaen patladığına TCK´nun 459. maddesinin uygulanması gerektiğine, tahrik bulunduğuna, beraet etmesi gerektiğine ilişkin ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine,

Ancak,

A) Sanığın işyerinde çalışan mağdurların ücretlerin ödenmemesi nedeniyle olay günü diğer işçilerle birlikte çalışmayacaklarını bildirmeleri üzerine, sanık ile bir süre görüştükleri, bilahire sanığın tabancasıyla mağdurların üzerine ateş etmeye başladığı, üç mağdurun da bu atışlarla yaralandığı, mağdur Nuri´nin yaralı halde sanığın elinden tabancayı almaya çalıştığı bu sırada ikinci kez sanık tarafından karın boşluğundan yaralandığı oalyda, sanığın öldürmeye elverişli tabanca ile yaralı halde kendisine engel olmak isteyen mağdur Nuri´yi yakın mesafeden ikinci kez karın boşluğuna ateş ederek yaralaması nedeniyle hedef alınan bölge ve meydana gelen zarara göre bu mağdura yönelen eyleminin öldürmeye kalkışma suçunu oluşturduğu düşünülmeden, yaralama olarak kabulüyle suçların vasfında hataya düşülmesi,

B)Mağdur Ahmet´i yaralama, mağdur Faysal´ı yaralama ve 6136 Sayılı Yasaya muhalefet suçlarından kurulan hükümlerdeİ;

a) Hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 5728 Sayılı Yasanın 562. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK´nın231. maddesi uyarınca sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,

b) 6136 Sayılı Yasaya muhalefet suçunda, 5237 sayılı TCK da düzenlenen seçenek yaptırımların uygulanıp uygulanamayacağının tartışılmaması,

C) Kabul ve uygulamaya göre de;

Mağdur Ahmet Ve mağdur Faysal´ı yaralama suçundan kurulan hükümlerde;

Hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 5728 sayılı yasanın 562. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK´nın 231. maddesi uyarınca sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması, Yasaya aykırı olup, sanık müdafiinin temyiz itirazlarıbu sebeplerle yerinde görüldüğünden, hükümlerin BOZULMASINA, CMUK´un 326/son maddesi uyarınca mağdur Nuri´ye karşı eyleminde verilen hükümde ceza süresi yönünden kazanılmış hakkının korunmasına, sanığın mağdur Ahmet´e karşı eyleminin öldürmeye kalkışma suçunu oluşturduğuna ilişkin sayın üye Şerafettin İste´nin karşı görüşü ve bu suç yönünden oyçokluğu ile diğer yönlerden oybirliği ile 26.06.2008 gününde karar verildi.


 

VERGİ KAÇAKÇILIĞI SUÇU-SAHTE FATURA DÜZENLEME SUÇU

Yargıtay 11. Ceza Dairesi E:2005/740 K:2006/5450 T:14.06.2006

Vergi kaçakçılığı (VUK´na muhalefet) suçundan sanık RE´nin yapılan yargılamaları sonunda: Beraatine dair BAKIRKÖY 5. Ağır Ceza mahkemesinden verilen 04. 10.2004 gün ve 2001/398 Esas, 2004/267 Karar sayılı hükmün süresi içinde Yargıtay´ca incelenmesi katılan vekili tarafından istenilmiş olduğundan dava evrakı C. Başsavcılığının bozma isteyen 10. 01. 2005 tarihli tebliğ namesi ile daireye gönderilmekle incelenerek gereği görüşüldü: Sabit bir işyeri olmayan ve vergi dairesine mükellefiyet tesis ettirmeden serbest muhasebe veya mali müşavirlik belgesi de olmadığı halde muhasebecilik faaliyetinde bulunan sanığın işlemlerini yürüttüğü mükellefler Ö Tekstil San. ve Dış Tic. Ltd. Şirketi MS,Bİ,YB,CY,BK hakkındaki bilgileri içeren 26.06.2001 gün ve 33 Sayılı Vergi Tekniği Raporu´nda defter ve belgelerini ibraz etmedikleri, işyeri adresinde yapılan yoklamalarda bulunmadıkları, KDV beyannamelerinde yüksek miktarda indirilecek KDV beyan ettikleri, kullanılmayan belgelerin iptalini yaptırmadıkları, sahte belge kullanma ve düzenleme durumlarıyla ilgili olarak mali şubeye bildirimde bulunulduğunun tespit edilmesi sanık hakkında tanzim olunan 26.06.2001 gün ve 32 sayılı kaçakçılık suçu raporunda ise muhakeme işlemlerini yürüttüğü mükelleflere ait belgelerin sahte olarak düzenlenmesi eyleminin sanık tarafından organize edildiğinin belirtilmesi karşısında; 01.011999 tarihinde yürürlüğe giren 4369 Sayılı Yasanın vergi ziyaını kaçakçılık suçunun unsuru olmaktan çıkarmasına ve sahte fatura düzenleme suçunun mükellef sıfatı olsun veya olmasın herkes tarafından işlenebileceği gözetilerek sözkonusu mükelleflerle ilgili işlemler araştırılıp, yetkilileri hakkında kamu davası açılmışsa dosyanın getirtilip incelenmesi, özetinin duruşma tutanağına geçirilmesi, bu davayı ilgilendiren delillerin onaylı örneklerinin dosyaya intikalinin sağlanmasından sonra toplanan deliller bir bütün halinde değerlendirilerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerektiğ gözetilmeden, sanığın vergi mükellefi olmadığından bahisle beraatine karar verilmesi. Bozmayı gerektirmiş, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan sair yönleri incelenmeyen hükmün bu sebepten dolayı, 5320 Sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 S. CMUK un 321. md. uyarınca BOZULMASINA, 14.06.2006 gününde oybirliği ile karar verildi.

 

 UYUŞTURUCU ÖRGÜT

Teşekkül halinde uyuşturucu madde ticareti yapmak suçundan sanıklar, C.A., S.B., F.Ö, M.A. ve A.Y hakkında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonunda, 14.06.2005 tarih ve 2004/81 esas, 2005/102 karar sayı ile 765 sayılı TCK uygulanarak mahkûmiyet kararı verildiği; hükmün sanıklar ve müdafileri ile malen sorumlu vekili tarafından temyiz edildiği; temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasının talep edildiği; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca hükmün onanması isteğiyle dava dosyasının tebliğname ekinde 13.12.2005 tarihinde Dairemize gönderildiği anlaşıldı. Dosya incelendi, gereği görüşüldü:

Yapılan duruşmaya, toplanıp karar yerinde tartışılan delillere ve dosya içeriğine uygun gerekçeye göre, yerinde görülmeyen malen sorumlu vekilinin temyiz itirazları ile sanıklar müdafilerinin diğer temyiz itirazlarının ve duruşmadaki sözlü savunmalarının reddine, ancak;

1- Mahkemece lehe yasanın saptanması sırasında sanıkların eylemlerine 765 ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunlarının ilgili maddeleri arasında kıyaslama yapılarak, sanıkların eylemlerine 5237 sayılı Kanunun uygulanması halinde, 5237 sayılı Kanunun 188/3,4,5 ve 220. maddeleri ile ayrı ayrı uygulama sonucu daha fazla cezaya ulaşılacağı gerekçe yapılarak, 5237 sayılı Kanunun uygulanmasının aleyhe olduğu sonucuna varılmışsa da, 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 9/3. maddesinin ?Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir.? hükmüne aykırı olarak, kararın gerekçesinde 765 sayılı TCK?nin ve 5237 sayılı TCK?nin ilgili maddelerine göre yapılan uygulama sonuçları karşılaştırılıp cezaları somutlaştırılmadan yazılı şekilde hüküm kurulması,

2- 5237 sayılı TCK?nin 220. maddesinde düzenlenen ?Suç işlemek için örgüt kurmak? suçunun işlendiğinin ve örgütün varlığının kabul edilebilmesi için; üye sayısının en az üç kişi olması, üyeler arasında soyut bir birleşme değil gevşek de olsa hiyerarşik bir ilişkinin bulunması, suç işlenmese bile suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşmenin olması, niteliği itibariyle devamlılık göstermesi gereklidir. Örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından, amaçlanan suçları işlemeye elverişli olması da aranmalıdır. Örgüt yapılanmasında işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün, ancak zorunlu değildir. Soyut olarak sanık sayısının üç kişiden fazla olması örgütün varlığının kabulü için yeterli olmayıp bu durumda iştirak ilişkisinden söz edilebilir.

Örgüt üyesi olmamakla birlikte örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işleyen kişi, hem işlediği suçtan hem de örgüte üye olmak suçundan ayrı ayrı cezalandırılır.

Somut olaya bakıldığında; sanıkların örgüt oluşturmak için sayısal yeterlikte olduğu anlaşılmakta ise de, aralarında hiyerarşik ilişki ve suç işleme iradelerinde devamlılık saptanmadığı anlaşılmaktadır. Açıklanan durum karşısında sanıklar hakkında 5237 sayılı TCK?nin 220. maddesinin uygulanmasının koşulları bulunmadığının ve bu nedenle 5237 sayılı TCK?nin lehe olduğunun gözetilmemesi,

3- Sanık F.Ö. ve müdafi aşamalarda sanığın uyuşturucu maddeyi A.Ö., A.Ö. ve A.Z?dan satın aldığını beyan ettikleri, dosya içindeki bilgilerden ismi verilen kişilerden A.Ö. hakkında Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinde 2004/235 esas sayılı davanın açıldığı, mahkemece ilgili dosyanın getirtilerek incelendiği, 30.12.2004 tarihli ara kararı ile sözü edilen dosyadan iddianame, olay tutanakları ve diğer belgelerin onaylı suretleri çıkartılarak dosya içine konulmasına karar verildiği ve takip eden 22.02.2005 tarihli oturum tutanağına istenilen örneklerin dosyaya konulduğunun yazılmasına rağmen, dosya içinde ihbar dilekçesi ve iddianame dışında belgeye rastlanmadığı gibi hükmün gerekçesinde de sanık F.Ö.?un bu konudaki savunmasıyla ilgili tartışmanın yapılmamış olduğu anlaşıldığından; Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesinin 2004/235 esas sayılı dava dosyasından olay tutanağı ve soruşturma evrakları getirtilip incelenerek sanık F.Ö. hakkında 765 sayılı TCK?nin 405/2 veya 5237 sayılı TCK?nin 192/3. maddesinin uygulanma koşulları bulunup bulunmadığının saptanıp tartışılması gerektiğinin düşünülmemesi,

4- Sanık S.B.?nin Cumhuriyet Savcılığındaki ikrarı ile kendi suçunun ortaya çıkmasına yardım ettiği anlaşıldığı halde etkin pişmanlık nedeniyle cezasından indirim yapılmaması,

Yasaya aykırı sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları ve duruşmadaki sözlü savunmaları bu nedenle yerinde görüldüğünden hükmün istem gibi BOZULMASINA, sanıkların müdafilerinin tahliye taleplerinin reddiyle tutukluluk hallerinin devamına 15.02.2006 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Başkan Üye      Üye       Üye       Üye

Daire:10 Tarih:0000-00-00 Esas No::2005/19703 Karar No: 2005/2202


 

UYUŞTURUCU MADDE İMAL VE TİCARETİ

SOMUT OLAYDA CEZA GENEL KURULUNCA ÇÖZÜMLENMESİ GEREKEN UYUŞMAZLIK, SANIĞA ATILI UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇUNUN SÜBUTUNA İLİŞKİN İSE DE, ÖNCELİKLE BU SUÇTAN VERİLEN MAHKUMİYET HÜKMÜNÜN YEREL CUMHURİYET SAVCISI TARAFINDAN DA TEMYİZ EDİLİP EDİLMEDİĞİNİN VE BU TEMYİZİN ÖZEL DAİRE TARAFINDAN YAPILAN İNCELEME SIRASINDA DEĞERLENDİRİLİP DEĞERLENDİRİLMEDİĞİNİN BELİRLENMESİ GEREKMEKTEDİR. DAVA : Uyuşturucu madde ticareti suçundan sanığın 5237 sayılı TCY´nın 188/3-4, 62, 52, 53. maddeleri uyarınca 8 yıl 9 ay hapis ve 7.500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 14.10.2008 gün ve 449-245 sayılı hükmün o yer C.Savcısı ve sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, o yer C.Savcısının dilekçesini dikkate almadan dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 13.04.2010 gün ve 8991-8735 sayı ile;

"... Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun şekilde oluşan inanç ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre diğer temyiz itirazlarının reddine,

Ancak;

Sanıklar hakkında hükmolunan adli para cezalarının; 5083 sayılı Kanun´un 1. maddesi ile hükümden sonra 01.01.2009 tarihinde yürürlüğe giren Bakanlar Kurulunun 04.04.2007 tarih ve 2007/11963 sayılı kararının 1. maddesi uyarınca Türk Lirası ( TL ) olarak belirlenmesinde zorunluluk bulunması,

Bozmayı gerektirmiş, sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan, hükmün CMUK´nın 321. maddesi gereğince bozulmasına; ancak, bu durumun yeniden duruşma yapılmaksızın aynı Kanun´un 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan; YTL olarak hükmolunan adli para cezalarının TL´ye dönüştürülmesi suretiyle, hükümlerin düzeltilerek onanmasına...",

Karar verilmiştir.

Yargıtay C. Başsavcılığı ise 29.12.2010 gün ve 302187 sayı ile;

"... Alınan ihbar üzerine diğer sanıkların telefonları hakim kararıyla dinlemeye alınmış; ancak sanık S., G.,´ın bu kişilerden B., K. ile yaptığı telefon konuşmaları Cumhuriyet savcısı veya hakim kararı olmadan dinlenmiştir. Daha sonra sanık K. S.´ın sevk ve idaresindeki tır aracında gizlenmiş olan suç konusu uyuşturucu madde ele geçirilmiştir.

Cumhuriyet savcısı veya hakim kararı olmadan sanık S. G.´ın telefon konuşmalarının dinlenmesi hukuka aykırı olup delil olarak hükme esas alınamaz. Bu konuşmaların ´tesadüfen elde edilen delil´ olarak değerlendirilmesi de mümkün değildir; çünkü konuşmalar soruşturması yapılan suçla ilgilidir. Öte yandan, sanık S.´ın telefon konuşmalarına değişik anlamların yüklenmesi mümkün olduğundan ve suçla ilgisi kesin biçimde belirlenemediğinden, bu telefon konuşmaları sanığın mahkumiyeti için yeterli delil niteliğinde de değildir.

Sanık S. tüm aşamalarda suçla ilgisinin bulunmadığını söylemiştir. Bu sanığın suça iştirak ettiği konusunda diğer sanıkların bir beyanları da bulunmamaktadır.

Sonuç olarak, sanık S. G.´ın savunmasının aksine, atılı suçu işlediğine ilişkin, hukuka aykırı olarak dinlenen ve suçla ilgisi de açık biçimde anlaşılmayan telefon konuşmaları dışında, kuşku sınırlarını aşan yeterli ve kesin delil bulunmadığından, sanığın beraati yerine mahkumiyetine karar verilmesi yasaya aykırıdır...",

Görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : İtirazın kapsamına göre inceleme, sanık S. G. hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmaktadır.

Sanık S. G.´ın yerel mahkeme tarafından 5237 sayılı TCY´nın 188/3-4, 62, 52 ve 53. maddeleri uyarınca 8 yıl 9 ay hapis ve 7.500 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar verilen somut olayda Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, sanığa atılı uyuşturucu madde ticareti suçunun sübutuna ilişkin ise de, öncelikle bu suçtan verilen mahkumiyet hükmünün yerel Cumhuriyet savcısı tarafından da temyiz edilip edilmediğinin ve bu temyizin Özel Daire tarafından yapılan inceleme sırasında değerlendirilip değerlendirilmediğinin belirlenmesi gerekmektedir.

İncelenen dosya içeriğinden;

Yerel mahkeme hükmünün sanık müdafii ve itiraza konu edilmeyen diğer sanıklar müdafileri dışında o yer Cumhuriyet savcısı tarafından da 17.10.2008 tarihli dilekçeyle temyiz edildiği, temyiz dilekçesinde suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve üye olma suçlarından mahkumiyet hükmü kurulması gerektiği görüşünün yanında; "uyuşturucu madde ticareti suçundan sanıkların suçun işlenmesindeki konumları dikkate alınmadan ve kişiselleştirme yapılmadan tüm sanıklara teşdiden aynı cezanın verilmesinin isabetsiz olduğu, suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve üye olma suçlarından ise beraat eden sanıkların mahkumiyetlerine karar verilmesi gerektiği" görüşünün de dile getirildiği, böylece yerel Cumhuriyet savcısınca sanık S. G. ve diğer sanıklar hakkında hem uyuşturucu madde ticareti hem de suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve üye olma suçlarından verilen hükümlerin temyiz edildiği, Özel Daire tarafından ise Cumhuriyet savcısının temyizi dikkate alınmadan sanıklar müdafilerinin temyiziyle sınırlı olarak temyiz incelemesi yapıldığı anlaşılmaktadır.

Sanık S. G. ve diğer sanıklar hakkında suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve üye olma suçlarından yerel mahkeme tarafından verilen beraat hükümlerinin o yer Cumhuriyet savcısı tarafından aleyhe temyiz edilmiş olması nedeniyle Özel Dairece her zaman incelenebilme olanağı bulunmaktadır. Yargıtay C. Başsavcılığı itirazına konu edilen sanık S. G. hakkında uyuşturucu madde ticareti suçundan kurulan mahkumiyet hükmüne ilişkin olarak ise, yerel Cumhuriyet savcısının temyiz dilekçesinin de gözönüne alınarak temyiz incelemesi yapılabilmesi için Özel Daire kararının kaldırılmasına karar verilmesi gerekmektedir.

