TÜRKİYE'NİN EN İYİ- EN KALİTELİ HUKUK/AVUKATLIK BÜROSU OLABİLMENİN İLK ŞARTI, HUKUKA İLGİ DUYAN HERKESİN ARADIĞI BİLGİYE KOLAY VE ÜCRETSİZ ULAŞMASINI SAĞLAMAKTIR.. SİTEMİZDE YER ALAN BİLGİLERİ İNCELERKEN ARADIĞINIZ SORULARIN CEVABINI BÜYÜK ÖLÇÜDE BULABİLECEKSİNİZ..SİTEDEKİ TÜM MAKALELER KONUNUN UZMANI TÜRKİYE'NİN EN İYİ AVUKATLARI- HUKUK MÜŞAVİRLERİ- ÜNİVERSİTE ÖĞRETİM ÜYELERİNCE HAZIRLANMIŞTIR...

,
 
Menu
Anasayfa Hakkımızda Kadromuz Çalışma Alanlarımız Linkler Önemli Bilgiler İletişim
YARGITAY KARARLARI 4 (İRTİFAK HAKKI SÖZLEŞMESİ -RESMİ ŞEKİLDE YAPILAN İRTİFAK HAKKI SÖZLEŞMESİ - TESCİL -TAŞINMAZ SATIŞ VAADİ SÖZLEŞMESİ-RESMİ SENET - SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME-HARİCİ TAŞINMAZ SATIŞITEMLİKEN TESCİL) / 04-07-2012

İRTİFAK HAKKI SÖZLEŞMESİ -RESMİ ŞEKİLDE YAPILAN İRTİFAK HAKKI SÖZLEŞMESİ - TESCİL 

YARGITAY 14. HUKUK DAİRESİ  E. 2007/12924 K. 2007/14519 T. 19.11.2007
4721/m.779,780,781
ÖZET : Dava, irtifak hakkına dayalı yersiz elatmanın önlenmesi istemine ilişkindir. İnşaat yapmama veya manzara kapatmama gibi olumsuz irtifak hakları kurulabilir. Ancak, resmi şekilde yapılan irtifak hakkı sözleşmesine dayanarak yükümlü taşınmaz malikinden borcunu yerine getirmesini isteyebilmek için, irtifak hakkının tescili zorunludur. 
DAVA : Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 21.06.2006 gününde verilen dilekçe ile irtifak hakkına dayalı müdahalenin men´i ve kal istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın reddine dair verilen 17.04.2007 günlü hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü: 
KARAR : Dava, irtifak hakkına dayalı yersiz elatmanın önlenmesi istemine ilişkindir. 
Mahkemece dava reddedilmiştir. 
Hükmü davacı temyiz etmiştir. 
Bir tanımlama yapmak gerekirse irtifak hakları, sahibi olan kişiye konusunu teşkil eden eşyayı doğrudan doğruya kullanma veya ondan yararlanma yetkileri tanıyan veya malike bir çekinme borcu yükleyen sınırlı bir hakimiyet hakkıdır. İrtifak hakları ya bir taşınmaz lehine ya da belirli bir kişi yararına kurulabilir. Oturma, kaynak, geçit irtifakı gibi bazı irtifak hakları sahibine eşyadan tam bir yararlanma hakkı sağlar. Bazı irtifak hakları ise hak sahibine eşyayı kullanma yetkisi verir. Buna karşılık bazı irtifak hakkı türünde hak sahibi olan kişinin eşyadan doğrudan yararlanma yetkisi yoktur. Eşyanın maliki olan kişi mülkiyet hakkının kendisine sağladığı yetkileri kullanmaktan kaçınmak zorundadır. Örneğin, bir inşaat yapmama yasağı getiren irtifak hakkı, manzara kapatmama yükü yükleyen irtifak hakları böyledir. Bunlara doktrinde olumsuz irtifak hakları adı verilmektedir. 
Bu kısa açıklamalardan sonra somut olaya gelince; 
Gerçekten davacı ile davalının satıcısı olan Kıyas arasında düzenlenen 02.12.1994 tarihli resmi senette alıcı olan kişiye satın aldığı taşınmaz üzerine "...kat ilave etmemek ve yükseltmemek kaydı ile..." yapılan satıştaki irade az önce örneği verilen olumsuz irtifak hakları arasındadır. Kısaca ve başka bir ifade ile söylemek gerekirse, davacı ile davalının babası ve bayii olan Kıyas arasında düzenlenen resmi senetle olumsuz irtifak hakkı tesis edilmiş, 454 ada 21 parsel sayılı taşınmaz malikinin eşyadan yararlanma yetkisi kısıtlanmıştır. Kural olarak da eşya malikinin mülkiyet hakkının kendisine sağladığı yetkileri resmi senette düzenlenen sözleşme hükümleri doğrultusunda kullanması gerekir. Ne var ki; 
İrtifak hakkı sözleşmesi resmi şekilde yapılmış olmakla birlikte, yükümlü taşınmaz malikinden borcun yerine getirilmesini isteyebilmek için, irtifak hakkının kütük sayfasında ayrılan özel sütuna tescili zorunludur. Çünkü tapu kütüğüne tescil, irtifak hakkı kurulmasının ikinci aşamasıdır. Tescil sağlanıp irtifak hakkı herkese karşı ileri sürülebilir hale gelmeden bu hakka dayanarak taşınmaz malikinin mülkiyet hakkını kullanırken hakkın sınırlandırılması istenemez. 
Mahkemece bütün bu yönler gözetilmek suretiyle davanın reddedilmiş olmasında yasaya aykırılık yoktur. 
SONUÇ
 : Yapılan yargılamaya, dosyada toplanan delillere ve tüm dosya içeriğine göre davacının bütün temyiz itirazlarının reddi ile usul ve yasaya uygun olan hükmün ( ONANMASINA ), 19.11.2007 tarihinde oybirliği ile karar verildi. 



TAŞINMAZ SATIŞ VAADİ SÖZLEŞMESİ
 - TAPU İPTALİ VE TESCİL - SATIŞ VAADİ SÖZLEŞMESİNİN HERHANGİ BİR NEDENLE İFA EDİLEMEMESİ 

YARGITAY 14. HUKUK DAİRESİ   E. 2007/12891 K. 2007/14441 T. 19.11.2007
818/m.22, 96
3194/m.26, 32
4721/m.1009
ÖZET : Dava, taşınmaz satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil, ıslah talebindeki ikinci kademedeki istek ise, tazminat istemine ilişkindir. Taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin herhangi bir nedenle ifa edilememesi halinde, vaad alacaklısı alacağını tamamen veya kısmen elde edemez ise, borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe alacaklı zararından sorumludur. 
DAVA : Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 18.04.2003 gününde verilen dilekçe ile tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tazminat istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın reddine dair verilen 12.09.2006 günlü hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü: 
KARAR : Dava, taşınmaz satış vaadi sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil, 04.11.2004 günlü ıslah talebindeki ikinci kademedeki istek ise, tazminat istemine ilişkindir. 
Mahkemece mülkiyet aktarımı istemi reddedilmiş, ikinci kademedeki tazminat istemi hakkında olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurulmamıştır. 
Hükmü davacı temyiz etmiştir. 
Kaynağını Borçlar Kanunu´nun 22. maddesinden alan taşınmaz satış vaadi sözleşmeleri iki tarafa borç yükleyen ve kişisel hak sağlayan sözleşme türündendir. Sözleşme ile mülkiyet devir borcu yüklenen satıcı edimini yerine getirmezse, vaad alacaklısı Türk Medeni Kanunu´nun 716. maddesi uyarınca açacağı tapu iptali ve tescil davasında borcun hükmen yerine getirilmesini isteyebilir. Diğer yandan; mülkiyet aktarımı istemiyle birlikte kademeli taleple tazminat isteğinin öne sürülme olanağı da vardır. 
Somut olayda; biçimine uygun düzenlenen 27.03.2001 günlü sözleşmeyle satışı vaad edilen bağımsız bölüm sadece 2 parsel üzerine yapılan yapıda değil, yapının taşkın yapılması sonucu 3 parsel üzerinde de bulunduğu, yetkili mercii olan belediyenin 04.06.2004 günlü yanıtında binanın inşaat ruhsatı ve projesinin olmadığını, kaçak yapı niteliği taşıdığını bildirildiği görülmektedir. 3194 sayılı İmar Kanunu´nun 21. maddesi hükmünce Yasa´nın 26. maddesinde sayılan istisnalar dışında her türlü inşaat için yetkili merciden yapı ruhsatı alınması, inşaatın tasdikli projesine uyularak yürütülüp tamamlanması gerekir. 32. maddeye göre ruhsat alınmadan başlamış inşaat veya alınmış olsa da ruhsat ve eki projelere aykırı olarak meydana getirilen yapı uygulamadaki deyimiyle "kaçak inşaat"dır. Bu tür yapıların yıkımı ve ilgilileri hakkında 42. maddeye göre cezai yaptırım uygulanması gerekir. Yıkımı gereken bu tür yerlerin ekonomik değer olarak düşünülme olanağı bulunmadığından, kaçak yapıdan bağımsız bölüm tescili istenemez. Dayanılan 27.03.2001 günlü taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin konusu 2 parseldeki bir kısım arsa payının devri değil, bağımsız bölüm satışına ilişkin bulunduğundan, mahkemenin mülkiyet aktarımına yönelik davacı istemini reddetmesinde yasaya aykırılık yoktur. Ancak; 
İfa borcu, sona erdiren nedenlerdendir. "İfa", borç ilişkisinde borçlunun yüklendiği "edim"i, kaynağındaki ve kanundaki esaslara uygun surette yerine getirmesidir. İfanın konusu borç ilişkisinin konusundan, yani edimden başka bir şey değildir. Kural olarak alacaklı kendisine verilmesi ( veya yapılması ) gereken şeyden başka bir şey isteyemez, verilmek istenen başka şeyi de kabule zorlanamaz. Borcun ifa imkanı olduğu sürece borçlu borcunu yerine getirmekten kaçınıyorsa alacaklı onu ifaya zorlayabilir. 
Borcun ifa edilmemesi ise, borçlunun sözleşmenin kendisine yüklediği ifa yüküne karşı bir davranış içinde olmasını ifade eder. Bu durumda borçlu ya borcu ifa imkanını kendi kusuru sonucu kaybetmiştir, ya borcu ifa imkanına sahip olduğu halde haklı bir sebep bulunmaksızın, ifadan tüm olarak kaçınmaktadır veya ifa etmiştir ama bu ifası noksandır, ayıplıdır ya da borçlu ifada kusurlu olarak gecikmiştir. Kural olarak borcun ifa edilmemesi borçlunun sorumluluğu sonucunu meydana getirir ve borcun ifa edilmemesinde borçlu "kusurlu" kabul edilir. Borçlar Kanunu´nun 96-100. maddeleri muaccel borcun ifa edilmemesi sonuçlarını düzenlemiştir. 
Taşınmaz satış vaadi sözleşmesinin herhangi bir nedenle ifa edilmemesi sonucu, vaad alacaklısı, alacağını kısmen veya tamamen elde edemez. Dolaysıyla ademi ifa nedeniyle zarara uğrar. BK m. 96´nın "Alacaklı hakkını kısmen veya tamamen istifa edemediği takdirde borçlu kendisine hiçbir kusur isnat edilemeyeceğini ispat etmedikçe bundan mütevellit zararı tazmine mecburdur" hükmü uyarınca da alacaklı zararın tazmini gerekir. Borçlu bu sorumluluktan ancak kendisine bir kusur isnat edilemeyeceğini kanıtlarsa kurtulabilir. Bu tazminatın nedeni borçlunun taahhüdünü ihlal etmesidir. Borçlunun taahhüdü genellikle bir akde dayanır. Onun için buna ( akdi tazminat ), borçlunun sorumluluğuna da ( akdi sorumluluk ) denilmektedir. 
Akdi sorumluluğun söz konusu olabilmesi için şu temel şartların olayda varlığı aranmalıdır: 
-Geçerli bir borç ilişkisinin varlığı; 
-Bu borcun ya hiç ifa edilmemiş, ya da kısmen ifa edilmiş bulunması; 
-Borçlunun ademi ifasından alacaklının bir zarar görmesi; 
-Zarar ile borcun ifa edilmemesi arasında bir illiyet bağı bulunması; 
-Borçlunun ifa etmemede kusurlu olması; 
Mahkemece ortaya konan tüm bu hukuki açıklamalar karşısında davacının 04.11.2004 tarihinde davasını ıslah ederek ikinci kademede tazminat isteminde de bulunduğu gözetilmek suretiyle bu isteminin incelenip değerlendirilmesi yerine, değinilen konuda hükme varılmaması doğru olmadığından, karar bozulmalıdır. 
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan hükmün ( BOZULMASINA ), peşin harcın istek halinde yatırana iadesine, 19.11.2007 gününde oybirliği ile karar verildi. 




TAŞINMAZ SATIŞI 
- RESMİ SENET - SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME - FAİZ - ECRİMİSİL 

YARGITAY 13. HUKUK  E. 2010/4380 K. 2010/11692 T. 20.9.2010
818/m.213
4721/m.634
ÖZET : Taşınmaz satışına ilişkin harici satış, resmi şekilde yapılmadığından geçersizdir. Taraflar aldıklarını sebepsiz iktisap hükümlerine göre iade ile yükümlüdürler. Geçersiz taşınmaz satışında verilen satış bedeline alıcı faiz, taşınmazın kullanılmasından dolayı satıcı da ecrimisil veya kira bedeli isteyemez. 
DAVA : Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne kısmen reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: 
KARAR : Davacı, davalının babasının adına kayıtlı olup harici taksim ile davalıya isabet eden tapulu taşınmazı 15.09.2003 tarihli harici satım sözleşmesi ile 10.000,00 TL´ye satın alıp zilyetliğinin tarafına verildiğini, tapusunun tarafına devir edilmediğini ileri sürerek, ödediği bedelin denkleştirici adalet ve rayiç bedeline göre tespiti ile şimdilik 40.000,00 TL´nin tahsiline karar verilmesini istemiş, ıslah dilekçesi ile talebini 43.218,00 TL´ye çıkartmıştır. 
Davalı, diğer mirasçılarla anlaşıp yargı kararı ile taksime gidilmesi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, davacının satım tarihinde ödediği bedelin denkleştirici adalet ilkesi gereğince belirlenen bedelinden hakkaniyet ilkesi gereğince belirlenen ecrimisil bedeli düşülmek kaydıyla belirlenen 15.609,00 TL´nin tahsiline karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. 
1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalıların sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. 
2-Taraflar arasında düzenlenen 15.09.2003 tarihli taşınmaz satışına ilişkin harici satış, MK´nın 634., BK´nın 213. ve Tapu Kanunu´nun 26. maddesi uyarınca resmi şekilde yapılmadığından geçersizdir. Her geçersiz satışta olduğu gibi taraflar aldıklarını sebepsiz iktisap hükümleri dairesinde iade ile yükümlüdürler. 10.07.1940 tarih ve 2/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına göre, geçersiz taşınmaz satışında verilen satış bedeline alıcı faiz, taşınmazın kullanılmasından dolayı da satıcı ecrimisil veya kira bedeli isteyemez. Mahkemece, bağlayıcı nitelik taşıyan Tevhidi İçtihat Kararına rağmen, satış bedelinin denkleştirici adalet ilkesine göre ulaştığı değerden davacının elde ettiği ürün gelirinin indirilmesi suretiyle hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma gerektirir. 
3-Davacının faiz talebinin bulunduğu anlaşılmakla, taşınmazın davalıya iadesi tarihinden itibaren faize hükmedilmesi gerekirken aksi düşüncelerle yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma gerektirir. 
SONUÇ : Yukarıda bir nolu bentte açıklanan nedenlerle davacının sair temyiz itirazlarının reddine, iki ve üç nolu bentte açıklanan nedenlerle temyiz edilen kararın davacı yararına ( BOZULMASINA ), peşin alınan temyiz harcının istek halinde iadesine, 20.09.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi. 



HARİCİ TAŞINMAZ SATIŞI
 - SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME - ECRİMİSİL VEYA KİRA BEDELİ 

YARGITAY 13. HUKUK DAİRESİ  E. 2009/13556 K. 2010/7587 T. 3.6.2010
818/m.213
4721/m.634
2644/m.26
ÖZET : Taşınmaz satışına ilişkin harici satış sözleşmesi resmi şekilde yapılmadığından geçersizdir. Taraflar aldıklarını sebepsiz iktisap hükümlerine göre iade ile yükümlüdürler. Geçersiz taşınmaz satışında verilen satış bedeline alıcı faiz isteyemeyeceği gibi, satıcı da taşınmazın kullanılmasından dolayı ecrimisil veya kira bedeli isteyemez. 
DAVA : Taraflar arasındaki sözleşmenin feshi, alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacılar avukatınca duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine, temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: 
KARAR : Davacı, davalıdan harici sözleşme ile iki adet daire satın aldığını ve satış bedellerini ödediğini, davalının kat irtifakı kurulduğunda bağımsız bölüm olarak tapuların verileceği taahhüdünde bulunmasına rağmen halen tapuların verilmediğini ileri sürerek, sözleşmenin feshine ve dairelerin rayiç bedellerinin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. 
Davalı, davacının satış bedelinin bir kısmını ödemediğini, diğer hissedarların hisselerini satın almadığını, daireleri teslim aldığı tarihten itibaren kiraya vererek senelerden beri kira geliri elde ettiğini, sözleşmenin resmi yapılmadığından geçersiz olduğunu, rayiç bedel ya da faiz istenemeyeceğini, boş kağıt imzalayarak davacıya verdiğini, satış sözleşmesinin sonradan davacı tarafından doldurulduğunu, tahsil edilen kira bedelleri için BK´nın 118. maddesi gereğince takas talebinde bulunduğunu, savunarak davanın reddini dilemiştir. 
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı mirasçıları tarafından temyiz edilmiştir. 
Taraflar arasında düzenlenen 30.12.1992 tarihli taşınmaz satışına ilişkin harici satış, MK´nın 634., BK´nın 213. ve Tapu Kanunu´nun 26. maddesi uyarınca resmi şekilde yapılmadığından geçersizdir. Her geçersiz satışta olduğu gibi taraflar aldıklarını sebepsiz iktisap hükümleri dairesinde iade ile yükümlüdürler. 10.07.1940 tarih ve 2/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına göre, geçersiz taşınmaz satışında verilen satış bedeline alıcı faiz, taşınmazın kullanılmasından dolayı da satıcı ecrimisil veya kira bedeli isteyemez. Mahkemece, bağlayıcı nitelik taşıyan Tevhidi İçtihat Kararına rağmen, satış bedelinin denkleştirici adalet ilkesine göre ulaştığı değerden davacının elde ettiği kira gelirinin indirilmesi suretiyle her iki konuttan elde edilen kira gelirinin talep edilebilecek alacak miktarından çok fazla olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir. 
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle temyiz olunan kararın davacı mirasçıları yararına ( BOZULMASINA ), peşin alınan temyiz harcının istek halinde iadesine, 03.06.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi. 


