TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR.. SİTEMİZDE YER ALAN BİLGİLERİ İNCELERKEN ARADIĞINIZ SORULARIN CEVABINI BÜYÜK ÖLÇÜDE BULABİLECEKSİNİZ..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
YARGITAY KARARLARI 9 / 04-07-2012

T.C.

Yargıtay

Hukuk Genel Kurulu                     

Tarih:10.10.2001

Esas No:2001/14-940

Karar No:2001/709

GEÇİT HAKKI TESİSİ İSTEMİNDE BEDELİN SÜRESİNDE YATIRILMASI - GEÇİT HAKKI BEDELİ YÖNÜNDEN DAVACIYA VERİLEN KESİN SÜRENİN UNSURLARINI TAŞIMAMASI - KESİN SÜRENİN SONUÇLARININ AÇIKÇA ANLATILMAMASI NEDENİYLE SÜRENİN HAK DÜŞÜRÜCÜ OLARAK KABUL EDİLEMEYECEĞİ

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) (1086): MADDE 153MADDE 159MADDE 163

Özet
Dava, geçit hakkı tesisi isteğine ilişkindir. Somut olayda geçit hakkı bedeli yönünden davacıya verilen kesin süre, HUMK.´nun 163 madde ile yargısal uygulamada öngörülen şartları taşımamaktadır. Verilen sürenin başlangıcı belirlenmemiş, bedelin kesin süre içerisinde yatırılmamasının sonuçları açıkça anlatılmamıştır. O halde verilen süre için bir sonuç doğurmaz ve hakkı düşürücü bir süre olarak kabul edilemez.

İçerik
Dava: Taraflar arasındaki "geçit hakkı tesisi" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Antalya Asliye 4. Mahkemesince davanın reddine dair verilen 27/12/1999 gün ve 1998/1176-1999/1387 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,
Yargıtay 14. Hukuk Dairesi´nin 25/9/2000 gün ve 2000/4465-5399 sayılı ilamı ile;
Dava, geçit hakkı tesisi isteğine ilişkindir. dava dilekçesinde gösterilen değer itibariyle önce sulh hukuk mahkemesinde açılan davada mahkemece belirlenen değere davalı tarafın bir itirazı olmayıp, belirlenen bu değer itibariyle mahkemece asliye hukuk mahkemesi görevli olduğundan bahisle görevsizlik kararı verilmiştir. Belirtildiği gibi, davalı tarafın sulh hukuk mahkemesince keşfen belirlenen değere herhangi bir itirazı söz konusu olmayıp, aksine davacı taraf orada da bedelin fahiş olduğunu ileri sürmüştür. Mahkemenin bu yönü göz önünde tutmadan yeniden ve daha yüksek bir bedel belirleyerek davacı tarafın HUMK.´nun 163. maddesine uygun olmayan mehiller içerisinde bu bedeli yatırmaya zorlanması ve mehle riayet edilmediğinden bahisle davanın reddi doğru değildir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Temyiz Eden: Davacı vekili
Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Karar: Dava, geçit hakkı tesisi isteğine ilişkindir.
Davacı, malikli olduğu 290 parselin anayolla bağlantısının bulunmadığını ileri sürmüş, araç gidiş gelişlerine uygun olacak şekilde 718 ve 485 parsellerden geçit hakkı tesis edilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalılardan Hatice, davanın reddini savunmuş, yerel mahkemece 17/11/1999 tarihli oturumda "...bilirkişi raporuyla belirlenen; davalılardan H. yönünden 1.350.000.000 TL. M. yönünden 1.512.500.000 TL. taşınmaz bedelinin bu kişeler adına ve kabzına imkan verecek biçimde 20 günlük kesin süre içerisinde mahkeme veznesine depo etmelerine..." şeklinde ara kararı verilmiş, 27/12/1999 tarihli oturumda, davacı tarafın verilen kesin süre içerisinde yol geçit hakkı bedelini mahkeme veznesine depo etmediği hususu zapta geçilerek HUMK.´nun 163 ve 414/2. maddeleri gereğince "usulen" kanıtlanamamış sayılan davanın reddine karar verilmiştir.
Davaların kısa zamanda sonuçlandırılması, adaletin bir an önce tecellisi için, taraflarca veya mahkemelerce yapılması gereken bir kısım adli işlemler sürelere bağlanmıştır. Bilindiği üzere bu sürelerin bazılarını kanun bizzat belirlerken, bir kısmını işin özelliğine, tarafların durumlarına göre belirlemesi için hakime bırakmıştır. Kanuni süreler açıkça belirtilen ayrıcalıklar dışında kesindir. Bu nedenle HUMK.´nun 159. maddesinde de açık hükmünde belirtildiğgi gibi kanunun tayin ettiği süreler hakim tarafından azaltılıp çoğaltılamaz. Buna karşın, aynı yasanın 163. maddesine göre hakimin belirlediği süreler ise kural olarak kesin değildir. Hakimin tayin ettiği süreyi henüz dolmadan azaltıp çoğaltacağı gibi, süre geçtikten sonra da tarafın isteği üzerine yeni bir süre tanıma yoluna da gidebilir. Bu takdirde verilen ikinci süre kesindir. Ancak, hakim kendi belirlediği sürenin kesin olduğuna da kara verebilir. Kesin sürenin tayin edilmesi halinde karşı taraf yararına usuli kazanılmış hak doğacağı da kuşkusuzdur. Hemen belirtmek gerekir ki, ister kanun, isterse hakim tarafından tayin edilmiş olsun kesin süre içerisinde yerine getirilmeyen bir işlemin bu süre geçtikten sonra yerine getirilmesine yasal olanak yoktur. Böylece kesin sürenin kaçırılması; o delile veya hakka dayanmamak gibi ağır sonuçları birlikte getirmekte, bazen davanın kaybedilmesine dahi neden olmaktadır. Bu itibarla geciken adaletin de bir adaletsizlik olduğu düşüncesinden hareketle, davaların yok yere uzamasını veya uzatılmak istenmesini engellemek üzere konan kesin süre kuralı, kanunun amacına uygun olarak kullanılmalı, davanın reddi için bir araç sayılmamalıdır. Öncelikle, kesin süreye ilişkin ara kararı her türlü yanlış anlaşılmayı önleyecek biçimde açık ve eksiksiz yazılmalı, yapılacak işler teker teker belirtilmelidir. Bunun yanında verilen süre yeterli, emredilen işler, gerekli ve yapılabilir nitelik taşımalı, ayrıca hakim süreye uyulmamasının sonuçlarını açıkça anlatmalı, tarafları uyarmalıdır.

Somut olayda geçit hakkı bedeli yönünden davacıya verilen kesin süre, HUMK.´nun 163 madde ile yargısal uygulamada öngörülen şartları taşımamaktadır. Verilen sürenin başlangıcı belirlenmemiş, bedelin kesin süre içerisinde yatırılmamasının sonuçları açıkça anlatılmamıştır.
O halde verilen süre için bir sonuç doğurmaz ve hakkı düşürücü bir süre olarak kabul edilemez.
Hal böyle olunca, yukarıda açıklanan nedenlerle, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.´nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 10/10/2001 gününde, oybirliği ile karar verildi.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

T.C.

Yargıtay                         

Hukuk Dairesi 18

Tarih:11.12.2001

Esas No:2001/11434

Karar No:2001/11449

KAMULAŞTIRMA BEDELİNİN ARTIRILMASI - KESİN SÜRE

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) (1086): MADDE 163

Özet

Hakim´in tayin ettiği süreler kural olarak kesin değildir. Ancak; hakim sürenin kesin olduğuna karar verirse, tanıdığı sürede yapılacak işlerin ne olduğunu hiçbir şüpheye yer vermeyecek biçimde açıklamalı, kesin süreye uymamanın sonuçları anlatılmalı ve uyulmaması durumunda davanın reddedileceği açıkça belirtilerek ilgili taraf uyarılmalıdır.

İçerik
Dava: Dava dilekçesinde kamulaştırma bedelinin arttırılması ile faiz ve masrafların davalı taraftan tahsili istenilmiştir. Mahkemece davanın reddi cihetine gidilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Karar: Davacılar vekili, davacılara ait olup S... Uzun Sokak 11 ada 12 parselde tapuda kayıtlı taşınmazın davalı Bakanlık tarafından kamulaştırıldığını, takdir olunan değerin gerçek değeri yansıtmadığını açıklayarak, bu değerin 45.013.320.000 TL sına çıkarılmasını istemiş, davalı vekili de açılan davanın hukuki dayanaktan yoksun bulunduğunu, komisyonun takdir ettiği bedelin yerinde olduğunu savunmuş, mahkeme, davacılar vekiline kesin süreye uyulmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiş, karar davacılar vekilince temyiz olunmuştur.
Kesin süre; davayı uzatmak ve sonucunu geciktirmek amacında olan tarafın, bu davranışını önlemek için getirilmiş olan bir tedbirdir. Hakim´in tayin ettiği süreler kural olarak kesin değildir. Ancak, Hakim kendisinin tayin ettiği sürenin kesin olduğuna karar verebilir (HUMK. madde 163). Eğer Hakim sürenin kesin olduğuna karar vermiş ise, tanıdığı süre içinde yapılması istenilen işlerin ne olduğunu, hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde açıklaması ve kesin süreye uymamanın doğuracağı sonucu açık olarak anlatması, uyulmaması durumunda davanın reddedileceği yine açıkça bildirilmek suretiyle ilgili tarafın uyarılması gerekir.

Somut olayda mahkeme, 26.6.2001 günü saat 10.30´dan itibaren mimar B., ayrıca bir inşaat mühendisi ve bir mülk bilirkişi eşliğinde keşif yapılmasına, keşif avansı olarak mühendis bilirkişiler için ellişer milyon, fen bilirkişi için onbeşmilyon, mülk bilirkişi için onmilyon olmak üzere, mahkeme heyeti yolluğunun da yatırılması için 11.6.2001 günü saat 17.00´ye kadar davacı tarafa kesin süre verilmesine (kesin sürenin sonuçları ihtar edildi) şeklinde karar vermiş, duruşmayı 5,7.2001 gününe ertelemiş, böylece sürenin kesin olduğunu da belirlemiştir.

Ancak, bu ara kararda belirlenen sürede işlemin yapılmaması halinde doğacak hukuki netice gösterilmemiş, davanın bu nedenle reddedileceği konusunda davacı uyarılmamış sadece (kesin sürenin sonuçları ihtar edildi) denmekle yetinilmiştir.

Mahkemenin bu nitelikteki ara kararının yukarıda anlatılan özellikleri taşımadığı ve bu nedenle de HUMK.nun 163. maddesinde öngörülen kesin süre sonuçlarını doğurmayacağı ortadadır.

Ayrıca davacılar vekili, istenen masrafları keşif gününden önce 22.6.2001 günü yatırmış olmasına rağmen tayin olunan günde keşif yapılmamış, bu masraflar belirlenen kesin süre içinde yatırılmadığı için keşfe gidilemediğine dair bir zabıt tanzim olunmuştur.

Keşif giderleri keşif gününden önce 22.6.2001 günü yatırıldığına göre 26.6.2001 günü yapılması kararlaştırılan keşfin yapılması imkansız hale gelmemiş, böylece kesin süreden beklenen amacın elde edilmesini önleyen bir sonuç ortaya çıkmamıştır. Bu durumda davacının kesin süreye uymayarak davayı uzatmak gibi bir amacının olmadığı da tartışılmayacak kadar açıktır.

O halde, kararlaştırılan keşif gününden önce masrafların yatırılmış olması da dikkate alınarak keşfin yapılıp sonucuna göre davanın esası hakkında bir hüküm kurulması gerekirken davacının HUMK.nun 163. maddesi uyarınca verilen kesin süreye uymadığından söz edilerek davanın reddedilmesi doğru değildir.

Sonuç: Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428. maddesi gereğince (BOZULMASINA), temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 11.12.2001 gününde oybirliği ile karar verildi.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

T.C.

Yargıtay                                

Hukuk Genel Kurulu

Tarih:07.06.2000

Esas No:2000/13-925

Karar No:2000/950

ALACAK DAVASI - DELİL LİSTESİ - 10 GÜNLÜK SÜRE - MAHKEMECE VERİLEN KESİN SÜRE

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) (1086): MADDE 163MADDE 180

Özet
Duruşma gününe kadar verilen sure içerisinde delillerin listesinin verilmesi ve ona ait belgelerin ibraz edilmesi dışında herhangi bir ilsem yapılacağına ilişkin bir ara kararı da yoktur. Hal böyle olunca müteakip duruşma gününe kadar tarafların 10 günlük sure içerisinde delil ve belgeler bildirmeleri dışında başka bir işlem öngörülmediğine göre burada verilen on günlük surenin makul ve yerinde bir sure olduğunu kabule hukuken olanak yoktur. Çünkü mahkeme zaten delillerin toplanmasına 6.5.1999 günü oturumdan sonraki donemde başlayacaktır. O nedenle mahkemece verilen kesin mehil HUMK. nun 163. maddesi hükmüne ve amacına uygun bir mehil olmadığından anılan madde sonuçlarını doğurmaz.

İçerik
Taraflar arasındaki "alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda ; Kayseri 5. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 06.05.1999 gün ve 1999/123 esas 277 karar sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 05.10.1999 gün ve 1999/5884-6686 sayılı ilamı ile (.. davacı, davalıyı taşınmazını satması için vekil tayin ettiğini, davalının taşınmazı 12.000DM´a satmasına rağmen aliciyi 7000DM´a aldığını söylemesi konusunda uyardığını, bunun üzerine vekillikten azlettiğini ancak davalı tarafından kendisinin korkutularak tapuda devir işlemini yapmaya zorlandığını belirterek 5000DM karşılığı 991.340.000.-Dava tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsilini talep etmiştir.

Davalı; davacıya ait taşınmazı bedelini ödeyerek haricen satın alıp 3. bir sahsa sattığını, bunun üzerine davacının rızası ile tapuda ferağ işlemini yaptığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece kesin bir sure içerisinde delil bildirmediğinden ispat edilemeyen davanın reddine karar verilmiş, bu hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, dava dilekçesinde davasına dayanak yaptığı delilleri açıklamıştır.