Bu itibarla, Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile kabulüne, Özel Daire düzelterek onama kararının sanık S. G.´a ilişkin olarak kaldırılmasına, yerel Cumhuriyet savcısının temyiz dilekçesi yönünden de temyiz incelemesi yapılması için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile KABULÜNE,

2- Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 13.04.2010 gün ve 8991-8735 sayılı düzelterek onama kararının sanık S. G.´a ilişkin olarak KALDIRILMASINA,

3- Dosyanın, yerel Cumhuriyet savcısının dilekçesine yönelik temyiz incelemesi yapılması için Özel Daireye gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 19.04.2011 günü yapılan müzakerede oybirliği ile karar verildi.

Daire:CGK Tarih:2011-04-19 Esas No:2011 / 19 Karar No:2011 / 60


 

CİNSEL SALDIRI TCK-102

İçtihat Metni

Sanık H.... D.......´nın nitelikli cinsel saldırı suçundan 5237 sayılı TCY´nın 102/2, 102/3-a-c, 43 ve 62. maddeleri uyarınca 10 yıl 11 ay 7 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, sanık hakkında 5237 sayılı TCY´nın 53. maddesinin uygulanmasına ilişkin, Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 16.04.2009 gün ve 235-119 sayılı hükmün, sanık ve müdafii tarafından temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 10.02.2010 gün ve 13570-767 sayı ile;

"Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığı Biyoloji İhtisas Dairesinin 08.09.2008 ve 27.01.2009 günlü raporlarında; sanığın, mağdureden alınan ceninin biyolojik babalığının reddedildiğinin bildirilmesi nedeniyle; mağdureyi hamile bırakan kişiler hakkındaki soruşturma evrakının tefrik edildiği ve hükümden sonra sanık müdafiinin mahkemeye sunduğu 22.04.2009 günlü dilekçe içeriği ve ekinde yer alan Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığı Biyoloji İhtisas Dairesinin 27.02.2009 günlü raporundan mağdurenin abisi M..... Ü.....hakkında soruşturma yapılıp dava açıldığının anlaşılması karşısında; bu davanın akıbetinin araştırılıp, gerektiğinde davaların birleştirilerek sonuca göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdir edilmesinde zorunluluk bulunması" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Bozmadan sonra yargılama yapan Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesince 06.04.2010 gün ve 90-107 sayı ile;

"Sanığın, mağdureyi hamile bırakan kişi olmamakla beraber, mağdurenin sanığa yönelik tavırları, tanık H......´nin değişmeyen beyanlarında sanığın iki kez kardeşi olan mağdure ile ilişkiye girerken gördüğünü belirtmiş olması, sanığın mağdurun kaldığı evde hiç kalmadığını savunması karşısında tanık (H……. oğlu) H.... İ.......´in, sanığın, mağdurun evinde kaldığını söylemesi karşısında savunmaya itibar edilmeyerek sanığın müsnet suçu işlediği´ kanaatine varılarak hüküm tesis edilmiş olduğu, bilahare sonlandırılan hamileliğe ilişkin ceninden alınan örnek ile mağdurun kardeşi olan (tefrik edilen dosya ile ilgili) sanık M..... Ü.....´den alınan örneklerinin uyum sağlaması ile mağduru hamile bırakan kişinin tespit edilebilmiş olmasının, her iki dosya yönünden ve mağdurun zaten var olan ruh sağlığı durumu nedeniyle eylemler sonucunda ruh sağlığı bozulması hususunun söz konusu olamayacağının anlaşılması karşısında dosyamız sanığı H.... D.......´nın hukuki durumunun etkilenmeyeceği, mahkememiz kararındaki gerekçelerin başka delillere dayandırılmış olması ve suç sabit görülmesi nedeniyle de, M..... Ü.....ile ilgili davanın akıbetinin araştırılmasına gerek olmadığı, dolayısıyla her iki dosyanın birleştirilmelerinde de bir zorunluluk bulunmadığı, her bir davanın sonuçlarının diğerini etkilemeyeceği, bununla beraber M..... Ü.....hakkındaki davanın da sonuçlandırılarak mahkumiyetine ilişkin kararın temyiz incelemesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına (25.12.2009 tarihinde) gönderilmiş olduğunun anlaşılması karşısında, bu dosyanın dönüşünün de uzun zaman alıp dosyamızın sonuçlandırılmasını gereksiz yere uzatacağı, düşünceleri ile Yargıtay 5.Ceza Dairesinin ilgili bozma ilamına uyulmamıştır" gerekçeleriyle direnilerek ilk hükümdeki gibi karar verilmiştir.

Hükmün sanık ve müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay C. Başsavcılığının "bozma" istekli 19.01.2011 gün ve 262055 sayılı tebliğnamesiyle, Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Sanığın, katılana yönelik olarak nitelikli cinsel saldırı suçunu gerçekleştirdiğinden bahisle hükümlülüğüne karar verilen olayda, Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; hükmün eksik soruşturmaya dayalı olarak verilip verilmediğinin belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğinden;

26.06.2006 günü Selimiye Jandarma Karakoluna başvuran şikayetçi R..... Ü.....´in fiziksel ve zihinsel engelli olan 1976 doğumlu kızı A... Ü....´in akrabaları olan H.... D....... tarafından cinsel saldırıya uğradığını belirttiği,

Kolluk görevlileri tarafından mağdure A... Ü....´in ifadesinin alınmak istendiği, ancak mağdurenin söylenilenleri anlamadığı, sorulan sorulara cevap veremediği ve söyledikleri anlaşılmadığından ifadesinin alınamadığı,

Milas 75. Yıl Devlet Hastanesince düzenlenmiş olan 26.06.2008 gün ve 442 sayılı rapora göre mağdure A... Ü....´in 16 haftalık gebe olduğunun tespit edildiği,

Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesince düzenlenmiş olan 08.07.2008 gün ve 8580 sayılı rapora göre, mağdure A... Ü....´in ağır mental retardasyon (zeka geriliği) hastalığının bulunduğu ve ruhsal açıdan kendisini savunamayacağının belirtildiği,

Muğla Adli Tıp Şube Müdürlüğünün 01.08.2008 gün ve 1154 sayılı raporunda, 5237 sayılı TCY´nın 102/5. maddesi kapsamında, şahsın kendi annesinin beyanına göre Şubat 2008 tarihinde işlendiği söylenen cinsel istismar suçu nedeniyle beden ve ruh sağlığının bozulmamış olduğunun tespit edildiğinin belirtildiği,

Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığınca düzenlenmiş olan 08.09.2008 gün 852 ve 27.01.2009 gün 98 sayılı raporlarla, şüpheli H.... D.......´nın mağdure A... Ü....´den alınan ceninin biyolojik babası olmadığının tespit edildiği,

Mağdureden alınan ceninin biyolojik babasının tespiti için Milas Cumhuriyet Başsavcılığının 2008/3304 sayılı soruşturma evrakı üzerinden ayırma kararı verilerek soruşturma dosyasının 2008/4784 hazırlık sırasına kayıt edildiği,

Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığınca düzenlenmiş olan 27.02.2009 gün ve 138 sayılı raporda mağdurenin ağabeyi M..... Ü.....´in mağdure A... Ü....´den alınan ceninin %99,99 ihtimalle biyolojik babası olduğunun tespit edildiğinin belirtildiği,

Sanık müdafiinin temyiz dilekçesine eklemiş olduğu ve dosya içerisinde bulunan Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 24.11.2009 gün ve 112-345 sayılı kararı ile de sanık M..... Ü.....´in kız kardeşi olan mağdure A... Ü....´e karşı işlemiş olduğu nitelikli cinsel saldırı suçundan eylemine uyan 5237 sayılı TCY´nın 102/1, 102/3-a-c ve 62. maddeleri uyarınca 8 yıl 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği ve dosyanın temyiz incelemesi yapılması için Yargıtaya gönderildiği,

Anlaşılmaktadır.

Şikayetçi R..... Ü..... aşamalarda özetle; "Mağdure A... benim kızım olur. Sanık benim eşimin kızkardeşinin kocasıdır. Aynı zamanda da oğlumun kayınpederi olur. Yani benim oğlum ile sanığın kızı evlidirler. Sanık benim evime devamlı gelip giderdi. Geceleri benim evimde kalırdı. Kendi kızında kalmaz benim evimde kalırdı. Kaldığı günlerde evimiz iki odalı olduğu için kendi odamızda misafir etmek istedik ancak benim yattığım odada rahat edemediği için kızlarımın yattığı odada kalmak istediğini söyledi. Bu nedenle daha sonraki gelişlerinde de sürekli kızlarımın odasında kalıyordu. Ben kendisinden hiç şüphelenmediğim için bunda bir sakınca görmemiştim. Kızım küçükken menenjit geçirdi bu yüzden aklı yönde sorun yoktur, sadece sağlığının yerinde olmadığını söylediler. Konuşabilir ancak sadece bunu ben anlayabiliyorum. Kızım A...´ye kendisini kimin hamile yaptığını sorduğumda bana H.... D.......´nın hamile bıraktığını söyledi. Adli tıp kurumu raporunu kabul etmiyorum, zira söz konusu kan örnekleri üzerinde usulüne uygun inceleme yaptırılmış değildir. Sanık bizim evimizde kalmadığını beyan etmesine rağmen bizim evde kaldığına dair yeterli şahit getirebilirim.H......oğlu H.... İ....... A....ve Ş.... oğlu H.... İ....... A....bunlara hitaben ´ben şeytana uydum ne masrafları varsa karşılarım´ gibi suçunu kabullendiğine dair beyanlarda bulunmuştur" şeklinde anlatımda bulunmuş, 10.02.2009 günlü duruşmada ise sanık hakkındaki şikayetinden vazgeçmiştir.

Tanık H...... Ü.... aşamalarda özetle; "A... Ü.... benim ablam olur. Milas Sakarkaya Köyünde birlikte kalırız ve geceleri aynı odada yatmaktayız. Bizim evimiz iki odalıdır. Birinde annem ve babam, diğerinde ise ablam A... ile ben kalmaktayım. H.... D....... bizim evimize gelir gider. Kendisi bizim eniştemiz olur yani halamın kocası, ağabeyimin de kayınpederidir. Eniştem bize geldiğinde yengem olan ağabeyimin eşinin yanında kalmaz hep bizde kalırdı. Kaldığı zamanlarda bizim odamızda kalıyordu. 2008 yılı Şubat aylarında yine evimizde kaldığında sanık kardeşim olan A... Ü....´in yatağına geldi, üzerinde bulunan elbiseleri çıkardı ve kardeşime tecavüz etti. Ailemin etkisinde kalarak bunları aileme anlatamadım. Babamın elinden bir kaza çıkar diye korktum. Ben bu olayları bir hafta arayla gördüm. Ben duş almaya girdiğimde sanık gelmiş, zannediyorum benim evde olmadığımı düşünüyordu kapı aralığından baktığında gördüm. Sanık ablama sus işareti yaparak susmasını söylüyordu. Eliyle ağzını kapatarak zor kullanmak suretiyle ablama iki kez tecavüz etti. Ben ablamın başka biriyle birlikte olduğunu görmedim. Ablam hiçbir yere gidip kalmazdı. Bizim evde gece dışarıdan gelip kimse kalmazdı. Ablam gezmeye giderdi, belli başlı yerlere giderdi, ama oralarda kalmazdı" ,

Tanık H.... İ....... A....(Ş.... oğlu) aşamalarda özetle; "Ben olayı görmedim. Görgüye dayalı bilgim yoktur. Etraftan bir takım şeyler duymaktayız. Ancak sanık Hasan ile bu konuda her hangi bir şey görüşüp konuşmuş değilim. Yani bana ´ben şeytana uydum, ne masrafları varsa karşılarım´ gibi bir beyanda bulunmadı. Ayrıca ben sanığın Milas´a geldikçe mağdur ve müştekiye ait evde kalıp kalmadığını bilmiyorum. Ancak zaman zaman geldikçe benim ve ağabeyimin evinde kalırdı" ,

Tanık H.... İ....... A....(Hüseyin oğlu) ise aşamalarda özetle; "Benim görgüye dayalı bilgim yoktur. Ancak bu olaylardan sonra sanık Hasan ile görüştüğümüzde kendisinin yiyecek ekmeği olmadığını, oraya buraya gidecek durumunun bulunmadığını ve bu olayın kendi üzerine yıkılmaya çalışıldığını söyledi. Bunun dışında ´ben şeytana uydum, ne masrafları varsa karşılarım´ gibi bir ifade kullanmadı. Ayrıca sanık Hasan Milas´a geldikçe birçok evde kalırdı. Aynı zamanda mağdur ve müştekinin bulunduğu evde de kaldığı olmuştur. Bunu ben biliyorum" biçiminde anlatımda bulunmuşlardır.

Sanık H.... D....... aşamalardaki savunmalarında özetle; "Ben üzerime atılı suçu işlemedim. Bana iftira atılmaktadır. Bana niçin iftira attıklarını bilmiyorum. A... Ü.... benim eşimin erkek kardeşinin kızıdır. Ben Koçarlı İlçesinde ikamet etmekteyim. Selimiye Güllük mevkiinde kendime ait arazilerim vardır. Bu sebeple yılda birkaç kez Milas´a gelirim. Aynı gün akşam geri dönerim. Ben mağdurun evinde kalmış ve kendisine tecavüz etmiş değilim. Kendisini daha önceden tanırım. Aramızda herhangi bir husumet yoktur. Suçlamaları kabul etmiyorum. Benim tanık H...... Ü.... ile herhangi bir husumetim yoktur. Niçin böyle ifade verdiğini bilemiyorum" şeklinde savunmada bulunmuştur.

Katılan A... Ü....´e ilişkin yerel mahkemenin tespitleri; "mağdurenin konuşamadığı ve sorulan sorulara cevap veremediği anlaşıldı. Sanığa yönelik yüksek sesle tepkiler verdiği gözlemlendi. Bu arada mağdurenin sanığa yönelik pis ve git gibi kelimeleri ona bakarak söylediği anlaşılabildi. Ayrıca sanığın savunması alınırken ve kimlik tespiti sırasında mağdurenin sanığa yönelik bağırdığı, el kol işaretleri yaptığı, yüzünde üzgün bir ifadenin belirdiği masanın üzerine kapanıp sanığa doğru el kol işaretleri yaparak sanığa doğru tepkilerde bulunduğu ve annesi ve mübaşir vasıtası ile yatıştırıldığı gözlemlendi" şeklindedir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Yerel mahkeme tarafından olayın tek görgü tanığı olarak kabul edilen ve katılanla aynı evde yaşayan kız kardeşi tanık H...... Ü....´in aşamalardaki "ablası katılanın yaklaşık, bir hafta onbeş gün arayla iki kez sanığın cinsel saldırısına maruz kaldığını, babasından korktuğu için bu durumu anlatamadığı" şeklindeki beyanlarının; Milas 75. Yıl Devlet Hastanesince düzenlenen ve katılanın 16 haftalık gebe olduğunu saptayan raporu ile katılan A... Ü....´den alınan ceninin % 99,99 olasılıkla biyolojik babasının katılan ve tanık H...... Ü....´in kardeşi olan M..... Ü.....olduğuna ilişkin Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığının 27.02.2009 günlü raporu karşısında, kuşkulu hale geldiği, bu yöndeki beyan ve şikayetlerin tanık H...... Ü....´in ağabeyi, şikayetçi R..... Ü.....´in ise oğlu olan Mehmet´in eyleminin ortaya çıkmasını engellemek, Mehmet´i kollamak ve korumak düşüncesinden kaynaklanmasının olasılık dahilinde olduğu,

Diğer taraftan, yerel mahkemece sanığın eyleminin sabit olduğuna yönelik olarak tanık H......´nin anlatımları ile birlikte katılanın yargılama sırasında sanığa karşı göstermiş olduğu tepkiler gerekçe olarak gösterilmiş ise de, Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesince düzenlenmiş olan 08.07.2008 günlü raporda katılanın ağır mental retardasyon (zeka geriliği) hastası olduğunun belirtilmiş olması karşısında, katılan tarafından duruşma sırasında gösterilen böyle bir tepkinin ceza yargılamasında mahkumiyete yeterli delil olarak kabul edilemeyeceği gibi şikayetçi Raziye´nin beyanına göre de yalnızca annesi ile diyalog kurabilen katılanın, ailesinin yönlendirmesi sonucu sanığa karşı bu şekilde tepki vermesinin de mümkün olduğu, ayrıca sanığa atılı suç ile aynı tarihlerde işlendiği iddia olunan M..... Ü.....´in katılana yönelik nitelikli cinsel saldırı suçunun ne şekilde ortaya çıktığı da dosya içeriğinden anlaşılamadığı,

Bütün bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, sanık H.... D.......´nın yüklenen suçu işleyip işlemediği konusunda kuşkunun oluştuğu, ceza yargılamasının amacı usul kurallarının öngördüğü ilkeler doğrultusunda somut gerçeğin her türlü kuşkudan uzak bir biçimde kesin olarak saptanması olduğuna göre; hüküm kesinleşinceye kadar, inceleme olanağı bulunan kanıtların ele alınıp değerlendirilmesi gerekir. Diğer bir deyişle adaletin tam olarak gerçekleşmesi için, öne sürülen ve olaya ışık tutabilecek nitelikteki tüm kanıtların araştırılıp tartışılmasında zorunluluk vardır.