TAŞIYICININ SORUMLULUĞU  - HASARDAN TAŞIYICININ SORUMLU TUTULAMAMASI - CMR KONVANSİYONU 

YARGITAY 11. HUKUK DAİRESİ E. 2008/8035 K. 2009/12507 T. 7.12.2009
CMR Konvansiyonu/m. 17/2
ÖZET : Önleyemeyeceği bir sebepten ileri gelmesi halinde taşıyıcı hasardan sorumlu tutulamaz. Trafik kazasının kendi şeridinde ilerleyen araca başka bir aracın dorsesinin savrularak çarpması sonucu meydana geldiği ve davalı sürücüsünün hiçbir kusurunun bulunmadığı anlaşıldığına göre, hasardan davalı taşıyıcı sorumlu tutulamaz. 
DAVA : Taraflar arasında görülen davada ( Kadıköy Üçüncü Asliye Ticaret Mahkemesi )´nce verilen 27.03.2008 tarih ve 2007/305-2008/174 sayılı kararın Yargıtay´ca incelenmesi davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü: 
KARAR : Davacı vekili, müvekkili şirkete taşıma rizikolarına karşı sigortalı bulunan çamaşır makinaları için yedek parça emtiasının, davalı tarafından gerçekleştirilen Türkiye-İtalya taşıması sırasında uğradığı hasar bedelinin sigorta ettirene ödendiğini ileri sürerek, ( 22.547 ) YTL´nin temerrüt faiziyle birlikte davalıdan rücuen tahsilini talep ve dava etmiştir. 
Davalı vekili, davanın reddini savunmuştur. 
E... Sigorta A.Ş. vekili, davalı yanında davaya fer´i müdahale talebinde bulunmuştur. 
Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, CMR Konvansiyonu´nun 17/2. maddesi uyarınca hasarın taşıyıcının önlenmesine ( sonuçlarından kaçınmasına ) olanak bulunmayan bir sebepten ileri gelmesi halinde, taşıyıcının hasardan sorumlu tutulamayacağı, dava konusu trafik kazasının davalıya ait aracın kendi şeridinde ilerlerken başka bir aracın dorsesinin savrularak çarpması sonucunda meydana geldiği ve davalı sürücüsünün hiçbir kusurunun bulunmadığı, bu durumda meydana gelen hasardan davalı taşıyıcının anılan hüküm uyarınca sorumlu tutulamayacağı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. 
Kararı, davacı vekili temyiz etmiştir. 
Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davacı vekilinin tüm temyiz itirazları yerinde değildir. 
SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, davacı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ( ONANMASINA ), 07.12.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


DOĞUMA DAYALI BORÇLANMA - ZORUNLU SİGORTALILIK TESCİLİ 

YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ E. 2010/14527 K. 2010/12003 T. 21.9.2010
5510/m.41/1
ÖZET : Dava, davacının iki çocuğundan dolayı, 5510 sayılı Kanun´un 41/1-a maddesi gereğince, doğuma dayalı borçlanma yapabilmesi istemine ilişkindir. Doğuma dayalı borçlanma hakkından yararlanabilmek için geçmişte hizmet akdine dayalı olarak zorunlu sigortalılık tescilinin yapılmış olması yeterli kabul edilmelidir. 
DAVA : Dava, davacının iki çocuğundan dolayı, 5510 sayılı Kanun´un 41/1-a maddesi gereğince, doğuma dayalı borçlanma yapabilmesi istemine ilişkindir. 
Mahkemece, ilamında belirtildiği şekilde davanın reddine karar verilmiştir. 
Hükmün davacı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve tetkik hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi: 
KARAR : 5510 sayılı Kanun´un, "Sigortalıların borçlanabileceği süreler" başlıklı, 41/1-a maddesinde; 
"Bu Kanuna göre sigortalı sayılanların; Kanunları gereği verilen ücretsiz doğum ya da analık izni süreleri ile 4. maddenin birinci fıkrasının ( a ) bendi kapsamındaki sigortalı kadının, iki defaya mahsus olmak üzere doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmaması ve çocuğunun yaşaması şartıyla talepte bulunulan süreleri,... kendilerinin veya hak sahiplerinin yazılı talepte bulunmaları ve talep tarihinde 82. maddeye göre belirlenen prime esas günlük kazanç alt ve üst sınırları arasında olmak üzere, kendilerince belirlenecek günlük kazancın %32´si üzerinden hesaplanacak primlerini borcun tebliği tarihinden itibaren bir ay içinde ödemeleri şartı ile borçlandırılarak, borçlandırılan süreleri sigortalılıklarına sayılır..." hükmü düzenlenmiştir. 
Kural olarak her kanun, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren derhal hukuksal sonuçlarını doğurmaya başlar ve bu tarihten sonra meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanır. Bu kuralın doğal sonucu da, kanunların geriye yürümemeleridir. Ancak sosyal güvenlik hukukunun özel ve kamusal niteliği itibarıyla ve 5510 sayılı Kanun´da, anılan hükümle getirilen, sigortalıların lehine olan bu borçlanma hakkının, Kanunun yürürlüğünden önceki doğum olaylarına uygulanmasını engelleyen bir düzenlemenin olmaması da gözetildiğinde, 5510 sayılı Kanun´dan önce meydana gelmiş doğum olaylarına da uygulanabileceğini kabul etmek gereklidir. Zira maddi hukukun her zaman, hayatın değişen sosyal akışı içinde gelişen tüm olayları ve ayrıntıları kurallaştırma gücüne sahip olmadığını da dikkate alıp, çıkarlar dengesi ve adalet duygularını gözeterek toplumun gereksinmelerini karşılamakla yükümlü bulunan yargı organları, sigortalıların lehine hükümler içeren düzenlemelerin yürürlüğe girdiği durumlarda, kanun koyucunun amacını da gözönünde bulundurarak, söze oranla öze üstünlük tanıyan bir yorumla sonuca varmalıdır. 
Doğuma dayalı borçlanma hakkından yararlanabilmek için doğum sırasında aktif sigortalı olma şartının aranıp aranmayacağı hususunda ise, geçmişte hizmet akdine dayalı olarak zorunlu sigortalılık tescilinin yapılmış olması, bu haktan yararlanabilmesi için yeterli sayılmalıdır. Kadının fiziksel yapısı, doğurganlık işlevi, aile yükümlülükleri ile çalışma yaşamındaki konumu yanında, doğum borçlanmasıyla amaçlanan sonucun tam olarak elde edilebilmesi için, bu tip borçlanmalarda aranan doğum öncesi sigortalılık, herhangi bir süre sınırına tabi tutulmamalıdır. 
Doğuma dayalı borçlanma talep tarihinde sigortalı olmanın gerekip gerekmeyeceği noktasında ise, kanun koyucunun bahis konusu düzenlemede, doğuma dayalı borçlanma hakkını verdiği kişinin borçlanma talep tarihinde sigortalı olmasını gerekli gören bir ifadeye yer vermediği ve bu düzenlemeye göre sigortalı olanların yanında, hak sahiplerinin de, yazılı talepte bulunmaları halinde borçlanabilecekleri dikkate alındığında, böyle bir şartın varolmadığı belirgindir. 
Ancak, 5510 sayılı Kanun´un 41/1-a düzenlemesinde, "a" bendinin ilk kısmında yer verilen borçlanma imkanı, çalışırken ücretsiz doğum ya da analık izni kullanılan sürelere ilişkindir ki bu doğal olarak daha önce sigortalı olmayı gerektirir. Aynı bendin ikinci kısmındaki borçlanma imkanı ise doğrudan ve sadece 41/1-a kapsamındaki sigortalı kadına tanınmış ve borçlanacağı süre ( doğum tarihinden sonra iki yıllık süreyi geçmemek kaydıyla hizmet akdine istinaden işyerinde çalışmayacağı süre ) olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla bu imkandan yararlanabilmek için de, geçmişte hizmet akdine dayalı olarak zorunlu sigortalılık tescilinin yapılmış olması, gerekli sayılmalıdır. 
Somut olayda, ilk kez 506 sayılı Kanun kapsamında 01.03.1990 tarihinde zorunlu sigortalı olduğu anlaşılan davacının, 22.11.1975 ve 14.05.1979 tarihlerinde gerçekleştirdiği doğumlar sebebiyle doğum borçlanması yapamayacağı belirgindir. 

SONUÇ : Dosyadaki yazılara, hükmün Dairemizce de benimsenmiş bulunan yasal ve hukuksal gerekçeleriyle dayanağı maddi delillere ve özellikle bu delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, yerinde bulunmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün ( ONANMASINA ), 21.09.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.


İMAR UYGULAMASI - BEDELE DÖNÜŞTÜRÜLEN PAY 

YARGITAY 5. HUKUK DAİRESİE. 2010/11031 K. 2010/15798 T. 27.9.2010
3194/m. 13, 18
ÖZET : Dava, imar uygulaması sırasında bedele dönüştürülen davacı payı nedeniyle davacılar lehine tesis edilen ipotek bedelinin arttırılması istemine ilişkindir. İmar uygulaması dava dışı kişiler tarafından açılan dava sonucu iptal edilmiş ise de, davacının payının davalılar üzerinde kaldığı ve ayrıca iptalin dava açmayan kişiler yönünden sonuç doğurmayacağı gözetilerek davanın esası hakkında bir karar verilmelidir. 
DAVA : Taraflar arasındaki imar uygulaması sırasında bedele dönüştürülen davacı payı nedeniyle davacılar lehine tesis edilen ipotek bedelinin arttırılması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda: Davanın konusuz kaldığından reddine dair verilen hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davacılar vekili yönünden verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla, dosyadaki belgeler okunup iş anlaşıldıktan sonra gereği görüşülüp düşünüldü: 
KARAR : Dava, imar uygulaması sırasında bedele dönüştürülen davacı payı nedeniyle davacılar lehine tesis edilen ipotek bedelinin arttırılması istemine ilişkindir. 
Mahkemece davanın konusuz kaldığından bahisle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, hüküm davacılar vekilince temyiz edilmiştir. 
Yapılan incelemede; imar uygulaması sonucu davacılar payının, davalıların payına ilave edilerek davalıların ipotek borçlusu yapıldığı anlaşılmıştır. 
Her ne kadar imar uygulaması dava dışı üçüncü kişiler tarafından açılan iptal davası sonucu iptal edilmiş ise de; davacıların payının davalılar üzerinde kaldığı, ayrıca imar uygulamasının iptalinin dava açmayan kişiler yönünden sonuç doğurmayacağı hususları gözetilerek, işin esası hakkında hüküm kurulması gerekirken, yazılı nedenlerle davanın reddine karar verilmesi, 
Doğru görülmemiştir. 

SONUÇ : Davacılar vekilinin temyiz itirazları yerinde olduğundan hükmün açıklanan nedenlerle HUMK´nın 428. maddesi gereğince ( BOZULMASINA ), peşin alınan temyize başvurma harcının Hazine´ye irad kaydedilmesine ve temyiz harcının istenildiğinde iadesine, 27.09.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.


HAVALE EDİLEN PARANIN BAŞKASINA ÖDENDİĞİ İDDİASI- BANKANIN SORUMLULUĞU- İMZA ARAŞTIRMASI GEREĞİ- ZARARIN OLUŞUMUNDA TAZMİNAT TALEP EDENİN KUSURU

T.C. Yargıtay Hukuk Dairesi 11 Tarih: 14.10.2003 Esas No:2003/3327 Karar No:2003/9321
Borçlar Kanunu (BK) (818): MADDE 457MADDE 458
ÖZET :
 Davalı bankaca, hesaptaki paranın pasaportu ibraz eden kişiye ödendiği savunulduğuna göre, paranın davacı tarafından çekilip çekilmediğinin HUMK.nun 309 ncu maddesi gereğince imza incelemesi suretiyle belirlenmesi gerektiği halde, mahkemece bu konuda herhangi bir inceleme yapılmadan karar verilmesi doğru görülmemiştir. Bu durumda mahkemece yapılacak iş, ödeme dekontundan tahsil eden adına atılan imzanın davacıya ait olup olmadığının saptanması, imzanın davacıya ait olmadığı belirlendiği takdirde ibraz edilen pasaportun 3 ncü şahsın eline geçişinde ve bu pasaport ile 3 ncü şahsın tahsilat yapmasında davacının da müterafik kusurunun bulunup bulunmadığı araştırılıp sonucuna göre karar vermekten ibaret olup, yazılı şekilde eksik incelemeye dayalı olarak karar verilmesi isabetsizdir.

İçerik
Dava:
 Taraflar arasında görülen davada Şişli Asliye 4.Hukuk Mahkemesi´nce verilen 07.11.2002 tarih ve 1999/324 - 2002/1886 sayılı kararın Yargıtay´ca incelenmesi duruşmalı olarak davalı vekili tarafından istenmiş olmakla, duruşma için belirlenen 14.10.2003 günde davalılardan C... Bank avukatı Murat Uyanık gelip, davacı avukatı ve diğer davalı avukatı tebligata rağmen gelmediğinden, temyiz dilekçesinin de süresinde verildiği anlaşıldıktan ve duruşmada hazır bulunan taraf avukatı dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakılmıştı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi Ali Orhan tarafından düzenlenen rapor dinlenildikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:

Karar: Davacı vekili, müvekkilinin adına Amerika´dan gelen 8.000 USD.nin, muhtemelen aynı ad ve pasaport fotokopisi ile 3 ncü bir şahsa ödendiğini ileri sürerek, bu miktarın davalıdan tahsilini istemiştir.

Davalı vekili, paranın havale emrinde belirtilen pasaport numarası ile ibraz edilen pasaport sahibine ödendiğini, havale emrinde imza yer almadığından, bankanın lehdar imzasını karşılaştırma olanağı bulunmadığını, bankanın yapılan işlemde kusurunun bulunmadığını savunarak, davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, davacı adına gelen havalenin sahte kimlik sunan şahsa ödendiği, bankanın bu işlemden sorumlu olduğu, ödeme sırasında sunulan kimliğin gerçek hesap sahibine ait olup olmadığının banka görevlilerince ayırt edilemeyeceği savunmasının ceza davasında değerlendirilebileceği gerekçesiyle davanın kabulüne, 2.400.000.000.-TL.nın dava tarihinden itibaren reeskont oranı üzerinden faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Kararı, davalı vekili temyiz etmiştir. 
1-Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp, değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına göre, davalı vekilinin yerinde görülmeyen ve aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2-Ancak, davalı bankaca, hesaptaki paranın pasaportu ibraz eden kişiye ödendiği savunulduğuna göre, paranın davacı tarafından çekilip çekilmediğinin HUMK.nun 309 ncu maddesi gereğince imza incelemesi suretiyle belirlenmesi gerektiği halde, mahkemece bu konuda herhangi bir inceleme yapılmadan karar verilmesi doğru görülmemiştir. 
Bu durumda mahkemece yapılacak iş, ödeme dekontundan tahsil eden adına atılan imzanın davacıya ait olup olmadığının saptanması, imzanın davacıya ait olmadığı belirlendiği takdirde ibraz edilen pasaportun 3 ncü şahsın eline geçişinde ve bu pasaport ile 3 ncü şahsın tahsilat yapmasında davacının da müterafik kusurunun bulunup bulunmadığı araştırılıp sonucuna göre karar vermekten ibaret olup, yazılı şekilde eksik incelemeye dayalı olarak karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir. 
Sonuç: Yukarıda 1 nolu bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, 2 nolu bentte açıklanan nedenlerle kararın davalı yararına BOZULMASINA, 275.000.000.-TL duruşma vekillik ücretinin Avukatlık Ücret Tarifesi´nin 21 nci maddesi gereğince KDV´si ile birlikte davacıdan alınarak davalıya verilmesine, ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 14.10.2003 tarihinde oybirliği ile karar verildi.


ELATMANIN ÖNLENMESİ-ECRİMİSİL, YIKIM, TEMLİKEN TESCİL

YARGITAY 1. Hukuk Dairesi 2011/11693 E.N , 2012/189 K.N.

İçtihat Metni

Taraflar arasında birleştirilerek görülen davada;

Davacı, kayden maliki olduğu 632 parsel sayılı taşınmazın yaklaşık 1500 m2´lik bölümüne komşu 633 parsel maliki davalının ağaç dikmek suretiyle müdahale ettiğini ileri sürerek, elatmanın önlenmesine, muhdesatın yıkımına, 3.000,00.-TL ecrimisile karar verilmesini istemiştir.

Davalı, 633 sayılı parseli 30 yıldır ihtilafsız kullandığını, sınırlarında bir değişiklik yapılmadığını, taşınmazlar arasındaki ihata duvarının, çit ve ağılın 2008 yılında yapıldığını, iyiniyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuş birleşen davada ise taşkın kullanımın saptanması halinde ağaçların değerinin arzın değerinden fazla olduğunu, uygun bedel karşılığında temliken tesciline olmadığı taktirde muhdesat bedeli karşılığı 16.000,00.-TL tazminatın tahsiline karar verilmesi isteğinde bulunmuştur.

Mahkemece; elatmanın önlenmesi, yıkım, ecrimisil isteklerinin kabulüne, birleşen temliken tescil davasının reddine, tazminat isteğinin kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Karar, davacı ve davalı- birleşen davanın davacısı tarafından süresinde temyiz edilmiş olmakla; Tetkik Hâkimi İlknur Acar´ın raporu okundu, düşüncesi alındı. Dosya incelendi, gereği görüşülüp düşünüldü.

-KARAR-
Asıl dava; çaplı taşınmaza elatmanın önlenmesi, yıkım, ecrimisil, birleşen dava ise temliken tescil olmadığı taktirde tazminat isteklerine ilişkindir.

Mahkemece; elatmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil isteklerinin kabulüne, birleşen davada temliken tescil isteğinin reddine, tazminat isteğinin ise kısmen kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; 632 ve 633 sayılı parseller öncesinde bir bütün iken sonradan ifraz suretiyle oluştukları 632 sayılı parselin kayden davacıya, komşu 633 parselin ise davalı adına kayıtlı olduğu, davalının davacıya ait taşınmazın 1.500 m2´lik kısmına limon ağacı dikmek suretiyle müdahale ettiği anlaşılmaktadır. Bu durumda elatmanın önlenmesine ve ecrimisilin kabulüne karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Ancak davacının ecrimisil talebinin 3.000,00.-TL olduğu, talep ile bağlı kalınarak ecrimisile hükmedildiği halde hüküm yerinde ecrimisil miktarının 300 lira olarak belirtilmesi maddi hata olup, bu yön yeniden yargılama yapılmasını gerekli kılmadığından hüküm kısmının 2. bendindeki "…300,00.-TL." ibaresinin, "…3.000,00.-TL…" şeklinde yazılmak suretiyle düzeltilmesine, elatmanın önlenmesi ecrimisile yönelik hükmün bu şekliyle DÜZELTİLEREK ONANMASINA.