Mahkemenin 23.03.1999 günlü celsesinde her ne kadar taraflara delil ve belgelerini ibraz etmeleri için 10 gün kesin mehil verilmiş ise de, bu mehil yargılamanın süratle yapılması amacına uygun olarak verildiği takdirde hüküm ifade eder. 23.3.1999 tarihli celsede kesin mehil veren mahkeme duruşmayı 6.5.1999 gününe ertelemiştir. Oysa ki duruşma gününe kadar verilen sure içerisinde delillerin listesinin verilmesi ve ona ait belgelerin ibraz edilmesi dışında herhangi bir ilsem yapılacağına ilişkin bir ara kararı da yoktur. Hal böyle olunca müteakip duruşma gününe kadar tarafların 10 günlük sure içerisinde delil ve belgeler bildirmeleri dışında başka bir işlem öngörülmediğine göre burada verilen on günlük surenin makul ve yerinde bir sure olduğunu kabule hukuken olanak yoktur. Çünkü mahkeme zaten delillerin toplanmasına 6.5.1999 günü oturumdan sonraki donemde başlayacaktır. O nedenle mahkemece verilen kesin mehil HUMK. nun 163. maddesi hükmüne ve amacına uygun bir mehil olmadığından anılan madde sonuçlarını doğurmaz.

Davacı müteakip 6.5.1999 günlü celsede delillerini bildirmiş olduğuna göre iddiası kapsamında delilleri toplanmalı, davalının karşı delilleri de değerlendirilmeli hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmelidir. Mahkemenin aksine düşüncelerle yazılı şekilde karar verilmesi usul ve kanuna aykırı olup, bozma nedenidir..) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz eden : Davacı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının suresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına dosyadaki tutanak ve kanıtlarına, temyiz dilekçesinde ileri sürülen hükme etkili itirazların Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 5.10.1999 gün ve 5884-6686 sayılı ilamında ayrı ayrı ele alınıp cevaplandırılmış bulunmasına ve özellikle mahkemece HUMK. nun 180. madde gereğince verilen 10 günlük sure yasada öngörülmesi nedeniyle değiştirilemezse de kesin surenin veriliş biçiminin yasal kurallara uygun bulunmadığına göre Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen daire bozma kararına uyulmak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUC: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının özel daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz pesin harcının geri verilmesine 07.06.2000 gününde oybirliği ile karar verildi.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

T.C.

Yargıtay

Hukuk Dairesi 1                    

Tarih:04.12.2000

Esas No:2000/14937

Karar No:2000/15203

KESİN ÖNELE UYULMASI GEREĞİ - TEMLİK BEDELİ İLE GERÇEK DEĞER ARASINDAKİ AŞIRI ORANSIZLIĞIN TEK BAŞINA MUVAZAANIN KANITI OLMAMASI GEREĞİ - TARAFLAR GELMESELER BİLE KEŞFİN YAPILABİLMESİ GEREĞİ - KEŞİF AVANSI

Borçlar Kanunu (BK) (818): MADDE 18
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) (1086): MADDE 363MADDE 364MADDE 163

ÖZET : Mahkeme, yapacağı işe ve gideceği yere göre gerekli gördüğü keşif vasıta ücretini tespit etmeli ve araç için ödenecek para miktarını da keşif avansı kapsamına almalıdır. O halde gerekli tüm giderleri belli etmeyen böyle bir ara kararına dayanılarak kesin süreye uyulmadığı gerekçesiyle davanın reddedilmesi doğru değildir.

İçerik
Dava: Davacı tarafından, davalı aleyhine açılan davada, mahkemece verilen karar süresinde temyiz edilmekle, dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Hükmüne uyulan bozma ilamında uyuşmazlığın niteliği vurgulanarak mahkemece izlenmesi gereken yol hiçbir duraksamaya yer vermeyecek biçimde işaret edilmiştir.

Mahkemece, kesin önele uyulup gereği yerine getirilmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Bilindiği ve 1.4.1974 tarih 1/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere, temlik bedeli ile gerçek değer arasındaki aşırı oransızlık tek başına muvazaanın kanıtı olmayıp temlikin mirasçılardan mal kaçırmak amacıyla yapıldığının temlikte satış değil, bağış amacının üstün tutulduğunun da kanıtlanması gerekir. Bu nedenle keşif yapılmasa dahi mevcut deliller değerlendirilerek bir karar verilebileceği kuşkusuzdur.

Öte yandan, HUMK´nun 364. maddesinde; "keşif, iki taraf usulen davet edildikten sonra vicahlarında ve davete icabet etmedikleri halde gıyaplarında mahkeme tarafından yapılır..." denilmiştir. Bu hükme göre, taraflar gelmeseler bile keşif yapılabilir. Tarafların yokluğunda keşfin yapılabilmesi, keşif giderlerinin noksansız yatırılması koşuluna bağlıdır. Giderlerin yatırılması için kesin süre verilirken, bu giderlerin açıkça neler olduğu gösterilmeli ve bir keşfin yapılabilmesi yönünden gerekli bütün giderler sayılıp açıklanmalıdır.

Somut olayda, çekişmeli taşınmazın temlik tarihindeki gerçek bedelinin saptanması amacıyla yapılacak keşif giderlerine değinen kesin önele ilişkin ara kararında hakim-katip gibi görevlilere ödenecek para ile keşif araç ücreti ve davetiye tebliğinin zorunlu kıldığı masraf eksiksiz olarak gösterilmemiş; bu suretle keşif giderini oluşturan kalemler ve tutarları ayrıntılı ve tam olarak belirtilmemiştir. Davacı hangi işler için ne miktar para yatırması gerektiği hakkında tam bir bilgiye sahip değildir.

Mahkeme, yapacağı işe ve gideceği yere göre gerekli gördüğü keşif vasıta ücretini tespit etmeli ve araç için ödenecek para miktarını da keşif avansı kapsamına almalıdır. O halde gerekli tüm giderleri belli etmeyen böyle bir ara kararına dayanılarak kesin süreye uyulmadığı gerekçesiyle davanın reddedilmesi doğru değildir.

Sonuç: Davacının temyiz itirazları yerindedir. Kabulü ile hükmün açıklanan nedenlerden ötürü HUMK´nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine 4.12.2000 gününde oybirliği ile karar verildi.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

T.C.

Yargıtay

Hukuk Dairesi 2             

Tarih:16.03.2005

Esas No:2005/2252

Karar No:2005/4095

KESİN SÜRE - TANIKLARIN DİNLENMESİ - EKSİK İNCELEME YAPILMASI - ARA KARARA GÖRE İŞLEM YAPILMASI VE SONUCUNA GÖRE KARAR VERİLMESİ
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) (1086): MADDE 163

Özet
Kesin sürenin amacı, davanın bir an önce sonuçlanmasını sağlamaktır. Davacı vekilinin ertelenmeye neden olmadan delillerini sunması karşısında, kesin mehilden beklenen amaç gerçekleştiğinden, tanıkların dinlenmesi konusunda verilecek ara kararına göre işlem yapılması ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile hüküm kurulması usul ve kanuna aykırıdır.

İçerik
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

Davacı vekiline 01.04.2005 tarihli oturumda delillerini ibraz etmesi ve delillerinin davalı vekiline tebliği içinde masrafı karşılaması için on günlük kesin süre verilmiş, davacı vekili verilen süre içinde delil listesini vermemiş takip eden 24.06.2004 tarihli oturumda delil listesini vermiştir. Kesin mehil delil listesi verilmesine ilişkindir. Tanık listesi verilmesi ve tanıklara davetiye çıkartılması konusunda kesin mehil söz konusu değildir. Davacı vekilinin 10 günlük süre içinde delil listesini vermesi halinde de duruşma gününe kadar delillerinin toplanmasına ilişkin bir işlem yapılmayacaktır. Kesin mehilin amacı davanın bir an önce sonuçlanmasını sağlamaktır. Davacı vekilinin ertelenmeye neden olmadan delillerini sunması karşısında, kesin mehilden beklenen amaç gerçekleştiğinden, tanıklarının dinlenmesi konusunda verilecek ara kararına göre işlem yapılması ve sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile hüküm kurulması usul ve yasaya aykırıdır.
Sonuç: Hükmün açıklanan nedenle BOZULMASINA, temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, işbu kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verildi. 16.03.2005
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

T.C.

Yargıtay

Hukuk Dairesi 2

Tarih:06.03.2003

Esas No:2003/1779

Karar No:2003/2976

HAKİMİN TAKDİR YETKİSİ - ANA VE BABA EVLİ DEĞİLSE - KÜÇÜĞÜN OKULA KAYIT TARİHİ İLE ÖĞRENİM DURUMUNUN KAYITLI OLDUĞU OKULDAN SORULUP TETKİK EDİLMEDEN KARAR VERİLMESİ

Türk Medeni Kanunu (TMK) (YÜR. TAR.: 01.01.2002) (4721): MADDE 182MADDE 337MADDE 348

Özet

25.01.1996 tarihli Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin 3. Maddesi gereğince Velayetin Nez´i davalarında, çocuğun da dinlenilmesi gerekir.

İçerik
Taraflar arasındaki davanın yapılan muhakemesi sonunda mahalli mahkemece verilen ve yukarıda tarih numarası gösterilen hüküm temyiz edilmekle evrak okunup gereği görüşülüp düşünüldü.

1-25.1.1996 tarihli Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesinin 3. maddesi gereğince küçük 1992 doğumlu Büşra dinlenmeden hüküm tesisi doğru görülmemiştir.

2-Küçüğün okula kayıt tarihi ile öğrenim durumunun kayıtlı olduğu okuldan sorulup tetkik edilmeden karar verilmesi de usul ve kanuna aykırıdır.

 

Sonuç:Temyiz edilen hükmün yukarıda gösterilen sebeple BOZULMASINA temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, oybirliği ile karar verildi.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
T.C.

Yargıtay

Hukuk Dairesi 14     

Tarih:20.01.2003

Esas No:2002/9403

Karar No:2003/143

TAPU İPTALİ VE TESCİL - DAVADAN FERAGAT - HATA HİLE İKRAH -FERAGATIN FESHİNİ TALEP

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) (1086): MADDE 91MADDE 93

ÖZET : Feragatin hata, hile, ikrah ile yapıldığı iddiasının ikinci davada ileri sürülmesini engelleyen bir yasa hükmü de yoktur. Açılan ikinci tescil davası içinde feragatin geçersizliği isteği de bulunmaktadır. Bu nedenle olayda kesin hükmün varlığı söz konusu olmadığından işin esası incelenip taraf delilleri toplanarak varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı nedenlerle davanın reddi doğru görülmemiştir.

İçerik

Dava: Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 18.9.2001 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve tescil istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın reddine dair verilen 4.4.2002 günlü hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

Karar: Davacı, arsa maliki olan davalı Uluer ile yüklenici T... İnşaat Anonim Şirketi arasında düzenlenen kat karşılığı inşaat sözleşmesi uyarınca, yükleniciye bırakılan 4 numaralı bağımsız bölümü satın aldığını belirterek tapusunun iptali ile adına tescili isteminde bulunmuştur.

Davalı malik davaya cevap vermemiş, davalı yüklenici vekili ise, daha önce davacı tarafından aynı bağımsız bölüm için tescil davası açıldığını davacının feragati nedeniyle reddedildiğini savunarak davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, davacının eldeki davadan önce açtığı tescil davasından feragat ettiği, feragat nedeniyle davanın reddedildiği, feragatin hile sebebiyle geçersiz olduğu iddiasının eldeki davada kanıtlanmadığından bahisle davanın reddine karar verilmiştir.

Hükmü, davacı vekili temyize getirmiştir.

HUMK´nun 91. maddesine göre feragat iki taraftan birinin neticei talebinden vazgeçmesidir. Aynı yasanın 93. maddesine göre de feragat beyanı dilekçe ile veya yargılama sırasında sözlü olarak yapılır. Feragat, dava konusu edilen haktan vazgeçmedir. Kural olarak her davadan vazgeçme mümkündür. Vazgeçme nedeniyle davanın reddedilmesi halinde aynı hakka ilişkin yeniden dava açılamaz. Açılan davanın kesin hüküm nedeniyle reddedilmesi gerekir. Dava konusu haktan vazgeçildikten sonra dava derdest iken yeniden aynı konuda dava açılması da mümkün değildir. Davacının davasından feragat etmesinin sonucu bu nedenle önemli olduğundan, davacının beyanından, gerçek amacının açılan davadan feragat etmek olduğunun açıkça anlaşılması gerekir. Davadan feragat ile dava konusu uyuşmazlık esastan sona erdiğinden şarta bağlı feragat geçerli değildir. Yani şarta bağlı feragat ile dava sona ermez. Bu nedenle feragatin kayıtsız şartsız bir irade beyanını ortaya koyması gerekir. Feragat eden kişi; hata hile veya ikrah nedeniyle feragatin feshi için dava açabileceği gibi ayrı bir dava açmayıp feragatin geçersizliğini ileri sürerek, feragat ettiği davayı yeniden açabilir ve bu davada ön sorun olarak feragatin hata, hile veya ikrah nedeniyle geçersiz olup olmadığı incelenir. ( Prof. Dr. Baki Kuru - Hukuk Muhakemeleri Usulü Altıncı Baskı Cilt: IV, Sayfa 3549 vd. )Somut olayda, davacı ve feragate yetkili vekili satış vaadi sözleşmesine dayanarak açtığı birinci tescil davasında dosyaya verdikleri 18.8.2000 günlü dilekçelerinde davalılar hakkındaki tescile icbar davasından feragat ettiklerini, feragat nedeniyle davanın reddine karar verilmesini istediklerini bildirmişler, aynı gün tapuda davacıya 3 numaralı bağımsız bölümün ferağı verilmiş ise de sözleşmede belirtilen dava konusu 4 numaralı bağımsız bölüm için ferağda bulunulmamıştır. Feragat dilekçesinin okunduğu 17.10.2000 günlü oturumda davacı vekili biz dava konusu her iki parselin tapuda ferağını verecekleri için Tapu Müdürlüğü´nde davamızdan feragat etmiştik. Ancak tapuda 4 numaralı bağımsız bölüm için işlem yapılmadığından yeni dava açma hakkımızı saklı tutuyoruz şeklinde beyanda bulunmuştur. Mahkemece feragat nedeniyle önceki davanın reddine karar verilmiş, karar taraflara tebliğ edilmediğinden kesinleşmemiştir. Davacı ve vekilinin imzasını taşıyan feragat dilekçesi ile bunu açıklığa kavuşturan vekilin duruşmadaki beyanları karşısında feragatin, davalılar ile anlaşma ihtimali nedeniyle olduğu anlaşılmaktadır. Davacının ikinci davada iddia ettiği gibi tapu işleminin yapılacağı beyanı ve sözü üzerine bu vazgeçmenin vaki olması mümkündür. Feragatin hata, hile, ikrah ile yapıldığı iddiasının ikinci davada ileri sürülmesini engelleyen bir yasa hükmü de yoktur. Açılan ikinci tescil davası içinde feragatin geçersizliği isteği de bulunmaktadır. Bu nedenle olayda kesin hükmün varlığı söz konusu olmadığından işin esası incelenip taraf delilleri toplanarak varılacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı nedenlerle davanın reddi doğru görülmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde yatırana geri verilmesine, 20.1.2003 gününde oybirliği ile karar verildi.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

T.C.