Bu nedenle, sanık H.... D.......´nın yüklenen suçu işleyip işlemediği konusunda oluşan kuşkunun giderilip, somut gerçeğe ulaşılabilmesi için sanık H.... D....... hakkındaki incelemeye konu bu dava ile M..... Ü.....hakkında açılan dava birleştirilerek, tüm delilleri birlikte değerlendirilerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekmektedir.

Bu itibarla, sanığın cezalandırılmasına ilişkin eksik soruşturmaya dayalı hükümde direnilmesi isabetsiz olup, direnme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

Bozma kararına göre ve sanığın tutuklu kaldığı süre göz önüne alındığında tahliyesine de karar verilmesi gerekmektedir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,

1- Muğla 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 06.04.2010 gün ve 90-107 sayılı direnme hükmünün BOZULMASINA,

2- Sanığın tutuklu bulunduğu bu suçtan TAHLİYESİNE, başka bir suçtan hükümlü veya tutuklu bulunmadığı takdirde derhal salıverilmesinin temini için Yargıtay C.Başsavcılığına yazı yazılmasına,

3- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.04.2011 günü yapılan müzakerede tebliğnamedeki isteme uygun olarak oybirliği ile karar verildi.


 

İŞÇİLERİN ÜZERİNE ATEŞ AÇILMASI-HEDEF GÖZETMEKSİZİN YARALAMA SUÇU

YARGITAY 1. CEZA DAİRESİ-E:2007/4864 K:2008/5412 T:26.06.2008

Nuri, Ahmet ile Faysal´ı ayrı ayrı kasten öldürmeye tam derecede teşebbüsten ve izinsiz silah taşımaktan sanık Şenol´un yapılan yargılaması sonunda: Hükümlülüğüne ilişkin (EYÜP) 1. Ağır Ceza Mahkemesi´nden verilen 31.05.2006 gün ve 511/298 sayılı hükmün Yargıtay´ca incelenmesi sanık müdafii tarafından istenilmiş olduğundan dava dosyası C. Başsavcılığından tebliğname ile dairemize gönderilmekle: incelendi ve aşağıdaki karar tespit edildi.

TÜRK MİLLETİ ADINA

1-Sanığın hedef gözetmeksizin yaralama kastıyla işçilerinin üzerine tabanca ile ateş ettiği, ancak bozma gerekçesinde de açıklandığı üzere mağdur Nuri´nin yaralanması üzerine sanığın elinden tabancayı almak istemesi üzerine ikinci kez karın bölgesinden Nuri´yi yaraladığı, bu mağdura karşı suç kastı değişmekle birlikte, diğer mağdurlar Ahmet ve Faysal´a yönelen eylemlerinde suç kastı değişmediğinden, tebliğnamedeki mağdurlar Faysal ve Ahmet´e yönelen eylemlerinin de öldürmeye kalkışma suçunu oluşturduğuna ilişkin düşünce benimsenmemiştir.

2-Toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığın suçlarının sübutu kabul oluşu ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde mağdurlar Ahmet ve Faysal ı yaralama ve 6136 Sayılı Yasaya muhalefet Suçlarının niteliği tayin, cezayı azaltıcı takdiri tahfif sebebinin nitelik ve derecesi takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümlerde bozma sebepleri dışında isabetsizlik görülmemiş olduğundan sanık müdafiinin yasal savunma şartları oluştuğuna, silahın kazaen patladığına TCK´nun 459. maddesinin uygulanması gerektiğine, tahrik bulunduğuna, beraet etmesi gerektiğine ilişkin ve yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine,

Ancak,

A) Sanığın işyerinde çalışan mağdurların ücretlerin ödenmemesi nedeniyle olay günü diğer işçilerle birlikte çalışmayacaklarını bildirmeleri üzerine, sanık ile bir süre görüştükleri, bilahire sanığın tabancasıyla mağdurların üzerine ateş etmeye başladığı, üç mağdurun da bu atışlarla yaralandığı, mağdur Nuri´nin yaralı halde sanığın elinden tabancayı almaya çalıştığı bu sırada ikinci kez sanık tarafından karın boşluğundan yaralandığı oalyda, sanığın öldürmeye elverişli tabanca ile yaralı halde kendisine engel olmak isteyen mağdur Nuri´yi yakın mesafeden ikinci kez karın boşluğuna ateş ederek yaralaması nedeniyle hedef alınan bölge ve meydana gelen zarara göre bu mağdura yönelen eyleminin öldürmeye kalkışma suçunu oluşturduğu düşünülmeden, yaralama olarak kabulüyle suçların vasfında hataya düşülmesi,

B)Mağdur Ahmet´i yaralama, mağdur Faysal´ı yaralama ve 6136 Sayılı Yasaya muhalefet suçlarından kurulan hükümlerdeİ;

a) Hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 5728 Sayılı Yasanın 562. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK´nın231. maddesi uyarınca sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması,

b) 6136 Sayılı Yasaya muhalefet suçunda, 5237 sayılı TCK da düzenlenen seçenek yaptırımların uygulanıp uygulanamayacağının tartışılmaması,

C) Kabul ve uygulamaya göre de;

Mağdur Ahmet Ve mağdur Faysal´ı yaralama suçundan kurulan hükümlerde;

Hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 5728 sayılı yasanın 562. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK´nın 231. maddesi uyarınca sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması, Yasaya aykırı olup, sanık müdafiinin temyiz itirazlarıbu sebeplerle yerinde görüldüğünden, hükümlerin BOZULMASINA, CMUK´un 326/son maddesi uyarınca mağdur Nuri´ye karşı eyleminde verilen hükümde ceza süresi yönünden kazanılmış hakkının korunmasına, sanığın mağdur Ahmet´e karşı eyleminin öldürmeye kalkışma suçunu oluşturduğuna ilişkin sayın üye Şerafettin İste´nin karşı görüşü ve bu suç yönünden oyçokluğu ile diğer yönlerden oybirliği ile 26.06.2008 gününde karar verildi.




VERGİ KAÇAKÇILIĞI SUÇU-SAHTE FATURA DÜZENLEME SUÇU

Yargıtay 11. Ceza Dairesi E:2005/740 K:2006/5450 T:14.06.2006

Vergi kaçakçılığı (VUK´na muhalefet) suçundan sanık RE´nin yapılan yargılamaları sonunda: Beraatine dair BAKIRKÖY 5. Ağır Ceza mahkemesinden verilen 04. 10.2004 gün ve 2001/398 Esas, 2004/267 Karar sayılı hükmün süresi içinde Yargıtay´ca incelenmesi katılan vekili tarafından istenilmiş olduğundan dava evrakı C. Başsavcılığının bozma isteyen 10. 01. 2005 tarihli tebliğ namesi ile daireye gönderilmekle incelenerek gereği görüşüldü: Sabit bir işyeri olmayan ve vergi dairesine mükellefiyet tesis ettirmeden serbest muhasebe veya mali müşavirlik belgesi de olmadığı halde muhasebecilik faaliyetinde bulunan sanığın işlemlerini yürüttüğü mükellefler Ö Tekstil San. ve Dış Tic. Ltd. Şirketi MS,Bİ,YB,CY,BK hakkındaki bilgileri içeren 26.06.2001 gün ve 33 Sayılı Vergi Tekniği Raporu´nda defter ve belgelerini ibraz etmedikleri, işyeri adresinde yapılan yoklamalarda bulunmadıkları, KDV beyannamelerinde yüksek miktarda indirilecek KDV beyan ettikleri, kullanılmayan belgelerin iptalini yaptırmadıkları, sahte belge kullanma ve düzenleme durumlarıyla ilgili olarak mali şubeye bildirimde bulunulduğunun tespit edilmesi sanık hakkında tanzim olunan 26.06.2001 gün ve 32 sayılı kaçakçılık suçu raporunda ise muhakeme işlemlerini yürüttüğü mükelleflere ait belgelerin sahte olarak düzenlenmesi eyleminin sanık tarafından organize edildiğinin belirtilmesi karşısında; 01.011999 tarihinde yürürlüğe giren 4369 Sayılı Yasanın vergi ziyaını kaçakçılık suçunun unsuru olmaktan çıkarmasına ve sahte fatura düzenleme suçunun mükellef sıfatı olsun veya olmasın herkes tarafından işlenebileceği gözetilerek sözkonusu mükelleflerle ilgili işlemler araştırılıp, yetkilileri hakkında kamu davası açılmışsa dosyanın getirtilip incelenmesi, özetinin duruşma tutanağına geçirilmesi, bu davayı ilgilendiren delillerin onaylı örneklerinin dosyaya intikalinin sağlanmasından sonra toplanan deliller bir bütün halinde değerlendirilerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerektiğ gözetilmeden, sanığın vergi mükellefi olmadığından bahisle beraatine karar verilmesi. Bozmayı gerektirmiş, katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan sair yönleri incelenmeyen hükmün bu sebepten dolayı, 5320 Sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 S. CMUK un 321. md. uyarınca BOZULMASINA, 14.06.2006 gününde oybirliği ile karar verildi.

 



KUSURU OLMAKSIZIN SÜREYİ GEÇİREN KİŞİ - ESKİ HALE GETİRME - TEMYİZ SÜRESİNİN GEÇİRİLMESİ - YASA YOLUNA BAŞVURU HAKKI


T.C. YARGITAY CEZA GENEL KURULU
E. 2008/7-224 K. 2009/29 T. 17.2.2009

5271/m.34,40,232

ÖZET : Kusuru olmaksızın bir süreyi geçirmiş olan kişinin, eski hale getirme isteminde bulunabilecektir. Yasa yoluna başvuru hakkının kendisine bildirilmemesi halinde, kişinin kusursuz sayılacağı hükümleri karşısında; başvuru süresi ve şeklinin açıkça gösterilmediği somut olayda eski hale getirme isteminde bulunma koşullarının varlığı ile, sanık müdafii tarafından eski hale getirme yöntemiyle açılmış, geçerli bir temyiz davasının bulunduğu kabul edilmelidir.

DAVA : Sanık E. A.´nun, 05.05.2003 tarihinde diğer sanıklarla birlikte işlediği iddia edilen toplu kaçakçılık suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonunda; 4926 sayılı Yasanın 3/a-2,4/a-2,4,5/son ve 28. maddeleri uyarınca 720.220.000.000 lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesince gıyapta verilen 05.10.2005 gün ve 291-268 sayılı hüküm, sanığın sonradan vekalet verdiği müdafii tarafından temyiz edilmekle Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesince 30.12.2005 gün ve 291-268 sayı ile, "süresinden sonra yapılan temyiz isteminin reddine" karar verilmiş, sanık müdafii tarafından temyiz edilen bu karar da Yargıtay 7. Ceza Dairesince 21.07.2008 gün ve 6323-16923 sayı ile onanmıştır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise; 20.10.2008 gün ve 65485 sayı ile, "sanığa yapılan tebligatın geçerli olup olmadığının belirlenmesi açısından eksik inceleme ile verilmiş bulunan Özel Daire Kararının kaldırılması gerektiğinden bahisle" itiraz yasa yoluna başvurmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

KARAR : Sanık E. A. hakkındaki hükme hasren yapılan incelemede:

Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık; temyiz isteminin süresinde yapılıp yapılmadığının değerlendirilmesi açısından, sanığın geçici olarak ikametgahında bulunmaması nedeniyle yeğeni olduğu belirtilen kişiye yapılan tebligatın geçerli olup olmadığına ilişkin ise de, Yerel Mahkeme hükmünde temyiz süresinin başlangıcı ve temyiz isteminin hangi usulle yapılacağı hususlarında yeterince açıklık olmadığından yasa yolu bildiriminin yasaya uygun olup olmadığının öncelikle değerlendirilmesi gerekmektedir.

Dosya incelendiğinde, gıyapta verilerek 14.11.2005 günü sanığın ikametgah adresinde yeğeni olduğunu söyleyen E. A.´ya tebliğ edildiği belirtilen hükmün, 24.11.2005 tarihinde kendisine sonradan vekaletname verilen sanık müdafii tarafından temyiz edildiği, temyiz isteminin süresinden sonra olduğundan bahisle yerel mahkemece reddedildiği, red kararının temyizi üzerine de Özel Dairece de reddin onanmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.

Sanığın gıyabında verilen ve usulüne uygun şekilde tebliğ edilip edilmediği Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında uyuşmazlığa neden olan hükümdeki yasa yolu bildirimi "...sanıkların, sanık M. G. vekilinin ve müdahil hazine vekilinin yokluklarında, sanık E. vekili Av. Kemal Akşar ile müdahil ... Nak. Ltd. Şirketi vekili Av. Bayram Saral´ın yüzlerine karşı, 7 gün içinde temyizi kabil olmak üzere ..." biçiminde olup, temyiz süresinin ne zaman başlayacağı ve temyizin ne şekilde yapılacağı konularında açıklık taşımamaktadır.

Ceza Genel Kurulu´nun duraksamasız kararlarına göre;

2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası´nın 40/2. maddesinde: "Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır"; 5271 sayılı Ceza Yargılama Yasası´nın, 34/2. maddesinde: "Kararlarda, başvurulabilecek kanun yolu, süresi, mercii ve şekilleri belirtilir"; 231/3 maddesinde: "Hazır bulunan sanığa ayrıca başvurabileceği kanun yolları, mercii ve süresi bildirilir"; 232/6. maddesinde: "Hüküm fıkrasında, 223 üncü maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir." şeklinde yer alan düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, gerek yüze karşı, gerekse gıyapta verilen hüküm ve kararlarda, başvurulacak yasa yolunun, süresinin, başvuru yapılacak merci ile başvuru şeklinin belirtilmesi zorunluluk arzetmektedir.

Ceza Yargılama Yasası´nın 40. maddesinin 1. fıkrasındaki, kusuru olmaksızın bir süreyi geçirmiş olan kişinin, eski hale getirme isteminde bulunabileceği ve 2. fıkrasındaki, yasa yoluna başvuru hakkının kendisine bildirilmemesi halinde, kişinin kusursuz sayılacağı hükümleri karşısında; başvuru süresi ve şeklinin açıkça gösterilmediği somut olayda eski hale getirme isteminde bulunma koşullarının varlığı ile, sanık müdafii tarafından 24.11.2005 tarihinde eski hale getirme yöntemiyle açılmış, geçerli bir temyiz davasının bulunduğu kabul edilmelidir.

Bu itibarla; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının bu değişik gerekçe ile kabulüne, temyiz isteminin reddine ilişkin kararı onayan Özel Daire kararının kaldırılmasına ve dosyanın temyiz incelemesi yapılabilmesi için Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,

1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının bu değişik gerekçe ile KABULÜNE,

2- Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 21.07.2008 gün ve 6323-16923 sayılı kararının KALDIRILMASINA,

3- Dosyanın, 24.11.2005 tarihli dilekçeye istinaden temyiz incelemesi yapılmak üzere, Yargıtay 7. Ceza Dairesine gönderilmesi için Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 17.02.2009 günü yapılan müzakerede oybirliği ile karar verildi.

 


 

KISA SÜRELİ HÜRRİYETİ BAĞLAYICI CEZANIN PARA CEZASINA ÇEVRİLMESİ - HÜRRİYETİ BAĞLAYICI CEZAYA MAHKUM OLMAMA ŞARTI - ERTELENİP KESİNLEŞEN MAHKUMİYET - PARAYA VEYA TEDBİRE ÇEVİRME ZORUNLULUĞU - HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASI

T.C. YARGITAY CEZA GENEL KURULU E. 2009/2-32 K. 2009/110 T. 28.4.2009

647/m.4,6 5271/m.231/6

ÖZET : Hükmolunan otuz güne kadar ( otuz gün dahil ) hürriyeti bağlayıcı cezaların para cezası veya tedbirlerden birine çevrilme zorunluluğunun doğmasının ön koşulu, suç tarihinden önce, para cezasına veya tedbire çevrilmiş olsa dahi, hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum olmamış bulunmaktır.

Suç tarihi 19.03.2002 olan somut olayda, sanık hakkında verilen 1 yıl 8 ay hapis ile ağır para cezasının, 647 sayılı Yasanın 6. maddesi uyarınca ertelenmiş ve bu hükmün kesinleşmiş olması karşısında; sanık hakkındaki kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezanın 647 sayılı Yasanın 4/2. maddesi uyarınca paraya veya tedbire çevirme zorunluluğu bulunmadığı gibi, söz konusu hükümlülük nedeniyle 5271 sayılı CYY´nın 231. maddesinin 6. fıkrasının ( a ) bendindeki "sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış bulunması" koşulu ihlal edildiğinden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verme olanağı da yoktur.

DAVA : Sanık Köksal Akçalı´nın, 18.03.2002 tarihinde müşteki Hakkı Sunar´a telefon ile sinkaflı sözlerle küfür ve hakarette bulunduğu kabul edilerek, 765 sayılı TCY´nın 482/2. maddesi uyarınca 15 gün hapis ve 218.104.000 lira ağır para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Manisa 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 08.07.2003 gün ve 537-685 sayılı hükmün, yerel Cumhuriyet savcısı tarafından sanık lehine temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 2. Ceza Dairesince 15.12.2005 gün ve 14014-29442 sayı ile;

"... Sanık hakkında sövme suçundan açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucunda, eylemin 765 sayılı TCK.nun 482/2. maddesine uygun gerçekleştiğinin kabulü ile kurulan hükmün o yer C.Savcısı tarafından temyizi üzerine yapılan incelemesinde:

1-...