Ne var ki; 632 ve 633 sayılı parseller evveliyatında bir bütün iken tarafların kök murisi adına kayıtlı olduğu, miras, taksim ve satın alma yoluyla tarafların iktisap ettiği, yıkıma konu limon ağaçlarının ( 30 yıl öncesinde) ifraz öncesi dikildiği, davalının kullanımında bulunan çekişmeli bölüm ve üzerideki yıkımı istenen ağaçların davacı adına kayıtlı 632 parsel içerisinde kaldığı, davalı-(birleşen davanın davacısının) 633 sayılı parseli ifrazdan sonra kök parsel malikinin mirasçılarından satın aldığı anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; çapa bağlanmış bir taşınmazı satın alan kişinin mülkiyet hakkı bu çapla sınırlıdır. Davalı 633 sayılı parseli satın alma yolu ile edinmiş olup, davacıya ait parsel içinde kalan ağaçlar bakımından ayni yada şahsi bir hakka sahip olduğu söylenemez. Davacının ise 4721 sayılı TMK´nun 684. maddesinde düzenlenen "Bir şeye malik olan kimse, o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olur." kuralı gereğince arzla birlikte yıkımını istediği ağaçların da maliki olduğu gözetildiğinde taşınmazla bir ilgisi bulunmayan davalı aleyhine yıkım isteğinde bulunması doğru değildir.

Hal böyle olunca; asıl davada ağaçların yıkımı, birleşen davada da tazminat isteklerinin reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile kabulüne karar verilmesi doğru değildir.

Tarafların temyiz itirazları değinilen yön itibariyle yerindedir. Kabulüyle hükmün açıklanan nedenden ötürü (6100 sayılı Yasanın geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 sayılı HUMK.´nın 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, alınan peşin harcın temyiz edene geri verilmesine, 16.01.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.




MESKENİN MUHASEBE BÜROSU OLARAK KULLANILMASI

YARGITAY 18. Hukuk Dairesi 2011/11387 E.N , 2012/1440 K.N.

İçtihat Metni

Dava dilekçesinde, meskenin işyeri olarak kullanılmaması ve tahliye istenilmiştir. Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiş, hüküm davalı A… B… tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz isteminin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Davacılar dava dilekçesinde, anataşınmazın tapuda A… B… adına mesken olarak kayıtlı bulunduğunu, davalı kiracı M... Kılıç tarafından muhasebe bürosu olarak kullandığını ileri sürerek dava konusu bağımsız bölümün işyeri olarak kullanımına son verilerek davalı kiracının meskenden tahliyesine karar verilmesi istenilmiş, mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir.

Dosya içindeki bilgi ve belgelerden, davacıların anataşınmazda kat maliki oldukları, davalılardan A… B…´ın kat maliki, diğer davalının kiracı olduğu, dava konusu dairenin tapu kütüğünde mesken olarak kayıtlı bulunmasında bir ihtilaf yoktur.

Ancak;

25.02.2011 günlü Resmi Gazete´de yayımlanarak yürürlüğe girmiş bulunan 6111 sayılı Yasanın 194. maddesinde Kat Mülkiyeti Yasasının 24. maddesine eklenen fıkra ile 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu ile ilgili hükümlerinin somut olayda değerlendirilip oluşacak sonuç doğrultusunda bir karar verilmesi gerekeceğinden yasanın bu buyurucu hükmü dikkate alınarak mahkemece durumun yeniden değerlendirilmesi için yerel mahkeme kararının bozulması gerekmiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz peşin harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 16.02.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


TAŞINMAZ ÜZERİNDEKİ ORTAKLIĞIN GİDERİLMESİ

YARGITAY 18. Hukuk Dairesi 2011/10268 E.N , 2012/19 K.N.

İçtihat Metni

Dava dilekçesinde ve birleşen davada ortaklığın giderilmesi istenilmiştir. Mahkemece satış yolu ile ortaklığın giderilmesine karar verilmiş, hüküm davalılardan Ö… A… vekili ile davalı H… A... tarafından temyiz edilmiştir.

Temyiz istemlerinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosyadaki bütün kağıtlar okunup gereği düşünüldü:

Dava, taşınmaz mal ortaklığının giderilmesi istemine ilişkindir.

Davacı vekili, taşınmaz üzerindeki ortaklığın satış yoluyla giderilmesini, davalılar ve birleşen davanın davacıları H... A... ve H... A... ise kat mülkiyeti kurulmak suretiyle ortaklığın giderilmesini istemiş, mahkemece satış yoluyla ortaklığın giderilmesine karar verilmiştir.

Kat Mülkiyeti Yasasının 10. maddesinin son fıkrası hükmüne göre kat mülkiyetine konu olmaya elverişli bir taşınmaz üzerindeki ortaklığın giderilmesi davasında, ortak maliklerden birinin yargılamanın herhangi bir aşamasında paylaşmanın kat mülkiyeti kurulması yoluyla yapılmasını istemesi durumunda, hakim, 12. maddedeki belgeleri de tamamlattırıp taşınmaz mülkiyetinin kat mülkiyetine çevrilmesine ve paylar denkleştirilmek suretiyle bağımsız bölümlerin ortaklara ayrı ayrı özgülenmesine karar vermelidir.

Kat Mülkiyeti Yasası hükümlerine uygun olarak, üzerinde kat mülkiyetine elverişli yapı bulunan ortak taşınmazda kat mülkiyetine geçilebilmesi için, üzerindeki yapının mimari projesine uygun biçimde tamamlanmış ya da projesi olmamakla birlikte fiili durumuna göre çizdirilmiş imara ve fenne uygunluğu ilgili makamca onaylanmış projesinin olması, bağımsız bölümlerinin başlı başına kullanmaya elverişli bulunması (M.1), yapının tümünün kargir olması (M.50/2) ve her bir paydaşa en az bir bağımsız bölüm düşmesi, ayrıca 12. maddede yazılı belgelerin (belediyeden onaylı proje, yapı kullanma belgesi ve yönetim planı) tamamlattırılması gerekmektedir. Bu koşulların gerçekleşmesi durumunda anılan Yasanın 10.maddesinin son fıkrası hükmünce taşınmazda kat mülkiyetine geçilebilecek ve açılan davada ortaklığın bu yolda giderilmesine karar verilebilecektir.

Dosyada toplanan belge ve bilgilere, özellikle bilirkişi raporu içeriğine göre; dava konusu taşınmazın üzerinde üç bağımsız bölümden oluşan kargir yapı mevcut olup, bu taşınmazın tapuda davalıların murisi H... A... adına kayıtlı olduğu ve veraset ilamına göre üç mirasçısı olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre bağımsız bölümlerin sayısı itibariyle üç paydaşa birer bağımsız bölüm düştüğü, taşınmaz üzerindeki yapının Kat Mülkiyeti Yasasının 50/2. maddesi hükmüne uygun nitelikte olduğu anlaşılmaktadır. Ancak yukarıda açıklanan diğer koşulların varlığı araştırılmamıştır.

Yargıtay´ın yerleşmiş uygulamalarında, tamamlanmış yapının fiili durumu ile onaylı projesi arasında aykırılıklarının bulunması ya da yapının imara uygun ancak projesiz inşa edilmiş olması gibi kat mülkiyeti kurulmasına engel oluşturan eksikliklerin mevcut olduğu durumlarda hemen kat mülkiyeti kurulamayacağı sonucuna varılmayarak, bu eksikliklerin giderilip yasal koşullara uygun hale getirilmesi mümkün ise bunun isteyen tarafa tamamlattırılması yoluna gidilmesi gerektiği kabul edilmektedir. Bu bakımdan somut olayda da mahkemece öncelikle davaya konu taşınmaz üzerindeki yapının onaylı projesinin ve sonradan değişiklik yapılmış ise buna ilişkin tadilat projesinin olup olmadığının taraflara ve ilgili belediyeye sorulup etraflıca araştırılması, proje mevcut değilse, ilgili belediyeden alınacak ön bilgiye göre yapının mevcut haliyle imar mevzuatına ve bulunduğu yerin imar durumu ile fenne aykırılık oluşturmadığı veya imara ya da projeye aykırılıklar giderildiği takdirde onay verilebileceğinin saptanması halinde, öncelikle aykırılıkların giderilmesi daha sonra yapının fiili durumunu yansıtan projenin hazırlattırılıp, ilgili imar müdürlüğünün onayının ve buna bağlı olarak oturma izin belgesinin alınması, ayrıca Kat Mülkiyeti Yasasının 12. maddesinde sayılan diğer belgelerin tamamlattırılması için kat mülkiyetine geçiş suretiyle ortaklığın giderilmesini isteyen davalı tarafa yetki ve yeterli süre verilmesi, bu hususlar eksiksiz yerine getirildiği takdirde de; dava konusu taşınmaz üzerindeki yapıda her bir bağımsız bölümün (konumu, yüzölçümü, kullanım amacı ve eklentileri yerinde incelenip irdelenerek) değeri ve bu değere göre özgülenecek arsa payı uzman bilirkişi aracılığıyla saptanıp varsa fiili taksime göre, taksim yoksa çekilecek kura ile önce her bir paydaşa birer bağımsız bölüm özgülendikten sonra varsa arta kalan bağımsız bölümlerin pay oranları da gözetilmek suretiyle yine kura ile paydaşlara özgülenerek, gerekiyorsa bedel farkı nedeni ile ödenecek ivaz da belirlenmek suretiyle payların denkleştirilmesi, yönetim planı gibi belgeleri paydaşların (tanınan süreye rağmen) imzalamaktan kaçınması halinde bunların imzalanmış sayılması suretiyle tahkikatın ikmal edilmesinden sonra kat mülkiyetine geçiş yoluyla ortaklığın giderilmesine; belirtilen koşulların oluşmaması halinde ancak satışa karar verilmesi gerekir.

Yukarıda açıklanan hususlar yerine getirilmeden yetersiz araştırma ve eksik inceleme ile satış yoluyla ortaklığın giderilmesine karar verilmiş olması doğru görülmemiştir.

Bu itibarla yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, temyiz peşin harçlarının istek halinde temyiz edenlere iadesine, 16.01.2012 gününde oybirliğiyle karar verildi.


ESER SÖZLEŞMESİNDEN DOĞAN UYUŞMAZLIKLAR

Hukuk Genel Kurulu 2010/68 E, 2010/85 K.

"Özet"
ESER SÖZLEŞMESİNDEN DOĞAN UYUŞMAZLİKLAR (OLAYDA MALIN YENİSİ İLE DEĞİŞTİRİLMESİ) TÜKETİCİ MAHKEMESİNDE GÖRÜLEMEZ.

"İçtihat Metni"

Taraflar arasındaki "malın yenisi İle değiştirilmesi" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bilecik Asliye Hukuk Mahkemesince (Tük. Mah. Sıfatıyla) davanın kabulüne dair verilen 22.01.2009 gün ve 2007/753 E.-2009/22 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 15.Hukuk Dairesinin 13.05.2009 gün ve 2009/2791 E.-2829 K.sayılı ilamı ile; (... Dava, eser sözleşmesinden dolayı oluşan alacağın tahsiline ilişkindir.

4077 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun´un 3/e maddesinde tüketici, "bir mal veya hizmeti ticari veya mesleki olmayan amaçlarla edinen, kullanan veya yararlanan gerçek ya da tüzel kişi olarak tanımlanmıştır. Bu tanımlamaya göre yasa, hazır bir malı veya hizmeti satın alarak onu günlük yaşamında kullanan veya tüketen kişiyi korumaktadır. Bir başka deyişle yasa kapsamına, dar kapsamlı mal ve hizmet ilişkileri olağan tüketim işleri alınmıştır. Aksi bir yorumun kabulü, üst düzey teknoloji ile gerçekleştirilen eser sözleşmesi ilişkilerinin dahi 4077 sayılı yasa kapsamında kalmasını ve bunlardan kaynaklanan uyuşmazlıklara da Tüketici Mahkemelerinde bakılmasını gerektirir ki, bunun yasanın amacına aykırı olduğu açıktır. Buna göre istisna sözleşmesinden doğan ilişkileri de 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun hükümlerinin uygulanması hukuken olanaklı değildir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu´nun 26.2.2003 gün ve 2003/15-127 E., 2003/102 K. sayılı kararında bu husus belirtilmiştir. Somut olayda taraflar arasındaki hukuki ilişki eser sözleşmesinden kaynaklandığından, davada Asliye Hukuk Mahkemesi´nin görevli olması nedeniyle yerel mahkemece görevsizlik kararı yerine esas hakkında karar verilmesi yerinde görülmemiş kararın bozulması gerekmiştir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı vekili

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle H.U.M.K. 2494 sayılı Yasa ile değişik 438/11. fıkrası hükmü gereğince duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu´nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 17.02.2010 gününde, ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.


İŞGAL ÖDENCESİ- HAKSIZ OLARAK TAŞINMAZI ALIP ZORLA KULLANMA-  ECRİMİSİL

T.C.YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME GENEL KURULU E. 1945/22 K. 1950/4 T. 8.3.1950

743/m. 895, 896, 908

10.6.1931 g. ve E. 1931/2 K. 1931/40 s. Yg. İçt. Bir. K.

9.12.1931 g. ve E. 1931/23 K. 1931/44 s. Yg. İçt. Bir. K.

25.5.1938 g. ve E. 1937/29 K. 1938/10 s. Yg. İçt. Bir. K.

19.10.1938 g. ve E. 1937/13 K. 1938/15 s. Yg. İçt. Bir. K.

7.6.1939 g. ve E. 1936/31 K. 1939/47 s. Yg. İçt. Bir. K.

25.10.1939 g. ve E. 1939/8 K. 1939/53 s. Yg. İçt. Bir. K.

14.2.1940 g. ve E. 1939/38 K. 1940/67 s. Yg. İçt. Bir. K.

10.7.1940 g. ve E. 1939/2 K. 1940/77 s. Yg. İçt. Bir. K.

22.11.1944 g. ve E. 1944/27 K. 1944/32 s. Yg. İçt. Bir. K.

9.10.1946 g. ve E. 1946/6 K. 1946/12 s. Yg. İçt. Bir. K.

1.3.1950 g. ve E. 1947/11 K. 1950/2 s. Yg. İçt. Bir. K.

ÖZET : Başkasının taşınmazını haksız olarak zorla alıp kullanmış olan kötü niyetli kimsenin o taşınmazı haksız olarak elinde tutmuş olmasından doğan zararları ve elde ettiği veya elde etmediği savsadığı verimleri ödemekle yükümlü olup bir zarara uğramış olan maliki veya elmeni işgal ödencesi ( ecrimisil ) adı veya başka bir ad altında herhangi bir ödence vermekle yükümlü değildir.

DAVA : Elindeki gayrimenkulu istihkak davacısına geri vermeğe mecbur tutulan kötü niyetli zilyedin bu zilyetlikten hiç bir zarara uğramamış olan davacıya ecrimisil adı altında bir para vermesi gerekip gerekmiyeceği hususunda Yargıtay Birinci Hukuk Dairesinin 18.6.1945 tarihli ve 1416/3079 sayılı karariyle Dördüncü Hukuk Dairesinin 2.2.1945 tarihli ve 1958/340 sayılı kararı arasında içtihat uyuşmazlığının mevcudiyeti Adalet Bakanlığının 8.8.1945 tarih ve 44 sayılı yazısiyle bildirilmesine mebni uyuşmazlık konusunu teşkil eden ilam örnekleri çoğaltılarak dağıtılmış ve 8.3.1950 tarihine rastlayan Çarşamba günü müzakerenin başlayacağı Genel Kurul Üyelerine bildirilmişti.

KARAR : Bugün toplanan kurula ( kırkdokuz ) zatın iştirak ettiği görülüp müzakere nisabının tahakkuk ettiği anlaşılmakla Birinci Başkan Halil Özyörük´ün Başkanlığında müzakereye başlanarak uyuşmazlık konusu kağıtlar Birinci Başkan tarafından okunduktan ve olayın özeti anlatıldıktan sonra söz alan;

Üye Suat Bertan; İhtilafın konusunu teşkil eden her iki asliye mahkemesi kararını bendeniz verdim. Ben Ankarada iken yerime bakan zat ehli vukuf marifetiyle mezarlık yerine kıymet takdir ettirmiş ve dava tekemmül etmişti. Bunun üzerine belediye vekiline sual tevcih ettim, aldığım cevaplar şu idi :

Ecrimisil talep olunan yerin mezarlığa tahsis edilip etrafının duvarla çevrildiğini defin için daha buralara sıra gelmediğini sırası gelinceye kadar da başka suretle kullanılmayacağını bildirdi. Bu suretle belediyenin zarar iddiasına mesnet olacak bütün ihtimalleri derpiş edip hiç birinin hadisede mevcut olmadığını anladıktan sonra yerin tahliyesine ve ecrimisil takdirine dair talebinin reddine karar verildi.

Onbeş adede baliğ olan ve tamamen aynı mahiyette bulunan bu dava dosyaları hakkında bir tek karar yazdım kaleme tevdi ettim, isim farkı müstesna bütün kararlar yekdiğerine tamamiyle benzer. Bunlardan birisini kasten birinci hukuka, diğerini de dördüncü hukuk dairesine gönderdim.

Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanı Fevzi Bozer; Dava, haksız işgal olunan arazinin ecrimisline aittir. Zarar ve ziyan talebi değildir. Ecrimisil ise zarar ve ziyanın en az miktarıdır. Hadisede ecrimisli istenilen arazi belediyece ziraat için değil, kabristan yapmak maksadiyle satın alınmıştır. Bu kabil arazinin başkası tarafından işgaliyle ecrimisil lazım gelmemeli, fakat bu kaideyi mutlak olarak kabul etmemek icap eder. Yani ziraata salih olan arazinin yahut ikamete mahsus binanın haksız işgali ecrimisli istilzam eder, takdir yüksek heyetinizindir.

Üçüncü Hukuk Dairesi Başkanı Sabir Erbil; Borçlar Kanununda ecrimisil hakkında bir hüküm mevcut değildir. Kırkbirinci maddeden altmışaltıncı maddeye kadar tedvin edilen hüküm kasıt, ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlikle haksız surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahsın zararı tazmin ile mecbur olduğu gibi haksız surette mal iktisabından mutazarrır olan tarafın istirdat hakkı derkardır. Yüksek Kurul 25.5.1938 tarihli kararında haksız surette zapt ve işgal sebebiyle hukuki menfaatleri haleldar olan gayrimenkul maliklerinin talep edebilecekleri ( ecri misil ) tazminat davaları hakkındaki zamanaşımının Borçlar Kanununun 126 ıncı maddesinde yazılı beş senelik zamanaşımına tabi olduğunu kabul eylemektedir. Bu kararla ecrimisil hususu kabul ve tabi olduğu zaman aşımı ise zarar ve ziyan hakkındaki zamanaşımı süresi olmayıp icar bedeli hakkındaki süre misili beş senelik zamanaşımı olduğunu belirtmiştir. Mülga Mecelle bu kabil fuzuli zapt ve işgal için ecrimisil kabul eylememektedir. Mecellenin nescine göre menafii masup mazmun değildir. Çünkü, ecir ve zıman birlikte içtima edemez. Ecrimislin kabul edildiği yer muadditül istiglal yani kirahaneler ve mali yetim, mali vakıf, mali beytülmal gibi istihsani ve istisnai olarak kabul eylemiştir. Mecelle menfaat madum olup ancak akit ile takavvüm edeceği ve akit mevcut olmadıkça menfaat bahis mevzuu olamayacağı reyindedir. Ecrimisil için hususi kanunlarda da ayrıca hüküm mevcuttur. Binaenaleyh misli bulunmayan bir şey için ecrimisil bahis mevzuu olamaz. Yani bedelediyenin makbere yapmak için iktisap eylediği bir gayrimenkulde başkasının fuzulen işgali için ecrimisil isteyemez. Zira, mamelekinde bir eksiklik bahis mevzuu değildir. Bu bakımdan Birinci Dairenin kararı kanunun ruhuna uygun olduğu mutalaasındayım.