Yargıtay                               

Hukuk Dairesi 2

Tarih:21.10.2003

Esas No:2003/11046

Karar No:2003/14024

GÖREV KARŞILIK DAVA SÜRESİNDE AÇILMAYAN KARŞILIK DAVA

Türk Medeni Kanunu (TMK) (YÜR. TAR.: 01.01.2002) (4721): MADDE 6MADDE 220

Aile Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yargılama Usullerine Dair Kanun (4787): MADDE 4MADDE 4GEÇİCİ MADDE 1

Özet

DAVALI-DAVACI KADIN KARŞILIK DAVA AÇMIŞ VE MAHKEMECE KARŞILIK DAVANIN SÜRESİNDE AÇILMADIĞINDAN DAVANIN REDDİNE KARAR VERİLMİŞSE DE; KARŞI DAVA ASIL DAVADAN BAĞIMSIZ AYRI BİR DAVADIR VE BAŞVURMA HARCI İLE PEŞİN MAKTU HARCI YATIRILMIŞTIR. DAVANIN BU GEREKÇE İLE REDDİ KESİN HÜKÜM OLUŞTURACAĞINDAN DOĞRU OLMADIĞI GİBİ USUL EKONOMİSİ DİKKATE ALINDIĞINDA BU DAVANIN REDDİ YERİNE, AYIRMA KARARI VERİLMESİ VARSA EKSİK PEŞİN NİSPİ HARCI TAMAMLATTIRILMASI DAHA SONRA TARAF DELİLLERİNİN SORULUP TOPLANMASI SONUCUNA GÖRE KARAR VERİLMESİ GEREKİR.

İçerik

DAVA VE KARAR :

1. Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle kanuna uygun sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir yanlışlık görülmemesine göre davalı-davacı kadının aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yersizdir.

2. Davalı-davacı kadın karşılık dava açmış ise de; Bu davanın süresinde açılmadığı ilk itiraz olarak ileri sürülmüştür. Mahkemece karşılık dava süresinde açılmadığından davanın reddine karar verilmişse de; karşı dava asıl davadan bağımsız ayrı bir dava olduğu gibi başvurma harcı ve peşin maktu harç yatırılmıştır. Davanın bu gerekçe ile reddi kesin hüküm oluşturacağından doğru olmadığı gibi usul ekonomisi dikkate alındığında bu davanın reddi yerine, ayırma kararı verilmesi ve davacıdan ziynet eşyalarının değeri sorularak açıklattırılması varsa eksik peşin nisbi harcı tamamlattırılması, daha sonra bu konuda taraf delillerinin sorulup toplanması sonucuna göre karar verilmesi gerekir. Bu yön gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.

3. 4787 sayılı Aile Mahkemeleri´nin Kuruluş ve Yargılama Usullerine Dair Kanun´un 4/1 maddesi; 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu´nun ikinci kitabından ( MK md. 118-494 ) kaynaklanan bütün davaların Aile Mahkemesi´nde bakılacağını, geçici 1. maddesi de; sonuçlanmamış davaların yetkili ve görevli aile mahkemesine devredileceğini hükme bağlamıştır.

SONUÇ : Karar bozulmakla sonuçlanmamış hale gelmiştir. Bu açıklama karşısında işin görev yönünün de düşünülmesi zorunludur.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

T.C.

Yargıtay

Hukuk Dairesi 15              

Tarih:12.05.2010

Esas No:2009/2215

Karar No:2010/2817

ALACAK DAVASI - ALACAĞIN ISLAH TARİHİ İTİBARİYLE TESPİTİ - KARAR TARİHİNDE YÜRÜRLÜKTE BULUNAN AVUKATLIK ASGARİ ÜCRET TARİFESİ GEREĞİNCE DAVACI YARARINA AVUKATLIK ÜCRETİ HESAPLANIP TAKDİRİ GEREĞİ - HÜKMÜN BOZULDUĞU

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) (1086): MADDE 275MADDE 417

Avukatlık Kanunu (1136): MADDE 164

Özet
Mahkemece, alacağın ıslah tarihi itibariyle TL karşılığı tespit olunup, davası kabul edilen? TL?nin toplamı üzerinden, karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince davacı yararına avukatlık ücreti hesaplanıp takdiri gerekirken; sadece TL cinsinden hükmedilen alacak üzerinden davacı yararına avukatlık ücreti hükmedilmesi doğru olmamış ve kararın bu sebeple davacı yararına bozulması gerekmiştir.

İçerik
Dava ve Karar: Yukarıda tarih ve numarası yazılı hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiş, davalı vekili tarafından duruşma istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen günde davacı vekili Avukat İsmail Orçun Dinçer ile davalı vekili Avukat İsmail Veysel Selçuk geldi. Temyiz dilekçelerinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan taraflar avukatları dinlendikten sonra vaktin darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması başka güne bırakılmıştı. Bu kere dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği konuşulup düşünüldü:

Davacı vekili, davalı tarafından bir kısım alacaklarının haksız gecikme cezası uygulanması sebebiyle tutulması ve teminat mektuplarının paraya çevrilmesi nedeniyle davalı tarafından haksız olarak tahsil olunan 874.749,88 USD; davalı tarafın tek yanlı talimatları gereğince boru hattının değiştirilen güzergahları neticesinde imalât maliyetinin artması sebebiyle ek alacak tutarı olan 5.620,000 USD ve ödenmeyen 162.025 USD; davacı tarafından düzenlenerek davalı tarafa gönderilen 25.09.2002 tarihli faturadan kaynaklanan 66.910 USD tutarındaki alacakların toplamı 6.723.684 USD miktarındaki davacı alacağından fazlaya ilişkin hakları saklı tutularak; 10.000 USD´nin 10.05.2004 temerrüt tarihinden itibaren dövize uygulanan en yüksek faiziyle birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesini istemiş ve 19.09.2007 tarihli ıslah dilekçesi ile de, başvuru harcı da yatırmak suretiyle, 1.058.949,42 USD ve 238.419,56 TL´nin davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.

Mahkemece, davacının ıslah talebi de dikkate alınarak; 238.419,56 TL alacağın 17.05.2004 temerrüt tarihinden itibaren değişen oranlarda gözetilmek suretiyle avans faiziyle birlikte; 1.058.954,42 USD alacağın ise, 17.05.2004 temerrüt tarihinden itibaren ABD doları üzerinden 1 yıl vadeli yabancı mevduata uygulanan yıllık %3,50 oranında temerrüt faizi yürütülmek kaydıyla tahsil tarihindeki TL karşılığının davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş ve verilen karar taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre taraf vekillerinin aşağıdaki bentlerin kapsamları dışındaki sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Davada 1.058.954,42 USD alacağın davalıdan tahsiline karar verildiği halde; mahkemece, sadece davası kabul edilen 238.419,56 TL üzerinden davacı yararına avukatlık ücretine hükmedildiği anlaşılmıştır. HUMK´nın 417. maddesi ve 29.05.1957 tarih, 4/16 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı gereğince, karşı tarafa yükletilmesi gereken yargılama giderlerinden olan vekâlet ücretine, diğer yargılama giderlerinde olduğu gibi mahkemece, kendiliğinden hükmedilmesi gerekir. 17.11.1948 tarih ve 5/8 Sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca da vekâlet ücreti, bir usul kuralıdır. Mahkemece, 1.058.954,42 USD tutarındaki alacağın ıslah tarihi itibariyle TL karşılığı tesbit olunup, davası kabul edilen 238.419,56 TL´nin toplamı üzerinden, karar tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi gereğince davacı yararına avukatlık ücreti hesaplanıp takdiri gerekirken; sadece TL cinsinden hükmedilen alacak üzerinden davacı yararına avukatlık ücreti hükmedilmesi doğru olmamış ve kararın bu sebeple davacı yararına bozulması gerekmiştir.

3- Davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

Davacı vekilince, 09.07.2007 tarihli bilirkişi raporunu esas alarak 19.09.2007 tarihinde davasını ıslah etmiş ve anılan raporda açıklandığı üzere, 25.09.2002 tarih ve 011266 numaralı faturada gösterilen 66.910 USD tutarındaki alacağa mahsuben davalının 17.731,00 USD´nin ödendiği kabul edilerek, 49.179,00 USD´nin tahsili istenmiştir. Mahkemece, taraflar arasındaki sözleşmeye göre, az yukarıda belirtilen fatura bedelinin %75´inin davacıya ödeneceği konusunda yanlar arasında mutabakat bulunduğunu bildiren ve yapılan oranlama sonucunda 50.182,91 USD tutarında davacının talebinin yerinde olduğunu bildiren 16.06.2008 tarihli bilirkişi kurulu raporu hükme dayanak alınarak, taleple bağlı kalınmak suretiyle 49.179,00 USD alacağın tahsiline karar verilmiş ise de; 16.06.2008 tarihli bilirkişi raporuna davacının itirazda bulunmaması sonucu davalı yararına kazanılmış hakkın oluştuğu gözetilmemiştir. Buna göre, 50.182,00 USD malzeme bedeli alacağından, 17.731,00 USD´nin mahsubu yapıldığında 32.451,00 USD alacağın davalıdan tahsili gerekirken, 49.179,00 USD´nin tahsiline karar verilmesi doğru olmamıştır. Bu nedenle de, kararın davalı yararına bozulması gerekmiştir.

Sonuç: Yukarıda 1. bentte belirtilen nedenlerle taraf vekillerinin sair temyiz itirazlarının reddine; kararın 2. bentte açıklanan sebeplerle davacı yararına; 3. bentte açıklanan nedenlerle de davalı yararına BOZULMASINA, 750,00 TL duruşma vekâlet ücretinin taraflardan karşılıklı alınarak birbirlerine verilmesine, fazla alınan temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden taraflara geri verilmesine, 12.05.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

E:2007 / 13-198

K:2007 / 199

T: 11.04.200

Vekalet Sözleşmesi

Avukatın Hukuki Sorumluluğu

Özet:Vekil, müvekkille karşı iyi bir suretle ifa ile mükelleftir. Davalı avukatın manevi tazminat istemediği, maddi tazminat miktarını tespit ettirmediği, konu ile ilgili mevzuatı araştırmadığı, zaman aşımı sürelerine dikkat etmediği, ek davayı zamanında açmadığı, görevini yerine getirmede özensiz davrandığı, böylece kendi kusuru ile davacının zarara uğramasına sebep olduğu sabittir.