2- Daha önce mahkumiyeti bulunmayan sanığa hükmolunan kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezanın 647 sayılı Kanunun 4/2. maddesi uyarınca para cezasına veya tedbirlerden birisine çevrilme zorunluluğunun gözetilmemesi,

3- ..." isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Manisa 1. Asliye Ceza Mahkemesince 25.07.2006 gün ve 143-178 sayı ile; ( 2 ) nolu bozma nedenine; "...sanığın önceden sabıkaları bulunduğundan Yargıtay bozma ilamının 2. maddesine uyulmayarak müşteki Hakkı Sunar´a karşı hakaret fiilinden YTCK hükümlerine göre lehine olan eski karar gibi aşağıdaki şekilde karar vermek gerekmiştir" gerekçesiyle "sanığın 765 sayılı TCY.nın 482/2. maddesi uyarınca 15 gün hapis ve 216 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına" karar verilmiştir.

Hükmün yerel Cumhuriyet savcısı tarafından " ( 2 ) nolu bozmaya uyulması gerektiği" inancıyla temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının bozma istemli 15.07.2008 gün ve 263633 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay 2. Ceza Dairesine, Özel Dairece de 05.11.2008 gün ve 21791-18040 sayı ile Ceza Genel Kuruluna gönderilen dosya, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : İnceleme, sanığın mağdur Hakkı Sunar´a karşı işlediği sövme suçundan verilen direnme hükmüne hasren yapılmıştır.

Hükmün direnme kararı niteliğinde olduğu kabul edildikten sonra yapılan incelemede; uyuşmazlık, sanık hakkındaki kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezanın 647 sayılı Yasanın 4. maddesi uyarınca para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilme zorunluluğunun bulunup bulunmadığına ilişkin ise de, yasa yolu bildirimiyle sanığın yanıltılıp yanıltılmadığı hususunun Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca önsorun olarak değerlendirilmesi gerekmiştir.

Önsoruna ilişkin inceleme:

İncelenen dosya içeriğinden;

Hüküm sonunun; "Dair, müşteki Hakkı Sunar´ın yüzüne karşı, sanığın gıyabında iddia makamında C.Savcısı Osman Şükrü Koçaş´ın iştiraki ile, talebe uygun ve temyizi kabil, Yargıtay ilgili ceza dairesine sunulmak üzere tefhim tarihinden 7 gün içerisinde mahkememize müracaat edebileceğine ilişkin verilen karar açıkça okunup usulen anlatıldı." şeklinde bitirilmiş olması nedeniyle, tefhimde hazır bulunmayan "sanığın", aslında tebliğden itibaren başlayacak olan temyiz süresinin, tefhimden itibaren başlayacağını açıklayan yasa yolu bildirimi ile yanıltıldığı düşünülebilirse de;

Sanığın süresinden sonra bile olsa herhangi bir yasa yoluna başvurmamış olması ve hükmün yerel Cumhuriyet savcısı tarafından da sanık lehine temyiz edilmiş olması nedeniyle sanık açısından herhangi bir hak kaybının doğmaması hususları birlikte değerlendirildiğinde, yasa yolu bildirimi nedeniyle yanıltılan sanığa, yeniden meşruhatlı karar tebliğine gerek olmadığına karar vermek gerekmiştir.

Esasa ilişkin inceleme:

Sübuta ve suç vasfının belirlenmesine yönelik herhangi bir ihtilaf ve isabetsizlik bulunmayan hükümde, Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasındaki uyuşmazlık, sanık hakkındaki kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezanın 647 sayılı Yasanın 4. maddesi uyarınca para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilme zorunluluğunun bulunup bulunmadığına ilişkindir.

Dosya incelendiğinde; sanık Köksal Akçalı´ya ait iki adet hükümlülük kaydının bulunduğu görülmektedir.

Bunlardan birincisi, Ankara 2. Sulh Ceza Mahkemesinden verilen 07.09.1992 gün ve 795-747 sayılı hükmüdür. Bu hükümle, sanığın 765 sayılı TCY´nın 572/1 ve 647 sayılı Yasanın 4. maddeleri uyarınca 180.000 lira hafif para cezasına mahkum edildiği ve cezasının 04.12.1992 tarihinde infaz olunduğu saptanmıştır.

İkincisi ise; Hakkari Ağır Ceza Mahkemesinden verilen 02.02.1999 gün ve 129-18 sayılı kararda yer alan hükümlülüktür. Bununla sanığa 765 sayılı Yasanın 264/7 ve 59. maddeleri uyarınca verilen 1 yıl 8 ay hapis cezası ile 375.000 lira ağır para cezası, 647 sayılı Yasanın 6. maddesi uyarınca ertelenmiş ve hüküm 04.03.1999 tarihinde kesinleşmiştir.

647 sayılı Yasanın 4. maddesinin 2. fıkrasında yer alan; "Suç tarihinden önce, para cezasına veya tedbire çevrilmiş olsa dahi, hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum edilmemiş olanlar hakkında, hükmolunan otuz güne kadar ( otuz gün dahil ) hürriyeti bağlayıcı cezalarla, suç tarihinde 18 yaşını ikmal etmemiş olanların mahkum edildikleri kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar yukarı ki bentlerde yazılı ceza veya tedbirlerden birine çevrilir." hükmü uyarınca, hükmolunan otuz güne kadar ( otuz gün dahil ) hürriyeti bağlayıcı cezaların para cezası veya tedbirlerden birine çevrilme zorunluluğunun doğmasının ön koşulu, suç tarihinden önce, para cezasına veya tedbire çevrilmiş olsa dahi, hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum olmamış bulunmaktır.

Suç tarihi 19.03.2002 olan somut olayda, sanık hakkında Hakkari Ağır Ceza Mahkemesinin 02.02.1999 gün ve 129-18 sayılı hükmü ile; 765 sayılı Yasanın 264/7 ve 59. maddeleri uyarınca verilen 1 yıl 8 ay hapis ile 375.000 lira ağır para cezasının, 647 sayılı Yasanın 6. maddesi uyarınca ertelenmiş ve bu hükmün 04.03.1999 tarihinde kesinleşmiş olması karşısında; sanık hakkındaki kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezanın 647 sayılı Yasanın 4/2. maddesi uyarınca paraya veya tedbire çevirme zorunluluğu bulunmadığı gibi, söz konusu hükümlülük nedeniyle 5271 sayılı CYY´nın 231. maddesinin 6. fıkrasının ( a ) bendindeki "sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış bulunması" koşulu ihlal edildiğinden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verme olanağı da yoktur.

Bu itibarla, direnme kararının isabetli olduğuna ve sair yönlerinin incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi Ali Kınacı; "Tartışmanın konusunu, direnme hükmünün sanığa tebliğinin geçerli olup olmadığı oluşturmaktadır. Bu durum Genel Kurulda önsorun olarak görüşülmüş ve oyçokluğu ile sanığa yeniden tebligat yapılmasına gerek olmadığı kabul edilerek hükmün esası incelenmiştir.

Sanığın yokluğunda verilen direnmeye ilişkin mahkumiyet hükmünde, kararın "tefhim tarihinden itibaren 7 gün içerisinde" temyiz edilebileceği belirtilmiş ve sanığa bu karar tebliğ edilmiş olup, hüküm sadece Cumhuriyet savcısı tarafından sanık lehine temyiz edilmiştir.

Temyiz süresinin tebliğ tarihinden başlayacak olmasına rağmen, kararda tefhim tarihinde başlayacağının belirtilmiş olması nedeniyle, hükmün sanığa tebliği geçerli değildir. Çünkü, sanık tebligatı aldığında, tefhim tarihinden itibaren 7 günlük sürenin geçmiş olması nedeniyle hükmü temyiz etmemiş olabilir.

Tebligat yapılmaması ile tebligatın geçersiz olması aynı hukuksal durumu oluşturur. Hiç tebligat yapılmamış olsaydı, "Cumhuriyet savcısının sanık lehine temyizinin olduğu" gerekçesiyle sanığa tebligat yapılmasına gerek bulunmadığı yönünde bir görüş ileri sürülemeyecekti.

CMK.nun 34. maddesinin ikinci fıkrası ile 232. maddesinin altıncı fıkrası uyarınca; başvurulacak kanun yolu, süresi, mercii ve şekli belirtilmek suretiyle, sanığa hükmün yeniden tebliğ edilmesi ve temyiz ettiği takdirde sanığın temyizinin de incelenmesi gerekir.

Açıkladığım nedenlerle; direnme hükmünün sanığa yöntemine uygun olarak tebliğ edilmesi için, hükmün esası incelenmeden, dosyanın yerel mahkemeye iadesine karar verilmesi gerektiği kanısında olduğum için, çoğunluğun hükmün esasının incelenmesine yönelik görüşüne katılmıyorum. " biçimindeki gerekçe ile,

Bir diğer Genel Kurul Üyesi de, benzer gerekçelerle,

"Yasa yolu bildirimindeki yanıltıcı ifade nedeniyle, hükmün esası incelenmeden, direnme hükmünün sanığa yöntemine uygun olarak tebliğ edilmesi gerektiği yönünde" karşıoy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Manisa 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 25.07.2006 gün ve 143-178 sayılı direnme hükmünün İSABETLİ BULUNDUĞUNA,

2- Dosyanın sair yönleri incelenmek üzere Yargıtay 2. Ceza Dairesine gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 28.04.2009 günü yapılan müzakerede tebliğnamedekinden farklı düşünce ile önsorun yönünden oyçokluğuyla, direnme hükmünün isabetli bulunması yönünden ise oybirliği ile karar verildi.

 


 

HAKSIZ TUTUKLAMA NEDENİYLE TAZMİNAT - ÜZERİNDEN ÇOK UZUN YILLAR GEÇEN TAZMİNAT DAVALARI - KORUMA TEDBİRLERİ NEDENİYLE TAZMİNAT

T.C. YARGITAY CEZA GENEL KURULU E. 2009/1-256 K. 2010/57 T. 23.3.2010

334/m.30

466/m.1, 2

ÖZET : Dava, haksız, tutuklanma sonucu uğramış olduğu zararlar nedeniyle yasal faizi ile birlikte ve manevi tazminatın tahsili istemidir. Sanığın yokluğunda verilen beraat hükmü, aleyhe temyiz edilmesi nedeniyle kesinleşmiştir. Kesinleşen bu hükmün davacıya tebliğ edildiğine ilişkin dosyada herhangi bir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Her ne kadar Belediyede çalışan sanık davacı henüz beraat kararı kesinleşmeden bu kararı çalıştığı kuruma sunmuş ise de, ibraz edilen kararda, hükmün aleyhe temyiz nedeniyle henüz kesinleşmediğinin karara şerh edilerek, mahkeme başkanı tarafından imzalanıp mühürlendiği saptanmış olup, kesinleşme keyfiyeti bu kararın sunulmasından yaklaşık dört ay sonra gerçekleşmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca ve Özel Dairelerce, üzerinden çok uzun yıllar geçen tazminat davalarında, davacıların resmi kurumlara adli sicil kayıtlarının ibrazı veya kesinleşmiş kararları sunma zorunlulukları bulunan işlemleri yapmaları ve bu hususun dosya içeriğiyle saptanması halinde, davanın yasal süresinde açılmadığının kabulü ile reddine karar verilmesi gerekir.

DAVA : Davacının haksız, tutuklanma sonucu uğramış olduğu zararlar nedeniyle yasal faizi ile birlikte; 34.300 YTL. manevi tazminatın davalı hazineden tahsiline yönelik isteminin, 466 sayılı Yasanın 2 ve 5271 sayılı CYY´nın 142/1. maddeleri uyarınca reddine ilişkin, D. 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nce verilen 17.11.2006 gün ve 160-537 saydı karar, davacı vekili taralından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nce 02.04.2009 gün ve 763-1799 sayı ile;

“... 21.04.1975 gün ve 3-5 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, 466 sayılı Yasanın 2. maddesindeki dava açma süresinin, beraat kararı kesinleştikten sonra kesinleşme şerhli beraat kararının bizzat sanığa tebliğinden itibaren başlayacağı, incelenen dosyada ise kesinleşmiş beraat kararının sanığa ( davacıya ) tebliğ edilmediği anlaşıldığından, davanın yasal sürede açıldığı kabul edilerek taleple ilgili bir karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde davanın süresi içinde açılmadığından bahisle reddi yönünde hüküm tesisi...” isabetsizliğinden bozulmuştur.

D. 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 25.06.2009 gün ve 202-232 sayı ile;

"... Davacı, hakkındaki beraat kararının kesinleştiğini bilmektedir. Zaten beraat kararının verildiği 26.12.1995 tarihinden sonra davacı, 08.01.1996 tarihinde D. Belediyesi’nde bulunan şahsi dosyasına mahkeme tarafından verilen beraat kararını sunmuştur. Bu işlemin davacı tarafından yapılmasından yaklaşık 3,5 ay sonra Yargıtay’ca karar onanmış ve kesinleşmiştir. Belediyeye karar, Yargıtay onama tarihinden 3,5 ay kadar önce sunulmuş olsa da bu durum davacının kararın kesinleştiğini bilmesi olgusunu değiştirmez. Memur olan davacının, hakkındaki beraat kararının hangi aşamada olduğunu takıp etmediğini, Yargıtay sürecinin ne şekilde sonuçlandığını bilmediğini kabul etmek mümkün değildir. Yargıtay’ın onama kararının verildiği tarih olan 22.04.1996 tarihinden, davanın açıldığı 26.05.2005 tarihine kadar geçen 9 yıl içinde davacının beraat kararının kesinleşmediğini bilmediğinden söz etmek mümkün değildir. Yargı süreci ve bu arada tutuksuz dosyanın temyiz inceleme süresinin biraz uzun olduğu bilinen bir durum olsa da temyiz davasının 9 yıl süreceğini düşünmek ve bu arada kararın Yargıtay´dan henüz dönmediğini ve dolayısıyla kesinleşmediğini düşünmek hayatın olağan akışıa uygun değildir.

Mahkememizin kanaatine göre davacı ve davacı vekili haksız tutuklama tazminatı davasını açmak için gerekli olan 3 aylık süreyi kaçırmışlar, bu sürenin başlamasını sağlamak amacıyla sanık müdafii Av. Y. A. kararı tebellüğ etmiş ve bundan sonra bu davayı açmıştır. Bu şartlar altında davacının davacı vekilinin iyiniyetli olduğundan söz etmek, kararı tebellüğ ettiği tarihe kadar hakkındaki beraat kararının kesinleştiğinden haberdar olmadıklarını kabul etmek mümkün değildir. Yukarıda da belirtildiği gibi ağırlaştırılmış sorumluluğu kabul edilmemekte, ancak yasa ile düzenleme yapılması halinde tazminat verilebileceği belirtilmektedir. Haksız yakalanan ve tutuklanan kişilere karşı devletin tazminat sorumluluğunun dayanağı öğretide, farklı teorilere dayandırılmış şahsi kusur, yardım, kusursuz sorumluluk, haksız fiil, risk teorisi veya organ teorisi gibi kavramlarla açıklanmaya çalışılmıştır. 466 sayılı Yasanın gerekçesinde ise: “...yakalanmaları ve tutuklanmalarında kanuna uymayan bir cihet bulunmamakla beraber bilahare haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraatlarına karar verilerek bu suretle tutuklanmaları veya yakalanmalarının haksızlığı meydana çıkmış olanların da Devletten tazminat isteyebilecekleri ve bu tazminatın hukuki mesnedinin de objektif mesuliyet esasına istinat ettiği netice ve kanaatine varılmaktadır” açıklamasına yer verilmiştir.

Yasanın 2. maddesinin birinci fıkrasında, “1 nci maddede yazılı sebeplerle zarara uğrayanlar, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilirler...” hükmüne yer verilmiştir.

2. maddenin 1, fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresi ise, 21.04.1975 gün ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davacı hakkında açılan ve beraatla sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başlamaktadır.