Üye İmran Öktem; Sayın arkadaşlarımız Medeni Kanun ve Borçlar Kanununun maddeleri üzerinde izahat vermekle iktifa ettiler. Bu kanunlar bizde yirmibeş seneye yakın bir mazi taşıyor. Aslı ise başka bir muhit için elli sene önce kaleme alınmıştır. Yurt ihtiyaçları kanunun dar maddeleri içine sıkıştırmak doğru değildir. Bu maddeleri aşarak realiteden kuvvet alarak kanunları tefsir ve tatbik etmekle mükellef bulunuyoruz. Burada bugünün ihtiyaçlarını göz önünde tutarak onları tatmin edecek bir içtihat yaratmak lazımdır. Hukukun menbaı yalnız kanun değildir, ihtiyaçlardan kuvvet alan mahkeme içtihatları da hukukun menbaıdır. Bugün Fıransada Kodsivili kaleme alanlar dirilseler ve tatbikata göz atsalar kendi yaptıkları kanunu tanıyamazlar.

Orada mahkeme içtihatları bu kanuna öyle değişik istikametler vermiştir ki, bugün Fransada tatbik edilen bir çok kaidelerin Kodsivil ile münasebetini bulmak imkansızlaşmıştır. Yüksek Heyetinizden öyle kararlar çıktı ki, bunlara Medeni Kanunda veya Borçlar Kanununda mesnet aramak beyhudedir. Halbuki bu kararlar ve içtihatlar memleketin ihtiyaçlarını tatmin ettikleri için takdir edildi, alkışlandı. Şimdi tartışma konusu işte Medeni Kanunda veya Borçlar Kanununda bir istinadgah bulamıyoruz diyerek memleket ihtiyaçlarına göz yummak mı lazımdır. Kara kaplı kitabın maddelerinden ve şu bulunduğumuz dört duvardan realiteye çıkalım. Memleketin ihtiyacına nüfuz edelim. İtiraf etmek lazımdır ki, memleketimizde mal ve mülk masuniyetine karşı halk arasında bir laubalilik vardır. Yirmi milyon nüfusa karşı Yargıtayda senede yüz bini aşan ve mahkemelerde yarım milyona yakın işin bulunması bunu açıkça göstermektedir. Mal ve mülke karşı taarruzları önlemek lazımdır. Öyle içtihatlar yaratalım ki, bu içtihatlar bu taarruzları önlemeye hizmet etsin... Kötü niyetli bir adam hiç bir hakkı olmadığı halde başkasına ait mala, mülke taarruz ediyor. Onu senelerce fuzulen kullanıyor. Mal sahibine soruyoruz. Bu yüzden bir zararın oldu mu? Hayır! O halde kötü niyetli adamdan yalnız malı geri isteyebilirsin fakat o adam o malı kullanmış, ekmiş, biçmiş, istifade temin etmiş. Bundan dolayı bir şey isteyemezsin... Bu söz bu karar mal sahibini tatmin eder mi?

Mal sahibi malına yapılmış taarruzdan dolayı maddi bir zarara duçar olmamıştır. Fakat bu taarruzdan onun içinde bir huzursuzluk, bir rahatsızlık doğmamış mıdır? Bu huzursuzluğu bu rahatsızlığı gidermek lazım değil mi? Mal sahibine kötü niyetli adamın o maldan elde ettiği menfaatle mütenasip asgari bir tatmin vasıtası tanımlayalım mı? Asgari tatmin vasıtasına istersek ecrimisil diyelim istersek medeni ceza diyelim. Her halde mal sahibini tatmin edecek bir parayı kötü niyetli adamdan alıp mal sahibine verelim. Böyle bir tedbir mal ve mülke karşı haksız taarruzları önleyecek bir tedbirdir. Eğer mal sahibi bunun üstünde bir zarara maruz kalmış ise onu da zarar ve ziyan olarak ödettirmek hakkı her halde mahfuzdur. Bir misal arzedeyim: Benim İstanbulda bir evim var. Yaz tatillerinde gidip oturuyorum. Kışın boştur. Kiraya vermiyorum Ben Ankarada iken yabancı bir adam çıkıyor. Penceresini kırıp içine giriyor. Bütün kış evde oturuyor. Ben yazın İstanbula gidince evi terkediyor. Kırdığı camı da tamir ediyor. Evi tetkik ediyorum. Ortada hiç bir noksan yok. Kırılmış dökülmüş bir şey yok. Mahkemeye gidiyorum. Bu adam benim evime girmiş, altı ay kış oturmuş, evin parasını ben verdim. Vergisini ben veriyorum. Bu adamın bu evde hiç hakkı yoktur. Evimi işgal etmekle başka bir eve vereceği kira parasından tasarruf etmiştir. Evimin emsaline göre getireceği kira bedelini kendisinden tahsil ediniz, diyorum. Mahkeme benden soruyor. Sen bu evi kiraya verecek miydin. Hayır! O adam evde bir zarar yapmış mı? Hayır! O halde sen ecrimisil, değer baha isteyemezsin. Çünkü bu yüzden bir zararın yoktur. Böyle bir karar ile bir içtihat beni tatmin eder mi? Umumi efkarı tatmin eder mi? Benim içimde doğan huzursuzluğu, kini teskin eder mi? Bu durum karşısında ben malımı, mülkümü emniyette hissedebilir miyim? Mal sahibini cezalandırmak, kötü niyetli adamı mükafatlandırmak bir kanunun şiarına yakışır mı? Kanunda bu cihet meskut ise bunu içtihatlarla kabul edemez miyiz? Böyle bir içtihadın doğmasına kanunda bir mani var mıdır? Ecrimisil, değer baha kanuna girmemiş olsa bile biz bunu içtihat ile sokmalıyız. Ancak bu suretle mal ve mülk sahiplerine asgari bir tatmin vasıtası ve kötü niyetli adamlara da asgari bir tertip vasıtası ve asgari önleyici bir tedbir vasıtası elde etmiş oluruz. Birinci Hukukun içtihadını kabul edersek kötü niyetli adama karşı mal sahibini zararını isbat ile mükellef kılmak lazım gelecektir. Zarar isbat edilmediği veya ortada bir zarar görülmediği takdirde kendisine bir şey vermiyeceğiz. Kötü niyetli adamın o maldan temin ettiği menfaatin tamamını kendisine bağışlıyacağız. Bu nasıl olur. Böyle adalet olur mu? Böyle bir içtihat kimi tatmin eder. Kanunlarımızın alındığı İsviçrede mal mülk emniyeti idari tedbirlerle temin edilmiştir. Orada mala mülke karşı taarruzlar nadirdir. Onun için oranın kanunları, şarihleri, mahkemeleri bu mesele üzerinde fazla durmaya lüzum görmemişlerdir. Daha sıkı tedbirler almaya lüzum görmemişlerdir. Halbuki, bizde butaarruz yaygın ve salgın halindedir. Köyünüzde tarlanızın başından bir sene ayrıldığınız zaman hemen orasının başkası tarafından ekildiğini görürsünüz. Toprak ihtiyacı vardır. Kabul. Boş toprak kalmasın o da kabul. Fakat benim toprağımı fuzulen alan bir adam bana değer kirasını vermesin mi? Ben istersem senelerce tarlamı sürmem. Bu keyfiyet tarlamdan gelen gidenin meccanen istifade etmesini mi icap ettirir? Böyle hallerde ben zararımın mevcudiyetini her zaman isbat edebilir miyim? Malıma karşı yapılan bir taarruzun bende uyandırdığı elem ve ıztırap benim için bir zarar değil midir. Bunu asgari bir bedel alarak tatmin etmek hakkım değil midir? Bu itibarla mal sahibi lehine hiç bir zarar mevcut olmasa dahi değer kiranın kötü niyetli şagilden tahsili lazım geleceği yolundaki Dördüncü Hukuk Dairesinin kararı doğrudur. Gasp ve tecavüz edilen şey esasen hiç kira getirmeyen bir şey ise tabiidir ki, mal sahibi bir şey alamayacaktır. Yani mal sahibinin ecrimisil isteyebilmesi için o şeyin esasen emsali kira getirir şeyler nevinden olması lazımdır.

İkinci Hukuk Dairesi Başkanı A. Himmet Berki; Geçen bir tevhidi içtihat münakaşasında uzun uzadıya izah ettiğim veçhile ecrimisil herkesçe ve Vazukanunca kabul edilmiş bir ıstılahtır. Menfaatin istihlakinden başkaca bir zarar tevlit etmiş ise munzam zarar olarak bu da istenebilir. Böyle bir zarar yoksa veya fuzuli işgalden doğan zarar istihlak edilen menfaatin karşılığından daha az ise yalnız menfaatin zamanı lazım gelir. Bu da malın emsalinin temin eylediği menfaatla ölçülür. Mesela, oturacağım evimi biri işgal etti ayda 100 lira ücret getirecek bir evdir. Ben işgal müddeti zarfında ayda elli lira ücretle bir evde oturdum. Başka bir zarara uğramadım. Benim işgal edenden elli lira değil 100 lira talep etmek hakkımdır. Muhalif düşünen arkadaşlarımız ancak elli lira isteyebilirsin mi diyecekler. Böyle bir mütalaa zarar mefhumuna ve hukukun kabul eylediği esaslara tamamen muhalif olur hak ve adalete de. Bizim vazifemiz ıstılahları hukuk lisanından tart ederek lisanı fakirleştirmek, iptidaileştirmek değil her mefhum için tabirler bularak zenginleştirmek ona inkişaf vermektir.

Fakat ecrimisil lazım gelmek için menfaatin haddi zatında bir kıymeti olmak ve mal sahibi zarar görmüş olmak lazımdır. Binaenaleyh hadisede kabristan işgal edilmiş olmasından belediye mutazarrır olmamıştır. Şu halde ecrimisil isteyemez. Çünkü kıymet ve eşyaca bir menfaat yoktur. Menkullerde de bunun benzerleri vardır. A, B nin seccadesini gasp etti -B seccadesi gasp olunmasından ecrimisil namiyle bir şey isteyemez. Amma ücretle şuna, buna vermekte olduğu romanını gasp edenden zararının tazminini ister bu zarar romanın kiraya verilmek suretiyle temin edeceği ücrettir.

Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanı Fevzi Bozer; Yeni kanunumuzda da, ecrimisilin kabul edildiği görülüyor. Borçlar Kanunu 323 maddede hizmet aktinde ecrimisli kabul etmiştir. Bu maddeye göre iş sahibi mukavele edilen yahut adet olan yahut kendisinin bağlı bulunduğu umumi mukavelede tesbit olunan ücreti tediye ile mükelleftir. Bu maddedeki ( yahut adet olan ücret ) demek tam ecrimisildir. Ticaret Kanununda da ecrimisil tabiri kabul olunmuştur. Bu ihtiyaçtan doğmuştur, müsamaha etmemek icap eder; Gayrimenkule karşı laubaliliği sayın İmran Öktem alimane bir surette izah ettiler, noktai nazarlarına tamamiyle iştirak ediyorum.

Üye Suat Bertan; Halli icap eden cihet malın iadesini isteyen kimsenin bu malın iadesini temin ettikten sonra kötü niyetli zilyedinden daha ne isteyebileceği hususudur. Hak sahibi malın elinde bulunmamasından dolayı duçar olduğu zararın tazminini ister. Kanunda haksız fiilden dolayı tazmin ve bir de haksız iktisap dolayisiyle tazmin müessesesi vardır. Bunlar ayrı, ayrı hukuki müesseselerdir. Suiniyetle zilyetlikte kanun 108 inci madde mucibince zararın tazmin edileceği kaidesini koyuyor. Bu aynın iadesini tanzime matuf hususi bir hükümdür. Bu halde haksız fiil yerine suiniyetle zilyetlik ikame olunmuştur. Tazmin hususu Borçlar Kanunu kırkbir ve müteakip maddeleri mucibince vazedilmiş olan tazmin maddelerine kıyasen yapılır. M.K. 908 inci madde mucibince bir tazmin talebi kabul edilebilmek için bir zararın mevcut olması şarttır. Ecrimisil ıstılahı ancak asgari tazmin şeklini gösterebilir. Bir kimsenin evi haksız olarak işgal olunur ve zilyedi de suiniyet sahibi ise mal sahibinin zararını ecrimisile hasrettirmek katiyyen caiz değildir. Mesela İstanbula yerleşmek üzere giden bir adamın bir evi mevcut olsa, evini biri işgal etse o adamın zararı ecrimisile inhisar etmez. Bilakis otel masrafı; eşyasının muhafaza masrafı, hatta lokantada yemek yemek dolayisiyle yemek bedel farkı ister, diğer misal adamın biri yorulmuş ağacın dibinde bir kaç saat oturmuş işgal vaki olmuştur. Bu şekilde ağaç altında oturmak mal sahibi için ne zararı mucip olmuştur. Bu misaller tazmin için zararın şart olduğunu gösterir. Burada kıstas zarar keyfiyetidir. Haksız iktisap müessesesinin burada alakası yoktur. Eğer buyurdukları gibi haksız iktisaba esas ittihaz edersek ağaç altında oturmasaydı kahveye gidecekti, kahve içecekti, on kuruş karı oldu denilebilir mi? Verdikleri diğer misala gelince; Yani Adadaki eve girmekten hasıl olan vaziyette ise zarar varsa tazmin ettirilir. Zarar yoksa tahliye ettirmekle iktifa olunur. Bu misalde de haksız iktisap sebebiyle bir şey tazmin ettirilemez. Çünkü, mal sabibinin mamelekinde bir tenakkuz husule gelmemiş haksız iktisap tazmin şartı tahakkuk etmemiştir. Belediyece mezarlık yeri olarak tahsis olunan mahalle davalılar vaktiyle oturmuşlar defin sırası gelinceye kadar başka suretle kullanılmayacağını belediye vekilinin mahkemede söylediğini arz etmiştim. Zarar yok ki, tazmin edilecek bir husus teammül olunabilsin. Toprağın kuvvei intibatiyesinin de azalmasınında hadisede tesiri olamaz. Çünkü, müteveffa ister münbit yerde yatsın, ister gayri münbit yere defnedilmiş olsun, belediyenin bundan dolayı bir zarara duçar olmasına bittabi imkan yoktur.

Üye İmran Öktem; Muhterem arkadaşımız Suat Bertan ağaç gölgesinde istirahat eden adamdan bahsettiler. Benim bir bahçem var. Bir kaç ağacım var. Bir yolcu yorulmuş. Ağacımın altına oturup istirahat etmiş gölgelenmiş. Bundan da ecrimisil alalım mı buyurdular. Bu hale örfen, adeten meccanen faydalanması tecaviz edilen bir meseledir. Olayımızla alakalı değildir. Ağaç gölgesinde oturmak hiç bir zaman ücrete tabi değildir. Bunun bir ecrimisli yoktur. Tartışma konusu olabilirse başkadır. Belediye mezarlık yapmak için bir yer almıştır. Bugün tarla halindedir. Henüz mezarlık yapmaya sıra gelmemiştir. Fakat bir adam bu tarlayı senelerdenberi ekmekte ve mahsul almaktadır, faydalanmaktadır. O adamın kötü niyetli olduğu kabul ediliyor. Fakat bu yüzden davacı belediyenin bir zararı olmadığından ecrimisil isteği reddedilsin deniyor. Birinci Hukuk Dairesi böyle bir fuzuli müdahalelerde davacının para ile takdir edilecek bir zararı yoksa ecrimisil isteyemez diyor. Hadiselerde ehlivukuflar bu tarlaların emsali kira ile kullanılıyor diyor. Emsaline göre kira takdir etmişlerdir. Mesele hadise meselesi değildir, prensip meselesidir. Fuzulen müdahale eden kötü niyetli adam karşısında mal sahibi bir para almak için zarar vukuunu ispat etmeli mi, etmemeli mi? Bunu tayin edeceğiz. Bir hadiseden bahsedeyim. Ankarada yan yana iki arsa vardır. Başka başka adamlara aittir. Kanalizasyon inşaatını taahhüt eden şahıs inşaat malzemelerini bu arsalara koymak istiyor. Arsalardan birinin sahibi acar bir adamdır. Olmaz diyor. Müteahhit ona ( sana kira veririm müsaade et ) diyor. Mukavele yapıyorlar. Ayda ( X ) liradan kiralıyor. Diğer arsanın sahibi ise yavaş bir adamdır. Müteahhidi menedemiyor. Müteahhit her iki arsaya inşaat malzemesi koyuyor. Birinci arsa sahibine her ay ( X ) lira ödüyor. Aradan beş altı ay geçiyor, ikinci arsa sahibi de müteahhitten kira istiyor. Müteahhit buna yanaşmıyor. Adam dava açıyor. Her iki arsa apartman inşası için alınmıştır. Boş durmaktadır. Daha bu sene, gelecek sene apartman yaptırmaya mal sahipleri niyet etmiş değillerdir. Her iki arsa sahibi için de müteahhidin taarruzundan dolayı bir zarar yoktur. Fakat birinci arsa sahibi her ay ( X ) lirayı alıyor. Çünkü o acar eli sopalı, bizzat ihkakı hakka muktedir bir adamdır, ikinci arsa sahibi kira alamayacaktır. Çünkü, onun bu taarruzdan dolayı bir zararı yoktur. Çünkü, o sessiz ve mazlum bir adamdır. Bizzat ihkakı hakka muktedir değildir. O hakkını yalnız mahkeme vasıtasiyle almak istiyor. Fakat mahkeme Birinci Hukuk Dairesinin kararına uyarsa onu tatmin edemeyecektir. Bu adalet olur mu? Gönül ister ki, birinci arsa sahibinin elindeki sopa yerine ikinci arsa sahibinin elinde de adalet cihazı olsun. Bizzat ihkakı hakka mani olmayan, kötü niyetli mutaarazın elde ettiği menfaatleri ona bırakan, sahibini tatmin etmeyen, mal ve mülk masuniyetini temin etmeyen malı taarruza uğrayan kimsenin huzursuzluğunu gidermeyen bir içtihat adil değildir, ihtiyaca uygun değildir. Kanunlarımızda ise kötü niyetli mutaarazın mal sahibine asgari bir tatmin vasıtası olarak ecrimisil ödemesini menedecek bir hüküm yoktur. Tekrar edeyim ki, mal sahibi daha fazla bir zarara maruz kalmış ise ve bunu ispat edebilirse o da ayrıca ödenebilir. Bir de Medeni Kanunun zaruretler dolayisiyle mal ve mülke taarruzu -tazminat mukabilindetevciz ettiği yerler vardır. Tabii oralarda mal sahibi zararını ispat etmedikçe ecrimisil isteyemez. Ancak zarar ve ziyan isteyebilir. Medeni Kanun 675, 670 ve 677 inci maddelerinde olduğu gibi.