(818 s.BK m. 386, 388, 389, 390)
Taraflar arasındaki "alacak" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 18.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 29.01.2003 gün ve 2001/741 E- 2003/64 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13.Hukuk Dairesinin 13.12.2005 gün ve 2005/14216-18502 sayılı ilamı ile; 
(...Davacı, 1993 yılında iş kazası geçirdiğini, dava dışı idareye karşı idare mahkemesinde tam yargı (tazminat) davası açması için davalı avukatı vekil tayin ettiğini, davalının fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak şimdilik 600.000.000 TL. tutarında tazminat talep ettiğini, yapılan yargılama sonucunda talep edilebilecek tazminat miktarının 4.785.187.109 TL. olarak belirlendiğini ve taleple bağlı kalınarak 600.000.000 TL.na hükmedildiğini davalı avukatın bakiye tazminata ilişkin olarak açtığı ek davasının süresinden sonra açılması nedeniyle reddedildiğini ve bu ek davanın Danıştay incelemesinden geçerek kesinleştiğini, davalının yürürlükteki yasa hükümlerini bilmek durumunda bulunduğunu ve zararına neden olduğunu ileri sürerek 4.185.187.809 TL.maddi ve 5.000.000.000 TL.manevi tazminatın tahsiline karar verilmesini istemiştir.
Davalı, olayda özensizliği ve kusurunun bulunmadığını, davacıdan ibraname aldığını savunarak davanın reddini dilemiştir.
Mahkemece, olayda davalının kusurunun olmadığı kabul edilmek ve bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle davanın reddine karar verilmiş davacının temyizi üzerine dairemizce bu tür davaların Baro Hakem Kurullarında görüleceği gerekçesiyle bozulmuş, bozma nedenine göre sair temyiz itirazları incelenmemiş, bu kez davalı karar düzeltme isteminde bulunmuştur.
1-Davalının karar düzeltme isteminden sonra Anayasa Mahkemesi 03.03.2004 tarih ve 2003/98 esas, 2004/31 karar sayılı ilamı ile Baro Hakem Kurullarının görevine ilişkin olan 1136 sayılı Avukatlık Yasasının 4667 sayılı yasa ile değişik 167/1.maddesini iptal ettiğinden verilen bu iptal kararının Resmi Gazetede yayımlandığı 10.07.2004 gününden itibaren Baro Hakem Kurullarının hukuki varlıkları da son bulmuş olduğundan ve böylece Asliye Hukuk Mahkemesinin görevsizliğine ilişkin olan hal ortadan kalktığından Dairemizin 06.11.2003 tarih ve 2003/6735-13243 sayılı göreve ilişkin bozma kararının kaldırılması gerekir.
2-Davacının temyiz dilekçesi esastan incelenmesinde;
Toplanan delillerden ve celp edilen idare mahkemesi dosyaları kapsamından davalı avukatın davacıya vekaleten 12.04.1996 tarihinde Ankara 4.İdare Mahkemesinde açtığı davasında fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması suretiyle şimdilik 600.000.000 TL.nın tahsiline karar verilmesini istediği, daha sonra da tazminat hesabına ilişkin olan 23.12.1997 günlü bilirkişi raporunun hazırlanıp idare Mahkemesi dosyasına ibrazından sonra Ankara 9.İdare Mahkemesinde yine davacı vekili olarak 26.03.1998 tarihinde açtığı ek davasında bilirkişi raporunda belirlenip, fazlaya ilişkin saklı tuttuğu hak yönünden 4.180.187.809 TL. tazminat talebinde bulunduğu, açılan bu davanın süre aşımı yönünden reddine karar verildiği, Danıştay incelenmesinden de geçmek suretiyle kesinleştiği görülmüştür
. Taraflar arasındaki uyuşmazlık vekalet sözleşmesinden kaynaklanmakta olup, davalı avukattır. Avukat yürürlükteki mevzuatı bilmek, müvekkilinin haklarını en iyi şekilde koruyup gözetmek, yüklendiği bu görevin kutsallığına yakışır bir şekilde özen doğruluk ve onur içinde yerine getirmek ve Avukatlık unvanının gerektirdiği saygı ve güvene uygun biçimde davranmakla yükümlüdür. Bunun aksine davranışı davalının BK.389 ve devamı maddeleri hükmünce sorumluluğunu gerektirir.
Az yukarıda açıklandığı gibi davalı avukat davacı vekili olarak Ankara 9.İdare Mahkemesine 1998/281 esas sayısıyla açtığı davanın süre aşımı nedeniyle reddedilmesi sonucu davacının zararına neden olmuştur ve bu zarardan sorumludur. 
Hal böyle olunca öncelikle Ankara 4.İdare mahkemesinde 12.04.1996 tarihinde açılıp, henüz kesinleşmediği anlaşılan 2001/849 esas sayılı dava dosyasının kesinleşmesi beklenilmeli, bundan sonra konusunda uzman bilirkişiden zarar miktarı konusunda rapor alınmalı, taleple de bağlı kalınmak suretiyle sonucuna uygun bir karar verilmelidir. Bu hususun gözetilmemiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.
3-Bozma nedenine göre davalının karar düzeltme dilekçesinin incelenmesine gerek görülmemiştir…) gerekçesiyle; bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN : Davacı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI 
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Davacı vekili, davacının davalı idarede şebeke bakım teknisyeni olarak çalışmakta iken geçirdiği iş kazası sonucu uğradığı işgücü kaybına karşılık olay tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle 600.000.000 TL. maddi tazminat istemiyle dava açtığını; mahkemenin öncelikle idareye başvurması gerektiğinden dava dilekçesinin idareye tevdiine karar verdiğini; Aradan bir süre geçtikten sonra bu kez Ankara 4.İdare Mahkemesinin 1996/443 Esas sayılı dosyası üzerinden aynı taleple dava ikame edildiğini, yapılan yargılama sonunda davacının maddi zararının 4.785.187.809 TL. olduğunun tespit edildiğini; mahkemece taleple bağlı kalınarak 600.000.000 TL. tazminata hükmedildiğini; söz konusu kararın bozulduğunu, halen derdest olduğunu; anılan karardan sonra davalının bakiye tazminat için Ankara 9.İdare Mahkemesinde dava açtığını; mahkemenin 30.9.1998 gün, 1998/281 Esas, 1998/920 sayılı kararında "İdari Yargıda idari eylem ve işlemlerden doğan zararın tazmininin ancak süresi içinde açılacak davalar yoluyla istenebileceği, fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak, süresi geçtikten sonra yeniden tam yargı davasının açılması mümkün olmadığından" gerekçesi ile talebi reddettiğini; Davacının bir kısım evrakını 20.06.2001 tarihinde davalıdan aldığını; imzaladığı ibranamenin içeriğini bilmediğini; davalıyı Ankara Barosu´na şikayet ettiğini ileri sürerek davalının kusur ve ihmalinden doğan zararı 4.185.187.809 TL. maddi tazminata; davacının sürekli %80 oranındaki maluliyeti nedeniyle 5.000.000.000 TL. manevi tazminata hükmedilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı, davacının talep ve dava hakkının zamanaşımına uğradığını; dosyayı kendisinden aldığını; mesleki kusuru nedeniyle zarara uğramasının söz konusu olmadığını; davacı kendisine müracaat ettiğinde dosyayı bilirkişilik yapan bir avukata verdiğini, hesap yapılmasını istediğini, hesap sonucu zararın o tarih itibariyle 500.000.000 TL. civarında çıktığını; 600.000.000 TL. üzerinden dava açtığını; fazlaya ilişkin hakları saklı tuttuğunu, davacının idareye başvuruda bulunduğunu söylediğini; asıl davada davacının maddi zararının belirlenmesi üzerine fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak ek dava açtığını;ikinci davanın 9.İdare Mahkemesinde görüldüğünü; 5 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesi ile davanın reddedildiğini; red kararının Danıştay´ca onaylandığını; tüm yasal yolların zamanında kullanıldığını; davanın gecikmesinin nedeninin davacının yanlış beyanı, idari yargının yavaş işlemesi, davacının maluliyetinin yeniden belirlenmesi gibi olgular olduğunu, manevi tazminat konusunda davacının masraf yapmaya değmeyeceğini söylemesi üzerine talepte bulunmadığını; faiz başlangıç tarihinin kendisi için ancak dava dilekçesinin tebliğ tarihi olabileceğini, talep edilebilecek faiz türünün yasal faiz olabileceğini zarar koşulu gerçekleşmediğinden, ibranameyle ibra edilmiş olduğundan davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir.
Yerel mahkemece, davalının kusurunun tespit edilemediği, davacının davasını kanıtlayamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş hüküm Özel Dairece, karar düzeltme incelemesi sırasında yukarıda yazılı gerekçeyle bozulmuştur.
Taraflar arasındaki uyuşmazlık vekâlet sözleşmesinden kaynaklanmaktadır. Vekalet sözleşmesi, Borçlar Kanunu 386 ve devam maddelerinde düzenlenmiştir.
Vekâletin şümulü başlıklı Borçlar Kanununun 388.maddesi "…Vekalet akdinin şümulü mukavele ile sarahaten tespit edilmemiş ise taalluk eylediği işin mahiyetine göre tayin edilir. Vekâlet, vekilin takabbül eylediği işin yapılması için icap eden hukuki tasarrufları ifa salahiyetini şamildir.
Hususi bir salahiyeti haiz olmadıkça vekil, dava ikame edemez, sulh olamaz, tahkim edemez, kambiyo taahhüdünde bulunamaz, bağışlayamaz, bir gayrimenkulü temlik veya bir hak ile takyit edemez."
Borçlar Kanunu 390.maddesi "vekilin mesuliyeti, umumi surette işçinin mesuliyetine ait hükümlere tabidir.
Vekil, müvekkile karşı vekaleti iyi bir suretle ifa ile mükelleftir.
Vekil, başkasını tevkile mesul veya hal icabını kendi yerine ikameye müsait bulunmadıkça müvekkilünbihi kendisi yapmaya mecburdur" 
Borçlar Kanunu´nun 388.maddesi ile avukatın üzerine aldığı işin kapsamı ve şümulünün ne olacağı belirtilmiştir. 
Borçlar Kanunu´nun 390.maddesi "vekâleti dürüstlükle yerine getirme" başlığı altında vekilin, vekaleti icrada özen ve sadakat göstermesi borcunu düzenlemiş bulunmaktadır. Görüldüğü gibi vekilin akdi sorumluluğu olan tazminat mükellefiyeti daha çok onun temel borcu olan dürüstlükle ifa borcundan doğmaktadır. Vekâlet sözleşmesi sonucu itibariyle bir itimat ilişkisi olduğundan vekâlet konusunun yerine getirilmesinde vekile düşen başlıca yüküm, onu özen ve sadakatle ifa etmesidir. 
…Kural olarak meslek sahibi olan kimseler ve bu arada avukatlar, genellikle bilinen ve kabul edilen kural ve usulleri bilmedikleri takdirde sorumlu olurlar. Avukatın görevi olayları mantıki şekilde değerlendirerek bütün öngörülmesi gerekli şeyleri dikkate almaktadır (Süheyl Donay-Hareket Etme Borcu-Batıder-Cilt 5, 1970, sayfa 728 vd.daki makale).
Vekil genellikle üzerine aldığı işi doğruluk kurallarına uygun biçimde özenle yapmalıdır. Mesleğinin gerektirdiği uzmanlığın bütün gereklerini kullanmalıdır. Buna rağmen sonucu elde edemezse ancak o takdirde sorumluluktan kurtulmuş olur. Örneğin idarenin vekili sıfatıyla (herhangi bir kamu tüzel kişisinin) süresinde açılan bir davayı müracaata bırakarak zamanaşımına uğratması, gerekli başvurmaları savsayarak veya hak düşürücü süreye tabi işlemleri yapmayarak ve nedenleri bildirilmeyen dilekçelerin vergi itiraz komisyonunca esas incelenmeden red olunacağını düşünmeden redde mahkûm, gerekçesiz itiraz dilekçesi yazması ve böylece müvekkilinin fazla veya cezalı vergi ödemesine yol açması; iş kazası sonunda meydana gelen maddi zararın Sosyal Sigortalardan ödenen veya ödenecek tazminatla karşılanıp karşılanmayacağını araştırmadan ve ters biçimde maddi ve manevi zarar isteğini taşıyan dava açması, temyiz süresini geçirdikten sonra temyiz yoluna başvurması veya hiç başvurmaması, olayların akışına ve gerçekleşme biçimine göre kusurlu davranıştır(Avukatlıkta Vekalet ve Ücret Sözleşmesi ve İçtihatlar, 1974 baskı, Feridun Müderrisoğlu, sayfa 54).
İsviçre Mahkeme İçtihatlarına göre bir avukat mesleki içtihat dergilerinde çıkan yeni kararları izlememesinden, başka yerde olması (örneğin hastanede bulunması), bürosunun iyi örgütlenmemiş olması, yardımcılarının ihmali veya dava süresini korumak için başvurduğu yolun yeterli olmadığını kestiremeyip ihtiyatsızca vakit geçirmesi nedeniyle kanuni mehilleri kaçırması yüzünden sorumludur. Buna karşılık, avukat takdir ve yoruma bağlı sorunlardaki savunulabilir hukuki görüş tarzından, davanın yürütülmesindeki taktik ve psikolojik yanılgılarından, ayrıca dosyayı iyi bilmemek ve dosyadaki hususları göz önüne almamak gibi bir kusuru olmadıkça sorumlu tutulmamalıdır(Borçlar Hukuk Özel Borç İlişkileri, Haluk Tandoğan, 1987 baskı, Cilt 2, sayfa 412-413).
Somut olayda davacı, görev ifa ederken geçirdiği kaza nedeniyle %80 oranında işgücü kaybına uğraması ve bu yüzden malulen emekli edilmesi nedeniyle uğradığı zararın tazminini sağlamak için avukat olan davalıyı vekil tayin etmiştir.
Davacının bu olay nedeniyle isteyebileceği tazminat, güç kaybı ve erken emekliliği nedeniyle maddi ve manevi tazminattır.
Öncelikle, davalının vekâlet görevini sadakat ve özenle ifa edip etmediğinin üzerinde durulmalıdır.
Davalının hangi kalem tazminatları isteyebileceği, davacı ile aralarındaki sözleşmeye ve üstlendiği işin mahiyet ve kapsamına göre belirlenmelidir. 
Davalı manevi tazminat istememiştir. Bunu davacı vekil edeninin istememesi nedeniyle talep etmediğini savunmuş ise de bu konuda yazılı bir belge gösterememiş ve savunmasını ispat edememiştir. Böylelikle davalı özensiz bir davranış sergilemiştir.
Ayrıca davalı, davacının emekli edildiği 01.08.1994 tarihinden sonra, idareye başvurup, cevap alamaz ise 60 gün içinde dava açması gerekirken; 08.08.1994 tarihinde idareye başvurmadan doğrudan dava açtığından, idare mahkemesince 10.01.1996 tarihinde, dava dilekçesinin idareye tevdiine karar verilmiş; gerekli süre geçtikten sonra 12.04.1996 tarihinde yeniden dava açılmıştır. Bu şekilde davacı, usuli işlemi yerine getirmeden dava açmakla yargılamanın 20 aya yakın bir süre uzamasına neden olmuştur.
Davalının dava açarken, müvekkilinin talep edebileceği tazminatı bir uzmana hesaplattırıp, yargılama süresini ve bu süre içindeki maaş ve ücretlerdeki artışları dikkate alıp, isteyebileceği maddi tazminatı belirlemesi gerektiği gibi; davayı açtığı 08.08.1994 tarihinden sonra, zamanaşımının dolduğu 31.08.1995 tarihine kadar ki 1995 yılı Ocak ve Temmuz aylarındaki ücret artışlarını da nazara alarak yeni bir hesaplama yaptırıp, eksik kalan kısımla ilgili ek davayı 31.07.1995 tarihinde açması gerekirdi. 
Davalının 26.03.1998 tarihinde, fazlaya ilişkin hakları talep etmek üzere açtığı ek davanın zamanaşımına uğradığı, davalının bunu değerlendiremediği dosyadaki bilgi ve belgelerden anlaşılmaktadır. 
Davalı, her ne kadar dava açmadan önce, uzman bir kişiden görüş aldığını savunup, bunu doğrulamak için belge ibraz etmiş ise 01.08.1991 tarihli bu belgenin sonradan temin edilmiş olabileceği izlenimi uyanmaktadır. Bu nedenle itibar edilemeyeceği sonucuna varılmıştır. 
Mahkemenin kararına esas aldığı bilirkişi raporu da gerekli açıklamaları içermediği gibi, dosyadaki olayların gelişimi ile de ters düşmektedir. Bilirkişi raporunda manevi tazminat talep edilmemesinin özensizlik olup olmadığı hususu üzerinde hiç durulmamıştır. 
Öte yandan, bilirkişi raporunda açıkça 01.08.1994 tarihinde ne kadar maddi tazminat istenebileceği; 31.07.1995 tarihi itibariyle yıl içindeki artışlardan dolayı davacının uğradığı zararın ne miktarda olduğu ve ek davanın hangi miktar üzerinden açılması gerektiği hususları açıklanmamış, bu belirsiz kalmıştır.
Davacının şikayeti üzerine Ankara Barosu Yönetim Kurulu´nca davalının Avukatlık Kanunu ve meslek kurallarına aykırı herhangi bir disiplin suçu işlediğine ilişkin bulgu elde edilemediğinden hakkında kovuşturma açılmasına yer olmadığı sonucuna varılmış ise de, anılan karar olayın gelişimine uygun görülmemiştir.
Davacının, davalıyı görevi kötüye kullanmak suçundan şikayeti üzerine davalının Ağır Ceza Mahkemesinde TCK´nun 230.maddesi uyarınca yapılan yargılaması sonunda, 4661 sayılı Yasa´ya göre erteleme kararı verilmesi, davalının kusursuz olduğunu göstermemektedir. 
Bütün bu maddi ve hukuki olgular dikkate alındığında, davalı avukatın öncelikle idareye başvurmadığı, manevi tazminat istemediği, maddi tazminat miktarını tespit ettirmediği, konu ile ilgili mevzuatı araştırmadığı, zamanaşımı sürelerine dikkat etmediği, ek davayı 31.07.1995 tarihine kadar açmadığı, görevini yerine getirmekte özensiz davrandığı, böylelikle kendi kusuruyla davacının zarara uğramasına neden olduğu sonucuna varılmıştır. 
O halde, Ankara 4.İdare Mahkemesinde 12.04.1996 tarihinde açılıp, henüz kesinleşmediği anlaşılan 2001/849 Esas sayılı dava dosyasının kesinleşmesinin beklenmesi, bundan sonra uzman bilirkişiden zarar miktarı konusunda rapor alınması, taleple de bağlı kalınmak suretiyle sonucuna uygun bir karar verilmesi yönündeki Özel Daire bozma kararı usul ve yasaya uygun olup, yerindedir. Direnme kararı bozulmalıdır. 
S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK´nun 429.maddesi uyarınca BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 11.04.2007 gününde, oybirliği ile karar verildi.