İncelenen dosyada:

Davacı sanık K. Ö. ile birlikte sanıklar İ. Ö., S. Ö. ve M. K. haklarında, tasarlayarak adam öldürme ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçlarından cezalandırılmaları istemiyle 20.12.1994 gün ve 361 sayılı iddianame ile kamu davası açıldığı, 11 gün göz altında kalan sanık K. Ö.’in, 19.12.1994 gün ve 830 sorgu nolu tevkif müzekkeresi ile tutuklandığı, 14.11.1995 tarihinde ise tahliye edildiği, 04.05.1995 gün ve 179-59 sayı ile tasarlayarak adam öldürmek ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçlarından cezalandırılmasına karar verilen, davacı sanık K. . hakkındaki hükmün, Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nce 13.11.1995 gün ve 2828-3301 sayı ile adam öldürmek suçu yönünden, beraat kararı verilmesi gerektiği görüşüyle bozulmasına karar verildiği, bozma üzerine yerel, mahkemece, 26.12.1995 gün ve 186-178 sayı ile sanığın adam öldürmek suçundan beraatına, 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçundan ise ağır para cezası ile mahkûmiyetine karar verildiği, C.Savcısı tarafından, sanık aleyhine temyiz edilen hükmün, Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nce 22.04.1996 gün ve 1218-1472 sayı ile 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçu yönünden hüküm kurulmasının fazladan verilmiş ve infaz edilmemesi gereken bir karar olduğu saptamasına yer verilerek, onandığı, hükmün bu şekilde 22.04.1996 tarihinde kesinleştiği,

Kesinleşme şerhini içeren beraat hükmünün ise, 20.05.2005 tarihinde kalemde sanık müdafii Av. Y. A.´a tebliğ edildiği, bu tarihten önce kesinleşmiş beraat hükmünün sanık veya müdafiine tebliğ edildiğine ilişkin dosyada herhangi bir bilgi ve belgenin bulunmadığı, D. Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın 22.01.2006 tarihli yazı ve eklerine göre, beraat kararı sanık tarafından çalıştığı belediyeye 08.01.1996 tarihinde, sunulmuş ise de, ilgili kararın henüz kesinleşmeden Belediye Başkanlığına sunulduğu ve bu hususun kararı da şerh edilip mahkeme başkanı tarafından imzalanıp mühürlendiği,

Anlaşılmaktadır.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde:

21.04.1975 gün ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, sanıkların yokluğunda hükmolunan beraat kararlarının kesinleşme şerhi ile birlikte ilgiliye tebliği zorunlu olduğundan, 466 sayılı Yasanın 2. maddesinde öngörülen üç aylık dava açma süresi beraat eden kişinin kesinleşmeyi öğrendiği tarihten itibaren başlamaktadır. Yasanın 2. maddesinde dava açma süresi açıkça belirtilmiş olduğundan ve bu maddenin uygulanma koşulları yasa gücünde olan İçtihadı Birleştirme Kararında da açıkça belirtildiğinden, dava açma süresi yönünden, Borçlar Yasası veya bir başka yasada tazminat davası açılması için yargılama sonunda 26.12.1995 gün ve 186-178 sayı ile davacının beraatına karar verildiği bildirilip, 34.300.000.000 TL manevi tazminatın karar tarihinden itibaren inletilecek yasal faizi ve vekalet ücretiyle birlikte hazineden tahsili talep edilmiş. D. 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 17.11.2006 gün ve 160-537 sayı ile: beraat kararının kesinleşmesinden sonra aradan gecen süre nazara alınarak yasada öngörülen 3 aylık yasal sürenin geçmiş olması nedeniyle açılan tazminat davasının süre yönünden reddine karar verilmiş, hüküm Özel Dairece, 21.04.1975 gün ve 3-5 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca. 466 sayılı Yasanın 2. maddesindeki dava açma süresinin, beraat kararı kesinleştikten sonra kesinleşme şerhli beraat kararının bizzat sanığa tebliğinden itibaren başlayacağı, kesinleşmiş beraat kararının ( davacıya ) tebliğ edilmediği, bu nedenle açıları davanın süresinde olduğu gerekçesiyle bozulmuştur.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, 466 sayılı Yasa hükümleri uyarınca açılmış bulunan tazminat davasının. Yasanın 2. maddesinin 1. fıkrasında ön görülen üç aylık süre içinde açılıp açılmadığının belirlenmesi noktasında toplanmaktadır.

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı CYY´nın Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Yasa’nın. 18. maddesi ile 07.05.1964 gün ve 466 sayılı Yasa Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Yasa yürürlükten kaldırılmış ve 5271 sayılı Yasanın Yedinci Bölümünde, Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat ana başlığı altında, 141 ila 144. maddelerinde, tazminat isteme koşulları ve sonuçları yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiş ise de 5320 sayılı Yasanın 6. maddesindeki; “ ( 1 ) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ila 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.

( 2 ) Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 7.5.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur” hükmü uyarınca, 466 sayılı Yasa hükümleri 1 Haziran 2005 tarihinden önce gerçekleşen işlemler yönünden varlığını sürdürdüğünden uyuşmazlık konusunun bu yasa hükümleri kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.

Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasası’nda düzenlenmiş. 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hallerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında: “Bu esaslar dışında işleme tabi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna gere Devletçe ödenir” hükmü yer almıştır.

Anayasa’da yer alan bu düzenleme doğrultusunda. 15.05.1964 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki” 466 sayılı Yasanın 1. maddesinde 7 bent halinde, tazminatı gerektiren haller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Yasanın 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadı suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası haline getirenlerin tazminat işleyemeyeceklerine ilişkin hüküm 10.01.1991 gün ve 3696 sayılı Yasa ile kaldırılmıştır.

Öte yandan. Devletimizin tarafı olduğu İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 5. maddesinde de kişilerin öğürlüğünün hangi hallerde sınırlandırılabileceği belirlenmiş ve maddenin son fıkrasında bu koşullara aykırı dayanılması halinde mağdur olan herkesin tazminat istemeye hakkı olduğu esası kabul edilmiştir.

Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasası’nda da sürdürülmüş ve 19. maddesinde yakalama ve tutuklama koşullarına işaret edildikten soma maddenin son fıkrasında, “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar kanuna göre, Devletçe ödenir” hükmüne yer verilmiştir.

Anılan hüküm bu kez 17.10.2001 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Yasanın 4. maddesi ile “bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir” şeklinde değiştirilmiştir.

Öğretide yer alan yaygın görüşe göre; mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına nazaran kural olarak Devletin yargılama faaliyetinden dolayı mali müebbet hapis cezasını gerektiren bir fiil nedeniyle yargılanan bir kısmin hakkındaki davayı takip etmediğini, kararın verildiği tarih olan 1996 yılından tazminat davasının açıldığı 2005 yılma kadar dava sonucundan haberdar olmadığım kabul etmek iyiniyet kuralları ile bağdaşmamaktadır.

Haksız, tutuklama tazminatına ilişkin yargılamada tazminata ilişkin hukuk kurallarının uygulanacağı düşünüldüğünde medeni hukukta kabul edilen iyiniyet kuralının bu davalarda da uygulanması gerekmektedir.

Davacının iyiniyetli olup olmadığı hal ve şartlara ve dosya kapsamına göre değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası ile yargılanan ve memur olan davacının, sonucu memuriyetini ve buna bağlı olarak sosyal haklarını önemli derece etkilenecek bir davanın beraatla sonuçlanmasından sonra kararın kesinleşip kesinleşmediğini takip etmediğini ve kesinleşmediğini bilmediğini kabul etmek iyiniyet kuralları ile bağdaşmaz.

Kanaatimizce, iyiniyet kuralları gözetilerek davanın uzun bir süre içerisinde açılıp açılmadığının tespiti gerekmektedir.

Davanın uzun bir zamandan sonra açılıp açılmadığının tespitinin, tazminat davası için Borçlar Kanununun 60. maddesinde belirtilen zarar görenin zararı ve failini öğrendiği tarihten itibaren bir sene ve her halde zararı doğuran fiilin gerçekleşmesinden itibaren on senelik sürelere göre belirlenmesi mümkün değildir. Çünkü 466 sayılı Yasanın 2. maddesi Borçlar Kanununda öngörülen sürelerden farklı süreler belirlemiş ve kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde dava açılabileceğini hüküm altına almıştır. Görüldüğü üzere dava açma için 3 aylık süre öngörülmüş, bu sürenin başlangıç tarihi hükümlerin kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren 3 ay olarak belirtilmiştir. Kanunun bu şekilde kısıtladığı dava açma süresinin dışına çıkarak haksız tutuklama tazminatı için sürenin haksız fiiller için belirlenen 10 yıllık süre olduğunu kabul etmek mümkün değildir. Dolayısıyla dava açma süresinin beraat kararından sonra uzun bir süre olup olmadığını hal ve şartlara ve iyiniyet kurallarına göre belirlemek en uygun yöntem olacaktır. Bu yönteme göre hareket edildiğinde mahkememizin kanaatine göre, ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezası gerektiren bir suçtan dolayı verilen beraat kararının kesinleşmesinden 9 yıl sonra dava açılması iyiniyet kuralları ile bağdaşan bir durum değildir.

10 yılı aşan bir süreden sonra açılan davada davacı asilin bu uzun süre içerisinde hakkındaki hükmün kesinleştiğini bilmediğinden söz edilmesinin yaşamın olağan akışına uygun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi yönündeki Ceza Genel Kurulu kararlarının doğru olduğu inancındayız. Nitekim mahkememizin kararı da bu karar doğrultusunda şekillenmiştir. Kanaatimizce 9 yıla yakın zaman geçmesi halinde de davacının hakkındaki hükmün kesinleştiğini bilmediğinden söz edilmesinin yaşamın olağan akışına uygun bulunmadığını kabul etmek gerekir. Nitekim davacı karardan haberdardır ve yukarıda belirtildiği gibi mahkemenin beraat kararını bizzat kuruma vermiştir” gerekçesi gösterilerek önceki kararda direnilmiştir.

Bu kararında davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C. Başsavcılığı’nın “bozma” istekli 03.12.2009 gün ve 225688 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderilen dosya Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Davacı K. Ö. vekili tarafından D. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunulan 26.05.2005 tarihli dilekçe ile davacı K. Ö.’in taammüden adam öldürmek suçunda dolayı D. 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 1995/186 esas sayılı dosyasında 11 gün gözaltında olmak üzere, 19.12.1994 ila 14.11.1995 tarihleri arasında tutuklu kaldığı, öngörülen sürelerin 466 sayılı Yasaya dayalı tazminat davalarında kıyasen de olsa uygulanması olanağı bulunmamaktadır.

Sanığın yokluğunda verilen beraat hükmü, aleyhe temyiz edilmesi nedeniyle 22.04.1996 tarihinde kesinleşmiştir. Kesinleşen bu hükmün davacıya tebliğ edildiğine ilişkin dosyada herhangi bir bilgi ve belge bulunmamaktadır. Her ne kadar Belediyede çalışan sanık davacı henüz beraat kararı kesinleşmeden bu kararı çalıştığı kuruma sunmuş ise de, ibraz edilen kararda, hükmün aleyhe temyiz nedeniyle henüz kesinleşmediğinin karara şerh edilerek, mahkeme başkanı tarafından imzalanıp mühürlendiği saptanmış olup, kesinleşme keyfiyeti bu kararın sunulmasından yaklaşık dört ay sonra gerçekleşmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca ve Özel Dairelerce, üzerinden çok uzun yıllar geçen tazminat davalarında, davacıların resmi kurumlara adli sicil kayıtlarının ibrazı veya kesinleşmiş kararları sunma zorunlulukları bulunan işlemleri yapmaları ve bu hususun dosya içeriğiyle saptanması halinde, davanın yasal süresinde açılmadığının kabulü ile reddine karar verilmesi gerektiği yönünde kararları bulunmakta ise de, somut olaya ilişkin dosyada böyle bir belirlemeye yönelik bilgi ve belge bulunmamaktadır.

Bu itibarla isabetli olan Özel Daire bozma ilamına uyulması gerekirken, varsayımlarla önceki hükümde direnilmesi isabetsiz olup yerel mahkeme direnme kararının bozulmasına karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Üyeleri;

“Memur olan davacının, hakkındaki beraat kararının hangi aşamada olduğunu takip etmediğini, Yargıtay sürecinin ne şekilde sonuçlandığını bilmediğini kabul etmenin hayatın olağan akışı içinde mümkün olmadığı, onama kararının verildiği tarih olan 22.04.1996 tarihinden, davanın açıldığı 26.05.2005 tarihine kadar geçen 9 yıl içinde davacının beraat kararının kesinleşmediğini bilmediğinden söz edilemeyeceği” gerekçeleriyle direnme hükmünün onanması gönünde oy kullanmışlardır.

SONUÇ :

Açıklanan nedenlerle;

1- Yerel mahkeme direnme hükmünün BOZULMASINA,

2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığı’na TEVDİİNE, 09.03.2010 tarihinde yapılan ilk müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 23.03.2010 günü yapılan ikinci müzakerede tebliğnamedeki isteme uygun olarak oyçokluğu ile karar verildi.

 


 

DENETİM SÜRESİ - HÜKMÜN AÇIKLANMASININ GERİ BIRAKILMASI- CEZASI ERTELENEN HÜKÜMLÜ - ÖNCEKİ MAHKUMİYETLER  

T.C. YARGITAY CEZA GENEL KURULU  E. 2010/4-71 K. 2010/76 T. 6.4.2010

5237/m.31, 51, 58

5271/m.231

ÖZET : 5237 sayılı Yasa´nın 31. maddesinin; cezası ertelenen hükümlü hakkında, ceza süresinin alt sınırından az olmamak koşuluyla, bir yıldan az üç yıldan fazla olmamak üzere denetim süresi belirleneceği hükmü karşısında, mahkumiyet bir yıldan az olsa da denetim süresinin bir yıldan az olamayacağı gözetilmelidir.

1 Haziran 2005 tarihinden önceki mahkumiyetler için vaki olmamış sayılma veya silinme koşullarının oluşması, bu tarihten sonraki mahkumiyetlerde ise 5237 sayılı Yasa´nın 58. maddesindeki sürelerin geçmesi durumunda; hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının objektif koşullarının değerlendirilmesinde önceki mahkumiyetler engel bir neden olarak kabul edilmemelidir.

DAVA : Sanığın 5237 sayılı TCY´nin 267/1 ve 269/2. maddeleri uyarınca, 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, verilen cezanın 51/1. maddesi gereğince ertelenmesine, aynı maddenin 3. fıkrası uyarınca "takdiren 1 yıl denetim altında bulundurulmasına, 5728 sayılı Kanun´la değişik CMK´nın 231. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının şartları oluşmadığından ( sanığın kasıtlı suçtan sabıkasının bulunması nedeniyle ) uygulanmasına yer olmadığına," ilişkin, ( Kars İkinci Asliye Ceza Mahkemesi )´nce verilen 05.05.2009 gün ve 50-272 sayılı hüküm, sanık tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi´nce 05.02.2010 gün ve 21660-1453 sayı ile;

"... 1- Mağdur hakkında herhangi bir soruşturma yapılmadan iftiradan dönülmesi karşısında TCY´nin 269/1 yerine anılan Yasa maddesinin 2. fıkrasıyla indirim yapılarak fazla ceza verilmesi,

2- Denetim süresinin hürriyeti bağlayıcı cezadan fazla olamayacağının gözetilmemesi..." isabetsizliğinden bozulmuştur.

Yargıtay C.Başsavcılığınca 19.03.2010 gün ve 181931 sayı ile;

"... ( 2 ) nolu bozma nedeninin 5237 sayılı TCY´nin 51/3. maddesine aykırı olduğu ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının reddine ilişkin ( sanığın kasıtlı suçtan sabıkası bulunması ) gerekçenin, mahkumiyetin silinme koşullarının oluşması nedeniyle yasal olmadığı, gerekçeleriyle itiraz yasa yoluna başvurularak, Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi´nin 05.02.2010 gün ve 1453-21660 sayılı bozma ilamındaki ( 2 ) numaralı bozma nedeninin kaldırılması ve yerel mahkeme hükmünün ( 1 ) nolu bozma nedenine ek olarak hükmün açıklanmasının ertelenmesinin red gerekçesinin yasal olmaması nedeniyle de bozulmasına..." karar verilmesi talep olunmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığı´na gönderilmekle, Ceza Genel Kurulu´nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Sanık Aykut´un, 19.01.2009 günü saat 18:35 sıralarında polis merkezine müracaat ederek mağdur Erhan isimli şahsın kendisine ait cep telefonunu zorla aldığından bahisle şikayetçi olduğu, bu müracaatından yaklaşık 4 saat sonra aynı polis merkezine giderek Erhan isimli şahsın cep telefonunu yağma suretiyle almadığını, cezaevinde bulunan arkadaşlarının yanına gitmek amacıyla böyle bir istekte bulunduğunu, bu sebeple Erhan isimli şahıstan şikayetçi olduğunu, ancak daha sonra pişman olarak yaptığı hareketin yanlışlığını anladığını beyan ettiği, böylece sanığın yetkili bir makama ihbarda bulunarak işlenmediğini bildiği bir suçla ilgili olarak mağdur hakkında soruşturma başlatılmasına sebebiyet verdiği, bilahare hakkında kovuşturma yapılmadan önce yapmış olduğu eylemden döndüğü kabul edilerek, 5237 sayılı TCY´nin 267/1 ve 269/2. maddeleri uyarınca, 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, verilen cezanın 51/1. maddesi gereğince ertelenmesine, aynı maddenin 3. fıkrası uyarınca takdiren 1 yıl denetim altında bulundurulmasına, 5728 sayılı Kanun´la değişik CMK´nın 231. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının şartları oluşmadığından ( sanığın kasıtlı suçtan sabıkasının bulunması nedeniyle ) uygulanmasına yer olmadığına, karar verilen somut olayda;

Yargıtay Ceza Genel Kurulu´nca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;

1- Cezası ertelenen sanık hakkında belirlenen denetim süresinde isabet bulunup bulunmadığı,

2- Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilirken gösterilen gerekçenin yasal olup olmadığı,

Noktalarında toplanmaktadır.

5237 sayılı TCY´nin hapis cezasının ertelenmesini düzenleyen 51. maddesinin 3. fıkrasında; cezası ertelenen hükümlü hakkında, mahkum olunan ceza süresinin alt sınırından az olmamak koşuluyla, bir yıldan az, üç yıldan fazla olmamak üzere, bir denetim süresi belirleneceği, hükmüne yer verilmiştir.

5237 sayılı Yasa´nın 51. maddesiyle, ceza infaz kurumu haline getirilip, sadece hapis cezasıyla sınırlı olarak kabul edilen ertelemede, maddenin 3. fıkrası uyarınca mahkemece bir deneme süresinin belirlenmesi zorunlu olup, bu sürenin belirlenmemesi veya eksik belirlenmesi, denetim süresi, ertelemenin yasal sonucu olduğundan, aleyhe bozma yasağı kapsamında değerlendirilemeyecek, yine fıkrada mahkum olunan hapis cezası süresinden az olmamak hususu da, hükmedilen bir yıldan fazla mahkumiyetler için söz konusu olup, hapis cezası bir yıldan az olsa da denetim süresi hiçbir ahvalde bir yıldan az olamayacaktır.

Somut olayda, yerel mahkemece hükmedilen 3 ay sonuç hapis cezasının ertelenmesi nedeniyle, takdir ve tayin olunan 1 yıllık denetim süresi 5237 sayılı TCY´nin 51/3. maddesine uygun bulunduğundan, denetim süresinin 3 ay olması gerektiğine ilişkin bozma nedeni yerinde değildir.

Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının reddine ilişkin gerekçeye ilişkin itiraz nedenine gelince;

5271 sayılı Yasa´nın 231. maddesinin 6. fıkrasının ( a ) bendinde olumsuz koşul olarak öngörülen, daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamaktan anlaşılması gereken husus, mahkumiyetin kasıtlı bir suçtan doğmasıdır. Anılan bentte hükmolunan ceza yönünden herhangi bir ayrım gözetilmediğinden, hükmolunan cezanın hapis veya adli para cezası olmasının, bu koşul açısından herhangi bir önemi bulunmamaktadır.

Ancak yasa koyucu, mahkumiyetle ilgili olarak başkaca bir ölçü getirmediğinden, adli sicilden silinen mahkumiyetler, ertelenmiş ve vaki olmamış sayılan mahkumiyetler, üzerinden çok uzun sürelerin geçmesi nedeniyle tekerrüre esas oluşturmayan mahkumiyetler de hükmün açıklanmasının ertelenmesine engel oluşturacak mıdır? Bu konularda gerek yasa metninde, gerekse gerekçede herhangi bir açıklık bulunmamaktadır.

Yasa koyucu herhangi bir düzenleme getirmediğine göre, bu hükmü mutlak şekilde yorumlamanın, adalet ilkesiyle bağdaşıp bağdaşmayacağı ya da yasa koyucunun gerçek muradının bu olup olmadığı da gözönüne alınmalıdır.

Bu soruna çözüm bulabilmek için yasa koyucunun mahkumiyetin sonuçlarını bertaraf etmek için öngördüğü diğer kurumların da değerlendirilmesi gerekmektedir.

647 sayılı Yasa´nın 6. maddesi uyarınca ertelenmiş mahkumiyetlerde, sanığın deneme süresinde kasıtlı bir suç işlememesi halinde önceki mahkumiyet 765 sayılı TCY´nin 95/2. maddesi uyarınca esasen vaki olmamış sayılacağından, bu nitelikteki bir mahkumiyetin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yasal bir engel oluşturabileceğini kabul etmek olası değildir.

Yine aynı şekilde 3682 sayılı Adli Sicil Yasası´nın 8 ve 5352 sayılı yeni Adli Sicil Yasası´nın geçici 2. maddesi hükümleri uyarınca silinme koşulları oluşan adli sicil kayıtlarının, adli sicilden silinmiş olup olmadığına bakılmaksızın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yasal bir engel oluşturabileceğini kabul etmek hukuk ilkeleriyle bağdaşmayacaktır.

Buna karşın, 5237 sayılı TCY´nin 51. maddesi uyarınca ertelenmiş mahkumiyetlerde ceza infaz edilmiş sayılacağından ve 5352 sayılı Adli Sicil Yasası´nın 9. maddesi uyarınca oluşturulan adli sicil kayıtları ceza veya güvenlik tedbirlerinin infazının tamamlanması ile Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü´nce silinerek arşiv kaydına alınacağından, bu tür mahkumiyetlerin varlığı halinde sanık hiçbir şekilde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasından yararlanamayacak mıdır, soruları gündeme gelebilecektir.

Hak yoksunluklarını kural olarak 5237 sayılı Yasa´nın 53. maddesinde cezanın infazı ile sınırlandıran, doğmuş hak mahrumiyetlerini ortadan kaldırmak için Adli Sicil Yasasına eklediği 13/a maddesi ile yasak hakların geri verilmesi müessesesini kabul eden ve 5237 sayılı TCY´nin 58. maddesinde tekerrür hükümlerinin uygulanması açısından infazdan itibaren beş ve üç yıllık süreler öngören yasa koyucunun, bir kez mahkum olan bir kişinin ömür boyu bu mahkumiyetinin olumsuz sonuçlarından etkilenmesi gerektiğini kabul ettiği düşünülemez. Bu nedenlerle, yeni yasa dönemindeki mahkumiyetler açısından da, belirli sürelerin geçmesi ile bu mahkumiyetlerin 231. maddenin uygulanmasına yasal engel oluşturmayacağını kabulde zorunluluk bulunmaktadır.

Bu itibarla, 01.06.2005 tarihinden sonra işlenen suçlardan dolayı mahkum edilen sanıklar yönünden, 5237 sayılı TCY´nin tekerrür hükümlerinin uygulanması için 58. maddesinde öngörülen sürelerin nazara alınması ve bu sürelerin geçmiş olduğu hallerde önceki mahkumiyetin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının objektif koşularının değerlendirilmesi yönünden engel oluşturmayacağının kabulü adalet ve hakkaniyete uygun olacaktır.

O halde, 01.06.2005 tarihinden önce işlenen suçlar yönünden, önceki mahkumiyetin 765 sayılı TCY´nin 95/2. maddesi uyarınca esasen vaki olmamış sayılacağı haller veya 3682 sayılı Adli Sicil Yasasının 8 ve 5352 sayılı Adli Sicil Yasasının geçici 2. maddesi hükümleri uyarınca silinme koşulları oluşan önceki mahkumiyetler, adli sicilden silinmiş olup olmadığına bakılmaksızın; 01.06.2005 tarihinden sonra işlenen suçlardan dolayı mahkum edilen sanıklar yönünden ise, 5237 sayılı TCY´de tekerrür hükümlerinin uygulanması için 58. maddesinde öngörülen sürelerin geçmiş olduğu haller, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının objektif koşullarının değerlendirilmesinde olumsuz koşul olarak belirtilen engel bir neden olarak kabul edilemeyecektir.

Ancak, yasal engel oluşturmayan bu mahkumiyetlerin yargılama mercilerince, sanığın suç işleme eğilimi açısından değerlendirmeye esas alınmasına da bir engel bulunmamaktadır.

Bu açıklamalar ışığında sanığın geçmiş hükümlülüğüne esas teşkil eden adli sicil kaydı incelendiğinde; sanığın Kars Birinci Asliye Ceza Mahkemesi´nin 26.04.2005 gün ve 11-190 sayılı ilamı ile 765 sayılı TCY´nin 491/4, 522, 523/1, 2253 sayılı Yasa´nın 12/2 ve 765 sayılı TCY´nin 59 ve 647 sayılı Yasa´nın 4. maddeleri uyarınca 237,60 lira ağır para cezası ile cezalandırılmasına karar verilip, hükmün 2253 sayılı Yasa´nın 38. maddesi uyarınca ertelendiği ve sanık hakkında 1 yıl deneme süresi belirlendiği, 04.05.2005 tarihinde kesinleşen bu hükmün, 3682 sayılı Adli Sicil Yasasının 8. maddesi uyarınca 04.05.2006 tarihinde esasen vaki olmamış sayılması gerektiği ve bu tarihte silinme koşullarının oluştuğu anlaşılmakla, yerel mahkemece sanığın adli sicil kaydının bulunduğundan bahisle 5728 sayılı Yasa´yla değişik CYY´nin 231. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi isabetsizdir.

Bu itibarla Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,

1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi´nin 05.02.2010 gün ve 21660-1453 sayılı kararının KALDIRILMASINA,

3- Kars İkinci Asliye Ceza Mahkemesi´nin 05.05.2009 gün ve 50-272 sayılı hükmünün;

a ) Mağdur hakkında herhangi bir soruşturma yapılmadan iftiradan dönülmesi karşısında, 5237 sayılı TCY´nin 269. maddesinin 1. fıkrası yerine 2. fıkrasıyla indirim yapılmak suretiyle fazla ceza tayini,

b ) Adli sicilden silinme koşulları oluşan mahkumiyetin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yasal engel oluşturmayacağı dikkate alınmaksızın, yasal olmayan gerekçelerle, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi,

İsabetsizliklerinden ( BOZULMASINA ),

4- Dosyanın mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 06.04.2010 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.




ALEYHE BOZMA YASAĞI - BOZMA ÜZERİNE YENİDEN HÜKÜM TESİSİ  - İADE KARARI - LEHE YASA DEĞERLENDİRMESİ - YENİDEN HÜKÜM TESİSİ GEREĞİ

T.C. YARGITAY CEZA GENEL KURULU E. 2010/11-18 K. 2010/17 T. 2.2.2010

5320/m. 8 5271/m.291 1412/m.326

ÖZET : 5320 sayılı Yasa´nın 8. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, lehe yasa değerlendirilmesi yapılması gerektiğinden bahisle incelenmeksizin iade edilen dosyalarda, iade kararının bozma sonucunu doğurması nedeniyle, 5320 sayılı Yasa´nın 8/1. maddesi uyarınca yürürlüğünü koruyan 1412 sayılı CYUY´nin 326. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenmiş bulunan, aleyhe değiştirmeme veya aleyhe düzeltme yasağı ilkesi uyarınca, hükmün yalnız sanık tarafından veya onun lehine veya 291. maddesinde gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmesi halinde iade üzerine yeniden verilecek hükümde önceki hükümde tayin edilmiş cezadan daha ağır bir cezaya hükmedilemez. Önceki hüküm iade veya bozma üzerine ortadan kalkacağından, yerel mahkemelerce yeniden hüküm tesisi zorunludur.

DAVA : Sanıklar Cemal, Naşit ve Veysel´in 765 sayılı TCY´nin 350/1-son ve 80. maddeleri uyarınca 1´er yıl 2´şer ay hapis cezaları ile cezalandırılmalarına,

Sanıklardan Cemal ve Naşit´in hazırlık savunmaları ve tüm sanıkların yargılama sırasında izlenen olumlu davranışları lehlerine yorumlanarak TCY´nin 59/2. maddesi gereğince cezalarından 1/6 oranında indirim yapılarak her bir sanığın 11 ay 20 gün hapis cezası ile ayrı ayrı cezalandırılmasına;

Sanıklara verilen hapis cezasının süresi ve sanıkların kişilikleri gözönüne alınarak 647 sayılı Yasa´nın 4/1. maddesi gereğince hapis cezasının günü 7.269.000 TL´den paraya çevrilerek, her bir sanığın 2.544.150.000 TL ağır para cezasıyla ayrı ayrı cezalandırılmasına,

Sanıklara verilen para cezasının miktarı itibariyle 647 sayılı Yasa´nın 5. maddesi gereğince birer ay ara ve 6 eşit taksitle tahsiline, taksitlerden birinin süresi içinde ödenmemesi halinde geriye kalan tüm para cezasının sanıklardan tahsiline,

Emanet memurluğunun 2002/492 sırasında kayıtlı 2 adet tabanca ruhsatının iptal edilerek dosyada kanıt olarak muhafaza edilmelerine ilişkin, Bakırköy Onuncu Asliye Ceza Mahkemesi´nce verilen 02.02.2005 gün ve 492-36 sayılı hüküm, sanık Veysel müdafileri tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay C.Başsavcılığı´nın 24.03.2006 gün ve 175979 sayılı yazısı ile yeni yasal düzenlemeler doğrultusundan sanığın hukuki durumunun lehe yasa kapsamında değerlendirilmesi için incelenmeksizin 5320 sayılı Yasa´nın 8/2. maddesi uyarınca mahalline iade edilmiştir.

Bakırköy Onuncu Asliye Ceza Mahkemesi´nce 27.12.2006 gün ve 373-923 sayı ile;

Temyiz edilen kararın henüz mevcudiyetini korumakta olduğu belirtilmek suretiyle lehe yasa karşılaştırması yapılarak bu kez;

"... Sanıklar Cemal ve Naşit´in, 765 sayılı TCY´nin 350/1-son, 80, 59/2 ve 647 sayılı Yasa´nın 4/1. maddeleri gereğince 2.100´er YTL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve sanıkların cezalarının 647 sayılı Yasa´nın 5. maddesi gereğince 1´er ay ara ve 6 eşit taksitle tahsiline,

Sanık Veysel´in ise 765 sayılı TCY´nin 350/1-son ve 80. maddeleri uyarınca 1 yıl 2 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, 765 sayılı TCY´nin 59, 647 sayılı Yasa´nın 4 ve 6. maddelerinin uygulanmasına yer olmadığına..." karar verilmiştir.

Sanık Veysel müdafii tarafından temyiz edilen bu hüküm ise dosyayı inceleyen Yargıtay Onbirinci Ceza Dairesi´nce 26.10.2009 gün ve 4922-12474 sayı ile;

"... Gerekçeli karar başlığında 11.05.2002 olarak yanlış yazılan suç tarihinin 06.05.2002 olarak mahallinde düzeltilmesi mümkün görülmüş, sanığın mühür fekki ve kavgada korkutmak için silah çekmek suçlarından tekerrüre esas İnfaz edilmiş sabıkaları nedeniyle 765 sayılı TCK´nın 81/1. maddesi uyarınca cezasının arttırılmaması aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamış, sanıklar Cemal ile Naşit haklarındaki önceki hükmün temyiz edilmeyerek kesinleştiği, dosyanın uyarlama yapılmak üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı´nın iadesi üzerine, tekrar yargılama sürecine dahil edilerek sanık sıfatıyla yargılanmaları sonucu verilen hüküm hukuki değerden yoksun olduğundan tebliğnamedeki bozma düşüncesine ise iştirak edilmemiştir.

Daha önce kasıtlı bir suçtan mahkumiyeti bulunması nedeniyle 5728 sayılı Yasa´yla değişik CMK´nın 231. maddesinin uygulanması olanağı bulunmayan sanık hakkında toplanan deliller karar yerinde incelenip, yüklenen suçun sübutu kabul, oluşa ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde vasfı tayin, cezayı artırıcı sebebin nitelik ve derecesi takdir kılınmış, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu´nun 7 ve 5349 sayılı Kanun´la değişik 5252 sayılı Türk Ceza Kanunu´nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun´un 9. maddeleri uyarınca mahkemece 765 ve 5237 sayılı Yasa hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların denetime imkan verecek şekilde gösterilip birbiriyle karşılaştırılması suretiyle lehe yasa belirlenerek sonucuna göre karar verilmiş ve incelenen dosyaya göre hükümde eleştiriler dışında bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan sanık müdafiinin 765 sayılı TCK´nın 59 ve 647 sayılı Yasa´nın 4, 5 ve 6. maddelerinin uygulanmamasının yanlış olduğuna İlişen ve yerinde görülmeyen temyiz İtirazlarının reddiyle..." onanmıştır.

Yargıtay C.Başsavcılığı´nca 14.01.2010 ve 32353 sayı ile;

"... 1- CMK´nın 34 ve 230. maddeleri uyarınca mahkeme kararlarının gerekçeli olması ve gerekçenin 230. maddedeki hususları İçermesi zorunludur. Hükmün gerekçeyi İçermemesi aynı Yasa´nın 289/1-g maddesine göre ( temyiz dilekçesi ve beyanında gösterilmemiş olsa bile ) hukuka kesin aykırılık halleri arasında sayılmıştır.

Önceki hükmün temyiz edilmesi sonucu dosyanın 5320 sayılı Yasa´nın 8/2. maddesi uyarınca iade edilmesi üzerine kurulan yeni hükümde de gerekçenin bulunması yasal zorunluluktur. Önceki karara atıf yapılması veya dayanılması suretiyle karar verilmesi hallerinde gerekçe gösterilmiş sayılamaz, zira önceki hüküm ortadan kaldırılmış, yeni bir hüküm kurulmuş durumdadır. Söz konusu karar, gerekçeyi içermemesi nedeniyle CMK´nın 34 ve 230. maddelerine aykırı davranılmıştır, bu durum kesin hukuka aykırılık nedeni oluşturup, hükmün öncelikle bu nedenle bozulmasını gerektirmektedir.

2- Yargılama sırasında sanığın savunması 11.06.2003 tarihli oturumda alınmış, sanık 07.10.2003 tarihli oturuma da katılmıştır. İlk hükmün verildiği 02.02.2005 tarihli oturumda sanık vekili tarafından lehe hükümler ile 647 sayılı Yasa´nın 4 ve 6. madde hükümlerinin uygulanması talep edilmiş, yargılama sonunda sanıklar hakkında 765 sayılı TCK´nın 350/1-son ve 80. maddelerince tayin olunan cezadan aynı Yasa´nın 59/2. maddesi uyarınca indirim yapılmış ve sanıklara verilen özgürlüğü bağlayıcı ceza 647 sayılı Yasa´nın 4. maddesi uyarınca ağır para cezasına çevrilmiştir.

Kısa kararın ve gerekçeli kararın hüküm fıkrasının birlikte değerlendirilmesinden; sanıklar Cemal ve Naşit yönünden, bu sanıkların hazırlık savunmaları He yargılama sırasında izlenen olumlu davranışlarının, sanık Veysel açısından ise, yalnızca yargılama sırasında izlenen olumlu davranışlarının lehine yorumlanarak her üç sanık hakkında da 765 sayılı TCK´nın 59/2. maddesinin uygulandığı anlaşılmaktadır. Ayrıca hüküm kısmının bahsedilen 3. paragrafı yanında 4, 5 ve 6. paragraflarda yer alan ve sanık İsimlerine yer vermeyip tüm sanıkları kapsayan ´sanıklara-sanıkların´ ibarelerinin kullanılması da; TCK´nın 59. maddesinin tüm sanıklar hakkında uygulandığını doğrular niteliktedir. Önceki hüküm yalnızca sanık vekili tarafından temyiz edildiğinden önceki hükümde tayin olunan ceza miktarı kazanılmış hak oluşturmaktadır. Hal böyle İken temyize konu ikinci kararda yalnızca 765 sayılı TCK´nın 350/1-son ve 80. maddelerince uygulama yapılmasının hukuka aykırı olduğu kanaatine ulaşılmıştır..." gerekçeleriyle itiraz yasa yoluna başvurularak, Yargıtay Onbirinci Ceza Dairesi´nin 26.10.2009 gün ve 4922-12474 sayılı kararının kaldırılmasına, Bakırköy Onuncu Asliye Ceza Mahkemesi´nin 27.12.2006 gün ve 373-923 sayılı kararının bozulmasına karar verilmesi talep olunmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığı´na gönderilmekle, Ceza Genel Kurulu´nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Yargıtay Ceza Genel Kurulu´nca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, lehe temyiz davası üzerine Yargıtay C.Başsavcılığı´nca 5320 sayılı Yasa´nın 8/2. maddesine dayanılarak gerçekleştirilen iade üzerine verilen kararın 5271 sayılı CYY´nin 34 ve 230. maddeleri uyarınca zorunlu gerekçeyi içerip içermediği ve iade üzerine verilen kararda aleyhe bozma yasağına aykırı davranılıp davranılmadığı noktalarında toplanmaktadır.