Üye Asım Tuncay; Haksız olarak gayrimenkulu işgal eden kimsenin işgali sebebiyle haksız olarak elde ettiği menfaatin; haksız iktisabın iadesi lazımdır.

Üye Sunuhi Arsan; Sayın Asım Tuncay´ın işaret ettiği noktaya cevap vereyim. Sayın Fevzi Bozer de aynı şekilde şagilin haksız bir iktisapta bulunup iade ile mükellef olduğunu söylediler. Kanaatımca olayda haksız iktisap bahse konu olamaz. Çünkü, haksız iktisabın mevcut olabilmesi için bir takım şartların tahakkuku gerektir. Evvela bir iktisap olacak, saniyen bu iktisap haklı ve meşru bir sebebe dayanmayacak, salisen iktisap edenin mamelekinde bir zayüt vukubulacak ve rabian iktisap edenin mamelekinde vakı tezayüde mütenazır olarak diğer tarafın mamelekinde bir noksanlık vücuda gelecektir. İşte bu dört şartın içtimai halindedir ki, ancak haksız iktisap vardır, deniliyor. Ve haksız alınan şeyin iadesi vecibesi doğar. Halbuki hadisemizde bu dördüncü şart mevcut değildir. Gerçi iktisap edenin yani şagilin mamelekinde bir tezayüt vardır. Fakat aleyhine iktisap olunanın yani belediyenin mamelekinde bu tezayüdün sebep olduğu bir eksiklik hasıl olmamıştır. Bu itibarla olayda haksız iktisap kaidesine dayanılarak şagili sorumlu tutmaya imkan yoktur.

O halde hangi esasa dayanacağız? Filhakika bir kimsenin hukukan sorumlu olabilmesi için onun durumunun kanunun kabul ettiği hukuki mesuliyet esaslarından birine uyması icap eder. Sayın Suat Bertan´ın da söyledikleri gibi olayda şagilin sorumluluğunu Medeni Kanunun 906 ıncı ve müteakip maddelerinde derpiş edilen kaidelere tevfikan mülahaza etmek mümkündür. Kötü niyetle bir şeye el koyan kimse onu iade ile mükellef olduğu zaman bu yüzden mütevellit zararları tazmine mecburdur. Şu halde tazmin borcu ne şartlar altında tevellüt edebilir?

Bunun da bir takım unsurları ve şartları mevcuttur. Evvela kusur olması, saniyen kusurlar zararlı fiil arasında illiyet rabıtası bulunması, salisen zarar doğması şarttır. Bunların mevcudiyeti halinde tazmin borcu tevellüt eder. Bunlardan en mühimmi zarar unsurudur. Kanunumuz bu esası gerek akti münasebetlerde ve gerekse haksız fiil sebebiyle zıman lazım gelen hallerde kabul etmiştir. Zarar tevlit etmemiş olan kusurlu bir hareket tazmin borcunu doğurmaz. Çünkü, hususi hukuk zararın hudusüne mani olacak hallerden ziyade eski halin iadesiyle uğraşır. Eğer zarar yoksa eski halin iadesi de bahse konu olamaz. O halde zarar nedir? Zarar, mamelekte husule gelen bir eksilmedir. Mamelek üzerinde tesirini göstermedikçe şahsi menfaatlere yapılan bir tecavüz hukuki manada bir zarar teşkil etmez. Bazı hallerde şahsi menfaatlere tecavüz dolayisiyle edası lazım gelen para teknik bakımdan bir tazminat değil, belki manevi zıman vesilesidir. Esasen kanunlarımız buna manevi tazminat demektedir.

Arzedilen sebeplere binaen ve ecrimislin, zımanı menfaat olduğu kabul edilse dahi, tazminat mefhumuna dahil ve tazminatın ednası bulunması ve davacı belediyenin mamelekinde ise bir eksiklik hasıl olmaması bakımından olayda şagil için bir tazmin borcu mülahaza edilemez. Birinci Hukuk Dairesinin kararı yerindedir, isabetlidir. Demeleriyle:

Sonuçta;

İstanbul Belediyesinin mezarlık olarak kullanılmak üzere mülkiyetini iktisap etmiş olduğu bir gayrimenkulun bir parçasına Yakup bir parçasına da Hüsnü adındaki şahıslar gasp suretiyle el koymuşlardır. Belediye bunlardan her birine karşı ayrı, ayrı istihkak davası açmış, bunların tahliyelerine ve onar senelik ecrimisilin kendilerinden tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Belediye bu toprak parçalarını herhangi bir şekilde kullanmak istediği halde zilyetliğinin gasp edilmiş olması yüzünden kullanamadığını ve zarara uğradığını iddia etmemiştir.

Belediyenin iddiası kendisi zarar görmüş olsun, olmasın dava edilenlerin, arsaları kullanmaları ve ondan istifade etmiş bulunmaları dolayisiyle bir ücret vermekle mükellef oldukları düşüncesine dayanmaktadır.

Mahkeme taraflar arasında bir bağıt münasebeti bulunmadığını ve Belediyenin bu kullanma dolayisiyle bir zarara uğramadığını gözönüne alarak davayı reddetmiştir.

Yargıtay Birinci Hukuk Dairesi Hüsnü hakkındaki kararı onamış Dördüncü Hukuk Dairesi ise, Yakup hakkındaki kararı "başkasının mülkünü haksız olarak zaptedenlerin ve kullananların ecrmisil ile mükellef olacakları" gerekçesiyle bozmuştur.

Dördüncü Hukuk Dairesinin kararından mülk sahibinin, zarara uğramış olduğunu ve zararın miktarını ispata muhtaç olmaksızın gayrimenkulun mislinin getirebileceği bir kira karşılığı istemeğe hakka olduğu neticesi çıkmaktadır.

Taraflar arasında bir bağıt bulunmadığı için belediyenin kira karşılığı isteyebileceği tasavvur olunamaz.

Borçlar Kanununda gasıbın kiracı sayılarak kira karşılığı ile mükellef tutulacağına dair bir hüküm mevcut olmadığı gibi adi ve hasılat icrarına dair maddelerden ve borçlara ait bütün kaidelerden böyle bir çıkarmak da mümkün değildir.

Zira, başkasının malını haksız olarak kullanmak bağıt hükümlerine tabi bir hukuki muamele olmayıp Borçlar Kanununun haksız fiillerden doğan borçlara müteallik hükümlerine tabi haksız fiildir.

Haksız fiillerin borç doğurması ise haksızlığa uğrayan kimsenin bu yüzden zarar görmüş zarara uğramış olması şartına bağlıdır.

Zarar mamelekte bir eksilme husule gelmesiyle vücut bulacağı gibi zararın tazmini borcu da ancak kanunda yazılı olan hallerde doğup tazmin borcunu doğuracağı kanunda yazılı olmıyan fiillerin sebebiyet verdiği zararlar bir tazmin davasına konu olamazlar. Böyle bir zarara uğrayanlar ona katlanmaya mecburdurlar.

Kanun koyan haksız fiil ile sebepsiz iktisabı birbirinden ayırmış olduğu için başkasının malını haksız olarak kullanmanın bir sebepsiz iktisap teşkil edeceği, bundan sebepsiz iktisap borcu doğacağı da düşünülemez. Çünkü, burada bir iktisap yoktur. İktisap ancak hukuki bir muamele ile olur. Gasıpta ise, ne bir taraflı, ne de iki taraflı bir hukuki muamele vardır.

Gasp onu işleyenin haksız bir fiilidir ki, bununla gasp eden hem kanunun yasağına karşı hareket etmiş hem de malını gasp ettiği kimsenin kanunun koruduğu zilyetlik hakkını ihlal eylemiş olur.

Başkasının elinde bulunan şeyi gasp eden veya ona tecavüz eyleyen kimse gasp ve tecavüzden ileri gelen zararı tazmin edeceği Medeni Kanunun 895, 896 ıncı maddelerinde yazılı olduğu gibi bunun şümulü de 908 inci maddede açıkça gösterilmiştir.

Belediyenin "ecrimisil" adı altındaki isteğini toplanmış ve toplanması ihmal edilmiş semerelerin tazmini isteği şeklinde anlamak iddiayı bu şekilde yorumlamak da mümkün değildir.

Belediyenin böyle bir istekte bulunabilmesi semere toplamak ve şeyi semerelendirmek niyetinde bulunmuş olmasına bağlıdır. Belediye böyle bir iddiada bulunmamıştır.

Semere toplamayı ve şeyi semerelendirmeyi kurmamış ve böyle bir niyette bulunmamış olan kimsenin ne toplanan semerelerin ne de toplanması ihmal edilen semerelerin tazminini istemeye hakkı vardır. Çünkü, bu halde semerenin toplanması veya toplanmasının ihmal edilmesiyle şeyin malikinin mamelekinden bir eksilme vukua gelmemektedir. Malik bir zarara uğramamaktadır.

Malikini bu yerdeki durumu mülkiyet hakkını terkeden kimsenin durumu gibidir. Terkolunan şeye el koyan kimse iade ile mükellef olmayacağı gibi mesela buhran sebebiyle toplama masrafını korutmayacağı dolayısiyle malikin tarlada veya ağaçların başında bıraktığı mahsulü ve semereleri toplayanlar da iade ile ve tanzim ile mükellef tutulamazlar.

Yukarıda yazılı düşünce ve sebeplerden dolayı başkasının gayrimenkulünü haksız olarak zapt edip kullanmış olan kötü niyetli kimsenin o gayrimenkulu haksız olarak elinde tutmuş olmasından doğan zararları ve elde ettiği veya elde etmeği ihmal eylediği semereleri tazmin ile mükellef olup bir zarara uğramamış olan malik veya zilyede ecrimisil adı veya başka bir ad altında herhangi bir tazminat vermekle mükellef olmadığına 8.3.1950 tarihinde çoklukla karar verildi


İŞGAL ÖDENCESİ-  HAKSIZ OLARAK TAŞINMAZI ALIP ZORLA KULLANMA- ECRİMİSİL

T.C. YARGITAY İÇTİHADI BİRLEŞTİRME GENEL KURULU E. 1945/22 K. 1950/4 T. 8.3.1950

743/m. 895, 896, 908

10.6.1931 g. ve E. 1931/2 K. 1931/40 s. Yg. İçt. Bir. K.

9.12.1931 g. ve E. 1931/23 K. 1931/44 s. Yg. İçt. Bir. K.

25.5.1938 g. ve E. 1937/29 K. 1938/10 s. Yg. İçt. Bir. K.

19.10.1938 g. ve E. 1937/13 K. 1938/15 s. Yg. İçt. Bir. K.

7.6.1939 g. ve E. 1936/31 K. 1939/47 s. Yg. İçt. Bir. K.

25.10.1939 g. ve E. 1939/8 K. 1939/53 s. Yg. İçt. Bir. K.

14.2.1940 g. ve E. 1939/38 K. 1940/67 s. Yg. İçt. Bir. K.

10.7.1940 g. ve E. 1939/2 K. 1940/77 s. Yg. İçt. Bir. K.

22.11.1944 g. ve E. 1944/27 K. 1944/32 s. Yg. İçt. Bir. K.

9.10.1946 g. ve E. 1946/6 K. 1946/12 s. Yg. İçt. Bir. K.

1.3.1950 g. ve E. 1947/11 K. 1950/2 s. Yg. İçt. Bir. K.

ÖZET : Başkasının taşınmazını haksız olarak zorla alıp kullanmış olan kötü niyetli kimsenin o taşınmazı haksız olarak elinde tutmuş olmasından doğan zararları ve elde ettiği veya elde etmediği savsadığı verimleri ödemekle yükümlü olup bir zarara uğramış olan maliki veya elmeni işgal ödencesi ( ecrimisil ) adı veya başka bir ad altında herhangi bir ödence vermekle yükümlü değildir.

DAVA : Elindeki gayrimenkulu istihkak davacısına geri vermeğe mecbur tutulan kötü niyetli zilyedin bu zilyetlikten hiç bir zarara uğramamış olan davacıya ecrimisil adı altında bir para vermesi gerekip gerekmiyeceği hususunda Yargıtay Birinci Hukuk Dairesinin 18.6.1945 tarihli ve 1416/3079 sayılı karariyle Dördüncü Hukuk Dairesinin 2.2.1945 tarihli ve 1958/340 sayılı kararı arasında içtihat uyuşmazlığının mevcudiyeti Adalet Bakanlığının 8.8.1945 tarih ve 44 sayılı yazısiyle bildirilmesine mebni uyuşmazlık konusunu teşkil eden ilam örnekleri çoğaltılarak dağıtılmış ve 8.3.1950 tarihine rastlayan Çarşamba günü müzakerenin başlayacağı Genel Kurul Üyelerine bildirilmişti.

KARAR : Bugün toplanan kurula ( kırkdokuz ) zatın iştirak ettiği görülüp müzakere nisabının tahakkuk ettiği anlaşılmakla Birinci Başkan Halil Özyörük´ün Başkanlığında müzakereye başlanarak uyuşmazlık konusu kağıtlar Birinci Başkan tarafından okunduktan ve olayın özeti anlatıldıktan sonra söz alan;

Üye Suat Bertan; İhtilafın konusunu teşkil eden her iki asliye mahkemesi kararını bendeniz verdim. Ben Ankarada iken yerime bakan zat ehli vukuf marifetiyle mezarlık yerine kıymet takdir ettirmiş ve dava tekemmül etmişti. Bunun üzerine belediye vekiline sual tevcih ettim, aldığım cevaplar şu idi :

Ecrimisil talep olunan yerin mezarlığa tahsis edilip etrafının duvarla çevrildiğini defin için daha buralara sıra gelmediğini sırası gelinceye kadar da başka suretle kullanılmayacağını bildirdi. Bu suretle belediyenin zarar iddiasına mesnet olacak bütün ihtimalleri derpiş edip hiç birinin hadisede mevcut olmadığını anladıktan sonra yerin tahliyesine ve ecrimisil takdirine dair talebinin reddine karar verildi.

Onbeş adede baliğ olan ve tamamen aynı mahiyette bulunan bu dava dosyaları hakkında bir tek karar yazdım kaleme tevdi ettim, isim farkı müstesna bütün kararlar yekdiğerine tamamiyle benzer. Bunlardan birisini kasten birinci hukuka, diğerini de dördüncü hukuk dairesine gönderdim.

Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanı Fevzi Bozer; Dava, haksız işgal olunan arazinin ecrimisline aittir. Zarar ve ziyan talebi değildir. Ecrimisil ise zarar ve ziyanın en az miktarıdır. Hadisede ecrimisli istenilen arazi belediyece ziraat için değil, kabristan yapmak maksadiyle satın alınmıştır. Bu kabil arazinin başkası tarafından işgaliyle ecrimisil lazım gelmemeli, fakat bu kaideyi mutlak olarak kabul etmemek icap eder. Yani ziraata salih olan arazinin yahut ikamete mahsus binanın haksız işgali ecrimisli istilzam eder, takdir yüksek heyetinizindir.

Üçüncü Hukuk Dairesi Başkanı Sabir Erbil; Borçlar Kanununda ecrimisil hakkında bir hüküm mevcut değildir. Kırkbirinci maddeden altmışaltıncı maddeye kadar tedvin edilen hüküm kasıt, ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlikle haksız surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahsın zararı tazmin ile mecbur olduğu gibi haksız surette mal iktisabından mutazarrır olan tarafın istirdat hakkı derkardır. Yüksek Kurul 25.5.1938 tarihli kararında haksız surette zapt ve işgal sebebiyle hukuki menfaatleri haleldar olan gayrimenkul maliklerinin talep edebilecekleri ( ecri misil ) tazminat davaları hakkındaki zamanaşımının Borçlar Kanununun 126 ıncı maddesinde yazılı beş senelik zamanaşımına tabi olduğunu kabul eylemektedir. Bu kararla ecrimisil hususu kabul ve tabi olduğu zaman aşımı ise zarar ve ziyan hakkındaki zamanaşımı süresi olmayıp icar bedeli hakkındaki süre misili beş senelik zamanaşımı olduğunu belirtmiştir. Mülga Mecelle bu kabil fuzuli zapt ve işgal için ecrimisil kabul eylememektedir. Mecellenin nescine göre menafii masup mazmun değildir. Çünkü, ecir ve zıman birlikte içtima edemez. Ecrimislin kabul edildiği yer muadditül istiglal yani kirahaneler ve mali yetim, mali vakıf, mali beytülmal gibi istihsani ve istisnai olarak kabul eylemiştir. Mecelle menfaat madum olup ancak akit ile takavvüm edeceği ve akit mevcut olmadıkça menfaat bahis mevzuu olamayacağı reyindedir. Ecrimisil için hususi kanunlarda da ayrıca hüküm mevcuttur. Binaenaleyh misli bulunmayan bir şey için ecrimisil bahis mevzuu olamaz. Yani bedelediyenin makbere yapmak için iktisap eylediği bir gayrimenkulde başkasının fuzulen işgali için ecrimisil isteyemez. Zira, mamelekinde bir eksiklik bahis mevzuu değildir. Bu bakımdan Birinci Dairenin kararı kanunun ruhuna uygun olduğu mutalaasındayım.

Üye İmran Öktem; Sayın arkadaşlarımız Medeni Kanun ve Borçlar Kanununun maddeleri üzerinde izahat vermekle iktifa ettiler. Bu kanunlar bizde yirmibeş seneye yakın bir mazi taşıyor. Aslı ise başka bir muhit için elli sene önce kaleme alınmıştır. Yurt ihtiyaçları kanunun dar maddeleri içine sıkıştırmak doğru değildir. Bu maddeleri aşarak realiteden kuvvet alarak kanunları tefsir ve tatbik etmekle mükellef bulunuyoruz. Burada bugünün ihtiyaçlarını göz önünde tutarak onları tatmin edecek bir içtihat yaratmak lazımdır. Hukukun menbaı yalnız kanun değildir, ihtiyaçlardan kuvvet alan mahkeme içtihatları da hukukun menbaıdır. Bugün Fıransada Kodsivili kaleme alanlar dirilseler ve tatbikata göz atsalar kendi yaptıkları kanunu tanıyamazlar.

Orada mahkeme içtihatları bu kanuna öyle değişik istikametler vermiştir ki, bugün Fransada tatbik edilen bir çok kaidelerin Kodsivil ile münasebetini bulmak imkansızlaşmıştır. Yüksek Heyetinizden öyle kararlar çıktı ki, bunlara Medeni Kanunda veya Borçlar Kanununda mesnet aramak beyhudedir. Halbuki bu kararlar ve içtihatlar memleketin ihtiyaçlarını tatmin ettikleri için takdir edildi, alkışlandı. Şimdi tartışma konusu işte Medeni Kanunda veya Borçlar Kanununda bir istinadgah bulamıyoruz diyerek memleket ihtiyaçlarına göz yummak mı lazımdır. Kara kaplı kitabın maddelerinden ve şu bulunduğumuz dört duvardan realiteye çıkalım. Memleketin ihtiyacına nüfuz edelim. İtiraf etmek lazımdır ki, memleketimizde mal ve mülk masuniyetine karşı halk arasında bir laubalilik vardır. Yirmi milyon nüfusa karşı Yargıtayda senede yüz bini aşan ve mahkemelerde yarım milyona yakın işin bulunması bunu açıkça göstermektedir. Mal ve mülke karşı taarruzları önlemek lazımdır. Öyle içtihatlar yaratalım ki, bu içtihatlar bu taarruzları önlemeye hizmet etsin... Kötü niyetli bir adam hiç bir hakkı olmadığı halde başkasına ait mala, mülke taarruz ediyor. Onu senelerce fuzulen kullanıyor. Mal sahibine soruyoruz. Bu yüzden bir zararın oldu mu? Hayır! O halde kötü niyetli adamdan yalnız malı geri isteyebilirsin fakat o adam o malı kullanmış, ekmiş, biçmiş, istifade temin etmiş. Bundan dolayı bir şey isteyemezsin... Bu söz bu karar mal sahibini tatmin eder mi?