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


ELYAZISI - İMZA VE BELGE İNCELEMEDE BİLİRKİŞİLİĞİN ÖNEMİ VE NİTELİKLERİ SORUNU

 

Belge, yazı ve imza incelemeleri, hukuk ve ceza davalarında gerekse kamu ve özel hayatın çeşitli kesimlerinde vazgeçilemez bir bilimsel uzmanlık alanıdır. Bu incelemeler, sadece sahtecilik ya da imza inkarı konularında değil, çok çeşitli alanlarda, örneğin tehdit ya da şantaj mektuplarında failin kimliğinin belirlenmesinde, adam öldürme veya ırza geçme olaylarında, yerdeki bir yazı parçasından veya duvara, hatta bazen mağdurun vücuduna yazılmış bir yazıdan suçlunun kimliğine ulaşılmasında adli birimlere yardımcı olmaktadır. Özel ve medeni hayatta da bir belgenin aidiyetinin saptanmasında, örneğin bir mektubun ya da yazının, bir çizim veya sanat eserinin gerçek sahibinin belirlenmesinde çok büyük önem taşımaktadır1.

Belge incelemeleri son derece hassas ve hata oranı yüksek bir alandır. Çünkü, yazı ve imza fiziksel bir delil ve emare olarak diğer fiziksel delillerden farklı surette benzeme ve taklit edilme ihtimali çok yüksek olduğu gibi, doğal değişmelerin veya kasdi değiştirme gayretlerinin yanıltıcı özellikleri de önem taşımaktadır2. ‘Belge incelemesi’, büyük bir bilgi birikimi, deneyim, zaman, dikkat, özen, deontoloji ve ağır sorumluluk gerektiren bir uzmanlık dalıdır. ‘

Şu halde, güvenilirlik (akreditasyon) sağlanabilmesi için, mutlaka bilimsel temel ve usullere dayalı bir çalışma yapmak ve çalışma şartları, teknik donanım ve eğitim unsurları bakımından uzman bilirkişilik niteliklerini, bütün Dünya’da kabul edilmiş kriterler doğrultusunda standartlara kavuşturmak zorunlu bulunmaktadır3.

‘Belge İnceleme Uzmanlığı’ ne Güzel Sanatların, ne de Adli Tababetin konusu olmayıp, tamamen farklı ve özel bir eğitim ve uzmanlık alanıdır. Günümüzde bütün dünyada ‘Belge İnceleme Uzmanı’ olarak isimlendirilip nitelendirilen kişiler bu spesifik alanın teorik ve pratik bilgilerini almış, özel eğitimden geçmiş, yoğun tecrübe ve sınavlar sonucunda bu alanda söz sahibi olmaya hak kazanmış, bilimsel ve teknik donanım sahibi kişilerdir4.

Ülkemizde ise, bu konuda uzun yıllardır Güzel Sanatlar Akademisi öğretim üyelerinin, Adli Tıp Uzmanlarının veya mahkeme ve savcılıkların çevresindeki Adli Tabiplerin ve hatta tabiplerin bilirkişilik yaptığını biliyoruz. Bunun nedeni de, ‘Belge İncelemesi’ nin, yıllar boyu, bir Tıp Bilimi olan ve tıbbi bilgilerin hukuka uygulanışını inceleyen5 Adli Tıbbın içinde ve bu bilim dalı mensuplarınca bilinip uygulanabilen bir alt alan olduğu şeklindeki yanlış bilgi ve düşüncedir. Hatta tamamen sezgilere, ya da benzetme yeteneğine bağlı olan bir sınama ve beceri olduğu, veya karakter ve kader tahlilleri yapmaya kadar varan sübjektif ve dogmatik faaliyetlerle bir arada yapılabilen bir iş ve meslek olduğu sanılmıştır. Bunun içindir ki yazı ve imza incelemesi Güzel Sanatlarla dahi ilgilendirilmiştir. Bu ve benzeri yanlış kanaatler yargı mensupları arasında bile yaygın olarak kabul görebilmiştir

Bununla birlikte, Yargıtay’ımızın, çok yerinde olarak Adli Tıp doktorlarının belge inceleme konusunda bilirkişilik yapamayacaklarına ilişkin kararları bulunmaktadır. Örneğin, 12. Hukuk Dairesi’nin 27.12.1983 tarih ve 11160 sayılı kararı Yargıtay’ın konudaki görüş ve düşüncelerini yansıtması bakımından ilgi çekicidir. Kararda aynen: ‘....bilirkişi olarak rapor veren Adli Tıp doktorudur. Grafolojide ne şekilde uzman olduğu açıklanmayan bu kişinin verdiği raporla itirazın muvakkaten kaldırılmasına karar verilmesi isabetsiz olmakla merci kararının bozulmasına’ denilmektedir. Yargıtay bu ve benzeri kararları ile belge incelemenin ayrı bir uzmanlık dalı olduğunu ve adli tabiplerin aynı zamanda bir belge inceleme uzmanı olmadığını vurgulamış bulunmaktadır6.

Adli Tıp uzmanlarının eğitim usulleri Adli Tıp Kurumu Kanunu ve Uygulama Yönetmeliği ile belirlenmiştir. Tıp Fakültesi Mezunu olan Adli Tıp uzmanları uzmanlık giriş sınavından sonra ATK.Uygulama Yönetmeliği md.22/B.1 gereği, Adli Tıp Kurumu İhtisas Dairelerinde ve Adli Tıp Şube Müdürlüklerinde sıra ile staj yaparlar. Staj süresi uzmanlık tezinin hazırlanması ile birlikte iki yıldır. Demek oluyor ki bir Adli Tıp Uzmanı, iki yıl içerisinde Adli Tıp Kurumundaki Morg İhtisas, Gözlem İhtisas, Kimyasal Tahliller İhtisas, Biyoloji İhtisas, Fizik İncelemeler İhtisas olmak üzere tam 6 adet ihtisas dairesini ve her ilçede yer alan Adli Tıp Şube Müdürlüklerini dolaşmak ve bir de uzmanlık tezi hazırlamak zorundadır. Asistanlar, bu ihtisas dairelerinde önem sırasına göre bir veya en fazla iki ay kalabilmekte ve fakat ‘Fiziki İncelemeler İhtisas Dairesi’ nin belge inceleme bölümünde bu süre 15 günü bile geçmemektedir. Bu 15 gün içerisinde de asistan kendi ilgi ya da merakı ölçüsünde bir veya iki dosyayı ya okur ya da okumaz. Bu konuda bizzat, Adli Tıp Kurumu eski başkanlarından Prof.Dr.Oğuz Polat, 2.12.2002 tarihli Zaman gazetesinde yayınlanan bir ropörtajda. ‘Her türlü yazılı belgeyi inceleyerek mahkemelere rapor verme yetkisine sahip olan Adli Tıp Kurumu Grafoloji şubesi Fizik İhtisas Dairesi’nin alt birimidir. Orada çalışanlar da Adli Tıp Uzmanı. Onların kökeninde, altyapılarında herhangi bir adli belge inceleme kariyeri bulunmamaktadır.Bugün orada çalışıyorlar, belki gelecek sene başka yerde çalışacaklar, tamamen rotasyona tabi bir durum ‘ sözleriyle bu gerçeği dile getirmiştir.

Yine aynı yazıda, Ankara Üniversitesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr.Hamit Hancı’ya göre de mahkemelerde bilirkişilik yapan uzmanlar usta-çırak ilşkisiyle yetişmektedir ve bu konuda standart bir eğitime ihtiyaç bulunmaktadır.

Dünyada yüz yıla yakın bir zamandır ‘Adli Bilimler (Forensic Science)’ adı altında, akademisyenleri, uzmanları, bilimsel çalışmaları,laboratuvarları, olağanüstü teknolojik donatımları, süreli ve süresiz yayınları (Kitap ve Dergiler, yüksek lisans ver doktora), düzenli toplantıları, kongreleri ile bir inter disiplin bilimsel faaliyet sürdürülmektedir. Adli Bilimler; doğal bilimlerin hukuki konulara uygulanması olup, çok çeşitli ve farklı faaliyetleri ve spesifik alanları kapsamaktadır. Pratikte Adli Bilimler, fizik, kimya, biyoloji gibi bilimlerin bütün metot ve prensiplerini kullanarak adalete yardımcı olur. Adli Tıp, Adli Diş Hekimliği, Adli Antropoloji, Adli Toksikoloji, Kriminalistik, Adli Psikiyatri, Şüpheli Belgelerin İncelenmesi, Ateşli silahlar ve atış izlerinin incelenmesi, Parmak izi İncelemeleri, ‘Adli Bilimler’ içerisinde yer alan alt bilim dallarıdır7. Görülüyor ki Adli Tıp ve Belge İnceleme Adli Bilimler Kompleksinin iki ayrı ve farklı uzmanlık ve çalışma alanıdır. Aynı kişi bu iki alanın da uzmanı olabilir fakat birinde uzmanlaşmış olması diğerinin de uzmanı olduğu anlamına gelmez. Yani, Belge İnceleme Uzmanının bir Adli Tıp Uzmanı veya tıp uzmanı sayılması hukukçu, psikolog, mühendis veya öğretmen olma imkan ve ihtimalinden kesinlikle daha fazla değildir. Bu gerçeğe rağmen ülkemizde yukarıda değindiğimiz yanlış kanaat ve uygulama hala sürdürülmektedir.

Türkiye’de, Adli Bilimler alanında eğitim vermek üzere 1983 yılından bu yana İstanbul, Ankara ve İzmir’de, Üniversiteler bünyesinde ‘Enstitüler’ kurulmuştur. Bunlardan bugün sadece İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü varlığını ve çalışmalarını sürdürmektedir. Enstitümüzde ,Emniyet mensupları,subaylar, hukukçular, antropologlar, psikologlar, doktorlar,diş hekimleri, mühendisler, hemşireler gibi değişik branşlardan gelen yüksek eğitim yapmış kişilere Lisansüstü (Yüksek lisans ve Doktora) eğitimi ve diploma verilmekte, hem de projeler bazında bilimsel araştırma ve çalışmalar yapılmaktadır.

Ülkemizde, Belge İnceleme konusunda, Adli Tıp Enstitüsü’nde çeşitli branşlardan gelen lisans üstü öğrencilerine ve stajyerlere verilen sınırlı miktardaki teorik ve pratik ön bilgiler dışında, lisans düzeyinde eğitim veren bir öğretim kurum ya da kuruluşu bulunmamaktadır. Bu kadar hayati bir konuda kişilerin can, mal, özgürlük ve itibarlarının her hangi bir kişinin edinebileceğinden daha fazla bilgi sahibi olmayan kişilere teslim edildiğini, görmekteyiz.. Bu uygulamanın neticesi olarak da aynı konuda ve aynı belgelere ilişkin çelişkili, basmakalıp, sorumsuz özensiz, gerekçesiz ve kaçınılmaz olarak yanıltıcı bilirkişi raporları ve sonuç olarak sakat yargı kararları ile çok sık olarak karşılaşmaktayız. (Aynı dosya içerisinde 3-4 adet birbirinin zıddı bilirkişi raporu, haklı-haksız itirazlar, yıllarca uzayıp giden, arapsaçına dönmüş dosyalar ve çaresizlik içerisinde hala bilirkişiden yardım bekleyen taraflar artık alışılmış bir manzaradır.)

Bu durum karşısında Yargıtay’ın ve Baroların harekete geçerek bilirkişilik konusunda standardizasyon oluşturmaları, -bilirkişilik yapabilecek kişilerin niteliklerinin belirlenmesi, bilirkişi envanterinin saptanması, kariyer ve akseptanslarının ve akreditasyonlarının belirlenerek dosyalanması, deontolojilerinin sağlanması ve izlenmesi, talep ve ihtiyaçlarının gereğince karşılanması, isim ve listelerinin bildirilmesi, rapor suretlerinin arşivlenmesi, itiraz ve yakınmaların çözümü ve bilirkişiliğin kurumsal ve objektif bir bünyeye kavuşturulması bir görev ve zorunluluk haline gelmiştir.

Bugün ileri ülkelerde, belge inceleme alanında resmi ya da özel bilirkişi olarak çalışacak kişilerin denetim ve sertifikasyonu, bu uzmanlık alanının mensuplarının ve otoritelerinin oluşturduğu dernekler ve odalar tarafından yapılmaktadır. Bunların kriterleri, prensipleri (çalışma usulleri, vasıta ve imkanları) belirlenmiş ve tüm Dünya’da standardize edilmiştir.bu surette güven, kalite ve verimlilik sağlanabilmektedir.

Bu organizasyonların en tanınmışları Amerika Birleşik Devletleri’nde Amerikan Belge İnceleme Uzmanları Odası (American Board of Forensic Document Examiners -ABFDE) İngiltere’de, Adli Bilimler Derneği (Forensic Science Society ), ve Avustralya’da, Avustralya Adli Belge İncelemeciler Derneği (Australian Society of Forensic Document Examiners) dır4. Bu dernekler kendi kriterlerini belirlemekte ve üyelerine belirli şartları haiz oldukları takdirde bu konuda çalışabilme yetkisi vermektedir.

Amerikan Belge İnceleme Uzmanları Odası, 1977 yılında Adli belge inceleme ile ilgili ihtiyacı karşılamak ve Adli Bilimlerin gelişimini ilerletmek için kurulmuş olup, bu alanda bir sertifikasyon görevini üstlenmiştir. Bu kuruluş, Amerikan Adli Bilimler Akademisi (The American Academy of Forensic Sciences-AAFS), Amerikan Şüpheli Belge İncelemeciler derneği (The American Society of Questioned Document Examiners-ASQDE) ve Kanada Adli Bilimler Derneği (Canada Society of Forensic Science-CSFS), tarafından desteklenmektedir. Odanın seçilmiş idarecileri ve çalışanları ile bağlı olduğu etik ve mesleki kurallar için bir profesyonel danışma komitesi vardır.