Gerek bozma üzerine, gerekse 5320 sayılı Yasa´nın, Anayasa Mahkemesi´nce 07.11.2007 gün ve 26693 sayılı Resmi Gazete´de yayımlanarak yürürlüğe giren 05.04.2007 gün ve 127-42 sayılı kararı ile iptal edilen 8. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, lehe yasa değerlendirilmesi yapılması gerektiğinden bahisle incelenmeksizin iade edilen dosyalarda, iade kararının bozma sonucunu doğurması nedeniyle, 5320 sayılı Yasa´nın 8/1. maddesi uyarınca yürüdüğünü koruyan 1412 sayılı CYUY´nin 326. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenmiş bulunan, aleyhe değiştirmeme veya aleyhe düzeltme yasağı ilkesi uyarınca, hükmün yalnız sanık tarafından veya onun lehine veya 291. maddesinde gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmesi halinde iade üzerine yeniden verilecek hükümde önceki hükümde tayin edilmiş cezadan daha ağır bir cezaya hükmedilmeyecek ve yine önceki hüküm iade üzerine ortadan kalkacağından, yerel mahkemelerce iade üzerine de Anayasa´nın 141, 5271 sayılı CYY´nin 34, 223, 230, 231 ve 232. maddelerine uygun olarak yeniden hüküm tesis etme zorunluluğu bulunmaktadır. Aksi hal, 5320 sayılı Yasa´nın 8/1. maddesi uyarınca halen varlığını sürdüren 1412 sayılı CYUY´nin 326/4, 308/7 ve 5271 sayılı CYY´nin 289/1-g maddelerine açık aykırılık oluşturacaktır.

İncelenen dosyada;

Yerel mahkemece ilk hükümde, sanıklar Cemal, Naşit ve Veysel´in 765 sayılı TCY´nin 350/1-son ve 80. maddeleri uyarınca 1´er yıl 2´şer ay hapis cezaları ile cezalandırılmalarına karar verilip, müteakiben sanıklardan Cemal ve Naşit´in hazırlık savunmaları ve tüm sanıkların yargılama sırasında izlenen olumlu davranışları lehlerine yorumlanarak haklarında TCY´nin 59/2. maddesi uygulanmak suretiyle, sanıkların 11 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve hiçbir sanık ayrı tutulmaksızın sanıklar hakkındaki kısa süreli hapis cezalarının 647 sayılı Yasa´nın 4. maddesi uyarınca ağır para cezasına dönüştürülmesine ve aynı Yasa´nın 5. maddesi uyarınca taksitlendirilmesine karar verilmesine karşın, lehe temyiz davası üzerine, Yargıtay C.Başsavcılığı´nca 5320 sayılı Yasa´nın 8/2. maddesine dayanılarak gerçekleştirilen ve lehe bozma kapsamında değerlendirilmesinde zorunluluk bulunan iade üzerine, bu kez haklarındaki hükümler kesinleşen sanıklar Cemal, Naşit hakkında da yeniden hüküm verilmesi, Veysel hakkında kurulan hükümde ise, kazanılmış hak ilkesi nazara alınmaksızın sanık hakkında, 765 sayılı TCY´nin 59 ve 647 sayılı Yasa´nın 4 ve 6. maddelerinin uygulanmamasına karar verilmesi, 5320 sayılı Yasa´nın 8/1. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY´nin 326. maddesinin 4. fıkrasına aykırı olduğu gibi, iade üzerine ortadan kalkan önceki hükmün varlığını sürdürdüğü kabul edilerek, Ana-yasa´nın 141, 5271 sayılı CYY´nin 34, 223, 230, 231 ve 232. maddelerine uygun olarak yeniden kurulması gereken hükümde kabul ve nitelendirmeye yönelik hiçbir değerlendirmeye yer vermeksizin, yalnızca lehe yasa karşılaştırması ile yetinen yerel mahkeme hükmü, 5320 sayılı Yasa´nın 8/1. maddesi uyarınca halen varlığını sürdüren 1412 sayılı CYUY´nin 308/7 ve 5271 sayılı CYY´nin 289/1-g maddelerine açıkça aykırıdır.

Bu itibarla yerel mahkeme hükmü ve bu hükmü onayan Özel Daire ilamında isabet bulunmayıp, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.

Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının yerinde olduğu bu şekilde saptandıktan sonra, yapılan değerlendirmede, suç tarihi olan 06.05.2002 tarihinden itibaren 765 sayılı TCY´nin 350/1-son maddesindeki ceza süresi nazara alınarak, lehe olan 765 sayılı TCY´nin 102/4 ve 104/2. maddelerinde öngörülen 7 yıl 6 aylık zamanaşımı süresinin Özel Daire incelemesinden sonra 06.11.2009 tarihinde gerçekleşmiş bulunduğu saptanmakla, sanık hakkındaki kamu davasının 5271 sayılı CYY´nin 223/8. maddesi uyarınca düşmesine karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1-Yargıtay C.Başsavcılığının itirazının KABULÜNE,

2-Yargıtay Onbirinci Ceza Dairesi´nin 26.10.2009 gün ve 4922-12474 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,

3-Bakırköy Onuncu Asliye Ceza Mahkemesi´nin 27.12.2006 gün ve 373-923 sayılı hükmünün BOZULMASINA,

4-5320 sayılı Yasa´nın 8. maddesi uyarınca, yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY´nin 322. maddesinin, Yargıtay Ceza Genel Kurulu´na tanıdığı yetki kullanılmak suretiyle, sanık hakkındaki kamu davasının gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle, 765 sayılı TCY´nin 102/4 ve 104/2. maddeleri ile 5271 sayılı CYY´nin 223/8. maddesi uyarınca DÜŞMESİNE,

5-Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 02.02.2010 günü yapılan müzakerede oybirliği ile karar verildi.

 


      Cinsel Suçlarda Ruh Sağlığının Bozulup Bozulmadığına İlişkin Rapor Alınması 

T.C YARGITAY  CEZA GENEL KURULU E: 2011/5-201 K: 2011/193 T: 27.09.2011

Özet: 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Yasası’nın “Diğer Adli Ekspertiz Kurumları” başlıklı 31. Maddesinde yer alan düzenlemeyle, Yükseköğretim kurumları veya birimlerinin, Adli Tıp Mevzuatı çerçevesinde adli konularda Ceza Yargılaması Yasası’na göre resmi bilirkişi sayılacağı açıkça belirtilmiştir.

Buna göre; suç tarihinde onbeş yaşını tamamlamamış olan nitelikli cinsel istismar suçu mağdurunun gerçekleştirilen eylem sonucunda, ruh sağlığının bozulup bozulmadığına ilişkin rapor, Adli Tıp Kurumu yerine üniversite hastanesinden de alınabilir. Ancak anılan maddede Yükseköğretim kurumları veya birimlerinin Adli Tıp Mevzuatı çerçevesinde görev yapacağının açıkça belirtilmiş olması karşısında; Adli Tıp Kurumu Altıncı İhtisas Kurulu’nda yer alması gereken uzmanlık dallarında görevli uzmanlar arasında seçilecek ve içerisinde zorunlu olarak çocuk psikiyatrisi bulunan en az beş kişilik bir bilirkişi heyetinden rapor alınması gerekir.

(5237 s. TCK m. 103/6)

(2659 s. ATK m. 31)


Katılan Lehine Hükmedilecek Vekâlet Ücreti

T.C YARGITAY CEZA GENEL KURULU E: 2011/3-167 K: 2011/194 T: 27.09.2011

Özet: Katılanın, sanığın mahkûmiyetiyle sonuçlanan ceza davasında kendisini vekille temsil ettirmesi nedeniyle yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi uyarınca lehine vekalet ücretine hükmedilmesi zorunludur. Yerel mahkemece katılan vekilinin duruşmaları takip etmediği gerekçesiyle vekalet ücreti yerine dilekçe yazım ücretine hükmedilmesi isabetsizdir.

(5271 s. CMK m. 324/1)


Tasarlayarak Öldürme Suçuna Yardım- Faillik

T.C YARGITAY BİRİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2011/8048 K: 2012/1836 T: 15.03.2012

Özet: Çiftlikte anne ve babası olan maktullerle birlikte yaşayan, ailesi ile aralarındaki anlaşmazlığı diğer sanığa söyleyen ve olaydan sonra vefat eden sanık ile diğer sanığın maktulleri birlikte öldürmeye karar verdikleri, yaptıkları plan ve iş bölümü doğrultusunda, olay günü fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek, maktul baba ile sanığın evin yakınlarında bulundukları sırada, diğer sanığın ahıra giren maktulenin arkasından gidip kapıyı kapattığı, dışarı çıkmaya çalışan maktulenin göğsüne bıçağı salladığı, maktulenin kurtularak dışarıda bulunan sanık ve eşinin yanına doğru gittiği ve diğer sanığın da peşinden geldiği, öldürülenlerin oğlu olan sanığın da av tüfeği ile ateş ederek maktulleri öldürdüğü olayda; diğer sanığın tasarlayarak öldürme suçlarından TCK’nın 37/1, 82/1-a, 62, 53.maddeleri uyarınca iki kez cezalandırılmasına karar verilmelidir.

(5237 s. TCK m. 37/1, 82/1-a)


Kasten Öldürme- Töre Saikiyle ve Tasarlayarak Kardeşini Öldürme- Tasarlama

T.C YARGITAY BİRİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2011/5057 K: 2012/3350 T: 30.04.2012

 

 

Özet: Ailesinin rızasını almadan M…’nin K….ilçesinde oturan bir şahısla kaçarak evlenen maktulün eşinden, yöresel örf ve adet gereği sanığın ailesinin başlık parası istediği, paranın ödenmemesi üzerine maktulün kardeşi olan sanığın İ…’den K…’ya geldiği, maktulün oturduğu yeri tespit ettikten sonra aralarında hiçbir konuşma geçmeksizin uzun namlulu silah ile maktulü öldüren sanığın eylemi; öldürmeye önceden karar vermesi, bu kararında sebat ve ısrar gösterip aradan geçen ve tasarlamanın varlığı için yeterli olan zamana rağmen soğukkanlılıkla eylemini gerçekleştirmesi karşısında, töre saikiyle ve tasarlayarak kardeşini öldürme suçunu oluşturduğu gözetilmelidir.

(5237 s. TCK m. 82/1-a, d,k)


Hakaret- Tehdit - Telefonla Mesaj Yoluyla Tehdit- Temel Cezanın Belirlenmesi- Cezanın Takdiri

T.C YARGITAY İKİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2010/11064 K: 2012/2092 T: 06.02.2012

Özet: Hakaret ve tehdit suçlarında korunan hukuki değerler birbirinden farklıdır. Tehdit suçu telefonla mesaj yoluyla işlendiğinde katılan üzerinde daha fazla korku ve endişe yaratacağından, tehdit suçundan ceza tayininde alt sınırdan uzaklaşılmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

(5237 s. TCK m. 61, 125/1)


Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması- Yargılamanın Yenilenmesi- Kesin Hüküm

T.C YARGITAY İKİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2012/4860 K: 2012/3949 T: 22.02.2012  

 

Özet: CMK’nun 223. Maddesinde sayılan, davayı sonuçlandıran ve uyuşmazlığı çözen bir hüküm olmayan hükmün açıklamasının geri bırakılması kararı, sanık hakkında kurulan mahkümiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eder.

Yargılamanın yenilenmesi, kesin hükümlere karşı başvurulabilecek olağanüstü bir yasa yolu olup, hüküm niteliğinde bulunmayan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarında bu yola başvurulamaz.

(5271 s. CMK m. 223/1, 231/5, 311,318)


İşgal ve Faydalanma- Ormandan Açma Yapmak- Eksik Soruşturma

T.C YARGITAY ÜÇÜNCÜ CEZA DAİRESİ E: 2010/2884 K: 2011/5572 T: 21.04.2011  

 

Özet: Dava konusu sanıkların kullandıkları yerlere ilişkin 01.10.2007 ve 17.10.2007 tarihli bilirkişi raporları arasında çelişki bulunduğundan mahallinde tutanak tanzimcisi de hazır edilerek 3 kişilik bilirkişi heyeti ile keşif yapılarak memleket haritası, hava fotoğrafı, amenajman planı tatbik edilip dava konusu yerin orman olup olmadığı, eylemin vasfı tereddüde yer vermeyecek şekilde tespit edilmeli; ecrimisil ödemelerinin kira bedeli olmayıp fuzuli işgalle ilgili olduğu hususu da gözetilip karar verilmesi gerektiği gözetilmelidir.

(6831 s. OK m.93)


İşgal ve FaydalanmaOrmandan Açma Yapmak- Eksik Soruşturma

T.C YARGITAY ÜÇÜNCÜ CEZA DAİRESİ E: 2010/18223 K: 2012/9957 T: 15.03.2012  

 

Özet: Orman İşletmesi’nin 11.04.2008 tarihli yazısı ve bilirkişi raporundan suç tutanağının tanzim edildiği tarihte sahada orman kadastrosunun yapılmadığı, suç tutanağı eki raporda yerin kuzey ve güneyinin orman, eğiminin %30-35 olarak gösterildiği, keza suç tutanağı kapsamından sahadan orman ağacı olan saçlı meşe ve çınarların kesildiğinin anlaşıldığı olayda; dava konusu yere ait hava fotoğraflarının da celp edilip mahallinde zabıt mümziilerinin gösterimiyle yeniden keşif yapılarak memleket ve amenajman haritaları ile hava fotoğraflarının birlikte tatbik edilerek dava konusu yerin toprak yapısı, eğimi, muhafazası karakteri taşıyıp taşımadığı, orman bütünlüğünü bozup bozmadığı, evveliyatı itibariyle ormandan kazanılıp kazanılmadığı, üzerinde orman bitki örtüsü bulunmasa bile salt toprağının niteliği itibariyle orman toprağı olup olmadığı yönünden tespit edilecek teknik ve bilimsel bulgulara nazaran yerin orman sayılan yerlerden olup olmadığının kesin şekilde tespit edilip suç tutanağının düzenlendiği tarihten sonra yerin orman tahdit sınırları dışında bırakılmasının sanığın suçluluğunu ortadan kaldırmayacağı da gözetilerek bir hüküm tesisi gerektiği gözetilmelidir.

(6831 s. OK m. 93)


Kamu Görevlisine Hakaret- Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması- Zarar

T.C YARGITAY DÖRDÜNCÜ CEZA DAİRESİ E: 2008/23323 K: 2011/4147 T: 29.03.2011  

 

Özet: CMK’nun 231/6-c madde ve fıkrasında belirtilen zarar kavramından; yalnızca basit bir araştırma ile belirlenecek maddi zararların anlaşılması gerekir. Anılan zarar, ölçülebilir, belirlenebilir (somut)maddi zarar olup manevi nitelikteki zararı kapsamamaktadır.

Niteliği itibariyle hakaret suçunda giderilmesi gereken maddi bir zarar bulunmadığı, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesini gerektiren diğer koşulların varlığının irdelenip tartışılması gerektiği gözetilmelidir.

(5237 s. TCK m. 125)

(5271 s. CMK m. 231)


Tehdit

T.C YARGITAY DÖRDÜNCÜ CEZA DAİRESİ E: 2009/10548 K: 2011/8306 T: 15.06.2011   

Özet: Sanığın, katılana yönelik “sana ne yapacağımı biliyorum, en kısa zamanda bir şeyler yapacağım” biçimindeki sözler ile tehdit etmesi eylemi açıkça hayata, vücut bütünlüğüne veya cinsel dokunulmazlığa yönelik bir zarar tehlikesi içermediğinden TCK’nın 106/1-2.cümlesi uyarınca hüküm kurulması gerektiği gözetilmelidir.

(5237 s. TCK m. 106/1)


Zimmet -Etkin Pişmanlık- Ödeme İradesi 

T.C YARGITAY BEŞİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2008/1866 K: 2012/1694 T: 07.03.2012

Özet: CMK’nın 2/e, 158/1 ve 160.maddelerine göre soruşturma, “kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi” ifade eder ve Cumhuriyet Başsavcılığı veya kolluk makamlarınca suçun işlendiğinin öğrenilmesiyle başlar. Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapılan suç duyurusundan önce ilk iddianameye konu parayı tamamen iade eden, dava açıldıktan sonra abonelerin müracaatı üzerine ortaya çıkıp bozma ilamı sonrasında düzenlenen ek iddianameye konu edilen kısmı da ek iddianame düzenlenmeden önce ödeyen ve ödenen miktarların toplamına nazaran ödeme iradesinin soruşturma başlamadan önceye yönelik olduğu anlaşılan sanığın cezasından 5237 sayılı TCK’nın 248/1.maddesi uyarınca 2/3 oranında indirim yapılması gerektiği gözetilmelidir.