Mal sahibi malına yapılmış taarruzdan dolayı maddi bir zarara duçar olmamıştır. Fakat bu taarruzdan onun içinde bir huzursuzluk, bir rahatsızlık doğmamış mıdır? Bu huzursuzluğu bu rahatsızlığı gidermek lazım değil mi? Mal sahibine kötü niyetli adamın o maldan elde ettiği menfaatle mütenasip asgari bir tatmin vasıtası tanımlayalım mı? Asgari tatmin vasıtasına istersek ecrimisil diyelim istersek medeni ceza diyelim. Her halde mal sahibini tatmin edecek bir parayı kötü niyetli adamdan alıp mal sahibine verelim. Böyle bir tedbir mal ve mülke karşı haksız taarruzları önleyecek bir tedbirdir. Eğer mal sahibi bunun üstünde bir zarara maruz kalmış ise onu da zarar ve ziyan olarak ödettirmek hakkı her halde mahfuzdur. Bir misal arzedeyim: Benim İstanbulda bir evim var. Yaz tatillerinde gidip oturuyorum. Kışın boştur. Kiraya vermiyorum Ben Ankarada iken yabancı bir adam çıkıyor. Penceresini kırıp içine giriyor. Bütün kış evde oturuyor. Ben yazın İstanbula gidince evi terkediyor. Kırdığı camı da tamir ediyor. Evi tetkik ediyorum. Ortada hiç bir noksan yok. Kırılmış dökülmüş bir şey yok. Mahkemeye gidiyorum. Bu adam benim evime girmiş, altı ay kış oturmuş, evin parasını ben verdim. Vergisini ben veriyorum. Bu adamın bu evde hiç hakkı yoktur. Evimi işgal etmekle başka bir eve vereceği kira parasından tasarruf etmiştir. Evimin emsaline göre getireceği kira bedelini kendisinden tahsil ediniz, diyorum. Mahkeme benden soruyor. Sen bu evi kiraya verecek miydin. Hayır! O adam evde bir zarar yapmış mı? Hayır! O halde sen ecrimisil, değer baha isteyemezsin. Çünkü bu yüzden bir zararın yoktur. Böyle bir karar ile bir içtihat beni tatmin eder mi? Umumi efkarı tatmin eder mi? Benim içimde doğan huzursuzluğu, kini teskin eder mi? Bu durum karşısında ben malımı, mülkümü emniyette hissedebilir miyim? Mal sahibini cezalandırmak, kötü niyetli adamı mükafatlandırmak bir kanunun şiarına yakışır mı? Kanunda bu cihet meskut ise bunu içtihatlarla kabul edemez miyiz? Böyle bir içtihadın doğmasına kanunda bir mani var mıdır? Ecrimisil, değer baha kanuna girmemiş olsa bile biz bunu içtihat ile sokmalıyız. Ancak bu suretle mal ve mülk sahiplerine asgari bir tatmin vasıtası ve kötü niyetli adamlara da asgari bir tertip vasıtası ve asgari önleyici bir tedbir vasıtası elde etmiş oluruz. Birinci Hukukun içtihadını kabul edersek kötü niyetli adama karşı mal sahibini zararını isbat ile mükellef kılmak lazım gelecektir. Zarar isbat edilmediği veya ortada bir zarar görülmediği takdirde kendisine bir şey vermiyeceğiz. Kötü niyetli adamın o maldan temin ettiği menfaatin tamamını kendisine bağışlıyacağız. Bu nasıl olur. Böyle adalet olur mu? Böyle bir içtihat kimi tatmin eder. Kanunlarımızın alındığı İsviçrede mal mülk emniyeti idari tedbirlerle temin edilmiştir. Orada mala mülke karşı taarruzlar nadirdir. Onun için oranın kanunları, şarihleri, mahkemeleri bu mesele üzerinde fazla durmaya lüzum görmemişlerdir. Daha sıkı tedbirler almaya lüzum görmemişlerdir. Halbuki, bizde butaarruz yaygın ve salgın halindedir. Köyünüzde tarlanızın başından bir sene ayrıldığınız zaman hemen orasının başkası tarafından ekildiğini görürsünüz. Toprak ihtiyacı vardır. Kabul. Boş toprak kalmasın o da kabul. Fakat benim toprağımı fuzulen alan bir adam bana değer kirasını vermesin mi? Ben istersem senelerce tarlamı sürmem. Bu keyfiyet tarlamdan gelen gidenin meccanen istifade etmesini mi icap ettirir? Böyle hallerde ben zararımın mevcudiyetini her zaman isbat edebilir miyim? Malıma karşı yapılan bir taarruzun bende uyandırdığı elem ve ıztırap benim için bir zarar değil midir. Bunu asgari bir bedel alarak tatmin etmek hakkım değil midir? Bu itibarla mal sahibi lehine hiç bir zarar mevcut olmasa dahi değer kiranın kötü niyetli şagilden tahsili lazım geleceği yolundaki Dördüncü Hukuk Dairesinin kararı doğrudur. Gasp ve tecavüz edilen şey esasen hiç kira getirmeyen bir şey ise tabiidir ki, mal sahibi bir şey alamayacaktır. Yani mal sahibinin ecrimisil isteyebilmesi için o şeyin esasen emsali kira getirir şeyler nevinden olması lazımdır.

İkinci Hukuk Dairesi Başkanı A. Himmet Berki; Geçen bir tevhidi içtihat münakaşasında uzun uzadıya izah ettiğim veçhile ecrimisil herkesçe ve Vazukanunca kabul edilmiş bir ıstılahtır. Menfaatin istihlakinden başkaca bir zarar tevlit etmiş ise munzam zarar olarak bu da istenebilir. Böyle bir zarar yoksa veya fuzuli işgalden doğan zarar istihlak edilen menfaatin karşılığından daha az ise yalnız menfaatin zamanı lazım gelir. Bu da malın emsalinin temin eylediği menfaatla ölçülür. Mesela, oturacağım evimi biri işgal etti ayda 100 lira ücret getirecek bir evdir. Ben işgal müddeti zarfında ayda elli lira ücretle bir evde oturdum. Başka bir zarara uğramadım. Benim işgal edenden elli lira değil 100 lira talep etmek hakkımdır. Muhalif düşünen arkadaşlarımız ancak elli lira isteyebilirsin mi diyecekler. Böyle bir mütalaa zarar mefhumuna ve hukukun kabul eylediği esaslara tamamen muhalif olur hak ve adalete de. Bizim vazifemiz ıstılahları hukuk lisanından tart ederek lisanı fakirleştirmek, iptidaileştirmek değil her mefhum için tabirler bularak zenginleştirmek ona inkişaf vermektir.

Fakat ecrimisil lazım gelmek için menfaatin haddi zatında bir kıymeti olmak ve mal sahibi zarar görmüş olmak lazımdır. Binaenaleyh hadisede kabristan işgal edilmiş olmasından belediye mutazarrır olmamıştır. Şu halde ecrimisil isteyemez. Çünkü kıymet ve eşyaca bir menfaat yoktur. Menkullerde de bunun benzerleri vardır. A, B nin seccadesini gasp etti -B seccadesi gasp olunmasından ecrimisil namiyle bir şey isteyemez. Amma ücretle şuna, buna vermekte olduğu romanını gasp edenden zararının tazminini ister bu zarar romanın kiraya verilmek suretiyle temin edeceği ücrettir.

Dördüncü Hukuk Dairesi Başkanı Fevzi Bozer; Yeni kanunumuzda da, ecrimisilin kabul edildiği görülüyor. Borçlar Kanunu 323 maddede hizmet aktinde ecrimisli kabul etmiştir. Bu maddeye göre iş sahibi mukavele edilen yahut adet olan yahut kendisinin bağlı bulunduğu umumi mukavelede tesbit olunan ücreti tediye ile mükelleftir. Bu maddedeki ( yahut adet olan ücret ) demek tam ecrimisildir. Ticaret Kanununda da ecrimisil tabiri kabul olunmuştur. Bu ihtiyaçtan doğmuştur, müsamaha etmemek icap eder; Gayrimenkule karşı laubaliliği sayın İmran Öktem alimane bir surette izah ettiler, noktai nazarlarına tamamiyle iştirak ediyorum.

Üye Suat Bertan; Halli icap eden cihet malın iadesini isteyen kimsenin bu malın iadesini temin ettikten sonra kötü niyetli zilyedinden daha ne isteyebileceği hususudur. Hak sahibi malın elinde bulunmamasından dolayı duçar olduğu zararın tazminini ister. Kanunda haksız fiilden dolayı tazmin ve bir de haksız iktisap dolayisiyle tazmin müessesesi vardır. Bunlar ayrı, ayrı hukuki müesseselerdir. Suiniyetle zilyetlikte kanun 108 inci madde mucibince zararın tazmin edileceği kaidesini koyuyor. Bu aynın iadesini tanzime matuf hususi bir hükümdür. Bu halde haksız fiil yerine suiniyetle zilyetlik ikame olunmuştur. Tazmin hususu Borçlar Kanunu kırkbir ve müteakip maddeleri mucibince vazedilmiş olan tazmin maddelerine kıyasen yapılır. M.K. 908 inci madde mucibince bir tazmin talebi kabul edilebilmek için bir zararın mevcut olması şarttır. Ecrimisil ıstılahı ancak asgari tazmin şeklini gösterebilir. Bir kimsenin evi haksız olarak işgal olunur ve zilyedi de suiniyet sahibi ise mal sahibinin zararını ecrimisile hasrettirmek katiyyen caiz değildir. Mesela İstanbula yerleşmek üzere giden bir adamın bir evi mevcut olsa, evini biri işgal etse o adamın zararı ecrimisile inhisar etmez. Bilakis otel masrafı; eşyasının muhafaza masrafı, hatta lokantada yemek yemek dolayisiyle yemek bedel farkı ister, diğer misal adamın biri yorulmuş ağacın dibinde bir kaç saat oturmuş işgal vaki olmuştur. Bu şekilde ağaç altında oturmak mal sahibi için ne zararı mucip olmuştur. Bu misaller tazmin için zararın şart olduğunu gösterir. Burada kıstas zarar keyfiyetidir. Haksız iktisap müessesesinin burada alakası yoktur. Eğer buyurdukları gibi haksız iktisaba esas ittihaz edersek ağaç altında oturmasaydı kahveye gidecekti, kahve içecekti, on kuruş karı oldu denilebilir mi? Verdikleri diğer misala gelince; Yani Adadaki eve girmekten hasıl olan vaziyette ise zarar varsa tazmin ettirilir. Zarar yoksa tahliye ettirmekle iktifa olunur. Bu misalde de haksız iktisap sebebiyle bir şey tazmin ettirilemez. Çünkü, mal sabibinin mamelekinde bir tenakkuz husule gelmemiş haksız iktisap tazmin şartı tahakkuk etmemiştir. Belediyece mezarlık yeri olarak tahsis olunan mahalle davalılar vaktiyle oturmuşlar defin sırası gelinceye kadar başka suretle kullanılmayacağını belediye vekilinin mahkemede söylediğini arz etmiştim. Zarar yok ki, tazmin edilecek bir husus teammül olunabilsin. Toprağın kuvvei intibatiyesinin de azalmasınında hadisede tesiri olamaz. Çünkü, müteveffa ister münbit yerde yatsın, ister gayri münbit yere defnedilmiş olsun, belediyenin bundan dolayı bir zarara duçar olmasına bittabi imkan yoktur.

Üye İmran Öktem; Muhterem arkadaşımız Suat Bertan ağaç gölgesinde istirahat eden adamdan bahsettiler. Benim bir bahçem var. Bir kaç ağacım var. Bir yolcu yorulmuş. Ağacımın altına oturup istirahat etmiş gölgelenmiş. Bundan da ecrimisil alalım mı buyurdular. Bu hale örfen, adeten meccanen faydalanması tecaviz edilen bir meseledir. Olayımızla alakalı değildir. Ağaç gölgesinde oturmak hiç bir zaman ücrete tabi değildir. Bunun bir ecrimisli yoktur. Tartışma konusu olabilirse başkadır. Belediye mezarlık yapmak için bir yer almıştır. Bugün tarla halindedir. Henüz mezarlık yapmaya sıra gelmemiştir. Fakat bir adam bu tarlayı senelerdenberi ekmekte ve mahsul almaktadır, faydalanmaktadır. O adamın kötü niyetli olduğu kabul edildi.


 

T.C. YARGITAY HUKUK DAİRESİ 13 Esas No.       2009/588 Karar No. 2009/6613 Tarihi 5/14/2009

818-BORÇLAR KANUNU/163
6762-TÜRK TİCARET KANUNU ( TTK )/593
BONO
CİRO
ÖZET
CİRO YOLUYLA SENEDİ ELİNDE BULUNDURAN KİŞİ, SENEDİ CİRO EDENE KARŞI TEMEL İLİŞKİYE DAYANARAK İSTEMDE BULUNABİLİR. ANCAK, SENET BORÇLUSU İLE ARALARINDA BİR AKDİ İLİŞKİ OLMAYAN KİŞİLERİN TALEPTE BULUNMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR.
DAVA : Taraflar arasındaki alacak davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı asıl davanın kabulüne karşılık davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacı avukatınca duruşmasız, davalılar avukatınca da duruşmalı olarak temyiz edilmiş ise de, dava miktar yönünden duruşmaya tabi olmadığından bu isteğin reddiyle incelemenin evrak üzerinde yapılmasına karar verildikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
KARAR : Davacı-karşı davalı, davalılardan Hayriye´ye 20.000 ABD doları borç verdiğini, bu davalının keşidecisi Osman lehdarı Hayriye olan 20.000 ABD doları bedelli bonoya ciro ederek kendisine verdiğini, borcun ödenmediğini, yaptığı icra takibinin senetle keşide yeri olmayışı nedeniyle iptal edildiğini belirterek, 12.644.700.000 TL´nin 17.02.2000 tarihinden itibaren yasal faizi ile tahsilini istemiştir.
Davalı ve karşılık davacılar Osman murisleri, dava konusu senedin teminat olmak üzere imzalanıp Hayriye´ye verildiğini, imza dışındaki tüm yazıların murisin rıza ve bilgisi dışında doldurulduğunu, alacağın zamanaşımına uğradığını belirterek davanın reddine, karşılık davada ise, senedin rızası dışında doldurulması nedeniyle iptaline karar verilmesini istemiştir.
Davalı Hayriye, senedin keşideciye verilen para karşılığı alındığını savunarak karşılık davanın reddine karar verilmesini istemiş, aleyhine açılan asıl davada ise, davacıdan aldığı borç karşılığı dava konusu senedi davacıya ciro ettiğini, halen borcunu ödemediğini kabul etmiştir.
Mahkemece, asıl davanın kabulüne karşılık davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı-karşılık davalı M.Sait ve davalı-karşılık davacılar Osman mirasçıları tarafından temyiz edilmiştir.
1 - Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı ve karşılık davacılar Osman mirasçılarının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.
2- Davacı, keşidecisi Osman, lehdarı Hayriye olup, 20.000 ABD dolar bedelli 26.01.1998 vadeli, 07.03.1993 tanzim tarihli olup, alacaklının cirosu ile davacıya geçen senede dayalı olarak, Osman mirasçıları ve Hayriye´den alacağın tahsili için bu davayı açmıştır.
Dava konusu belgede keşide yeri olmadığı için, BK´nın 688. maddesi gereğince bono niteliğinde olmayıp, adi senet olduğu mahkemenin de kabulündedir. Bono lehdarının TTK´nın 593. maddesi gereği poliçeden doğan haklarını ciro yoluyla devri mümkün ise de, dava konusu senet bono niteliğinde olmadığından, alacaklı ancak BK´nın 163. maddesi gereğince adi senetteki hakları temlik edebilir. Bunun için de yazılı bir temlik sözleşmesinin olması gerekir. Beyaza atılmış bir imza alacağın temliki niteliğinde olmadığı için, alacağın temliki sonuçlarını doğurmaz. Ciro yoluyla senedi elinde bulunduran, kendisine ciro eden kişiye karşı aralarındaki temel ilişkiye dayanarak istemde bulunabilir. Aralarında herhangi bir ilişki olmayan senet borçlusunun talepte bulunması mümkün değildir. Somut olayda davacı ile senet borçlusu Osman arasında akdi ilişki yoktur. Bu nedenle, davacının Osman mirasçıları aleyhine açtığı davanın reddi gerekirken kabulü usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
3- Yukarıda açıklanan bozma nedenine göre, davacıların temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir.
SONUÇ : Yukarıda ( 1 ) nolu bentte açıklanan nedenlerle, davalı-karşılık davacılar Osman mirasçılarının sair temyiz itirazlarının reddine, ( 2 ) nolu bentte açıklanan nedenlerle hükmün davalı-karşılık davacılar lehine ( BOZULMASINA ), ( 3 ) nolu bentte açıklanan nedenlerle davacının temyiz itirazlarının incelenmesine gerek olmadığına, peşin alınan harcın istek halinde davalıya iadesine, 14.05.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.


Kira Sözleşmesinin sona ermesi nedeniyle tahliye

YARGITAY 6. Hukuk Dairesi Esas no:2011/7605 Karar no:2011/12086

İcra mahkemesince verilmiş bulunan karar, davacı tarafından süresi içinde temyiz edilmiş olmakla dosyadaki bütün kağıtlar okunup, gereği görüşülüp düşünüldü.

Davacı alacaklı tarafından davalı borçlu hakkında kira alacağının tahsili amacıyla tahliye istekli olarak başlatılan icra takibine vaki itiraz üzerine davacı alacaklı icra mahkemesine başvurarak itirazın kaldırılması ve kiralananın tahliyesine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece isteğin reddine karar verilmiş, karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

2886 sayılı Devlet Ihale Kanunu´nun 5737 sayılı Kanun´un 79/c maddesi ile değişik "Ecrimisil ve Tahliye" başlıklı 75. maddesinin 3 ve 4. fıkrasında; "kira sözleşmesinin bitim tarihinden itibaren işgalin devam etmesi halinde, sözleşmede hüküm var ise ona göre hareket edilir. Aksi halde ecrimisil alınır. Işgal edilen taşınmaz mal, idarenin talebi üzerine bulunduğu yer mülkiye amirince en geç onbeş gün içinde tahliye ettirilerek, idareye teslim edilir."

hükmü bulunmaktadır. Bu madde önceleri sadece Hazine tarafından bu Kanun hükümlerine göre kiraya verilen taşınmazlar hakkında uygulanırken, 5393 sayılı Belediye Kanunu´nun 15/p-3 maddesi hükmüyle belediye taşınmazları 5538 sayılı Kanun´un 26/b maddesi uyarınca Il Özel Idareleri ve son olarak 5737 sayılı Kanun´un 79/c maddesi uyarınca Vakıflar Genel Müdürlüğü´ne ait taşınmazlar hakkında da uygulanması öngörülmüştür. Bu madde ile adı geçen kurumlara tahliye konusunda bir ayrıcalık tanınmıştır. Yasa, süre bitiminden itibaren ecrimisil alınacağını hüküm altına aldığından, 2886 sayılı Yasa´nın 1. maddesi uyarınca usulüne uygun yeni bir sözleşme yapılmadıkça kiracıyı fuzuli şagil kabul etmek gerekir.

Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, Il Özel Idareleri ve belediyeler 2886 sayılı Yasa uyarınca kiraya verdikleri taşınmazlarını, kira süresi sonunda, işgal ne kadar süre devam ederse etsin kiralananın 6570 sayılı Yasa´ya ya da Borçlar Kanunu´na tabi olup olmadığına bakılmaksızın her zaman gerek mahkemeden gerekse mülkiye amirinden tahliyesini isteyebilirler. Ecrimisil olarak alınması gereken paranın "kira parası" adı altında alınmış veya ödenmiş olması, taraflar arasındaki kira sözleşmesinin yenilendiği anlamına gelmez. Taraflar arasında 01.06.1998 tarihinde düzenlenen on yıl süreli sözleşme 01.06.2008 tarihinde sona ermiştir. Sözleşmede kira süresinin uzatıldığına ilişkin bir hüküm bulunmadığından kiracının bu tarihten itibaren 2886 sayılı Yasa´nın 75. maddesi uyarınca haksız işgalci durumunda bulunduğunun kabulü gerekir.

İİK´nın onuncu babında yer alan 269 ve devamı maddelerinde kiralanan gayrimenkullerin ilamsız icra yoluyla tahliyeleri usulü düzenlenmiştir. Buna göre kiralayanın kiracısı hakkında kira bedelinin ödenmemesi ya da kira süresinin bitmesi nedenlerine dayanarak ilamsız icra takibi yapabilmesi için taraflar arasında mutlaka ve halen mevcut bir kira ilişkisinin bulunması gerekir. Hemen belirtilmesi gerekir ki, kira sözleşmesi niteliğinde olmayan sözleşmelere dayanılarak ilamsız tahliye takibi yapılamaz.

Somut olayda; kiralananın 2886 sayılı Yasa hükümlerine göre kiraya verildiği ve 01.06.1998 başlangıç ve 01.06.2008 bitim tarihli olduğu konusunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Yukarıdaki açıklamalara göre bu nitelikteki taşınmazlara ilişkin kira sözleşmeleri kira süresinin bitimi ile yasal olarak sona erer. Sözleşmenin sona erdiği tarih itibariyle taraflar arasındaki kira ilişkisi sona erdiğinden davalı haksız işgalci durumundadır. Bu durumda davacı idare IIK´nın 269 ve devamı maddelerine göre kiralanan gayrimenkulun ilamsız icra yoluyla tahliyesini isteyemez. Isteğin bu nedenle reddi gerekirken, yazılı gerekçe ile reddedilmesi doğru değil ise de, karar sonucu itibariyle redde ilişkin bulunduğundan HMK´nın 370. maddesi uyarınca kararın açıklanan gerekçe ile düzeltilerek (ONANMASINA) ve temyiz harcı peşin alındığından başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 01.11.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


Eser sözleşmesi , Kat karşılığı inşaat Sözleşmesi

YARGITAY 15. Hukuk Dairesi Esas No :2011/5829 Karar No :2011/6794

Mahalli mahkemece verilen hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

Dava, Borçlar Yasası´nın 355 ve devamı maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesinden kaynaklanan gecikme giderimi istemine ilişkindir.

Yerel mahkemede görülen davanın yapılan açık yargılaması sonucunda davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafça temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun ge-rektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davacının aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir.

2- Davacının diğer temyiz itirazlarının incelenmesine gelince;

D... ili K... mahallesi İ... mevkiinde bulunan tapunun ada no 496 parsel no 4´de kayıtlı 428 m2 tutarındaki taşınmaz arsa davacı Nevriye ile dava dışı Ahmet ve H.İbrahim´e aittir. Arsa malikleri ile davalı yüklenici şirket arasında Denizli Dördüncü Noterliği´nde 21.05.1992 tarih ve 15517 yevmiye sayılı kat karşılığı inşaat sözleşmesi ve gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi düzenlenmiştir. Sözleşme uyarınca taşınmaz arsaya anahtar teslimi inşaat yapılacağı, inşaata tadilat projelerinin tamamlanması ve ruhsatın alınmasından itibaren başlanacağı, 24 ayda bitirilip teslim edileceği, tayin edilen sürede bitirilemediği takdirde 6 aylık daha ek süre verileceği kararlaştırılmıştır.

Davalı yüklenici inşaata başlamış, edimini önemli oranda ifa etmiştir. Yapılan paylaşıma göre 11-12-18 ve 20 nolu bağımsız bölümler davacıya isabet etmiştir.

Somut olaya ilişkin temel uyuşmazlık 11 ve 20 nolu bağımsız bölümlerin süresinde teslim edilmediğinden dolayı gecikme giderimi istemine ilişkindir.

Denizli Üçüncü Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 2006/100 Esas 2006/172 Karar sayılı dava dosyasında 11 nolu bağımsız bölümle ilgili tapu iptali tescil davası görülmüş, yapılan yargılama sonucunda davanın kabulü ile davalılar adına yazılı tapu kayıtlarının iptaline, davacı Nevriye adına tesciline karar verilmiş, hüküm 19.06.2007 tarihinde kesinleşmiştir. Bu durumda 11 nolu bağımsız bölüm açısından ifanın gerçekleştiği tarih 19.06.2007 günü olmaktadır.

Davacıya isabet eden 20 nolu bağımsız bölüm davalı yüklenici tarafından Mücahit adlı dava dışı üçüncü kişiye satılmıştır.

Denizli Üçüncü Asliye Hukuk Mahkemesi´nin 2003/618 Esas 2007/408 Karar sayılı dava dosyasında davacı Nevriye tarafından davalı yüklenici G... İnşaat Mühendislik Turizm ve Ticaret Ltd. Şti. aleyhine açılan davadaki 20 nolu bağımsız bölümün bedeli olarak fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak 50.000,00 TL istenmiş, yapılan yargılama sonucunda davanın kabulü ile 50.000,00 TL´ye hükmedilmiştir.

Borçlar Yasası´nın 106/11. maddesinde düzenlenen akdin icrasından ve teehhürü sebebiyle zarar ve ziyan talebinden vazgeçtiğini derhal beyan ederek borcun ifa edilmemesinden mütevellit zarar ve ziyanı talep etmeye ilişkin hakkın kullanılması demek, kat karşılığı inşaat sözleşmelerinde, davacılara düşen bağımsız bölümlere ait arsa paylarının davalı yükleniciye geçirilmesi karşılığında o bağımsız bölümlerin teslimi gereken tarihteki bitmiş haldeki rayiç bedellerinin (müspet zarar) istenmesi demektir. Başka bir anlatımla; mülkiyet hakkı, eksik ayıplı işler bedeli, kira mahrumiyeti ve cezai şart yerine, davacılara isabet eden dairelerin bitirilmiş haldeki rayiç bedeline ve dairelerin de yüklenici adına tesciline hükmedilir.

Dava konusu somut olayda 20 nolu bağımsız bölümün tapuda 3. kişiye devri nedeniyle değeri talep edilmiş, yargılama sonucunda rayiç bedele hükmedilmiştir. O halde 20 nolu bağımsız bölüm için müspet zarar kapsamında talep edilen gecikme giderimi isteminin reddine karar verilmesi usul, yasaya ve yönteme uygun görülmüştür. 11 nolu bağımsız bölüm açısından davacı yanın isteminin kısmen yerinde olduğu anlaşılmıştır. Şöyle ki;

Taraflar arasındaki kat karşılığı inşaat sözleşmesinin 2 ve 3. maddeleri uyarınca inşaatın teslim tarihi tadilat ruhsatının alındığı tarihten itibaren 24 ay olduğu, 30. madde gereğince inşaatın 3. maddenin 3. şıkkında tayin edilen sürede bitirilememesi halinde 6 aylık ilave süre verileceği hüküm altına alınmıştır. İnşaat ruhsatı 16.03.1993 günü alınmış olup 24 ay + 6 aylık bu süreler eklendiğinde inşaatın teslim tarihi 16.09.1995 günü olmaktadır. 11 nolu bağımsız bölüm açısından gecikme giderimi de 16.09.1995 tarihinden ifanın gerçekleştiği 19.06.2007 tarihine kadar hesaplanmalıdır. Ancak davacı 1999 yılından başlamak üzere talepte bulunduğundan taleple bağlı kalınarak 01.01.1999 tarihinden 19.06.2007 tarihine kadarki döneme ait gecikme giderimi belirlenip hüküm altına alınmalıdır.

Açıklanan olgular gözden uzak tutularak davanın tümden reddine karar verilmesi isabetli olmamış, kararın bozulması gerekmiştir.
Sonuç: Yukarıda 1. bentte yazılı nedenlerle davacının sair temyiz itirazlarının reddine, 2. bent uyarınca kabulü ile kararın temyiz eden davacı yararına (BOZULMASINA), fazla alınan temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, 23.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Eser Sözleşmesi - Zamanaşımı -İyiniyet

YARGITAY 15. Hukuk Dairesi Esas No: 2011/6282 Karar No: 2011/7054

Mahalli mahkemece verilen hükmün temyizen tetkiki davacılar vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış, eksiklik nedeniyle mahalline iade edilen dosya ikmal edilerek gelmiş olmakla dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşjünüldü:

Davacılar murisleri Abdullah´ın da aralarında bulunduğu arsa sahipleri ile davalı arasında imzalanan 14.04.1998 tarihli protokol uyarınca A...-G... Kaplıcası´nda bulunan ve tapunun 1 pafta 151, 144, 145, 156 ile İ... mevkiindeki 384 ve 385 parsel nolu taşınmazlar üzerine villa yapımı konusunda anlaşma yaptıklarını, tapuların davalıya devredildiğini, ancak davalının inşaatı yapmadığı gibi arsaları da başkasına sattığını ileri sürerek arsa bedelinden kaynaklanan alacaklarının tahsilini talep ve dava etmişlerdir.

Davalı süresinde verdiği cevap dilekçesinde alacağın zamanaşımına uğradığını, esasen 16,07.2009 tarihinde düzenlenen protokol ile tarafların birbirlerini ibra ettiklerini savunarak davanın reddini istemiş, mahkemece 14.04.1998 tarihli protokol ile dava tarihi arasında 10 yıllık zamanaşımı süresinin geçtiğinden bahisle davanın reddine karar verilmiş, karar davacılar vekilince temyiz edilmiştir.

BK´nın 355 ve devamı maddelerinde düzenlenen bu ihtilafta arsa sahipleri açısından uygulanması gereken zamanaşımı süresi BK´nın 126/IV. maddesi uyarınca 5 yıldan ibarettir. Eser sözleşmelerinde zamanaşımının başladığı tarih ise eserin sözleşmesine uygun biçimde teslim edildiği tarih veya yanların fesihte iradelerinin birleştiği tarihtir. 14.04.1998 tarihli protokol resmi şekilde yapılmadığı için geçersiz ise de, tapuda pay devrini de içerdiğinden ve payın devri de yapıldığından geçersizliğin ileri sürülmesi MK´nın 2. maddesi ile bağdaşmaz. O halde uyuşmazlığın satış sözleşmesi hükümlerine değil, eser sözleşmesindeki düzenlemelere göre çözümlenmesi gerekir. Dava konusu olayda akit ifa ile sonuçlanmadığından teslim söz konusu değildir. Akdi ilişkinin 16.07.2009 tarihinde protokol ile sonlandığı kabul edilse bile zamanaşımı süresinin işlemeye başlaması gereken bu tarih ile dava tarihi arasında davada uygulanması gereken 5 yıllık süre dolmadığından mahkemece davalının zamanaşımı definin reddi ile işin esasının incelenerek davanın sonuçlandırılması yerine zamanaşımından red kararı verilmesi doğru olmamış, kararın bozulması uygun görülmüştür.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacılar yararına (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacılara geri verilmesine, 30.11.2011 gününde oybirliğiyle karar verildi.


AYIPLI MAL DAVASI - BEDEL İADESİ DAVASI - GÖREV

 T.C. YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 2010/13-284 K. 2010/325 T. 16.6.2010

4822/m.4

ÖZET : Davacı, satın aldığı aracın ayıplı olduğunu belirterek, ödediği satış bedeli ile birlikte bu nedenle uğradığı zararlar ve yapmış olduğu masrafların tahsilini talep etmiştir. Aracın aynı arızanın ikiden fazla tekrar etmesi, gerekse "sağa çekme" sorunu nedeniyle araç muayenesinin de onaylanmaması karşısında, söz konusu arızanın halen dahi devam ettiği görülmekle, davacı tüketicinin az yukarda değinilen 4822 sayılı Yasanın 4. maddesindeki seçimlik haklardan biri olan "bedel iadesi" ne ilişkin talebinde haklı olduğunun kabulü ile, davadaki diğer talepleri de değerlendirilerek, sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki "ayıplı mal " davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 4.Tüketici Mahkemesince davanın reddine dair verilen 24.10.2008 gün ve 2008/288 E, 2008/587 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13.Hukuk Dairesinin 01.06.2009 gün ve 2009/420 E. 2009/7527 K, sayılı ilamı ile;

( ... Davacı, davalılardan Borusan Otomotiv İthalat A.Ş.´nin ithalatçısı olduğu Landrover marka. Freelander 2 model aracı, diğer davlı Borusan Oto Servis A.Ş.´den 17.10.2007 tarihinde 49.000 Euro satış bedeli üzerinden satın aldığını, aracı teslim aldığı 6.1.2008 tarihinden itibaren direksiyonun sağa çektiğini fark ederek davalı satıcıya bildirdiğini, teknik serviste yapılan kontrollerde araçta herhangi bir arızanın bulunmadığının belirtildiğini, ancak sorunun devam etmesi nedeniyle sürekli servise gitmek zorunda kaldığını, arızanın halen de devam ettiğini ileri sürerek, ödediği 49.000 Euro satış bedelinin, 1.020 YTL kasko sigorta masrafı ile araç için yaptığı 5.800,00 YTL diğer faydalı masrafların, aracı kullanamamaktan doğan 2.000,00 YTL ulaşım giderlerinin, aracın evin garajını işgal etmesi nedeniyle 1.500,00 YTL işgal tazminatının ve 4.000,00 YTL de manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalılar, araçta herhangi bir arızanın bulunmadığını savunarak, davanın reddini dilemişlerdir.

Mahkemece, hükme esas alınan 27.7.2008 tarihli bilirkişi raporu gereğince davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, satın aldığı aracın ayıplı olduğunu belirterek, ödediği satış bedeli ile birlikte bu nedenle uğradığı zararlar ve yapmış olduğu masrafların tahsilini talep etmiştir. Dava tarihinde yürürlükte bulunan 4822 sayılı yasa ile değişik 4077 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanunun 4. maddesi hükmü gereğince tüketici satın aldığı malın ayıplı olduğunun anlaşılması halinde satıcıdan, verdiği bedelin iadesini, ayıp nispetinde bedelin tenzilini, ayıbın giderilmesi için gerekli onarımın yapılmasını, son olarak da aracın yenisi ile değiştirilmesini isteyebilir. Aynı Kanunun 13. maddesinin 3. fıkrasında da "Tüketici Onarım hakkını kullanmışsa, garanti süresi içerisinde sık arızalanması nedeniyle maldan yaralanamamasının süreklilik arz etmesi veya tamiri için gereken azami sürenin aşılması veya tamirin mümkün bulunmadığının anlaşılması halinde, 4. maddede yer alan diğer seçimlik haklarını kullanabilir" hükmü bulunmaktadır. Öte yandan 14.06.2003 gün ve 25138 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Garanti Belgesi Uygulama Esaslarına Dair Yönetmeliğin 14. maddesinde de "tüketicinin onarım hakkını kullanılmasına rağmen malın tüketiciye teslim edildiği tarihten itibaren, belirlenen garanti süresi içerisinde kalmak kaydıyla bir yıl içerisinde; aynı arızanın ikiden fazla tekrarlanması veya farklı arızaların dörtten fazla meydana gelmesi veya belirlenen garanti süresi içerisinde farklı arızaların toplamının 6´dan fazla olması unsurlarının yanı sıra bu arızaların maldan yararlanamamayı sürekli kılması durumunda tüketicinin malın ücretsiz olarak değiştirilmesini talep edebileceği" hükmü mevcuttur.

Açıklanan bu Kanun ve Yönetmelik hükümleri ışığında dava konusu olaya bakılacak olursa davacının, satın aldığı ve 6.1.2008 tarihinden itibaren kullanmaya başladığı aracın direksiyonunun sağa çekme şikayeti nedeniyle 11.1.2008, 17.1.2008 ve 5.3.2008 tarihlerinde yetkili servise başvurduğu, davadan önce alınan 7.4.2008 tarihli tespit raporunda, düz yolda ve sabit hızla seyir halinde iken aracın ve direksiyon simidinin kontrol dışı sağa yöneldiğinin, bu durumun kullanım hatasına bağlı olmayıp, imalat, montaj ya da tasarımdan kaynaklanabileceğinin, dolayısıyla aracın ayıplı olduğunun belirtildiği, buna karşılık hükme esas alınan 27.7.2008 tarihli bilirkişi raporunda ise, araçta herhangi bir ayıp bulunmadığının, aracın ön düzen ayarlarının da fabrikasyon toleransları dahilinde olduğunun açıklandığı, anlaşılmaktadır. Davacı tarafından dosyaya ibraz edilen 13.01.2009 tarihli araç muayene raporunda ise, "Aracın direksiyonu hareket halinde sağ yöne doğru çekme yapmaktadır." Notu yazılmak suretiyle aracın muayenesinin onaylandığı, etiket verilmediği belirtilmiştir. O halde gerek az yukarda açıklanan yönetmelik hükümleri gereğince aynı arızanın ikiden fazla tekrar etmesi, gerekse "sağa çekme" sorunu nedeniyle araç muayenesinin de onaylanmaması karşısında, söz konusu arızanın halen dahi devam ettiği görülmekle, davacı tüketicinin az yukarda değinilen 4822 sayılı Yasanın 4. maddesindeki seçimlik haklardan biri olan "bedel iadesi" ne ilişkin talebinde haklı olduğunun kabulü ile, davadaki diğer talepleri de değerlendirilerek, sonucuna göre bir hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde karar verilmiş olması, usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir... ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre,Hukuk Genel Kurulu´nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken,önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile,direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, 16.06.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.