Odanın iki amacı bulunmaktadır. Adli Belge İncelemecilerin taşıması gereken standartları belirlemek ve sürdürmek ve bu nitelikleri haiz kişilere sertifika vermek. Böylece ‘Adli Belge İncelemeci’ olduğunu ileri süren herhangi bir kişinin değil, gerçekten gerekli nitelik ve beceriye sahip olanların bu konuda çalışabilmesini sağlayarak kamu yararını korumak amaçlanmıştır. Buradan diploma alanlar arasında polis, devlet, eyalet, özel ve resmi kuruluşlardan gelen belge incelemeciler de bulunmaktadır. Bu kuruluşun belge inceleme uzmanı sertifikası vermek için aradığı koşullar şunlardır9:

Adayların nitelikleri:

1.            Teorik Eğitim: Bu konuda sertifika almak isteyenlerin kişisel ve mesleki olarak iyi ahlak ve itibar sahibi olmaları gerekmektedir. Müracaatçıların, lise üstü derecesinde bir eğitim görmüş olmaları ve ardından konu ile ilgili bir eğitim kuruluşunda teorik eğitim almaları zorunludur. Bu teorik eğitimin genellikle 1 veya 2 yıl olması şartı aranmaktadır. Bu konuda kabul edilebilir enstitüler, Amerika Birleşik Devletleri Eğitim Bürosu’nca onaylı bölgesel akredite komisyonları tarafından akredite edilmiş olanlar, ya da ADFDE nin tanıdığı diğer enstitülerdir.

2.            Mesleki eğitim: Teorik eğitimden sonra, en az iki yıl, Adli Belge İncelemeciler Odası’nın kabul ettiği bir adli laboratuvarda , tam gün uygulamalı eğitim görmüş olmak gerekmektedir. ‘Tam gün eğitim’ ile kastedilen, Belge inceleme uzmanı adayının, zamanının büyük kısmını, şüpheli belgelerle ilgili çalışmalara ayırmasıdır.

3.            İlaveten, müracaatçıların yine odanın kabul ettiği ve adayın niteliklerini tasdik edebilecek üç adet uzman Adli Belge İncelemeciyi isim ve adreslerini vererek referans göstermiş olması şartı aranmaktadır. Odanın hali hazır başkanı referans olamaz.

4.            Adayın sertifika almak için başvuru tarihinde, Adli Belge İnceleme alanında yoğun olarak çalışıyor olması diğer bir şarttır.

5.            Adayların Adli Belge İncelemedeki mesleki uygulamalarını odaya sunmaları gerekmektedir. Bu çalışmalar:

•             belge incelemenin adli amaçlı kullanımına ve

•             el ve daktilo yazısı incelemelerine, imzaların gerçeklik ya da sahteliğine, belgelerdeki tahrifata, kağıt ve mürekkep incelemelerine, fotokopi yöntemlerine, yazı vasıtalarına, yazı izlerine,ve bir belgenin gerçek ya da taklit olmasıyla ilgili diğer unsurlara ilişkin çalışmalardır.

Sınavlar:

Yukarıdaki nitelikleri haiz olan adaylar, belge incelemede sıklıkla karşılaşılan geniş kapsamlı problemler üzerine sınavdan geçirilirler. Bu sınavlar yazılı, uygulamalı ve sözlü olarak yapılır. Adaylar başvurularının kabulünden itibaren iki yıl içerisinde bu sınava girmek zorundadırlar. Sınavı başaramayan aday bir yıl sonra yeniden müracaat edebilir.

Diğer hususlar:

•             Adli Belge İnceleme Uzmanları Odası vermiş olduğu sertifikayı geri alma hakkını saklı tutar.

•             Sertifikalı uzmanlar aktif olarak ve olaylar üzerinden adli belge inceleme uygulamacısı olarak çalışmalıdırlar.

•             Uzmanlar, sertifikasyondan sonraki 5 yıllık izleme periyodu içerisinde en az 50 eğitim kredisi almak zorundadır. Bu krediler ilgili çeşitli faaliyetlerden kazanılır. Örneğin, ABFDE nin uygun bulduğu adli toplantı ve programlara katılmak veya izlemek ve yine oda tarafından kabul görmüş dergilerde yayın yapmak gibi.

1980 lerde kurulmuş olan, İngiliz Adli Bilimler Derneği de, uzmanlık için benzeri standartları içeren bir program kabul etmiştir. Avustralya’da da akredite olmuş bir belge inceleme uzmanı deneyimli ve kalifiye belge inceleme uzmanlarının denetimi altında yapılan 3-4 yıllık, akademik ve uygulamalı bir eğitim programı ile yetiştirilmektedir. Bu programın içeriğinde:

•             Tavsiye edilen bir yerde resmi eğitim almak,

•             İki yılda tamamlanan bir programla, belge incelemelerinin bütün yönleriyle ilgili literatür çalışması yapmak,

•             Denetim altında çok sayıda şüpheli belge incelemesi yapmak,

•             Belge incelemenin hukuki yönü üzerine çalışmak,

•             Sanal dava çalışmaları yapmak bulunmaktadır.

bu eğitim programın tamamlayan belge incelemeciler mahkemelere tavsiye edilebilmektedir, fakat yine de tam bir uzman olabilmeleri için uzun zaman ve deneyim gerekmektedir.

Bunlara ilaveten, Bir belge incelemecinin çok sayıda şüpheli ve örnek doküman incelemeye elverişli geniş bir laboratuarı olması gereklidir. İyi kalite bir stereo mikroskop belge delillerin incelenmesi için zorunludur. İnfrared ve Ultraviyole ışını altında görüntüleme aygıtları, fotoğraflama için lensler ve kameralar, bilgisayar-scanner (tarayıcı) diğer gerekli aygıtlardır. Güvenlik açısından belgeler, çalışılmadıkları zaman, kasa ya da kilitli bir çelik dolapta saklanmalı ve tercihen, bunların bulunduğu oda kamera ile gözlenmelidir.

Belge inceleme esas ve teknikleri , bilimin bütün dalları gibi sürekli bir değişim içerisindedir. Uygulamacılar yeni ofis teknolojilerinde gelişime ve modern araştırma tekniklerine uyum göstermek zorundadır. Bu nedenle adli belge inceleme uzmanlarının düzenli olarak konferanslara ve bilimsel toplantılara katılması gerekir. Seminerler, work shoplar ve diğer eğitim faaliyetlerinde yer almaları mesleki gelişimleri açısından zorunludur.

SONUÇ :

Yukarıdaki bilgiler doğrultusunda, Dünyada, belge inceleme alanında, uzman bilirkişi olabilme hak ve yetkisinin, pek çok eğitim, deneyim ve sınamadan sonra kazanılabildiği ve kazanılmasından sonra da sürekli denetim altında tutulduğu anlaşılmaktadır. Son derece önemli bir işlev yaparak adaletin gerçekleşmesine yardımcı olan, özellikle belge inceleme alanında bilirkişi seçilenlerin hiçbir kurum ya da kuruluşa ve standardizasyona bağlı olmamaları çok sakıncalıdır.

En basit işlerde dahi mensuplarını hem denetleyen hem de haklarını koruyan ve onları akredite eden dernekler, odalar gibi teşkilatlar vardır. Ülkemizde son yıllarda, meslekleriyle ilgili konularda bilirkişilik yapabilecek mimar ve mühendislerin eğitimine yönelik olarak, Ankara Mimarlar Odası ve TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi tarafından ‘Bilirkişilik Eğitim Programları’ açıldığını ve bilirkişilik kriterlerinin yönetmeliklerle düzenlendiğini görüyoruz. Adalet Bakanlığı, “hakemlik, hakem-bilirkişilik ve bilirkişilik mesleğine mensup olanlar” ile ilgili olarak bir Oda kurulması amacıyla bir kanun tasarısı hazırlamış bulunmaktadır. Tasarı incelendiğinde, kurulması tasarlanan Odanın, Anayasa’nın 135. maddesine göre kurulmak istenen kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşu olduğu anlaşılmaktadır.

Tasarının 3. maddesi, kurulması önerilen odaların amaçlarını ve niteliğini şöyle açıklamaktadır: “Odalar, bu Kanunda yazılı esaslar uyarınca hakemlik, hakem-bilirkişilik ve bilirkişilik mesleğine mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, mesleki faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleriyle ve halkla olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hakim kılmak üzere meslek disiplinini ve ahlakını korumak maksadıyla kurulan tüzelkişiliğe sahip kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır”.

Bakanlığın bu girişimi ülkemizde yaşanılan bilirkişilik sorunu bakımından atılmış bir ön adım olarak sevindiricidir. Ancak, bu yapılanmanın probleme tam bir çözüm getireceği hususunda şüphelerimiz bulunmaktadır. Zira Anayasadaki tanıma göre, odalar konularıyla ilgili eğitimi almış, meslek mensubu profesyonelleri bünyesinde toplayan kuruluşlardır. Mimar ve Mühendisler odalarının yaptığı gibi, daha sonra bu kişilere meslek içi eğitim verilebilecektir. Ancak başlangıçta gereken uzmanlık eğitiminin odalar vasıtasıyla yapılamayacağı açıktır. Nitekim Dünyadaki örneklerinde de gereken teorik ve pratik eğitimi almış ve aranılan diğer niteliklere sahip kişiler odaların çatısı altında toplanmakta ve kendilerine bu mesleği uygulama hak ve yetkisi verilerek denetim altına alınmaktadır. Bu nedenle öncelikle mesleğe kabul için kriterlerin belirlenmesi gerekmektedir.

Ayrıca bugün Türkiye’de, Adli Belge İnceleme Bilirkişiliği’nin bir-iki ay konuya ilgi gösterip, birkaç olay inceledikten sonra uzman olduğunu iddia eden adli tıp uzmanı, güzel sanatlar akademisi mensubu vesair kişiler tarafından bilinip yapılamayacağı, özel bir uzmanlık alanı olduğu ve konunun gerçek uzmanlarının hangi niteliklere sahip olması gerektiği bilincinin hakim savcı ve avukatlar arasında yerleşmesi zorunludur. Bu konuda yargı erkininin önde gelen temsilcileri ve uygulamacıları olan Yargıtay, Barolar Birliği ve Barolarımıza, önemli görevler düşmektedir. Bu görevlerin başında da, Belge İnceleme Bilirkişiliği ya da uzmanlığının Dünya kriterleri doğrultusunda standardizasyon ve akreditasyonunun sağlanması için bir dil ve görüş birliğine varılmasının temini gelmektedir. Bu alanda bilirkişi seçilebilecek kişilerde aranacak asgari nitelikler belirlendikten sonra bu esaslara uyulması mahkemeler ve avukatlar vasıtasıyla kendiliğinden gerçekleşecektir.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------


T.C. YARGITAY 6. HUKUK DAİRESİ

E. 2010/2264 K. 2010/8572 T. 6.7.2010

• TAHLİYE ( Davacı Belediyece Devlet İhale Kanunu Kapsamında Taşınmazın Süreli Olarak Kiraya Verildiği/Davacının Sürenin Bitmesi Nedeniyle Tahliye Talep Ettiği - Mahkemece Davanın Fuzuli İşgale Dayanarak Açılması Gerektiği Belirtilerek Davanın Reddedildiği/Hukuki Nitelemenin Hakime Ait Olacağının Dikkate Alınacağı )

• HUKUKİ NİTELEME ( Davacı Belediyece Devlet İhale Kanunu Kapsamında Taşınmazın Süreli Olarak Kiraya Verildiği/Davacının Sürenin Bitmesi Nedeniyle Tahliye Talep Ettiği - Mahkemece Davanın Fuzuli İşgale Dayanarak Açılması Gerektiği Belirtilerek Davanın Reddedilemeyeceği/Hukuki Nitelemenin Hakimin Görevi Olduğu )

• KİRA SÜRESİNİN BİTİMİ NEDENİYLE TAHLİYE ( Davacı Belediyece Devlet İhale Kanunu Kapsamında Taşınmazın Süreli Olarak Kiraya Verildiği - Mahkemece Davanın Fuzuli İşgale Dayanarak Açılması Gerektiği Belirtilerek Davanın Reddedildiği/Hukuki Nitelemenin Hakime Ait Olacağının Dikkate Alınacağı )

• SÜKUT İLE TECDİT ( Davacı Belediyece Devlet İhale Kanunu Kapsamında Taşınmazın Süreli Olarak Kiraya Verildiği/Sürenin Bitmesi Nedeniyle Tahliye Talep Edildiği - Mahkemece Davanın Sükut İle Tecdit Hükmüne Değil Fuzuli İşgale Dayanarak Açılması Gerektiği Belirtilerek Davanın Reddedilemeyeceği )

• FUZULİ İŞGAL ( Davacı Belediyece Devlet İhale Kanunu Kapsamında Taşınmazın Süreli Olarak Kiraya Verildiği/Sürenin Bitmesi Nedeniyle Tahliye Talep Edildiği - Mahkemece Davanın Sükut İle Tecdit Hükmüne Değil Fuzuli İşgale Dayanarak Açılması Gerektiği Belirtilerek Davanın Reddedilemeyeceği )

2886/m. 75 1086/m.76 818/m. 287

ÖZET : Dava, süre bitimi nedeniyle akdin feshi ve tahliye istemine ilişkindir. On yıl süreli kira sözleşmesi ile kiralananın davacı Büyükşehir Belediyesi Başkanlığınca Devlet İhale Kanunu kapsamında ihale sonucu davalıya kiralandığı hususunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Mahkemece davalının fuzuli şagil durumuna düştüğü, davanın ise fuzuli işgal nedenine dayanılarak açılması gerekirken, olayda uygulama yeri bulunmayan Borçlar Kanunu´nun Sükut ile Tecdit hükmüne dayanılarak açılmasının doğru olmadığı gerekçesiyle istemin reddine karar verilmiştir. Yasa maddelerini bulmak ve uygulamak hakime aittir. Davacı dava dilekçesinde kiralananın kira süresi bitmesi nedeniyle tahliyesini istemektedir. Bu durumda açıklanan nedenlerle mahkemece sözleşme süresi sona eren davalının kiralanandan tahliyesine karar vermek gerekir