(5271 s. CMK m. 2/e, 158/1, 160,307)

(1412 s. CMUK m. 326/son)

(5237 s. TCK m. 53/1-5, 248/1-2)


Rüşvet Vermek- VBTeşebbüs

T.C YARGITAY BEŞİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2008/6172 K: 2012/3000 T: 02.04.2012

Özet: 765 sayılı TCK’nın nitelikli rüşvet verme suçunu düzenleyen 213/1. Maddesi hükmüne göre rüşvet vaat veya teklif olunmasıyla birlikte suçun tamamlandığı, neticesi harekete bitişik suç olduğundan teşebbüse elverişli bulunmadığı, önerinin memur tarafından kabul edilmemesinin suçun oluşumuna engel teşkil etmediği, buna karşılık 5237 sayılı TCK’nın 252/1.maddesi rüşvet teklif veya vaat etmeyi suç olmaktan çıkarmamakla birlikte, rüşvet konusunda anlaşmaya varmayı veya vermeyi suçun tamamlanması için gerekli saydığından önceki yasadan farklı olarak bu suça teşebbüsün olanaklı hale getirildiği gözetilmelidir.

(5237 s. TCK m. 35,53/1-3, 252/1-3)

(765 s. TCK m. 213/1( (mülga)

 


Yağma

T.C YARGITAY ALTINCI CEZA DAİRESİ E: 2011/9428 K: 2012/232 T: 17.01.2012 

Özet: Birlikte Ankara’ya geldikleri ve mola verdikleri sırada, yakınanın kahvesine uyuşturucu madde koyarak bayılmasını sağlayan ve üzerinde bulunan 1.750TL para ile aracın anahtarını alan sanığın eyleminin TCK’nın 148/1-3.maddesinde yazılı suçu oluşturduğu gözetilmelidir.

(5237 s. TCK m. 148/1-3)


Hırsızlık- Tehdit-Yağma

T.C YARGITAY ALTINCI CEZA DAİRESİ E: 2008/605 K: 2012/3975 T: 07.03.2012

 

Özet: Sanığın kimliği belirlenmemiş iki arkadaşıyla birlikte yakınanın işyerine gelip, bir arkadaşıyla birlikte yakınana fiyat sorup oyaladıkları, diğer arkadaşının içeriden cep telefonu ile yazarkasadan paraları aldığı sırada kendisini gören tanığın haber vermesi üzerine, sanık ve arkadaşlarının kaçmaya başladıkları, yakınanın da kesintisiz takip ederek parayı alan kişiyi yaklaşık 10 metre ileride yakalayıp işyeri içine geri getirip üzerindeki cep telefonunu geri aldığı ve henüz parayı alamadan, sanık ile suç arkadaşının gelip bıçaklarla yakınan ve tanığı tehdit edip, arkadaşlarını serbest bıraktırarak beraber kaçtıkları olayda; hırsızlık eyleminin henüz tamamlanmadığı ve sanığın bıçak çekip yakınanı tehdit etmesiyle eylemin tamamlanmış yağmaya dönüştüğü gözetilmelidir.

(5237 s. TCK m.7, 106/2-a-c, 142, 148,149)

(5252 s. TCKYK m. 9)

 


Katılma Hakkı- Kaçak Petrol- Ticari Amaçla Satın Alma

T.C YARGITAY YEDİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2010/8259 K: 2012/2432 T: 15.02.2012

Özet: Suçtan doğrudan zarar görmeyen idarenin davaya katılmasına karar verilmesi hukuken geçersiz olup, hükmü temyize hak vermez.

Sanığın, suç konusu kaçak akaryakıtı ticari faaliyeti olan yük taşıma işinde kullandığı aracında sarf edecek olması nedeniyle eylemin, 5015 sayılı Yasa’nın ek 5/1. Maddesi kapsamında kaçakçılık suçunu oluşturduğu gözetilerek mahkumiyetine hükmedilmelidir.

(5015 s. PPK ek m. 5/1)

(5271 s. CMK m. 237,242,260)


Kaçakçılık- Muafiyet ve İstisna- Gümrük Kapısı Dışından İthalat

T.C YARGITAY YEDİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2010/10328 K: 2012/4145 T: 05.03.2012  

ÖzET: Eşyanın yurda ithaline ilişkin olarak gümrük mevzuatında hangi hallerde muafiyet ve istisna tanınacağı sayılmış olup, gümrük kapısı dışından eşya ithalinde bir muafiyet ve istisna düzenlenmiştir. Yasal olmayan şekilde başka ülke topraklarına giderek oradan satın aldığı dava konusu eşyayı yine yasal olmayan şekilde gümrük kapısı dışından yurda ithal ettiği sabit olan sanığın, ithal ettiği eşyanın ticari nitelikte olup olmadığına bakılmaksızın, 5607 sayılı Kanun’un 3/1 madde fıkrası uyarınca cezalandırılmasına karar verilmelidir.

(5607 s. KMK m. 3/1-5)

 


6136 Sayılı Yasa’ya Aykırılık- Ruhsatsız Silah Taşımak - Görevli Mahkeme

T .C YARGITAY SEKİZİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2010/13323 K: 2012/13545 T: 24.04.2012

Özet: Suça konu silahı üç hafta önce satın aldığını beyan eden sanığın eyleminin 6136 sayılı Yasa’nın 13/1.maddesine aykırılık oluşturabileceği ve bu suça bakma görevinin Asliye Ceza Mahkemesine ait olduğu gözetilmelidir.

(6136 s. ASK m. 13/1)


Zoralım Yargılaması- Görevli Mahkeme

T .C YARGITAY SEKİZİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2012/16333 K: 2012/18878 T: 31.05.2012

Özet: Suç konusu olmayıp, suçta kullanılmayan ve sahibi hakkında ceza davası açılmayıp bulundurulması, taşınması izne tabi bulunduğu için zoralımı gereken eşyaların sulh ceza hâkimi tarafından müsaderesine karar verilmesi gerektiği gözetilmelidir.

(5271 s. CMK m.259)


Mala Zarar Verme- Kast-Olası Kast

T.C YARGITAY DOKUZUNCU CEZA DAİRESİ E: 2011/2993 K: 2012/5599 T: 26.04.2012

Özet: Sanıkların kendilerini yakalamak isteyen polis memurlarının ellerinden kurtulmak için arkadaki ve öndeki polis araçlarına çarpıp kendilerine yol açarak kaçmaları eyleminde, araçlara doğrudan kastla zarar verildiği gözetilmelidir.

(5237 s. TCK m. 21, 53, 62/1, 152/1-a, 179/1)


Mala Zarar Verme  - Mülkiyet ve Komşu Hakkı- Zorunluluk Hali ve Hakkın Kullanılması

T.C YARGITAY DOKUZUNCU CEZA DAİRESİ E: 2011/9814 K: 2012/5939 T: 09.05.2012

Özet: Türk Medeni Kanunu’nun 740. Maddesi ile mülkiyetin taşkın kullanımına kısıtlama getirilmiştir. Buna göre, mülk sahibi bu hakkını, önceden istemde bulunmasına karşın taşan dal ve kökler uygun bir süre içinde kaldırılmadığı takdirde kendisi kullanabileceği gibi, bu zararın mahkeme aracılığı ile giderilmesini de isteyebilir. Sanığın taşan dalları kaldırması hususunda uyarıda bulunması ve katılanın da uygun bir süre içinde taşkın dalları kaldırmaması keyfiyeti olayda gerçekleşmediğinden, hakkın kullanımından ve dolayısıyla hukuka uygunluk halinin varlığından söz edilemeyeceği gözetilmelidir.

(5237 s. TCK m. 25,26)

(5271 s. CMK m. 223/2-d)

(4721 s. MK m. 683, 740)


İletişim Tespiti, Dinlenilmesi, Kayda Alınması - İletişim Tespit Tutanakları -Delillerin Değerlendirilmesi- Hükmün Gerekçesi

T.C YARGITAY ONUNCU CEZA DAİRESİ E: 2011/13077 K: 2011/56510 T: 25.10.2011

Özet: İletişimin tespiti ve dinlenilmesi kararları ile olay tutanaklarının asılları veya onaylı örnekleri dosyada bulundurulmalıdır.

Telefon konuşmalarına ilişkin çözüm tutanakları sanıklara okunmalıdır. Kendilerine ait olmadığını söylediklerinde ses kayıtları dinletilmeli, kabul etmediklerinde Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi ya da uzman bir kurum veya kuruluşa ses analizi yaptırılarak konuşmaların sanıklara ait olup olmadığı saptanmalıdır.

Hükmün gerekçe bölümünde sanıkların lehindeki ve aleyhindeki delillerin belirtilmesi zorunludur. Bu kapsamda somut olaya ilişkin olarak; hangi sanığın, hangi tarihte, kiminle, ne şekilde telefon konuşması yaptığının ve bu konuşmaların gerçekleşen somut olgularla bağlantısının gösterilmesi, tüm delillerin ayrı ayrı tartışılarak değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilenlerin belirlenmesi ve ulaşılan kanıya göre sanıkların sabit kabul edilen fiilleri açıklanarak bunun nitelendirilmesi gerektiği gözetilmelidir.

(5237 s. TCK m. 188/3-5)

(5271 s. CMK m. 217, 230/1)


Uyuşturucu Madde Ticareti Yapmak- Uyuşturucu veya Uyarıcı Madde Etkisi Doğuran Madde Ticareti Yapmak

T.C YARGITAY ONUNCU CEZA DAİRESİ E: 2010/30978 K: 2012/2008 T: 29.02.2012

Özet: Uyuşturucu Maddelere Dair 1961 Tek Sözleşmesi’nin 1 ve 2 numaralı cetvellerinde, 5237, 2313, 3298 sayılı yasalarda, 2313 ve 3298 sayılı kanunların verdiği yetki uyarınca çıkarılan Bakanlar Kurulu kararlarında sayılan uyuşturucu ve uyarıcı maddeler arasında yer almaması nedeniyle uyuşturucu veya uyarıcı madde olarak kabul edilmesine olanak bulunmayan “clonazepam” aktif maddesini içeren R…. İsimli ilaç olarak belirtilen tabletin, “Uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran” bir madde olup olmadığı konusunda Adli Tıp Kurumu Beşinci İhtisas Kurulu’ndan rapor alınmalı; üretiminin resmi makamların iznine veya satışının yetkili tabip tarafından düzenlenen reçeteye bağlı olup olmadığı, Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürlüğü’nden sorulmalı, sonucuna göre sanığın eyleminin TCK’nın  188.maddesinin 6.fıkrasında düzenlenen “uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi doğuran maddenin ticaretini yapma” suçunu oluşturup oluşturmadığı tartışılmalıdır.

(5237 s. TCK m. 188)


Resmi Belgede Sahtecilik -Görevi Kötüye Kullanma- Zamanaşımı

T.C YARGITAY ONBİRİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2009/331 K: 2011/22669 T: 01.12.2011

Özet: PTT dağıtıcısı olan sanığı tebligat tarihini değiştirmekten ibaret eylemi, tebligat evrakları üzerinde gerçekleştirilen sahteciliğin çıplak gözle dahi ilk bakışta fark edilmesi nedeniyle sahtecilik suçunun unsuru olan aldatma yeteneğinin bulunmaması karşısında; suç tarihinde yürürlükte olan 765 sayılı TCK’nın 240 (5237 sayılı TCK’nın 257/1)maddesinde düzenlenen “görevi kötüye kullanma” suçu kapsamında kaldığından, değişen suç vasfına göre asli dava zamanaşımı gerçekleşmiştir.

(765 s. TCK m. 102/4, 240) (mülga)


Resmi Belgede Sahtecilik- Askeri Şahıslara Tebligat

T.C YARGITAY ONBİRİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2009/21093 K: 2011/24215 T: 29.12.2011

Özet: Er olarak askerliğini yapmakta olan sanığın yokluğunda verilen mahkûmiyet hükmünün, 7201 sayılı tebligat kanunu’nun 14.maddesi uyarınca kıta kumandanı ve müessese amiri gibi en yakın üstü yerine aynı askeri birlikte görevli sivil memura tebliği geçersiz olduğundan öğrenme üzerine yapılan temyiz başvurusunun süresinde olduğu kabul edilmelidir.

(7201 s. Tebligat K.m.14)

(5237 s. TCK m.204/1)


Özel Hayatın Gizliliğini İhlal- Kamu Yararı

T.C YARGITAY ONİKİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2011/7345 K: 2012/8936 T: 03.04.2012

Özet: Katılan mağdurenin plajda şezlonga uzanarak güneşlendiği sırada, rızası olmadan, fotoğrafının çekilip derginin ön kapağında, bilgisi ve izni olmadan yayınlandığı olayda;

Özel hayat kavramı; kişinin sadece gözelerden uzakta, başkalarıyla paylaşmadığı, kapalı kapılar ardında, dört duvar arasındaki yaşantısı ve mahremiyetinden ibaret olmayıp, herkesin bilmediği veya bilmemesi gereken , istenildiğinde başka kişilere açıklanabilen, tamamen kişiye özel hayat olayları ve bilgilerin tamamını içermektedir. Kamuya açık alanda bulunulduğunda dahi, “kalabalığın içinde dikkat çekmezlik, tanınmazlık, bilinmezlik” prensibinin geçerli olduğu ve kamuya açık alana çıkan her kişinin, bu alandaki her görüntü veya sesinin kaydedilip, sürekli ve izinsiz olarak elde bulundurulmasına rıza gösterdiğinin kabulü mümkün değildir.

(5237 s. TCK m. 134)


Taksirle Yaralama  -Temel Cezanın Belirlenmesi- Cezayı Artırıcı Haller

T.C YARGITAY ONİKİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2011/19737 K: 2012/11616 T: 09.05.2012

Özet: 5237 sayılı TCK’nın 22/4, 61/1 ve 89/1 maddeleri uyarınca temel ceza belirlendikten sonra, anılan Yasa’nın  89/2 (b-e) maddesindeki nitelikli hallerin gerçekleşmesi nedeniyle cezanın bir kez yarı oranında artırılması gerektiği gözetilmelidir.

(5237 s. TCK m. 22/4, 61/1, 89/1, 89/2(b-e)

 


Nitelikli Hırsızlık -Suça Sürüklenen Çocuk- Dava Zamanaşımı

T.C YARGITAY ONÜÇÜNCÜ CEZA DAİRESİ E: 2011/34143 K: 2012/13176 T: 05.06.2012

Özet: Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verildiği tarih ile deneme süresi içinde işlenen ikinci suçtan verilen mahkumiyet kararının kesinleştiği tarih arasında dava zamanaşımının durduğu gözetilerek; suça sürüklenen çocuğun eylemine uyan 5237 sayılı TCK’nın 142/1-b, 31/2.maddelerine uyan suçun gerektirdiği cezanın türü ve üst sınırına göre, aynı Yasa’nın 66/1-e, 66/2, 67/4. Maddelerinde öngörülen (durma süresi hariç) 6 yıllık uzatılmış dava zamanaşımı süresi geçmiştir.

(5237 s. TCK m. 31/2, 61/1-e, 66/2, 67/4, 142/1-b ve son)

(5271 s. CMK m. 231/8-son)


Nitelikli Dolandırıcılık - Dini İnanç ve Duyguların İstismarı - Görevsizlik

T.C YARGITAY ONBEŞİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2011/11221 K: 2012/31208 T: 08.03.2012

Özet: Sanığın evlerine geldiği mağdurlara, evlerinde ve üzerlerinde büyü olduğunu, büyüyü bozacağını söyleyip onların ziynet eşyasını alarak bohçaya koyduğu izlenimi yaratıp, birtakım hileli hareketlerle yed’ine geçirerek olay yerinden uzaklaştığının iddia ve kabul olunması karşısında, eylemin 5237 sayılı TCK’nın 158/1-a maddesinde düzenlenen “dini inanç ve duyguların istismar edilmesi suretiyle” nitelikli dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağına ilişkin delilleri takdir ve tartışmanın üst dereceli Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu gözetilmelidir.

(5237 s. TCK m. 158/1-a)

(5235 s. AYBAMK m. 12)

 


Nitelikli Dolandırıcılık - Dini İnanç ve Duyguların İstismarı

T.C YARGITAY ONBEŞİNCİ CEZA DAİRESİ E: 2011/11738 K: 2012/32041 T: 19.03.2012

Özet: Din, bir topluluğun sahip olduğu kutsal kitap, peygamber ve Allah kavramını da genellikle içinde bulunduran inanç sistemi ve bu sisteme bağlı olarak yerine getirmeye çalıştığı ahlaki kurallar bütünüdür. Dini inanç, dine inanan, belirli bir dine mensup kişinin duygularıdır. Bir insanın dini inanç ve duyguları ile doğup büyüdüğü, terbiyesini aldığı ailesi, çevresi ve içinde bulunduğu toplum arasında çok sıkı bir ilişki bulunmaktadır.

TCK’nın 158/1-a maddesinde düzenlenen nitelikli unsurun gerçekleşebilmesi ve suçun oluşabilmesi için, dini kurallara bağlı olanların, önem verdiği değerler, dini inanç ve duygular aldatma aracı olarak kötüye kullanılmalı, bu suretle gerçekleştirilen hile ile haksız bir yarar da sağlanmış olmalıdır.

(5237 s. TCK m. 53, 58, 158/1-a)

(5083 s. TCPBHK m. 1)

 

 

 
                                  Sayaç