GAYRİMENKUL SATIŞ VAADİ - KAT KARŞILIĞI İNŞAAT SÖZLEŞMESİ - TAHKİM ŞARTI

T.C. YARGITAY 15. HUKUK DAİRESİ E. 2010/1581 K. 2010/1652 T. 23.3.2010

818/m.355 4721/m.2

ÖZET : Dava, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan gecikme tazminatı ve kira bedeli istemine ilişkindir. Geçerli tahkim sözleşmesi veya şartına rağmen sözleşmenin tarafları davalarını mahkemede açmışlarsa, sözleşme veya şartın uygulamasından vazgeçmiş sayılırlar.

DAVA : Mahalli mahkemece verilen hükmün temyizen tetkiki davacı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dosyadaki kağıtlar okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Dava, arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesinden kaynaklanan gecikme tazminatı ve kira bedeli istemine ilişkin olup, mahkemece tahkim şartı nedeniyle dava dilekçesinin görev yönünden reddine dair verilen karar davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Taraflar arasında imzalanan 16.04.1993 tarihli 12477 yevmiye sayılı "Düzenleme Şeklinde Gayrimenkul Satış Vaadi ve Daire Karşılığı İnşaat Sözleşmesi"nin 13/2. maddesinde, sözleşmeden doğan ihtilafların halli için tahkim şartı kararlaştırılmasına karşın; davacı davasını mahkemede açmış olduğu gibi, davalı yüklenici şirket de aynı sözleşmeye dayanarak davacı M.Eyüp ile diğer arsa sahipleri hakkında açtığı Antalya Asliye Birinci Ticaret Mahkemesi´nin 2008/257 Esas sayılı davasında cezai şartın tahsilini talep etmiştir.

Görüldüğü üzere, davacı M.Eyüp tarafından açılan işbu temyize konu davada "tahkim" itirazında bulunan davalı yüklenici şirket, sözleşmedeki tahkim şartını dikkate almadan kendi davasını genel mahkemede açmıştır. Geçerli tahkim sözleşmesi veya şartına rağmen sözleşmenin taraflarının davalarını hakem yerine mahkemelerde açmış olmaları durumunda tahkim sözleşmesinin veya şartının uygulanmasından vazgeçmiş olduklarının kabulü gerekir. Zira Türk Medeni Kanunu´nun 2. maddesi uyarınca herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. Taraflar sözleşmede kararlaştırılan tahkim şartının uygulanması olanağını ortadan kaldırmışlardır. Açıklanan bu sebeplerle davalılarca yapılan tahkim itirazı kabul edilemez. Mahkemece işin esasına girilerek uyuşmazlık çözüme bağlanmalıdır.

Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın bozulması uygun bulunmuştur.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan sebeplerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüne ve kararın davacı yararına ( BOZULMASINA ), ödediği temyiz peşin harcının istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine, 23.03.2010 gününde oybirliğiyle karar verildi.


GEÇİT HAKKI KURULMASI İSTEMİ - PAYLI MÜLKİYET - DEPO BEDELİ

T.C. YARGITAY 14. HUKUK DAİRESİ E. 2009/14337 K. 2010/626 T. 26.1.2010

4721/m.688, 747

ÖZET : Geçit hakkı kurulması istenen davada, davalılar taşınmaza paylı maliktir. Aleyhine geçit kurulan taşınmaz paylı ise geçit bedeli paydaşlara payları oranında ödenmelidir. Açıklanan husus dikkate alınmaksızın davalılardan biri aleyhindeki davanın reddine, depo edilen bedelin diğer davalıya ödenmesine karar verilmesi doğru değildir.

DAVA : Davacı tarafından, davalılar aleyhine 28.07.2006 gününde verilen dilekçe ile geçit hakkı istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın kabulüne dair verilen 19.11.2008 günlü hükmün Yargıtay´ca incelenmesi davalı Ahmet vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Dava, Türk Medeni Kanunu´nun 747. maddesi uyarınca geçit hakkı kurulması isteğine ilişkindir.

Davacı, maliki bulunduğu 851 parsel sayılı taşınmazı yararına davalılara ait taşınmazlardan geçit hakkı kurulmasını istemiş, mahkemece davanın kabulüne dair verilen 06.12.2006 günlü karar davalı Resmiye vekilinin temyizi üzerine dairemizce bozulmuştur. Mahkemece bozma kararına uyulmuş, davanın kabulüne karar verilmiş, hükmü davalılar Ali ve Ahmet vekili temyize getirmiştir.

1-Yapılan yargılamaya, toplanan deliller ve tüm dosya içeriğine göre davalının aşağıdaki bentler kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş reddi gerekmiştir.

2-Aleyhine geçit kurulan 852 parsel sayılı taşınmazda davalılar Ali ve Ahmet paylı maliktir. Saptanan geçit bedelinin tüm maliklere payları oranında ödenmesi gerekir. Bu yön göz ardı edilerek hükümde, Ahmet aleyhine açılan davanın reddedilerek depo edilen geçit bedelinin davalı Ali´ye ödenmesine şeklinde karar verilmesi doğru görülmemiş, hükmün bu nedenle de bozulması gerekmiştir.

SONUÇ : Yukarıda ( 1 ) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalılar vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, ( 2 ) bent uyarınca kabulü ile hükmün BOZULMASINA, peşin yatırılan harcın yatırana iadesine, 26.01.2010 gününde oybirliği ile karar verildi.


KASKO SİGORTASI - MADDİ TAZMİNAT - ARACIN PERT TOTAL OLMASI - HASARLI ARACIN DEĞERİ - SOVTAJ BEDELİ

 T.C. YARGITAY 17. HUKUK DAİRESİ E. 2009/4005 K. 2009/6903 T. 27.10.2009

6762/m. 1263,1299

ÖZET : Dava, maddi tazminat istemine ilişkindir. Kasko Sigortası Genel Şartlarına göre, aracın tüm hasara uğraması halinde Karayolları Trafik Yönetmenliğinin ilgili maddesi hükümleri doğrultusunda hurdaya ayrıldığına dair hurda tescil belgesi sigorta şirketine ibraz edilmeden araç sahibine sigorta tazminatı ödenmez. Değeri tamamen ödenen araç ve aksamı, talep ettiği takdirde, sigortacının malı olur.

Mahkemece, aracın pert total olduğu kabul edilerek piyasa değeri üzerinden hüküm kurulmuş ise de, hasarlı aracın ( sovtajın ) kimde olduğu hususları araştırılmamış olup, davacıda olduğunun tespiti halinde, bilirkişi heyetinden ek rapor alınarak aracın sovtaj bedelinin belirlenerek piyasa değerinden mahsubuna karar verilmesi gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda; kararda yazılı nedenlerden dolayı davanın kısmen kabulüne dair verilen hükmün süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz, edilmesi üzerine dosya incelendi, gereği düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili dava dilekçesinde, davalı şirkete zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesi ve yüksek hadli ihtiyari mali sorumluluk sigorta poliçesi ile sigortalı aracın müvekkili şirkete ait araca çarpması nedeniyle aracın ağır hasar gördüğünü, davalı şirkete yapılan başvuru sonucunda aracın pert total kabul edildiğini; ancak, araç bedelinin ödenmediğini belirterek 16.800 YTL tazminatın kaza tarihinden işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsilini talep etmiştir.

Davalı vekili, müvekkili şirkete süper trafik poliçesi ile sigortalı aracın neden olduğu kazada davacıya ait aracın pert total olduğunu, araç bedelinin 11.500 YTL. nin. olduğunun tespit edildiğini belirterek, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece toplanan deliller ve benimsenen bilirkişi raporuna göre, davanın kısmen kabulü ile 16.000,00 YTL. Tazminatın 13.06.2007 tarihinden işleyecek yasal faizi ile davalıdan tahsiline karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davalı sigorta şirketinin aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan diğer temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir.

2- Dava, maddi tazminat istemine ilişkindir.

Dosyadaki ekspertiz raporunda, araçta meydana gelen hasar bedelinin 6.515 YTL aracın piyasa değerinin ise 11.000-12.000 YTL olduğu belirlenmiş, hükme esas alman bilirkişi raporunda ise, ekspertiz raporunda belirtilen hasar bedelinin uygun olduğunu, aracın piyasa değerinin 16.000,00 YTL, onarırımın ekonomik olduğunu belirtmiş olup, aracın piyasa değeri olan 16.000,00 YTL. nin davalıdan tahsiline karar verilmiştir.

Kasko Sigortası Genel Şartlarının B.3.3.1.2. maddesine göre, aracın tüm hasara uğraması halinde Karayolları Trafik Yönetmenliğinin ilgili maddesi hükümleri doğrultusunda hurdaya ayrıldığına dair hurda tescil belgesi sigorta şirketine ibraz edilmeden araç sahibine sigorta tazminatı ödenmez. Değeri tamamen ödenen araç ve aksamı, talep ettiği takdirde, sigortacının malı olur.

Buna göre mahkemece, aracın pert total olduğu kabul edilerek piyasa değeri üzerinden hüküm kurulmuş ise de, hasarlı aracın ( sovtajın ) kimde olduğu hususları araştırılmamış olup, davacıda olduğunun tespiti halinde, bilirkişi heyetinden ek rapor alınarak aracın sovtaj bedelinin belirlenerek piyasa değerinden mahsubuna karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde eksik inceleme ile hüküm kurulması doğru görülmemiştir.

SONUÇ : Yukarıda 1 no.lu bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının reddine, 2 no.lu bentte açıklanan nedenlerle davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davalıya geri verilmesine, 27.10.2009 gününde oybirliği ile karar verildi.


TAHLİYE TAAHHÜDÜ NEDENİYLE TAHLİYE - İMZALI BOŞ TAHLİYE TAAHHÜDÜ

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU E. 1999/6 - 29 K. 1999/11

6570/m.7/a

ÖZET:Davalı imzası inkar edilmeyen taahhütnameyi boş olarak davacı tarafa vermekle bunun istenildiği gibi doldurulabileceğini peşinen kabul etmiştir. Bunun sonucuna da katlanması gerekir.

DAVA VE KARAR : Taraflar arasındaki "tahliye" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Uşak Sulh Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 25.11.1997 gün ve 1996/1306 - 1997/1865 sayılı kararın incelenmesi Davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 10.2.1998 gün ve 821 - 779 sayılı ilamı;

( ...Dava taahhüt nedeniyle kiralananın tahliyesi istemine ilişkindir. Mahkeme davayı reddetmiş ve hüküm davacı vekili tarafından temyiz olunmuştur.

Davacı vekili davalının 1.4.1996 tarihinde kiralananı tahliyeyi 1.4.1996 tanzim tarihli tahliye taahhütnamesi ile taahhüt ettiğini belirterek bu davayı açmıştır.

Davalı vekili taahhütnamenin 1.1.1982 tarihinde kiralanana girerken boş olarak imzalanıp verildiğini "yukarıda adresini verdiğim ve halen kiracı olarak içinde iş yaptığım büroyu hiçbir ihtara gerek kalmaksızın 1.4.1996 tarihinde boşaltmayı kabul ve taahhüt ediyorum" ibaresinin sonradan kiralayan tarafından doldurulduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.

Davalı imzası inkar edilmeyen taahhütnameyi boş olarak davacı tarafa vermekle bunun istenildiği gibi doldurulabileceğini peşinen kabul etmiştir. Bunun sonucuna da katlanması gerekir. Bilirkişi raporu da davalının savunmasını kanıtlayamamıştır. Bu durumda taahhüt geçerli olacağından kiralananın tahliyesine karar vermek gerekirken yazılı şekilde davanın reddedilmesi hatalı olmuştur.

Hüküm bu nedenle bozulmalıdır... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARI:

Hukuk Genel Kurulu´nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle tahliye taahhüdünün boş olarak verilmesi zamanının kiracıya kiralananın tesliminden önce tahakkuk ettiği, böylece müzayaka halinin oluştuğunun kanıtlanamamasına göre, Hukuk Genel Kurulu´nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı ( BOZULMASINA ), oybirliği ile karar verildi.


VEKALETNAME SAHİBİ AVUKATIN TEVKİL ETTİĞİ AVUKATIN ÜCRET TALEBİ - TEVKİL YETKİSİ İLE İŞLEM YAPAN AVUKATIN ÜCRET TALEBİ -  İTİRAZIN İPTALİ DAVASI - AVUKATLIK ÜCRETİNİN MAHSUBU

T.C.  YARGITAY  13. HUKUK DAİRESİ E. 2007/9295  K. 2007/15333  T. 17.12.2007

2004/m. 67

1136/m. 64, 165, 171, 174

ÖZET : İtirazın iptali davasında; davacı dava dışı avukat tarafından yetki belgesi ile yetkilendirildiğini, haciz işlemleri yaptığını ancak davalı vekil eden/alacaklının borçluların mallarına konan hacizlerin kaldırılmasına ve otoparka çekilen aracın borçluya iadesini istediğini, aynı gün vekilini azlettiğini, davacının vekalet ücretine hak kazandığından davalı aleyhine vekalet ücreti alacağının tahsili için icra takibi yaptığını, ancak haksız olarak itiraz ettiğini belirterek itirazın iptali ile %40 oranında inkar tazminatının tahsilini istemiştir.

Müvekkil ile vekil için yasada öngörülen görev ve sorumluluklar doğmuştur. Somut olayda davacı avukatın aldığı vekaletle ilgili yasadan doğan yükümlülüklerini yerine getirdiği, fiili haciz işlemini gerçekleştirdiği, ancak alacaklı anılan haciz işlemini feshettirip fiili haciz uygulanan otonun borçluya iadesini istediğinde uyuşmazlık yoktur. Davacı avukatın azil edilmemesi sonuca etkili olmayıp, davacı avukat ücrete hak kazanmıştır. Ancak taraflar arasında ve davalı ile tevkil eden avukat arasında ayrı bir ücret sözleşmesi yapılmadığından davacı ücret isteyebilir. Ne var ki davalı tevkil eden avukata ödeme yapmışsa bu ödemenin mahsubu gerekir.

DAVA : Taraflar arasındaki itirazın iptali davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davalının senede bağlı alacağının tahsili için dava dışı Ağrı Barosu avukatlarından Avukat Bahri’ye tevkil yetkisini de içeren vekaletname verdiğini, avukatın senet borçlusunun İstanbul’da olması nedeniyle Avukatlık Kanunu’nun 56. maddesi gereğince kendisine verilen tüm yetkileri içerecek şekilde davacıya yetki belgesi verdiğini, davacı avukatının vekil olarak İstanbul’da icra takibi başlatıp borçluların menkul ve gayrimenkul mallarını haczettiğini, ancak davalının 02.03.2006 tarihinde icra dosyasında bizzat borçluların mallarına konan hacizlerin kaldırılmasına ve otoparka çekilen aracın borçluya iadesini istediğini, aynı gün vekilini azlettiğini, davacının vekalet ücretine hak kazandığından davalı aleyhine vekalet ücreti alacağının tahsili için icra takibi yaptığını, ancak haksız olarak itiraz ettiğini belirterek itirazın iptali ile %40 oranında inkar tazminatının tahsilini istemiştir.

Davalı davacıya avukatlık ücreti ödemeyi teklif ettiği halde kabul edilmediğini, bunun üzerine avukatını azlettiğini, davacıyı tanımadığını talebin fahiş olduğunu savunarak davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, haksız azilde Avukatlık Kanunu’nun 174/2. maddesi gereğince avukatın ücrete hak kazanacağı oysa bu uyuşmazlıkta azledilen kişinin dava dışı avukat Birol olup, Hüseyin’in Birol’u temsilen icra takibi yapmadığını, bu durumda Avukatlık Kanunu’nun 56. maddesine göre aldığı yetki belgesine dayanarak icra takibi yapan avukatın vekalet ücreti istemeyeceği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davalı İsmet’in 01.07.2005 tarihli vekaletname ile dava dışı Ağrı Barosu avukatlarından Birol’u leh ve alyhine açılmış ve açılacak dava ve takiplerde tevkil yetkisini de içerecek şekilde vekil tayin ettiği, Avukatın da 15.07.2005 tarihli yetki belgesi ile tevkil yetkisine dayanarak vekaletnamede kendisine verilen tüm yetkileri de kapsayacak şekilde avukat Hüseyin’i İsmet’in vekili olarak temsil etmesi için yetkilendirdiği, ( ikame vekil ) avukat Hüseyin’in, İsmet’in vekili olarak dava dışı kişiler aleyhine İstanbul 12. İcra Müdürlüğü’nün 2005/12240 sayılı dosyasında 26.05.2005 tarihinde icra takibi yaptığı, borçluların malları üzerine haciz ve muhafaza işlemleri yaptığı, bu aşamadan sonra alacaklı İsmet’in 02.03.2006 tarihinde icra dosyasında beyanda bulunarak borçluların malları üzerine konan haczin fekkini ve otoparka çekilen aracın borçlulara iadesini istediği, aynı gün İstanbul 29. Noterliği’nden çektiği ihtarname ile ilk vekili olan Birol’u vekillikten azlettiği, alacaklı vekili olarak icra takibi yapan avukat Hüseyin’in vekalet ücretinden doğan alacağının tahsili için İstanbul 6. İcra Müdürlüğü’nün 2006/4362 sayılı dosyasında icra takibi yaptığı dosya borçlusu İsmet’in borca itirazı üzerine yasal sürede eldeki itirazın iptali davasının açıldığı dosya içeriğinden anlaşıldığı gibi bu husus mahkemenin de kabulündedir.

Yukarıda açıklandığı üzere davalının vekili olan Birol’un tevkil yetkisi içeren vekaletname ile davacı avukatı vekil tayin etmesi üzerine Hüseyin birinci vekil Bahri’nin vekili durumuna geçmiştir. Diğer bir deyişle Hüseyin ile İsmet arasında vekalet ilişkisi kurulmuştur. Müvekkil ile vekil için yasada öngörülen görev ve sorumluluklar doğmuştur. Somut olayda davacı avukatın aldığı vekaletle ilgili yasadan doğan yükümlülüklerini yerine getirdiği, fiili haciz işlemini gerçekleştirdiği, ancak alacaklı anılan haciz işlemini feshettirip fiili haciz uygulanan otonun borçluya iadesini istediğinde uyuşmazlık yoktur. Davacı avukatın azil edilmemesi sonuca etkili olmayıp, Avukatlık Kanunu’nun 165. maddesi ile 171. maddesi son fıkrası gereğince davacı avukat ücrete hak kazanmıştır. Ancak taraflar arasında ve davalı ile tevkil eden avukat arasında ayrı bir ücret sözleşmesi yapılmadığından davacı Avukatlık Kanunu 164/4 maddesi gereği ücret isteyebilir. Ne var ki davalı tevkil eden avukat Birol’a ödeme yapmışsa Avukatlık Kanunu’nun 171/son maddesi gereği bu ödemenin mahsubu gerekir. Mahkemece davacının Avukatlık Kanunu’nun 164/4. maddesi gereği hak kazandığı vekalet ücreti saptanıp davalının tevkil eden avukat Birol’a ödeme yapıp yapmadığı araştırılıp ödeme yapmışsa belirlenecek vekalet ücretinden mahsup edilerek sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.

SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle davacının temyiz itirazlarının kabulü ile hükmün davacı lehine BOZULMASINA, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden tarafa iadesine, 17.12.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

 

 

 

 

 
                                  Sayaç