DAVA : Mahalli mahkemesinden verilmiş bulunan yukarıda tarih ve numarası yazılı tahliye davasına dair karar davacı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Dava, süre bitimi nedeniyle akdin feshi ve tahliye istemine ilişkindir. Mahkemece istemin reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir. Davacı vekili 05.11.2008 tarihli dilekçesi ile dava konusu yeri 01.09.1998 tarihli ve 10 yıl süreli kira sözleşmesi ile davalı şirkete kiralandığını, sözleşmenin özel şartlar 6.maddesine göre on yıllık kira süresinin sonunda tarafların muvafakati ile kiralayan belediyenin süreyi uzatması halinde kira bedeli ve ödeme şeklinin günün koşullarına göre yeniden belirleneceğini, nitekim davacı belediye tarafından yeni kira bedeli ile dava konusu yerin ödeme şeklinin koşullarının belirlenip taraflara tebliğ edildiği, ancak Ankara 8.İdare Mahkemesi´nin belediyenin buna dair kararını iptal ettiğini, bunun üzerine davalıya üç gün içinde kiralananı boşaltıp teslim etmelerine dair ihtar göndermelerine rağmen kiralananın boşaltılmadığını beyanla davalının B.K.287.maddesi gereğince kiralanandan tahliyesini istemiştir. Davalı ise kiralananın 6570 Sayılı Yasaya tabi olduğu, sözleşmenin kendiliğinden yenilendiğini 6570 Sayılı Yasadaki tahliye nedenlerinden hiçbirinin bulunmadığını belirterek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece kiralananın 2886 Sayılı Yasa kapsamında ihale ile kiralandığı, kira sözleşmesinin bitiminde anılan maddenin 75.maddesi gereğince davalının fuzuli şagil durumuna düştüğü, davanın ise fuzuli işgal nedenine dayanılarak açılması gerekirken, olayda uygulama yeri bulunmayan B.K.287.maddesine dayanılarak açılmasının doğru olmadığı gerekçesiyle istemin reddine karar verilmiştir. Hükme esas alınan ve davaya dayanak yapılan 01.09.1998 başlangıç tarihli ve on yıl süreli kira sözleşmesi ile kiralananın davacı Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanlığın´ca 2886 Sayılı Yasa kapsamında ihale sonucu davalıya kiralandığı hususunda taraflar arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. 13.07.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5393 Sayılı Belediye Yasasının 15. maddesine göre belediye mallarının devlet malı statüsüne alındığı, böylece 2886 Sayılı Yasaya göre kiraya verilen belediye taşınmazları hakkında da anılan yasa hükmünün uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Öte yandan HUMK.nun 76.maddesi uyarınca bir davada olayları ortaya koymak taraflara ait olup, öne sürülen maddi olguların hukuki nitelendirilmesini yapmak ve uygulanacak yasa maddelerini bulmak ve uygulamak hakime aittir. Nitekim davacı dava dilekçesinde kiralananın kira süresi bitmesi nedeniyle tahliyesini istemektedir. Bu durumda açıklanan nedenlerle mahkemece sözleşme süresi sona eren davalının 2886 Sayılı Yasanın 75. maddesi gereğince kiralanandan tahliyesine karar vermek gerekirken, yazılı şekilde istemin reddine karar verilmesi doğru olmadığından hükmün bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz itirazlarının kabulü ile HUMK.nun 428.maddesi uyarınca hükmün BOZULMASINA, istek halinde peşin alınan temyiz harcının temyiz edene iadesine, 06.07.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi. Bu karar, kullanıcılarımızdan Ankara 7. Sulh Hukuk Mahkemesi Hakimi Sayın Şükrü BOZER tarafından gönderilmiştir.

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU

E. 2010/14-154 K. 2010/177 T. 24.3.2010

• İNANÇ İLİŞKİSİNE DAYALI MÜLKİYET AKTARIMI ( Ödeme Tutarının Tahsili İstemi - Anne İle Kızı Arasında Görülmekte Olan Alacak Davasında Tanık Deliline Dayanılabileceği )

• TANIK DELİLİ ( İnanç İlişkisine Dayalı Mülkiyet Aktarımı/Ödeme Tutarının Tahsili İstemi - Anne İle Kızı Arasında Görülmekte Olan Alacak Davasında Tanık Deliline Dayanılabileceği )

• ANNE KIZ ARASINDAKİ DAVA ( Tanık Deliline Dayanılabileceği - İnanç İlişkisine Dayalı Mülkiyet Aktarımı )

1086/m.75,230,287,288,289,290,293

ÖZET : Dava, inanç ilişkisine dayalı mülkiyet aktarımı ve ödeme tutarının tahsili istemidir. Anne ile kızı arasında görülmekte olan alacak davasında tanık deliline dayanılması usul hükümleri yönünden mümkündür. Keza, mülkiyetin nakline ilişkin diğer talep yönünden de, bankaya yapılan ödemenin hangi maksatla gerçekleştirildiği konusunda da tanık dinlenebilecektir. Ayrıca, Usulün 75. maddesine göre davanın her aşamasında yargıç; taraflardan açıklama yapmalarını ve gerekli delilleri ibraz etmelerini isteyebilir.

DAVA : Taraflar arasındaki "İstirdat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Antalya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi´nce davanın reddine karar verilen 25.12.2007 gün ve 2006/434 E. - 2007/400 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 14. Hukuk Dairesi´nin 24.06.2008 gün 2008/3347 E.- 8347 K. sayılı ilamı ile;

( ... Dava, inanç ilişkisine dayalı mülkiyet aktarımı ikinci kademedeki istek ise, dava konusu taşınmazın alımında davalı adına yapılan ödeme tutarı 39.000,00 TL´nin tahsili istemleriyle açılmıştır.

Davalı, davanın reddini savunmuştur.

Hükmü, davacı temyiz etmiştir.

İnanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı işlemin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın inanılan tarafından kullanılma, yönetilme ve inanana iade şartlarını içeren borçlandırıcı bir işlemdir.

05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı´nda belirtildiği gibi; inanç sözleşmesi, inanılana bir hakkın kullanılmasında davranışlarını, inananın tespit ettiği amaca uydurmak borcunu yükler. Diğer bir anlatımla; inanan inanılan namına yapılacak bir işlemden sonra, taşınmazın mülkiyetini ona ( inanana ) geçirme yükümlülüğü altına girmiştir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde bunun dava yoluyla hükmen yerine getirilmesi istenebilir. İnanç sözleşmesi anılan İçtihadı Birleştirme Karan uyarınca ancak yazılı delil ile kısıtlanabilir. Bu yazılı delil, tarafların getirecekleri vebaların imzalarını taşıyan bir belge olmalıdır.

Somut olayda; yanlar arasında inanç ilişkisini kanıtlayan yazılı delil bulunmadığından, davacının teklif ettiği yemin de davalı tarafından eda edildiğinden, mülkiyet aktarımı isteminin reddedilmesinde usul ve yasaya aykırılık yoktur.

1 - Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve tüm dosya içeriğine göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.

2- Davacının ikinci kademedeki yapılan ödemenin sebepsiz zenginleşme hükümlerince istirdatı istemine yönelik temyiz itirazlarına gelince;

Taşınmazın davalıya tapuda satış tarihi 21.11.2005´dir. Davacı bu tarihten önce 18.11.2005 tarihinde T.C. İş Bankası Ş. Şubesi´nden, Nazmi ve Meryem ortak hesabına 39.000,00 TL. havale yapmıştır. Davalıya tapuda satış yapan Selma, davacının havale yaptığı kişilerle aynı soyadı taşımaktadır. Havale tarihi ile taşınmazın satış tarihlerine bakılırsa, yapılan havalenin bir anlamı olması gerekir. Mahkemece, bu saptama üzerinde durulmamış, davacının alacak istemine ilişkin talebi bir gerekçe gösterilmeksizin reddolunmuştur.

Mahkemece yapılması gereken iş; isticvabı suretiyle havalenin nedenini kendisine açıklatmak, gerekirse havale yapılan kişiler de isticvap olunmak, bu kişiler arasında taşınmaz satım ilişkisi bulunup bulunmadığını bu ilişkinin hangi nedenle kurulduğunu, aralarında başka bir ilişki olup olmadığını açığa kavuşturmak, davacının yaptığı havale davalının satın aldığı çekişme konusu bağımsız bölüm için yapılmışsa, bu miktarın davalıdan tahsiline karar vermek olmalıdır.

İkinci kademedeki isteğin, eksik inceleme ve araştırmayla reddi doğru olmadığından karar bozulmalıdır... ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, alacak istemine ilişkindir.

Mahkemenin, davanın reddine dair verdiği karar, davacı vekilinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda yazılı gerekçeyle tapu iptal ve tescil yönüyle temyiz itirazlarının reddine karar verilmiş, alacak istemi bakımından ise hüküm bozulmuştur.

Yerel mahkemece, alacak istemi yönüyle önceki kararda direnilmiştir. Hükmü temyize davacı vekili getirmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki hukuki ilişkinin niteliğine göre, davacı yanın alacak istemi hakkında mahkemece yapılan araştırmanın hüküm vermeye yeterli olup olmaığı noktasında toplanmaktadır.

Yanlar arasındaki hukuki ilişkinin niteliğinin belirlenmesinde yarar vardır.

Davacı ( anne ), kendisine bakması için kızı olan davalıya taşınmaz alımında satım bedelini ödediğini ileri sürdüğüne göre, eldeki dava alacağın tahsili niteliğindedir.

Yeri gelmişken uyuşmazlığın çözümüne esas olmak üzere ispat hukuku yönünden geçerli kurallar, somut olayda bu kuralların hangilerinin geçerli olacağı ve tarafların anne ve kız olmalarının bu kurallara etkisi irdelenmelidir;

1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu´nun 287. maddesi;

"Kanunun muayyen bir delil ile ispatını emreylediği hususlar başka ispat olunamaz. İki tarafça muayyen deliller ile ispatı tahriren kabul edilmiş olan veya muhakeme esnasında olveçhile beyinlerinde karar verildiği ikrar olunan maddeler hakkında başka delil kabul olunmaz" hükmünü amirdir

Aynı Kanunun 288. maddesinde "senetle ispat" ve 289. maddesinde de "senetle ispat gereken hallerde karşı tarafın açık muvaffakatı ile tanık dinlenebileceği" hususları düzenlenmektedir.

Yine aynı Kanunun 290. maddesinde; "Senede bağlı olan her çeşit iddiaya karşı defi olarak ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldıracak veya azaltacak nitelikte bulunan hukuki işlemler... liradan az bir miktara ait olsa bile tanıkla ispat olunmaz" denilmekte;

293. maddesinde de;

"Aşağıdaki hallerde her halde şahit ikame olunabilir;

1-Usul ve füru, birader ve hemşire veya kan koca ve kayınpeder ve valide ile damat ve gelin arasındaki muameleler,

2-Cürümden mütevellit olsun olmasın tazminatı müstelzim fiiller,

3-Yangın veya kazayı bahri veyahut düşman istilası gibi senet alınması gayrimümkün veya fevkalade müşkül hallerde yapılan muameleler,

4-Halin icabına ve iki tarafın vaziyetlerine nazaran senede raptı müteamil olmayan muameleler,

5-Akitlerde hata, hile, gabin, cebir ve ikrah vukuu."

Hükmü yer almaktadır.

Açıklanan bu usul kurallarının somut olay ortaya konularak değerlendirilmesi yararlı olacaktır.

Eldeki davada, davacı anne, kendisine bakması için davalı olan kızı lehine daire alımında üçüncü kişiye para verdiğini ileri sürmüş, ancak bu ilişkiyi herhangi bir yazılı belgeye bağlayamamışlardır. Dolayısıyla hukuki ilişkiyi kanıtlayan, taraflar arasında yazılı bir sözleşme ya da belge bulunmamaktadır.

Taraflar arasındaki hukuki ilişki, değerce senetle ispat sınırında kalmakla birlikte, yakın akrabalık bağının ( anne-kız dolayısıyla usul-füru ilişkisinin ) varlığı nedeniyle yine yukarıya metni aynen alman HUMK´un 293. maddesinin 1. bendi uyarınca tanıkla ispatı olanaklıdır.

Diğer taraftan davanın tarafları dışındaki üçüncü kişiler tanık sıfatıyla dinlenebilirse de, isticvap yoluyla dinlenmelerine usulen olanak bulunmamaktadır. ( HUMK. m. 230 )

Dosya kapsamına göre, satıma konu 1436 ada, 4 nolu parselde kayıtlı taşınmazda 188/2160 pay Nazmi ve Meryem kızı Selma adına kayıtlı iken, 21.11.2005 tarihinde yapılan resmi senetle, taşınmazdaki 3 no´lu bağımsız meskenin davalı Yaşar´a pay sahibi tarafından satışının yapıldığı, satış bedelinin nakden ve peşin olarak ödendiği belirgindir.

Ayrıca, davacı Hatice, İş Bankası Antakya/Ş. Şubesi´ndeki kendi hesabından 18.11.2005 tarihinde 39.000,00 TL. parayı imza karşılığında nakden almış; yine aynı şubeden ev aynı tarihte Nazmi tarafından, 39.000,00 TL. para, Aynı Bankanın Antalya/Merkez Şubesi´nde bulunan

Meryem-Nazmi ortak hesabına herhangi bir açıklama yazılmaksızın havale ettirilmiştir.

Öte yandan yukarıda adı geçen Selma ve Nazmi adındaki kişiler, davacı yanın delil listesinde tanık olarak bildirilen kişiler arasında yer almaktadır.

Şu durumda, taşınmazın satım tarihi ile banka havalesinin yapıldığı tarihlerin birbirlerine yakın olması ve taşınmaz satımında satıcı konumunda bulunan Selma ile banka havalesinde adı geçen Nazmi´nin soyadlarının aynı olması karşısında, havalesi yapılan bu paranın taşınmaz satım bedeli olarak alınıp alınmadığı konusunda ve davanın tarafları arasındaki hukuki ilişki hakkında, bu adı geçen kişilerin, ayrıntılı beyanlarının tanık sıfatıyla tespitine yasal bir engel yoktur.

Ayrıca hakim, HUMK´un 75. maddesi gereği, yeterli açıklıktan yoksun dava konusu ile ilgili taraflardan açıklama isteyebileceği gibi, davanın her aşamasında iki tarafın iddia ve savunmaları kapsamında kendilerini dinleyip, gerekli olan delillerin ibraz ve ikamesini emredebilir.

Yukarıda yapılan açıklamalar karşısında mahkemece yapılacak iş; taraflar arasındaki hukuki ilişkinin bir alacak davası olduğu dikkate alınıp, tarafların sıfatı ( anne-kız dolayısıyla usul-füru ) göz önünde tutularak; HUMK´un 75. maddesi gereğince, yeterli açıklıktan yoksun dava dilekçesindeki alacak istemine ilişkin talep konusu davacı asile açıklatmak, banka havalesinde adları geçen Meryem ve Nazmi ile aralarında ne gibi bir hukuki ilişkinin olduğunu tespit etmek, davacı asilin bankada kendi hesabından çektiği parayı kime, hangi nedenle verdiğini, satıma konu taşınmazla bir ilgisinin bulunup bulunmadığını araştırmak, aynı konularda tarafların tanık listesinde adları geçen kişileri etraflıca dinleyerek, davayı aydınlığa kavuşturmak suretiyle, dosyada bulunan ve toplanacak diğer deliller de bir bütün olarak değerlendirilip, eldeki davaya konu alacak istemi hakkında oluşacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar vermek olmalıdır.

Böylece dosyada maddi ve hukuki olgulara dayanmayan ve yanılgılı değerlendirme ile eksik inceleme ve araştırma sonucu alacak istemine ilişkin mahkemece, davanın reddine karar verilmesi isabetli bulunmamıştır.

Bu nedenle direnme kararı, bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK´un 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 24.03.2010 gününde oybirliği ile karar verildi

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


T.C. YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ

E. 2010/3086 K. 2010/3835 T. 26.4.2010

• TASARRUFUN İPTALİ DAVASI ( Tarifeye Göre Hesaplanacak Vekalet Ücretinin Takip Konusu Alacak Miktarı İle Tasarruf Konusu Malların Tasarruf Tarihindeki Değerlerinden Hangisi Az İse O Değer Üzerinden Hesaplanması Gerektiği )

• VEKALET ÜCRETİ ( Takip Konusu Alacak Miktarı İle Tasarruf Konusu Malların Tasarruf Tarihindeki Değerlerinden Hangisi Az İse O Değer Üzerinden Hesaplanması Gerektiği - Tasarrufun İptali Dava )

• EDİMLER ARASINDA AŞIRI FARK BULUNMASI ( Bağışlama Hükmünde Sayılacağı - Yapılan Tasarruf İptale Tabi Olacağı )

• İYİNİYET ( Edimler Arasında Fahiş Farkın Bulunduğu Hallerde 3. Kişinin İyi Niyet İddiasının Dinlenemeyeceği )

2004/m.277, 278/2 1086/m.432

ÖZET : Tasarrufun iptali davalarında tarifeye göre hesaplanacak vekalet ücretinin, takip konusu alacak miktarı ile tasarruf konusu malların tasarruf tarihindeki değerlerinden hangisi az ise o değer üzerinden hesaplanması gerekir.

Edimler arasında aşırı fark bulunması bağışlama hükmünde sayılır ve yapılan tasarruf iptale tabi olur.

Edimler arasında fahiş farkın bulunduğu hallerde 3. kişinin iyi niyet iddiası dinlenemez.

DAVA : Taraflar arasındaki tasarrufun iptali davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kabulüne dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili, esasa yönelik olarak da davalılar Kahraman vekili ile süresi dışında davalı Mevlüt vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davalı borçlu Recep Nadir aleyhine icra takibi yaptıklarını, borcu karşılayacak malı bulunamadığını bu nedenle borçlunun sahibi olduğu taşınmazını davalı Kahraman´a satışı onun tarafından da davalı Mevlüt´e devredilmesine ilişkin tasarrufların iptaline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalılar Kahraman ile davalı Mevlüt vekili davanın reddini savunmuştur.

Diğer davalı borçlu usulüne uygun davetiye tebliğine rağmen duruşmaya gelmemiş ve davaya cevap vermemiştir.

Mahkemece, bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda, ilk tasarrufta bedeller arasında fahiş fark bulunduğu ve kısa aralıkla yapılan 2. satışın da muvazaalı olduğu gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm, vekalet ücretine yönelik olarak davacı vekili, esasa yönelik olarak da davalılar Kahraman vekili ile Mevlüt vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- 20.10.2009 tarihli gerekçeli karar, temyiz isteyen davalı Mevlüt vekiline 30.12.2009 tarihinde tebliğ edilmiş, temyiz dilekçesi HUMK´nın 432/1. maddesinde öngörülen 15 günlük yasal süre geçirildikten sonra 28.01.2010 tarihinde mahkemeye verilmiştir. Bu nedenle süresinden sonra yapılan temyiz istemleri hakkında mahkemece bir karar verilebileceği gibi, 01.06.1990 gün ve 3/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca Yargıtay´ca da bu yolda karar verilebileceğinden süresinden sonra yapılan temyiz isteminin reddi gerekmiştir.

2- Davacı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde;

Tasarrufun iptali davalarında tarifeye göre hesaplanacak vekalet ücretinin, takip konusu alacak miktarı ile tasarruf konusu malların tasarruf tarihindeki değerlerinden hangisi az ise o değer üzerinden belirlenmesi gerekir.

Dava konusu olayda taşınmazın tasarruf tarihindeki değeri alacak miktarından daha fazladır. Bu durumda vekalet ücretinin takip konusu alacak miktarı üzerinden hesaplanması gerekir. Mahkemece, icra takip miktarı nazara alınarak yapılan hesap sonucu maktu vekalet ücretinin altında kalan miktarın maktu ücreti vekalete iblağ edilmesinde bir yanlışlık bulunmamasına ve fazla alınmış harcın iadesinin her zaman mümkün bulunmasına göre davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi gerekir.

3- Davalı Kahraman vekilinin temyiz itirazlarına gelince,

Dosya içeriğine, bozmaya uygun karar verilmiş olmasına, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına, davalı borçlu ile Kahraman arasındaki tasarrufta edimler arasında aşırı fark bulunmasına, İİY´nin 278/2. maddesinde edimler arasındaki aşırı farkın bağışlama hükmünde sayılıp yapılan tasarrufun iptale tabi olduğunun öngörülmesine, 3. kişi tarafından taşınmazın tasarruf tarihindeki bilirkişilerce belirlenen gerçek değerinin ödendiğinin yasal ve inandırıcı delillerle kanıtlanamamasına, edimler arasında fahiş farkın bulunduğu hallerde 3. kişinin iyi niyet iddiasının dinlenemeyeceğine, ayrıca tanık beyanlarına göre taşınmazın satışından sonra dahi borçlunun taşınmazda oturmaya devam ettiğinin anlaşılmasına ve kararda yazılı diğer gerekçelere göre davalı Kahraman vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan hükmün onanması gerekir.

SONUÇ : Yukarıda ( 1 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı Mevlüt vekilinin temyiz dilekçesinin ( isteminin ) REDDİNE, ( 2 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının REDDİNE, ( 3 ) numaralı bentte yazılı nedenlerle de davalı Kahraman vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun bulunan hükmün ( ONANMASINA ) ve peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalı Mevlüt´e geri verilmesine, 26.04.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

-------------------------------------------------------------------------------------------------

T.C. YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ

E. 2010/3972 K. 2010/4305 T. 6.5.2010

• KESİN SÜRE ( Hukuki Sonuç Doğurabilmesi İçin Yükümlülüklerin ve Masraf Kalemlerinin Açık Şekilde Belirlenmesi Uyulmadığı Takdirde Sonuçlarının Ne Olacağının Bildirilmesi Gereği - Bilirkişi İncelemesi Yaptırılması )

• BİLİRKİŞİ İNCELEMESİ ( Ücretlerin Yatırılması Konusunda Kesin Süre Verilmesi - Masraf Kalemlerinin Açık Şekilde Belirlenmesi Uyulmadığı Takdirde Sonuçlarının Ne Olacağının Bildirilmesi Gereği )

• KESİN SÜREYE UYMAMANIN SONUÇLARI ( Ne Olacağının Bildirilmesi Gereği - Bilirkişi İncelemesi Yaptırılması )

1086/m. 163

ÖZET : Duruşmada, bilirkişi incelemesi yaptırılması için gerekli ücretlerin yatırılması konusunda davacı vekiline kesin süre verilmiş, ancak kesin süreye uymamanın sonuçları açıklanmamıştır. Kesin sürenin hukuki sonuç doğurabilmesi için, taraflara yüklenen yükümlülüklerin, masraf kalemlerinin duraksamaya yer vermeyecek şekilde açık bir şekilde belirlenmesi ve kesin süre verilen tarafa süreye uymadığı takdirde bunun sonuçlarının ne olacağının bildirilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki rücuen tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine dair verilen hükmün süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, müvekkiline trafik sigortalı, davalıya ait 34 ... ... plakalı aracın, dava dışı üçüncü kişiye ait 16 ... ... plakalı araca çarparak hasar verdiğini, hasar tazminatının anılan aracın hak sahibine ödendiğini belirterek, sigortalı aracın kaza sırasında alkollü sürücü Nihat´ın idaresinde olması nedeniyle 1.200,00 TL tazminatın ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, aracı üç yıl önce sattığını belirterek davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece tüm dosya kapsamına göre, verilen kesin süreye rağmen bilirkişi ücret ve masrafının yatırılmaması üzerine iddianın ispatlanmadığı gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekilince temyiz edilmiştir.

Dava, Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası poliçesinden kaynaklanan rücuen tazminat istemine ilişkindir.

HUMK´nın 163. maddesinde, "Kanunun tayin ettiği müddetler katidir. Bu müddetlerde yapılması lazım olan muamele yapılmazsa o hak sakıt olur. Hakim tayin ettiği müddetin kati olduğuna da karar verebilir. Aksi takdirde tayin olunan müddeti geçirmiş olan taraf yenisini isteyebilir. Bu suretle verilecek müddet katidir. Bir daha verilemez" hükmüne yer verilmiştir.

Bu durumda, HUMK´nın 163. maddesi hükmüne göre, kesin sürenin hukuki sonuç doğurabilmesi bakımından, ülke koşulları ve hayatın gerçekleri gözönünde tutularak, taraflara yüklenen yükümlülüklerin birer birer açıklanması, masrafların kalem kalem bildirilmesi ve tarafların yapacağı işlevlerin duraksamaya yer vermeyecek biçimde açık ve kesin olarak belirlenmesi, kesin süre verilen tarafa, süreye uymadığı takdirde davasının bu nedenle reddedileceği konusunda uyarılması gerekir. Yargıtay´ın uygulaması da bu yöndedir. ( HGK 25.06.1975-1-1560/837, HGK 18.02.1983-1-1284/141, HGK 24.06.1992-14-296/395, HGK 10.10.2001-14-940/709 )

Somut olayda, 31.05.2005 günlü duruşmada, bilirkişi incelemesi yaptırılması için gerekli ücretlerin yatırılması konusunda davacı vekiline kesin süre verilmiş, ancak kesin süreye uymamanın sonuçları açıklanmamıştır. Bu durumda verilen kesin sürenin HUMK´nın 163. maddesine uygun olmadığı gözetilmeden yazılı biçimde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün ( BOZULMASINA ), peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, 06.05.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 -------------------------------------------------------------------------------------------------

YARGITAY

YEDİNCİ HUKUK DAİRESİ

E. 2011/2473

K. 2012/856

T. 16.02.2012

 

  • Olumsuz Dava Koşulu
  • Kesin Hüküm

 

ÖZET : Kural olarak kesin hüküm, kamu düzenine ilişkin, istek olmasa bile yargılamanın her aşamasında mahkemece re’sen gözetilmesi gerekli olumsuz dava koşullarındandır. Öte yandan aynı taşınmaz ya da taşınmazlarla ilgili olarak kesin hükmün varlığı halinde sonraki günlü uyuşmazlıkların önceki günlü kesin hükme göre çözümlenmesi zorunludur. Bu hukuksal olgu sağlıklı sonuca varmanın temel koşullarındandır.

(3402 s Kadastro K. m. 25,27)

(1086 s. HUMK m. 237) (mülga)
----------------------------------------------------------------------

Veznenin Kapalı Olması Durumunda Yatırılamayan Harç

ÖZET: Harca tabi davalarda dava harcın yatırıldığı tarihte açılmış sayılır ise de somut olayda, harcın yasal süreden sonra yatırılması, borçlular vekilinin yasal sürede harç yatırmak istemesine rağmen, mesai saati dolmadan harç veznesinin kapanmış olmasından kaynaklanmakta olup, itiraz tarihinin 25.02.2008 olarak kabulü gerekir. Bu durumda itiraz, yasal 5 günlük sürededir.  Mahkemece itirazın esası incelenip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekir.

YARGITAY

12. Hukuk Dairesi

E: 2008/16010 K: 2008/19135 T: 04.11.2008

Dava ve Karar: Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlular vekili tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü:

İİK’in 168/5. maddesi hükmü gereği borçlunun borcu olmadığını veya borcun itfa edildiğini, mehil verildiğini, alacağın zamanaşımına uğradığını, yetki itirazını sebepleri ile birlikte 5 gün içinde İcra Mahkemesine bildirmesi gerekir.

Alacaklı vekili tarafından bonoya dayalı olarak kambiyo senetlerine mahsus yol ile takibe başlandığı, örnek 10 nolu ödeme emrinin 19.02.2008 tarihinde borçlulara tebliğ edildiği, adı geçenler vekilinin ise İİK’nın 168/5. maddesinde öngörülen yasal 5 günlük sürede 25.02.2008 tarihinde başvurarak borca itirazını bildirdiği, ancak harç veznesinin kapalı olması nedeni ile harcın alınamadığı, harcın 26.02.2008 tarihinde yatırıldığı, İstanbul İcra Tevzi Bürosu Yazı işleri Müdürlüğünce düzenlenen 25.02.2008 tarihli tutanaktan anlaşılmaktadır.

Her ne kadar, 6.2.1984 tarih ve 7/3 Sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına göre harca tabi davalarda, dava, harcın yatırıldığı tarihte açılmış sayılır ise de somut olayda, harcın yasal süreden sonra yatırılması, borçlular vekilinin yasal sürede harç yatırmak istemesine rağmen, mesai saati dolmadan harç veznesinin kapanmış olmasından kaynaklanmakta olup, itiraz tarihinin 25.02.2008 olarak kabulü gerekir. Bu durumda itiraz, İİK’in 168/3.maddesinde yer alan yasal 5 günlük sürededir. O halde Mahkemece itirazın esası incelenip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, istemin süreden reddi isabetsizdir.

Sonuç: Borçlular vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366. ve HUMK. 428. maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 04.11.2008 gününde oybirliği ile karar verildi.

 
                                  Sayaç
Bugün Tekil: 195 Bugün Çoğul: 0 Dün Tekil: 378 Toplam Tekil: 219370 Toplam Çoğul: 30
        Dataişlem